Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Prolog: Defne Dorsay

Thomas Carlyle, ekonomi için "kasvetli bilim" der. Eser miktarda eğlenmek, çokça da aşağılamak amacıyla kuşkusuz. Ekonomistler, mesleklerinin tabiatı gereği biraz fazla ihtiyatlı hareket ettikleri için olsa gerek bu deyim tutmuş ve bu "kasvetli şöhret" ekonomistlerin peşini bir türlü bırakmamıştır. Seveni az, eleştireni boldur ekonomistlerin. Kimi, ekonomiyi insani yanından soyutlamakla ve sayısal metotlara endeksli hâle getirmekle suçlar onları; kimi de onların konuşmalarını muğlak, ekonomik modellerini yetersiz bulur. Kemer sıkma politikalarının mimarıdır ekonomistler ve dolayısıyla çok tat kaçırırlar.

Defne Dorsay, kasvetinden payına düşeni aldığı, pek çok eleştiriye mazhar olmuş bu zorlu ama merak uyandırıcı mesleği; henüz küçük bir çocukken, Dorsay Holding'in Gebze'deki beyaz eşya fabrikasının beton duvarının üzerinde dedesiyle dondurma yerken, vardiya sonunda evlerine dağılan işçileri izlediği gün keşfetmişti. 

Ne çok insan çalışıyordu fabrikada. Dedesi, nasıl olmuştu da böyle bir fabrika kurabilmişti? Minik bacaklarını ileri geri sallayıp çilekli dondurmasını yalarken, "Dede?" diye seslenmişti Muzaffer Bey'e. "Sen patron olmak için ne okudun?"

Sorusu, dedesini güldürmüştü. "Patron olmak için değil de ekonomiyle ilgilendiğim için, yeteneklerimi de yatkın bulduğumdan iktisat okudum ben."

Ne acayip geliyordu kulağa öyle. "İktisat ne demek ki?"

"İktisat, kıt kaynakların insanların ihtiyaçlarını karşılamak üzere verimli kullanımını sağlamaya çalışan bilim dalıdır. 'Ekonomi' de deriz."

Defne, "ekonomi" diye bir şey duymuştu ama bunun ne olduğunu da bilmiyordu ya! "Kıt kaynak da ne demek?"

Muzaffer Bey, yaptığı ekonomi tanımıyla torununun kafasını karıştırdığını fark edip, "Mesela bugün bakkalda paramız çıkışmayınca aynı anda hem dondurma hem de cips alamadık," diye açıklamaya çalıştı. "Paramız da bir kıt kaynaktır, bu yüzden de dondurmayla cips arasında bir tercih yapmamız gerekti. İktisat da tercihlerimizi inceler. İktisatçılar, bu tercihlerin sonuçlarını anlamaya çalışırlar. Başkalarını da kıt kaynaklar hususunda uyarırlar."

"Bakkala giderken dikkat edin, paranız çıkışmayacak mı diyorlar? Falcı gibi mi yani?" diye sormuştu Defne, saf saf.

Muzaffer Bey, "Tam olarak değil," demişti sabırla gülümserken. "Geleceği tahmin etmeye çalışırlar ancak bunu eldeki bilgiye dayanarak yapmaya çalışırlar. Şartlar değişirse tahminlerini yenilerler."

Defne'nin kaşları çatıldığı için minik alnı kırış kırış olmuştu. "Sen hiç bizi uyarmadın ama? Bir baktık, paramız yok."

Muzaffer Bey, üzerinde fazla para taşımayı sevmezdi. Henüz yeni yeni türeyen kredi kartları da bakkalda geçmiyordu. Muzaffer Bey'in gülüşü biraz mahcuplaşmıştı. "Çünkü ben unutkan ve yaşlı bir iktisatçıyım." Hemen anlatmaya koyulmuştu peşi sıra. Modern iktisadın kurucusu Adam Smith de unutkanlığıyla meşhurdu. Neyse ki Muzaffer Bey, şimdilik sadece yanına para almayı unutmuştu fakat yakın bir gelecekte, gecenin kör vaktinde gece entarisiyle sokağa fırlayıp hülyalar içinde yirmi beş kilometre yürürse şaşırmamak lazımdı!

Defne, dedesinin yaşlandığını asla kabul edemezdi. "Sen yaşlı değilsin ki, dedeciğim!" demişti. Fakat dondurmanın üzerine yiyeceği cipsin de hayalini kurduğu için biraz çekinerek, "Belki biraz unutkansındır ama... Bize hiç haber vermedin paramızın az kaldığını," diye eklemişti.

Ekonomistlerin insanlara bildirmekle mükellef oldukları -ya da böyle hissettikleri- iç karartıcı haberler, kasvetli şöhretleri adına pek iç açıcı olmasa da insanlığın temel sorunlarından birine işaret eder aslında: Her şeyi aynı anda elde edemezsiniz çünkü Muzaffer Bey'in de söylediği gibi kaynaklar kıttır. Bu yüzden, insan sınırsız isteklere sahip olsa da bir şeyi diğerine tercih etmeye mecburdur hep.

Hayat, böyle tercihlerden ibaret değil midir zaten?

Defne'ye göre bedava öğle yemeği diye bir şey yoktu. Hayatta her daim herhangi bir şey için başka bir şeyden vazgeçerdiniz. O gün dondurma yemiş olması, cipsten vazgeçtiği anlamına geliyordu. Ricardo'nun günümüzde uluslararası ticaret prensiplerinin temelini oluşturan karşılaştırmalı üstünlükler teorisine göre mutlak maliyetler değil, fırsat maliyetleriydi önemli olan. Yani bir şeyleri elde etmek için nelerden vazgeçtiğiniz önemliydi.

"Dede, sence ben de senin gibi iktisatçı olabilir miyim, peki?" Nasıl söylemişti dedesi? "Benim de yeteneklerim yatkın mıdır acaba?"

"Sen, istediğin her şey olabilirsin, Defneciğim," diye yanıtlamıştı Muzaffer Bey, gönülden gelen bir inançla.

Dorsay Holding'in CEO'su olarak, alkışlar eşliğinde kürsüdeki yerini aldığında, kalbi heyecanla çarpıyordu Defne'nin. Dedesinin sevecen sesi, kulaklarındaydı âdeta. Sevinçliydi. Clarissa Estés'in kurtlarla koşan vahşi kadınının duyabileceği türden bir sevinçti bu; ancak insanın sınırlarını zorlayan, risk almasını gerektiren aşamaların sonucunda gelen bir başarının tezahürü olabilecek bir sevinç. Defne, geri planda bırakılmış ama ezelden beri kadınların içinde bir yerde hep var olagelen güçlü kadın doğasının köklerine inebilirmiş, çağlar ötesinden yankılanan unutulmuş kadın bilgeliğini yeniden hatırlayabilirmiş gibi hissediyordu o an kendini. Sanki eksik parçalarına kavuşup bir bütün olduğu, varoluşunun amacına ulaştığı yerdeydi. Burada şüphe de korku da yoktu; özgürce var olmak, merak etmek ve başarmak mümkündü. O, başarmıştı. Vahşi kadın, ateşin etrafında dans edip şarkı söylüyordu şimdi.

Defne, alkışlar nihayet dindiğinde, yüzündeki tebessümle, otelin dolu konferans salonunda gözlerini gezdirdi, derin bir nefes alıp mikrofona yaklaştı.

"Sayın Divan Heyeti, değerli Türkiye Sanayicileri Derneği üyeleri ve kıymetli basın mensupları... TÜRSAD, benim için bir aile geleneği ve çok değerli bir miras. Rahmetli dedem Muzaffer Dorsay'ın kurucular protokolünde imzasının bulunduğu ve babam Kemal Dorsay'ın da bir dönem yüksek istişare konseyi başkanlığı yaptığı bu güzide kurumun yönetim kurulu başkanı seçilmek, tarifsiz bir onur. Beni ve arkadaşlarımı bu göreve layık gören genel kurula saygılarımı ve teşekkürlerimi sunuyorum."

Akabinde, patlayan alkışların yeniden dinmesi için uzunca bir süre bekledi. "Çok teşekkür ederim."

"Derneğimizin, Türkiye'nin ekonomik büyümesindeki lokomotif rolü tartışılmaz. Bu bütünün bir parçası olabildiğim için gururluyum. Çıkış noktamızdan itibaren, özel teşebbüsün ülke kalkınmasındaki önemini vurguladık. Dünyanın hızla değişen dinamiklerine ayak uydurabilecek bir serbest piyasa ekonomisini destekledik. Bireysel özgürlüklerin yanında her daim yer almakla birlikte, hukukun üstünlüğünün savunucusu olduk. Sürdürülebilir bir büyüme, ancak ve ancak adalet sisteminin kusursuz işlemesiyle mümkün kılınabilir.

Değerli üyeler...

Bugün dünyada terör, bölgesel savaşlar, insan hakları ihlalleri, gelir dağılımı eşitsizliği, genç işsizliği, pandemi tehdidi, küresel ısınma, çevre kirliliği, açlık, obezite ve ülkemizin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelerdeki yavaşlayan ekonomik büyüme gibi pek çok sorunla boğuşuyoruz. Öte yandan, son yüzyıl çok büyük bir teknolojik sıçramaya da sahne oldu. Gelişen teknolojiyle birlikte, üretim ve servis sektörlerinde kolaylıklar sağlandı, mesafeler her anlamda kısaldı, yeni iletişim kanalları açıldı. Bilgi en önemli üretim faktörü hâline geldi. 20. yüzyıl şirketlerinin en önemli varlığı, üretim donanımıyken; 21. yüzyılda kurumların en değerli varlığı, bilgi işçileri ve onların verimlilikleri oldu. Ancak gelişen teknoloji aynı zamanda birçok şirketi oyun dışında bıraktı, bırakmaya da devam edecek. Yıkıcı inovasyon çağında, endüstriler dramatik bir değişim geçiriyorken, geleneksel yaklaşımlarla iş dünyasında var olmak imkânsız hâle gelmiştir. Sermayeyi ve iş gücünü daha verimli alanlara kanalize ederken, toplumların refahı adına bu süreci olabildiğince hasarsız atlatmayı da amaçlamalıyız.

Mücadele ettiğimiz bu çok taraflı karmaşık meseleleri tek bir kurumun, devletin, sivil toplum kuruluşunun ya da şahısların çözmesi mümkün görünmüyor. Çözüm, uluslararası ölçekte geniş bir iş birliği gerektiriyor. Ben, iş çevresinin de yenilikçi yaklaşımlarla çözümün bir parçası olabileceğine inanıyorum. Bir an evvel, son derece dar olan hissedar zihniyetinden uzaklaşıp paydaş felsefesini rota edinmeliyiz. İçinde bulunduğumuz toplumun ve dünyanın gerçeklerine seyirci kalamayız. Bu noktada, araştırma ve geliştirmenin öneminin özellikle altını çizmek isterim. Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli üniversitelerle olan mevcut iş birliklerimizi güçlendirerek sürdürürken, bu ortaklıklara yenilerini de eklemeye devam edeceğiz. Bilim, dünyanın içinden geçtiği bu kritik süreçte en büyük ortağımızdır.

Önümüzdeki dönem, ülkemiz özelinde de belirleyici önem arz etmektedir. Hızla değişen dünya düzenine ek olarak, coğrafyamız gereği içinde bulunduğumuz siyasi iklim ve komşularımızla olan ilişkilerimizde göstereceğimiz tutum, bölgedeki ağırlığımızı belirlemekle kalmayıp toplumumuzun geleceğini de tayin eden önemli unsurlardan olacaktır.

Bir itirafla sözlerimi noktalamak istiyorum: Ben, gerçekten çok şanslı bir insanım. Çok küçük yaşlardan itibaren, rahmetli dedem ve babam gibi iki büyük iş insanını çalışırken izleme imkânım oldu, onların tecrübelerinden faydalanabildim. Onlar, finansal başarılarının yanında, iş ahlakının gereklerini de her zaman yerine getirdiler. Sorumlu birer birey olarak ülkemizin geleceğine katkı sağladılar. Ben de attığım her adımda onları örnek alıyorum. Elbette ki yolum uzun ve zorlu. TÜRSAD'daki yeni görevimiz, bana ve arkadaşlarıma ülkemiz adına bir şeyler yapabilme, etki gücü yüksek kitlelere ulaşabilme fırsatı verecek. Bu fırsat çok kıymetli. Tüm kurumsal tecrübemizi ortaya koyarak tüzüğümüze de uygun bir biçimde, bu görevi en iyi şekilde icra edeceğimize dair olan inancım tam.

Bizi bu onura layık gördüğünüz için şahsım ve arkadaşlarım adına sizlere tekrar teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum."

Salondaki alkışlar bir kez daha patlarken, yıllar önce fabrika duvarının üzerinde dedesiyle yediği dondurmanın sütlü çilek tadı hâlâ Defne'nin damağındaydı. "Yüzyıllar önce yaşamış büyük iktisatçıların esas marifeti, kitleleri etkileri altına alıp zihinlerde hüküm sürebilmelerinden ileri gelir. Onların fikirleri, dünyayı geri döndürülemez bir biçimde değiştirip modern hayatın temellerini atmıştır," demişti Muzaffer Bey. "Tarihin akışını, önüne set çekilemeyen fikirler belirlemiştir. Fikirler, krallardan da ordulardan da güçlüdür!"

Defne, o zamanlar dedesinin bu cümlelerini tam manasıyla kavrayamamış olsa da fikirlerin gücüne tutulmuştu. "Krallar" diyordu dedesi, "ordular" diyordu! Defne de heyecanla parlayan gözlerini kocaman kocaman açıp, "Bu iktisatçılar çok akıllı olmalı, çok da zengin!" diye yorumda bulunmuştu.

Muzaffer Bey, yine uzun uzun gülmüştü Defne'nin bu yorumuna.

Muzaffer Bey'in açıklayacağı üzere, ekonomistler de herkes gibi kusurları olan kimselerdi. "Kasvetli bilim" yakıştırmasına yaraşır biçimde, tarih boyunca, kopacağını öngördükleri kıyameti ilk tahmin eden olmak adına bol bol yanılıp esas krizleri tahmin edememeleri de sıklıkla rastlanan bir durumdu üstelik! Defne'nin düşündüğünün aksine, ekonomistlerin çoğu sefalet içinde bir hayat sürdü. Az bir kısmı üne kavuştu. Dünya görüşleri ve olaylara yaklaşım tarzları, birbirleriyle çoğunlukla taban tabana zıttı. Yeri geldi, büyük hatalar yaptılar; yeri geldi, fikirleri kötüye kullanıldı. İmparatorluklar yıkıldı, rejimler devrildi.

Defneciğin ağzı açık kalmıştı. "Kötü kimseler oldukları için mi öyle oldu?"

"İktisatçılarınki, bilimsel bir meraktı. Sosyal tarihi sorguladılar. Her biri, kendi penceresinden ideal bir toplum fikri öne sürdü. Ve bazen, Defneciğim, fikirler dünyayı öyle bir sallar ki sonuçları öngörülemeyebilir. Parlak bir fikir veyahut bir icat, insanlığın yararına da zararına da kullanılabilir. İnsanların kendi seçimi bu."

Defne yine pek bir şey anlamamıştı ama kendince bir sonuca varmıştı hemen. "Yani iktisatçıların bir suçu yok mu?"

"Hepimiz insanız sonuçta. 'Suç' belki doğru bir kelime değil ama mesleğimizden bağımsız olarak hatalarımız, kişisel hırslarımız, ön yargılarımız olabilir. Bazı soruların basit cevapları yoktur. Cevabını kendin için ancak sen bulabilirsin. Zamanı geldiğinde okuyup karar verirsin, olmaz mı?"

Defne'nin çocuk aklı karman çorman olmuştu. Yine de ta o zaman, o duvar tepesinde; dünyevi filozoflar, yüzyıllardır tüm insanlığa yaptıkları gibi onun da aklını çelip merakını celbetmişti bir kere. "Olur... Okuyup karar veririm ben o zaman."

"Sen bir düşün bakalım bu işi." Defne, bir yandan hızla eriyen dondurmasını yalayıp bir yandan da kafasını hevesle sallarken, Muzaffer Bey dirseğiyle yavaşça dürtmüştü torununu.

"Dondurma yediğimizi akşam babaannene sakın söyleme, olur mu, Defne?" Hatun bir duymayagörsün, "Şeker, kolesterol!" diye söylenir dururdu. "Canımıza okur valla!"

Gülümseyen Defne'nin ağzında ufak bir boşluk belirdi, önceki gün üstteki süt dişlerinden biri düşmüştü. "Peki, dedeciğim, söylemem."



SAS'la ECON 101'e hoş geldiniz! skjhfkshjkf

İnşallah çok bilgiye boğmadım sizi.

İçeriğine rağmen kolay okunabilir olduğunu düşünüyorum. Ama ben öyle düşünüyorum. Siz nasıl düşündünüz acaba??

Instagram: sezen.aksin





Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro