59. BÖLÜM: "YARA"
Ceylan Ertem | Esmer
V | Sweet Night
59. BÖLÜM (PART 1): "YARA"
Saat kaçtı bilmiyorum. Sabahın olmasına çok da bir şey kalmamış olmalıydı. Gözkapaklarımı fazla açık tutamıyordum, ağrıyorlardı. Uyumak için büyük bir gayret göstermiştim, gerçekten. Ama sanki göğsümün ortasındaki o karanlık his uyumama izin vermemişti. Bir yük gibiydi oramda, kaldıramıyordum. Acıtıyordu. Zihnimin dar ve kuytu koridorlarında bir karmaşa hâkimdi. Onlara yetişemiyordum, yorulmuştum. Birileriyle konuşmak istiyordum, belki de sadece birisiyle. Ama...
Şimdi artık çok fazla 'ama' vardı kalbimde. Ve başka hiçbir şey yoktu, kimse yoktu. Yapayalnızdım.
"Gitme!"
Titrek, kısa bir nefes aldığımda gözlerimi birkaç saniyeliğine yumdum. Bunu yapmamla gözlerimin altı ıslanmıştı. Geç kalınmış bir 'gitme' sözü tarafından incitilmiştim... En kötüsü de, onun ne istediğini anlayamamamdı. Yarın tekrar beni yanında istemediğini söylese, bunu yadırgamazdım. Sürekli aynı döngü oluyordu. Beni önce kendinden itiyor, sonra dayanamıyor, tekrar kendine çekiyor, ardından tekrar onu kendimden uzakta buluyordum. Romantik olması gereken bir dansın ortasında kavga ediyormuşuz gibi hissediyordum.
Birine güvenmek ne demekti? Artık ne demek olduğunu bilmiyordum.
Ruhum yine ikiye bölünmüştü. Birisi hala ona koşmak isterken, diğeri ondan olabildiğince uzaklaşmak istiyordu. Ona acı veren bu aşkı istemiyordu. Aşk defterini kapatmış görünüyordu. Ona göre bir zaman sonra Ilgaz da, Onur gibi sadece birkaç anıdan ibaret olacaktı. En azından böyle olmasını umut ediyordu.
Muhakkak ki en zoru kendimle olan savaşımdı.
"Ben kendimle çok savaştım. İnsan, en çok kendiyle savaştığı zaman yoruluyormuş. O kadar yoruldum ki... Kendi içimde verdiğim savaşlardan, kendi kalbimle girdiğim kavgalardan... Ve her türlü yine mağlup çıkmaktan... Ben seni sevmemeyi çok istedim, sana gelmemeyi, seni unutmayı... Ama söylesene, kalbimi nasıl yok sayayım?"
Belki de kalbimizi yok saymamız için, onu öldürmemiz gerekir, Ilgaz? Ah, unutmuşum sen zaten bunu çoktan yapmıştın.
Bunları düşünmeyi bıraktığım anda babamın oda kapısının önünde dikiliyordum. Cesaretimi toplayıp elimi havaya kaldırdım ve Albay'ın oda kapısını tıklattım. Parçalanan kalbimi bir kenara bırakmalıydım şu anlık... Önce babamla konuşmam gerekiyordu. Gece yarısı askeriyede beni gördüğünde yaşadığı şok, yüzünden anlaşılacak kadar büyüktü. Beni İstanbul'da, evimde zannederken gecenin bir köründe dağılmış bir halde askeriyede gördüğünde aklından kim bilir neler geçirmiş olmalıydı. Aslında ilk Yüzbaşı'yı aramıştım, babam görmeden beni kaldığım odaya çıkaracaktı. Sabah da odadan biraz geç çıkıp, bu sabah geldiğim yalanını söyleyecektim. En azından bunu daha az bir hasarla atlatmayı ummuştum. Ama hayır, Albay'ın o saatte bahçeye çıkacağı tutmuştu. Başka zaman onu asla o saatte konutun dışında göremezdiniz. Uyuması ya da o en fazla odasında kitap okuması veya o tarz bir şeylerle ilgilenmesi gerekiyordu. Ne yazık ki, evren hiçbir zaman benden yana olmamıştı.
Hiç suçu yokken Yüzbaşı'yı bile azarlarcasına konuşmuştu. Sonra, Yüzbaşı'nın buraya geldiğimi o anda öğrendiğini anlayınca mahcup olmuş ama bu aksine daha fazla sinirlenmesine neden olmuştu. Gecenin o saatinde Deniz Abla'yı aramış, hesap sormuştu. Kulak misafiri olduğum kadarıyla gerçekten ciddi bir kavga etmişlerdi. Olayların buraya kadar geleceğini asla tahmin etmemiştim. Babamın, karısıyla benim yüzümden kavga etmesi kafamı duvarlara vurma isteğimi arttırıyordu. Onun ne suçu vardı ki? Albay'ı her zamanki gibi delirten bendim.
Onun da uyuyamayacağını tahmin ettiğimden bu saatte odasına gelmiştim. Tahmin ettiğim gibi de oldu, yaklaşık on beş saniye sonra odasının kapısının kilidini açtı ve başını dışarıya uzattı. Beni gördüğünde şaşırmıştı. Azarlarcasına konuştu. "Ne oluyor? Ne işin var bu saatte?"
"Uyumadığını tahmin etmiştim, biraz konuşabilir miyiz?"
Yüzüne baktığımda fark ettiğim şey koca bir yorgunluktu, bitkin gözüküyordu. Hatta yüzü bile eskiye göre zayıf görünmüştü gözüme, bunun sadece uykusuzluktan olmasını ummuştum o an. Ama öyle olmadığını biliyordum işte. "Saat sabahın dördü. Odana git ve uyu. Yarın konuşacağız." Kapıyı kapatacak olduğunda engel oldum buna.
"Uyuyamadım, baba. İçeri girmeme izin vermeyecek misin?"
Tekrar şaşırmıştı, kaşları hafifçe havalandı. Yeşile çalan gözlerini kısa bir süre yüzümde gezdirdi. Yıllardan beri aramızda elle tutulur, düzgün bir diyalog pek fazla olmadığından rica eder gibi konuşmam onu şaşırtmış görünüyordu. Gerçi geçen haftalarda sabaha karşı, ben terastayken yanıma geldiğinde de yıllardır hiç yakın olmadığımız kadar yakın olduğumuzu hissetmiştim. Babamın farklı bir yanını görmüştüm, duygu ve düşüncelerini ilk kez o denli açık bir şekilde paylaşmıştı benle. Belki de öyle bir yanı olduğunu gördüğümden şimdi bana gitmemi söylemesine rağmen, şansımı zorlamıştım. Ona ihtiyacım vardı, başka kimsem yoktu.
Uzun yıllardan sonra belki de ilk kez bu akşam anneannemi çok ama çok özlemiştim. Bana sarılmasını, dizlerine yattığımda ben uyuyana dek saçlarımı okşamasını, konuşmalarımızı, bana verdiği gücü özlemiştim. Kırgın hissettiğimde onun kucağında ağlamayı özlemiştim. Eğer şimdi hayatta olsaydı, onun kucağında Ilgaz'ın beni ne denli kırdığını, tüm her şeyin beni ne çok yorduğunu ona anlatabilirdim. O mutlaka daha iyi hissetmemi sağlardı. Hiçbir şey söylemese bile. Sadece varlığı bile yeterli olurdu benim için.
Şimdi de herkes gibi birkaç silik anıdan ibaretti.
Babam kapıdan yavaşça çekildi ve içeriye geçmem için bana yol verdi. O an ona gerçekten minnettardım.
***
Pencerenin önündeki yeşil, kadife kanepenin üzerinde otururken gergindim. Avcumu kadife kumaşın üzerine yaslarken bakışlarım tamamıyla ayakta dikilen babama odaklıydı. Odanın ucundaki sehpanın üzerindeki sürahiden kristal bir cam bardağa kendi için su dolduruyordu. Her zamanki gibi onu üniformasının dışında basit bir tişörtle görmek garibime gitmişti, buna hiçbir zaman alışamıyordum. Sonra hatırıma Murat Atahan'ın nişanının ertesi sabahında ettiğimiz kavganın görüntüleri geliverdi. İçinde bulunduğumuz anla benzer olduğunu fark etmiştim. Ama aynı zamanda çok farklıydı da. Biz değişmiştik. Babam da ben de artık daha yorgunduk, daha pes etmiş, daha çok kırgın...
Niye bilmiyorum bu gücüme gitmişti.
"Deniz Abla ile benim yüzümden kavga ettiğinizi duydum." Dedim birden. Sessizlik fazla uzamıştı ve anlaşılan üzere babamın bana bağırmak için bile olsa diyecek bir şeyi yoktu.
Duraksadı bir an. Elindeki kristal bardağın dibinde kalan suya kısa bir an baktıktan sonra bardağı usulca sehpanın üzerine geri bıraktı. Başını, şu an kapalı olan yeşil –kanepe ile uyumlu- güneşliklere çevirdi. "Bu ikimizin arasında olan bir şey, bunu düşünme."
Gözüm sehpanın üzerindeki vazonun arka tarafında kalan viski şişesine ilişti. Babam alkol almıştı? Bunun hakkında bana bağırıp çağıran, nutuklar atan babam? Şaşkınlığımı gizlemeye çalıştım, o an sadece konumuza odaklanmam gerekiyordu.
"Ama kavga konusu benim? Sebep benim yani. Bu beni de ilgilendiriyor. Anlamıyorum, benim buraya sana haber vermeden gelmem neden Deniz Abla'nın hatası oluyor? Onunla uzaktan yakına bile alakası yokken üstelik? O benim annem değil, bana hiçbir zaman karışmadı. Bana gitme dediğinde onu dinleyeceğimi mi düşünüyorsun? Onunla öyle konuşmamalıydın, bu benim suçum, Deniz Abla-"
Sözümü kesti. "Birincisi," Parmağını kaldırmıştı. "Birbirimizle nasıl konuşacağımız seni alakadar etmez, Arya. Aynı Feray'ı da alakadar etmeyeceği gibi." Anlamsızca ona bakmayı sürdürdüm. "İkincisi, ondan hiçbir zaman sana annelik yapmasını istemedim, senden de onu annen yerine koymanı istemedim. Bu söz konusu dahi olmadı, bunu biliyorsun. Fakat yıllardır aynı çatı altında yaşıyorsunuz, ve o senin kardeşinin annesi. Bir aileyiz," Düzeltme gereği duydu. "Öyle olduğumuzu sanıyordum en azından."
"Birbirimize karşı sorumluluklarımız vardı. Senin iyi bir psikolojide olmadığın zamanlarda gecenin bir vakti evinden o herifle buraya geldiğini bana söylemek zorunda olması gibi."
"Onlara söylememesini ben söyledim, Beyza'nın iyi olduğunu gördüğümde geri dönecektim. Sana söyledim. Boş yere telaşlanmanı istemedim."
"Bu bir bahane değil, Arya!" Elindeki bardağı sertçe sehpaya geri koydu. "Söylediğin hiçbir şey başıboş davranışlarının bir bahanesi olamaz! Hele ki onların senin aklına uymasının hiçbir mantıklı açıklaması olamaz. Gitmene engel olamaması sorun değil, sen beni bile adam yerine koymuyorken üvey anneni ve kardeşini insandan sayacağını düşünmek aptallık olur ama beni arayıp haber verselerdi, telefonda o konuşmayı yapmak zorunda da kalmazdık."
"Keyfimden gelmedim buraya. Beyza'nın hastanede olduğunu öğrendim. O benim arkadaşım. Belki sen de her şeyi bu kadar abartıp büyütmesen arayıp sana da söylerdim. Ama her halükarda Ilgaz ile geldiğimi öğrensen buna sinirlenecektin. Ondan en başından beridir hoşlanmıyorsun."
Ellerini arkasında bağladığında dudaklarında alaycı bir ifade belirdi. Onun adını duymak yine hoşuna gitmemişti. "Ondan neden hoşlanacakmışım ki? En başından beri ne idüğü belirsiz bir Avcı tayfasından olduğunu biliyorken üstelik? Kanunları kendi yöntemleriyle arayan bir sokak serserisini kızımın yanına yakıştırmadığım için pişman olacak değilim. En azından seni üzeceği konusunda yanılmadım."
"Ah, evet sen koskoca bir Albay'sın, baban da bir komutandı, aile boyu saygın insanlarsınız, prestijli birer kanun adamlarısınız. Fakat bir sokak serserisi olmaman, biriyle sözlü olduğun halde annemden çocuk yaptığın gerçeğini değiştirmiyor. Ilgaz'ı gerçekten tanımıyorsun bile. Annesi intihar ettiğinde sadece 13 yaşında bir çocuk olduğunu, geriye kalan tek ailesi babasıyken... Mehmet Atahan yüzünden babasını kaybettiğini bilmiyorsun. Bahsettiğin kanun adamlarının ona sırtını döndüğünü, kapalı kapılar ardında bahsettiğin o adamların Mehmet Atahan gibi heriflerin ellerine tomarla para sıkıştırdığı için sustuklarını da bilmiyorsun. Ve bir kez daha bilmiyorsun," Tutamadığım bir damla yaş yanağıma süzüldü. "Beni sevmediği için değil, yaşadıklarını atlatamadığı için beni de kendiyle beraber üzdü o. Her şey sandığın kadar düz değil, Albay."
Söylediklerimle çenem titrerken avuçlarımı dizlerimin üzerine yerleştirmiştim, dizlerimi sıktığımı bile daha sonra fark ettim. Niye anlamıyorlardı? Neden hiç kimse, hiçbir şeyi anlamıyordu? Neden kanamakta olan kalbimi yalnızca ben görüyordum? İmdat, diye bağırmak, yardım çığlıkları atmak istiyordum. Sesimi birileri duysun istiyordum. Sanki bana yardım edebileceklermiş gibi, yapabilmek istiyordum şiddetle bunu. Oysa ki hiçbir zaman duymayacaklardı. Ne ben sesimi duyurabilmek için o denli çabalayacaktım, ne de onlar imdadıma yetişmek için kulak kabartacaklardı gürültülü sessizliğime. Bu hep böyle olmamış mıydı zaten? Şimdi niye farklı olmasını umuyordum ki?
Uzun bir sessizlikten sonra konuştu babam. Sanırım konuşacağı kelimeleri bir süre kafasında tartmıştı. "Yaşadığı şeyler korkunç, bunu anlayabiliyorum. Biliyorum senin için bir anlamı olmayacak ama inan ki onun yaşadıkları için de üzgünüm, Arya. Hiçbir çocuk anne ve babasından böyle koparılmayı ve bu ağır şeyleri yaşamayı hak etmez. Ama seçtiği yol... Hem onu hem de çevresinde her kim varsa herkesi mahvedebilecek bir yol... Şu an benim endişelerimi anlayamıyorsun, anlamanı beklemiyorum artık. Ama Ilgaz ve Murat arasındaki savaşın başından beridir az buçuk farkındayım. Bunun bir parçası olmanı hiçbir zaman istemedim. Murat..." Ona baktığımda başını iki yana sallamıştı. "O tanıdığım yedi sekiz yaşındaki çaresiz çocuk değil artık. Bakışlarında Mehmet Atahan saklı şimdilerde, bunu Mehmet'i az buçuk tanıyan herkes fark eder. Ilgaz ve Murat'ın savaşı çevrelerindeki herkesi yakıp yıkabilecek bir savaş. Tren suikastı vukuatını unutmadım."
Daha fazla şaşırmam mümkünmüş gibi şaşırmıştım, hissiz bir gülüş belirdi dudaklarımda. Sesimdeki alaycılığa engel olamadım. "Mehmet ile aile dostu olduğunuzu sanıyordum? Hele ki Murat... Sen her zaman onu sever ve takdir ederdin. Murat şurada okul okudu, Murat burada master yaptı, Murat böyle, Murat şöyle... Ne değişti, baba? Tren suikastı için en son ne idüğü belirsiz Avcılar'ı suçlamıyor muydun? Murat'ın sözlerine itimat etmiyor muydun?"
"O zaman tüm deliller Ilgaz ve arkadaşlarını gösteriyordu." Babam ellerini tekrar arkasında bağlayarak odanın içinde birkaç adım gezindi. Kaşları çatılmıştı. Suikast konusu açılır açılmaz artan siniri gözle görülebilecek derecede fark ediliyordu. Feray için yaşadığımız o korku hala çok tazeydi.
"Ama belki de o suikastın arkasında da Stevan denen iblis vardır, ya da Murat'ın başka adamları, bilmiyorum... Bu olayla bir bağlantıları olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bu denli kusursuzca olayların örtülmesi... Umarım altından sadece Stevan çıkar, Murat'ın tüm bunlar ile hiçbir bağlantısı yoktur. Aksi takdirde..."
"Aksi takdirde?"
Babam konuştuğunda tereddütsüzdü. "Bu işin şakası yok. O suikastta yedi tane can öldü. Benim kızımı kaçırttılar, psikolojik olarak bundan zarar gördü, hepimiz zarar gördük. Yedi tane ailenin hayatı mahvoldu. Bunun arkasından çıkan öz evladım olsa dahi en ağır cezayı alması için elimden geleni ardıma koymam. Ve Murat... Soyadının Atahan olmasının bir önemi yok. Neredeyse çocukluğundan beridir onu tanımamın da... Şayet ki bu olayda emri o verdiyse ya da olayların örtülmesine aracılık ettiyse bile ömrünü bir hücrede geçirmesi için tüm nüfuzumu kullanacağıma emin olabilirsin. Umarım yanılırım ve buna mecbur kalmam."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Avuç içlerim terlemişti. Sanki güçlü bir el boğazıma yapışmıştı. Dilimin ucuna kadar geldi her şey ama bir güç engel oldu bana. Suikast emrini Ece'nin verdiğine emindim, Murat'ın da olayların örtbas edilmesine yardım ettiğini düşünüyordum. Elimde bir kanıt yoktu ama görünen köy de kılavuz istemiyordu. Onlar birer katildi.
Ece, her şeyi aşkı ve sevdikleri için yaptığını söyleyen, yaptıklarından gocunmayan, ısrarla kendini haklı gören, soğukkanlı psikopatın tekiydi. Belki, Murat'tan bile daha sinsi bir psikopattı. Murat ise... Onun, Ilgaz'ı öldürmeyi kafasına koyduğu o lanet günü, bana yaşattıklarını nasıl unutabilirdim? Daha da mühimi... O, öz babasının katiliydi.
Serkan da ona yardım etmişti.
Sırtımdan soğuk bir ürperti geçti. O mesajı hatırlamamla yeniden kulaklarım uğuldadı, elimi yavaşça kanepeye indirdim ve sıkıca tutundum. Murat'ı hapse sokmak için gerekli tek bir şey istemiştim. Fakat asla ama asla onun öz babasını öldürdüğünü söyleyen bir mesaj almayı beklememiştim. Hem de Serkan'dan? Serkan... Bu kadar gözü dönmüş müydü? Bu denli? Eline o iblisin kanını bulaştıracak ve ömür boyu bunun ağırlığıyla yaşayacak kadar?
Murat, babasını nasıl öldürebilmişti? O an ne düşünmüştü, ne olmuştu da o raddeye gelmişti? Kılı bile kıpırdamamış mıydı? Pişmanlık duymuş muydu? O denli soğukkanlı bir psikopat mıydı, yoksa maskelerinin arkasına kuvvetle sığınıyor muydu? Geceleri başını yastığa koyduğunda bir baba katili olduğu gerçeğiyle uyuyabiliyor muydu?
Mehmet gibi bir iblisin elbette en acı şekilde ölmesini isterdim. Ona zerre acımıyordum. Atahan soyadına o denli önem veren bir herifin kendi öz kanı tarafından öldürülmesi belki de onun için en büyük cezaydı. Ama hayır... Yine de bunu yapanın Murat olduğuna memnun olamıyordum. Bu düşüncesi bile korkunç bir şeydi. Bu kişi Murat olsa bile... İnsanın kendi babasını öldürmesi çok ağırdı.
"O darbeleri yediysen bile misliyle bedelini ödetmişsindir Atahan,"
"Ödettim de zaten. İşte seninle aramızdaki fark burada başlıyor."
Geceden beri bunu düşünmemle midem ağzıma geliyordu. O gün bana bunu söylerken asla kendi babasını öldürmesinden bahsettiğini düşünmemiştim. Şimdiyse elimde Murat'ı ipe götürmek için buna sahiptim. Bir baba katili... Ömrünü bir kodeste çürütmek için yeterli bir sıfattı. Serkan'ın yardım ettim demesine bakılırsa da bu bir nefsi müdafaa değildi? Üstelik intihar süsü verilmiş ve cinayetin üzeri kapatılmıştı. Nereden bakılırsa bakılsın en ağır cezayı alacağı ortadaydı.
Ya Serkan? Yardım ettim derken neyi kast etmişti? Öldürmesine mi yardım etmişti yoksa cinayeti örtbas etmesine mi? Nasıl kendini böyle bir pisliğin ortasına çekebilmişti? Her şey ortaya çıktığında ona ne olacaktı? Belki de Murat kadar büyük bir ceza alacaktı. Murat'la beraber onu da yakacak mıydım? Ne yapmalıydım? Her şey için çok geç olmadan ne yapmalıydım?
Aslında çoktan kararımı vermiştim. Serkan ile yarın konuşacaktım. İstanbul'dan buraya gelecekti yarın sabah. Ona konuşmamız gerektiğini söyleyen bir mesaj attığımda yarın cenaze için buraya geleceğini söylemişti, ne cenazesinden bahsettiğini anlamadığım için telaşla onu aramıştım ama açmamıştı. Sonrasında bana bu akşam üzeri annesinin öldüğünü, şu an konuşacak durumda olmadığını söyleyen bir mesaj yazmıştı. Kelimenin tam manasıyla yıkılmıştım. Taksiye nasıl bindiğimi de askeriyeye kadar yolda geçen süreyi de tam olarak hatırlamıyordum. O kısım çok silikti. Sanırım o arada Ilgaz beni onlarca kez aramıştı. Ellerimin titremesinden dolayı ona gönderdiğim mesajı bile zar zor yazmıştım. Beni merak etmemesini ve beni aramamasını söyledim. İstediğini yapmış ve onu rahat bırakmıştım işte. Şu an düşünecek çok daha karmaşık şeyler vardı. Katil Murat ve ona yardım eden, annesini kaybeden Serkan gibi...
Yarın onunla konuşup gerçeği netleştirmeden babama bir şey söylememeliydim. Korkuyordum. Elimde başka bir kanıt olmadan babamı olaya dahil edersem, Ece'nin ve Murat'ın, babama ve aileme zarar vermesinden korkuyordum. Ece'nin tehdidi bu akşam yeterince açıktı. Babamı ve ailemi öldürürken gözünü dahi kırpmazdı. Sırf bana acı çektirmek için bile yapardı bunu. Henüz ben de olayı tam bilmiyordum, tüm detayları bilmeden babamı, orduyu, polisleri bu işin içine çekersem bundan zarar görebilirdim. Karşımdaki kişilerin şakası yoktu. Adımlarımı sağlam atmalıydım. Karambole hareket edemezdim. Doğru olan buydu. Buydu, değil mi?
"Arya?"
Bakışlarımı sabitlediğim halıdan çektim ve karşımda dikilmiş olan babama baktım. Beni dikkatle izliyordu. Gözlerini kıstığında alnı hafifçe kırıştı. "Bir şey mi biliyorsun?"
Afalladım, anında kanepede daha dik bir konuma geldim. "Anlamadım?"
"Yüzünün rengi birdenbire değişti ve daldın gittin... Bu olayla ilgili bir şey mi biliyorsun? Eğer ki biliyorsan..."
"Sen bir şey bilmiyorken ben nasıl bilebilirim ki? O zaman söylemiştim zaten sana, bu olayın arkasından Murat çıkar diye. Dediğim gibi olursa sadece şaşırmayacağım. Hepsi bu."
"Avcılar ile aylardır dip dibesin. Benden daha fazla bir şey biliyor olman şaşırtıcı olmazdı. Belki Ilgaz, gerçek suçlular hakkında bir şey biliyordur? Susturuluyordur? Neticede az kalsın suç onun üzerine yıkılacaktı. Gerçek suçlu her kimse Ilgaz'ın işini bitirmek istemişti. Ilgaz aptal değil, bunu kimlerin yaptığını biliyordur. O zaman, Murat'ı suçlamıştı. Hala aynı fikirde mi?"
"Ne bu şimdi?" Huzursuzca kıpırdandım. Konunun vardığı yerden hoşlanmamıştım. "O zaman Ilgaz'ın dedikleri umrunda bile değildi. Şimdi mi ne düşündüğünü, ne bildiğini merak ediyorsun? Bunun için defalarca ifade verdi, nezarette bile kaldı! Polislerin de, senin askerlerinin de onu pek tınladığını görmedim! Bu konu için sakın bir kez daha onu sorguya çekmeye kalkma. Hiçbir alakası olmadığı bu meseleden yeterince başı ağrıdı zaten."
"Ona bir şey olmasından korkuyorsun..." dedi babam hiç beklemediğim bir şekilde. Sanki bir şey düşünmüş ve birdenbire bir sonuca varmış gibi garip bir ifade vardı sesinde. Ona bakakaldım.
"Hiçbir zaman Ilgaz ve onun arkadaşlarının neden seni suçladıklarını anlamadım. Orhan Dikkaya'nın cenazesinde, sessiz sakin dediğim o Beyza bile sana ateş püskürmüştü. O kızı bile o denli delirtecek ne yapmış olabilirsin ki diye düşündüm hep. İstanbul'a aniden geri döndün, geldiğinde ruh gibiydin... Hastaneye gittiğimiz o gece Ilgaz dahil hiçbiri senin yüzüne bile bakmadı. Orhan'ın eşi, buraya ne yüzle geldin dedi sana. Senden nefret ediyorlardı, Arya. Sonra ne olduysa birden her şey değişti ve hepsiyle tekrar iyi oldun. Ardından Stevan, Ilgaz'ı vurdu. Bunun da senin hatan olduğunu söyledin. Bayıldığında sürekli böyle şeyler sayıkladın. Onu bu kez kurtaramadığını söyledin... Sence de tüm bunlar içinde eksik bir şey yok mu Arya? Onu ilk kez ne zaman ve neyden kurtardın ki?" Durdu bir an ve gözlerimin içine baktı. "Daha doğrusu kimden?"
O an Murat'ın o iğrenç, küstah sesini beynimin içinde duydum.
"Hangi hikayede görülmüş , avın kendini avcı için kurban ettiği?"
O bana hiç unutamayacağım bir acı yaşatmıştı. Sırf o gün için bile yaptıklarının bedelini ödemesi gerekiyordu. Yarın bir şeyler için sevineceği son günü olacaktı. Ama bu gece değil. Bu gece özgür geçireceği son gecesiydi...
"Onlarla kavga etmiştim olan bu. Ne yani tüm detayları söylemek zorunda mıyım şimdi? Üstelik kimseyi, bir şeyden falan kurtardığım da yok. Niye gece gece bunları konuşuyoruz? Ben buraya Deniz Abla hakkında konuşmaya geldim. Konunun geldiği yere bak. Bu mu meselemiz şimdi? Aylar önceki olmuş bitmiş şeyler?" Ayağa kalktım. Daha fazla babamın sorgulamalarına katlanamayacaktım. Zaten çoktan bir şeylerin farkına varmıştı. Murat ile Ilgaz arasındaki husumeti göz önüne alırsa beni Murat'ın tehdit ettiğini anlaması zor değildi. Belki de çoktan anlamıştı ve ağzımı arıyordu. Şu an tüm bunları sorgulaması ve tüm cevaplara ulaşabilecek olması her şeyi kördüğüm haline getirecekti. Murat'a savaş ilan ederse, bundan zarar görecekti. O tam olarak Murat'ın gerçek yüzünü göremiyordu ama ben görmüştüm. Onun yapabileceklerinin sınırı yoktu. Öz babasını öldüren bir herifin yapamayacağı hiçbir şey yoktu. Onu hapse tıkmadan kimseyi riske atamazdım.
"Ben yatacağım, baba," Hafifçe esnedim ve elimin tersini dudaklarımın üzerine yerleştirdim. Fakat kapıya doğru yürüdüğüm o esnada babamın dediği şey beni olduğum yere çiviledi. Dondum kaldım. Bunu asla beklemiyordum. "Bu arada, ertesi sabah İstanbul'a dönüyoruz seninle. İstanbul'daki evden ikimiz taşınacağız."
O konuşmaya devam ettiğinde hala olduğum yerden kıpırdayamamıştım. "Yarın geçici kiralık bir yer ayarlatacağım İstanbul'daki tanıdıklara. Feray'a çok uzak olsun istemiyorum. Onun da gelip gidebilmesi için. Ayrıca, ben buraya gelip gittiğim zamanlar halanın yanında kalmanı istiyorum. Zaten o ve enişten yazlıkta bir başınalar. Çocukların her biri bir yerde. Kafanı dinlemen için de iyi olur. Ev konusunda da endişelenme, okuluna yakın bir yer ayarlamaya çalışacağım. Her şey-"
Çığlık atmama ramak kalmıştı, cidden, sınırdaydım. "Evden neden ayrılıyoruz?" Tekrar babama doğru döndüm, bu kez benim oturduğum kanepeye onun oturduğunu gördüm. Bana bakmadan cevapladı, sesi dümdüzdü. "Böylesi herkes için daha iyi olacak. Deniz ile uzun süredir problemlerimizin olduğunu sen de Feray da biliyorsunuz zaten. Bu size bile yansıdı. Feray'ın sınav süreci olduğu için, yaşadığı şeylerden psikolojisi yıprandığı için, sen yaşadıklarından fazlasıyla yıprandığın için bazı şeyleri o zamanlar hasır altı ettik. Aileyi o zamanlar dağıtmak daha ağır sonuçlara yol açabilirdi. Şimdiyse artık bunu sürdürmenin bir anlamı olmadığı ortada. Okullar açılana kadar herkes düzenini oturtmalı. Sen ve özellikle Feray bir alışma sürecinden geçeceksiniz neticede."
"Baba, bu gece yüzünden mi? Benim yüzümden mi tekrar boşanma konusu gündeme geldi? Deniz Abla'nın bir suçu yok, anlattım sana her şeyi! Ona neden kızıyorsun? Kızacaksan bana kız. Hiçbir sorun yoktu. Birkaç aydır her şey yolundaydı. Ben, ayrılmayacağınızı, barıştığınızı düşünmüştüm. Neden şimdi? Sebep ben miyim? Deniz Abla bir şey mi dedi?"
"Arya, sakin olur musun? Bu tepkileri Feray'dan beklerken böyle davranman bana hiç yardımcı olmuyor. Bunun seninle uzaktan yakına bir ilgisi yok. Böyle bir şeyi sakın düşünme. Bazı şeyleri size yansıtmamaya çalışmamız dışarıdan bir problem yok gibi görünüyor olabilir ama hiçbir şey değişmedi Arya. Ne ben değiştim, ne o değişti, ne de aramızdaki problemler sona erdi. Doğru zamanı bekledik sadece. Ailecek ağır süreçlerden geçtik bu yıl. Feray ve senin yaşadıkların hepimizi çok üzdü. Fakat bir şeyler ertelendikçe her şey daha da zorlaşıyor. Birbirimize olan saygımızı yitireceğiz diye endişelenmeye başladım. Neticede bizim ortak bir çocuğumuz var, ömür boyu yüz yüze bakacağız, Feray için bir araya geleceğiz sürekli. Kötü ayrılmak istemiyorum. Sen ve Feray içinse bir şey değişmeyecek, sen, ben ve Feray her zaman bir aile olarak kalacağız. Bunu hiçbir şey değiştiremez."
Artık Feray ile ayrı evlerde yaşayacağımız gerçeği boğazıma bir yumru olup oturdu. Tamam, ben kasabaya geldikten sonra belki uzun bir süre ayrı kalmıştık ama... Sonuçta hep döneceğim bir evim olduğunu biliyordum. Hele ki çatı katındaki odam... Orası, o evde kendimi ait hissettiğim tek yerdi. Onur ile bir sürü hayaller kurmuştuk orada, Feray ile bazı geceler birlikte film izlemiş, beraber uyuya kalmıştık. Ortaokulda, ilk kez hoşlandığı o çocuğu anlatmıştı bana orada. Bir sürü resmimi çizmişti. Tüm acılarımı, gözyaşlarımı, çocukluğumu, ergenliğimi, ilk aşkımı, ilk kalp ağrımı sığdırmıştım oraya. Şimdiyse her şey bu denli darmadağın olmuşken üstüne bunları da terk edecek zorunda kalmam... Ağır gelmişti. Belki de sandığımdan bile daha ağır.
"Peki, neden baba?" Karşısına geçmiştim. Kirpiklerim ıslanmıştı. Karmakarışık hissediyordum. Bir ad bile bulamıyordum, şu an hissettiklerime. Bir yol ayrımındaydım sanki. Hayatımdaki her şey birden bire değişmişti. Ilgaz, evim, alıştığım düzen, Feray, Deniz Abla, Serkan, Murat, öğrendiklerim... Bir günde bunların hepsi ağır gelmişti. "Bunca yıldan sonra neden ayrılıyorsunuz ki? Tamam, biliyorum, böyle bir şey sormam yanlış ama... Onca yılın hatırına bile mi bir şans daha veremiyorsunuz?"
Babamın dudaklarında alaycı bir gülüş gördüğümde şaşırdım. Güneşliğe doğru çevirdi başını, dudakları yukarıya kıvrılırken. Elini anlamsızca perdenin deseninde gezdirdi. "Ben, Deniz'e gerçek manada hiçbir zaman bir şans vermedim ki. Bana çok bile katlandı. Onu, onun gibi seveceğim günü bekledi. Kalbi ölmüş birinden sevgi beklediğini anlayamadı. Tüm hayatını benim gibi bir ruhsuzla heba etti. Eskiden daha çok gülerdi. Onu eskiden tanısaydın ne demek istediğimi anlardın. Uzun yıllardır, o eski gülüşü göremiyorum yüzünde. Ona o gülüşü geri verebilecek biriyle tanışmasını istiyorum sadece. Hala genç sayılır, değil mi? Mutluluğu bulması için geç değil."
"O halde neden onunla evlendin? Onu da kendini de üzeceğini bile bile? Farklı mı olmasını ummuştun? Seni yargılamıyorum, baba. İnan ki bu kez yargılamıyorum. Sadece anlamak istiyorum. Artık çocuk değilim. Eskisi gibi kızgın da değilim sana. Eminim sen de hiçbir şeyin böyle olmasını istememiştin. Özellikle bu sene daha iyi anladım, bazen sadece öyle olması gerekiyor. O an için en doğrusunun o olduğunu düşünüyorsun. Hata olsa bile... Yanılmıyorum, değil mi? Sanırım gerçekten büyüdüm, baba."
Babamın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Ardından geniş eliyle yanındaki kanepenin üzerini patpatladı. Yanına oturmamı işaret ediyordu. "Biliyor musun?" diye sordu onu ikiletmeyip yanına oturduğumda. "Bazen tıpkı annen gibi konuşuyorsun." Duyduğum şeyle az kalsın inme inecekti. Babam, asla ben lafını açmadığım müddetçe annem hakkında konuşmazdı. Ondan bahsetmezdi, lafını duyduğunda gözlerini kaçırırdı, konuyu kapatırdı ya da çekip giderdi. Bu gece ne kadar alkol almıştı ki? Bugün dünya tersine dönmüştü de benim mi haberim yoktu.
Ses etmeye bile korkmuştum, konuşmasını keser diye. "Onu tanıdığımda o da senin yaşındaydı. Çok gençti. En azından benim için. Onu çok bilmiş, küçük bir çocuk gibi gördüm hep başlarda. Sinir bozucu da bulmuş olabilirim bilmiyorum. Hayatım boyunca çok konuşan insanlardan hoşlanmamıştım o ana dek. O çok farklıydı benden... Senin gibiydi, dobraydı, cesurdu, lafını sakınmazdı, her şeye burnunu sokardı, bazen cidden laftan anlamıyordu. Neden o denli çalışkan iken gazeteci olmak istediğini anlamak zor değil." Hafifçe güldü bunu söylerken. Akşamdan beri ilk kez gülmüştü.
Sadece onu hatırladığında.
"Ama aslında içten içe çok hassas bir kızdı. Bir keresinde bana babası için yazdığı şiirlerden birini okumuştu. Babası konusunda çok hassastı, çok seviyordu onu. Sürekli onunla ilgili anılar anlatırdı. Hiçbir zaman onun ölümüne tam olarak alışamayacağını söylemişti. Ama karamsar değildi hiçbir zaman. Aksine babası için daha fazla gülmesi gerektiğini söylerdi. Hayatımda gördüğüm en güzel gülümsemeye sahipti." Babam bir an durdu ve ardından başını bana doğru çevirdi. "Sense en çok güldüğün zamanlarda annene benziyorsun."
Gözlerime gelen yaşları bastırmak için epey uğraştım. Ağladım ağlayacaktım. O kadar dolmuştum ki... Nasıl annem, kendi babası konusunda hassassa, ben de annem konusunda öyleydim. Ne zaman bahsi geçse hep kalbimde kocaman bir boşluk olduğunu hissederdim. Belki de onu hiç tanımamış ve hiç görmemiş olmanın acısıydı bu denli canımı yakan. Keşke babamın bahsettiği o gülümsemesini bir kerecik de olsa kanlı canlı görebilseydim. Onu görsem ve ona alışmış olsam daha mı zor olurdu her şey? Belki Serkan şimdi daha fazla acı çekiyordu benden? O çok sevdiği ve yıllardır varlığına alıştığı annesini kaybetmişti. Hangisi daha acı kestirememiştim o an. Annesizlik kötüydü işte, o an sadece bunu biliyordum.
"Nasıl tanıştınız?" Sesim çatallaşmasın diye çok uğraşmıştım o an ama yine de sesim kısık çıkmıştı. Başını tekrar karşıya doğru çevirdi, halbuki yüzünü görmek isterdim.
Elinin birinin diz kapağına yerleştirirken kısa ama sesli bir nefes aldı. Onu düşündüğünde hala canı yanıyor muydu? "Burada. Askeriyede. Dersleri için bazı mesleklerden birileriyle röportaj yapmaları istenmiş okuldan. Onun şansına da askeriyeden bir komutan ile röpartaj yapması istenmiş. O zamanlar da Aykut diye bir komutan vardı burada, aramız iyiydi onunla. Röportaja gelen bir iki öğrenciye o ayarlıyordu, görüşecekleri kişiyi. Sırf ben bu tarz boş işlerden ve fazla konuşmaktan hoşlanmıyorum diye inadına benle ayarlamış röportajı."
"Ne?" Ağlayacakken güleceğimi hiç tahmin etmemiştim. Cidden böyle bir şey duymayı beklemiyordum. Babamı öyle bir durumda hayal etmek çok garipti ve inanılmazdı. "Sen ne yaptın, peki?"
"Kabul etmedim tabi. Çoluk çocuğun saçma sapan işleriyle uğraşamam dedim Aykut'a. Sonuçta bir sürü de komutan vardı askeriyede, ama yok söz verdim bir kere dedi, sanki bana sormuş gibi. Sonra annen görüşmek için geldiğinde başımdan savdım onu, defalarca.
"Çok acımasızca," Kaşlarımı çattım. "Sadece ödevine yardım etmeni istemiş. Sen başarılı öğrencileri daima översin. Nasıl olur da reddettin, inanamıyorum."
"Sonunda o kazandı zaten, inadın konusunda da annene çekmişsin. Yasemin görseydi, ona bu kadar benzediğin için seninle gurur duyardı." Babamın ağzından ilk kez annemin ismini duydum. 10 yıldan beri bir kez bile ağzına aldığına şahit olmamıştım. Gerçi 10 yıl boyunca hiçbir zaman babamla yan yana oturup doğru dürüst konuşmamıştık. Bir arada olduğumuz zamanlar ya kavga ediyor ya da suskunluğu tercih ediyorduk.
"Gurur duyar mıydı gerçekten?" diye mırıldandım. Nedense bu dediğine pek inanamamıştım. "Kendi hayatını değil de benimkini seçtiği için pişman olmaz mıydı? Yaptığı fedakarlığa layık biri olamadım hiçbir zaman." Sesim iyiden iyiye çatallaştı. Parmağımı kanepenin kolçağının üzerinde gezdirirken gözlerim doldu.
"Şu an seni görseydi, tüm annelerin çocuklarıyla duyacağı gururdan bile daha fazlasını duyardı. Ben yanında yokken bile neler başarmış, nelerin üstesinden gelmiş diye hayran kalırdı sana. Eminim ki, ondan bile daha güçlü olduğunu düşünürdü."
"Böyle mi düşünüyorsun cidden?"
"Böyle düşünmüyorum, bunu biliyorum."
Başımı kolçaktan çekip ona doğru çevirdim, başı hafifçe bana doğru dönüktü. Yüzündeki geniş buruk gülümseme kalbime işledi. Islanmış kirpiklerimin altından ona baktım ve gülümsedim. "Teşekkür ederim, baba." Başımı omzuna yasladım tereddütsüzce. Birkaç ay önce olsa bunu asla yapamazdım.
"Ne için?" diye sordu. Şaşırmıştı.
"Annemden bahsettiğin için. Bu ilk kez oluyor." Bir iç çektim, başımı kanepenin arkasına yaslamıştım. "Anneannem öldüğünden beridir ondan kimse bahsetmemişti. Dayım desen, annemin bana hamile kaldığını öğrendiğinden beri annemle araları bozukmuş. Annem ölmeden bir gün önce fenalaşıp hastaneye kaldırıldığında bile gitmemiş hastaneye, biliyor musun? Yengem, dayımın bunun için çok pişman olduğunu söylüyor. Ben inanmıyorum ama. Öyle olsaydı, en azından bana sırt çevirmezdi, değil mi? Bazen annemin ne kadar kırgın gittiğini düşünüyorum. Keşke, en azından o ölmeden son kez konuşabilseydiniz..."
"Arya..." Babamın sesi çatallaştı.
"Onu terk ettikten sonra, bir daha hiç aramadın mı?" Saf bir merakla sormuştum bunu. Hatta kendi soruma kendim bile şaşırdım. Normalde böyle bir şey sormazdım babama, soramazdım. Belki bu gece fazla yüz bulmuştum ve babamın sınırlarını fazlasıyla zorluyordum. Bir anda küçük çocuklar gibi ona zorlayıcı sorular soruşum pek de makul değildi belki de. Hele ki daha yeni ve zorlayıcı bir boşanma kararı almışken.
"Arya..." diye yineledi tekrar, sesi bu kez daha yorgun çıkmıştı.
"Ne var? Haddimi mi aşıyorum yine?" Kısık sesle güldüm.
"Hayır," Aldığı nefes çok yoğundu. Göz ucuyla ona baktığımda başını iki elinin arasına aldığını gördüm. "Hayır, hayır. Ama bu sorduğun sorular da duyacağın cevaplar da bir şeyi değiştirmeyecek. Geçmişi değiştirmeyecek. Hata yaptım, hem de bir sürü. Annene karşı, Deniz'e karşı, kendime karşı, Feray'a ve sana... Her şeyi berbat ettim, kendi hayatımı da. Berbat biriyim, duymak istediğin bu muydu? Deniz ile neden evlendim, değil mi? Anneni neden bıraktım, değil mi? Tatmin edici cevaplar mı istiyorsun? Öyle bir şey yok... Hiçbir gerçek yaşadığımız acıları yaşanmamış yapmayacak."
Ağzımı bile açmadım, cidden. Diyecek bir şeyim yoktu. Konunun kapandığını düşündüm. Alakasızca parmaklarımla oynarken de bu yüzden babamın tekrar konuşmasını beklememiştim.
Konuşmadan önce tekrar fazlasıyla uzun bir nefes aldı ve eliyle göğsünü tuttu. Onu gerçekten üzdüğümü fark ettim. "Deniz ile birbirimizi neredeyse çocukluktan beri tanıyorduk. Daha doğrusu o çocuk sayılırdı. Ben ağabeyiyle yaşıttım. Ağabeyi benim tek gerçek dostumdu, şimdiki ucuz dostluklar gibi değildi. Çok kıymetliydi benim için, kardeşten öte derler ya, öyle. Otuzumu geçmiştim, sadece mesleğimi önemsiyordum. Bana kalsa uzun yıllar evlenmezdim de ama babam artık evlenmemi istiyordu. Deniz'i uygun gördüler çünkü ailecek aramız çok iyiydi ve Deniz tam onların istediği gelin adayıydı. Kültürlüydü, saygın bir aileden geliyordu, aile dostumuzun kızıydı ve üstelik tıp bitirmişti. İsteklerini reddetmedim çünkü zaten istediğim ve sevdiğim biri yoktu. Deniz'den daha iyi birini bulacağımı düşünmüyordum. Ona daha önce hiç o gözle bakmamış olsam da... Evlilik için sadece iyi anlaşmak ve kafa yapısının uygun olması yeterliydi bana göre. Ve bu anlamda Deniz ideal biriydi benim için. Böyle düşünüyordum ta ki annene aşık olana kadar..." Bunları anlatmak onun için tahmin ettiğimden daha zordu. Saçlarını biraz sertçe geriye yatırdı. Bense neredeyse soluk bile almadan onu dinliyordum. " Yani annenle tanıştığımda zaten Deniz'le sözlü sayılırdım. Aileler arasında konuşulmuş bir şeydi yani. O vakitler Deniz'in ailesi ve babamlar bir nişan organizasyonu tertip etmeyi bile düşünüyorlardı. "
"Anneme söyleseydin, eminim ki senden uzak dururdu..."
"Aah," Alnını ovuşturdu. Derin bir sessizlik oldu. Sanki o günlere gitmişti ve ben odada tek başımaydım bir anlığına. "Bunu en çok ben isterdim." dedi neden sonra. "Denedim. Gerçekten. Sayısız kez. Ondan uzak durmayı. Ama ne ondan uzakta durabilmeyi becerebildim ne de onunla kalmayı. Bunu anlamanı beklemiyorum. Çok gençsin daha. Ama yapmak istediklerimizle yaptıklarımız uyuşmuyor işte bazen."
"Kal diyemiyorum sana ama gittiğinde de arkandan geliyorum."
Ilgaz'ın bu akşamki cümlesi beynimin içinde yankılandı. Ellerim buz kesti, zar zor yutkundum.
"İstanbul'a dönünce ilk iş Deniz'le olan sözü bozmayı, babamlarla konuşmayı, bunu netliğe kavuşturmayı istedim. Her şeyi de göze almıştım. Babamın suratıma tüküreceğini ve beni reddedeceğini biliyordum, çok katıydı, asla affı yoktu bunun onun kitabında. Onu tanısaydın, ne demek istediğimi anlardın. Fakat bunu da kabullendim, onu ve annemi karşıma almaya hazırdım. Ama..."
"Ama yapmadın?"
"Yapamadım..." diye düzeltti. Sesi çok çaresiz çıkmıştı. İlk defa onun bu şekilde konuştuğunu duymuştum. Başını önüne eğmişti, sanki küçücük kalmıştı. Oysa ki babam oldukça kalıplı bir adamdı. Sadece duruşuyla bile konuşmaya çekinebilirdiniz onunla. Şu an ise o halinden çok uzaktı. Yüzünü göremiyordum, belki de kasıtlı olarak gizliyordu. Gözüm çökmüş omuzlarındaydı. Belki de bu konuyu açmamalıydım. Belki de haklıydı. Duyacaklarım bir şeyi değiştirmeyecek aksine ikimizi de daha çok üzecekti. Şimdiden ikimiz de üzülmüştük de zaten. Onu böyle görmek istemiyordum.
"Ufuk... Deniz'in abisi... Ben İstanbul'a döndüğümde ağır bir beyin ameliyatı geçirmişti. Bunu gidince öğrendim. Buradayken kimse bana bir şey söylememişti. Zaten çok ani gelişmiş her şey. Bazen çok kötü baş ağrıları oluyordu ama üzerinde durmazdı. Sonra aniden yığılıp kalınca hastaneye götürmüşler ve kötü huylu, oldukça ilerlemiş bir tümör olduğunu tespit etmişler beyninde. Deniz ve ailesi yıkılmıştı. O ara böyle bir şey söyleyebilir miydim sence? O an hiçbir şey Ufuk'tan daha önemli değildi. Sadece birkaç hafta içinde bir ameliyat daha geçirdi, tümörün yayılmasını önleyemiyorlardı. O ameliyatın ertesi günü onu ziyaret ettiğimde, fazla zamanı kalmadığını anladığını söylemişti gülerek. O anı hiç unutamıyorum. Ona yanıldığını ve iyileşeceğini söyledim. İnanmak istiyordum buna. Her şeyden çok istedim. Her anımız beraber geçmişti, birlikte büyümüştük ve asla hazırlıklı değildim böyle bir şeye. O gün benden, Deniz'e iyi bakmamı, onu ömür boyu mutlu etmemi istedi ve bana bu konuda güvendiğini söyledi. Kardeşi çok kıymetliydi onun için ve asla gözüm arkada kalmayacak, dedi." Babam duraksadı. Eliyle gözlerini ovuşturduğunda sessizlik oldu. Donmuş kalmıştım. Ne diyeceğimi zerre bilmiyordum. Diyemedim de zaten. Bunu bilmiyordum. Daha doğrusu hikayenin bu kısmından hiç haberim olmamıştı. Yoksa Feray'ın dayısının resmi merdivenlerin orada asılıydı ve Feray bir keresinde dayısının, annesi ve babam evlendikten iki hafta sonra öldüğünü kısaca anlatmıştı.
"Sonra onun son isteği nedeniyle babamlar o yıl evlenmemiz kararına vardılar. Her şey bir ayın içinde olup bitti. Ne olup bittiğini zerre algılayamıyordum. Bomboştum, etrafımda olup bitenlere yetişemiyordum. Niye yaptığımı da bilmiyorum ama babama Yasemin'den bahsettim. Kelimenin tam manasıyla delirdi. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Sert bir adam olabilirdi ama her zaman ölçülü bir adam olmuştu. Zaten tek bir lafıyla ne yapman gerektiğini ve itiraz kabul etmediğini hissettirirdi sana. Bağırmasına gerek kalmazdı. Ama o gün, okkalı bir tokat attı bana. Ağzına geleni söyledi. Ömrüm boyunca unutmayacağım o lafları. Sonra anneme yetiştirdi o öfkeyle. Ah, annem... Engel olmasam, buraya kadar gelip Yasemin ile bile konuşacaktı yakamdan düşmesi için. Nişanlı adamlarla düşüp kalkıyor diye onun yaşadığı yerde rezil ederim, dedi. Yapardı da, tanıyorum onu. O babamdan bile daha katıydı. En azından Yasemin ile konuşan ben olmak ve her şeyi yüz yüze bitirmek istedim. O an için başka bir çarem yoktu. Annem, babam bir yana Ufuk'u ezip geçemezdim. En azından o şartlarda değil. Anneni terk ettiğim o gün onu son görüşümdü. O kırgın bakışını hiç unutmayacağım. Ertesi gün tekrar konuşmak için beni o gölün oraya çağırdı ama gidemedim. Apar topar İstanbul'a dönmüştüm. Onu aradım, o telefon son konuşmamızdı. Ona..."Babam duraksadı. Sesi iyice kaybolmuştu. Ayağa kalktı ve pencerenin önüne yürüdü. Bana tamamen arkasını dönmüştü.
"Ona beni bir daha aramamasını, ikimize dair her şeyi unutmasını, silmesini söyledim. Hamile olduğunu söyleyeceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Muhtemelen onu söylemek için aramıştı. Yoksa onu terk ettikten sonra beni aramazdı. Ama dediğim şeyden sonra o sadece, 'Umarım çok mutlu olursun.' dedi. Başka bir şey deseydi bu kadar acıtmazdı. Son lafı bu. Hiç unutmadım, hiç silemedim kafamdan o kırgın sesini. Ve hiç mutlu olmadım. Sanki mutlu olduğumda ona tekrar ihanet edecekmiş gibi hissettim hep. Bu yüzden yıllardır Deniz'e de kendime de acı çektiriyorum. Hayat devam etti ama ruhum sanki hep onu son gördüğüm o anda ve son telefon konuşmamızda kaldı. Halbuki 20 yıldan bile fazla oldu. Ama her şey dün gibi taze..."
Aslında hayat dediğimiz şey küçücük anlardan, yol ayrımlarından, seçimlerden ibaretti bütünüyle. Bazı şeyleri, anlamak için o anın şartlarıyla düşünmek gerekiyordu. Hepimiz hayatta bir kez olsa bile çaresizlik tarafından tamamen kıstırılıyor ve istemediğimiz şeyler yapabiliyorduk. Doğru dediğimiz şey neydi ki? Kimin doğrusuydu? Hangi anın doğrusuydu? Kapana kısıldığımız o anlarda başka çaremiz var mıydı, gerçekten. En çok da bunu bilmek istiyordum. Bir şeyler değişir miydi, bilmek istiyordu insan... Kuvvetli bir istekle hem de... Fakat belki de yolumuza devam etmemenin önündeki en büyük engel de buydu.
"Bunların hiç birini bilmiyordum," diyebildim sadece uzayan sessizlik çığ gibi büyüdüğünde. Boğazım öyle kurumuştu ki... Odanın içindeki havanın da zamanın da ağırlaştığını hissediyordum. Belki de saat sabahın beşi olmuştu ve dışarıda da hava aydınlamıştı. Kapalı perdelerden bunu göremiyordum, odanın içindeki sarı ışık, ıslak ve uykusuz gözlerimi daha da ağrıtıyordu. Göğsümün tam ortası sıkışıyordu, sanki her nefes alışımda kaburgalarım, ciğerlerime batıyordu. Artık öğrendiğim hiçbir şey beni yıkamaz, dağıtamaz, tamam bu kez son kez diyordum. Daha ötesi olamaz Arya, son nokta bu... Daha fazla acı olamaz hiçbir şey. Oluyordu, hem de her seferinde. Ve sadece gerçeklerin insan üzerinde yarattığı ağırlıkla kanepenin birinde, sabahın beşinde öylece oturuyor ve duvara bakıyordum.
Bu ayrılık hikayesi beni darmadağın etmişti, en az kendiminki kadar.
"Bana daha önce neden söylemedin? Sana onca şey söyledim, her kavgamızda, mutlaka..." Şimdi ona bakıyordum. Güçsüzleşmiş kollarımı dizlerimin üzerinde birleştirdim. Babamı anlayacağım günün geleceğini düşünmek bile imkansızken bir zamanlar, şimdi burada bu konuşmayı yapıyorduk onunla. Aslında her şey çok sahteymiş gibiydi, bir yandan da öyle sahiciydi ki... Üzgündüm, bunun için tek bir neden sayamazdım. Kırgındım. Hem annem, hem Deniz Abla, hem de babam için. Feray'ın dayısı için bile ağlayabilirdim şu an. Kız kardeşim için de kırgındım o an. Bu boşanma sürecinin onu dağıtmasından korkuyordum. Ve çok çok kırgındım o an kendim için. Acı bir aşk hikayesinden doğan bir çocuk olduğum için belki de... Talihsiz başlayan hayatım talihsiz devam ettiği için de olabilirdi... Çok fazla seçenek vardı. Çünkü çok fazla sebep vardı kırgınlıklarıma. Babasız büyüdüğüm için suçladığım insanlar da acı çekmişti aslında. Böyle bir kanepenin üzerinde beklemekle geçen çocukluğum benden onca şeyi alıp götürmüşken babama kızmaya devam edebilir miydim? Yahut babam, annemle değil de Deniz Abla ile evlendiği için Deniz Abla'yı suçlayabilir miydim? Bir şeyleri anlamış olmak, insanın çektiği acıları hafifletir miydi peki?
"Bunu hiçbir zaman yaptığım hataya bir bahane olarak görmüyorum çünkü," Babamın gür sesi titremişti. Sanırım ağlamıştı. İşte o noktadan sonra daha fazla tutamadım kendimi, yaşlar yanaklarımdan sırasıyla süzüldü. "Yasemin'i çok üzdüm, onu bırakmak zorunda kaldım. Üstelik hamileyken. Bundan haberim bile olmadı. Belki bana söyleseydi, her şey çok farklı olabilirdi. Ama o telefon konuşmasından sonra suçlayamıyorum da onu tamamen. Ama bazen ona kızarken buluyorum kendimi. Gururu engel olmamalıydı buna. En azında birkaç ay sonra, öfkesi geçince ya da en azından doğumdan sonra beni arayıp söyleyebilirdi. İsteseydi, ulaşabilirdi. Ne yapmış olursam olayım, çocuğumu bilmeye hakkım vardı. Bunu 10 yıl sonra yengenin bana ulaşmasıyla öğrenmek zorunda kalmamalıydım, anladın mı? Çok hatalar yaptım ama yine de senden ayrı bırakılmayı hak etmiyordum. İsteseydi, anneannen de ulaşabilirdi bana. Deneseydi, en azından. Hele o... En büyük kötülüğü o yaptı aslında. Ben aradım, bana ne Yasemin'in öldüğünü ne de bir çocuğum olduğunu söyledi. Suratıma kapattı ve bir daha aramamamı söyledi. Bana duyduğu öfke yüzünden, aslında o hem beni hem de seni cezalandırdı."
Babam şimdi yüzünü bana doğru dönmüştü. Dediğiyle afalladım. Buna uykusuzluk da eklenince başıma bir ağrı saplandı.
"Anneannem hakkında böyle konuşma. O böyle bir şey yapmaz. Söylerdi..." Sesim çok kırık çıktı. Hıçkırığım boğazıma düğümlenmişti.
"Ama söylemedi. En kötüsü de... Annenin öldüğünü öğrendikten sonra mezarına gittiğim o gün, orada onunla karşılaştık ve senin hakkında tek kelime bile etmedi. Sence haberim olsaydı, seni o zaman almaz mıydım? Muhtemelen birkaç aylık bir bebektin o zaman... Hiçbir şey bu kadar zor olmak zorunda değildi. Ne kadar kızgın olursa olsun, ikimizin arasına girmek onun vereceği bir karar değildi. Benim çok fazla hatam var evet ama aramıza giren on yılın sorumlusu başta anneannen, ardından da Yasemin. Anneannen-"
Sözünü kestim. Islanmış yüzümü elimin tersiyle silerken kalbim müthiş bir ağırlıkla örtülmüştü. Ayağa fırlamıştım. Karşısına dikildiğimde bayılacakmış gibi hissediyordum. "Doğru değil. O, benim ne kadar üzüldüğümü biliyordu. Kanepede benimle yan yana otururdu. Benimle birlikte ağlıyordu o. Onu tanımıyorsun! Mahalleliden işittiğimiz tüm hakaretlere rağmen nasıl dimdik durduğunu bilmiyorsun! Neler yaşadık, bize neler yaptılar hiçbiri hakkında zerre fikrin yok! O benim tüm çocukluğum, onu benden, anılarımdan alamazsın. Kötüleyemezsin. En azından bunu yapmayın bana... O da giderse, geriye benden bir şey kalmaz, anlamıyor musun? Yalan söylüyorsun, anneannem beni bile isteye üzmez, anladın mı? O ben ağlayınca benden daha çok ağlardı, tanımıyorsun ki onu... Görmüyor musun? Hiçbir şeyim kalmadı elimde. Neden yapıyorsunuz bunu? Niye her şeyimi alıyorsunuz elimden? " Ağlamalarım, hıçkırıklara dönüştüğünde babam da telaşla aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapattı. Aniden beni kendine çekti ve göğsüne bastırdı.
"Özür dilerim, özür dilerim. Düşünmeden konuştum. Tabi ki de o seni asla üzmek istemez. Seni çok seviyordu, biliyorum bunu. Bunu herkes biliyor. Onu asla güzel anılarından ayırmanı istemiyorum, asla. O sana baktı, büyüttü, bunu hiç ister miyim?"
"Ama sana benden bahsetmemiş? Neden?" Parmaklarımla babamın gömleğini sıkarken hıçkıra hıçkıra ağladım. Tutamadım artık kendimi, istemedim de bunu. Bu sonuncusuyla birlikte artık her şey katlanılmaz derecede ağır gelmişti. Gücüm olsaydı, bir şeyleri yakıp yıkar, ortalığı dağıtırdım. Eski Arya belki de böyle yapardı. Belki de sönerdi içimdeki ateş. Ama dermanım kalmamıştı ki. Dizlerim bile taşımıyordu artık beni. "Neden herkes bana iyilik yaptığını düşünüp en büyük kötülüğü yapıyor? Annem? Onur? Ilgaz ve şimdi de anneannem? Ben onları sevmekten başka hiçbir şey yapmadım. Neden, baba? Neden?"
"Özür dilerim," diye mırıldandı babam bir kez daha. Geniş elleri yatıştırmak istercesine saçlarımı okşuyordu. O an bir kez daha anladım. Özürler yaraları iyileştirmiyordu. İyileştirmenin yanından bile geçmiyordu. Çünkü bende kapanmayacak çok fazla yara açılmıştı.
..
Bugün de Albay'a mı yakıyoruz?? Ve yine, yeniden Arya'ya? Nasıl buldunuz bölümü?
Selamlar... Nasılsınız? Her şey yolunda mı? Uzun zaman oldu biliyorum ama sınava hazırlandığımdan duyuruda bahsetmiştim. Son aylar tek odağım Kpss'ydi, aslında bu bölümü bile tamamlayıp eylülün 20'lerinden sonra atmayı planlıyordum. (20 eylül'de de sınavım var) Fakat en azından kafamdan kısa bir sürede olsa atmak istedim çünkü ders çalışırken de aklıma hikaye geliyordu. Bölümün gelmek istediğim kısmına daha çok vardı, uzun bir bölüm olacaktı. Hem daha fazla araya zaman girmesin diye hem de çok özleştiğimiz için buraya kadar yazdıklarımı atmak istedim. Sabahtan beri yazıyorum, ancak şimdi ders çalışmaya oturacağım. Lütfen, bölüm aralıkları uzunlukları için kızmayın bana. Elimde olan şeyler değil. Hepimiz insanız ve hayatımızda bir sürü şey olup bitiyor. Elimden geleni yapıyorum, biliyorum herkesi memnun edemem. Ama çabalıyorum. Sizleri seviyorum ve cidden çoook özledim. Yorumlarınızı, düşüncelerinizi eksik etmeyin.. Part 2 gelene kadar bu bölümle idare edelim, olur mu? Finale gitmeden Albay ve Arya'nın annesi konusunu netleştirmek istedim. Biliyorum Ilgaz yoktu ama... Geçenlerde onu rüyamda gördüm, Arya da vardı. Resmen bölüm yazayım diye göründüler bana jdjfkd Neyse çok uzattım, çooook öpüyorum. Görüşmek üzere.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro