Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

𝐀𝐋𝐋 𝐎𝐅 𝐌𝐄

YEAR: March, 2011
PLACE: LOS ANGELES

Kendimi bir bok çuvalı gibi hissetiğim her gün, neler olduğunu hatırlatırım kendime. Bir deniz kenarının şırıltısı dolar kulaklarıma. Şarkı gibi fısıldar olanları. Kuşların göç ederken birlikte çıkarttığı sesleri işitirim uzaklardan. Dokunsam elimi uzatabileceğim kadar yakın ama bir o kadar da uzak bana olanlar.

Hislerimi kağıda dökmenin verdiği rahatlıkla oturduğum yerde gerinip neşeyle gülümsedim. Ufak şeylerden mutlu olma özelliğimi çok seviyordum. En önemlisi, bu mutluluğumu birine bağlamadan kendi kendime yaşayabiliyordum ve bu inanılmaz bir lükstü.

Lükslerin içinde büyütülen ben için bu belki biraz saçma olabilirdi. Lakin saçmalık için sunulan delil doğruydu, sonuçta ben Hollywood'un en ünlü üçlüsünden birinin kızıydım. Babamın göğsünün altında yazan ismim, insanların sevgisini küçük yaşta kazanmama sebep olurken büyüyünce değişti işler. Şimdi ise yeniden dövme sürprizi olduğunu biliyordum ama ne olduğunu bilmiyordum.

Konuşmalar, görüşler, bakışlar. Artık hepsi farklıydı. Çünkü herkes hem benden bu kariyeri çok bekliyordu hem de hiç beklemiyordu.

Bu renkli ve oldukça şatafatlı hayata sadece yedi yaşındayken, I'm Sam filmi ile başlamıştım. Tabii bu rolü alırken, ismimin çocukken bilinmesi katkı sağlamıştı reddetmezdim. Ama rolü ezberleme çabamı orada kazanmıştım. Elbette bir çocuğun rolleri ne kadar ağır olabilirse benimki de o kadar ağırdı ama işte başlamıştım o zamanlarda. Emek vermenin ne deme olduğunu öğrenmiştim.

Ya da Vanessa sayesinde ilk kameranın önüne atladığımı hatırlıyorum. Bilerek atılanların aksine, ben orada bilinçsizce hareket ediyor ve sadece Vanessa diye ağlıyordum. Ama bu da kasten yapılmış gibi düşünülmüştü. Her şeyde suçlu mu olmak zorundaydı?

Herkes neden yaptığımız onca doğrunun varlığını kabul etmek yerine yanlışlı kabul ediyorlardı? Herkes hatalarla mı yüklenirdi onca yükü? Dram, kaos ve aşkın serüven serüven işlendiği onca dönemde ben batmıştım bu koca evrene.

Telefonuma gelen onca bildirimle ayaklarımı duvardan çekip yatakta oturur hale geldim. Bildirimlerden herhangi birine tıkladım ve gördüğüm şeylere parmak etlerimi ısırmaya başladım. Babam ismimin yanına doğum günümün geçmesine özel gözlerimi de ekletmişti. Artık kalbinin hemen altında gözlerim bulunuyordu.

Hepinizin bildiği üzere, kızının doğumu üzerine ismini sol göğsüne kazıtan Johnny Depp, şimdi bir yeniliğe daha imza atıyor ve kızının gözlerini kalbine kazıtıyor. Videoyu izleyip sonucu görmek için linke tıklayınız

Hollywoodmagazines

Herkes hemen yorumlara 'çok sevimli!' Gibi şeyler yazarken, bunun neyin ürünü olduğunu biliyordum. Yaşadığımız şeyler sonucunda çıkarttığı sonuçlarla beni kaybedebilmek ile karşı karşıya gelmiş ve aklına kazımak için böyle bir çözüm bulmuştu.

Herhangi bir tepki vermeyi kestim. Umursamazca omuz silktim. Belki bu ergen kız havalarına girmiş olabilirdim ama umrumda değildi. Babamla bağımız neredeyse kopmaya yüz tutmuştu zaten. İki evin içinde yabancı gibiydik. Daha çok ben kör taklidi yapıyordum. O da görüyormuşum gibi düşünüp şansını deniyor ama çabaları hep başarısızlıkla sonuçlanıyordu.

Gitgide kopuyorduk. Ama kimse çabalamıyordu. Kimse büyülü değildi. Kimse birbirine hayat üfleyecek kadar cesur değildi. Sadece bizdik ve bitiyorduk. Babam romantik bir adam değildi, Vanessa'ya elmas kolye aldığı günü hatırlıyorum.

Kıçında bir ağrı olduğunu ve bakması gerektiğini söylemiş, Vanessa utana sıkıla elini daldırdığında ise kıçından elmas kolye çıkartmıştı. Romantiklik açısından maksimum bu kadardı. Ya da bana pek beni sevdiğini söylemezdi ama şimdi gözlerimi kalbimde taşıyordu. Ne gerek vardı yani o kadar abartıya? Belki bende kazma olabilirdim. Bilmiyorum. Sadece istediğimin bu olmadığına eminim.

Boğuluyorum.

Çıkış yolum yok. Göremiyorum, çok karanlık. Görmek istiyorum, çıkış yolum olmama ihtimali yerine her insan gibi umut ediyorum. Bu umutu bastırmaya çalışan karamsarlık tüm vücudumu kaplıyor. Engel olamıyorum, o taşıyor. Benden başka yerlere dağılıyor. Durduramıyorum. Geri alamıyorum. Geri alamıyoruz.

Onca karmaşayı hissediyorum. Fısıltı gibi geliyor ruhuma, hayat üflüyor bana. Belkide içinde yaşamak istediğim son hayatı üflüyor üzerime. Nefesinden gelen ıslaklığın rüzgarıyla toz taneciklerine bulanıyorum. Onlarca şeyin arasında kalmaktan korkuyorum, sıradanlaşmaktan. Sıradanlaşmayayım diye yaptığım şeylerin daha sıradan olmasından korkuyorum.

İnce bir yaş süzülüyor gözlerimden. Boynuma iniyor ve yok oluyor. Diğeri onu takip ederken, tozların arasından kurtulmak ister gibi hızla ayağa kalkmıştım şimdi. Bacaklarıma dolan güçle zemini titreten türden adımlar atıp banyoma doğru yürüdüm.

Üzerimdekileri aceleyle çıkartıp ellerimle gözlerimi sildim. Şohbeni açtım ve içine girip sabah gelen ani teklifi gözlerimde canlandırdım. Bizzati olarak filmlerinin sinemasına gittiğim Iron Man filminin ait olduğu evrende geçen bir rol teklifi almıştım. Daha doğrusu, sadece çağırmıştı ama yapmıştım bile.

Çünkü eğer ben bir şeyi gerçekten istediysem, o zaten benimdi.

Aslında sadece bu konuda böyle bakıyordum ama bunu hayatımın merkezine koymam gerekiyordu. Diğer türlü hep başkalarını hayatımın önüne yerleştirecektim ve arada sıkışma durumunu yeniden yaşayacaktım. O yüzden benimdi işte. O rol benimdi.

Saçlarımı sürttüm. Şampuanla güzelce yaydım ve su akıp giderken rolün olduğu karakter hakkındaki araştırmalarımı düşündüm. Fragile Lehnsherr. Uzun, tıpkı benim gibi sarı saçları vardı ve beline kadar iniyordu. Mavi gözleri çizgi romanlarda bile derin bakıyordu. Haricinde yüzündeki korkutucu gülümseme vardı. Hep vardı ve hiç düşmüyordu. Bu konuda hayrandım.

Onlarca duyguyu aynı anda yaşıyabilirdim. Üzgünken mutlu olabilirim ya da kırgın hissedebilirim. Korkabilirim mesela. Umutsuzluğa düşebilirim, pişman olabilirim. Sadece bildiğim tek şey var, o da umutsuzluğu her duyguya karıştırıyorum ve bu çaresizliği beraberinde getiriyor.

Psikoloğumun sözlerini hatırladım bir an. Ne demişti bana? Mutsuzlukla inşa ettiğin saray, bir gün öyle güzel yıkılacak ki sen bile şaşıracaksın. Neden çok uzak bir zaman dilimiymiş gibi geliyor? Hiç tutamayacağım bir şeymiş gibi, surlarım hep kalacakmış gibi. Yıkılmasını istiyor muyum peki? Emin değilim.

Basit bir hoşlantıdan geçti mesele. Aşk istiyorum ama istemiyorum. Özgürlük istiyorum, istemiyorum diyemeyeceğim arkasından olumsuzluk gelmeyen belkide tek şey. Özgürlük bana tanınan hakların haricinde üzüntü hissetmemek. Ya da mutlu olduğum zaman bunu başkası mahvetmeden kendim mahvetmeliyim düşüncesine kapılmamak.

Bu çok saçma ama sürekli yaptığım şey. Kendime engel olamıyorum. Birisi beni üzmeden, kırmadan önce aynadan kendime bakıyorum. Camın buğusunu siliyorum ve gözlerime kendim bakıyorum. Bunun geçeceğini söylüyorum, kalıcı olmayacağını ve bundan sonra yaşayacağım mutsuzluğu hatırlatıyorum kendime. Kendi kendimi mutsuz edince de mutsuzluk o kadar ağır gelmiyor. Taşıyabiliyorum yükünü.

Su saatlerdir vücudumda dolaştığı için her yerim buruş buruş olmuştu. Çıkıp vücuduma havluyu sardım ve hemen yanımda olan lavaboya gittim. Banyoda olmama rağmen sabunluğun içindeki sabunu alıp yüzümü güzelce yıkadım. Su buharını elimin tersiyle sildikten sonra yüzüme baktım. Şimdi bir şeyleri değiştiren sözler söyledim. Eğer o rolü almak istiyorsam, bunu yapmam gerekiyordu.

Mutluluğumu mutsuzluğumla değiştirdiğin her an için özür diliyorum kendime. Aptal bir şairin kaleminden çıkan sözlere kapılıp saatlerce düşünmeyi ve onda kötü anlam aramamak yerine iyisini aramaya yemin ediyorum.

Dudaklarımdan yükselen sahici gülüşü kendim mi yapıyorum yoksa bedenimin verdiği bir tepki mi emin değilim. Sadece gülüyorum ve gerçekten çok hoşuma gidiyor. Bu sözü tut diyorum kendime. Tut ki bazı şeyler yoluna girsin, tut ki başarılı ol. Hep aynı şeyler yapıp sıradan olma. Farklı ol. Deli ol, çılgın ol, mutlu ol ama aynı olma.

Tutacağım.

Cevabı kendime kendim veriyorum.

Bacaklarım tir tir titriyordu. Birazdan görüşmeye girecektim ve heyecandan delirecek gibiydim. Selena ve Evan başarabileceğimden eminlerdi ama kötü ihtimalleri düşünüyordum. Kendime engel olmam gerekiyordu çünkü bu daha çok heyecan yapamama sebep oluyordu.

"Rowena hanım. Sizi bekliyorlar." Oturduğum yerde dikleşip ayağa kalktığında bu dikliğimi korumaya çalışıp gülümsemeye çalıştım. Ah! Kesinlikle budala gibi görünüyorum. Bundan eminim. Kadının diğer herkese gülümsemeyip bana karşılık gülümsemesi biraz olsun gerginliğimi alıyor. Rahatlamış hissediyorum.

İçeriye girdiğimde Stan Lee ve Kevin Feige'i görüyorum. Karşılarına oturup gülümsememi düzgün tutmaya çalışıyorum. Bay Lee, heyecanımı hemen anlayıp rahat olan bir gülüş veriyor ama Kevin için aynı şeyi söyleyemem. Sanki beni yargılar gibi bakıyor.

Yargılamaktan kastım rol için hal ve tavırlarımı inceliyor. Ya da onların çok değer verdiği kamera arkası sahnelerinde arkada utanıp çıkmayacağım ihtimalini düşünüyor. Ki haklı. Yaparım. Oradaki herkes neredeyse benim iki katım yaşındayken, yapmam çok doğal.

Ve insanlar bunu istemez. Onlar filmi izlediği kadar arkalarında dönen şeyi merak ederler ve herhangi bir olumsuzluk filme kötü dönüş olarak yansıyabilir. Beklemediğim bir şey olunca şaşkınlıktan dilimi yutuyorum sanki. "Bu rolü sana vereceğim." Diyor Bay Lee.

Kevin de en az benim kadar şaşırmış görünüyor çünkü ikimizde böyle bir şey olmasını beklemiyoruz. Bu açık. "Bu rol için Jack ile birlikte çalıştığımız süre boyunca, onun aklında dolaşan profil tam olarak sensin. O hep genç, dinamik ve baygın bakan birini hayal ediyordu Fragile için. Buna tam olarak uyuyorsun."

Yanaklarıma basan alevle sadece teşekkür ettim. Kevin öksürerek Stan Lee'ye dönerken o hiç takmıyor gibi görünüyordu. "Aldığın Waverly Büyücülerindeki rolün de bir kaç gün öncesinden bildirildi." Çok hoştu bu sözler. Aynı zamanda beklemediğim kadar iyi hissetiriyordu. "Yani bu kadar çabuk mu?" Diye sordu Kevin.

Bence o kesinlikle bu rol için fazla genç veya fazla deneyimsiz olduğumu düşünüyor olmalıydı. "Chris'i alırken de aynı şey olmuştu. Mesela Kevin, onun rol için çok şımarık olduğunu düşünmüştü ama şu an kendisi bence ondan memnun. Değil mi?"

"Elbette." Daha rolü almadığım için tam olarak nasıl davranacağını göstermeyen Kevin, bana şaşkınlıkla baktı. "Evet, senin için 2013 girişini düşünüyoruz. İlk altılı orada görünecek. Araştırmışsındır Fragile bir Avengers değil." Neler döndüğünü bilmesem bile, onayladım.

"Bu yıllar içinde yediklerine dikkat etmeli, sporunu aksatmamalısın. Ulaşman gereken belli bir kas kütlesi var, şu an bu onun için yeterli değil. Olabildiğince yapılı ama aynı zamanda fit görünmen gerekiyor." Yani Fragile'in çizgi romanlardaki hali gibi.

"Bazı deneme çekimleri olacak, pratikler yapacaksın ve dövüş konusunda olabildiğince gelişmeye bak. Parmak jimnastiği konusunda da pratik yapmalısın. Bu önemli bir nokta. Herhangi bir kesici aleti kullanmayı da öğrenmen gerekiyor."

Aslında bu dediklerinin hepsini yapıyordum. Sadece kesici aletler kullanmada ve parmak jimnastiği denen olayda ilk olacaktı ama yapabilirdim. "Aslında profesyonelliğe yakın bir aikido yapıyorum. Ama dövüş pratiği için daha da geliştirebileceğimi umuyorum."

"Bu çok iyi. Bu sporun üzerine gidebiliriz. İleriki sahneler için çalabildiğin bir müzik aleti var mı?" Burada devreye girebilirdim işte. "Elektro gitar, keman ve piyano çalabiliyorum. Hepsini çocukluğumdan beri yapıyorum. Ayrıca şan eğitimim de var." Kevin ve Bay Lee aynı anda birbirlerine bakıp bana döndüler.

"Bu da iyi. Tamam sözleşme yakında menajerine gönderilir. Fiyat belirtmedik ama diğerlerine yakın bir miktar alacaksın." Hepsi çok yüksek miktarlarda paralar kazanıyordu. Bunu kazanabilme ihtimali inanılmaz iyiydi ama bundan önemli şeyler elbette vardı.

"Teşekkür ederim. Bana güvenmeniz her şeyden daha önemli. Buna layık olmaya çalışacağım." Bu odadaki herkes biliyordu ki, bu sözler sadece Bay Lee için sarf edilmişti. "Ne demek. Görüşmek üzere. Ha söylemeyi unuttum, bu rolü aldınız ama kimseye söyleyemezsiniz. İnternette buna dair herhangi bir haber paylaşmayın. Bu filmin reklamına zarar verecektir."

"Elbette. Ama en yakın arkadaşlarıma söyleyebilirim, değil mi?" Başını salladı. "Kimseye söylememeleri hususunda eminseniz elbette." Bundan şüphesiz emin olduğum insanlardı ve elbette söylemeyeceklerdi. Onlara güveniyordum. "Pekala görüşmek üzere baylar." İkisinin elini sıktıktan sonra kapıya ilerledim ve odadan dışarıya çıktım.

Çıkar çıkmaz çözülen dizlerimle dengemi zorlukla sağladım. Ellerimi kendime çekerken, sevinçle olduğum yerde dans etmeye başladım. Etrafımdan geçen insanları umursamadan, öylece dans ediyordum. Dışarıya çıkıp yakın zamanlarda ehliyetimi aldığım için kendi paramla aldığım arabaya bindim.

Kenardaki kameramı alıp açtıktan sonra kayıt tuşuna bastım. Hemen yüksek sesli çığlık attıktan sonra yaptığım şeyin farkına varıp etrafıma baktım ve utangaç bir tavırla kameraya döndüm. "Merhaba ben Rowena, görüntülü günlüğümün bilmem kaçıncı gününe hoşgeldiniz. Bugün günlerden 30 Mart. Saat ise 15.00'ı gösteriyor. Neden bu kamerayı açtığıma gelecek olursak, az önce hayatımın rolünü aldım."

Tekrardan çığlık atıp kahkahalarla güldük. "Özür dilerim. Bu inanılmaz geliyor. Hala alışabildiğim bir fikir değil. Az önce Fragile Lehnsherr rolü bizzati olarak Stan Lee tarafından bana verildi. Bu inanılmaz geliyor. Küçükken tüm çizgi romanlarını okuduğum insanın elinden onun karakterlerinden birini aldım. Görünüşü benim yüzüm olacak. Sizce de bu inanılmaz değil mi? Umm buraları geçebilirsiniz."

Tekrardan çığlık attım. Kamera çığlığımla titrerken, görüşümü netleştirip konuşmaya devam ettim. "Tanrım! Yazacağım o kadar şarkı, o kadar şiir var ki. Hepsi bu karakter üzerine. Aklıma binlerce şarkı sözü doluyor. O gülümsemesi üzerine binlerce şarkı yazabilirim mesela. Hatta durun göstereyim."

Kaput kısmından buraya gelmeden önce okuduğum House Of M'i çıkarttım ve Fragile'in bulunduğu, özellikle gülümsediği o sayfayı açtım. "Bakın! Bundan bahsediyorum. Bu gülümsemeden. Çok iyi! Sadece çok güzel. Bayılacağım şimdi. İnanılmaz mutluyum."

Delirecek gibiydim ve bu çılgıncaydı. "Tamam. Şimdi biraz eğlence zamanı." Dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirtikten sonra kamerayı kapattım. Telefonumdan Selena'yı aradım. "Heyyy!" Y epey uzun çıkarken Selena nedenini anlayıp çığlık atmıştı. "Biliyordum. İyi geçti değil mi?"

"İyi geçmek ne kelime! Rolü aldım rolü!" Bir çığlık daha. O kadar benziyorduk ki birbirimize. "Kızım! Bu bir ilk olmalı. Ciddi misin? Rolü aldın yani değil mi? Yani çok çok iyi geçmedi, o yüzden böyle demiyorsun. Rolü sahiden aldın." Şaşırması doğaldı çünkü hepimiz bu kadar çabuk olmasını hiç beklemiyorduk.

"Evet! Evet ve yeniden evet." Aynı anda güldükten sonra teklifte bulundum. "Hadi içmeye gidelim. Seni almamı ister misin?" Lupus dolayısıyla benim araba sürmem çok daha iyiydi. "Olurr. Senin için giymemi istediğin bir kıyafetim var mı?" Bunu seviyordum. "Evet efendim. Lütfen kırmızı ipliniz ve altına siyah taytınız ile benim hediye ettiğim botlarınız."

"Anlaşılmıştır efendim." Kıkırdayarak başımı koltukta geriye attım. Gaza bastıktan sonra telefonu kapatıp yanımdaki koltuğa attım. Bu görüntülü kamera olayını Selena daha kapsamlı yapıyordu ve birazdan ekip dibimizde biterdi. Bunu sevmesem bile, ileride sonuçlarının bulunduğu belgeseli seyretmek için sabırsızlanıyordum. Kızımın hayatını seyretmek, yaşayacağım en güzel keyiflerden biri olacaktı.

Her yeri güzelce kontrol ettikten sonra otoparktan çıkıp ara yollardan Selena'nın evine gitmeye çalıştım. Oradan döndüm, buradan düz gittim. Sağ kısımdaki kavşaktan döndüm. Sol kısımdan ilerledim ve sonunda başarılı olmuştum. Epey kestirme olmuştu. 1.5 saat gösteren yolu 15 dakikalık yapmıştım resmen. Selena'yı aradım. Hazır olacağını söylerken, 10 dakika sonra koşarak merdivenlerden inip arabaya atlamıştı. Yanağımı işaret ettiğimde gülüp büyük bir öpücük kondurdu.

"Nereye gidiyoruz?" Gözlerimden şeytani bir pırıltının geçtiğine eminim. "Bilmem, bar? Uzun zamandır gitmiyoruz." Onay aldığımda gaza bastım. "Şimdi bana rolü nasıl aldığını anlatıyorsun. Hem de hemen!" Zaten anlatacaktım ama şimdi gözlerimi kısıp yüzüne baktım.

"Bilmiyorum ki. Heyecandan konuşabildiğimden bile emin değildim. Ama başardım. Bir şekilde Stan Lee, bana rolü vereceğini söyledi. Birden oldu. Kevin bile inanamadı. İnanabiliyor musun Selena? Onlarca kişinin arasından, birden bunu söyledi."

"Daha iyisi olsun bebeğim. En güzel bencilliğin bu olsun." Gözlerimi kırpıp teşekkür ettim. "2013 yılında ilk olarak fragmanlarda görünecegim. Hemen ardından 2014 yılında ilk film olacak. Bu o kadar inanılmaz ki. Hayatımın rolü."

"Görüntülü günlüğüne kaydettin değil mi?" Başımı salladım. "Evet." Önüme döndüm. Sapaktan dönüp elimi Selena'nın göğsüne yerleştirdim ve direksiyon normal yola gelesiye kadar durdum. "Bazen annemin sen olduğunu düşünüyorum." Kısa bir an kendisine bakıp göz kırparak önüme döndüm.

Bara geldigim zaman öğretilen şekilde durdum ve dışarıya çıktım. Selena yanıma gelirken, kolumu omzuna dolayıp kendime çektim. Bana bakıp gülümserken, aynı şekilde karşılık verip  barın içerisine doğru yürüdük. Belli bir sınır olduğunu biliyordum ama buradaki kişiler bizi tanıyordu, izin alıp arkada içmek fena bir fikir gibi gelmiyordu. "Bugün şu grubun konseri varmış. 1D ismi. Oraya gidelim mi?"

Yeni şarkılarına dair turneydi bu ve keyifli olacağından eminim. "Biliyor musun? Grubun üyelerinden Zayn ile aynı ortaokuldan mevzun olmuştuk. Beni hatırladığından emin değilim ama bir çok dersimiz ortaktı." Yorkshire'de eğitimimi tamamladığım sürelerde, ortaokulumuz aynıydı. "Evet yani böyle. Güzel sesi vardı. Onu net hatırlıyorum. Yüksek notalara kolayca çıkabiliyordu. Hiç zorlanmıyordu."

"Sesi güzel yani." Evet. Kesinlikle öyleydi. "Gidelim o halde."

Bu bölüm hakkında yapmak istediğim tek şey şu ":)"

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınız benim için önem taşıyor.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro