31.BÖLÜM
Media= MİRAÇ & ZELİŞ
BOL YORUM YAPARAK OKUYUNUZ. Yazım hatalarım için mağzur görün lütfen. Göz rahatsızlığım var.
Keyifli okumalar dilerim...
***
O yok artık. Yaz bunu, onu kitap bilmiş aklına!
Gitti, tutamazsın!
Kalbimi kendisiyle birlikte götüren kadın! Elinde tuttuğun can fazla yaşamaz bilesin, şimdiden derin bir mezar kaz...
MİRAÇ ULUHAN
Hayatın insanları sınama şekli hep bir hilegaldi bana göre. Böyle bir durumun içerisine düşeceğim aklımın ucuna bile gelmezken günlerdir kafamın düşünceleriyle tokuşuyor ve bir nevi savaşıyordum. Hataların gideri yok. Şu an bile bir hata yaptıktan sonra pişman olmanın anlamı kalmazken, içimize oturan o eksikliğe vicdan mı deniyor, yoksa acıma duygusu mu bilmiyorum.
Doğrusu öfke ve nefret haricinde hiç bir duygunun anlamını bilmiyorum.
Ben yıllarca hissizlikle yaşamış biri olarak kalbimin atışını duymadım, duyamadım. Şu son günlerde öyle bunalmış ve yorgundum ki bunun katlanır bir yanı yoktu. Çok düşündüm. Uykusuz geçirdiğim gecelerde izlediğim bedenin her bir hâresini zihnime kazımış, ezberlemiştim. Mesela Zeliş'in sağ kaşının üzerinde ince, ufak bir çizgi vardı. Dikiş izine benziyordu ama değildi. Belki de küçük bir kız çocuğuyken düşüp kanatmıştır ve onun izini taşıyordur hala. Acaba nasıl bir kız çocuğuydu, yaramaz mıydı yoksa uslu mu diye düşünmeden edemedim. Çok da düşününce utangaç yanını görselleyen yanakları uslu olduğunu belirtiyordu ama bir o kadar da inatçı ruhlu kız çocuğu da olabilirdi, bunu bilemezdim.
Belki dedim içimden. Belki de o karanlık mahzene yıllarca tıkılı kalmasaydım onunla daha önceden tanışma şansımız olabilirdi. Belki aynı okulda bile olabilirdik, ya da klasik bir olay yaşatarak çarpışır tanışırdık. Bu durumda olmazdı her şey. Ben bu yolu seçmedim. Beni bu karanlığa itenlerden intikam alma hırsıyla birikmiş tüm hıncımı, masum bir kızdan çıkarmıştım. Hayatını elinden alarak, onu karım yaptım. Belki de tüm bu olanların içinde en iyi yaptığım şeydi onu karım yapmak. Ne düşüneceğimi bilmiyordum artık. Bir konudan başkasına atlıyor, sinirlerim geriliyordu. Beynim sel altı misali, kelimeler boğuluyordu.
Ayrı bir döngü daha zihnimi allak bullak ediyordu. Babam. Babamın yaşıyor olabileceği hissini bir türlü atamıyordum içimden. Ekrem şerefsizini beni kapattığı mahzene kapatırken tek söylediği, "Baban yaşıyor! O mezar boş!" olmuştu. Bunun ne kadar doğru olduğunu da bilmiyordum. Dayıma şimdiye kadar hep güvendim, her zaman yanımda olan bir tek dayım vardı. Şimdi ise içime oturan kuşku bana yapmamam gerekenleri fısıldıyor, yolumun üzerine güvensizlik tohumları ekiyordu. Şeytanın fısıltılarına istemeden kulak kabartıyordum. Kuşku ve şüphe, en büyük harabeyi yaratan yoldur.
Dayım beni o mahzenden kurtardığında anlatmıştı bana babamın çatışmada öldüğünü. Hiç unutmuyorum. Bir mezar gösterdi bana ve 'İşte baban burada yatıyor.' dedi. Annemin mezarının yanına gömülmüş bir beden. Neden yalan söylesin ki bana bunca zaman? Öyle olsa bile babam, o adamın dediğine göre Meral'i de alarak kaçıp gitmiş olacaktı. Beni neden bıraktı o zaman? Bu saçmalık. Böyle birşeyin oluru yok. Babam beni asla bırakmazdı bir başıma. Onu az da olsa hatırlıyorum, zihnimde biriken anılarda babam her zaman benim yaslandığım büyük çınar ağacımdı.
Kendime günlerce ürettiğim geçiştirmeler bu gün son buldu. Dayıma inanmama rağmen bir hata yaptım. Kuşku insanı bitirirdi. Güveni silip atar ve seni bilinmez sokaklara sürüklerdi. Geceleri bile uyuyamaz hale gelmiştim bu düşüncelerle, içimde fırtınalar koparan uğultulu ses susmak bilmiyordu ve bu kuşkuyu sonsuza dek susturmanın tek bir yolu vardı. O yol her ne kadar bataklık bir gölcüğe ait olsa da ben tehlikelerde yüzen adamım. Bu yolda boğulmayı tercih ettim, kendime karanlık bir sayfa belirdim.
Ve bugün, o mezarı kazdırdım.
Sabaha kadar uyumadan düşünmenin sonuna açılan yol kararımı belirlemişti. Hem Zeliş'i, hem babamı, hem de Meral'i derken beynim zonklayacak duruma gelmişti. O mezardan çıkan bedenin çürük kemikleri gözlerimin önünden gitmetken başımı salladım iki yana. Babama ait bilinen o ceset ruhumu çekti kendine. Mezar kazıldı, gerekli testler yapılmaya başlandı. Doğan ilgilenecekti bu testle ve en kısa zamanda o cesedin babama ait olup, olmadığını bana bildirecekti. Dayımın bu olanlardan haberi yoktu ve gizli kalması için bu işin içinde olan herkesi susturmuştum. O cesedin bir yandan babama ait olmasını istiyor, diğer yandan istemiyordum. Ne düşüneceğimi bilemez halde derin bir çukurda gibi hissediyordum. Zihnimden oluk oluk düşünceler taşıyordu ve beni o çukura gömüyordu.
Zeliş'e ise bir söz vermiştim ve bunu tutmak istemeyen yanıma çaktığım bir darbeyle yerlebir ettim. Onu göndermem gerekiyordu, her ne kadar istemezsem de. Ona yeterince zarar vermişken, 'Gel ömür boyu karanlığıma hapsol.' diyemezdim. O çok narin ve kırılgandı, ona bunu yapamazdım. Benim bataklığımda yaşayamazdı. Eski ben olsa, asla izin vermezdi gitmesine. Ne onu gönderirdim, ne de götürüp kendi ellerimle evine bırakırdım.
Ben yaptım, onun benden gitmesini istemiyordum lakin elimde olan bir neden yoktu. Onca zarardan sonra yanımda tutamazdım. Ona nasıl bir his tutuyordum içimde bilmiyorum ama vardı bir yerlerde ona ait bir şey. Ben sevmenin ya da aşkın kavramını bilmiyorum. Ne annem ve babama ait bir aşk gösterisi izlemeye şansım oldu, ne de bir yerlerde gördüm. Hayatım hep bir kargaşa içindeyken, buna ayıracak vaktim yoktu.
Bilmiyorum Zeliş'e ne hissettiğimi ama değer veriyordum o ayrı bir konu. Canının acımasına dayanamayacak kadar, üzülmesine veyahut ağlamasına izin vermek istemeyecek kadar, onun için tedavi olmayı kabul edecek kadar bir değerdi bu. Yanımda tutsaydım onu esir ettiğim için hep hüzünlü olacak, eski hayatını düşünecekti ki zaten o yanımda kalmayı asla istemezdi. Eski hayatını özlüyordu. Onu esaret ettiğim her gün bana olan nefreti artacaktı ve ben artık bunu istemiyorum. İlk defa, biri benden nefret etmesin istiyorum. Ona yaptıklarımın telafisi olamazdı biliyorum ve bunun cezası olarak onu kaybettim. Asla beni affetmeyeceğini kendi ağzıyla dillendirmişti.
Onu bırakmak en doğrusuydu.
Düşüncelerim bir an olsun beni yalnız bırakmazken, dakikalar sonra geldiğim yeri süzdüm. Saatlerdir araba kullanıyorum ve yorulmuştum. Rastgele topraklı bir yol kenarına park ettiğim arabadan sigara içmek için indiğimde gecenin soğuğu çarptı üzerime. Derin bir nefes alarak cebimdeki paketten bir dal sigara çıkardım ve dudaklarımın arasına yerleşirerek çakmakla yaktım. Seyrek ağaçlarla çevrilen yol kenarlarında aralıklarla dizilmiş evler ve ufak lokantalara benzeyen mekanlar vardı. Arabama yaslanarak sigaramdan derin bir nefes çektim ve gecenin karanlığına tekrar teslim ettim gri dumanı. Tüm bedenim yorgunluktan ve uykusuzluktan uyuşmuştu.
"İyi akşamlar evlat!" Kalın bir ses arkamdan yûkseldiğinde omuzumun üzerinden geriye doğru baktım. Yaşlı bir adam bahçede durmuş beni süzüyordu bakışlarıyla. Gerisinde duran mekanın kapısında bir eli dururken, diğer elinde buradan parlayan bir metal olduğunu belirten anahtar tutuyordu.
"Sana da ihtiyâr!"diye seslendim ve umursamadan tekrar önüme dönerek elimde ki sigarayı tekrar nefesledim. Her içime çekişimle dolup taşan düşünceler zihnime ayrı bir olaydı. Uyuşuyordu az da olsa. Beynim duman altı bir versiyona girmiş düşüncelerimde boğularak can çekişiyor, gerisin geri karanlık geceye dudaklarımın arasından çıkıp gidiyordu. O da terk ediyordu beni.
"Kimlerdensin? Gece gece ne yapıyorsun burada evlat, yolunu mu kaybettin?" Sesi daha yakından geliyordu yaşlı adamın. Adım seslerine bakılırsa bana doğru yaklaşıyordu. Derin bir nefes daha çektim dudaklarımın arasında ki sigaradan ve omuz silktim. Sana ne demek geldi içimden ama bu yaşlı bozma herifle uğraşacak gücü bulamadım kendimde.
"Dinleniyorum."diye mırıldandım ona dönmeden.
"Kafanın içindeki fareler müsaade ediyor mu peki dinlenmene?" dediğinde sesi hemen yanımdan geliyordu. Sigara dudaklarımın arasında öylece duraksadı. Ne içime çekerek zehirliyordum kendimi, ne de izmariti atıp kendimi bundan esirgiyordum. Gözlerim yanıma gelen yaşlı adam da takıldı, kaşlarım çatılmıştı. İşaret ve baş parmağım arasında duran sigarayı dudaklarımdan ayırdım.
Üzerinde giymiş olduğu eski bir kareli gömlek ve yelek varken altında bol kahverengi pantolon vardı. Ne dediğini düşünmekten çok giydiği eski kıyafetleri süzüyordum. Yargılamaktan değil de, farklı bir histi bu. Merak gibi. Arkamızda duran mekanı bile eksi ve küçük bir yer, çatısı ise çinko ile kapatılmıştı. Sorduğu soruyu cevapsız bırakarak son kez derin bir nefes daha çektim sigaramdan ve dudaklarımın arasından zehirli dumanı dışarı verirken yere attığım izmariti ayakkabımın ucuyla ezdim.
"Hadi sana iyi geceler ihtiyâr." Arabaya yönelerek binmek için kapıyı açtım ancak adını bile bilmediğim ihtiyâr'ın, "Evlat!" diyerek seslenişiyle duraksayarak ona döndüm.
"Gel bir çayımı iç. İçin açılır, hasta görünüyorsun." Eliyle ardındaki eski mekanı işaret ederken, davetine karşı kaşlarımı daha bir çattım. Hasta değildim, ancak yorgun olduğum doğrudur. Şu an araba kullanacak kıvamda bile değilken, uzun yola çıkacak olmak daha bir yoracaktı beni.
"Her karşına çıkanı böyle davet eder misin?"dedim bir elim arabanın kapı kulpunda dururken. Bu yaşlı adamın kırışmış yüzü iyimser olduğunu parlak irislerinden belli olurken nasıl olurda bana güvenebildiğine saştım.
"Belki bir katilim? Ya da hırsızım belki de? Nasıl güvenebiliyorsun?"
"Adamına göre muamele evlat. Katil olacak olsan mekanımın önünde durmaz, gelir beni içeride basar ve öldürürdün ki, katillerin birini öldürebilmesi için ilk önce bir sebebi olması gerek. Ya da aynı şekilde hırsız olsan, yüzünü gösterir miydin? Veya hırsızların böyle pahalı arabası olur mu? Olsa bile hırsızlık niye yapsın? Hoş, çalınacak pek birşeyim yok ama neyse."
Bu yaşlı adam fazla zeki olabilirdi ama belki de buraya benim gibi çok adam gelip durduğundan güvenmişti. Nedenini anlamadım. Sebebini bilmesem de içimde bir his belirerek bu adama karşı soğukluğumu dindirme isteğine kaldım. Niyeti kötü biri olsa bile benimle başa çıkabileceği konusu söz bile edilmezdi. Bu yaşlı adamdan zarar gelmez olduğunu farketsem de yine de düşüncelerime zıt bir cümle çıktı dudaklarımdan.
"Peki ben sana nasıl güveneceğim ihtiyâr?" Yaşlı adamın birden yüzü asıldı. Kurduğum cümle zoruna gitmiş gibi bir hali varken gözleri mekanına çevrildi. Az önce ki samiyeti umursamaz bir ifadeye dönüştüğünde kendime içimden sövdüm. Yaşlı adamla ne diye uğraşıyorum?! Çekip gitmek varken...
"Orası da senin bileceğin iş."diyerek cevap vermemi beklemeden tekrar bahçeye doğru ilerledi. Bir an önce eve gidip sızma fikriyle tutuşuyorken bu yaşlı adama nerden çatmıştım bilmiyorum. Söylediğimi yanlış anladığına bahse girebilirdim. Üzerini süzmüş olduğumdan eski kıyafetleriyle yargılamışım diye bir görsel sunmuştum. Sıkıntıyla yüzümü iki avucumla sıvazlayarak ellerimi saçıma doğru kaydırdım ve sinirle dağıttım.
"Hey ihtiyar!"diye seslendim birden yaşlı adamın arkasından. Bahçenin ortasında duraksayarak bana doğru döndüğünde soru dolu bakışlarını es geçerek arabayı kilitledim ve mekana, yaşlı adama doğru ilerledim.
"Çayın sıcak mı?"
Dudakları kıvrıldı kurduğum cümlenin ardından. Başını sallayarak onayladığında birlikte mekana doğru ilerledik. Kilit vurduğu tahta kapının zincirini açarak kapıyı araladı ve içeri önden girdiğinde kapalı ışığı bir düğmeye basarak açtı. Kara gözlerim etrafı süzmeye geçiş yaparken, yaşlı adam içeride mutfak olduğunu tahmin ettiğim bir kapıyı daha aralayarak içeri girdi. Ben ise bu kutu gibi mekanı incelemekle meşguldum.
"Keyfine bak evlat, ben çayı getiriyorum."diye seslendi içeriden.
Küçük masalar ve etrafında ikişerli-karşılıklı ufak oturaklar vardı. Masalar öyle yüksek değil de, sehpa tarzında engindi. Duvarlar tuğlalarla döşenmiş, köşede solda bir tezgah vardı. Büyük bir yer değildi burası, fazla sade. Beni bile aşacak kadar bir sadelik kokan bu mekan eskiye dayanır anıları taşıyordu soluğunda. Pencereden uzak duvar kenarında bir masaya geçerek ufak oturaklardan birine yerleştim. Cebimden telefonumu çıkararak masaya bırakırken yaşlı adam elinde tepsiyle birlikte mutfaktan çıktı. Masaya bıraktığı bardakların ardından karşıma oturduğunda önümde duran çay bardağını kendime doğru çektim ve içindeki kaşığı çıkararak kenara bıraktım.
"Ee, dökül bakalım. Nedir seni gece vakti buralara sürükleyen? Yabancısın buranın belli." Elinde tutuğu ince belli çay bardağının içine bir küp şeker atarak karıştırdı. Gözleri üzerimde dolanıyordu sürekli, yavaşça çayını yudumladı.
"Uzun yoldan geldim, yorulunca dinleneyim dedim biraz." Sesimin umursamazlığı, ifadesizliği her zamanki gibi yüzeydeydi. Bu yaşlı adama içimde biriktirdiklerimi dökmeye başlarsam, altında boğulurdu. Ne ben işin içinden çıkardım, ne de o. Boş vermeye koyulmayı denedim, zarar gelmezdi.
"Vardır elbet bir sebebi benim kapımın önünde durmanın. Senin yoksa bile, yukardakinin vardır." Ak düşmüş saçlarına benzer gri kaşları çatıldı. Çayımdan bir yudum aldığımda bir an duraksadım ve elimi hafif kaldırarak çayı kontrol ettim. Gariptir ki kolay çay içmeyen ben, ilk defa çayı beğenmiştim. Sanki farklı bir tadı vardı. Biraz acı, biraz da hoş denebilecek bir geniz yanma hissi tuhaf geldi.
"Bekarsın herhalde?"diye sorduğunda çayı incelemeyi bırakarak gözlerimi ona çevirdim. Neden bu soruya değindiğini anlamadığım gibi huzursuzca cevap verdim.
"Evliyim." Mırıldanarak çayımı tekrar içtiğimde yudumladığım çay genzime yapışırcasına zorlukla indi. Aklımda sürekli yer edinen bedenin benden kopuyor oluşu, sanırım bir ilk daha yaşatarak bu kez canımı acıtıyordu. Yaşlı adamın gözlerinde beliren şaşkınlık onu afallatır nitelikteydi. Karşı karşıya oturmuş çay içiyorduk ve ikimizde ismimizi bilmiyorduk.
"Yüzüğün yok."diye yaşlılığından ötürü pürüzlü bir sesle mırıldandı. Yüzük bu zamana kadar aklıma bile gelmezken bu adamın şaşırmasına hak verdim. İlk önceleri sahte bir evliliğin gerçek bir birlikteliğe sürüklenmesi derken onca kargaşada yüzük aklımın ucuna bile gelmemişti. Hafif şekilde omuz silkerek yan tarafımdaki duvara yasladım sırtımı, elimi cebime atarak sigara paketini çıkardım. Bu aralar çok içiyordum, günde iki paket kadar çok.
"Yüzüğe falan gerek kalmadı artık."diye mırıldandım sessizce. Paketten bir dal çıkararak çakmağa yöneleceğim sırada yaşlı adamın sesiyle elim cebimde duraksadı.
"Koy onu cebine evlat." Kaşları çatılmışken sesi uyarır bir cinsteydi. Benim de kaşlarım çatıldığında verdiği emir yüklü cevapla dişlerimi sıktım. Neden çekip gitmedim bu yaşlı moruğu dinlemek yerine anlamıyorum. İşime burnunu sokanlardan ayrı bir huylanıyor, verdiği emirlerinden ötûrü ses tellerini koparmak istiyordum. "Kendinden yaşça büyüklerinin önünde sigara yakılmaz, bilmiyor musun? Saygısız herif." Buruşuk yüzünü daha bir kırıştırarak ters bir ifadeyle beni süzdü.
Derin bir nefes alarak kendimi dizginlerken başımı salladım sakinleşmek için. Çıkardığım sigarayı tekrar paketine attım ve cebime yolladım. Bu yaşlı adam beni fazla zorluyordu. Belki de bir ayar çekmem gerekirdi ama neden bilmiyorum bana olan yaklaşımına ters cevap veremiyordum. Yaşlılığına verdim. Zaten bir ayağı çukurda, diğerini de ben kırmak istemiyorum.
Önümde ki şekersiz çayımı tekrar içmeye başladım. Duvara tekrar yaslandığımda rahat bir tavırla yayvanışıma kınayan bakışlar atan yaşlı adamı umursamadım. Aklımda biriken düşünceler beynimi yemek için an kolluyordu. Tek bir an bile kaçırmayan sinsi düşüncelerimde hangisini kafese tıkacağımı bilmiyordum. Birini yakaladığımda diğeri boşta kalıyor içimde huzursuzluklar dolduruyordu. O testin sonucunu merak ediyorken, diğer bir yan Zeliş'i düşünüyordum. Babam eğer yaşıyorsa, o mezarda yatan adam kimdi? Aslında çok ümit yoktu. Ekrem bana mezarın boş olduğunu belirmişken, mezardan bir ceset çıkmıştı. İki seçenek vardı ortada. Ya o ceset babama aitti, ya da başka birine. En kötüsü de dayım bana yalan söylemiş olabilir miydi?
Bu da yetmezmiş gibi Zeliş ile boşanma derdi çıkmıştı başıma. Her ihtimale karşı kapısına onu takip etmesi için iki koruma dikmiştim. Onun bundan haberi olmayacağı gibi gizli takipde olacaklardı. Her anını bildirecek, ne yaptığı, kimlerle konuştuğuna kadar. Her ne olursa olsun o, Ekrem'in kızıydı ve Ekrem'in düşmanları çoktu.
Onu bu şekilde korumasız ve savunmasız bırakamazdım ortada. Benim yanımda kalsaydı eğer dokunamazlardı kimse, asla izin vermezdim ve vermeyeceğim de. Ancak onu elimde daha fazla tutamazdım. Sinir hastasıyken ona zarar vermekten çekinmeyecek nefret üzerine nefret yaratacaktım. Böylesi daha iyidi belki.
"Sen tek mi yaşıyorsun burda ihtiyâr?" Sonunda ben ona bir soru yöneltmiştim. Bakışları değişti birden. Hüzünle dolan kahverengileri ışığını kaybetmişti. Başını sallayarak onayladığında elinde dibi kalan çayını başına dikerek masaya bıraktı. Sessiz kaldığında tekrar konuştum.
"Bu arada, az önce katil olmadığıma dair teoriler üretmiştin ama yanıldın. Çok adam öldürdüm."dedim kuru bir sesle. Hemde çok fazla. Öyle soğuk cesetlerle karşı karşıya kaldım ki, anlatılmaz bir gerçekti.
"Desene yoldaşız!" Dalga karışık hüzünle güldü. Hafif bir şaşkınlık yaşayadım. "Yeter ki kalbimizin katili olmayalım evlat. "
Söylediklerinden bir bok anlamazken öylece ona bakmayı sürdürdüm. Bakışlarıma karşılık tekrar güldüğünde derin bir soluk çektim içime ve karşı pencereden karanlık geceyi süzdüm. Duvar kenarında olmama rağmen dışarısı açık şekilde görünüyordu. Komple cam olan duvar yarısına kadar tuğlalarla döşenmiş, yarı duvardan sonrası tavana kadar cam kaplıydı. Yaşlı adamın kafası gidikti sanırım. Onca adam öldür ama kalbinin katili olma. Neye yarardı ki? Sen kendi kalbini ilk ceset gömüşünle birlikte gömüyorsun. Canlı veya cansız, kimin umurunda.
"6 yıl önce hapisten çıktım." Kederli bir bakış attı ve kafasını iki yana salladı. "Hamile karıma tecavüz edip, üzerine birde bedenini yakarak öldüren herifi bulup öldürdüm, sonra katil damgası yedim. 26 yıl içeride yatmış biri olarak söylüyorum; Kalbim hala yaşıyor evlat, ölmesini bekliyorum."
Söyledikleriyle birlikte dudaklarım aralandı. Duygusuz, hissiz biri olarak bilinen ben, bir an neye uğradığımı şaşırdım. Hamile bir kadına tecavüz etmek ve yakarak öldürmek. Hamile bir kadın. Bebek bekleyen, anne olacak bir kadın. Böyle bir şeyin acımasızlığı beni aştı. Bir an kendimi bu adamın yerine koymayı denedim. Zeliş hamile olsa ve ona biri... Düşüncesi bile kanımı dondurmaya yeterken, birden bir cam kırılma sesi duydum ve hemen ardından avucumda bir sızı hissettim. Elimde ki bitmiş çay bardağını istemsizce parmaklarımın arasında sıkarak avucumda parçalamış ve elimi kesmiştim.
Yüzümde kas oymamazken yaşlı adam, "Ne yaptın oğul sen!"diyerek hızla ayağa kalktı ve mutfağa girdi. Avucumda ki kesiğe batan kırık cam parçalarını seçerek çıkarırken, geri geldiğinde elinde bir bez parçası vardı.
"Gerek yok dayı, bir şey olmaz."desem de dinlemeyerek elimi kendine çekti ve bezi elime doladı. O an ona dayı dediğimin farkında bile değildim. Zaten adını bile bilmezken istediğim kılıfa uydurur oldum ama İhtiyâr daha çok hoşuma gitmişti. Dayı ise ağız alışkanlığı. Elime sardığı bezin iki ucuna düğüm attığında bezin üst kısmına kan lekeleri bulaştı.
"İstersen arka tarafta evim var. Dikiş atmakta iyiyim."diye söylendi elimi bırakırken. "Gerek yok, sağ olasın." dedim red ederek. Yarına geçer giderdi bu yara. Hafif sızlasa da umursamayarak dişlerimi sıktım. Ben düşüncesine katlanamazken, bu adam bunca yıl nasıl yaşadı?
"Dayı."dedim başımı elimden çevirip ona bakarken, "Nasıl dayandın?" dediğimde sönük gözleri masaya düştü. Aklımda bin bir soru dolansa da sormaktan şuan geri kalmak zorunda kaldım. Bilmiyorum acıdım mı, yoksa üzüldüm mü.
"Acının tarifi olur mu hiç evlat?" Oluyor muydu hiç anlamazdım. Şu ana kadar hiç kimse canımı yakamazken, ufak bir beden canlandı zihnimde. Küçüklüğümün dayanılmaz acılarını kimseye tarif edemezdim. Anlayabilen olmazdı zaten, derdin tasasını çeken biliyordu. Benimki de o hesap.
"Olmaz tabi."dedim başımı hafif eğip onaylayarak. Gözlerimi kanlanmış elime indirdim. Aklım farklı yollara geçmişken, bedenim apayrı denizde kulaçlanıyordu.
"Karınla aranız bozuk galiba. O yüzden mi böylesin?" Alay eder gibi dudak kıvırdım. Doğru dürüst bir evliliğimz bile olmazken, karı-koca ilişkisi bize çok uzak geliyordu. Böyle bir durumu nasıl dile getirebilirim bilemedim. Hangi şekilde tutsam boşlukta savrulur oldum.
"Nasıl mışım?"diye sordum, gözlerim hala elimi incelerken. Avucumda açılan çizik kalbimde oluşandan çok daha hafifti. O bu kadar acı çekerken, bedenimin acısı hiç gibi geldi.
Umut beklemedim hiçbir zaman bu dünyadan. Her zaman kopuk bir köprüyle baş başa kalmışken, kendi yolumu kendim belirledim. O karanlık zamanlarımda kaybettim ben umudumu. Zeliş ile bir geleceğimizin olmayacağını biliyorken üstelemek aptallık olur. Ona bu kötülüğü yapamazdım. En azından uzaktan izlerdim. Ama gözlerimiz birbirine değmeden.
"Yaşıyorsun ama ölüsün. Yorgunsun ama ayakta dikilmek için çabalıyorsun. Acı çekiyorsun, aynı zaman da güçlü durmaya zorlanıyorsun. Aklınla kalbin iç savaşa girmiş evlat." Adını bilmediğim yaşlı adamın pürüzlü sesiyle söylediklerine karşı gözlerimi elimden kaldırmış ona çevirmiştim.
"Senin gibi mi?"dedim cevap olarak asi bir tavırla tek kaşımı kaldırdım. Gülümsedi.
"Benim gibi."dedi onaylarak ağır bir baş sallamayla.
"Elden gelmeyen dermanı aramak boşuna be ihtiyâr."dedim omuz silkerek. "Düşünsene, karanlık işler yapıyorsun ama değer verdiğin kişiyi bu karanlık dünyadan uzak tutman gerek. Onun iyiliği için, onu terk eder misin bu durumda olsan?"
Gözlerimi dikmiş bir cevap bekliyordum. Cevabın ne olacağını çok az merak etsem de kendime ne tür bir kelâm beklediğimi soruyordum. Ne olabilirdi ki? Saçma bir sorudan ibaret kurduğum cümle saçma bir cevapla hal olur ve kazanan savaşın kim olacağına dair üretilen soru işaretleri anlamsız bir çırpınmayla sonuçlanırdı.
Yaşlı adam ilk önce hafif bir duraksama yaşayarak kırışmış kısa parmaklı ellerini masaya yerleştirdi. Cevabını biliyor ama düşünüyor gibiydi. Gözlerim kısıldı beklemeye devam ederken. Daha sonrasında çok beklemeden cevap verdi.
"Değer verdiğim, sevdiğim birinin iyiliği için onu terk edeceğime, karanlığımı terk ederim daha iyi."
Donuklaşan ifademle birlikte bir süre bekledim. Kelimelerin her bir anlamını zihnimde tartarken olumsuzluğa yol açan cümlelere karşın başımı iki yana salladım. Ben bu işi asla terk edemez, bırakamazdım. Bu işi ilk yürüten büyükbabam olduğunu biliyorum, ondan sonra babama ve şimdi de bize ait bölgeyi ben yönetir oldum. Onların bıraktığı işi tamamlamak bana düşüyorken, bunu görmezden gelemem. Bırakamam.
"Karanlık seni Kral bilmiş. Tahtını bırakan Kral hiç duydun mu?"
"Efsaneler seni yanıltmasın evlat. Kral dediğin yeri geldiğinde tahttan da iner, yeri geldiğinde milletini satar."
"O sıkar biraz ihtiyâr."dedim tekrar iki yana baş sallarken. İçimde oluşan huzursuzluğu bir türlü atamadım. Ne olduğunu bilmediğim hislerle cebelleşiyor ve yorgun bedenimi daha da yoruyordum. Zeliş'i yanımda tutamazdım. Hem zaten o beni istemezken daha fazla zorlayamazdım onu. Başka çıkar yolu yoktu bunun, gitmesi ve hayatını baştan kurması gerekiyordu. Bensiz. Uzatmayarak konuyu kapadım.
"Neyse geç oldu artık, ben gideyim. Sen de kusura bakma gece gece başına iş açtım." Oturduğum yerden ayağa kalkarken masa kenarında duran telefonumu alarak cebime attım ve bir yandan bez sarmalanmış yaralı elimle masa üzerinde saçılmış kırık cam parçalarını gösterdim. Adam bir çay ısmarlamışken, öfkemi kontrol edemeyerek bardağını kırmıştım. Boşta ki elimi cebime atarak cüzdanımı çıkardığımda yaşlı adamın sesini duydum.
"Koy onu cebine."diye sert bir dille kızdı. Elimde cüzdanımla duraksarken gözlerim kısa bir an tekrar masa üzerinde ki cam kırıklarına geçti. "Bir bardağın lafını etmem ben evlat. Dediğimi yapmazsan bir daha seni buradan içeri almam."
Daha fazla uzatmadan cüzdanı sağlam olan sol elimle tekrar cebime gönderdim. "Sağ olasın."diye mırıldandım ve kapıya doğru adımlarımı ilerlettim. Arkamdan gelerek ışığı kapattı.
Gecenin bir vaktinde eve dönebileceğimi sanmıyordum, yorgundum. Zeliş'i evine bırakmamın ardından yarım saatlik bir yol almıştım ve kendimi burada bulmuştum. Şimdi ise eve iki saatten fazla sûrelik bir yol vardı. Ve sanırım, şimdi tekrar ona döneceğim.
Bahçeye çıktığımızda tahta kapıyı çekip ardımızdan örterek zinciri kapının üzerinde ki demir parçasına dolayarak kilit vurdu. Arabama doğru ilerlediğimde hala arkamdan gelen yaşlı adamın ayak seslerini duyabiliyordum. Bir daha buraya gelirmiydim bilmiyorum ama itiraf etmekte zorlansam da burası bana iyi gelmişti. İçeride geçirdiğim o birkaç dakikalık sayılı zaman dilimi beni az da olsa huzur doldurmaya yetti. Beni bunaltan çevreden uzak kalmak iyi geliyor bazen. Belki de ormanda bulunan kulübeye uğramam ve bir süre orda kalmam gerek. Tıpkı geçenlerde ortadan kaybolup kulübeye sığındığım zamanlarda ki gibi. Arabanın kilidini açtım elimde ki anahtarda bulunan kumandayla ve yavaşça yaşlı adama döndüm. Benden farksız yorgun gözleri kızarmıştı.
"Belli olmaz, bir bakmışsın gece vakti yine kapındayım."diye hafif bir alayla doladım sözlerimi. Yaşlı adam gülümsedi tekrar. Onca yaşadıklarına rağmen nasıl gülümseye biliyordu hayret ettim. Bunu başarmak zor.
"Her zaman beklerim evlat."dedi yüzünde ki tebessümü bozmayarak. Arabaya dönüp binecekken birden aklıma gelenle duraksadım ve ona döndüm.
"Bu arada adın neydi senin?"diye sordum hafif bir merakla. O kadar sohbet etmemize rağmen sormak aklıma gelmezken şu an gitmeden öğrenmek istedim. İsim bu kadar önemli değildi biliyorum, önemli olan insanın karakteriydi ama bir anlık bir hisle merak etmiştim.
"İhtiyâr."diye cevap verdiğinde istemsizce bir dudak kıvırdım. Benim ona sesleniş tarzıma yönelik bulunduğu imalara nispeten cevap vermişti. Rahatsız olduğuna dair bir ifade yoktu yüzünde ve bundan yararlanarak, işaret ve orta barmağımı birleştirerek alnıma yerleştirdim, hemen ardından ufak bir baş eğmeyle 'Eyvallah' der gibi selam vererek elimi indirdim. Arabaya doğru durmaksızın ilerleyerek koltuğa yerleştirdiğimde hala benim gitmemi bekliyordu.
Arabayı çalıştırarak harek ettirdim ve bir U dönüşüyle geldiğim yolu tekrar dönmeye koyuldum. Radyodan açık saate baktığımda neredeyse iki olmak üzeriydi. 01:56'yı gösteren sayılar birbiri ardına dizilerek zamanı ilerletti. Zeliş'in yanına neden gittiğime dair hiç bir fikrim yoktu. Yorgun zihnim sadece bunu fısıldıyor ve bir an önce onu hissetmeye koyuluyordu.
Yarım saatlik süren bir yoldan sonra belirli geniş sokağa girdim. Sokak lambalarının aydınlattığı yanyana dizilmiş apartmanları tek tek es geçtim ve sonunda onun merkezinin önünde arabayı durdurdum.
Apartmanın ilk katının, ışığı sönük pencerelerini dikkatle inceliyordum. Arkama yaslanarak koltuğa yayıldım ama fazlasıyla rahatsızdı. Çaresizce durumu kabullenmiş önümde ki apartmanı izliyordum. Biraz gerimde tanıdık bir araba duruyordu. Ayarladığım korumalara ait arabaydı ve muhtemelen benim neden burada olduğumu tartışıyorlardır. Sabaha kadar uyumak yasaktı onlara, gece ayrı gündüz ayrı koruma olacaktı. Bu her ihtimale karşı bir önlem olmasına rağmen daha ilk saatlerde ben devralmıştım görevi.
Saatler sonra izleme faslına bir ara vermek isteyen yorgun gözlerimi daha fazla açık tutamadım. Gözlerim kendiliğinden kapanırken, günlerdir uykusuzluğun acısını çıkarır gibi uykuya yenik düştüm.
* * *
Cam tıklatma sesiyle birlikte gelen gürültüyle hızla aralanan gözlerimin ardından elim belimde ki silaha yöneldi. Ancak farkettiğim şeyle elim belimde duraksadı. Tuttuğum soluğumu rahatça geri verirken, sızlayıp duran yaralı elimi belimden geri çektim ve cam ardından sırıtarak beni izleyen Dila'ya karşı kaşlarımı çattım.
Neredeyse cama yapışacak gibi içeriyi süzüyordu. Arabayı tanımış olmalıydı, çünkü siyah kaplı cam ardından beni görmesi zordu. Gerilmiş kaslarımın isyanını görmezden gelerek yüzümü sağlam elimle sıvazladıktan sonra düğmeye basarak arabadan inmeden camı indirdim. Bu çatlak kızın benim neden geri geldiğimi öğrenmeden gidecek gibi bir hali yok gibi görünüyordu.
"Enişte?"dedi tuhaf bir gülümseyişle.
"Ne var?" Ters bir ifadeyle verdiğim cevabın ardından yüz buruşturdu. Ama yüzünde beliren garip gülümseme dinmedi, yaklaşarak ellerini pencereye dayadı ve etrafı kontrol etmesinin hemen ardından tekrar bana döndü.
"Şu, buz dolabından çıkmış sesin olmasa giderin var enişte ama kapıda gecelemen çok romantikmiş ya..." Abartılı bir heyecan sesine akmışken, parıltılar saçan yeşil gözlerini irileştirmişti. Sarf ettiği cümleler daha bir kaşlarımı çatmamı sağladı, bu kız saçma kelimeler üretme beynini neyle besliyordu diye düşünmeden edemedim. Kafam zaten allak bullakken, bir de bu kızla uğraşamazdım. Gözlerim saate kaydı bir an. 10:43 gösteren saatin ardından sinirle soludum, nasıl böyle bir hata yaparak bu saate kadar uyumuşum inanamadım.
"Seni, o buz dolabına sokmamı istemiyorsan çek git başımdan."dedim terleyerek. Torpido gözünü aralayarak içinden su şişesini çıkardım ve kapağını aralamaya çalıştım, çalıştım çünkü avucu boydan kesilmiş yaralı bir el beni zorluyordu. Derdim yetmezmiş gibi üstüme üstüme yağıyordu. Dişlerimi sıkarak acıyı umursamadan açtım kapağını ve şişeyi dudaklarıma dayayarak suyu içmeye başladım.
"Eline ne oldu enişte?"diye bir mırıltı duyduğumda şişeyi dudaklarımdan ayırarak göz devirdim. Bu kız daha gitmedi mi?! Sabrımı sınıyorsa eğer taşmak üzeriydim ama kendimi zorlamam sadece Zeliş'in burada olduğumu anlamamasından ibaretti. Bilsin istemiyordum.
"Sen hala burada mısın?!" Tıslarcasına çıkan sesimin ardından hızla bir adım geri çekildi. Şu an, ne yüzünde o saçma gülümseme vardı, ne de hınzır ifadeler. Korktuğu her halinden belliyken kendi duygularını gizleyip ellerini teslim olurcasına yukarı kaldırdı.
"Tamam, gidiyorum. Henüz çok gencim ve ölmek gibi bir düşüncem olmadığı gibi seni zorlamayacağım ki, zorlasam bile kilit vurulmuş ağzından tek kelime alamam biliyorum ama yine de böyle beni merak duygularımla baş başa bırakmanı hiç hoş karşılamıyorum enişte. Beni kırdın. Oysa az evvel romantik olduğunu düşünüp, sorular listemi ayarlamış-" Susmak bilmeyen kız baş ağrımı katlarken sinirden dişlerimi kıracak gibi sıkıyordum.
"Def olsana kızım!" Sert bir dille cümlelerini kesmemin ardından irkilerek elleriyle dudaklarını örttü. Zeliş bu kızla nasıl anlaşıp arkadaşlık kurdu anlamadım. Sessiz sakin birinin böyle bir harareti kaldırması imkansızdı benim için. "Beni de hiç görmedin!"diye uyarmamın ardından başını hızla sallayarak arabadan uzaklaştı ve arkasına bakmadan sokağı terk etti.
Rahat bir nefesle göğsüm kabardı. Dirseğimi pencereye yaslayarak Zeliş'in oturduğu katı izlemeye başladım. Dila'yın bitmez çenesini koparma kıvamına erişmişken zarar vermeden kovmak en iyisi gibi geldi. Yoksa susacağı olmadığı gibi saçma sorular sorup duracaktı ve beni daha da delirtecekti. Telefonumun zil sesiyle düşüncelerimden arınarak elimi cebime attım. Çıkarıp kimin aradığına baktığımda arkamda park edilmiş arabada bulunan korumalardan birinin olduğunu gördüm.
"Söyle."dedim açar açmaz. Gözlerim evin pencerelerinde dolaşıyorken bir hareketlilik sezdim. Dün geceden beridir onu göremediğim düştü zihnime. Normalde sabah gözlerimi açar açmaz onu yanı başımda uyurken bulurdum. Gece aynı yatakta onunla birlikte uyuyup, sabah onunla gözlerimi açıyordum. Şimdi bu normallik ikimize de yabancılaştı.
"Efendim biz gidelim mi, yoksa kalmaya devam mı edelim? Yani siz buradasınız. Dilerseniz-" Bugün tüm saçmalıklar beni buluyordu sanırım. İlki şu susmak bilmeyen kız derken, şimdi de eksik zekalı bir koruma kılıklıya rastlamıştım.
"Ne saçmalıyorsun lan sen? Size gitmenize söyleyen oldu mu?! Ben size karımı takip edeceksiniz dedim, beni değil!" Sinirle söylenirken elimi dağınık saçıma atarak karıştırdım. O an beklediğim zaman gelmiş, eksikliğim tamamlanmıştı. Koltukta dikeldim birden.
Zeliş, pencereleri açmıştı ve perdeleri kenara çekip topluyordu. Temizlik yapacak gibi bir portre oluşturmuştu dıştan. Saçlarını dağınık bir topuz yaparak tepesinde toplamıştı. Böyle bir durumda bile bu kadar sıcak bir görünüm sağlamayı nasıl beceriyordu?
"Gözünüzü de, o geri zekalı beyninizi de açık tutun! Yoksa ne olacağını biliyorsunuz, acımam biletinizi keserim! Bilmiş olun!" Telefonu kapatarak yan koltuğa attım. Nerden buldu Emre bu adamları bilmiyorum ama içimden sövmekle yetindim. Daha sonrasında bu ahmakları değiştireceğimi not ettim kendime.
Gözlerim bir an olsun ondan ayrılmadı. Ancak bir an aklıma takılanla dikkatim bozuldu. Fazla ön alandaydı arabam, zaten bu yüzden o çatlak kız beni görmüş ve tanımıştı. Biraz daha uzaklaşmam gerekiyordu. Onca işimin arasında neden burada durduğumu ben bile bilmezken faklı anlamlar çıkarmak istemedim ve Zeliş'in tekrar içeri girmesini fırsat bilerek arabayı çalıştırdım, eski apartmanı geçerek sokağın başında nakliyat aracının önüne park ettim.
En azından birkaç saat daha oyalanmak istiyordum burada. Öğlene kadar vaktim vardı, daha sonra mahzene inip birkaç kişiyle iş ile ilgili görüşme yapacaktım. Dikiz aynasına yön vererek ondaklanacağım yere çevirdiğimde zihnimin doğruluğunu tartan bir sorunun ardından, bu tarafa doğru gelen Zeliş'i görmemle açık camı kapattım. Beni fark eder miydi bilmiyorum ama arkamda bir araba daha varken bu zor gibi görünüyordu. Zeliş o kadar dikkatli etrafı inceleyen biri değildi. Bunun için bir şeylerden şüphe çekmesi gerekiyordu, tıpkı onu ilk zamanlarda izlediğim ve onu almaya geldiğim gecede ki gibi.
Zeliş apartmandan uzaklaşarak yanımdan geçip gitti. Düşündüğüm gibi o kadar dikkatsiz biriydi ki, yanımdan geçip giderken bile ufak bir baş çevirmede bile bulunmadı. Gözleri önünde öylece dalgın dalgın yürürken uzaklaşmasıyla birlikte arabayı hareket ettirdim ve yavaşça takip ettim.
İki sokak ötede bir markete girdiğinde ne yapıyor olduğumu gözden geçirerek zihnimle bitmeyen savaşıma kaldığım yerden devam ettim. Benim burada ne işim vardı bilmiyorum. Böyle mi sürecekti bu?! Zeliş kendi hayatını çizerken onun kokusunun bulaştığı bir yerde bulunmamam gerekiyordu. Uzak kalacağım, onu bırakacağıma dair bir söz vermişken, şimdi de ben mi onun esaretine düşüyordum. Buna bir son vermem gerekiyordu, kendi yoluma bakmam ve kabul etmen gerekiyordu. Artık Zeliş yok.
O yok artık. Yaz bunu, onu kitap bilmiş aklına!
Gitti, tutamazsın!
Kalbimi kendisiyle birlikte götüren kadın! Elinde tuttuğun can fazla yaşamaz bilesin, şimdiden derin bir mezar kaz...
Arabayı birden çalıştırarak yola akıttım. Burada durmamın ve onu izlememin bir anlamı yoktu. İkimize de faydası olmayan takiplerimin sonunu başlamadan bitirmeliyim. Daha dün onun, benden uzak durmasını en iyi olanak gösterirken böyle mi koruyordum onu? Korumak bir yana sözümün erliği neredeydi benim? Onu tamamen bırakmam gerekiyordu.
Arabayı ana yola geçirerek eve doğru ilerledim, sonra vaz geçtim. Dayıma uğramadan mahzene inmem gerekiyordu. Çok da önemli olmayan bir görüşmeye bu kadar heveslenmem işime odaklandığımı belirtti. Öncesinde yol kenarından bir köftecinin yanında durdum. Dünden beri bir şey almayan mideme ekmek arası köfte yaptırdım ve arabaya tekrar binerek elimde ki poşeti yan koltuğa bıraktım. Geceki ihtiyarı görme isteğinde bulundum bir an, sonra ondan da vaz geçerek ekmeğimi yedim yolda. Başka sefere artık uğrardım.
Saatler sonra mahzene vardığımda korumalarla örtüler seren mekana girerek yerin altında ki katları aştım ve odama girdim. Masama geçerek üzerinde biriken dosyalara gömülmemin ardından yeni gelen malların hasılatları, birikimi derken öğle sıralarında gelen karşı bölgenin adamlarıyla görüşmeler yapıldı. Kendimi kaptırdığım işten akşam sıralarında koparmış, mahzenden yukarı çıkarak arabama doğru ilerledim. Saatlerdir süren konuşmalar ve dosyalar derken iyice sulanan beynim algılarını kaybedecek derecedeydi.
Arabaya bindiğimde çalmaya başlayan telefonumun zil sesini kulaklarıma ulaştı. Arabayı çalıştırmadan telefonumu elime aldım ancak arayan kişinin bedenime yansıttığı kasılmalardan ötürü geç açtım.
Doğan'dı arayan ve beni ne için aradığını bilmek, söyleyeceği bilginin belki de hayatımı değiştireceğinden saran hisler kanımı buz etkisi yaratarak derimi üşüttü. Derin bir nefes alarak cevap verdim.
"Söyle Doğan."diye mırıldandım ifadesiz bir sesle. Testin sonucunu merak etmiyor değildim, o mezarda yatanın babam olduğu gerçeğini duymak ve Ekrem denilen pezevenke gidip yanıldığından dolayı bir güzel pataklamak istiyordum. Hatta daha fazlasını, zaten başına dikdiğim piskopat adamlar onu yalnız bırakmıyorlar, ayrı ve özel dokunuşlar hediye ediyorlar. Bana pek gerek kalmasa da, bazen gidip hıncımı çıkarmak istiyorum. Öldürmeyi düşünsem de bu onun için kolay bir ölüm olacağı kınısına varmış ve vaz geçmiştim.
"Miraç, buraya gelsen iyi olur. Test çıktı ve sonuçlar elimde duruyor şu an."
Onun da en az benim kadar gergin olduğunu farkettim. 'Kıyamet' dedim içimden. Eğer o mezarda yatan adam babam değilse, kıyameti koparacağımı biliyordu. Kıyametten değil de sonradan olacaklardan korkmak gerekirdi.
"Aç ve oku."dedim. Sabırsızdım, beklemeyi sevmeyen. Doğan yıllardır yanımda çalışan adamımdı ve en az Emre kadar güvenim tamdı ona. Belki bu hayatta kimseye güvenmemen gerekirdi ancak korku başka yapardı insanı. Yalan yanlış tek kelime kuracağı vakit hayatını bitireceğimi bilen biri doğruyu söylemekten çekinmezdi. Bu hem Emre, hem de Doğan ve aynı zamanda Ragip için de geçerli bir kural; bana yanlış yapanın hayatını bitiririm.
"Olur abi."demesinin ardından birkaç hışırtı ve kağıt yırtılma sesi geldi. Bir süre sonra ses gelmediğinde kaşlarım çatıldı. Titreyen yaralı elimi farkettim, bu kolay bir duygu değildi. Her iki sonuç da içimi huzursuz edecekti. Ben babamın mezarını yıllar sonra kazdırdım, hem de bir piçin sözlerine uyarak.
"Sonuç ne?" Sessiz kalışları beni tedirgin etmeye başladı. Kasılıp kalan bedenim soluğumu kesiyordu arada.
"Beni oraya getirtme Doğan! Konuş!"
"Abi sonuç..."bir yutkunuş boğazımı sızlatırcasına inerken, kuracağı kelimenin her harfini zihnime kazıyarak anlamlar oluşturdum. Böyle bir bekleyişi yaşamak beni farklı hisleri tatmamı alaylıyordu. Her duyguyu tatmak zorunda mıydık şu siktiğimin hayatında?! Kaç yüzü olduğunu sayamıyordum artık.
"Sonuç. Negatif..."dedi birden. Sesli solukları nispet yaparcasına ciğerlerimi yaktı. Ben soluğum kesilmiş, telefonumu kulağıma dayamış algılarımı çalıştırmaya koyulmuşken, ne demek istediğini anlamakta güçlük çektim. Boğazım kurudu, kalbim taş kesilerek darbelerini kesti. Anlamak istemediğim kelimenin yüklü cümleleri üzerime bindi sanki.
"Yani, dokularınız uyuşmuyor abi."
Doğan tedirgince kurduğu kelimelerin ardından, küçüklüğüm belirdi gözlerimin önünde. Tıpkı onun gibi dilsiz, çaresiz bir an daha yaşadım. Ama bu kez farklı bir kargaşa oluştu beynimde. Telefonum parmaklarımın arasından kayıp giderken, Doğan'ın son cümlesi bir Sûr üflercesine kanımda patladı.
Kıyamet başlıyor...
"Baban yaşıyor olabilir..."
** **
BÖLÜM SONU....
Sizi kırmadım ve Miraç'tan bir bölüm attım. Sizde bol yorum yaparak değerledirin bakim bu bölümü :")
Nasıldı bölüm?
Sağlıklı ve mutlu kalın💕💕
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro