
𝐓𝐇𝐄 𝐒𝐓𝐎𝐑𝐘 𝐎𝐅 𝐔𝐒
YEAR: 15/06/2009
PLACE: LOS ANGELES/ART DECO EASTERN COLUMBİA BUİLDİNG
Ölüm. Ölüm nasıl bir şeydi? Ölen miydi kaybeden yoksa kalana mıydı verilen ceza? Yoksa ölüm, acı çekmemiz ve olgunlaşmamız için bize armağan edilen bir hediye miydi? Bence son dediğimdi ölüm. Onca şeyleri yaşamamın söylenilen yalanların bile bazı sebepleri olmalıydı ki var oluyordu.
"Uzun zamandır kimse bana var olduğumu hissetirmemişti." Dedim araba kapısını tutan parmaklarım gerginleştiğinde. Sahiden beni hayatta tutmuştu sanki. "Rica ederim ama ben bir şey yapmadım. Sende bağırıp durumu benim için zorlaştırmadın. Bunun için teşekkür etmeliyim sanırım."
Rowena tebessüm etti. "Biliyor musun? Bugün benim doğum günüm. 16 oldum." Andrew küçük olduğumu tahmin etmiş gibi duruyordu. O yüzden herhangi bir şaşkınlık göstermedi. "35 gün sonra 26 olacağım." Yaş konusunda yalan söylemiyorduk madem Andrew'da gerçek yaşını söylemekten sakınca duymamıştı.
"Doğum günün kutlu olsun küçük hanım." Kurumuş ve yağmur dolayısıyla birbirine girmiş saçlarımı karıştırıp yüzüne sıcak bir gülümseme yerleştirdi. "Sağol. Bu arada babam beni kimin getirdiğini soracaktır. O yüzden rica etsem, benimle birlikte gelir misin?"
"Tabii." Andrew kapıyı açtığında isteğim üzerine durdu. "Dur. Hazır değilim." Bir tavsiye vereceğinden habersiz istemiştim açmamasını. Belli ki Andrew'un hayatında büyük yer edinmişti ve bu yüzden bana söylemekte sakınca duymadı. "Çok klasik olacak, biliyorum öyle olacak ama daha gerçekten çok gençsin."
Tebessümümü bugün oldukça mimikle yorduğum yüzümde genişlettim. Andrew bu surat ifadesi ile anında ciddi halinden sıyrıldı ve güldü. "Epey klasik oldu der gibi baktın ama dalga geçsen bile söyleyeceğim. Hayatta kimse seni önemsemiyor. Sahiden bak, kimsenin hayatında ilk önceliği değilsin. Evet, önemli yerler taşıdığın olacak ama kimse kendisinin üzerine birini koymaz. Bunu bilerek yaşa."
Burnumdan sesli bir soluk aldım. "Haklısın galiba. Ne demişler, yabancılardan aldığın her tavsiyeyi uygula." İkimizde aynı anda küçük ama güzel bir kahkaha attık. Gülmüyorduk sadece bazı şeyler uygunsuz bir yüzyılda olduğu için üzülüyorduk. "Böyle diyince kulağa hiç hoş gelmedi." Andrew fark ettiği şeyin saçmalığıyla aniden kulaklarına kadar kıpkırmızı kesilmişti. Bu komiğime gitmişti. "Yine de teşekkür ederim. Hayatımda yer edecek bir tavsiye olacak."
"Ne kadar çok teşekkür ediyorsun sen öyle. Önemli değil." Önemliydi. Bugün hayatının teklifine gidememiş, ününe adım atacağı teklifini reddetmişti. Benim için radikal bir karar almıştı. Bu 90 yaşına gelsem bile hatırlayacağım türden bir jestti. "Bence önemliydi." Andrew sessiz kaldı. Bende onu sorgulamayacaktım zaten. Bu kadar güçlü olmak için sadece 16 yaşına girmiştim.
"Hazırım." Kapıyı açıp dışarıya çıktım. Dönüşü olmayacağını bilerek girdim
sokağa. Andrew hemen arabadan indi ve kısa süreliğine olduğunu düşündüğüm için almadığım şalı bedenime dokunmadan üzerime attı. İyi ki de yapmıştı.
Havanın soğuk olduğunu unutmuştum bir an. Hazirandı ama ben donuyordum. Bedenimde tepki vermeyi ihmal etmeden anında buz gibi olmuştu. Andrew'dan gelen şal ise bulunmaz bir nimetti. Sıkıca sarıldım ona. Birlikte saray büyüklüğündeki hiçbir zaman aitlik duygusunu tadamadığım eve yürüdük.
Kısa bir süre sonra kapı açılmış, babam gördüğü kızıyla neredeyse sevinçten ağlayarak bana doğru ilerlemişti. Sıkıca sarıldı. Sarı saçlarımı öptü, gözlerini kapattı ve tenimden yayılan duyguyu kucakladı sanki. Gözlerimi kapattım. Geri çekildiğimizde babam hala sarı saçlarımın eminim ki pis kokulu tutamlarını buruna bastırıyordu. Hiçbir tepki vermeden kulağına eğildim.
Durumu anlattım. Bugün neler yaşadığımı, hangi koşullarda olduğumuzu hepsini anlattım. Geri çekildiğimde babam Andrew'a bakarken, Andrew utangaçça ellerini arkasından çekti ve Johnny'e el salladı. Büyük ihtimalle babamın Johnny Depp olmasını beklemiyordu. Şaşkınlığı mazur görülebilirdi.
Yanağımdan öpüp geri çekildi ve Andrew'a ilerledi. Durum hakkında çözüm önerisi sundu. O bu rolü kolayca ayarlayabilirdi. Boktan durumdan babamın çıkarabileceğini bilen Andrew, teklifini reddetti. "Teşekkür ederim Bay Depp ama bunu yapmamın arkasında herhangi bir çıkar ilişkisi yatmıyor."
"Biliyorum, ama yinede yaptığın için minnettarım. Bugün sen olmasaydın, belki... neyse bu konuşmak istediğim bir konu değil. İtiraz istemiyorum. Ben halledeceğim." Andrew bana baktı. Başımı salladım ve teklifi kabul etmesine onay verdim. Andrew, babamın elini sıkıp taşlı yollardan arabasına kadar yürüdü.
Ona eşlik etmek istedim. Yıllarca ayrı kalacağımızdan emindim çünkü.
Çok da geniş olmayan sırtını süzdüm. Arabaya bindiğinde arkasından baktım ve babamın hangi duygular barındırdığını bilmediğim gözleriyle karşılaştım. Her şeye rağmen, bugün yaşadığım riskli bir şeydi ve bu yüzden yanına gittim. Kolumu beline koyup başımı kolunun altına soktum.
"Beni bugün ne kadar korkuttun, biliyor musun?" Tek bir soru sordu. Cevap vermek istemedim. Çünkü bilmiyordum. O an onu paramparça etmek istedim. Cezalandırmak istedim. Peki her şeyi olan bir adam, nasıl ceza alırdı? Cevabı kısa ve netti. Ölümle.
"Annem." Dedim. Duraksayıp Los Angeles'ın yüksek binalardan uzak olan lüks villalarında gezdirdim bakışlarımı. "Artık benim için öldü. Ölüm öyle kötü değil, varlığı benim için hiç. İsmini herhangi bir yerde duymak istemiyorum. Umuyorum ki anlayışla karşılarsın. Çünkü yemin ederim, bu konuda herkes zararlı çıkar."
Babamın omzumdaki eli gerginleşti. Cümlelerimin altında yatan anlamı gayet net anladı. Korktu bence benden. Ne kadar duygusuz olabileceğimden, her şeyi nasıl bu kadar yok sayabileceğimden korktu.
"Anladım." Demekle yetindi. Zaten başka bir hakkı reva görmemiştim kimseye. Ama hak vermiştim anneme. Bir çocuk getirmek, büyük bir sorumluluktu. Kendime söz vermiştim o gece. O koltukta kalçam kuru bir zemini ıslatırken söz vermiştim. Ben asla anne olmayacaktım.
Aşık olmakta yoktu. Kimseyi istemiyordum. Madem en yakınım, beni acılar içinde doğuran kişi her şeyi bırakıp gitmişti. Ben de kimseyi önemsemeyecektim. Andrew'un tavsiyesini uygulayacaktım. Kendi hayatımın üzerine birini koymayacaktım.
Çünkü sonunda ne olduğunu hepimiz bilirdik. Ya yok olurdunuz, ya da parçaların arasında kalıntılarınız dururken toz taneciğine dönüşesiye kadar üzerinize basılırdı. Sonra ise yok sayılırdı her şey. Saygı yoktu bedeninize, ruhunuza ve hislerinize. Hepsi birinin kontrolü altında baskılanmış prangalardı.
Yemin ederim, ben o prangaları kıracağım.
"Yemek yemek ister misin?" Babamın sorusuyla başımı ona çevirdim. Düşündüklerimin aksine yüzümü sıcak bir gülüş aldı. Madem dediklerimi anlamıştı, ona daha yumuşak davranabilirdim. "Evet. Ama bana bolonez soslu harika makarnalarından yapacaksın."
"Yarın Waverly büyücüleri çekimlerin yok mu senin?" Dudaklarımı ezdim. Hem okulum, hem de setim vardı ama bu makarna yemem için bir engel değildi. Olamazdı da. "Peki sen yapmazsan, ben yaparım." Babam kahkaha attı. "Gülme! Yetenekliyim bir kere."
"Rowena... Ben yaparım. Hem şimdi yeni bir bolonez tarifi buldum. Birlikte deneyelim gel." Arkasından ilerledim. Cam kapıya geldiğimizde normalde hep ses olurdu ama sessizdi. "Uyuyorlar mı?" Düz bir sesle sorarken, babam cam kapının sürgüsünü açmıştı. "Evet. Chris ağlaya ağlaya uyuya kaldı. Lily ise ondan bir kaç saat sonra benim talimatım ile uyudu."
"Peki Vanessa?" Şaşkındım. Saatler önce titremekten dişlerimi kırmama sebep olacak ağzım, şimdi o kadar duygusuz şeylere tanıklık ediyordu ki. Kendime gerçekten inanamadım. "O Chris ile birlikte." Pis pantolonumu umursamadan mutfağın oradaki tabureye oturdum. Ellerimi masaya yerleştirdim ve başımı ellerimin üzerine koydum. "İyi misin?"
Yeni uykulu biri uykusundan uyanmışçasına hmm tarzı bir ses çıkarttım ve camdan karanlığı seyrettim. Bir an onun gibi olmak istedim. Dokunmak istedim. Beni çeksin istedim.
"Bak kıymaları yeterince ince kıy. Hallolmayacak gibi değil." Soğanları yıkarken, benimle sohbet başlatmaya çalışıyordu ama şu an ağzımı hareket ettirmek bile istemiyordum. Sadece susalımdı. Bugünün siniri toprağa gömülesiye kadar bekleyelim.
"Soğanları da böyle ince ince kıy. Rowena!" İsmimi söylediğinde başımı kaldırdım. "Konuyu kapattım dedin, senden yaşça büyük bir adamla kapımıza geldin bir şey demedim ama ben gerçekten seni böyle görmek istemiyorum." Soğukluğumu korumaya devam ederken, filmlerdeki kötü adam gibi sonradan sesim yükseldi.
"İstemiyor musun? İstemiyorsun, ha? Öyle mi? Kolay mıydı? Söylesene, her gün yalanlar içinde yüzerken yüzüme bakmakta zorlandın mı?" Yüzü acıyla kasıldı. Sanırım az önce elini kesmişti. İçimde eline bakmak için sızlanan bir tarafım vardı ama kendimi çok güzel durduruyordum.
"Ben her şeyi senin için yaptım. Üç yaşındaki bir bebeğe ne diyecektim? Annen seni bırakıp gitti, seni doğurduğu güne lanetler edip ağladığın günlerde seninle birlikte susman için ağladı. Sesini bile duymaya katlanamıyordu, çekti gitti mi diyecektim? Ya da okulda anneni sorduklarında susup kal mı diyecektim?"
O da o kadar haklıydı ki. Yinede sinirimi geçirmekte zorlanıyordum. "Lanet olsun! Gerçek bile olmasa annen olsun istedim." Bu söz şimdi o kadar canımı yakmıştı ki. Göz yaşı pınarlarım aniden dolmuş, büyük bir sızı bırakmıştı. "Seni sevsin istedim, sen onu sev istedim. Hayatında kendini açtığın birisi olsun istedim. Bana yapmıyorsun, ona yap istedim."
"Ne yapmamı istediğini de söylesene, benim yerime bir şeyleri istemişsin ya. Ne yapayım? Babam diye arkanda mı dolaşayım? Senin ilgilenmen gereken çocukların varken, bende ilgi istiyorum mu diyeyim? Bunu hem yapabilir misin ki? Bana her şeyini verebilir misin? Her şeyinden kastım, çıktığın küçük kızlara verdiğin para değil. Sadece sana teşekkür edip iletişime geçmeye çalışırken sigara yakıp beni umursamamazlığını silmen. Şimdi diyorum ki, o an benimle konuşsaydın. Lakin benimle olsaydın. Daha az acırdı her şey. Şimdi yaram yok, sızım var."
Gözlerimi sildim. Arkamı döndüm ama aramızdaki az mesafeyi kapatmış ve kolları sıkıca beni bulmuştu. İç çektim. Elimi yumruk yapıp omzuna vurdum. "Keşke yapmasaydın. Keşke kalsaydım öyle. Evsiz kalsaydım, yurtsuz kalsaydım ama yapmasaydın." Yumruk yaptığım ellerimi açıp tersiyle ardı ardına göğsüne vurdum.
Dizlerim onca yaşanan şeye dayanamayıp yere çökerken, sızlanıp ayağa kalkmaya çalıştım. Babam da benimle yerde olduğu için bu zor olmuştu. Yapamamıştım.
Göz yaşlarım omzunu ıslatırken, parmakları birbirine girmiş saçlarımda gezindi. Başımı kaldırdığım sırada çenem çenesine çarptı. Titreme tekrardan hakim oldu. Yumuşakça boyun girintisine doğru nefesimi verdim. Göz yaşlarımı sildim ve ani boşalmanın etkisini bedenimden sildim.
"Makarna istiyorum." Kahkaha attığı sırada, kızarmış burnumu çekip elimle silerek gülüşüne eşlik ettim. "Bunu unutturamazsın. Yapacağım dedin." Kenarlardan tutunma ihtiyacı duymadan az önce ihtiyatla kalktığım tabureye çöktüm. Bacaklarımı uzatıp rahat bir pozisyon alarak elimi çenemin altına koydum ve işine konsantre olmuş babamı seyrettim.
İşine o kadar odaklıydı ki. Domatesleri doğrarken bile elini kesmemeye özen göstererek ince ince kesiyordu. Makarna kısa sürede bitti. Önüme koydu ve karşımdaki tabureye oturup az önce onu izlerken aldığım pozisyonu aldı. "Niye öyle bakıyorsun?"
Çatalıma büyük denilebilecek bir lokma aldım ve ağzımın yanmaması için üfledim. "Bugün çok korktum." Durdum ve sos olan ağzımı peçeteye sildim. Büyük bir lokma daha aldım ve boğazımı yakmasına rağmen üflemeden ağzıma attım. "Biliyorum. Çünkü seni korkutmak istedim."
"Neden peki?" Yüzü kırgın bakıyordu. Ama o kadar bir şey ifade etmiyordu ki sessiz kaldım. "Aldım cevabımı." Konuyu değiştirdim. "Biliyor musun? Bu makarna tarifine bayıldım. Bence hep yapmalısın. Çok güzel." Bu benim herkes tarafından anlaşılabilir 'artık konuyu kapatalım.' Deme şeklimdi.
"Beğenmene sevindim. Boş vakit ayarlayabilirsek yine yaparım." Keyifli mırıltılarla başımı salladım ve makarnamı tamamen bitirdim. Babamın yüzünde oluşan salak tebessümle ne olduğunu anlamazken, burnumda hissetiğim parmaklar ile güldüm. "Pardon."
"Sorun yok." O kadar sessiz, o kadar sakin söylemişti ki. Sesi uykumu getirmişti bir an. "Hadi gel şimdi seni yukarıya çıkartayım." Koluna girdim. Birlikte merdivenleri çıkarken arada ona bakıyor, yorgun yüz hatlarını kazıyordum zihnime. Çünkü o kadar uzun zamandır beni düşünmediğini düşünüyordum ki, bu çok garip bir şeydi benim için.
Nasıl tarif edilmeli, hisler nasıl akıtılmalı yarım kaldığım bir konu ama bilmiyordum işte. Sadece onu hissedebiliyordum. Benim için gerçekten yorulmuştu. Odama geldiğimizde yüzümdeki gülümsemeyi sıfırladım. Açtığı kapıdan içeriye geçtim ve arkamı dönüp babamın yanağına büyük bir öpücük verdim.
Dudaklarımı birbirine bastırıp gidesiye kadar izledikten sonra gardırobuma yürüdüm. Uzun kollu, ince kumaşa sahip bir kazak aldım. Siyah taytlarımdan birini rastgele aldım ve iş çamaşırlarımı alıp hepsini yatağa attım. Banyoya ilerleyip sıcak ve tüm yorgunluğumu alabilecek kadar kemiklerimi yumuşatıcı bir duş aldıktan sonra bornozumun iplerini bağlayıp dışarıya çıktım.
Önce makyaj masama oturdum. Saçlarıma serum ve krem sıktım. Hepsini yedirip taradım. Ayağa kalkıp üzerimi giyindikten sonra odamın bir kısmını tamamen kaplayan kitaplığıma yürüdüm. Gene aldığım ama okumak için fazla yoğun olduğum kitaplardan birini seçtim.
Sylvia Plath'ın günlüğünü okuyordum ve kitap şimdiden beni sürüklemeye başlamıştı bile. Bacaklarımı düz yatağa sarkıtıp örtüyü örterek kitabı sıkıca kavradım.
Elimdeki kırık vazo parçalarını havluya yumuşak yumuşak yerleştirdim. Hepsine özenle baktım ve hazırladığım altın cilayı karıştırmaya devam ettim. Saatler önce olan olaylar aklıma dolarken, kırık vazo parçalarını yapıştırma isteği yavaş yavaş güç kazandı. Kendime bir kap kahve koydum ve işe koyulmak için üzerimdeki battaniyeye biraz daha sarıldım.
Saatler önce-
Sahne çekimi bittikten sonra herkesle gülümseyerek el sıkıştım. Babam kaçma olayımın üzerini kolayca örttüğü için kimse hiçbir şey bilmiyordu. O yüzden daha rahattım. O gün olanları sadece benim bilmem, içimi bir nebze olsun rahatlatıyordu. Çoğunlukla kendimi dışarıya yansıtmayı sevmiyordum. İçimde yaşadığım sorunların özel olması, aşılmaz bir çizgimdi ve buradaki kimse bu çizgiyi geçmemişti.
Siyah kanatlarımı çıkartıp karavana yürüyüp kanatları bıraktım. Yorgunlukla senaryo kağıdını alıp zaten pratiğimde olan yerleri tekrar etmek için zıplayarak koltuğa oturdum. Bacaklarımı masaya uzatıp ilk sayfayı açtım. Açar açmaz güçlü olmayan ağlama sesi işitmemle, kendimden beklenmeyen bir hızla sayfayı sertçe örtüp koltuktan kalkarak duvara yaslandım.
Ağlama sesleri yavaş yavaş güçlenirken, sahibini tahmin etmem uzun sürmedi. Bu Selena olmalıydı. Neredeyse yorgunluktan bayılacak şekilde girdiğim karavandan, koşarak çıkmam insanların dikkatini çekebilirdi ama umrumda olan tek şey Selena'nın ne halde olduğuydu.
Karavanın kapısına geldim ve kapıyı çalmadan içeriye girdim. Hemen etrafı taradım. Selena yerde kırılmış vazosuna bakıyor, başka yöne dönüp kesik kesik ağlıyordu. Yanına gittim. Beni gördüğünde gözlerini silmeye çalıştı. "Ne oldu?" Selena oturduğu yerden kalkmaya çalışırken, elinden tutup kırıklara basmadan yanıma çektim.
Kollarını bana dolarken titreyen sesini engellemekle uğraşmadı. "Bu annemin hediyesiydi. Şimdi paramparça oldu. Anlamıyorum. Neden her şey bu kadar zor olmak zorunda? Hiçbir şey mi iyi gitmez?" Onu o kadar iyi anlıyordum ki. Yorum yapıp teselli verecek konumda değildim. Çünkü onunla aynı durum içerisindeydim. Yani terzi kendi söküğünü dikemez olayıydı.
Sadece...
Yapabileceğim tek şey, kahverengi saçlarını okşamak olmuştu. Parmaklarımı nazik olmaya özen göstererek bana yaslı bedenindeki saçlarında gezdirdim. Ağlaması şiddetlendiğinde onu benim karavanımda bulunan koltukla aynı desene sahip koltuğa oturttum.
Sürahiyi alıp bende bardak kırmadan önce dikkatlice su koyup Selena'nın yanına oturdum. Saçlarını okşayarak suyu içirdim ve masaya bıraktım. "İyi misin?" Başını olumsuz manada sallayınca, elinden tutup tekrardan ayağa kaldırdım. "Benim karavanıma gel. Biraz orada takıl."
İtiraz etmezdi. Kendisini takip ederek kendisine sarıldım ve herhangi bir kameranın çekmesine izin vermeden karavanıma götürdüm. Koltuğa oturtup başına öpücük kondurdum. "Ben geliyorum. Küçük bir işim var." Sessizce dışarıya çıkıp vazonun kırıldığı yere gittim.
Kapıyı açıp içeriye girdim. Kenardaki poşeti aldım ve kırık parçaları tek tek, özenle topladım. En küçük toz parçasını bile ekledim desem yeriydi. Aklıma bunu düzeltmek için bir çözüm geliyordu.
Şimdiki zaman-
Regular Show'un kar canavarının geldiği bölüm açıkken, elimi kestiğimin farkında bile değildim. Sadece altın renginin az miktarda bulunduğu, beyaz vazoda kırmızı bir parmak izi çıkınca bunu fark etmiştim. Yani epey geç olmuştu. Küfür savurdum. Elimi ateşte kalmış gibi hızla çektim ve üç parmağıma sardığım yara bandından bir tane daha alıp kesik parmağıma yapıştırdım.
Dudaklarımı birbirine bastırıp elime bakarak iç çektim ve kan izi olmuş vazoyu silerek yaptığım işe devam ettim. Bölümde arada sırada takip gördüğüm olayları takip ediyor Rigby'nin o atılgan hallerine kahkaha atıyordum. Regular Show o kadar güzeldi ki. Çok seviyordum.
Parçayı yapıştırıp elimi oynatmadan bekledim ve orayı da altın rengi cika ile ince uçlu kalemime dikkat ederek boyadım. Her noktasını birleştirirken özenli davranıyor, kırılgan bir şeyi parmaklarımda tutuyorcasına narin oluyordum. Tıpkı Vanessa'nın öğrettiği gibi yapıyordum yani.
Aklıma gelen başka bir olayla başımı sallayıp uzaklaşmaya çalıştım ama kendime engel olamadım. Ellerim dudaklarımı buldu. Olayın etkisini hala atlatamıyordum. Biliyordum aslında, hep biliyordum.
2 Gün önce-
Waverly büyücülerinden arkadaşlarım Jake, Selena ve David ile aynı ateşin etrafında çevrilmiş, sezon değerlendirmesi yapıyorduk. Aynı zamanda bir türlü kutlamaya vakit bulamadığımız doğum günümü kutluyor, pasta yiyip ailelerimizden çaldığımız bira ile vaktimizi iyi değerlendiriyorduk.
"Eee oynayalım mı?" David'in söylediği şeyle gülüp teklifini reddettim. Ama diğerleri benimle aynı fikirde değildi. Selena, başta oynamak istemediğini söylemişti lakin David onu ikna etmiş, şimdi bana geçmişti. "Hadi ama Rowena! Mızıkçılık yapma. Basit bir doğruluk cesaret mi oyunu. Ne olabilir ki?"
Bu sorunun cevabı her şey olabilirdi.
"Havamda değilim gerçekten. Hem siz bana ne bakıyorsunuz ki? Oynayın işte kendi aranızda." David somurtarak bana baktığında güldüm. "Rowena itiraz etme işte." Jake'in de olaya dahil olmasıyla dudaklarımı yalayıp düşündüm. "Eğlenceli olabilir." Sahiden de öyleydi.
"Tamam peki peki." Biramdan büyük bir yudum aldım ve kenardaki boş bira şişesini ateşin uzağına yerleştirdim. Diğerleri benim yanıma geldiklerinde şişeyi çevirdim. İlk olarak David bana soracaktı. "Doğruluk mu cesaret mi?" Doğruluk dedim. "Bu arada üst üste sadece bir kez doğruluk diyebilirsin."
"Ne? Böyle bir kural yok bir kere." David dil çıkarttı. "Yapma, yapma tüm yakışıklılığın gözümde kayboluyor." Kahkaha attı. Bu sinirimi bozmak içindi ama çok umursamadım. Yani bunu onun sayesinde öğrendim. "Pekiii hiç çorabını çıkarırken ayağını kokladın mı?" Gerçekten çok garip biriydi.
"Eee tabii." Kim koklamazdı ki? Merak ederdiniz sonuçta. "Pekii!" Çevirdi ve bu sefer Selena David'e çıktı. Ona da banyodayken şarkı söyler misin? Tarzında bir şey sordu. Selena bir şarkıcı olarak kabul elbette kabul etti. Bu sefer Jake ve Selena geldi. Jake ona basitçe birinden hoşlanıyor musun? Dedi. O da kabul etti ve asıl olay geldi.
David yine bana soracaktı. Doğruluk deme hakkım bittiği için mecburen cesaret dedim. David'e baktığımda şeytansı bir gülüş yaptığını gördüm. "Burada hoşlandığın biri varsa, dürüst ol ve onu öp." Şeytan diyordu, git onu öp ama burada hoşlandığım fakat mantığım öne çıktığı için ona hiçbir zaman söylemediğim biri bulunuyordu zaten.
Dudaklarımı Jake'in dudakları üzerine kapattım. İlk öpücük olayı da bitmiş oldu. Yavaşça kavranan bedenimle bilinçsizce kollarımı omzuna koydum ve geri çekildiğinde şaşkınlıkla bana baktığını gördüm. "Rowena... üzgünüm bunu yapamam. Ben Selena'dan hoşlanıyorum."
"Ne?"
AAAA! JAKE ŞAKA MI? WKXKQKXKSXOOOX
Ama cidden yani.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro