Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 21/2 - Kör Kütüphaneci

Van Gogh'tan Yıldızlı Gece tablosu ile Gustav Klimt'ten Öpücük tablosunu kolajladım. Sebebini bölümde göreceksiniz, şimdiden iyi okumalar. :)

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Her sanat yapıtı işlenmemiş bir suçtur."
-Theodor W. Adorno

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Ön gösterimin düzenlendiği binaya geldiğimizde Elfida çantasını açıp karıştırmaya başlıyor. Kısa bir süre sonra elinde bordo renkli davetiyelerin belirdiğini görüyorum. Üzerinde altın yaldızlı işlemeler bulunan şık kartonları Aras'a uzatıyor.

"İsmin Ayaz Baransel," diyor ona kafamı karıştırarak. "Nasılsa cemiyette bilindik bir yüz değilsin, kimsenin seni tanıyacağını sanmıyorum."

Aras'ın cemiyet mensubu bir aileden gelmediğini düşününce bu son derece mantıklı. İyi de neden sahte isim kullanma ihtiyacı hissediyor ki? Aklıma Ozan'la yaptığı telefon konuşması geliyor ansızın. Orada tek müşterisi devlet olan bir şirketten bahsetmişti. Şirketin adının bu davaya karışmaması gerektiğini söylediğini anımsıyorum. Acaba bir yerde çalışıyor olabilir mi? Üstelik bu onun zamanının çoğunu nerede geçirdiğini de açıklayabilir.

"Diğer davetiyeyi Melek kullanabilir," diyerek beni düşüncelerimden uyandırıyor Elfida. "Zaten o davetiyede üniseks bir isim var."

Aras onu başıyla onaylayıp ikinci davetiyeye bakıyor. Onun birden yüzünün asıldığını fark ediyorum. Ardından hoşnutsuzluğunu gizlemeye gerek bile duymadan bana uzatıyor bordo kartonu. Davetiyenin üzerine göz attığımda onun keyfini kaçıran şeyin ne olduğunu anlıyorum. Davetiyenin isim bölümünde Deniz Baransel yazıyor. Onun soyisimlerimizin aynı olmasından rahatsızlık duyduğunun farkındayım. Açıkçası gece boyunca Aras'la evli taklidi yapmak zorunda kalabileceğimiz fikri benim de soğuk soğuk terlememe neden oluyor.

"Kimsenin sizin aranızdaki bağı merak edeceğini sanmıyorum," diye lafa giriyor Elfida. "Ama yine de soran olursa-"

"-Kuzen olduğumuzu söyleriz." diyerek onun cümlesini tamamlıyor Aras.

Onun sözlerinin beni rahatlatması, evli taklidi yapmamıza gerek kalmayacağı için mutlu olmam gerektiğini biliyorum. Ancak ne yazık ki içimde kanayan bir oyuk açmaktan başka işe yaramıyor. İyi ki hislerimi bilmiyor diye şükür ediyorum kendi kendime. İki yıl boyunca ona gösterdiğim nefret maskesinin altında neler yaşadığımı bilseydi bir daha asla onun yüzüne bakamazdım. Gerçi buna gerek kalmazdı muhtemelen. Aras iki yıldır Arzu'ya nasıl ihanet ettiğimi öğrenseydi bizzat kendisi benim yüzüme bakmazdı. Bu korkunç senaryolardan aldığım güçle sesime son derece umursamaz bir hava katarak konuşuyorum.

"Kardeş olduğumuzu da söyleyebiliriz aslında..."

Aras kendi kendine benim duyamadığım bir şeyler mırıldanmakla yetiniyor. Ardından yüzüme bile bakmadan mekanın girişine doğru ilerlemeye başlıyor. Kapıya geldiğimizde Elfida'nın belinden tutarak kızı yönlendirmesini izliyorum çaresizce. Arkalarında kaldığım için bu kez yüzümün asıldığını gizlememe gerek kalmıyor.

İçeri girdiğimizde ruhumdaki kasvetli hava az da olsa dağılıyor. Kendimi birden lunaparka gitmiş küçük bir çocuk gibi hissediyorum. Etrafı dolduran birbirinden değişik sanat eserlerine bakarken yüzümü aptal bir gülümseme kaplıyor. Beni kendime getiren şey Elfida'nın sesi oluyor.

"Tek bir sergiye yığılma olmaması için sergileri sırayla açacaklar," diyor düşünceli bir tavırla. "Bizim sergi muhtemelen kırk dakika sonra açılmış olur."

Açıkçası bu durum beni içten içe memnun ediyor. Tabloyu alıp hemen buradan ayrılmaktansa sergiyi dolaşmayı tercih ederim.

"O zamana kadar açılmış sergileri dolaşalım mı?" diyor Aras tam da aklımdan geçenleri dile getirerek. Hevesle ona dönüp baktığımda kolunu girmesi için Elfida'ya uzattığını görüyorum. "Şu ilerideki sergide sana göstermek istediğim eserler var."

Ona doğru atmaya hazırlandığım adımım yarıda kesiliyor. Yüzümdeki heyecanlı tebessümün solup gittiğini fark ediyorum. Aptallığıma lanet ederek başımı çevirip tabloları inceliyormuş gibi yapıyorum mecburen. O sırada Elfida benim asla yapamayacağım kadar çekici bir şekilde gülümseyerek Aras'ın koluna giriyor. İkisinin sergiyi gezmeye gelmiş sanatsever bir çift gibi benden uzaklaşmalarını seyrediyorum.

"Sen gerçekten eğitilmezsin, kızın teki." diye fısıldıyor iç sesim. Ona verecek bir cevap bulamıyorum. Aras'ın bütün gün bana nasıl soğuk davrandığını unutup onun benimle sergi gezmek isteyeceğini sandığıma göre cidden öyle olmalıyım. Oysa şimdiye kadar bir şeylerden ders almış olmam gerekirdi. Yediğim onca darbenin ardından hiç değilse temkinli olmayı, en ufak şeyde bile hevesle öne atılmamayı öğrenmeliydim.

Neyse ki artık dışa vurmamayı başarıyorum. Onlar uzaklaştıktan sonra gülümsememi tazeleyip etrafı dolaşmaya başlıyorum ben de. Plastik sanatlardan hiçbir şey anlamadığım için çağdaş sanat tablolarını inceliyorum sırayla.

Çok geçmeden çağdaş sanattan da hiçbir şey anlamadığım gerçeği yüzüme çarpıyor. İnsanların etrafında kümelendiği birkaç sanat eserini incelemeye çalışıyorum önce. Kulak misafiri olduğum kadarıyla serginin en nadide eserleri bunlar. Ancak ne kadar bakarsam bakayım diğer bu eserlerde diğer insanları heyecanlandıran şeyin ne olduğunu anlayamıyorum.

Şansımı yeniden plastik sanatlarda denemeye karar veriyorum ben de. Meşhur Altın Elbiseli Adam heykelinden esinlenilerek yapılmış bir çalışmayı incelemeye başlıyorum. Daha doğrusu, heykelin altındaki minik açıklamada böyle diyor. Fakat kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım ikisi arasında bir bağ kurmayı başaramıyorum. Sanki sanattan çok anlarmışım gibi geri çekilip bir de öyle bakmaya çalışıyorum esere. Fakat attığım ilk adımda biriyle çarpışmayı başarınca bütün havam sönüveriyor.

"Ah, pardon!"

Dönüp telaşla adamın kollarına tutunuyorum düşmemesi için. Bende de böyle bir olay var işte. Bilinçaltımda kendimi bir kamyon falan sanıyor olmalıyım ki, biriyle çarpıştığımda deli gibi panikliyorum. Karşımdakine ölümcül bir hasar vermediğime emin olana kadar aklım çıkıyor.

"Sorun yok, küçükhanım," diyor adam gevrek bir kahkaha atarak. "Gayet iyiyim."

"Ben çok özür dilerim gerçekten."

"Ah, lütfen kendinizi suçlamayın." diyor elini önemli değil der gibi sallayarak. "Bugün çarpıştığım ilk kişi değilsiniz, muhtemelen son da olmayacaksınız."

Bunları söylerken bir yandan da neşeyle yere çarptığı bastonu dikkatimi çekiyor. Taktığı koyu renk gözlükleri de hesaba katınca adamın gözlerinin görmediğini anlamam zor olmuyor. Böylece kendimi çok daha fazla mahcup hissediyorum.

"Ben... Yani- Sizin için yapabileceğim bir şey var mı? Gerçekten çok üzgünüm." diye ardı ardına saçmalamaya başlıyorum. Yaşlı adam yeniden gülerek kolunu uzatıyor bana.

"Beklediğim kişi gelinceye dek bana eşlik etmek gibi mi? Bittabi!"

Gülerek adamın koluna giriyorum. Bir yandan konuşurken diğer yandan da birlikte serginin plastik sanatlar bölümünü gezmeye başlıyoruz. Dışarıdan bakanlar muhtemelen benim adama eserleri anlattığım düşünüyordur oysa tam aksine o bana bilgi veriyor. Gözleri görmediği halde eserlerin hepsini biliyor yaşlı dostum. Serginin ön gösteriminde olduğumuzu düşününce adamın eserler hakkında önceden bilgi sahibi olması garip gelse de bunu soramıyorum ona. Zaten sohbet esnasında öyle ilginç şeylerden bahsediyor ki, adamın kim olduğu gözümde önemsiz hale geliyor birden.

Az önce baktığım heykelin önüne gelince istemsizce somurtuyorum. Yaşlı adam sanki bunu hissetmiş gibi gülüyor bana.

"Sanırım eserle esinlendiği heykel arasında ortak nokta bulamadınız?"

Mahcup bir şekilde gülüyorum ben de. "Her ikisinin de sarı olması dışında, hayır."

"Bulamamanız çok normal, Deniz Hanım!" diyor yaşlı adam gülerek. Ardından bir tırtılı andıran beyaz kaşlarını kaldırarak eseri işaret ediyor. "Zira sanatçı bu eseri Altın Elbiseli Adam heykelinden esinlenerek yapmamış."

Kafam karışarak önce eserin etrafına toplanmış kalabalığa bakıyorum. Kulak misafiri olduğum insanların tümü son yarım saattir eserin heykelin ruhunu nasıl yansıttığından bahsediyorlar. Ardından yeniden yaşlı adama dönüyorum.

"Gerçekten mi? Neyden esinlenmiş öyleyse?"

"Ah, hayır, sanatçı hiçbir şeyden esinlenmemiş," diyor başını iki yana sallayarak. "Bu şeyi olduğu gibi başka bir sanatçıdan çalmış." 

Bunu o kadar rahat bir tavırla söylüyor ki ne tepki vereceğimi bilemiyorum. Sonra telaşla etrafa bakınıyorum, eğer yaşlı adamın bu ithamı duymaması gereken birilerinin kulağına giderse kendimizi bir gerginliğin içinde bulabiliriz.

"Endişelenmeyin, küçük hanım," diyor yaşlı adam bana telefonunu uzatırken. "Bu salonda benimle münakaşa edebilecek kimseyi bulamazsınız."

Şaşırarak uzattığı telefonu elime alıp ekrana göz atıyorum. Google'da adını ilk kez duyduğum bir sanatçının eseri aratılmış, biraz inceleyince yapım tarihinin 2007 olduğunu fark ediyorum. Ancak asıl ilginç olan şey, bana gösterdiği eserin önünde durduğumuz eserin birebir kopyası olması! Tabi, karşımdaki eser ondan on bir yıl sonra yapılmış olmasaydı böyle söyleyebilirdim.

Adama telefonunu uzatırken yapabildiğim tek şey "N-nasıl cesaret etmiş?" diye sormak oluyor. İşin etik kısmını sorgulamayı çoktan geçtim çünkü. Beni hayrete düşüren şey sanatçının nasıl bu kadar aymaz olabildiği...

"Çünkü ancak bu şekilde hırsızlığınızı meşrulaştırabilirsiniz. Ne kadar cüretkar olursanız, insanların sizi itham etmesi o kadar güç olur."

"Peki ya diğer sanatçılar?" diyorum elimle salonun geri kalanını göstererek. "Onlar neden sesini çıkarmıyor?"

"Çünkü onlar da çalıyor." Yaşlı adam sessizliğimden ağzımın bir karış açık kaldığını anlayarak kahkaha atıyor. "Çağdaş sanata hoşgeldiniz, küçükhanım!"

Ne diyeceğimi bilemeyerek bakıyorum adama. Sonra söylediği bir şey dikkatimi çekiyor. Sözcüklerin ağzımdan çıkmasına engel olamıyorum.

"Az önce neden kimsenin sizinle münakaşa edemeyeceğinizi söylediniz?" diyorum kuşkuyla. "Yoksa siz de mi sanatçısınız?"

Başını iki yana sallıyor neşeyle gülerek. "Ah, hayır. Ben yalnızca bir kütüphaneciyim."

Elbette inanmıyorum ona. Adamın paçalarından akan zenginliği geçtim, sıradan bir kütüphaneci böyle bir yerde ne arıyor olabilir ki? Üstelik kör bir kütüphaneci? Dönüp yaşlı adamın koyu renk takım elbisesine, şarap rengi kravatına, yaşına rağmen son derece dinç görünen yüz hatlarına bakıyorum tekrar. Eğer sahip olduğu kütüphane meşhur İskenderiye Kütüphanesi falan değilse, yalnızca bir kütüphaneci olması imkansız bu adamın.

"Sizce çağdaş sanatın amacı nedir, Deniz Hanım?"

Bana sorduğu soruyu duyunca adamın kim olduğunu bir kenara bırakıyorum yeniden. Vereceğim cevabın yanlış olduğunu bilsem de ağzımdan çıkanlara engel olamıyorum. "Onu anlamadığımız için kendimizi suçlu hissetmemizi sağlamak mı?"

"Oldukça zekice bir cevap," diyor yaşlı adam coşkuyla. "Ancak şu da var ki... Bu salondaki eserlerin bir çoğunun arkasında yatan gerçek sanata rağmen, çağdaş sanat kara para aklamak için enfes bir araçtır!"

Kendime engel olamayıp kahkaha atıyorum yaşlı adamın sözlerine. Ardından sesimi alçaltarak onu uyarmaya çalışıyorum. "Espri anlayışınız böyle bir yer için sizce de fazla tehlikeli değil mi?"

"Bunlar mizah değil, küçükhanım, realite." diye cevap veriyor inatçı bir şekilde. "Le Freeport gibi Serbest liman bölgeleri hakkında ne biliyorsunuz? Yves Bonvièr, Guy Rosenstein ya da Panama Belgeleri sizin için ne ifade ediyor? Bazen gazetede bir sanat eserinin müzeden çalındığını okursunuz; haberin bir yerinde muhakkak eserin tahmini fiyatı da belirtilmiştir. Bunun sebebini hiç merak ettiniz mi? Bunun sanat kaçakçıları arasında eserin değiş tokuş fiyatını duyurmanın bir yolu olduğunu söylesem, hala espri yaptığımı düşünür müydünüz?"

Bunları bir nefeste söyledikten sonra aniden sakinleşip eski dingin gülümsemesini takınıyor. Bense adama ne diyeceğimi bilemeyerek bakakalıyorum. Tüm bunları bana neden anlatıyor olabilir ki?

"Bir tablonun standart bir fiyatı yoktur, Deniz Hanım," diyor sözlerine devam ederken. "Bir evi değerinin bin katı fiyatına satarsanız, ertesi gün maliye görevlileri sizinle çay içmek isteyecektir. Ancak bir sanat eserine milyonlarca dolar fiyat biçebilirsiniz, üstelik aldığınız ödemenin sisteme kaydı yapılmaz. Siz istemediğiniz sürece evi satın alan kişi bile kimliğinizi öğrenemez yani. Sizce de koşullar para aklamaya fazla müsait değil mi?"

"Bunları bana neden anlatıyorsunuz?" diyorum en sonunda kendimi tutamayarak. "Beni tanımıyorsunuz bile..."

"Ah, inanın bana, anarşist bir sanatçıyı nerede görsem tanırım." diye cevap veriyor sakince. Hafifçe gülmekten kendimi alamıyorum.

"Ben bu salondaki sanatçı olmaya en uzak insanlardan biriyim," diyorum Louvre Müzesi'nde Mona Lisa'nın yanmasını izleme hayallerimi düşünerek. "İçimde yaratmaya değil, yok etmeye yönelik bir arzu var."

"Picasso'nun çok sevdiğim bir sözü var," derken onun keyfinin fazlasıyla yerinde olduğunu fark ediyorum. "'The urge to destroy is also a creative urge'; yani, Deniz Hanım, yok etme arzusu da yaratıcı bir arzudur."

Bunları söyledikten sonra yaşlı adamın bastonunu üç kez yere vurmasını izliyorum hayretle. Neyse ki vurduğu yerden su falan çıkmıyor, onun yerine iri kıyımlı bir adam beliriyor yanımızda. Yaşlı adamın benim kolumdan ayrılıp o adamın koluna girmesini izlerken bunun aralarında bir haberleşme biçimi olduğunu fark ediyorum. Bastonu vurduğu anda yanımıza geldiğine göre, biz gezerken diğer adam çok da uzağımızda değildi demek ki. Öyleyse kendisine neden benim eşlik etmemi istemişti?

"Benimle istediğiniz zaman iletişime geçebilirsiniz," diyor yaşlı adam bana kartını uzatırken. "Yeniden görüşmek dileğiyle, Melek Hanım."

Yaşlı adam diğer adamla birlikte uzaklaşırken arkalarından boş boş bakmak dışında bir şey yapamıyorum. Bana adımı sorduğunda Deniz Baransel dediğime adım gibi eminim. Üstelik sergiyi gezerken o da bana bu şekilde hitap etmişti! Yaşlı adamın peşinden koşmayı düşünüyorum fakat burada başka birinin davetiyesiyle bulunduğumu hatırlayınca vazgeçiyorum hemen. O sırada hala elimde tuttuğum karta takılıyor gözlerim. Üzerindeki işlemeli amblemin hemen altında adamın ismi yazıyor.

Ertuğrul Saral
Saral Holding Yönetim Kurulu Başkanı

Eh, nerede olduğumu düşününce bu pek de haber değeri taşımıyor. Elbetteki kartta bir şirket sahibi olduğu falan yazacaktı, asıl beklenmedik olan şey kütüphaneci yazmasıydı. Fakat sorun bu değil, sorun bunların hiçbiri değil. Gerçek sorun, adamın bana gerçek adımla hitap etmiş olması.

Dönüp kalabalığa karışıyorum hızla.

Yanlarından geçtiğim insanların yüzünde hayret dolu ifadeler beliriyor. Biriyle çarpışmaktan neredeyse son anda kurtuluyorum. Adamın biri beni yaramazlık peşinde bir afacan sanmış olacak ki "Yavaş çocuğum, düşeceksin!" diye bağırıyor arkamdan. Onu dinlemeyip hiç de sosyetik olmayan bir şekilde eteklerimi savurarak koşturmaya devam ediyorum.

Nihayet Aras'ı bulduğumda onun tek başına bir tabloyu incelediğini görüyorum. Bu durum nedense keyfimi yerine getiriyor ve az evvelki adamı haklı çıkartarak sesleniyorum ona.

"Aras!"

O sesin kaynağını arayarak etrafına bakınırken beni görmesi için el sallıyorum. Dönüp bana baktığında yüzünde şaşkın bir ifade beliriyor önce. Ona doğru koştuğumu görünce dudaklarının kenarının seğirdiğini, bana gülmemek için kendini zor tuttuğunu fark ediyorum. Ancak o zaman aklım başıma geliyor. Adımlarımı yavaşlatıp son birkaç metreyi yürüyerek gidiyorum mecburen.

Yanına vardığımda büyük bir ciddiyetle bana cevap veriyor. "Efendim, prenses?"

Bana neden böyle hitap ettiğini anlamam zor olmuyor. Sergilediğim davranışlarla dört yaşındaki Şirin'den bir farkım olmadığını düşünüyor olmalı. Onun kolları dirseklere kadar kıvrılmış ütülü gömleğine, hiç çocuksu durmayan geniş gövdesine ve tek bir teli bile dağılmamış koyu renkli saçlarına bakarken kendimi kötü hissediyorum. Onun buraya neden benimle gelmek istemediğini anlamak zor değil. Elfida'nın ne kadar hanımefendi göründüğünü düşününce Aras'ın sergiyi onunla gezmek istemesi çok normal aslında. Kim böyle bir ortama gelirken yanında ne zaman ne yapacağı belli olmayan, nasıl görüneceğini düşünmeden oradan buraya koşturan bir çocuk olsun ister ki?

"Anlatacak mısın Melek?" diyor Aras birden düşüncelerimi bölerek. "Sonuçta, sırf beni özlediğin için koşarak yanıma gelmiş olamazsın, değil mi?"

'Seni her özlediğimde koşarak yanına gelseydim, yapışık ikizler gibi dolaşırdık,' diye geçiriyorum içimden. 'Budala herif.' Ancak elbette bunları dile getiremem. O yüzden kendimi yeniden esas konuya odaklanmaya zorluyorum. Bir eli çenesinde, bilmediği dilde yazılmış bir kitabı okumaya çalışır gibi bakıyor bana.

"Bir adamla tanıştım," diyorum elimdeki kartı ona uzatırken. "Ama işin asıl garip tarafı şu ki; adama kendimi Deniz Baransel olarak tanıtmama rağmen yanımda ayrılırken bana Melek Hanım diye hitap etti."

Endişesi yalnızca bir saniye sürüyor. Kartı elimden alıp üzerinde yazan isme göz atana kadar. Hemen ardından onun bariz bir şekilde öfkelendiğini fark ediyorum. Bunu bana belli etmemeye çalışarak sakin bir tavırla soruyor.

"Sana kendini nasıl tanıttı?"

"Kütüphaneci olduğunu söyledi," diyorum ona kafam son derece karışarak. "Ama kartta şey yazıyordu, S harfiyle başlayan bir şirketin yöneticisi... Kim bu adam, Aras? Sen onu tanıyorsun, değil mi?"

"Hayır, tanımıyorum." diyor bana son derece dürüst bir tavırla. Ardından kartı cebine atıp gülümsüyor. "Ama adam gittiğine göre sorun yok demektir. Biz en iyisi kendi işimize bakalım."

"Bittabi," diyorum ona aynı şekilde gülümseyerek. "Ama önce kartı ver."

Cevabı son derece net oluyor. "Olmaz."

"İyi, sende kalsın o zaman," diyorum ona meydan okuyarak. "Kartta yazanları unutmuş olabilirim ama görselleri asla unutmam. Eve gittiğimde kağıttaki amblemi birebir kağıda çizip internette aratmam on dakika bile sürmez. Ama tüm bu bilgilere kendim ulaşırsam, bir daha koşarak sana haber vermek gibi bir aptallık yapmam, haberin olsun."

Sözümü bitirdiğimde bir an durup bana bakıyor kuşkuyla. Ciddi olup olmadığımı anlamaya çalıştığını fark ediyorum. Muhtemelen aklına rektörlüğü kundaklama girişimim gelmiş olacak ki yüzünü buruşturarak kartı cebinden çıkartıyor. Onun elinden kartı alırken zafer dolu bir şekilde gülümseme isteğimle engel olamıyorum. Kartı çantamın güvenli kollarına bıraktıktan sonra gönül rahatlığıyla Aras'a dönüyorum yeniden. Sonra gözüm onun az önce incelediği tabloya takılıyor ve elimde olmadan bir kahkaha atıyorum.

"Koskoca salonda gidip de sergiye dahil olmayan bir tabloyu nasıl buldun?" diyorum karşımızda duran resme bakarak. "Umarım bunu satın almaya çalışmamışsındır."

"Neden ki?" diyor bana şaşkın bir şekilde bakarak. "Alacağım kişinin hoşuna gider diye düşünmüştüm..."

Onun beni bilinçli olarak tahrik edip etmediğini anlamaya çalışarak gözlerine bakıyorum. Elbette ki hiçbir şey anlaşılmıyor bakışlarından. 'Budala herif' diye söyleniyorum yeniden. 'Umarım tabloyu almaya çalıştığın kişiyle birlikte cehenneme gidersin.'

"Bu yalnızca bir kolaj çalışması," diye cevap veriyorum ona sakin görünmeye çalışarak. "Tıpkı salonun girişindeki Picasso - Monet kolajı gibi iki ünlü sanat eserinin birleşiminden meydana gelmiş. Ve serginin tanıtım afişlerinde kullanılan diğer kolajlar gibi bu da sergiye dahil değil, yani istesen de alamazsın. "

"Anladım," diyor hafifçe omuz silkerek. "Peki bu kolajdaki tabloların ne olduğunu biliyor musun? Yani... Şu çorbaya dönmüş gökyüzünü daha önce de görmüştüm ama çimenlerde oturan çift resmine yabancıyım."

Dönüp hayretle bakıyorum ona. Tamam, Aras'ın içinde bir sanat tutkunu yatmadığını biliyordum ama hiç değilse en ünlü tablolardan haberi vardır diye düşünmüştüm. İç çekerek elimi tabloya doğru uzatıp bahsettiği çifti gösteriyorum ona.

"Gustav Klimt'in Öpücük tablosu bu." diyerek tabloyu tanıtmaya başlıyorum. Ardından resimdeki kadınla erkeğin arkasında uzanan gökyüzünü işaret ediyorum. "Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosuyla birleştirmişler. Sence de harika görünmüyor mu?"

Tabloyu uzun uzun inceledikten sonra Klimt'i mezarında ters döndürecek bir yorum yapıyor Aras. "Adamın boynu kırılacakmış gibi duruyor."

Kahkaha atmamak için yanaklarımın içini ısırıyorum. Ardından dönüp isyan edercesine bakıyorum ona. "Gerçekten tablodan bunu mu anladın?"

Hafifçe omuz silkiyor. "Bence pek de bir anlam içerdiği söylenemez."

Onun bu kendini beğenmiş tutumunun beni öfkelendirdiğini hissediyorum. Yanımda dikilip sanat tarihinin en efsane iki tablosuna birden hakaret etmesi zoruma gidiyor nedense. İçimden sanatı sadece çekici kızları etkilemek için kullanmayı bırakırsa tablonun anlattığı şeyi görebileceğini söylemek gelse de kendime engel oluyorum. Onun yerine yüzüme sakin bir gülümseme yerleştirip tabloyu açıklamaya çalışıyorum sabırla.

"Tabloda asıl vurgulanan şey aşk karşısında zamanın önemsizliği ve sonsuzluk duygusu," diyorum elimi kadınla erkeğe uzatarak. "Bir uçurumun kenarında öpüşüyorlar ama bunun farkına varamayacak kadar kendilerinden geçmişler."

Aras tam da bir sanat düşmanına yakışacak şekilde sabrımı sınamaya devam ediyor. "Bunlar yalnızca senin görmek istediğin şeyler olabilir mi?"

Bir an tabloyu kafasına geçirsem nasıl olur acaba diye düşünüyorum. Belki o zaman resimde anlatılmak istenenleri kavrayabilir.

"Hayır, dikkatli bak. Adamın giysileri keskin dikdörtgen şekillerle kaplıyken kadında oval ve yumuşak şekiller var," diyorum parmağımla şekilleri takip ederek. "Değişen şekiller aslında aralarındaki farkı anlatıyor. Adamın ellerine bakarsan kadına nasıl korumacı bir şekilde sarıldığını görebilirsin. En önemlisi ise, adam ve kadın tüm farklarına rağmen iç içe geçmiş gibiler, bu da aralarındaki tutkuyu gösteriyor."

Aras anlattıklarımı dikkatle dinliyor. Yüz ifadesinden onun kafasında bir şeylerin şekillendiğini görebiliyorum. Anlattıklarımdan yola çıkarak kendince bir yorum yapmaya çalışıyor sanki.

"Bence kadın adamı sevmiyor," diyor tablonun üzerindeki elimi tutup bahsettiği yere götürerek. "Baksana, bir eliyle adamı itiyor."

"Evet, bir eliyle onu itiyor," diyorum onu onaylayarak. Ardından onun elini de kendi elimle birlikte hareket ettirerek tablodaki başka bir noktayı işaret ediyorum. "Ama diğer eliyle de adama sıkı sıkı sarılıyor..."

Aramızda derin bir sessizlik oluşuyor. Lanet olsun, ne diyorum ben?

Yarım saattir ona ne anlattığımı fark edince kalp atışlarımın hızlandığını hissediyorum. Verdiğim ilk tepki parmaklarımı Aras'ın elinden kurtarıp geri çekilmek oluyor. Ardından sırf bir şeyler yapıyor olmak için sarsak hareketlerle yüzüme dökülen saçlarımı arkaya atıyorum. Gerçekten, burada durmuş ne anlatıyorum ben? Aras'a kaçamak bir bakış attığımda onun kollarını göğsünde kavuşturmuş, dikkatle beni izlediğini fark ediyorum. Dışarıdan ne kadar aptal göründüğümü düşününce yanaklarıma doğru bir sıcaklık yükseliyor.

Aramızdaki garip sessizlik tedirginliğimi -ve doğal olarak aptallığımı- ayyuka çıkardığı için konuşacak bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Neyse ki o sırada Elfida yanımızda belirerek beni bu dertten kurtarıyor. Onun önünde durduğumuz tabloya kısa bir bakış attıktan sonra elini Aras'ın omzuna koyup hafifçe güldüğünü görüyorum.

"Klimt'ten Öpücük, ha?" diyor Aras'a bilmiş bilmiş bakarak. "En sevdiğin tabloyu bulmuşsun yine."

Boş boş bakıyorum onlara. Elfida'nın söyledikleri zihnimde bir anlama bürünmeyi ısrarla reddediyor. Ne demek en sevdiği tablo? Bakışlarımı bir cevap ararcasına Aras'a çeviriyorum. Tabloyu ilk kez gördüğünü söylememiş miydi? Lanet olsun, ressamın kim olduğunu bile bilmiyordu az önce! Öfke damarlarımda uzun bir yolculuğa çıkarken Aras'ın yüzünde özür diler gibi bir ifade belirdiğini fark ediyorum. Böylelikle tüm kuşkularımdan arınıyorum. Onun yalan söylediğinden, dakikalardır burada benimle alay ettiğinden, belki bininci defadır beni kandırdığından hiçbir şüphem kalmıyor.

Ona kızmak, bağırıp, çağırmak istiyorum ama bunu yapacak gücü kendimde bulamıyorum. Elfida ortamdaki gerilimi fark etmiş olacak ki bakışları Aras'la benim aramda gidip geliyor. En sonunda pes etmiş olacak ki eliyle salonun diğer ucunu işaret ediyor bize.

"Bizim sergi açılmak üzere."

Cehennem.

Onunla yeniden karşılaşacağımı düşününce ürpermeme engel olamıyorum. Tuvaldeki canlı renkler gözümde canlanıyor birden, tablonun her bir detayını zihnimde canlandırabiliyorum. Çağdaş sanatın amacının ne olduğunu bilemem ama Arzu'nun gerçek bir sanatçı olduğunu hiç kimse inkar edemez. O gece tabloyu incelerken kapıldığım dehşet hissi hala aklımdan çıkmıyor.

"Büyük an geldi desene," diye mırıldanarak Elfida'nın gösterdiği yöne doğru ilerliyorum. "Nihayet Cehennem'e gidiyoruz."

-*-


"Uzaklarda bir adam sevdim
Kendimin ne yanına dönsem onu anlatırdı
Ömrümün ne yanına kaçsam onu tutardı.
Adı neydi? Umudumun içinden geçti.
Adı neydi?
Masmavi, dumanlıydı gözleri."

İçimden kahkaha atmak geliyor. Tam şu anda kendimi yere atıp karnıma sancılar girene, gözlerimden yaşlar gelene kadar gülmek istiyorum. Zira böyle bir mizah anlayışına verebileceğim en iyi tepki bu.

Tablonun olması gereken yerde duran boşluğa bakarken aklımdan geçenler tam da bu şekilde. Boş şövalenin hemen altındaki Arzu Bozkıroğlu - Cehennem yazılı etiket bile komik görünüyor gözüme. Delilik denen ülkeye elimde tek yön biletimle dört nala gidiyor gibi hissediyorum.

"Yok artık..." diye fısıldıyor Elfida. "Sergi açılalı beş dakika bile olmadı henüz..."

Görünüşe göre bu tablonun satılması için gayet makul bir zaman aralığı. Hayatımda daha önce herhangi bir resim sergisinde bulunmadığım halde boş şövalenin anlamını ben bile biliyorum. Birileri ön gösterim başlar başlamaz diğer tüm sanat eserlerini es geçerek buraya gelmiş ve tamamlanmamış bir tabloyu satın almak istemiş. Tesadüf olabilir mi? Nedense bu kahkaha atma isteğimi daha da güçlü hale getiriyor.

"Affedersiniz," diyerek yanımızdan geçen bir görevliyi durduruyor Aras. Ardından boş şövaleyi işaret ediyor. "Tablo neden yerinde değil?"

Onun duruma resmiyet kazandırmak için görevliye sorduğunu anlayabiliyorum. Nitekim görevli gösterdiği yere kısaca bakıp olayı doğruluyor. "Az önce satıldı, efendim."

Aras bir süre tablonun kime satıldığını öğrenmeye çalışsa da görevli bunu ondan yedi büyük emiri çiğnemesini istiyormuşuz gibi dehşetle reddediyor. Sanat dünyasında gizliliğin esas olduğunu duymuş olsam da adamın tepkisi beni bile şaşırtıyor. Nitekim Aras da en sonunda pes edip başka bir yol aramayı deniyor.

"Peki, yetkili biriyle görüşebilir miyim?"

Görevli başta mırın kırın etse de Elfida'nın müdahale etmesiyle işin rengi değişiyor. Adamın Mabeynci soyadını duyduğunda birdenbire ciddileştiğini fark ediyorum. Çok geçmeden üzerinde görevli kartı bulunmayan takım elbiseli bir adamla birlikte dönüyor yanımıza.

"Sergi açılmadan önce telefonla arayıp tabloyu ayırtmak istediğimizi söylemiştik!" diyor Aras çileden çıkmamaya çalışarak. Fuar yetkilisinin son derece profesyonel bir tavırla onu geri püskürtüşüne şahit oluyorum.

"Önceden eser ayırtma şeklinde bir uygulamamız yok maalesef," diyor nezaketle gülümseyerek. "Telefonda konuştuğunuz görevlinin adını bizimle paylaşırsanız sizi yanlış yönlendirdiği için hakkında gereken işlemi yapacağımdan emin olabilirsiniz."

Bu size yardımcı olamam ama intikam almanızı sağlayabilirim demenin bir yolu sanırım. Ne yazık ki birilerini işinden etmenin bize hiçbir faydası dokunmayacak.

"Eser ayırtma uygulamasının olmadığına emin misiniz?" diyor Elfida bir elini meydan okurcasına beline koyarak. "Oysa geçen yılki etkinlikte Murat Aldoğan eşine düğün hediyesi olarak vermek üzere Turuncu Gece tablosunu aylar öncesinden ayırtmıştı diye hatırlıyorum."

Yetkili adamın ilk kez verecek bir cevap bulamadığını görüyorum. Bir süre bocaladıktan sonra zayıf bir sesle itiraz etmeye çalışıyor. "Dediğiniz gibi, o tablo düğün hediyesi olarak ayırtılmıştı. Özel bir durum olduğu için bir istisna yapmış olabiliriz-"

Hayatımda gördüğüm en amatörce savunma bu olabilir. Neden dürüstçe adamı geri çevirmeyi bir tarafımız yemedi demiyorlar ki?

"İstisna yapabiliyor olmanız çok güzel," diyor Aras zafer kazanmış gibi bir edayla gülümseyerek. "Zira bizim de özel bir durumumuz var."

Ardından gidip Elfida'nın elini tutuyor adama gösterircesine. Karşımdaki saçma manzaraya söyleyecek söz bile bulamıyorum. Böyle bir şeye ne gerek vardı ki? Yaptığı şey o kadar çocukça ve gereksiz ki Elfida'nın elini tutmasına üzülemiyorum bile.

Elfida birkaç saniye bocalasa da duruma çabuk uyum sağlıyor. İçten içe Aras'ın rol yapmak için onu seçtiği iyi olmuş diye düşünüyorum. Aynı şeyi benimle yapmaya kalkışsaydı, ben durumu idrak edene kadar sergi sona ererdi. Bu başarısız moral verme taktiği karşısında iç sesimin bile diyecek bir şey bulamadığını fark ediyorum.

"Sizin sorumsuzluğunuz yüzünden nişanlıma karşı mahcup olamam," diyerek işin suyunu çıkartıyor Aras. Onun göz ucuyla bana baktığını görünce kendime çekidüzen veriyorum hemen. Tamam, yaptığı şey aptal bir oyundan ibaret olabilir ancak ne yazık ki bunu çok inandırıcı yapıyor. Onun kızın beline sardığı eline bakarken bu gecelik kotamın sonuna geldiğimi hissediyorum. Tam ben bir yolunu bulup sıvışmayı planlarken arkamızda neşeli bir erkek sesi yükseliyor.

"Doğru mu görüyorum?" diye coşkuyla yanımıza yaklaşıyor ilk kez gördüğüm bir adam. Bozuk Türkçesi adamın Fransız olduğunu düşündürtüyor bana. "Aras Bey, demek siz de buradasınız!"

Harika, ifşa olduk. Yanımızda beliren çizgili takım elbiseli, kavruk tenli ve bana saçma bir şekilde Till Lindemann'ı anımsatan adama bakıyorum. Kanca biçimde karakteristik burnu ve şarap kırmızısı papyonu gözüme çarpan ilk şeyler oluyor. Yüzünde son derece canayakın bir gülümsemeyle Aras'a uzatıyor elini. Adamın kim olduğu hakkında hiçbir fikrim olmadığı için planımızın bozulup bozulmadığını da anlayamıyorum. Neyse ki Aras şaşkınlığını çabucak gizliyor, bir an sonra onun da dostane bir tavırla adama elini uzattığını görüyorum. Sahtekar şeytan...

"Nasılsınız, Mr. Saatchi?"

"Çok iyiyim, çok!" diyor kırmızı papyonlu adam coşkuyla. "Hele ki aldığım bu harika haberden sonra... Ah, şimdiden çok tebrik ederim!"

Ne yani, her ikisini de tanıyan biri onların nişanlılık yalanını ciddiye mi aldı? Arzu bana bu tarz şeylerin cemiyette ne kadar hızlı yayıldığından bahsetmişti. Kendimi bir an onların nişanında dik durmaya çalışırken hayal ediyorum. Amansız bir kahkaha boğazıma düğümleniyor.

Kahkaha atmam lazım. Hemen-boş-bir-yer-bulup-kahkaha-atmalıyım.

Aras ve Elfida sahte davetiyeleri açıklamanın daha zor olacağını anlamış olmalı ki adamı geçiştirmeye çalışıyorlar. Az evvel nişan hediyesi tartışan çiftin birdenbire ilişkilerinin ne kadar yeni olduğunu iddia etmelerini izliyorum sessizce. Bunu yaparken, garip bir şekilde, el ele tutuşmayı bırakmadıkları çekiyor dikkatimi. Nedense eziyet dolu günümün bardağı taşıran son damlası da bu oluyor işte. Zaten kimsenin beni fark etmediği bir ortamda olduğum için, sohbeti bölmeye gerek bile duymadan yavaşça geri geri gidiyorum. Görüş alanlarından çıkarken bir anlığına göz göze geliyoruz Aras'la. Gidişim onun işine gelmiş olacak ki bir an bile duraksamadan adamla sohbet etmeye devam ediyor.

Dışarı çıktığımda adeta püskürür gibi kahkaha atmaya başlıyorum. Öyle ki kapıda duran görevli bile şaşkın şsşkın bakıyor bana. Adamın yüzündeki ifade kahkaha atma isteğimi büsbütün arttırıyor ve merdivenlere çöküp karnımı tuta tuta gülmeye başlıyorum.

Tükendim artık. İçimden herkese, her şeye isyan etmek geliyor kahkahalarla gülerken. Dante bile hiç değilse cennete gitmişti, bense tek başıma ve cehennemdeyim. Bazen içimden ona her şeyi anlatmak geliyor, dizine yatıp iki yıldır yaşadığım ne varsa anlatmak istiyorum. Fakat korkuyorum. Ya dizine yattığımda saçlarımı okşamazsa? Sanırım bununla başa çıkabilirim. Ama ya dizine yattığımda saçlarımı okşarsa? İşte bununla baş edemem. Aklıma okuduğum bir şiirin dizesi geliyor aniden. "Bazı sözler karanlıkta söylenir," diye fısıldıyorum kendi kendime. "Bazı sözler hiçbir zaman..." derken sesim titremeye başlıyor. "Bazı sözler karanlıkta söylenir, bazı sözler hiçbir zaman..."

O esnada içimdeki kahkaha atma isteğinin de yavaşça kaybolduğunu fark ediyorum. Yerini göğsümde tanıdık bir sızı ve boğazımda aptal bir düğüme bırakıyor giderken. Üşüyorum. Montumu Aras'ın arabasında unuttuğumu hatırlıyorum ancak içimden hiç oraya gitmek gelmiyor. Eve gitmek istiyorum sadece.

Fakat gerçek hayatta en büyük dramalar bile realiteyle yüzleşmek zorundadır. Tıpkı şu anda çok ters bir muhitte olduğum realitesi gibi. Taksi çağırmaya kalkışırsam cebimdeki parayla birkaç kilometreden öteye gidemeyeceğimi biliyorum. Birinden yardım istemek zorundayım. Ya da bekleyip yeni nişanlı çiftin arka koltuğunda yolculuk yaparım.

Montu sonra almaya karar verip kapıdaki güvenlik görevlisine yaklaşıyorum. Adamdan telefonunu ödünç isteyip kendi sim kartımı takıyorum aceleyle. Ne yazık ki aklıma yardım istemek için tek bir kişi geliyor.

Utana sıkıla karşı tarafın telefonu açmasını bekliyorum. Neyse ki bu kez şansım yaver gidiyor ve karşı taraftan tanıdık bir erkek sesi cevap veriyor.

"Alo, Melek?"

"İyi akşamlar, Mert," diyorum dudağımı dişleyerek. "Müsait misin?"

Çok fazla detay vermeme gerek kalmıyor neyse ki. Tanımadığım bir semtte mahsur kaldığımı öğrenince Mert hiç uzatmadan adresi konum atmamı istiyor. Ardından yaklaşık yarım saat sonra burada olacağını söyleyerek kapatıyor telefonu.

Rahatlamış olarak sim kartımı çıkartıp telefonu görevliye iade ediyorum. Ardından Mert gelene kadar bekleyebileceğim bir yer bakınıyorum kendime. İçeri geri girmeyi düşünmüyorum bile, şu anda tek ihtiyacım olan şey biraz yalnız kalmak. O yüzden merdivenlerin etrafından dolanıp binanın arkasındaki geniş bahçeye dalıyorum. Karanlıkta biraz ilerledikten sonra gözlerden son derece uzak bir ağacın altına atıyorum kendimi. Hem insanların görüş mesafesinden tamamen çıkmak hem de ölesiye yorgun hissettiğim için eteğimi toplayıp çimlerin üzerine oturuyorum. Mert gelene kadar burada kimselere görünmeden bekleyebilirim.

Çok geçmeden binadan başka insanlar da çıkıyor. Gecenin içinde yankılanan seslere kulak kabartınca orada beklemeyerek ne kadar doğru yaptığımı anlıyorum. Zira duyduğum sesin Aras ve Elfida'ya ait olduğuna eminim. Kendi aralarında anlayamadığım bir şeyler konuşuyorlar, hemen sonra Aras'ın arabasının sesini duyuyorum. Karanlıkta böyle bir şey pek mümkün olmasa da geçerken beni görme ihtimallerine karşı bacaklarımı karnıma çekerek çalıların arasında tortop oluyorum. Neyse ki siyah cip yanımdan hızla geçip gidiyor.

Böylelikle yalnızlığı iliklerime kadar hissediyorum.

-*-

ARAS

Yüzünde canımı yakan bir huzurla pencerede oturuyordu. Birkaç saniyelik bir zaman diliminde yaşanacaktı her şey, bu sürecin bana yüzyıllar gibi gelmesi gerçeği değiştirmiyordu. Yetişemeyeceğimi bile bile koşmaya devam ettim, sesimi duymayacağını bildiğim halde yeniden seslendim ona. Zaten bizim problemimiz hiçbir zaman mesafe olmamıştı ki, yanıbaşında bağırarak anlatsam bile duyamayacağı şeyler vardı aramızda.

Fakat bu kez öyle olmadı. Beni duyduğunda daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı Melek, sanki çok özlediği bir insanın sesini duymuş gibi gülümsedi.

Ve sonra kendini aşağı bıraktı.

Onun düşüşünü izlerken zaman yavaşlamıştı sanki. Narin bedeninin havada süzülüşünü, saçlarının rüzgarda savrulmasını ve en sonunda yerde duran sivri kayalara çarpmasını izledim öylece. Vücudunu kanlar içinde bırakan keskin taşlar eş zamanlı olarak benim zihnime de saplanmaya başlamıştı. Çaresizce adını haykırdım son kez.

"Melek!"

Beni uykumdan uyandıran şey de onun adını duymak oldu. Kendi sesime uyanmıştım garip bir şekilde, rüyamdaki gibi haykırmıyordum ama yine de sesim beni uykumda sıçratacak kadar yüksek çıkmıştı.

Gördüklerimin sadece kötü bir kabus olduğunu uyanır uyanmaz anlamıştım ama içine düştüğüm dehşet hissi ve adrenalin hala damarlarımda dolaşıyordu. 'Sadece kabustu,' dedim kendi kendime. 'Gerçek değildi.'
Fakat kendime verdiğim telkine rağmen bir yandan da gözlerimle odada onu aramaya başlamıştım.

Karanlığın içinde onu nihayet bulduğumda derin bir nefes aldım. Yatağın içinde ufacık kalmıştı, öyle ki ilk bakışta örtülerin altında bir insan olduğunu fark etmek olanaksızdı. Ne yaptığımı bilemez halde koltuktan kalkıp yavaşça yatağın kenarına oturdum. Pencereden giren sokak ışıklarıyla aydınlanan yüzü her zamankinden daha solgun görünüyordu. Koyu renk saçlarının cildiyle oluşturduğu tezat her zamankinden de fazlaydı.

Düşünmeden hareket ederek elimi yüzüne doğru uzatıp sırçadan yapılmış gibi duran teninde gezdirdim. Artık soğuk soğuk terlemiyordu ama onun yerine ateşi çıkmıştı şimdi. Doktor bunun olabileceğini söylemişti ancak yine de kafamda yerine oturmayan bir şeyler olduğunu hissediyordum. Şiddetli soğuk algınlığı ve aşırı stres terlemesini, ateşinin çıkmasını ya da kusmasını açıklayabilirdi ama son günlerde bunlarla açıklanamayacak farklı bir şeyler vardı onda. Şimdi yanıbaşımda uyurken bile benim bilmediğim bir şeylerle savaşmaya çalıştığını görebiliyordum. Ona yardım edememek deli ediyordu beni.

Melek'in uykusunda sıçradığını fark edince düşüncelerimden sıyrılıverdim. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken yarı uyur yarı uyanık halde inlemeye başlamıştı. Bir yandan da bana tutunarak yatakta doğrulmaya çalışıyordu halsizce. Elini ağzına götürüp bastırdığında onun yine kusmak üzere olduğunu anlamıştım. Hiç düşünmeden Melek'i kucağıma alıp banyoya taşıdım. Klozete eğilip öğürürken bir elimle belinden tutuyor, öteki elimle de saçlarını ensesinde toplamaya çalışıyordum. Midesindeki her şeye, ki yarım tabak çorbadan başka bir şey değildi, veda ettikten sonra doğrulmaya çalıştı halsizce. İç çekerek onu kavrayıp lavaboya doğru sürükledim, tek elimle yüzüne su çarparken tir tir titremeye başlamıştı bile.

Onu yeniden yatağa taşıdığımda acı gerçekle yüzleşmek zorunda kaldım. Yüzüne su çarparken biraz benim beceriksizliğim biraz da Melek'in ayakta duramıyor oluşu yüzünden kıyafetlerinin büyük bölümü ıslanmıştı. Ancak onun soğuktan yine zatürre olmayı bile kıyafetlerini benim değiştirmeme yeğleyeceğini biliyordum. O yüzden telefonu elime alıp odadan çıkarak Sinem'i aradım. Neyse ki zor zamanlar geçirdiğimin farkındaydı. Dün Melek'i eve getirdiğim zaman olduğu gibi bu kez de bana yardımcı olmayı kabul etmişti hemen.

Geri döndüğümdeyse beni başka bir sürpriz bekliyordu. Melek cenin pozisyonu alarak iyice büzüşmüştü yatakta, titremesi daha da şiddetli bir hal almıştı. Yanına gidip alnına dokunduğumda ateşinin yeniden düştüğünü görerek rahatladım. O sırada elleriyle yüzüne uzattığım koluma sarılmış, buz kesmiş yanağını avucuma dayamıştı. Elimde olmadan gülümsedim. Görünüşe göre sadece üşüyordu Tinúviel.

Fakat söz konusu o olduğunda, üşümenin yabana atılamayacak bir problem olduğunun da farkındaydım. Zira Melek'in ciğerleri normal bir insana göre daha hassastı, sağlık durumunun astım ile bronşit arasında bir yerlere çekilmesi bile uzun bir tedavi gerektirmişti. Sinem gelene kadar ıslak kıyafetlerle kalmasına izin veremezdim.

"Üzgünüm güzelim," dedim beni duymayacağını bile bile. "Bunu hiç istemezdin biliyorum, ama o kıyafetleri çıkarmak zorundayım."

Kendi kendime bunun çok basit bir şey olduğunu telkin etmeye çalışıyordum bir yandan da. Tek yapmam gereken şey bir kadını soymaktı, alışılmadık hiçbir şey yoktu bunda. Üstelik sadece tişörtünü ve pijamasını çıkaracaktım, tamamen soymak bile sayılmazdı bu. Fakat işin benim için alışıldık olmayan şey, bunu gözlerimi açmadan ve ona dokunmadan yapmaya çalışmaktı.

Kendimi bir absürt komedinin içinde gibi hissediyordum. İç çekerek Melek'i kollarından tutup yatakta oturur hale getirdim önce. Ardından gözlerimi kapatıp ona dokunmamaya çalışarak tişörtünü yukarı sıyırdım. Buraya kadar her şey sorunsuz gitmişti ancak kolları tişörtten kurtulurken onun ağırlık merkezinin değişeceğini düşünmek aklıma bile gelmemişti.

Melek üzerime devrildiğinde bir konuda yanıldığımı anlamıştım. Absürt komedi değildi bu, resmen kara mizahtı. Çaresizce onu omuzlarından tutarak kendimden uzaklaştırmaya çalıştım. Bu esnada aramıza yatak örtülerinden oluşan aptal bir set çekmiştim. Atletini çıkarırken üzerime devrilirse, yeniden elektrik çarpmışa dönmemek için aldığım bir önlemdi bu.

Pijamasını çıkarmaksa çok daha kolaydı, paçalarından tutup aşağı çekmem yeterli olmuştu. Nihayet gözlerimi açtığımda, kendimi cennete gitmeyi hak edecek kadar sınanmış hissediyordum. Neyse ki hala üşüdüğü için yatak örtülerinin içinde minnetle kaybolmuştu Melek. İç çekerek uzanıp koltukta duran kalın battaniyeyi aldım. Üzerine örttükten sonra yanına oturup yüzüne dağılan saçlarını kenara çektim yavaşça. Tenine vuran ay ışığıyla birlikte, güzel yüzü gecenin ortasında bir yakamoz gibi parlıyordu.

"Seni kendime alamıyorum..." diye itiraf ettim beni duymayacağını bile bile. "Ama kendimi de senden alamıyorum. Ne yapacağız biz seninle, Melek?"

Onu izlerken kendimi yıllar önceki o anda buluvermiştim tekrar. Saniyeler sonra devrilecek tahta bir dolabın ileri geri salınışını izliyordum hayretle. Son anda kurtarılmış bir hayat, neşeli bir bebek kahkahası ve üflediğim o ilk nefesle başlayan nöbetim. İmgeler zihnimde hiç durmadan iç içe geçiyor, anlam kazanacakları bir geleceğe doğru akıyorlardı. Neden fark edememiştim ki? Kaderin dönüp dolaşıp beni tekrar bu noktaya getireceğini nasıl görememiştim? Oysa annem biliyordu, annem ta en başından beri biliyordu.

Beni kendime getiren şey çalan zilin sesi olmuştu. Sinem'in bu kadar erken gelmesine şaşırarak Melek'in yanından kalkıp alt kata indim. Ancak kapıyı açtığımda karşımda gördüğüm kişi o değildi. Kim olduğunu bile bilmediğim, pejmürde görünümlü yabancı bir adamdı gelen. Yaşı genç olmasına rağmen sıkı sıkıya tuttuğu evrak çantası ve uzun kabanıyla 1950'lerin İngiltere'sinden geliyormuş gibi görünüyordu.

"Aras Bey'le mi görüşüyorum?" diye lafa girdi benim bir şey sormama fırsat kalmadan. Başta onun babamı görmeye geldiğini düşünmüştüm ancak ilginç bir şekilde aradığı kişi bendim.

"Evet, benim." dedim adamı kuşkuyla süzerek. "Siz kimsiniz?"

"Kerem Gökovalı. Saral Holding'in eski bir çalışanıyım," dedi elini uzatarak. "Buraya sizinle görüşmeye geldim, Aras Bey. Önemli bir konu hakkında..."

Bunu ona belli etmesem de gerilmiştim. Zira şirket işlerini çoğunlukla uzaktan hallediyordum, bir avuç güvenilir adam dışında hiçbir çalışan tanımıyordu beni. Hatta yarın fabrikaların bulunduğu yerleşkeye gitmeye kalksam muhtemelen ana kapıdan içeri bile giremezdim. Dedemin ölmeden önce yaptığı ilginç miras dağılımı bir zamanlar cemiyette gündem konusu olsa da bu kadarla kalmıştı. Öyle ki, ben bile bu durumu Erzurum'da, mahalledeki diğer çocuklarla birlikte çıktığımız sıradan bir define avı esnasında öğrenmiştim.

Şehrin yaşlıları Çobandede Köprüsünün altında tonlarca altın gömülü olduğunu söylerdi hep. Biz çocuklar da altından Aras Nehrinin geçtiği köprünün çevresinde dolanır, bazen define bazen de bu civarlarda olduğu söylenen Oğuz Gazi'nin mezarını arama bahanesiyle oyunlar oynardık. Bu oyunlardan birinde Hakan Ağabey, Nazmi Amca'nın benden dört yaş büyük oğlu, gerçeği ağzından kaçırıvermişti. "Defineyi bulunca senin payını da ben alayım mı?" diye sormuştu yanımda toprağı eşelerken. "Babamlar konuşurken duydum, sen zaten zenginmişsin."

O akşam Nazmi Amca'ya sorduğumda beni yanına oturtup kısaca anlatmıştı durumu. Ertesi gün yine mezar avındaydık çocuklarla, hayatımızda Hakan Abi'nin hayali definedeki payının iki katına çıkması dışında hiçbir şey değişmemişti.

Adama başımı salladıktan sonra kapıyı arkamdan çekerek dışarı çıktım. Melek üst katta baygın vaziyette yatarken yabancı bir adamı içeri almak istememiştim. O yüzden kabalık yapmayı göze alarak elimle bahçeyi işaret ettim davetsiz misafirime.

"Buyurun lütfen, kameriyede konuşalım."

Kerem Bey onu eve almayışımı pek dert etmiş gibi görünmüyordu. Aklı daha çok bana anlatacaklarında gibiydi. Bu durum büsbütün merakımı cezbetmiş olarak o önde ben arkada camlarla çevrili minik çardağa doğru ilerlemeye başladık. İçerisi ev kadar olmasa da yeterince sıcaktı, camlar bazen müthiş ısı yalıtımı yapabiliyordu. Koltuklardan birine otururken bu yüzün bana bir yerlerden tanıdık geldiğini düşünmeye başlamıştım.

"Evet Kerem Bey," dedim arkama yaslanıp adamı süzerek. "Sizi dinliyorum."

Sözlerimi kısa bir sessizlik izledi. Kerem Bey söyleyeceklerini sıraya koymaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. Onun evime gelirken bu görüşmenin gerçekleşeceğine pek ihtimal vermediğini anlamıştım zira geldikten sonrasını planlamamıştı bile. Yine de onu çok fazla beklememe gerek kalmadı. Yaklaşık bir dakikalık gecikmenin ardından, derin bir nefes alıp söze girdi.

"Aslında sizi bir konuda uyarmaya geldim," diye başladı konuşmaya. "Hava savunma sistemi projesiyle alakalı..."

İşte şimdi fazlasıyla dikkatimi çekmişti. Bizzat üzerinde çalıştığım projeden bahsediyordu bana. Üstelik tasarım aşaması birkaç ay önce sona ermişti bile. Sistemin dayanıklılık analizleri de tamamladıktan sonra üretime geçilmesinin önünde atacağımız birkaç imza dışında engel kalmayacaktı. Bu konuya olan ilgimi belli etmemeye çalışarak hafifçe gülümsedim adama. Önce karşımdaki yabancının neyi ne kadar bildiğini anlamak zorundaydım.

"Önce sizi tanımayı tercih ederim," dedim ellerimi parmak uçlarımda birleştirerek. "Mesela şirketteki pozisyonunuz neydi? Neden artık çalışanımız değilsiniz? Ve en önemlisi, bana nasıl ulaştınız?"

Bu kadar ilgisiz kalacağımı beklemediği açıktı. Söyleyeceği şeylerin benim için çok daha fazla önem arz edeceğini düşünüyordu belli ki. Aslına bakılırsa, haksız da sayılmazdı. Onun anlatacaklarını gerçekten de deli gibi merak ediyordum. Fakat İbrahim Saral merakımı kendime saklamamı öğretmişti bana. Kaçıncısı olduğunu hatırlamasam da bu da ondan aldığım mektup derslerinden biriydi.

"Sana sunulan hiçbir bilgiyi, ne amaçla sunulduğunu öğrenmeden kabul etme." diye yazıyordu sayfanın bir köşesinde. "Çünkü bazı gerçekler ancak kullanıldıkları amaç neticesinde fayda ya da zarar sağlayabilir. Hem unutma ki, eksik anlatılan doğrular bazen zaman yalanın kendisinden bile daha yanıltıcı olabilir."

"Şirkette bahsettiğim projenin test ekibinde koordinatör yardımcısı olarak görev yapıyordum," diye konuşmaya başladı adam. "Sizin adınıza ise projenin patent bilgilerinden ulaştım."

Derin bir nefes alarak arkama yaslandım yeniden. Bahsettiği bilgilerin kendi erişim yetkisi dışında kaldığını biliyor olmalıydı. Ve benim bunu bileceğimi de...

"Sanırım işten bu yüzden kovuldunuz," diyerek tahmin yürüttüm. "Patent bilgilerine izinsiz eriştiğinizi fark ettiler, değil mi?"

"Tam tersine, kovulacağımı öğrendiğim için patent bilgilerine erişmeyi denedim."

Pekala, bu iş giderek ilginç bir hal almaya başlıyordu. Kafamın her geçen saniye daha da allak bullak olduğunu hissediyordum. İstesem de adama tüm dikkatimi veremiyordum üstelik. Melek'in yukarıda yalnız kaldığı düşüncesi zihnimin içinde yanıp sönen bir ikaz lambası gibiydi. Ben burada otururken o yukarıda aniden fenalaşabilir, yeniden midesi bulanabilir ya da bilinci yerine gelebilirdi. Uyanıp da kendini benim yatağımda, üzerinde sadece iç çamaşırlarıyla yatarken bulduğunda ne tepki vereceğini düşünemiyordum bile.

"Lütfen açık konuşur musunuz?" dedim adama aklımı Melek'ten almaya çalışarak. "Esas mevzuyu anlatırsanız teferruatları daha uygun bir zamanda da konuşabiliriz."

Müsait olmadığımı anlamış olmalıydı. Ani bir hareketle evrak çantasını kucağına alıp kapağını açtı ve çıkardığı dosyaları benim şaşkın bakışlarım arasında sehpaya dizmeye başladı. Dosyaların kapağından bunların laboratuvar ve test analizleri olduğunu görebiliyordum. Her bir dosyada farklı bir test sonucu yer alıyordu, işin bu kısmı benim uzmanlık alanımın dışında kalıyordu açıkçası.

"Bunlar projenin dayanıklılık testlerinin sonuçları," dedi bana eliyle dosyaları işaret ederek. "Bu analizler onaylandığında proje üretim aşamasına geçecek. Dosyaları incelediğiniz zaman siz de göreceksiniz ki test sonuçları piyasa standartlarına son derece uygun."

"Sorun nedir öyleyse?"

Kerem Bey uzanıp dosyalardan birini açtı. Hızlıca sayfaları karıştırdıktan sonra içinden çıkardığı bir kağıdı bana uzattı. "Bahsettiğim piyasa standartları bunlar."

Kafamın karıştığını belli etmemeye çalışarak kağıdı elinden aldım. Üzerinde yazan rakamlara göz attığımda ise sorunun ne olduğunu anlamıştım bile.

Öğrencilik yıllarımda bir çok projeye katılmış, okulun yanı sıra teknik alanda her türlü işe koşmaya çalışmıştım. Mezun olduktan sonra yaptığım stajda zaten tüm vaktim sahada geçmişti. Askerdeyken bile bir elim hep bu işlerin içinde olmuştu. Gündüz kim olursam olayım, gece çöktüğü zaman asıl olduğum kişiye dönüşüyordum hep. İnsanların ufak bir pedala basarak arabaları nasıl hareket ettirebildiğini merak eden o küçük çocuğa...

Fakat sorun şu ki, bugüne kadar hiç saha dışına çıkmamıştım ben. Vaktimin tamamı üretim aşamasında geçmişti, piyasa şartlarına dair hiçbir fikrim yoktu. O yüzden elimdeki kağıda bakarken şaşkınlığımın yüzüme yansımasına engel olamamıştım.

"Bunlar 2018 yılına mı ait?" diye sorarken buldum kendimi. Eğer projenin test sonuçları bu sayılarla uyuşuyorsa ortada ciddi bir sorun var demekti.

"Evet ama bunlar resmi rakamlar değil, onların yayınlanmasına daha var." diyerek ekleme yaptı. "Bu rakamları yurtdışındaki söz konusu derecelendirme kuruluşunda bizzat çalışan bir arkadaşımdan istedim, sağolsun beni kırmayıp maille yolladı."

"Resmi rakamlarla en paralel giden kuruluş bu," dedim kağıdın üzerindeki ambleme bakarak. "Resmi rakamlar da aşağı yukarı böyle olacaktır."

"Projenin gerçek potansiyelinin yüzde kırkından bile daha az bu rakamlar," diyerek aklımdan geçenleri dile getirdi Kerem Bey. "Evet, projenin bu haliyle de üretime geçebiliriz, piyasa koşullarına uygun olduğu için satış esnasında sorun çıkmayacaktır. Ama siz de biliyorsunuz ki Aras Bey, elimizdeki proje tasarımıyla çok daha iyisini yapma şansımız var."

Tasarıma en ince detaylarına kadar bildiğim için bunu görmem zor değildi. Elimizde piyasa şartlarından iki kat daha dayanıklı olabilecek bir proje vardı ama biz bunun yarısını üretmeye çalışıyorduk ısrarla. Yaptığımız şeye kimse başarısız demeyecekti ancak elimizdeki potansiyeli heba etmiş olacaktık.

Telefonumu cebimden çıkarıp ekrana göz attım. Ardından Kerem Bey'e dönüp mahcup bir şekilde izin istedim. İş artık gerçekten ciddi bir boyuta ulaşmıştı.

"Bunu açmam gerekiyor," dedim telefonu kulağıma götürüp ayağa kalkarken. "Bir dakika içerisinde dönerim."

Kerem Bey anlayışla başını sallarken kameriyeden çıkmıştım bile. Bahçenin içine doğru yürürken dönüp adama bir bakış attım, başını eğmiş kağıtlarla uğraşıyordu.

Birkaç dakika sonra geri döndüğümde hala kağıtları inceliyordu dikkatle. Koltuğa otururken aklımdan geçen bir soruyu sormaya karar verdim.

"Siz neden itiraz etmediniz bu sonuçlara?"

"Aslında defalarca kez ettim," diye cevap verdi başını iki yana sallayarak. "Ancak onca kıdemli mühendise karşı çıkmam hoş karşılanmadı."

"Anlıyorum," dedim başımı sallayarak. Belli ki Kerem Bey bu itirazları yüzünden işinden olmuştu. Kıdemli mühendislerin yeni yetişen devreyle en sık çakıştığı noktaydı bu, eskiler Y kuşağından sorgusuz itaat beklemek gibi bir gaflete düşüyorlardı.

"Ben artık kalkayım," diyerek beni düşüncelerimden sıyırdı Kerem Bey. "Zaten yeterince vaktinizi aldım..."

"Hayır, lütfen oturun," dedim ondan önce ayağa kalkarak. "Size sormam gereken bir sürü soru var."

Az önceki ilgisiz tavrımın birdenbire ortadan kaybolması onu şaşırtmış olmalıydı. Fakat itiraz etmedi, yeniden yerine oturup ona sorduğum soruları cevaplamaya başladı teker teker. Tahminimden daha uzun bir süre kameriyede konuşmaya devam ettik ancak ben halimden memnundum. Niyetim konuşmayı kısa kesmek olsaydı bu soruları daha sonra da sorabilirdim fakat şu an ihtiyacım olan şey bu değildi. Kapıda bekleyen adamları başka bir iş için göndermiştim, korumalar gelene kadar Kerem Bey'i oyalamam gerekiyordu. Bu kadar ciddi bir konuyla ilgili kapımı çalan bir adamın öylece çekip gitmesine izin veremezdim, hiç değilse nereye gittiğini bilmem gerekiyordu. O yüzden aklımın bir köşesi evde olsa da sakince oturup Kerem Bey'in bana tüm detayları aktarmasına izin verdim. Telefonum cebimde titremeye başladığında neredeyse yarım saat geçmişti. Ekrana kısaca göz attıktan sonra adama elimle bir saniye dercesine işaret edip telefonu açtım.

"Alo?"

Karşı tarafı dinlerken yüzüme ciddi bir ifade yayılmıştı. Kerem Bey'in meraklı bakışlarından bir şeyler olduğunu fark ettiğini görebiliyordum.

"Tamam, geliyorum," dedim bir yandan da ayaklanırken. "Hazırlanıp beş dakikaya çıkarım."

Vücut dilimden acil bir durum olduğunu anlamış olmalıydı. Yine de telefonu kapattıktan sonra kısa bir açıklama yaptım adama.

"Kusuruma bakmayın, gerçekten gitmem gerekiyor," dedim dostane bir tavırla elimi uzatırken. "Sizinle en kısa zamanda irtibata geçeceğime emin olabilirsiniz. Her şey için çok teşekkürler, Kerem Bey."

Acil bir durum yoktu ortada, herhangi bir yere gideceğim de. Korumalar geldiklerini haber vermek için aramıştı sadece. Olağan bir tavırla telefon numarasını aldıktan sonra adamı bahçe kapısının dışına kadar geçirdim. Henüz akşamın erken saatlerinde olmamıza rağmen sokak arabalar dışında bomboştu. Daha doğrusu, bomboş görünüyordu. Kerem Bey arabasına binip hareket ederken kapıyı kapatıp içeri geçtim ben de. Daha birkaç adım atamadan telefonum titremeye başlamıştı.

"Efendim Alper?" dedim başımı ovuşturarak eve yürürken.

"Adamı takibe aldık, Aras Bey," diye cevap verdi bana. "Haber vermek için aramıştım."

"Tamamdır, kolay gelsin." dedim içim rahatlayarak. "Bu arada, sen takip işiyle fazla oyalanma. Onu diğerleri de yapabilir ama araştırma konusunda senden başkasına güvenemem."

"Nasıl isterseniz, efendim."

"Unutmadan, yarın adam evde yokken biriniz girip yazıcısı olup olmadığına bakın." diye devam ettim alnımı ovuşturarak. "Adamın yazıcısı varsa içeri girenler sana birazdan atacağım numarayı arayıp kendilerine söylenenleri harfiyen yapacaklar. O yüzden teknolojiden anlayan birileri olursa işimiz kolaylaşır."

Alper telefonu kapattığında Ada'yı arayıp olabildiğince az detay vererek durumu açıkladım. Hackerlık günlerini özlemiş olacak ki sevinçle kabul etti yardım etmeyi. Onun sadece telefon üzerinden müdahale edeceğini, bunun dışında hiçbir şeye karışmayacağını söylediğimde ses tonundan yüzünün asıldığını hissetmiştim. Fakat ondan daha fazlasını isteyemezdim. Ozan Ada'yı Araf'a getirirken onun bu işlerden olabildiğince uzak durması gerektiğini tekrar tekrar hatırlatmıştı bana.

Neyse ki bu kez tek yapması gereken, bir yazıcının yazdırma geçmişini ortaya çıkarmaktı. Çoğu cihazda böyle bir özellik bulunmasa da, hepsinin yazdırdıkları belgeleri belirli bir süre bellekte tuttuğunu biliyordum. Benim istediğim tek şey, elimdeki sektör standartları belgesinin bizzat Kerem tarafından çıktı alındığını görmekti. Böyle özel bir belgeyi internet kafeden çıktı alamayacağının farkındaydım. Eğer bu dosyayı onun eline bir başkası tutuşturmadıysa yazıcısında bir kopyası olmak zorundaydı. O kopya adama tamamen güvenmemi sağlamayacaktı ama hiç değilse onu ciddiye almam için yeterli olurdu.

Telefonu kapatıp yukarı çıktığımda Melek mışıl mışıl uyuyordu hala. Yanına oturup elimi alnına koydum önce, ateşi son derece normaldi. Savaştığı şey her neyse vücudunu yavaş yavaş terk ediyor olmalıydı. Onun normale döndüğünü görmek içimi rahatlatmış olsa da bu huzurun geçici olduğunu biliyordum. Dayım haklıydı, her ne kadar bunu geciktirmeye çalışsam da, adım adım bir savaş meydanına çekiliyordum. Çok yakında o meydanın ortasında bulacaktım kendimi, iki yıldır bir köşede beni bekleyen hayatımı daha fazla erteleyemezdim.

Fakat o meydandayken gözümü sürekli Melek'in üzerinde tutamayacağımı da biliyordum. Eninde sonuna birbirine karışacaktı her şey, bir çok hayatı aynı anda idare edebilecek kadar güçlü değildim. Melek'i gözümün önünde tutmanın bir yolunu bulamazsam diğer sorumluluklarımla ilgilenemezdim asla. Artık bir şekilde onun hayatının bir parçası olmam gerekiyordu. Böylelikle gölgelerin işine gizlenmek zorunda kalmadan da onun yanında kalabilir ve atacağı adımları önceden görebilirdim.

Daha doğrusu ben öyle sanıyordum.

-*-

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

"Ne düşündüğünü bilmiyorum. Ama nereye gidersen git peşinden geleceğimi bil. Bazı rastlantılar alınyazısından başka bir şey değildir ve söyle bana onu kim değiştirebilir?"
-Kürşat Başar - Başucumda Müzik

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Her kaçış aslında kıskıvrak bir yakalanıştır. Çünkü her kovalamacanın bir sonu vardır. Eninde sonunda her kaçak ya köşeye sıkışır, ya ansızın yakalanır ya da her ne varsa kaçındığı, kendini onun kollarına bırakır.

Çimlerde ne kadar uzun süre oturduğumu ben de bilmiyorum. Soğuk hava önce bıçak gibi tenime saplanıyor, acımasız bir titremenin vücudumu esir aldığını hissediyorum. Çaresizce kollarımı kendime sarıp üşüme hissinin önüne geçmeyi deniyorum ancak işe yaramıyor. Kendimi sıktıkça üşümem artıyor, kendimi kontrol altına almaya çalıştıkça içimde bir şeyler kırılıp parçalanıyor.

Nihayet, pes ediyorum. Hislerimle savaşmaktan, güçlü durmaya çalışmaktan, canım yanmıyormuş gibi davranmaktan vazgeçiyorum. Zihnimde ne kadar kilitli sandık varsa hepsini tekmeleyerek açıp ortalığın kan gölüne dönmesine izin veriyorum. Aklıma ilk gelen şey, hala bir mektup zarfının içinde sakladığım unutmabeni çiçeği oluyor. İki yıl önce, asla tutulmamış bir sözün nişanesi olarak avucuma bırakılmıştı o çiçek. Eğer onu da hastanedeki çiçek gibi avucumda ezip uzaklara fırlatabilseydim her şey bambaşka olabilirdi.

Titremem giderek şiddetlenip çevremdeki her şey bulanık bir görüntü halini almaya başladığında soğuğa karşı boşuna savaştığımı anlıyorum. Ben kendimi sıktıkça, büzüşüp ısınmaya çalıştıkça gecenin ayazı daha sert esiyor sanki. Nihayet sessizce pes ediyor ve soğuğun acımasız kollarına teslim oluyorum. Başta canımı daha çok acıtsa da saniyeler ilerledikçe titremem yavaşlamaya başlıyor. Giderek daha az üşüdüğümü hissediyorum, az evvel içime işleyerek canımı acıtan ayaz kendimi onun kollarına bıraktığımda şefkatle sarmalıyor beni.

Bu akşam şahit olduğum nişan hediyesi hikayesi Aras ve Elfida için bir oyundan ibaret olabilir ancak ben onlara bakarken gerçekleşmemiş bir ihtimali gördüm. Eğer Arzu ölmeseydi bunlar gerçekten yaşanacaktı. Muhtemelen ben bu sahneye asla şahit olmayacaktım ancak evde ışıklar kapandığında, yastığa başımı koyup yapayalnız kaldığımda bunların yaşandığını bilecektim.

Gerçi, Arzu'yla hiçbir zaman böyle bir ilişkileri olmamıştı. Onları öpüşürken görmüştüm, seviştiklerini de biliyordum ancak ulu orta sevgi gösterisi yapmaya kalkışmamışlardı hiç. Belki de bu yüzden Aras'ın Arzu'yla olan ilişkisine aylarca seyirci kalabilmişken Elfida'yla yakınlaşması bir gün içinde gücümü tüketmişti. Eğer Arzu'yla da içeri gördüğüm gibi samimi bir ilişkileri olsaydı o zaman yanlarında durmaya ne kadar dayanabilirdim ki?

'Onların içeride gördüğünden çok daha samimi bir ilişkisi vardı,' diye mırıldanıyor iç sesim. 'İkisinin bir bebeği olacaktı, seni aptal.'

Bir hıçkırık boğazıma düğümlenip kalıyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi Aras'ın bugün Şirin'le ne kadar güzel göründüklerini hatırlıyorum. Onların kızı sapsarı saçları ve koyu mavi gözleriyle muhtemelen Şirin'den bile daha tatlı olurdu. Ve ben her şeye rağmen, eğer doğmuş olsaydı, o küçük kız çocuğunu da çok severdim. Hem Arzu'yu hem Aras'ı bu kadar çok severken, onlardan bir parçayı sevmemem nasıl mümkün olabilirdi ki zaten?

Kabul ediyorum, bu kez çok kötü dağıldım. Boğazıma takılı hıçkırıkların dışarı çıkmasını engellemek için elini yumruk yapıp ağzıma bastırıyorum. Hiçbir işe yaramıyor elbette. Kendimi sıkmayı bırakıp sırtımı ağaca yaslıyorum en sonunda. Başımı kaldırıp yıldızlarla bezeli geceye bakarken nefes alışverişlerim yavaşlamaya başlıyor. Biraz olsun rahatladığımı, hiç değilse boğazımdaki hıçkırığın çözülmeye başladığını hissediyorum. Beni sakinleştiren şeyin gökyüzündeki yıldızlı gece oluşu öylesine trajik ki, hıçkırıklarım kahkahaya dönüşüyor birden. Ağlamaya devam edgerken bir yandan da kahkahalarla gülmeye başlıyorum.

Yaptığım tüm o çekip gitme planları gözüme komik görünmeye başlıyor. Bu iş bittiğinde Aras'ı bir daha hiç görmeyeceğime dair söz vermiştim kendime. Başımı alıp uzaklara gidecek, hayatımın son iki yılını hiç yaşanmamış sayacaktım. Kahkahalarım iyice şiddetleniyor. Nereye, hangi cehenneme gidecektim acaba? Yeryüzünde yıldızlı akşamların olmadığı herhangi bir yer var mıydı ki? Öyle bir yere gitmedikçe tüm kaçışlarımın boşuna olacağını, gittiğim her yere Aras'ın da benimle birlikte geleceğini göremiyor muydum?

En sonunda hıçkırıklarım gibi kahkahalarım da duruluyor. Bakışlarımı yıldızlardan ayırmadan, sessizce, yoldan çıkmanın zaruret halini aldığı yolculuğumun sonuna geldiğimi kabulleniyorum. Affet beni, Arzu. Sana ihanet etmeden senin sırlarının peşinden gidecek takatim kalmadı. Artık istesem de kaçamıyorum, başa çıkamıyorum bu sevdayla. Gizlemeye çalıştıkça tenimin her zerresinden dışa vuruyor kendini, ortaya çıkmak için savaş veriyor. Bu işin peşini bırakmak zorundayım çünkü Aras'ın yanında kalmaya devam edersem, beni ya sözlerim ele verecek ya da gözlerim. Eninde sonunda farkına varacak, eninde sonunda sakladıklarım açığa çıkacak ve işte o zaman her şey çok, çok daha kötü olacak.

"Nihayet yakaladım seni, küçük kaçak."

Karanlıkta ansızın yükselen sesi duyunca oturduğum yerde korkuyla sıçrıyorum. Önce sağıma, sonra soluma dönüyorum telaşla. En sonunda başımı yavaşça yukarı kaldırıyorum, kaldırıyorum, kaldırıyorum... Ve gecenin içindeki tüm yıldızların gökyüzünü terk edip, bir adamın gece mavisi gözlerinde toplandığını fark ediyorum.

-*-

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Ama Lûthien'in Beren'den bir kez daha ayrılmaya niyeti yoktu ve şöyle dedi; "İkisinden birini seçmelisin Beren; görevinden ve yemininden vazgeçip dünya üzerinde bir gezgin olarak yaşamak ya da tahtının üzerindeki karanlığın gücüne karşı savaşmak.

Ama her iki yolda da ben yanında olacağım ve kaderimiz bir olacak."

-J.R.R. Tolkien - Silmarillion

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

2016 yılı

Aklımı derse vermeye çalışsam da bir türlü başarılı olamıyorum. Parmaklarım sıradaki kitabın üzerinde geziniyor benden habersiz. Bir haftadır boş bulduğum her saniyemi bu kitap dolduruyor. Silmarillion. Beren ile Tinúviel lakaplı sevgilisi Luthien'in öyküsü...

O gün elimde minik bir unutmabeni çiçeğiyle eve girdiğimde ilk yaptığım şey Naz'ın yanına koşmak olmuştu. Heyecandan ellerim titriyordu hala, parmaklarımı bir şeylerin kaybolup gitmesini engellemek ister gibi sıkıca dudaklarıma bastırmıştım. Kazaydı, tamamen benim hatamdı ve bir an bile sürmemişti. Fakat yanaklarımın hala alev alev yandığını hissediyordum.

Olanları Naz'a anlattığımda en az benim kadar heyecanlanmış, ablasının nihayet hayata yeniden karışmaya başlamasını sevinçle karşılamıştı. Üstelik benim aksime Naz, hissettiğim şeylerin tek taraflı olmadığına inanıyordu. Unutmabeni çiçeklerinin bir anlamı olduğunu, o adamın hayatımın en zor zamanlarından birinde karşıma çıkmasının tesadüf olamayacağını düşünüyordu.

Sonra mı? Sonra hiçbir şey olmadı elbette. Bazı çiçekler soldu, bazı sözler unutuldu ve bazı hikayeler başlamadan son buldu. Çünkü hep böyle değil midir zaten? Hayatın gündelik akışı içinde, yarım kalmış ne varsa eninde sonunda unutulur. Ve karanlıkta başlayan hikayeler, karanlıkta son bulur.

Arzu beni sevgilisiyle tanıştırdıktan birkaç gün sonra kardeşim elinde sahafta rastladığı bir kitapla çıkagelmişti. Silmarillion. Son günlerde içten içe mutsuz olduğumu fark ettiği için aldığı ufak bir hediyeydi kitap. Yazın bir saman alevi gibi tutuşup birkaç günde sönen heyecanımı hatırlatmaya çalışıyordu. Dıştan küle dönmüş gibi görünen bazı şeylerin insanın içinde hala yanmaya devam edebileceği aklına bile gelmemişti.

"Tinúviel bir canavar değil, abla," demişti kitabı ellerime tutuştururken. "Oku, anlarsın."

Okumamıştım. Zira artık minik mavi çiçeklerle ilgilenmiyordum. Tıpkı o kelimenin ne anlama geldiğiyle de ilgilenmediğim gibi. Belki de içten içe yanlış umutlara kapılmaktan korkuyordum. O yüzden bir hafta öncesine kadar değil kitabı okumak, elime alıp incelemek bile korkutuyordu beni. Fakat sonra şahit olduğum bir manzara tüm bu korkularımın yersiz olduğunu görmemi sağladı. Boş yere kendimi geri tutmaya çalışıyordum, zira karşımda beni kendine isteyen bir adam yoktu zaten. Aras'ı Arzu'yu öperken gördüğüm gün eve gidip kitabı raftan indirmiş ve artık bana herhangi bir umut veremeyeceğini bilmenin gönül rahatlığıyla okumaya başlamıştım.

Dersin bittiğini ancak insanlar sınıfı terk etmeye başladığı zaman fark edebiliyorum. Çantamı sırtıma atıp kitabı kolumun altına sıkıştırarak çıkıyorum sınıftan. Yürürken telefonuma göz atıyorum kısaca, ilk gördüğüm şey avukat Erdinç Bey'den gelen mesaj oluyor. Kendisi son derece yanar döner bir görünüm sergilemekle birlikte elimizdeki tek ücretsiz seçenek maalesef. İşyerine açtığımız dava için barodan ücretsiz avukat talebinde bulunmuştuk. Adli yardım talebimiz kabul edildiğinde annemin ne kadar sevindiğini görüp ona bunun yalnızca bir erteleme olduğunu, eğer davayı kaybedersek tüm adli giderleri bizim ödeyeceğimizi söyleyemedim. Kazanacağımız neredeyse kesin olduğu için boş yere endişelenmesini istemed-

"Ah!"

Tutunacak bir yer arayarak elimi öne doğru uzatsam da avuçlarıma boşluk doluyor. Bir an sonra kendimi yere yapışmış halde buluyorum. Harika. Kendimi tutamayıp halime gülmeye başlıyorum birden. O kadar komik düştüm ki, birilerinin buna gülmesi gerekiyordu bence. Ancak kahkaham bana doğru uzanan eli gördüğümde yarıda kesiliyor. Başımı yavaşça yukarı kaldırıyorum, kaldırıyorum, kaldırıyorum... Ve gecenin içindeki tüm yıldızların gökyüzünü terk edip, bir adamın gece mavisi gözlerinde toplandığını fark ediyorum.

En yakın arkadaşımın züppe sevgilisi tepemde dikilmiş bana elini uzatıyor. Cevap verme gereği bile duymuyorum. Onun başkasına ait olan elini havada bırakarak kendi imkanlarımla kalkıyorum ayağa. Ne yazık ki, defolup gitmiyor züppe. İç çekerek uzanıp bu kez yerde duran kitabımı eline alıy- Siktir!

Bir şey yapmama fırsat kalmadan olup bitiyor her şey. Kitabı bana uzatırken kapakta yazan ismi görünce duraksıyor birden. Ardından şaşkınlıkla bana bakıyor.

"Silmarillion mu okuyorsun?"

Buz gibi bir sesle cevap veriyorum ona. "Kitap benim değil."

Ardından uzanıp kitabı ondan almaya çalışıyorum. Ancak elini birden geri çekip kitabı vermeyi reddediyor bana.

"Kimin öyleyse?"

Sanane diyerek çocukça bir cevap vermek için yanıp tutuşsam da bunun yalan söylediğimi itiraf etmek gibi olacağını biliyorum. Ona Arzu'nun kitabı olduğunu söylesem bana inanır mı acaba? Ya gidip Arzu'ya sorarsa? Bu düşünceme iç sesim bile gülüyor. Neden gidip Arzu'ya sorsun ki? Gören de adamın benim hayatımla ilgilendiğini falan sanar.

"Kusura bakma Melek, çok bekletmedim, değil mi?"

Başımı çevirdiğimde şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Cenk ne ara buraya gelmiş olabilir ki?

'Cenk senin sınıf arkadaşın, burada olması çok normal,' diye fısıldıyor iç sesim. 'Asıl burada olmaması gereken kişi züppe.'

Ben iç sesimle boğuşurken Cenk bir şeyler arıyormuş gibi etrafa bak iniyor. Sonra nazikçe gülümseyerek elini züppeye uzatıyor. "Kitabımı alabilir miyim?"

Onun bir an kitabı vermeyeceğini sanıp korkuyorum. Ancak en sonunda pes edip kitabı ona uzatıyor. Cenk kitabı elinden alırken züppenin sohbet eder gibi bir tonla konuştuğunu duyuyorum.

"Bayağı ilerlemişsin," diyor kitabın sayfaları arasında duran ayraca bakarak. "Ben en fazla Beren'in Sauron'u yendiği kısma kadar gelebilmiştim."

Şeytan! Bir insan nasıl bu kadar kolay yalan söyleyebilir? Konuşurken öyle rahat görünüyor ki, eğer kitabı okumamış olsaydım onun attığı yemi kolaylıkla yutardım. Dehşetle yutkunarak Cenk'in ona vereceği cevabı bekliyorum.

"Galiba kitap seni pek sarmamış," diye hafifçe gülüyor Cenk züppeye. "Yoksa Sauron'u alt eden kişinin Beren değil, sevgilisi Lúthien olduğunu asla unutmazdın."

Cenk'e tezahürat yapmamak için kendimi zor tutuyorum. Züppe bozulduysa bile belli etmiyor bunu. Son derece diplomatik bir nezaketle Cenk'e gülümsüyor.

"Haklısın, şimdi hatırladım."

Ardından gitmesi gerektiğini söyleyerek ayrılıyor yanımızdan. O uzaklaşırken kitabı bu kez bana uzatıyor Cenk. Silmarillion'u alıp çantamın güvenli kollarına bıraktıktan sonra dönüp kuşkuyla ona bakıyorum. Bir açıklama beklediğimi görünce masum bir tavırla konuşuyor.

"Mecbur kalmamış olsan yalan söylemezsin diye düşünmüştüm," diyor başını hafifçe yana eğerek. "Kötü mü yaptım?"

Ne diyebilirim ki? Az önce resmen hızır gibi yetişti imdadıma, üstelik beni sorguya bile çekmiyor. Onun bu iyiliğinin altında ezildiğimi hissediyorum.

"Hayır, sana nasıl teşekkür etsem bilemiyorum," diyorum minnetimi ifade etmeye çalışarak. "Neyse ki senin de iyi bildiğin bir kitapmış..."

"Değer verdiğim birinin elinde görünce merak etmiştim," diyor bana bakarak. "Bu arada, benimle sinemaya gelirsen bu hoş bir teşekkür olur."

Elimde olmadan şaşkınlıkla mırıldanıyorum. "Bugün mü?"

Başını sallamakla yetiniyor bana. Aslında bugün yapmam gereken hiçbir şey yok ama yine de bilemiyorum. Benim tereddütle ona baktığımı görünce ısrar ediyor Cenk.

"Hadi ama Melek," diyor boynunu bir çocuk gibi bükerek. "Hiçbir arkadaşım gelmiyor benimle."

Eh, bu çok normal. Zira arkadaş dediği tiplerin her birinin evinde şahsi sinema sistemleri olduğuna eminim. Eğlence yelpazelerinin epey geniş olduğunu düşünürsek, geek olmadıkları sürece neden sinemaya gitsinler ki?

"Tamam öyleyse," diyorum Cenk'e mecburen. "Ancak hava kararmadan önce evde olmam lazım."

Aslında böyle bir zorunluluğum yok. Tamam, annem bu konularda biraz katıdır ama evi arayıp haber verdiğim sürece bana anlayış göstereceğine eminim. Fakat bundan Cenk'e bahsetmek istemiyorum. Her ne kadar onun benimle sadece arkadaş olmaya çalıştığını bilsem de ufak ihtimalleri gözardı edemiyorum. Yanlışlıkla bile olsa bir insana umut vermek, sonra da onu hayal kırıklığına uğratmak deli gibi korkutuyor beni.

Zira nasıl hissettirdiğini çok iyi biliyorum.

-*-

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Gece kırda ateş yaktım, ateşe dokunuyorum,
suya dokunuyorum,
kumaşa dokunuyorum,
gümüşe dokunuyorum.

Sen yıldızların altında yakılan ateş gibisin sevgilim,
sana dokunuyorum.
-Nazım Hikmet

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Eninde sonunda ya teslim olacağı ya da kıskıvrak yakalanacağı için kaçakların çırpınışları çaresizlik kokar. Bakmasını bilen gözler için, bakışlarında beyhude bir çabanın verdiği keder gizlidir. O yüzden kaçakların kaderi, daha attıkları ilk adımda belirlenir ve geri kalan her şey, yalnızca kovalamacanın nerede sona ereceğinden ibarettir.

Aras'ın gözlerindeki yıldızlı geceye bakarken henüz ayırdında olmadığım gerçekler bunlar. Onun çoktan gittiğine öylesine eminim ki birdenbire karşıma çıkmasına anlam veremiyorum. Boş boş bakmakla yetiniyorum gözlerine.

"Görevli kimsenin taksi çağırmadığını söyleyince yürümeye kalktığını sandım," diyor yüzünde sitemkar bir ifadeyle yanıma otururken. "Tüm yolu gidip geldim, Melek. Eğer diğer görevli genç bir hanımın bahçeye gittiğini söylemeseydi tüm İstanbul'u dolaşmam gerekecekti."

O kadar şaşkın durumdayım ki cevap bile veremiyorum Aras'a. Burada ne arıyor? Beni giderken görmüştü, göz göze geldiğimizde en ufak bir engel olma isteği yoktu bakışlarında. Zaten neden engel olacaktı ki? Tüm gün boyunca gitmem için uğraşan, varlığımı acımasızca hiçe sayan o değil miydi? Başımı iki yana sallıyorum. Tam ben pes edip gitmişken ardıma düşmüş, yollarda beni aramaya çıkmış olamaz. Bu kadar dengesizlik Aras için bile çok fazla.

Soğuktan hayal görüyor olabileceğimi fark edince az da olsa rahatlıyorum. Aras sanki karşısında suç işlemiş ufak bir çocuk varmış gibi kaşlarını çatarak bakıyor bana. Ardından ayıplar gibi bir tavırla kendi kendine söyleniyor.

"Üstelik montunu da arabada bırakmışsın..."

Onun söylenerek ceketini çıkarmasını, sonra da sanki tüm gün bana eziyet eden kendisi değilmiş gibi şefkatle omuzlarıma sarmasını izliyorum. Donarak ölmek üzere olduğum için hayal gördüğüm fikri giderek daha mantıklı gelmeye başlıyor. Öyle ki, başımı eğip üzerimdeki ceketin gerçek olup olmadığına bakmaya çalışıyorum şaşkınlıkla. O sırada yanağım Aras'ın geri çekilen koluna değiyor ve her ne olduysa aniden hareket etmeyi bırakıyor.

"Nesin sen, bir buz dağı falan mı?!" diye kızıyor bana birden. Başımı kaldırıp ona bakmaya çalışsam da başarısız oluyorum. Beni omuzlarımdan tutup kendine doğru çekiyor ve öfkeyle söylenmeye devam ediyor. "Gerçi bu durumda ben de Titanik oluyorum sanırım."

Beni göğsüne bastırdığında vücudumu öyle bir sıcaklık kaplıyor ki söylediklerini algılayamıyorum bile. Ne Titanik'i, hangi buz dağı? Başım göğsüne yaslanmış bir halde dururken hiçbir tepki veremiyorum ona. Her şey yeterince inanması güç değilmiş gibi kollarını etrafıma sarıp, çenesini başıma yaslıyor. Bu esnada onun benden ziyade kendisiyle dertleşir gibi mırıldandığını fark ediyorum.

"Ne yapacağız biz seninle, Melek?"

Sanki bunu bana ilk kez sormuyormuş gibi hissediyorum nedense. Ancak beni kendime getiren şey dejavu hissi değil, Aras'ın saçlarıma çarpan sıcak nefesi oluyor. Bir imparatorluğu yıkmak bu kadar kolay mı gerçekten? Eğer değilse, kumdan kaleleri yıkan dalgalar gibi tek nefesiyle, nasıl tüm duvarlarımı yıkıyor bu adam? Kollarının arasında kendimden geçmiş bir şekilde dururken tutunacak bir dal arıyorum. Ona sarılmak için sızlayan kollarıma engel olacak herhangi bir şey...

Neyse ki, bulmam zor olmuyor. Onun gün boyunca bana nasıl işkence ettiğini, gözümün önünde durmadan Elfida ile flörtleştiğini hatırlıyorum. Nazmi Amca'nın yanında bile görmezden gelmişti beni, öyle kötü davrandı ki koskoca adam sırf ben kendimi kötü hissetmeyeyim diye çırpınıp durmuştu. Bunları düşünmek ihtiyacım olan gücü veriyor bana. Saatlerdir bastırdığım bütün kırgınlık su yüzüne çıkıyor ve tüm hırsımı parmaklarımda toplayarak onu hışımla itiyorum.

"Bırak beni." diyerek kendimden uzaklaştırmaya çalışıyorum onu. "Bırak beni, Aras."

Sanki öfkemin sebebini hissetmiş gibi hareketsiz kalıp onu hırpalamama izin veriyor. Bunu fark ettiğimde daha çok çileden çıkıyorum. Kırgınlığımı anlamış olması kendimi onun karşısında savunmasız hissetmeme neden oluyor. Tepkisiz bir duvarı iter gibi tüm gücümle ondan kurtulmaya çalışıyorum yeniden.

"Bırak beni, seni iki yüzlü şeytan!"

"Güzelim, soğuktan ölüyorsun."

"Bırak da öleyim o zaman!" diye bağırıyorum kendime engel olamayarak. "Donarak ölmeyi bile sana yeğlediğimi anlayamıyor musun?"

Aramızda kısa süreli bir sessizlik oluyor. Yeterince kırıcı konuştuğumu, onun beni bırakıp her zamanki haline döneceğini düşünüyorum. Ancak ne yazık ki öyle olmuyor. Saniyeler akıp giderken ses çıkarmadan bana sarılmaya devam ediyor Aras.

"Şaka yapmıyorum ben!" diyorum çırpınmaya başlayarak. "Hemen bırak beni yoksa bağırırım!"

"Hadi bağır, Melek," diyor bana meydan okuyarak. Sonra üstünün başının batmasına aldırmadan bacaklarımı bacaklarının arasına kıstırarak hareket etmemi engelliyor. "Bağır da tüm cemiyet dışarı çıkıp çalılıkların arasında bizi sarmaş dolaş bassın. Düşüncesi bile müthiş eğlenceli!"

Yalan söylemediğini biliyorum. Eve kucağında bir kızla girerken babasına nasıl yakalandığını bile eğlenerek anlatabilen birisi Aras. Utanmazlık paralı olsaydı muhtemelen kredi çekip yine böyle utanmaz olurdu. Fakat ben öyle değilim, istesem de onunla aramızda geçen hiçbir şeyi eğlenceden ibaret göremiyorum. O sırf canı eğlenmek istediği için hiç çekinmeden bana aşık olduğu esprisini yapabilirken, ben bu itirafı yalnız başımayken bile dile getiremem.

Son kez gücümü toplayıp onu kendimden uzağa itiyorum. Beraberinde çaresiz bir haykırış yükseliyor dudaklarımdan.

"Yeter!"

Bir kez daha itiraz etse, bir kez daha beni koynuna çekse kendimle savaşmaktan vazgeçeceğimi adım gibi biliyorum. Fakat o bunu, şükürler olsun ki, bilmiyor. O yüzden direnmeye son verip yavaşça serbest bırakıyor beni. Kollarından kurtulduğum anda kendimi geriye atıp ondan uzaklaşıyorum. Bir an gözlerinde kırgın bakışlarla beni süzüyor, ardından iç çekerek öne doğru uzanıyor. Başta onun bana tekrar sarılacağını sanıp geriliyorum fakat bu kez öyle olmuyor, yere düşen ceketini yeniden omuzlarıma sardıktan sonra geri çekiliyor Aras.

Aramızdaki boşluktan sızan soğuk hava beni biraz olsun kendime getiriyor. Fırsattan istifade ederek ayağa kalkmaya çalışıyorum telaşla. Ne yazık ki bu sefer de elini dizime koyarak engel oluyor.

"Seni konuşmak için serbest bıraktım, Melek," diyor son derece kararlı bir ses tonuyla. "Arkanı dönüp kaçman için değil. O yüzden konuşana kadar hiçbir yere gidemezsin."

Yüreğimde bir şeyler hop ediyor. Son bir çabayla dizimde duran elini çekiyorum Aras'ın. Ardından gerginliğimi gizlemeye çalışarak ona bakıyorum.

"Ne konuşması?" diye soruyorum sarsak tavırlarla. "Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok."

Başını hafifçe yana eğip o güzel bakışlarını yüzüme dikiyor. Bugün Elfida'ya nasıl kur yaptığını getiriyorum gözlerimin önüne. Rektörlüğü yakmadan önce ondan yardım istediğimde beni nasıl geri çevirdiğini düşünüyorum. Araf'ta defterimi neden sakladığını sorduğumda benimle dalga geçişini anımsamaya çalışıyorum. Ancak Aras bana böyle bakarken hepsi önemini yitiriyor sanki.

"Bugün sana çok fazla yüklendiğimi biliyorum," diyor özür diler gibi bir tavırla. "Ama emin olmak zorundaydım, Melek."

Kalbimin bir serçenin kalbi gibi hızla çarpmaya başladığını hissediyorum. "N-neyden?"

Hiçbir şey söylemeden gözlerimin içine baktığında kaçacak yerim kalmadığını anlıyorum. Derin bir kuyunun içine uzun süre bakarsan, o da sana bakmaya başlar. Yıldızlı gecenin büyüsüne kapılıp her fırsatta Aras'ın gözlerine bakarken bunun olacağını da bilmem gerekiyordu. Karşımdaki bir sanat tablosu değildi, eninde sonunda onun da bana bakmaya başlayacağını hesaba katmalıydım.

"Nazmi Amca'nın restoranında neden içeri kaçtığını biliyorum, Melek," diyor beni bakışlarına hapsederek. "Bugün içeri girerken Elfida'nın belinden tuttuğumda yüzünün nasıl asıldığını gördüm, camdaki yansımadan izliyordum seni."

Siktir... Fuarın girişindeki camlı kapıyı getiriyorum gözümün önüne. Onların arkasında kaldığım için beni göremeyeceğini düşünmüştüm aptal gibi. Sonunun yaklaştığını bilen her kurban gibi kuvvetli bir panik sarıyor etrafımı. Onu dinlerken farkında olmadan topraktaki çimleri avuçlarımda ezmeye başlıyorum.

"Ona sergiyi gezmeyi teklif ettiğimde senin nasıl bocaladığına şahit oldum," diye ölüm fermanımı okumaya devam ediyor Aras. "Ama en önemlisi, dün Araf'ta dans ederken sana Tinúviel dediğimde ne hale geldiğini gördüm. Öfkeden deliye dönmüş gibiydin, Tinúviel."

"Sakın," diye uyarıyorum onu çaresizce. "Sakın bana bir daha öyle hitap etme."

"Neden, Tinúviel?" diye soruyor aramızdaki mesafeyi kısaltırken. "Yoksa bu isim sana geçmişi mi hatırlatıyor?"

İnsan hiç unutamadığı bir şeyi hatırlayabilir mi? Bunu ona soramayacağım için söylediklerini inkar etmeye çalışıyorum.

"Ne geçmişi?" diye cevap veriyorum gözlerimi kaçırarak. "Bizim seninle bir geçmişimiz yok ki."

Hepi topu bir günün akşamüstünden sonrası... Dışarıdan bakanlar neşeyle muhabbet eden iki genç insandan fazlasını göremezdi muhtemelen. Elim yalnızca el sıkışırken değmişti eline, aramızda imadan öteye geçen tek bir söz bile olmamıştı. Evimin önünde beni tekrar ne zaman görebileceğini sorduğunda ona okul açıldığında illa ki karşılaşacağımızı söyleyip kaçamak bir cevap vermiştim. 'Çok geç,' demişti Aras yine böyle bakarak. Sonra yol kenarından kopardığı bir unutmabeni çiçeğini uzatmıştı bana. 'Seni görmemeye en fazla bu kuruyana kadar dayanabilirim.'

Ardından yanağımdan öpmek üzere eğilmişti. Ve yalnızca ben paniklediğim için meydana gelen ufak bir kaza...

Arkamı dönüp eve kaçarken yeniden seslenmişti bana. "Unutma, çiçek kuruyana kadar!"

Ne yazık ki onun samimi olmadığını anlayamamıştım. Kendi minik dünyasının dışına hiç çıkmamış aptal bir çocuktum, kendime yüklediğim bir takım sorumlulukların peşinde koştururken büyüdüğümün farkına bile varmamıştım. Eğer büyürken bir yerlerde durup her genç gibi romantik hayaller kurmayı da akıl edebilseydim böyle çarpılmazdım belki. Bir zindanda doğup büyümüş bir mahkumun ilk kez gökyüzünü görmesi gibi olmuştu aşkla tanışmam. Oysa Aras için o akşam orada söyledikleri ayaküstü verilmiş, önemsiz sözlerden ibaretti. Benim onu bu kadar ciddiye alacağım aklının ucuna bile gelmezdi muhtemelen.

O yüzden gözlerinin içine bakarak bu kez kendimden emin olarak tekrar ediyorum sözlerimi.

"Bizim seninle bir geçmişimiz yok."

"Sen ne kadar inkar etsen de, Tinúviel, bizim seninle bir geçmişimiz var." diyor Aras sanki unutan o değilmiş gibi. "Bir de geçemediklerimiz..."

Yalancı. Çok iyi biliyorum ki, Arzu bizi tanıştırdığında geçmişi yok saymak işine gelmişti onun da. Kız arkadaşının en yakın arkadaşı olmam Aras'ı rahatsız bile etmemişti, varlığımın farkında bile değildi çoğunlukla. Eğer geçemediği bir şeyler olsaydı, hiç değilse gözünün önünde bulunmamı istemezdi. Oysa ben Arzu'yla olan ilişkime son verdiğimde ayağıma kadar gelip, onunla arkadaşlığıma devam etmemi isteyen de Aras'tı. Arzu'nun ne kadar üzüldüğünü anlatıp neredeyse yalvarmıştı bana, geçemediği bir şey olan bir adam bunu yapmazdı.

"Hastasın sen!" diyorum ona şiddetle karşı çıkarak. Bir yandan da ayağa kalkmak için topraktan destek almaya çalışıyorum. "Kafanda kurduğun şeylere inanan bir ruh hastasısın! Yok efendim yüzüm asılmış da, yok geçemediği-"

Dudakları dudaklarımın üzerine kapandığında cümlem yarıda kesiliyor. Ne olduğunu anlayamıyorum bile, şaşkınlıkla nefesimi tutuyorum. Aramızda oluşan kısacık sessizlikte uzaklarda öten bir baykuşun sesi yankılanıyor. Neden? Bir an sonra tuttuğum nefesi de beraberinde sökerek geri çekiliyor Aras. Ne uğruna?

Birkaç santim ötemde duran yüzüne baktığımda onun da en az benim kadar şaşkın olduğunu görüyorum. Her zamanki kendinden emin tavırlarının yerinde yeller esiyor şimdi. Tüm bunların soğuktan donarken gördüğüm hayaller olduğuna emin oluyorum birden. Sonuçta... Artık üşümüyor oluşumun başka ne gibi bir açıklaması olabilir ki?

"B-beni öptün..." diye fısıldıyorum ona inkar etmesini bekleyerek. "S-sen beni öptün..."

Gözlerindeki şaşkınlığın yerini anlayamadığım bir duyguya bırakarak silinmesini izliyorum. Bir açıklaması olmalı diye düşünüyorum kendi kendime. Her zamanki gibi benim göremediğim mantıklı bir açıklamayla söylediklerimi reddedecek. İlk kez ondan bir yalan duymayı bu kadar çok isteyerek bakıyorum Aras'a. Gözlerinin yıldızlı gecelerinde beliren ifade, benim için beklenmedik her ne varsa ona dönüşüyor. Kaybedilmiş savaşlara.

"Hayır, öpmedim..." diyor usulca. Ardından kaybettiği bir savaştan geriye kalanları görür gibi çaresizce ekliyor. "Ancak... Korkarım ki, şimdi öpeceğim."

Bunları söylerken gözlerinde öyle bir ifade beliriyor ki, olacakların onun kontrolünde de olmadığını anlıyorum. Yapacağı bir eylemi bildirmiyor bana, gerçekleşecek bir kaderi haber veriyor. Sonra ne dediğini anlamama fırsat bile kalmadan tekrar buluşuyor dudaklarımız. Onun ne yaptığının farkında olduğunu, bu kez beni susturmak için öpmediğini fark ediyorum. Zira susmama yetecek basit bir temasla yetinmiyor dudakları, sanki kaybettiği bir şeyleri arar gibi dudaklarımın üzerinde gezinmeye başlıyor. Tüm gücümün çekildiğini, olduğum yere yığılmak üzere olduğumu hissediyorum. Bunu anlamış olacak ki belimden kavrayarak beni kendine doğru çekiyor Aras.

Düşünemiyorum bile. Göğsümden yukarı bir şeylerin yükseldiğini, kalbimin yerinden çıkacakmış gibi attığını hissediyorum. Elleri boynumda geziniyor, elleri saçlarımda, elleri, şifa verir gibi, unutulmuş tüm kalp ağrılarımda geziniyor. Kollarının arasında sessizce hapsolup, bu kez geri dönüşü olmayan bir yıkım yaratmasını izliyorum.

Aras donup kalmama aldırmıyor bile, bir tarihi eseri gün ışığına çıkaran bir arkeolog gibi sabırla dudaklarımda gezinmeye devam ediyor. Onun benden bir şeyleri beklediğini, bu yüzden oyalandığını anlıyorum ancak ne tepki vereceğimi bilemiyorum. Bunun üzerine aramızdaki mesafeyi biraz daha azaltarak dilini yavaşça dudaklarımın kıvrımlarında gezdirmeye başlıyor.

Beni felç eden o şaşkınlık bedenimi terk ederken içimde bir şeylerin uyanmaya başladığını hissediyorum. Sanki o da bunu hissetmiş gibi kollarını belimden ayırıyor. Arkasında alevden bir yol bırakarak sürüklediği ellerini bacaklarımın üzerine getirdiğinde şaşkınlık içerisinde elbisemin yeniden sıyrıldığını fark ediyorum. Aklım birden bu sabaha gidiyor, arabasının bagajında sıkışıp kaldığım zamanı hatırlıyorum. O sırada gözlerindeki rahatsız olmuş gibi görünen ifadeye anlam verememiştim. Oysa şimdi o anlattıkça bir şeyler anlam kazanıyor, sabah gözlerinde gördüğüm şeyin rahatsızlık olmadığını idrak ediyorum birden.

Kazandığım bu farkındalık üzerine dudaklarım şaşkınlıkla aralanıyor. Aras bu boşluğu diliyle takip edip ağzımın içini keşfetmeye başladığında benden beklediği şeyin de bu olduğunu anlıyorum. Ellerim benden bağımsız hareket ederek yükselip onun boynunda kendine bir yer ediniyor. Başımı içgüdüsel olarak hafifçe eğiyor ve ellerimle gömleğinin yakalarından kavrayıp onu kendime doğru çekmeye başlıyorum. Bana karşı koymuyor, bir elim saçlarında gezinirken sırtım toprağa değene kadar yavaşça alçalıyoruz. Çimlerle aramda, onun çoktan omuzlarımdan düşmüş ceketi olduğu için toprağın soğukluğunu hissetmiyorum bile. Gerçi, şu anda içimde öyle bir ateş yanıyor ki, muhtemelen çırılçıplak olsam bile soğuğu hissetmezdim. Bu düşünce alakasız bir şekilde beni heyecanlandırıyor ve kendimi dudaklarımla onun hareketlerine eşlik etmeye çalışırken buluyorum.

Aras dudaklarını dudaklarımdan çekmeden "Melek..." diye fısıldıyor adımı. Bir cehennem ateşinin etrafımı sardığını, kanat çırpan bir şeylerin midemin hemen altında toplanmaya başladığını hissediyorum. İnsan kollarının arasındayken bile özleyebilir mi bir adamı? Daha da yakına gelsin istiyorum, ağırlığını üzerime vermemek için yerden destek almaya çalışmasın, birbirimize öyle karışalım ki kendimi ondan ben bile ayıramayayım istiyorum.

Fakat en sonunda, kendini benden ayıran o oluyor. Elleri ellerimden, dudakları dudaklarımdan ayrılıyor yavaşça. Başını kaldırıp, gözlerinde ilk kez gördüğüm bir alevle sessizce bana bakıyor. Bir şeylere cevap bulmuş gibi. Nefes nefese kalmış halde çimlerin üzerinde yatarken yüzümün yanmaya başladığını hissediyorum. Ve biliyorum.

Yıldızlı bir gecede çimlere uzanmışken ve bana ait olmayan bir adamın gözlerindeki yıldızlı geceye bakarken bu anın çok uzun sürmeyeceğini biliyorum. Az sonra aklım başıma gelecek, az sonra ne yaptığımın farkına varmaya başlayacağım. Ne olacak?

Alnıma çarpan minik bir su damlasıyla birlikte çiseleyen yağmuru fark ediyorum. Bu benim için yeterli bir cevap oluyor.

Bu geceden sonra hayatımızda bir şey değişmeyecek.

Ne uğruna?

Bu geceden sonra hayatımızda her şey değişecek.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro