1. Bölüm
Defne Dorsay, otelin toplantı salonuna fırtına gibi girdi. Telefonda hızlı hızlı konuşurken burnundan soluyordu. Evrak çantasını bir kenara, üzerinden zar zor çıkarabildiği pardösüsünü başka bir kenara attı. Bir eli belinde, yüksek tavanlı salonun Boğaz'a bakan geniş pencerelerinin önünde bir aşağı bir yukarı yürürken, topuklu ayakkabıları parke zemini acımasızca dövmeye başladı. Konuşmasına o kadar konsantre olmuştu ki kendisinden çok önce gelip yerleşmiş, uzun toplantı masasında çalışmakta olan Mehmet Oğuz Demiralp'i fark etmedi.
"Halit Bey, bunu kabul etmemiz mümkün değil."
TÜRSAD'ın yeni yönetim kurulu başkanı, birkaç yıl önce iki abisini ekarte edip Türkiye'nin en büyük holdinglerinden biri olan Dorsay Holding'in başına geçmişti. İnşaattan otelciliğe, otomotivden bilişim teknolojilerine kadar birçok sektörde aktiftiler.
"Tarih hususu, aylar öncesinden karara bağlanmıştı"
Oğuz, daha önce birkaç kez uzaktan görmüş olduğu Defne Dorsay'ın bir iki konuşmasını da dinlemişti. 1.70 boylarında, etkileyici bir kadındı. O gün, vücuduna oturan siyah etek-ceket bir takım giymişti. İçindeki beyaz ipekli bluzun birkaç düğmesi açıktı.
Koyu kestane saçları, ensesinde sıkı bir topuz yapılmış, zarif yüz hatlarını ortaya çıkarmıştı. Hafif çekik, iri, kahverengi gözleri öfkeden olsa gerek, o an bir odak noktası bulmakta zorlanıyordu.
Kadın, sabırsız bir nefes verip sırtını tamamen Oğuz'a döndü. Boğaz'dan geçen gemileri izlemekte karar kılmıştı herhalde. "Bakın, beyefendi. Sözleşme koşulları net. Bu sözleşme nasıl ki sizi bağlıyor, bizi de bağlayan sözleşmeler var. Emri geçememeniz demek, üretim bandının durması demek. Dilerseniz taşerona başvurun, orası beni alakadar etmiyor ancak yükümlülüklerinizi taahhüt ettiğiniz şekilde yerine getirmediğiniz takdirde hukuki yollara başvurmak zorunda kalacağız."
Oğuz, Defne'nin muhatabının söylediklerini duyamasa da adama biraz acımaya başlamıştı. Öyle görünüyordu ki kadın geri adım atmayacaktı.
"Yarın mesai bitimine dek size mühlet veriyorum. Parti o zamana kadar yola çıkmış olmazsa sözleşmeyi tek taraflı feshedip gelecekteki alımlarda başka çözümlere yöneleceğiz. Uğradığımız zararı da telafi etmek mecburiyetinde kalacaksınız."
Oğuz, telefonun diğer ucundaki adamın ecel terleri döktüğünden emindi. Dorsay Holding'i kaybetmek tedarikçi firmaların korkulu rüyası olmalıydı. Dorsay Holding, pek çok sektör için en büyük alıcı konumundaydı.
"Sizden haber bekliyorum o hâlde. İyi günler."
Defne, koca salonda yalnız olduğunu düşündüğünden, görüşmeyi sonlandırdığı gibi elindeki telefonu hırsla masaya fırlattı. Cilalı masada sırtüstü kayan telefon, tam karşısında oturan Oğuz'un elini buldu.
Oğuz, nihayet fark edildiğinden memnun bir hâlde, "Biraz gergin gibisiniz," diyerek malumu ilam etti.
Defne, salonda yalnız olmadığını fark ettiğinde, kalbi ağzından fırlayacakmış gibi olduysa da çaktırmamaya çalıştı. Adamın gereksiz samimiyetinden de hiç hoşlanmamıştı. Adamın yeşil gözleri, yüzündeki küstah gülümsemeyle ufalmıştı. "Siz de kimsiniz?"
Oğuz, oturduğu yerde hiç istifini bozmadan, "Oğuz Demiralp. Miracle Solutions grubunu temsil ediyorum," diye cevap verdi.
Miracle Solutions, dünyaca ünlü bir vegan kozmetik firmasıydı. O gün anlaşma sağlanırsa firmanın ürünleri Dorsay Holding'e ait otellerde kullanılmaya başlanacaktı. Bu hamle, holdingin çevre ve hayvan dostu imajını pekiştirirken, konukların otel deneyimlerini de kişiselleştirecekti.
Defne, adamı şöyle bir süzdü. Adam, pahalı olduğu her hâlinden belli olan siyah bir takım giymişti. Defne'nin alışık olduğu göbekli iş adamlarının tersine, fit gözüküyordu. Keskin yüz hatları yüzündeki gülümsemeyle hafif yumuşarken, kahverengi gür saçları pencereden giren kış güneşinin ışığında pırıl pırıl parlıyordu. "Böyle bir bilgi verilmedi bize."
"Markanın satış hakları henüz el değiştirdi."
"Öyle bir bilgi de verilmedi bize," diye tekrar etti Defne, biraz daha sertleşen bir tonda.
Buna karşılık Oğuz'un gülümsemesi genişledi. "Şimdi tebliğ ediyorum o hâlde."
Böyle profesyonellik mi olurdu? Defne ağzını açıp adama da aynısını söyleyecekti ki hâlâ adamın parmaklarının ucunda duran telefon birden çalmaya başladı.
Oğuz, parmaklarını çekip meraklı gözlerle ekrana baktı. "Anneniz arıyor..."
Ne hadsiz bir adamdı bu böyle. Defne masanın üzerinden elini uzattı. "Telefonumu rica edebilir miyim?"
Dorsay Holding'le iyi ilişkiler kurmak Oğuz'un yararına olurdu. Tabii bu, onun biraz eğlenmesine mâni değildi. Telefonu uzatmak yerine, masanın üzerinden Defne'ye geri fırlattı.
Defne, böyle bir hareket beklemediği için az kalsın telefonu tutamıyordu. Bir kaleci gibi yana uzanıp güçlükle telefonu yakalarken gözleri öfkeyle kısıldı ama yorumda bulunmadı. Doğrulurken, "Müsaadenizle, Oğuz Bey," dedi, içinden gelmeyen bir nezaketle.
Demek ki bu telefon görüşmesi koridorda yapılacaktı. Oğuz, başıyla kibar bir jest yaptı. "Müsaade sizin, Defne Hanım."
*
Defne, "Annem" ibaresi ekranda yanıp sönerken, daha konuşmaya başlamadan içinin daralmasına engel olamadı. Annesini kaç defa uyarmıştı mesai saatlerinde aramaması için. Ayşen Hanım, kızının bu uyarısına asla kulak asmadığı gibi bir de cevap alamazsa aramaya devam eder, aramaktan sıkıldığında da izini sürüp yanına kadar gelirdi. Defne, aramayı mecbur cevapladı. "Efendim, anne."
"İnsan böyle mi açar telefonu annesine? Hiç değilse sesimi duyduğun için biraz olsun sevinmiş gibi yap. İncelik göster. Şu hayatta hiçbir şey öğretemedim ben sana."
Ayşen Hanım'ın memnuniyetsizlikle buruşmuş yüzü, Defne'nin gözünün önünde canlandı. "Toplantıya girmek üzereyim. Fazla zamanım yok."
Kaybedecek bir saniyesinin bile olmadığını gören Ayşen Hanım, sitemi bırakıp direkt konuya daldı: "Servet'in oğlu Cem, Amerika'dan kesin dönüş yapmış. Bu akşam bir yemek yeseniz diyorum."
Defne, biliyordu ki annesi yeseniz diyorum diyorsa İstanbul'un en lüks restoranlarından birinde Boğaz manzaralı rezervasyonları çoktan hazırdı. Ayşen Hanım, Defne'yi evermeyi kutsal bir ülkü edindiğinden, sıklıkla böyle girişimlerde bulunurdu. Erkek dediğin yetmişinde de evlenirdi, kadın öyle miydi ama? Kendisine göre Defne'nin önünde birkaç "iyi" yılı kalmıştı ve hâlâ yüzüne bakılıyorken hayırlı bir kısmet bulması şarttı yoksa tren büsbütün kaçacaktı.
Evlilik, Virginia Woolf 'un "onurlu üst tabaka" dediği tabakada, sevgiyle ilişkili bir konudan ziyade statü ve servetle alakalıydı. Bir kadının toplum içindeki sosyal pozisyonunu yaptığı evliliğin belirlediği zamanlar öyle çok da geride kalmamıştı aslında. Ayşen Hanımca, âşık olunması gereken kişi pekâlâ seçilebilirdi (Defne'nin durumunda bizzat kendi elleriyle.) Bir kadının yapabileceği üç çeşit evlilik tanımlardı zat-ı şahaneleri: Sosyal statüyü yükselten evlilikler, sosyal statüyü koruyan evlilikler, bir de Allah korusun, sosyal statüye zeval veren evlilikler. Dorsay soyadını taşıyan biri için sosyal tırmanış adına daha yukarıda gidecek yer kalmadığından ve olası evliliklerin yüzde doksan dokuz nokta dokuzu sosyal statüye zeval vereceğinden, Defne en azından sosyal statüsünü koruyabilecek bir evlilik yapmalıydı. Ancak olası aday havuzunun darlığı, Ayşen Hanım'ı büyük sıkıntıya sokuyordu. O sebepledir ki Ayşen Hanım'ın 7/24 açık, geniş kapsamlı radarına bir aday takıldığı an, akşamında Defne kendini bir yemek masasında buluveriyordu.
Mermercioğulları da Ayşen Hanım'ın kriterlerine uygun, sosyetenin tanınmış ailelerindendi. Defne, annesinin zoruyla katıldığı organizasyonlarda Servet Hanım'ı arada görürdü. Öte yandan, eşi Hikmet Mermercioğlu'nu iyi tanırdı. Aile şirketleri Translojistik, Türkiye'nin, hatta dünyanın sayılı lojistik şirketlerindendi ve Dorsay Holding'le birlikte çalıştıkları pek çok proje vardı. Servet Hanımların, Defne'nin yaşında bir kızı vardı. Defne, onu hatırlıyordu ancak Cem'in varlığından haberdar değildi. Annesinin de rahatlıkla duyabileceği derin bir iç geçirdi. "Hiç vazgeçmeyecek misin?"
Ayşen Hanım, çoktan kendi dünyasına dalmıştı, Cem Mermercioğlu'nun kayınvalidesi olacağı günlerin hayalini kurmaya başlamıştı. "Boylu boslu çocuk. Nasıl yakışıklı olmuş şimdi, bir görsen! Duymuşsundur, Harvard'da MBA yaptıktan sonra New York'ta büyük şirketlerde çalıştı, şimdi de döndü, Translojistik'in başına geçecek."
Defne, duymamıştı ve ilgilenmiyordu. O ana kadar adamın varlığından dahi haberi yoktu ki! "Hep böyle emrivaki yapıyorsun." Adaylar genelde iş ilişkisinin de olduğu saygın ailelerden geldiği için Defne'nin geri çevirmesi de kolay olmuyordu. "Son dakikada da haber veriyorsun ki reddedemeyeyim. İstemiyorum, anne. Bunu anlamak bu kadar mı zor?"
"Bensiz senin bir şey becereceğin yok. Sana kalsa ancak toplantıdan toplantıya koş, sonra da akşamdan uyuyup kal. Biraz çaba harcamak lazım, canım. Baktın kafanız uyuşuyor, evleniverirsiniz. Fena mı?"
Fena değildi elbette. Defne'nin hayatının nihai amacıydı zaten evlilik, böylece aradan çıkması çok iyi olurdu!
Kadın, ne denli büyük başarılar elde ederse etsin, yeryüzündeki misyonunu evlenmeden tamamlayamıyordu. Defne, otuzunu geçmesine rağmen evlenmediği müddetçe annesinin gözünde de çevresinin gözünde de eksikti. Pek çok kadının da gönülden desteklediği, evcilleştirilmiş ideal bir kadın tanımı oluşturulmuştu zihinlerde. Erkek, hep güçlü taraf olduğundan, tarih boyunca kendi üzerinden diğerini tanımlamış, kadına kendi uygun gördüğü özellikleri taşıma rolü vermişti. Kadınlar kadın olarak doğmuyordu; Simon de Beauvoir'ın da söylediği gibi erkek egemen toplumda zamanla kadın hâline getiriliyorlardı. Kadının evcilleştirilemediği bir toplum, bilinen -yani ataerkil- toplumun sonuydu. O yüzden bir kadının içgüdülerine göre hareket etmesi ayıptı, evlenmemesi muhakkak bir arızası olduğunu gösterirdi.
Evlenmeye niyeti olmamakla birlikte, aslında evlilik kurumuyla bir derdi yoktu Defne'nin. Onu esas sinirlendiren, kadınlar için başka bir hayat düşünemeyen hayal gücü yoksunluğuydu. Birileri elbette evlenmek isteyecekti, birileri tabii ki çocuk sahibi olmak isteyecekti ama birileri de başka şeyler bekleyecekti hayattan. Keşke kadınları rahat bırakabilseydiler ama insanı annesi bile rahat bırakmıyordu bu dünyada! Defne, tüm bunları annesine anlatmaya çalışmanın bir faydasını da görememişti o güne dek. Ayşen Hanım'a göre tüm bu fikirler, kâğıt üzerinde akla yatkın, hatta belki doğruydu ancak pratikte işe yaramazdı. Bir cemiyetin içinde yaşanıyorsa o cemiyetin normlarını da kabullenmek elzemdi. Yüz sene sonra, isteyen evlenmesindi, kendisi çoktan terk-i diyar etmiş olacaktı!
Defne, daha fazla nefesini tüketmeden, "Detayları mesaj atarsın ama çok heveslenmemeni tavsiye ediyorum," diyerek yenilgiyi o raunt için kabul etti.
Kazanabileceği savaşlar seçerdi Defne. Herhangi bir durum karşısında maliyet-fayda analizi yapmak, onun için içgüdüseldi. O akşam o yemeğe gitmeyi reddedebilirdi elbette. Ancak karşılaştırmalı üstünlükler teorisi yine iş başındaydı; kaytardığı takdirde annesinden onca laf işitmektense kırk beş dakikalık bir yemeğe katlanmak ufak bir fedakârlıktı, karşılığında koruyacağı iç huzuru ise paha biçilmezdi. Zaten yemek yediği adamlar da annelerinin zoruyla oturuyorlardı o masaya. Bu işin yürümeyeceğine Cem Mermercioğlu'nu ikna etmek, Ayşen Dorsay'ı ikna etmekten çok daha kolay olacaktı ve Defne bundan adı gibi emindi.
*
Toplantı salonuna geri döndüğünde, Defne Dorsay'ın canı -şayet mümkünse- daha da sıkılmış gibiydi. Masa başında bir sandalye seçip oturdu. Oğuz, kadının annesinin bu kadar canını sıkacak ne söylemiş olabileceğini merak etmekten kendini alamadı. Ama konu üzerinde uzun uzadıya düşünemeden, hem kendi grubundan hem de Dorsay Holding tarafından katılımcılar birer ikişer gelmeye başlayınca düşüncelerinden ister istemez uzaklaştı.
Oğuz, namını duyduğu sert iş kadınını toplantı başladığında karşısında buldu. Kadın, çetin pazarlık ediyordu ve Oğuz, umduğu kâr marjından çok daha azına razı gelmek durumunda olduğunu kısa sürede fark etti. İstişareler son bulduğunda Defne anlaşmayı imzalamamış, öncelikle bir pilot uygulama istemişti. Dorsay Holding bünyesindeki otellerden birinde ürünler denenecek, konukların tepkileri ölçülecekti. Hazırlanacak ön protokolün ardından her şey olumlu ilerlerse ancak o zaman sözleşme imzalanabilecekti.
Kısa vadede izlenecek adımlar da karara bağlandıktan sonra Defne aceleyle kalktı masadan. Saat neredeyse altı olmuştu. Saat yedide Cem Mermercioğlu ile yiyeceği yemeğe yetişebilmek için bir mucizeye ihtiyacı vardı.
Görünen oydu ki Oğuz'un da acelesi vardı. Salondan eş zamanlı ayrıldılar. Her ne kadar henüz istediğini alamamış olsa da hızlı adımlarla çıkışa ilerlerken, "Verimli bir toplantı oldu," dedi Oğuz. "Dilerim, pek çok kazançlı iş birliğinin başlangıcı olur bu toplantı."
O toplantıyı kiminle yapacağından Defne'nin de önceden haberi olsaydı keşke! İlk etapta edindiği izlenim, adamın iş dünyasındaki köpek balıklarından biri olduğuydu. Başkasıyla ayarlanmış bir toplantıyı ele geçirebilen, öz güveninden anlaşıldığı üzere istediğini elde etmeye alışkın olan bir adamdı. Defne'nin daha önce onun adını bile duymamış olması tuhaftı. Sessiz ve derinden yüzen bir köpek balığıydı belli ki. Pilot uygulama, hiç değilse kiminle muhatap olduğunu anlayana kadar Defne'ye biraz zaman kazandıracaktı. "Umarım, Oğuz Bey."
Oğuz, otelin tablolarla bezenmiş koridorlarında ilerleyip gösterişli lobisini de geçtikten sonra, hemen dışarıda, döner kapının önünde durdu. Elini kadına uzattı. "Tanıştığımıza memnun oldum, Defne Hanım."
Defne de kendine uzanan eli sıktı. "Ben de memnun oldum, Oğuz Bey. Öngördüğümüz takvimin dışında, üzerinden geçtiğimiz konularla ilgili bir pürüz çıkarsa sekreterimi arayabilirsiniz. Gerekirse bir görüşme daha ayarlarız."
Oğuz, inceden gülümsedi. Demek, sekreterini arayabilirdi hanımefendinin. "Pekâlâ. O hâlde önümüzdeki günlerde haberleşmek üzere, Defne Hanım. İyi akşamlar."
"İyi akşamlar."
Oğuz, girişteki merdivenlerden inerken etrafta oluşan hareketliliği fark etmemek imkânsızdı. Birden adamın çevresini siyah takım elbiseli adamlar sarmıştı. Defne, kendi arabasına yönelirken göz ucuyla Oğuz'u ve korumalarını izledi. Dört araçlık konvoy hâlinde, aceleyle oteli terk ettiler. Defne, böyle adı sanı duyulmamış bir iş insanının neden bu kadar çok korumayla gezdiğini düşünmeden edemedi. Ayağını denk almalıydı. Bu adamla ilgili içini bulandıran bir şeyler vardı.
Defneciğimin haksız olduğunu kim söyleyebilir?? sfhkjhs
Umarım geliştirilmiş tanışma bölümümüzden hoşnut kalmışsınızdır <3
Önümüzdeki hafta cumartesi (3 Aralık) saat 22 civarı, Instagram üzerinden (sezen.aksin) bir canlı yayın yapalım diyorum, (en son ta mayısta yapmıştım!) hem hasret gideririz hem de okuduğunuz kadarıyla Şirket Oyunları dedikodusu yaparız. Teyit etmek üzere profil üzerinden tekrar duyuru yaparım.
Bir de kullandığım kaynaklar üzerine konuşacağım bir yayın yapmayı düşünüyorum ama bu yayını ayrı tutmak zaman kullanımı açısından daha mantıklı olacak sanırım. Duruma göre bakarız.
Şimdilik öperim kocaman! :*
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro