Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bonus 3


●Sıla Aslan●


Çalan şarkının sesini biraz daha açtım ve hızla akan trafiğe doğru eşlik ettim.

"Yine bindim arabama öyle hızlı gidiyorum ki... Geride kalır aynada hızla geçer tüm gerçekler. "Ne ayrılık mı dedin" diye bir şarkı cd çalarda. Anlatır senin şu aşk zigzaglarını bana."*

Karanlık yeni basmıştı, Ege'nin barında her zamanki gibi toplanılacaktı ve bu toplantılar belki de arkadaşlığımızın kalan tek bağıydı.

Ege sınırlar belirlemişti. Belki bilmeden... Ekin, yine her şeyi kendine yönelik görüyordu. Atılan her adım ona karşıydı, söylenen her söz ona inat. Ekin, sanıyordu ki herkes ondan taraf ya da karşı olmalıydı. 

Şarkıya yakaladığım yerinden eşlik ettim.

"Aşkı cezbeder kekik kokusu. Bir zaman sonra camda yağmurlar... İnşallah bir gün geçmişi siler, akan yaşları şu silecekler."

Ara yola girdikten sonra biraz daha yüksek sesle söyledim.

"Yollar yollar... Beklediğim. Yollar yollar... İçimden geçer. Yollar yollar... Terk ettiğim. Yollar yollar... Asfalt kader."

Kuzgun'un arka sokağına girdiğimde arabayı durdurup indim. Arka kapıyı itip barın loş ışığı ve hafif gürültüsü eşliğinde ilerledim.

Ege baterinin başındaydı, barın içi neredeyse tamamıyla doluydu. Berrak tezgahın arkasında oturmuş telefonu ile uğraşıyordu. Mert ve Ekin ise bir konu hakkında konuşuyordu. Mert taburelerin en sonunda oturduğu için yanlarına ilerleyip Ekin'in sağına oturdum.

"Hoş geldin Sıla." diyen Mert'e öpücük attığımda Ekin tezgahta duran telefonuna tek parmağını koymuş diğer eliyle çeviriyordu.

"Merhaba." dedim, ona doğru.

"Merhaba." dedi, bakışlarını yüzüme çevirmeden.

"Sıla," dedi Berrak, yerinden kalmış tam karşımda durup bana gülümsüyordu. "Bir şey içer misin?"

Tezgaha doğru gizli bir şey söyleyecekmiş gibi eğildim. "Kahve var mı?"

Başını sallarken gülümsedi. "Var var, dur yapayım."

"Ben de yaparım, sen yorulma."

Yerimden kalkacakken tezgahın arkasından çıktı.

"Yok dur su kaynatayım ben, diğer odada kettle. Geliyorum hemen."

Çantamdan çizim defterimi çıkartıp ince uçlu siyah kalemlerden birini aldım. Yarım kalmış çizime baktım. Kızın saçlarının uçlarını keskinleştirmeye ve tonlamaya başladığımda Ekin çaprazlayarak arkaya doğru uzattığı ayaklarını salladığından dikkatim dağılıyordu. Birkaç gündür mesafeli davranıyordu. Mert'in doğum gününden beri benimle doğru düzgün konuşmamıştı ki zaten benim de onunla konuşmak istediğim falan yoktu. Davranışlarının ipe sapa gelmemesinden ve herkesin dilinde bir 'ah' haline gelen adından çok sıkılmıştım. Lisede de böyleydi, her zaman 'aranan' kişiydi ama en azından lisede bazı şeyleri daha korunaklı yaşıyordu. Bu denli sınır aşmıyordu.

"Sallama şu ayağını." dedim, çizimdeki kızın kaşlarını boyarken.

Bir şey söylemedi, ayağını sallamaya bıraktığında telefonu açıp sosyal medya hesaplarından birini açarak yukarı doğru fotoğrafları kaydırmaya başladı.

Gözüm bu kez de hızla yukarı doğru kayan parmağına takılıyordu.

"Ekin." dedim, uyaran bir tonda.

Yerinden kalktı, telefonu siyah kot ceketinin iç cebine attı.  "Ben gidiyorum."

Yüzüne baktığımda başını Ege'ye çevirmiş iki parmağını kaşına değdirip ona doğru savurmuştu.

"Mert, görüşürüz yarın." Mert'in de omzunu sıktıktan sonra arka kapıya doğru ilerledi.

Mert'e döndüm. "Ne oluyor buna?"

Mert omuzlarını kaldırıp sonra indirdi. "Sana bozuk, Aybars mevzusu."

"Hayda," dedim yerimden kalkıp elimdeki kalemi defterin üstüne bırakırken. "Ee, alt tarafı beş dakika sohbet ettik. Hem kaç gün geçti üstünden."

"Beş dakika mı?" dedi Mert kaşlarını kaldırırken. "Sıla, saatlerce adamla konuştunuz. Ekin'in suratına yumruk attı bu adam. Bozulmasın mı yani?"

"Bozulmasın," dedim sertçe. "Gelsin söylesin ne derdi varsa, tavır yapmasın."

"Dur sen..." dedim Ekin'in biraz önce çıktığı kapıya doğru yürürken.

Kapıyı itip çıktığımda, arabasını geri geri çıkartmak üzereyken başını kaldırdığından beni görmüştü.

Başımı 'in aşağıya' manasına gelecek şekilde eğdiğimde. Arabayı durdurup aşağı indi ama kapıyı kapatma gereği duymadan yanıma doğru yürüdü.

"Bir şey mi oldu?"

"Oldu," dedim kollarımı göğsümde bağlarken. "Sen onca yıllık arkadaşına sormadan etmeden tavır aldın."

"Ne sorayım Sıla? Neyi sormamı istiyorsun?"

Sinirli görünmüyordu ama sakin de değildi.

"Aybars," dedim.

Burnundan alayla bir nefes verdiğinde dudağının kenarını kemirdi.

"Aybars." dedi başını geriye doğru atarken abartılı bir tonla. "Tabii, başka ne konumuz olabilir ki bizim."

"Bak, biliyorum aranız iyi değil."

"Sıla," dedi, biraz önceki tavrına zıt olarak oldukça sakin bir sesle. "Hoşlandın mı ondan?"

Gözlerim şaşkınlıkla açılırken bana böyle bir soruyu yöneltebilecek fikre nasıl kapıldığını düşündüm. Sadece sohbet etmiştim. Sohbet!

"Ne alakası var?" diye sordum şaşkınlıkla.

"Eğer," dedi, sıkıntıyla. "Eğer gerçekten bir şey hissettiysen..."

Gözlerimi gözlerine diktiğimde, güneşte bal rengi olan gözleri arka kapının üstünden yansıyan ışıkla hafifçe parlıyordu.

"Bu anlamsız anlaşmazlığı bitiririm. Konuşurum Aybars ile... Ama."

"Ama?" diye tekrar ettim.

"Sana göre birisi değil o."

"Ya," dedim kaçırdığı gözlerinin bakışlarını yakalamaya çalışırken. "Neden?"

"Beş para etmez, boş adamın teki."

Abartı bir onayla başımı salladım. 

"Geçen yaz Fransa'ya gittiğinde," dedim benden kaçırdığı bakışlarını zorlukla yakaladığımda. "Louvre Müzesi'ne gitmiş... Bunu biliyor muydun?"

Bakışlarını yere eğmişti, elleri iki cebinde saklanırken başını iki yana salladı.

"Loreena McKennitt dinlemeyi de çok seviyormuş. Bunları konuştuk o akşam, sohbet ederken."

"Güzel." dedi, düşük çıkan bir sesle. "Anlaşmanıza sevindim."

Başını kaldırmadı, gözlerime bakmadı.

"O turuncu saçlı kadın bana hep biraz sıkıcı geliyor, biliyorsun."

Gülümsemek istedim ama şu an silkelenip kendisine gelmesi gerekiyordu. Ben ona karışmıyordum, onun hayatı ve seçimleri hakkında yorum yapmıyordum. O da yapmayacaktı.

"Sadece," dedi boğazını hafifçe temizleyerek. "Eğer sınırı aşarsa, eğer seni üzecek bir şey yaparsa..."

"Evlenmiyorum Ekin." dedim, keskin bir sesle. Başını öyle ani hareketle kaldırmıştı ki bir an için donup kaldım.

"Sadece," dedim çattığı kaşlarına bakarken. "Arkadaş olduk... Bilmiyorum, sohbeti güzeldi."

"Yumruğu da güzel." dedi, arabaya doğru dönüp yürümeden önce.

"Ne bu şimdi, laf söyleyip arkanı dönüyorsun. Playboyluk bitti şovmenliğe mi sardın?"

Arkasından ilerlediğimde durmadan açık bıraktığı kapıdan geçecekken kapıyı itip kapanmasını sağladım.

"Sıla," dedi sakin olmak için kendini zorluyordu. "Bir yanlışı olursa..."

"Sana söylerim sen de ona yumruk atarsın. Olur tabii neden olmasın."

Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Bu kadar sinirlenmesinin mantıklı hiçbir tarafı yoktu.

"Bak," dedi gözlerini tekrar açtığında. "Aybars'ı tanımıyorsun. Sana kendini nasıl sunuyor bilmiyorum ama belli ki gözünü boyamış."

"Aptalım çünkü ben. Gözüm boyanabilir benim, aklım çelinebilir, değil mi?"

"Öyle demedim." dedi, derin bir nefes daha almadan önce.

"Ne dedin Ekin?"

Sustu. Gözlerini gözlerime diktiğinde ben de derin bir nefes aldım ve sustum. Suskunluk yine diline konaklamıştı.

"Dedim ki..." dedi usulca. "Sınırı aşarsa, seni yorarsa, üzerse... Bana gel."

"Neden?" diye sordum bu kez. "Niye sana geleyim, ne yapacaksın sana gelirsem?"

"Omuz olacağım."

Alayla güldüm. "Ağlarsam diye..."

"Ağlatmam." dedi.

Bakışlarımdan alay yok olduğunda arabanın kapısına uzanan kolunu tuttum.

"Neden?"

Kolunu tutan elime baktı. Yüzüne belli belirsiz bir gülümseme yayıldı.

"Sıla," dedi. Adım dilinde hep bir melodi olurdu. "Seni kimsenin üzmesine izin vermem."

"Şu an sen üzüyorsun ama bana sırtını döndüğünde, tavır yaptığında, üzüyorsun."

"Üzmek istemedim..."

Kolunu bıraktığımda yumuşayan bakışlarını yüzüme çevirdi.

"Belki o da istemez."

"İstiyorsun," dedi, yüzü huzursuz bir ifade ile kasıldığında. "Sana yaklaşmasına izin vermek istiyorsun."

"Belki..." dedim. "Belki benim de kalbimi birine açmamın vakti gelmiştir, olamaz mı?"

"Aybars'a mı?"

Cevap vermediğimde üzerime doğru eğildi. "Aybars mı, kendini layık gördüğün?"

"Sana ne?" diye bağırdım, sabrım taşmıştı. "Hem neden layık olmayacakmış, nesi var?"

"Öfke kontrolü yok herifte. Saçma sapan davranışları, imaları, sinir bozucu dili... Daha sayayım mı?"

"Say say," dedim kollarımı göğsümde bağlarken. "Eğlenceli oluyor."

"Eğlenceli," dedi. Bağırmıyordu çünkü kendisini tutuyordu ama alnındaki damar çıkmıştı ve öfkeden delirmek üzere olduğunu anlamak için bu yeterliydi. "Aybars mı eğlenceli? Tehlike ne zamandan beri senin için eğlence?"

"Bu zamandan beri." dedim, sertçe. "Artık eğlence istiyorum. Yakışıklı, sporcu, sanattan anlıyor, iyi müzik dinliyor... Neden olmasın?"

"Olsun..." dedi, mırıltıdan farksız. "Sana ne iyi gelecekse, o olsun."

Kapıyı açıp sürücü koltuğunda oturduğunda gözlerinde gördüğüm parıltı öfkesini değil de başka bir şeyi saklıyordu. Onu kızdırmaktan öteye geçmiştim. Kendime teşekkürlerimi sonra iletecektim. Kırmızı araba geriye doğru gidip yola döndüğünde orada biraz daha durdum. Farların ışığı da kaybolduğunda kapının üstündeki ışık dışında hiçbir şey yoktu geceyi aydınlatan.

Göğsümde bağladığım kollarımı çözdüm. Bazen, bir şeyin size gelmesini istiyorsanız onu önce itmeniz gerekirdi. Ben de öyle yapmıştım, itmiştim.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro