Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

𝐆𝐄𝐓𝐀𝐖𝐀𝐘 𝐂𝐀𝐑

YEAR: June, 2009
PLACE: LOS ANGELES

İnsan ne zaman büyür? Yoksa doğdugu anda gelişimini tamamlayıp mı dünyaya gelmiştir? Ya da ne zaman sorumluluk alır? Sonradan mı yoksa doğmak bir sorumluluk mu? Soruları sorduğunuzda alması neredeyse imkansız olan bir cevaptı belkide. Bende kendimce yıllarca bu soruya cevap bulmaya çalışmıştım. Bulmuş muydum peki? Asla. Yanından bile yaklaşamamıştım.

Sabahın ışıkları odamın penceresinden yansıyıp yüzüme gelirken, getirdiği sızıyla gözlerimi açıp etrafa baktım. Yattığım yerden doğrulup esneyerek bileğimde hep bulunan tokayla saçımı topladım. Dün okuldan sonra Jane Volturi'nin çekimlerine gitmiştim ve döndüğümde saat sabaha geliyordu. Şimdi ise ancak 2 saat uyumuş bir şekilde Matematik sınavına gidecektim.

Neyseki kendime güvendiğim tek dersim oydu. Deha diyemesemde, Matematik açısından işlem kabiliyetim yüksekti. Bu ailemde amcamdan geliyor olmalıydı. Sorgulamayı kenara bırakıp esneyerek terliklerimi giydim.

Sabah daha 7.00 sularında iken, tuvalete gidip musluğu açarak yüzüme suyu çarptım. Gardırobuma gidip içinden okul eteğini ve yedek tişörtümü çıkartıp yatağa attım. Dışarıya çıkıp merdivenlerden inerek mutfaktan gelen yanmış ekmek kokusu ile gözlerimi kapatıp gülümseyerek içeriye girdim.

Görevlimiz, her sabah yediğim tostlardan yapmıştı. Keyifle bir tanesini almaya çalıştım ama elim yanınca acıyla inledim. Babam elindeki sigaranın daha yarısını bile içmeden küllüğe bastırıp yanıma koştu. Parmağımdan tutup ne yaptığını bilir bir tavırla musluğu açarak elimi yıkadı.

"Auw auw acıyor." Babam yan bir gülümseme verdi. "Acır tabi. Ben sana demiyor muyum? Sıcakken bir şeye dokunmak için acele etme diye." Geri çekilmeye çalıştım ama babam elimi musluğa tutmaya devam etti. "Madem eliniz yandı, katlanın bakalım küçük hanım."

"Acıyor acıyor." 10 dakika zorlayarak beni musluğun altında tutmuştu. Geri çekildiğimde elimi inceledim. Normalde kızarırdı ama hiçbir şey görünmüyordu. Sadece ufak bir sızı vardı. Teşekkür etmek için bir zamanlar tüm Hollywood'u görünüşüyle büyüleyen babama baktım. Gülüşüm soldu.

Yeni sigarayı yakıp umutsuzca tüttürmeye başlamıştı bile."Sağol." Kısık sesle demiştim. Beni duyduğundan bile emin değildim. Dışarıya çıkıp tostumu yiyerek odama koştum. Yatağın üzerindeki kıyafetleri alıp tostumu yiye yiye giyindim.

Spora gideceğimden çantama eşofmanlarımı sıkıştırdım. Su şişesini alarak büyük bir yudum içtim ve merdivenlerden indim. Dışarıya çıktığımda hissetiğim soğukluğu keyifle karşıladım. Çok geçmeden içim buz gibi olmuştu. Benim için ayarlanan arabaya bindim.

"Merhaba Carl." Güzel bir selam verdikten sonra çantamdan okuduğum Operdaki Hayalet kitabını çıkarttım. 329. Sayfa üzerinde hareketlenen parmaklarım, aşkın ve nefreti aynı anda öğrenen karakter hakkında bilgi edindi. Daha fazla okudum. Neredeyse bitirmek üzereydim.

"Hanımefendi, gelmek üzereyiz." Başımı kitaptan kaldırıp kapağını sert bir biçimde kapatarak çantama attım. Okulun dışına park ettiğinde kapıyı açıp Carl'a teşekkür ederek dışarıya çıktım. Ceket giymekle hata ettiğimi düşünüyordum. Haziran ayındaydık ve ben ceket gitmiştim. Şimdiden sıcak olmaya başlamıştı bile.

Umursamazca omuz silkip terleme faktörünü önemsemeyerek okula yürüdüm. İçeriye girip merdivenlerden çıkarak üst kata kadar ilerledim. Sınıfıma geldiğimde kapı tarafındaki sıradan dördüncü sıraya oturdum. Çantamı çıkartıp kimsenin oturmaması için yanıma bıraktım. Kitabımı açıp başımı duvara koyarak okumaya devam ettim.

Kısa bir süre sonra sınav gözetmeni gelmiş ve elindeki kağıtları dağıtmaya başlamıştı bile.

Saatler süren maceradan sonra okulum bitmiş, spor salonuna son hız ilerlemeye başlamıştım. Koşuyor, aynı zamanda geç kaldığım için kendime küfürler ediyordum. "Aptal kız! Hadi hadi hadi." Bacaklarım yanıyor, ben koşuyordum. Ki bu maceram çok sürmedi.

Spor salonu görünmüş, başarıyla giriş yapmıştım. Spor çantamı sıkarak soyunma kabinine girdim. Okul formamı antrenman kıyafetleri ile değiştirdim. Boks eldivenlerini alıp bandajlarımı parmaklarıma sarmaya başladım.

Aynı zamanda düşünüyordum. Durumum amma kötüydü. Annemden günlerdir haber alamıyordum, babamla zaten hep olduğumuz gibi aramız gidip geliyordu. Silkelenerek cırtcırtlı kısmını da geçirdim. Kum torbasına ilerleyip ellerimi birbirine vurdum ve belimi kıvırıp ilk yumruğunu sert dokuya ardı ardına atmaya başladım.

Bacağımla da vuruyordum ve bu çok iyi hissetiriyordu. Tekme vurduktan sonra ardı ardına yumruklar atıp içimdeki tüm öfke ile sessiz çığlıklar atmaya başladım. Gözlerimi yumdum. Boks eldivenli ellerimi yüzüme kapattım.

Geri açtığımda kum torbası sahiden elimden çok çekmişti.


Operdaki Hayalet bir kaç dakika önce bitmiş, kitap bittikten sonra gelen boşluk hissiyle tavana bakıyordum. Sonu istediğim gibi miydi? Sayılmaz. Ama başka bir son olmasını hiç düşünmemiştim. Yani beni şaşırtan bir kitap olmamıştı.

Bacaklarımı yataktan sarkıttığım sırada, karanlık bıraktığım ışık açılmıştı. Lily, Jack, Vanessa ve babam elinde pasta ile bana doğru geliyorlardı. Aniden gözüm takvime kaydı. Bugün benim doğum günümdü. Şaşkınlıkla ağzımı kapattım. "Ne?" Şaşırmış, aynı zamanda tebessüm etmiştim.

Yataktan kalkıp iyi ki doğdun sözleri ile pastaya baktım. "Hadi! Dilek tut." Jack'in dileği ile sırıtıp gözlerimi kapatarak herhangi bir dilekte bulundum. Gözlerimi açtım ve mumları üfledim. Küçük kardeşimi kucağıma alıp yanağından öptüm. Lily'nin saçını okşayıp tebessüm ederek Jack hala kucağımdayken, babama da sarıldım.

Vanessa'yı da öptüm. Geri çekildiğimizde birlikte pastayla aşağıya indik. "Pastayı ne zaman yiyeceğiz?" Merdivenlerden dikkatle kardeşim ile birlikte indim. "Bu küçük adam ne zaman isterse. Ne zaman istersin?" Ellerini birbirine sürtüp 'hihihihi' tarzında güldü. "Hemen hemen hemen!"

Kardeşimin bacaklarını kavrayıp sanki süper kahramanmış gibi sürüklemeye başladım. Aşağıya indikçe gülüyor, bacaklarını dik tutup süper kahramanlar gibi uçuyormuş taklidi yapıyordu. Babam ve Vanessa sadece sırıtarak bizi izlerken, bir anda Jack'i kucağıma aldım. Ani hareket değişikliği ile şaşkınlıkla bana sarılmış, bu andan faydalanarak yanağını kocaman öpmüştüm.

"Hadi bakalım hadi bakalım. Gel küçük adam pasta yiyelim." Pasta bıçağını aldım ve biraz ucundan tutarak Chris'in de kavraması için alan sağladım. Birlikte benim baskım, onun desteği ile pastayı ikiye ayırmıştık. Boyunda eğilip beşlik çaktım. "Güzel bir işti dostum. Boyun amma uzun ha. Nasıl güzel tuttun ama bıçağı."

"Öyle mi yaptım sahiden?" Başımı salladım. Jack o anda sevinçten kahkahalar atmak ile meşguldü. Koşarak babamın kucağına sarıldı. Babam olduğu yerde çevirip boynuna öpücükler bezerken, Lily de onlara katılmış babamın ezametinden kurtulamamıştı.

Elimi yıkamak bahanesi ile oradan çıkmaya çalıştığımda Vanessa ile göz göze geldim. Dudaklarımı kıpratıp sessizce 'Sorun yok.' Dedim. Tuvalete gittim. Kapıyı çaldım ama içeriden 'dolu' sesi gelmiş ve girmemiştim. Dudak büzüp aşağı katta bulunan tuvalete girdim.

Ellerimi yıkadım. Kapının kulbunu kavradığım sırada ismimin geçtiği konuşma ile duraksayıp dinleme kararı aldım. "Gerçekten o kadar üzülüyorum ki kızcağıza. Bir yalanın içinde büyüyor. Annesi tabii gitti yaptı çocuğu. Ondan şanslısı yok. Hele babası Rowena'nın iyiliği için para yediriyor ya o kadına. Gerçekten üzülüyorum. Öyle bir kadın, ne Rowena gibi bilgili güzel bir kızı hak ediyor ne de onca parayı. Kıza iyilik mi ediyorlar kötülük mü sahiden bilmiyorum yani."

Yer çekiminin varlığını yitirdiği dakikalarda, karnımdan başlayan soğukluk her yerime usul usul yayılmaya başladı. Sustum. O anın getirdiği şaşkınlıkla konuşma yetim elimden alınmıştı sanki. Koca bir yalandı her şey. Hiçbir şey gerçek değildi ki.

Tepki vermeye o an başladım. Elim kapı kulbunu kavramayı bırakmıştı. Yavaşça yere çöktüm. Yüzümü örttüm ve dizlerimi kendime çekip dolu gözlerimi bulanık görmek pahasına duvarda gezdirdim. Bunu bir yerde duymuştum, kriz anında etrafa odaklanabilmek gerçeklik algınızı yitirme duygunuzu toparlayabilirdi.

Herkes yalancıydı. Herkes. Ailem bile bana yıllardır yalan söylüyordu. Annemin her yerden gönderdiği o yer hakkındaki tişörtler, bana attığı mesajlar, okumamı söylediği kitaplar yalandı. Babamın annem yalan söylesin diye verdiği paralar yalandı. Her şey yalandı. Her şey. Var olmak istemedim. Var olmasam ne olurdu?

Oturduğum yerden kalkıp görevlilerin gittiklerinden emin olduğum için kapıyı yavaşça açtım. Gözlerimi silip sığ merdivenden inerek tuvaletten tamamen uzaklaştım ve arka kapıya yürüdüm. Ağlamamı durdurmak gibi bir çabaya girmeden kendimi duvara yasladım.

Ön kapıdan çıkamazdım. Orası evi koruyan kişilerle doluydu. Babam evimize hırsız girince bir daha çocuklarının tehlike altında kalmaması için böyle bir çözüm bularak korumalar tutmuştu. O yüzden gidilebilecek son yer, belki de ön kapıydı. Arka kapı benim için daha iyiydi. Orada kimse olmazdı. Sadece gece vardiyası için orada değişim olurdu ve şu an gördüğüm kadarıyla değişim yoktu.

Duvara sürtüne sürtüne arkaya kadar geldim. Yavaşça kapıya ilerledim. Demir parmaklıkları kavrayıp gürültü çıkarmamaya özen göstererek dışarıya çıktım. Koşmaya başladım. Sadece koştum. Nereye gittiğimi bilmeden, yer yön duygusunu kaybederek koştum. Başka ne yapardım, onca yalandan nasıl sıyrılırdım bilmiyordum.

Görüşüm ciğerlerimin nefes ihtiyacıyla net bir hal alırken, koşmak iyi gelmişti. O yüzden sokaklardan geçtim. İlerledim, ilerledim ve sadece ilerledim. Sonunu düşünmeden, varlığın başlangıcına ulaşmayı umarak bedenimi ummasızca hareket ettirdim. Ne kadardır koşuyordum, ne yapıyordum bilmiyordum ama artık koşamayacak kadar bacaklarım isyan ediyordu.

Durdum ve kendime dinlenmek için izin verdim. Acaba yokluğum fark edilmiş miydi? Herkes o kadar odaklıydı ki Lily ve Chris'e beni fark ettiklerinden emin değildim. Sonuçta onlar gerçekten bir aileydi. İki sapsağlam çocukları vardı. Ben ise beni terk eden bir kadından olan, ailenin bozuk yerlerindeki yapıştırıcı kadar fazlalık olan biriydim işte.

Bu fazlalıktan kurtarmıştım belkide onları. Artık görevim olan koşmayı bitirmem gerekiyordu. O yüzden koşmaya devam ettim. Epey dinlendiğimden az önceki hızımdan çok daha hızlıydım.

Yazar anlatımından-

Doğum günü sahibinin yokluğu, evin içinde hemen fark edilmişti. İlk başta kötüye yormak istemeyen babası, Vanessa'nın söylediğine göre tuvalette olan Rowena'yı kontrol etmek için oraya yönelmişti. Kapıyı çaldı. Ses gelmemişti. Johnny nazik olmaya özen gösterdiği ses tonuyla 'Rowena, bak giriyorum.'

Derken, dayanamadan kulbu kavradı ve çevirip boş tuvalete girdi ama kızı burada değildi. Merakla alttaki tuvalete girmiş olma ihtimaliyle oraya yöneldi. Ağrıyan kalbi, durumun pek hayırlı yönde olduğunu işaret etmiyordu ama kötüye yormak için erken değil miydi?

Alt kattaki tuvaletin kapısı kitli olunca Johnny rahat bir nefes almaya çalıştı. Ama bu mümkün değildi çünkü kızına defalarca seslenmesine rağmen, Rowena bir kez olsun bile cevap vermemişti. Kapıyı kırma girişimi tuvalet kapısı olduğundan başarıyla sonuçlanırken, gördüğü hiçlik ile sevindi bir an.

Ya kendine zarar vermiş olsaydı? Ne yapardı o zaman Johnny?

Nefesini saymaya çalıştı. Olduğu yerde döndü ve kızının ismini sayıkladı. Vanessa o an kötü bir şey olduğunu hissetmiş gibi alt kata inerken, gördüğü bitkin ve sıkıntılı Johnny ile hemen yanına ilerledi. "John, Rowena nerede?" Johnny üzüntüyle başını 'bilmiyorum' Der gibi salladı.

"Yok. Bulamıyorum. Üst kattaki tuvalette değil. Burada değil. Yok. Ya başına kötü bir şey geldiyse?" Vanessa böyle bir şeyin olma ihtimalini bile düşünmek istemiyordu. "Belki odasına gitmiştir. Gel oraya bakalım." Johnny başını sallayıp merdivenlerden çıktı.

Chris konuşmaları başından beri duymuş, gözlerini ebeyvnleri üzerinde dolaştırıyordu. "Ablam nerede? O beni doğum gününde bırakmaz ki." Johnny suçlulukla başını eğdi. Tek kelime etmeden üst kata çıktı. Rowena'nın odasına gitti ama kızı orada da yoktu. Nefes alıp verişleri hızlanıyordu. Rowena parmakları arasından kayıp giderken, içli içli sızlanıyordu adeta. Bir yere oturup yığılmasına çok az kalmıştı. Bayılacaktı.

"Ben korumalarla konuşayım. Belki onlar bir şey görmüştür." Lily'nin yanına ilerledi. Babasıyla ilgilenmesi için talimat verdi ve hızla ilerleyerek evden dışarıya çıktı. Karışmış saçlarını daha fazla karıştırıp ön kapıya ilerledi. "Rowena hiç dışarıya çıktı mı?"

"Hayır. Çıksa görürdük. Ama sizin için kameralara bakalım mı?" Vanessa başını salladı. Yanında ismini bilmediğim iki koruma ile bekçi kulübesine girdi. Bu işlerden sorumlu olan Ellio, tüm kameraların olduğu ekranı ayarladı. O an belirgin bir şey göründü. Bir kız, ağlayarak arka bahçeden çıkıyordu. Bu da Rowena dışında biri değildi.

Vanessa hemen o kameraya yönelmelerini, dakika olarak geriye gitmelerini söyledi. Ellio dediklerini birebir yaptı. O zaman daha net belli olmuştu. Rowena bitik bir halde dışarıya koşuyordu. Vanessa o an, gerçekten Johnny kadar bitkin hissetmişti.

"Ne zaman çıkmış?" Ellio saati kontrol etti. "Yaklaşık 30 dakika önce." O kadar odaklanmışlardı ki demek ki. "Emin misin?" Hiç şüphesiz cevabını aldı. Şimdi bu haber, kızı hakkında endişe duyan bir babaya nasıl verilirdi? Düşünmek istemiyordu. "Hepiniz dışarıya. Onu bulun ve istemediği herhangi bir harekette bulunmayın. Bulmadan da gelmeyin!"

Savsaklayan adımlarla evine doğru yürüdü. Aynı zamanda korkuyordu. Ya ona bir şey olduysa? Babası tüm dünya tarafından bilinen, kariyerine daha bu yaşlardan başlayan bir kız çocuğunun başına her şey gelebilirdi. Bu ihtimal o kadar kan dondurucuydu ki. Vanessa dünyanın böyle bir yer olmasına lanet etti.

Aynı zamanlarda Rowena, dakikalardır koşuyordu. Evden gerçekten çok uzaktı. Yeni yeni yağmur çiseliyordu ve tenini örten ipli tişörtünden başka hiçbir şey yoktu. Birazdan eve dönmezse, gitgide artan yağmurun içinde savrulup gidecekti ama ona yalanlar sıralayan bir eve gitmek istemiyordu. Yalanların olmadığı bir yere gitmek istiyordu. Silinmek istiyordu o an.

Hangi güç onu silebilirdi? Ya da hangi güç onu bu evrenden yok edebilirdi? Bilmiyordu. Evsiz kalmıştı, yurdundan atılmıştı sanki. Ergenliğinin verdiği cahillik, bunu yaparken aldığı cesaret olmuştu ama korkuyordu. Ne olursa olsun, ne yapılırsa yapılsın içince daha 'hiçbir şey yaşamadın, ölemezsin' diyen taraf vardı ve koştukça bu taraf güçleniyordu.

Zihni karmaşa yuvası gibiydi. Her kıvrımı doluydu. Bir şeyler söylüyordu. Yapması gerekeni anlatıyordu ona. Ama hiçbir ses, şu an yaptığı yanlışlığı düzeltmeye yetmiyordu. Dolu beyni, tıpkı vücudunun verdiği üşüme tepkisi gibi kendisine zarar veriyordu. Lakin durduramıyordu.

Kuş gibi titriyordu, yağmur hızlanıyor ve ipli tişörtü üzerine yapışıp her yerini belli ediyordu. Bunu bile fark etmeyecek kadar kör olmuştu sanki. Ya da üzerine gelen bakışları, ya da girdiği o aptal sokağı fark etmiyordu. Sadece 'deli' diye adlandırılabilecek şekilde koşuyor, narin parmakları başını kavramış bir şekilde iki yana sallanıyor ve dudaklarını sıkıp öylece yürüyordu.

O anlarda, Johnny polis ile irtibata geçmiş ve ünün getirdiği ayrıcalıkları kullanarak özel bir ekip oluşturmuştu. Herkes Rowena'nın peşinde, zarar görmeden bulmayı hedefliyorlardı. Evde kaos hakimdi. Lily ve Chris'i olay dışına bırakmaya çalışıyorlardı ama o anda Chris'in ablası için ağlayıp kimseyi durdurmaması durumu kolaylaştırıyor denilemezdi.

Zaten bu isyan, çok geçmeden Jack'in ağlamaktan yorgun düşüp babasının kucağında uyuya kalmasıyla son bulmuştu. Johnny Chris'i odasına götürdü. Aşağıya indiğinde özel ekipten kişilerin hizmetliler ile konuştuklarını gördü. Hemen yanlarına ilerledi. "Beyler, aslında bu konuyu benim sormam daha doğru olacak."

İki adam birbirine bakıp geri çekildi. Johnny öne geldi. Sinirli olduğu, alacağı cevaba göre sinirinin azalıp artacağı belliydi. "Onun yanında annesi hakkında konuştunuz mu?" Kızlar aynı anda başlarını olumsuz yönde salladı. "Ya da şöyle sorayım, tuvaletlerin önünde bu konuyu konuştunuz mu?" Az önceki gibi hızla cevap gelmemiş, hatta hiç bir şey olmamıştı.

Yinede Johnny cevabını almıştı. Sinirle küfür etti. "O anda TUVALETİN İÇİNDEYDİ! Sizi duydu. Benim ona yalan söylediğimi öğrendi. Neden? Sizin yüzünüzden." Kendini kontrol edemiyordu. Tüm kibarlığı kızının canının korkusuyla uçup gitmişti. "Lanet olsun! Bu yüzden kaçtı işte."

Vanessa durumu anlayıp Johnny'nin yanına geldi. "Ben sadece o üzülmesin istedim. O zarar görmesin, annesi konusunda eksik hissetmesin istedim. Bunu bile başaramadım." Vanessa'ya sarılırken, söylediği sözleri sadece orta yaşlı kadın işitiyordu. "Sakin ol Johnny. Rowena'ya böyleyken herhangi bir yardımın yok."

Rowena'ya öyle yardımı dokunamayacağı aşikardı ama Rowena'ya birinin yardım etmesi gerektiği de aşikardı. Oturduğu bankta yağmur bedenine gelirken, kendini yok etmek adına aldığı pozisyonda izlendiğini bilmiyordu. Güzel bir sokakta değildi. Yeni yeni açılan görüşü ve bilinciyle bunun doğru olduğunu anlayabiliyordu ama bunu düzeltmek uğruna hiçbir şey yapmıyordu.

Sadece oturuyordu. Az önceki titremeleri güç kazanmış, tüm bedenine sızmıştı. Bacakları uyuşmuş, acıyla yanıyordu. Altın rengi kadar güzel ve parlak olan saçları, sırılsıklam olmuş bir şekilde buz kesmiş boynuna düşüyordu. Yanakları ve burnu hissizleşmişti.

Az önce yağmurdan dolayı ıslanan yerde çamurda kayıp düşmüş, mavi renkli kotunun sağ bacağı tamamen çamur olmuştu. Gerçekten çok kötü görünüyordu. İşler birden sarpa sarmış, Rowena aşırı tepki vermekten bitkin düşmüştü.

Onları izleyen adamlardan haberi bile olmadan dişi soğuktan birbirine çarparken, çok garip bir şeye tanıklık etmişti. Bir araba kendisine doğru gelmiş, ama diğer araba önüne geçip çarpma tehlikesini umursamadan arabanın gelişini engellemişti.

Öndeki arabanın camı açıldı. Gördüğü yüzü daha önce hiç görmemişti ve neden böyle bir harekette bulunduğunu anlayamıyordu. "Atla. Arkamdakilerin niyetinin iyi olduğunu zannetmiyorum." Rowena dişlerini elleriyle tutup zorlukla konuştu. "Sana niye güveneyim?"

"Güvenme." Arkadaki arabadan inen adamla Rowena küfür etti. Uyuşmuş ayaklarına aniden yayılan adrenalin ile son gücünü oradan aldı. Hızla arabaya bindi. Andrew üzerindeki ceketi sıyırıp kızın üzerine bıraktı ve gaza bastı. "Birazdan ısınırsın." Sokaktan çıkarlarken, Rowena kendisinin ıslattığı cekete dahada sarıldı.

"Niye bana yardım ediyorsun?" Genç adam, aynadan arkasını kontrol ederken kızın sorusuna düşünülmemiş bir cevap verdi. "Çünkü yardıma ihtiyacın varmış gibi görünüyordu." Rowena bu cümleyi beyninde tekrar etti. Çünkü yardıma ihtiyacın varmış gibi görünüyordu. Durumu o kadar kötüydü, ha?

"Ya şimdi kendimi yardım edilmesi gereken bir duruma düşürdüysem?" Genç adam, arabalardan kurtulduktan sonra Rowena'ya baktı. "Buna verilebilecek bir cevabım yok. Ama istersen arabayı durdurabilirim." Rowena düşündü. Hala o eve gitmek istemiyordu. Kendini asla hazır hissetmiyordu. O yüzden iç çekip bu teklifi reddetti.

"Beni öldürmesen iyi olur. Daha hiçbir şey yaşamadım da." Genç adam, iç çekti ve boş bir parkta durdu. "O zaman neden kendini öldürmeye çalışır gibi o sokağa soktun?" Rowena bunu cevaplamak istemiyordu. O yüzden sorusuna soruyla cevap verip durumdan sıyrıldı. "Peki sen neden oradaydın?"

"Sadece... Bir yere gitmem gerekiyordu ve o yerin kestirmesiydi." Hayatımın teklifini aldım. Ona gidiyordum ama seni öyle görünce yardım ettim. Demedi. Kızın üzerinde herhangi bir suçluluk bırakmak istememişti. "Bir insan hayatı boyunca yalanın içinde yaşıyorsa, nasıl bir tepki vermeli? Bu arada ismini sormadım. Adın ne?"

"Andrew." Dedi. Sonra soruya cevap verdi. "Sanırım hesap sorardım." Rowena dudaklarını büzdü. "Klasik erkek davranışı. Şaşırmadım." Andrew, küçük ve kendini beğenmiş kızın cevabına karşılık güldü. "O zaman niye sordun ki?" Rowena bilmiyordu. Sadece canı sormak istemişti. "Bilmem. Sadece yaşadığım durumda başkası olsaydı, ne yapardı merak ettim herhalde."

"Senin adına üzüldüm. Yani beni tanımıyorsun, o yüzden ne kadar gerçek gelir bilemem ama senin adına gerçekten üzüldüm." Rowena evet, onu tanımıyordu ama yalan söylemediğini mimiklerinden anlayabiliyordu. Bilmiyordu, belki bu kişi çok iyi bir manipülatifçiydi ama sadece yalan söylemiyormuş gibiydi.

"Annem makgöz, o yüzden dünyayı geziyor zannediyordum. Hediyeler gönderiyordu çünkü gittiği yerlerden. Mesajlaşıyorduk, bana kitap öneriyordu falan. Sonra öğrendim ki annem beni aslında bırkamış. Sadece babamın zorlaması ile konuşuyormuş."

Andrew ne diyeceğini bilemedi. Sadece durdu ve yüzü ifadesizlikle kasıldı. "Üzülme diyemem ama biliyor musun? Annemler ben 5 aylık olasıya kadar beni kız olarak biliyorlarmış." Rowena aldığı alakasız cevapla güldü. Açılan klimadan hissetiği kasları güzel bir his bırakırken, gülüşünü yüzünde genişletti. "Neden şimdi bunu söyledin ki?"

"Ne bileyim, stresini alır diye düşündüm herhalde." İkisi birbirine bakıp aynı anda güldü ve önlerine döndüler. "Üzgünüm. Seni işinden alı koydum. İstersen arabandan ineyim." Kulbu tutmuştu ki, Andrew'un kendisine seslenmesi ile durdu. "Aslında hikayenin devamını dinlemek ister misin diye soracaktım."

Rowena koltuğa yaslandı. Koltuk tamamen çamurdu ama Andrew'un yüzünde bu olay için tek bir mimik bile oluşmamıştı. Sadece kızın gergin hallerini dağıtmaya çalışıyordu. "Eee seni dinliyorum." Andrew, aklına gelen hikaye ile boşluğa bakarak gülümsedi. "O aylara kadar adıma Drew demişler. Sonra öğrenmişler, bebekleri kız değil erkekmiş."

"Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Yani nasıl yanılınabilir ki cihaz?" Andrew kahkaha attı. "İnan bana bilmiyorum. Sadece annem ne zaman anlatsa hep gülerim." Rowena durdu. İyice ısınan bedeni ile uykuya geçmemek için direndi. "Her an arabandan atlayıp sapık var diye bağırlabilirim, biliyorsun değil mi?"

Andrew sessiz kalmakla yetindi. Ardından bunun bir sonu olmayacağını fark etti. "Yani yaparsan sen bilirsin ama yapmazsan daha güzel olur." Nasıl çekinmişti o öyle. Kolay mıydı? Daha dakikalar önce tanıdığı kızı arabasına almıştı. "Yapmayacağım."

"Umuyorum ki. Şimdi seni evine bırakmamı ister misin?"

"Lütfen."

***
MERHABAAAAA! ANİ BİR KARARLA KİTABI DÜZENLEMEYE ALDIMM.

Umarım hoşunuza giden bir bölüm olmuştur.

Bilmeyenler ve kitabıma ilk defa gelenler için açıklama yapayım. Rowena benim oluşturduğum bir karakterdir. Gerçekle herhangi bir alakası olmayan hayali biridir. Haricinde olacak karakterlerin hepsi gerçek hayatla bağlantılıdır.

Rowena Maisie Depp

(Bu gifi çok sevimli.)

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro