Bölüm 44
Holaaaaa,
Finalden önceki son bölüm ile İlkyaz karşınızda.
Bu bir hadi evi topluyoruz, bölümü. Kanepenin altına kaçan bir basket topu, banyoda unutulan bir topuklu ayakkabı teki ya da bahçedeki çimlere düşmüş bir baget bulursanız lütfen haber verin.
Hep bir gençlik işi yazma hayalim vardı, ne kadar oldu bilmiyorum ama en azından bakın bu benim hayalim, dediğim bir şey var artık ellerimde.
Ben buraya bir iyi ki, bırakıyorum. Umarım sizin de hayatınızda bir küçük iyi ki yaratabilmiştir.
Şiirleriniz, şarkılarınız, pembe çiçekleriniz, gülüşleriniz ve hikayeleriniz eksilmesin.
Finalde görüşmek üzere...
İrem Pelin xx
🌸
Ekin'in dairesine ulaştığımızda Ege zile basmıştı ben ise yedek anahtarı Ege'nin ceketinin cebinden çıkarmaya çalışıyordum. Ege bir kere daha zile bastığında kilidi çevirip kapıyı açtım. İçeri girdiğimiz sırada Göksu da kapıyı açmak için yeltenmişti.
"Merhaba," dedi, fısıltıyla.
Bakışlarım ondan koltuğa doğru kaydı. Ekin koltuğun kenarında uyuyordu. Sabah olmak üzereydi ve bir noktada sızmış olması olasıydı.
"Merhaba," dedi Ege Göksu'ya selam verip kapıyı kapattığında.
Koltuğa yaklaşıp dizlerimi kırarak oturdum. Elimi Ekin'in saçlarının arasına daldırdım.
"İyi mi?" diye sordum gözlerimi ondan çekmeden. Dağılmıştı. Yüzünün her bir zerresinden ne denli savrulduğu anlaşıyordu.
"İyi diyemem," dedi Göksu, soluk bir sesle. O da iyi görünmüyordu. Herkesin hayatının en uzun gecesi olmaya adaydı bu gece.
"Yatağına mı taşısak?" diye sordum Ege'ye dönerek. Parmaklarımın arasındaki saçları severken ona yaklaşmıştım. "Ekin..."
Ekin'den huysuz bir mırıltı duyulduğunda onu rahat bırakmanın daha doğru olacağına karar verdim. Burada uyumak ile yatakta uyumak arasında bir fark olmayacaktı, içi huzursuzken yattığı yerin rahatlığının bir önemi yoktu.
"Üzerine battaniye getireyim."
Ayağa kalktığımda Göksu toparlanmıştı. "Ben de artık gideyim."
"Olmaz," dedim. Saat sabaha yaklaşıyordu. Ekin için o kadar uğraştıktan sonra onu böyle bırakamazdım.
"Ben sana misafir odasını hazırlarım, gel."
"Yok," dedi Göksu çekingen bir tavırla. "Ben taksiyle giderim hemen eve, rahatsızlık vermeyeyim."
"Eve gitmek istiyorsan ben seni bırakırım da Nora haklı, bu gece kal burada."
Bakışları Ege'ye dönmüştü, hemen sonra kararsız bir ifadeyle bana baktı.
"Gel hadi," dedim onu da peşimden sürükleyerek odalara doğru ilerlerken.
"Ege, Ekin'e battaniye çıkarır mısın?"
Ege beni onayladığında gülümsemiştim.
Göksu'ya misafir odasını hazırlarken o inatla kapının hemen önünde duruyor ve çekingen tavrını sürdürüyordu. "Dolapta pijama var," dedim, hemen arkamda kalan dolabı göstererek. "Çekmecede daha önce giyilmemiş bir çift bulabilirsin."
Gülümsediğinde teşekkür etmeye yeltenmişti, hemen sonra istemediğini söyleyeceğini anladığımdan yorganın ucunu bırakıp ona yaklaştım.
"Göksu," dedim, omuzlarını iki yandan tutarak. "Sen bugün benim en yakın arkadaşımı kendini çektiği karanlıktan aldın, tuttun, eve getirdin. Sen bugün en ihtiyaç duyduğum anda oradaydın."
"Ben, aslında... Ekin için."
"Biliyorum," dedim ona teşekkür edercesine baktığımda. "Ekin için yaptın. Çok teşekkür ederim."
Gülümsediğimde o da gülümsemişti.
"Sana bundan sonra benden açık çek; ne zaman istersen, ne istersen, söylemen yeter."
"Ben bir şey istemiyorum, teşekkür ederim." Gülüşüyle bastırmaya çalıştığı gözlerindeki yoğun duyguydu.
Yoğunlaşan havayı dağıtmak için göz kırptım. "Sen yine de unutma."
Çekmeceye ilerleyip ona daha önce kullanılmadığından emin olduğum bir pijama takımı çıkarmıştım. Pijamayı yatağın üzerine bıraktığımda gülümseyerek ona döndüm. "Rahatsız hissetme kendini, ben diğer odada olacağım hemen bir şeye ihtiyacın olursa seslenirsin."
Başını yavaşça salladı. "Pek dışarıdan göründüğün gibi değilsin."
Kaşlarım havalandığında gülümsemişti. "Nasıl?"
"Sevecensin."
Başımı sallarken ben de gülümsemiştim. "Herkese değil," dedim omuzlarımı kaldırıp indirirken. "İyi geceler."
"İyi geceler," dediğinde odadan çıkıp Ege'nin kapısını açık bıraktığı odaya girdim.
"Örttün mü Ekin'in üstünü?"
"Örttüm," dedi, yatağın üzerine oturmuş ve ayak bileklerini birleri üzerine çaprazlayarak uzatmıştı.
"Oy, aferin sana."
Ege başını iki yana sallasa da gülüşünü bastıramamıştı. Burada bir yerde pijamalarım olacaktı. Ege için de bir eşofman bulmak umuduyla çekmeceli komodini açtım. En altta kendime pijama bulmuştum. Bir üstünde ise Ege için lacivert bir eşofman. Eşofmanı uzattığımda yataktan kalkmıştı.
"Ben sadece bunu mu giyeceğim?" diye sordu kaşlarını kaldırarak, muzip ifadesine karşı burnumu kırıştırmıştım.
"Ne oldu, geziyordun öyle salına salına üstünde bir şey olmadan şimdi mi hoşuna gitmedi."
Gülüşü kahkahaya dönüştüğünde beni kendine doğru çekmişti.
"Ne," dedi yüzüme doğru eğildiğinde. "Gördüğünden memnun kalmamış mıydın?"
"Ben gördüğümden hep memnun kaldım, onu kıymet bilmeyenler düşünsün."
"Düşündü," dedi, ciddileşen ifadesiyle. "Senden ötesi olmadığını, olmasını da hiç istemediğini düşündü."
"Hiç mi?" dedim, anında suya inen yelkenlerin ardından el sallarken.
"Hiç," dedi dudakları dudaklarıma değmeden hemen önce. "Soluğun, soluğumdan eksilmesin Nora."
Hiç niyetim yoktu. Ondan bir adım uzaklaşmaya, bir kalp atışı ötede durmaya, araya bir nefeslik mesafe koymaya, hiç hiç niyetim yoktu. Böyle kalmak istiyorum. Ayakuçlarım ayakuçlarının hemen önünde dururken, başımı geriye atmak, içinde her bir sarı lekeye tek tek aşık olduğum gözlerine bakmak, sonsuzluğun tadını çıkarmak istiyordum. Kıpırdamaya hiç niyetim yoktu. Dünya paçamdan çekebilir, tüm evren işbirliği yapabilir, gökten tanrılar inebilirdi; umurumda değildi. Ege nerede duruyorsa orada duracaktım ben, nerede soluk alıyorsa oradaydı nefesim. Ben dünyadan alacağımı almıştım.
Dudakları dudaklarıma kapandığında gülümsedim. Beni kucaklamış ve yatağa çekmişti, kolları iki yanımı sıkıca sardığında yanağımı göğsüne yasladım. Böyle uyuyabilirdim. Böyle uyuyacaktım.
"Birini bu kadar çok sevmek sağlıklı değil bence," dediğimde gülmüştü. Güldüğü için beni de sallamıştı ve ben de gülmüştüm. "Gerçekten bak, iç organlarıma falan zarar veriyor olabilirsin çünkü senden yer çaldıklarını düşündüğü için kalbim onları kesin iterek sıkıştırıyor."
"Uyku sarhoşu mu oldun sen?"
"Cık," dedim, dudaklarımı boynuna çıkarıp kendimi kokusu ile ödüllendirdiğimde.
"Bence incelenmem lazım," diye devam ettim teorime. "Gerçekten bak. İçim kesin EgeEgeEge benim."
Bu kez kahkaha atmakla kalmamış, beni daha sıkı sararken başımın üzerine ardı ardına üç öpücük bırakmıştı.
Başımı kaldırıp çenemi göğsüne yasladım. "Ege ben sana çok aşığım ya."
"Öyle mi?" dedi, sesindeki gülümsemeyi bastırmadan. "Hiç fark etmedim."
Dudakları önce kaşımın hemen üzerine, sonra burnuma, en son dudaklarıma konmuştu. Bir bir öperken de gülümsemeye devam ediyordu.
"Uyu hadi," dedi, beni göğsüne biraz daha çektiğinde. Beni kollarından ayırmadan yatakta döndüğünde, bacağımı bacaklarının arasın itip onda daha çok sokuldum. Dudaklarım boynuna değerken gözlerimi kapattım. Yanağını başımın üstüne yaslamıştı ve yumuşacık sesiyle "İyi geceler," dedi.
Onunlayken aksi mümkün değildi.
Yere kadar uzanan koyu perdeleri kapatmadığımız için içeri buyur ettiğimiz güneş yatağın tam ortasına doğmuş gibiydi.
Yatakta biraz kıpırdandım ve hissettiğim boşlukla gözlerimi açtım. Sabaha karşı uyumuştuk ve nasıl yataktan kalkıp benden önce güne başlamış olabilirdi? Sporcu kişilik olmak bu değildi. Ya da buydu, umurumda değildi, ben onunla uyanmak istiyordum. Yataktan kalktım ve çıplak ayaklarımı sürükleyerek mutfağa doğru ilerledim, bir yandan da esneyerek gözlerimi kaşıyordum.
"Ege," dedim, gözlerimi aralamadan.
"Sana da günaydın sarışın," dedi, en sevdiğim sarışın.
Gözlerimi araladım, ona kocaman gülümsedim ve parmak uçlarımda yükselip yanaklarını parmaklarımın arasına sıkıştırarak iki yana salladım.
"Ay ay ay, uyumuş da uyanmış mı bu? Bal mıymış bu, balım mıymış?"
Yüzünü ellerimden kurtarmaya çalışırken "İnsanlar uyur ve uyanırlar Nora," dedi, huysuz sarışın. "Bu tebrik gerektiren bir eylem değil."
Yüzümü buruşturdum, hemen sonra bakışlarım etrafta gezindi.
"Sevgilim nerede benim?"
Ekin ellerimden kurtulmuş ve tezgahın üzerine doğradığı peynirlere yeniden odaklanmıştı. Kahvaltı mı hazırlıyordu o?
"Yedik onu biz."
"Neeee," diye bağırdım birden, o kadar çok bağırmıştım ki balkondan ürkek bir bakış bana dönmüştü. "Bensiz?"
Ekin örtülü bir hüzünle, neşeli zamanlardan çaldığı bir gülüşle başını iki yana sallamıştı. Dün gece yaşadıkları çok fazlaydı, durup kendine bakmadan bir de kahvaltı hazırlamaya koyulmuştu. Çünkü evde misafir vardı, ürkek bakışlı bir misafir. Ve ürkek bakışların sahibi beni ikilemde kalmaya itiyordu. Ben Akın ile olamamıştım, Akın ile olmam mümkün değildi çünkü benim iç organlarıma kadar sızan biri vardı. Bakışlarımı kahvaltı hazırlığına tüm dikkatini vermiş, şiş gözlerini ve dağılmış ifadesini önemsiz göstermeye çalışsa da bir enkaz gibi görünen en yakın arkadaşıma çevirdim. O yapabilir miydi? Çünkü eğer ona iyi gelecekse, ben bizzat bütün suçu üstüme alır ve olmazları olur kılardım.
Sıla benim canımdı, hayatımda hep olsun istediğim hep de olması için savaşacağım kişiydi. Emin olmadığım Ekin ile gerçekten dönülmez bir yola girip girmedikleriydi. Bir ihtimal varsa o ihtimal için hepimiz savaşmalıydık, savaşırdık da ama işte o ihtimal hala var mıydı? Birbirlerini yok etmeden birbirlerine aşık kalabilecekler miydi?
"Günaydın," dedi, kaburgamın içinde çiçekler açtıran ses.
"Yaaa, günaydın."
Ekin bana, sen ciddi misin, diyen bakışlarını atmış ve ardından elindeki tabakları içeri götürmüştü. Göksu yerinden kalktı ve içeri mi girse, masa da mı otursa, yardım mı etse bilemez bir halde etrafa bakındı. Yabancılık çekiyordu.
Uzandım ve Ege'nin yanağını tam üç kez öptüm. "Göksu ile biraz ilgilenir misin, sakin birine ihtiyacı var."
Ege başını sallamış, dudaklarımın ucuna minicik asla yetmeyecek bir öpücük bırakmış ve balkona ilerlemişti. Tam o sırada Ekin de balkondan döndüğünden karşı karşıya kalmışlardı.
"Önce ben," dedi Ekin anında olayı oyuna çevirerek. Ege tabii ki ona uymamış ve kenardan geçerek balkona çıkmıştı.
"Emekli amca," diye söylenerek mutfağa geri dönen sarışın bakışlarını bana çevirdi.
"Nora," dedi, yüzüme yaklaşarak. "Neden dikiliyorsun?"
"Aklımı toplayamıyorum."
Yüzünü buruşturdu. "Çağımızın hastalığı."
"Sen iyi misin?" diye sordum, bu soru bana sürekli sorulduğunda sinir olurdum ama şimdi cevabı duyma ihtiyacı hissediyordum.
"İyiyim," dedi, "Kıza ayıp olmuş dün gece, o yüzden kahvaltı hazırlıyorum."
Gözlerimi hayranlıkla açtım. "Gelişme var Ekin Göksoy, restoran da alabilirdin."
Ekin kendini tutamayıp güldüğünde burnumun ucuna parmağıyla vurmuştu.
"Ben bir noktada beynimin kontrolünü kaybettim değil mi?"
"Çağımızın hastalığı," dedim onu taklit ederek.
Bana yaklaştı, servis tahtasına peynirleri dizerken fısıldayarak konuştu.
"Bir şey dedi mi? Kaç şiddetinde saçmalamışım?"
Dudaklarımı bükerken kollarımı birbirine bağladım. Hemen bir durum tespiti yapmam lazımdı.
"Pek bir şey demedi ama geldiğimizde gideceğim diye tutturdu. Tanımıyor bizi tabii. Bir de artık okulda hakkımızda nasıl konuşuluyorsa. Kollarını ayaklarını bağlayıp ahin yapacağız bile sanmış olabilir."
Ekin top peynirlerden birini ağzıma tıktığında susacağımı ummuştu ama yanılmıştı. "Bilmiyorum artık kıza ne anlattın. Karanlık geçmişinden mi bahsettin aşkını dağlara yazmandan mı ar-" Bir peynir daha tıkmıştı ama bu kez büyük bir eski kaşar parçası olduğundan konuşmaya devam edememiştim.
Ağzımdaki peynirleri hızla yutup peynir tabağını içeri balkona taşıyan Ekin'in peşinden gittim. "Gerçi fark etmez," dedim sadece onun duyacağı şekilde. "Ne yaparsan yap sınırlı üretimmişsin gibi bakıyor ve bu pozitif anlamda."
"Öyleyim," demişti ama bunu ukala bir tavırla söylememişti. Kendine içinden bazı belalar ve lanetler okuduğu yüzünden taşıyordu.
"İyi anlamda dedim, altını da çizdim hatta."
Göz kırptığında yıkıntıyı göremeyeceğimi umacak kadar aptaldı. En yakın arkadaşım eskiden büyük anlara şahitlik etmiş ama şimdilerde gözden çıkarıldığından terk edilmiş bir bina gibi, yavaş yavaş dökülüyordu. Buna izin veremezdim.
Balkona çıkmıştı ve konuşma bitmişti. Göksu, Ege ile sohbet ediyordu ve biraz olsun rahatlamış görünüyordu. Sakin birine ihtiyaç duyması konusunda haklıydım demek ki. Gerçi Ege herkese iyi gelirdi, onun huzurlu bir yanı vardı.
Kahvaltı için son eksikler de Ekin tarafından tamamlandığında masaya oturmuştuk. Göksu çayından bir yudum aldığında ona dönüp gülümsedim.
"Sen hangi bölümdesin?"
"Dijital Oyun Tasarımı," dedi Göksu, sıradan bir ifadeyle.
Ekin'in kaşları kalktığında şaşkınlıkla ona dönmüştü.
"Güzel bölüm," dedi Ege, Ekin'e kalmadan.
"Sen ciddi misin?" dedi Ekin. Göksu tabağından çektiği bakışları ona çevirdiğinde yüzündeki şaşkın ifadeyi tartmış, sonra hafifçe başını sallamıştı. Ekin'in yüzünde beliren hayranlık ise gülümsememe sebep olmuştu.
"Çok iyiymiş," dedi, övgü dolu bir sesle.
Göksu kuş kadar gülümsemiş, hemen önüne dönmüştü. Tabağındaki kaşar dilimini önce iki, sonra dört parçaya böldü. Yüzünde gülümsemesinden kalma izler vardı.
"3. sınıf mısın?" diye sordum. Birinin konuşmayı devam ettirmesi gerekiyordu.
"Evet," dedi Göksu bakışlarını bana kaldırdığında. "Bir yıl burada, bir yıl Amerika'da okuyorum."
"Aaa," dedim, bu kez şaşırma sırası bana geçmişti. "Öyleyse gelecek yıl Amerika'dasın, neresi?"
"Los Angeles."
"Hadi be," dedi Ekin.
Masada öne doğru eğilmiş, hemen çaprazında oturan kıza doğru yaklaşmıştı. "Hangi üniversite peki?"
Göksu bir an için göğsünü yoklayacak gibi olmuştu çünkü Ekin Göksoy gerçekten karşısındaki insana ne yaptığından habersizdi. Heyecanını saklamak için başını eğmişti ama pek başarılı olamamıştı, yine de Ekin'in fark etmediğinden emindim.
Göksu tekrar bakışlarını kaldırdığında bir an konuşamayacağını düşünmüştüm ama hemen sonra "UCLA," demişti.
Ege'nin dizi dizime dokunduğunda ona döndüm. Dirseklerini masaya sabitlemiş, birleştirdiği ellerin de yanağını yaslamıştı. Bana dünyanın en güzel ela gözleriyle bakıyordu. Biraz imalı bakıyordu ama sorun değildi. Çok güzeldi. İstediği kadar bakabilirdi.
"Efendim hayatım," dedim, başımı ona doğru eğdiğimde. "Söyle..."
"Ne yapıyorsun?"
Gülümsedim, yetmedi başımı biraz daha yana eğdim ve daha çok gülümsedim.
"En yakın arkadaşım için kaçış planı yapıyorum."
"Yapma," dedi, ne güzeldi ama işte biraz huysuzdu. Biraz da etik anlayışı olan biriydi. Biraz da başkalarının işine burnunu sokmayı sevmezdi. Ben bu adamı nasıl kendime aşık etmiştim acaba? Mucizeydi resmen.
"Ege," dedim, isminin dilimdeki tadına doyamadığımdan bir daha söylemek istemiştim. "Seni çok seviyorum ama bu işe sen bile engel olamazsın."
"Nora," dedi, yüzüme doğru biraz daha yaklaştığında. Masada yabancı biri vardı ama biraz daha yaklaşırsa affetmez, öperdim. Çok da güzel öperdim.
"Ekin iyi değil, yardım alması gerekiyor. Profesyonel bir yardımdan bahsediyorum."
"Haklısın," dedim, onu onaylayarak. Ekin ve Göksu bölümün içerikleri hakkında konuşuyorlardı, daha çok Ekin konuşuyordu bu yüzden dikkati bizde olmadığından sessizce devam ettim. "İkisi birbirinden farklı hayatta kalma planları."
"Karışma, bir şeyleri zorlayarak olduramazsın."
"Zorlamayacağım ki, destek olacağım."
Ekin bana seslendiğinde Ege'den uzaklaşmış ve yan tarafa dönmüştüm.
"İlk sene benim düşündüğüm okulmuş," dedi Ekin, yüzünde sıkıntılı bir ifade belirmişti. Sanki bir anda bir yeri ağrımış gibiydi. Konuşmaya devam etmemi istiyordu.
"Başvurmak için geç kalmadın," dedim.
Ekin yüzünü buruşturmuş ve umursamaz bir ifadeyle omuz silkmişti. Basketbol başvurularından dönüş aldığı okullar ile Göksu'nun okulu aynı denklikteydi. Ekin kendini toparlayıp basketbola dönmek istiyorsa büyük bir adım atmalıydı. Koç ile yaptığım anlaşmayı kabul etmemiş ve takıma dönmemişti ama basketboldan uzak duramayacağını o da biliyordu. Dün geceden sonra bir şeyleri düzeltmek için çaba harcamak isteyeceğini umuyordum.
"İyi misin?" diye sordum, yüzü bir kere daha buruştuğunda.
"Midem kasılıyor," demişti ve dediği gibi de pişman olmuştu. "İlaç alırım."
Ege öfkelendiğini gizlemek için dizini sallamaya başladığını bir elimi bacağına yaslayıp ona gülümsedim.
"Bir şeyler ye," dedim, sorun yokmuş gibi davranarak. Sorunu bu masadaki herkes gayet net biliyordu ama şimdi sakin bir kahvaltı yapacaktık. Sonrasına, sonra bakılacaktı.
"Ben artık gideyim," demişti Göksu yerinden kalktığında. "Kahvaltı için teşekkürler."
Ekin'e değil bana baktığında gülümsedim. "Biz bırakırız seni," dediğimde Ege de ayaklanmıştı.
"Aslında gerek yok, ben giderim."
"Ben bırakırım," dedi Ekin.
Yerinden kalktığında kaşları çatılmıştı. Aklına son anda bir şey gelmiş gibi ensesini kaşıdı.
"Yok, bırakamam. Arabam nerede bilmiyorum."
"Barda," dedi Ege.
Ekin başını hafif hafif sallamıştı.
Göksu herkes ayaklandığı için hızlıca tek tek hepimize baktı ve gülümsedi. "Ben giderim," dedi bir kere daha. "Teşekkür ederim."
"Dur şöyle yapalım," dedi Ekin ve Göksu masanın kenarından çekilmek üzere olduğu için kızın kolunu tuttu. Göksu bakışlarını ona çevirdiğinde yutkunmuştu.
"Taksiyle önce seni bırakayım, sonra gider arabayı alırım."
Göksu tekrar itiraz edecekken araya ben girdim. "Mantıklı. Biz de buraları toplayalım sonra benim de eve geçmem lazım."
Ekin beni başıyla onaylamıştı. Göksu daha fazla itiraz edemeyeceğini anladığında kapıya doğru ilerledi.
"Göksu," dedi Ekin.
Kız tekrar döndüğünde gözlerindeki parıltı mutluluk ile sınırlı değildi, inanamıyormuş gibiydi.
"Ben bir üzerimi değiştireyim, geliyorum."
Göksu bir şey diyememişti. Ekin de zaten anında gözden kaybolmuştu. Ege mutfağa gidip kendine bir bardak çay aldığı sırada, Göksu hemen kapının önünde durmaya devam ettiğinden ben de karşısında duruyordum ve bu manasız bir sessizliği doğurmuştu.
"Teşekkür ederim," dedim, tekrar. "Dün gece yaptığın şey benim için çok önemli."
Gülümsediğinde başını sallamıştı. Onun içinde de önemli olduğunu görmek zor değildi.
Ekin eliyle saçlarının üzerine dağınık ama kendince düzgün bir şekil vererek odadan çıktığında üzerinde beyaz bir tişört ve kot ceket vardı. Elindeki telefonu siyah pantolonunun cebine sıkıştırdığında tam karşımda durdu.
Burnumu parmaklarının arasına sıkıştırıp yüzünü buruşturarak gülümsedi. "Aklındaki soruları defterine yaz, geleceğim."
"Eve gitmem lazım, babamı göreceğim."
Kaşları havalandığında en son olanları hatırlamıştı.
"Bülent Amca şov yaptı gece," dediğinde birden yüzü düştü. "Zirvede tek başına değildi gerçi."
Sıla'nın dünkü hamlesinin mantıklı bir açıklaması elbette yoktu ama işte hep en sağlam o durduğundan, bir kere de o dağıtsın demeden edemiyordum. Dağılırken, dağıtmıştı o ayrı.
"Dikkatli ol," dedim.
Yanaklarını sıkacakken son anda vazgeçtim, gerçi hiçbir şey Göksu'nun gözündeki Ekin'den çalmazdı. Yine de uzanıp bir yanağını uzunca öptüm.
"Görüşürüz Göksu," dediğimde el sallamıştım. Göksu da el salladığında kapıdan birlikte çıktılar.
Ege arkasına yaslanmış, elinde tuttuğu çay bardağını ara sıra dudaklarıyla buluşturarak telefonla konuşuyordu. Hemen yanına oturduğumda beyaz porselen fincanı ellerimin arasına aldım ve kahvemden rahatlatıcı bir yudum aldım.
"İmza için uğrarım," demişti telefondaki kadına. "Toplantıya neden girmem gerekiyor?" Kaşlarını çatmış, yerinden kalkmış ve balkonun kapalı camlarına doğru ilerlemişti. Arkama yaslandım ve sırtını, ensesini, saçlarının uykudan yeni uyandım halini, elindeki çay bardağını tutuşunu ve arada bir karşı tarafın söylediklerine başını sallayışını izledim. Kahvem bitmek üzereyken onun da konuşması bitmişti.
Yüzünü bana döndüğünde sırtını cama yasladı ve gözlerimin içinde sabah dinginliği gibi baktı. İçimde çiçekler açıyordu.
"Şirkete gitmem lazım," dedi.
Yerimden kalktım. Elindeki çay bardağını alıp masaya bıraktım. Ona iyice yaklaştım ve kollarımı omuzlarına yaslayarak dağılmış saçlarında parmaklarımı gezdirdim.
"Git," dedim, dudaklarına uzandığımda.
"Gideyim mi?" dedi, dudaklarıma uzandığında.
"Git bence," dedim, dudaklarım dudaklarına kapandığında.
Bir şey dememişti çünkü dudakları konuşmak için fazla meşguldü. Benim dudaklarım da fazla meşguldü. Ellerim de meşguldü mesela, aklım da, ruhum da, iç organlarım bile meşguldü şu an. Ege tüm benliğimde ve bedenimde hakimiyet ilan etmişti. Ne güzel etmişti. Çok güzeldi. Dudakları da güzeldi. Elleri de çok güzeldi mesela, gözleri şu an kirpikleriyle örtülüydü ama onlar en güzeldi.
Beni kucağına aldığında bacaklarım hemen beline dolanmıştı çünkü bu yürümek gibi bir şeydi. Bütün dokunuşlarını, dokunuşları karşısında verdiğim tepkileri ezbere almıştı zihnim. İçeri geçtiğimde koltuğa oturmuştu ve beni kucağına çekmişti. Dudaklarım dudaklarından çekilmemişken dizlerimin üzerinde yükselip parmaklarımı saçının üstü kısmına geçirerek çekiştirdim. Kirpikleri aralandığında yoğun elalar gözlerimden kalbime akmıştı.
Aylar önce bu koltukta iki yabancı gibi oturduğumuzda ufak bir dokunuşa nasıl muhtaç olduğumu hatırladığımda dolan gözlerim de onun gözlerine akmıştı. Dudakları belli belirsiz düşünceli bir ifadeyle kıvrıldığında bir elini yanağıma yasladı.
"Ne oldu?" dedi, ruhumu gören bir sesle.
Dudaklarımı kıvırdım ve sadece gülümsedim. Dolan gözlerimi aylar öncede bıraktım ve uzanıp sağ gözünün kenarını öptüm.
"Bebeğim?" dedi, yanağımı okşarken. "Ne oldu, söyle bana?"
"Hiç," dedim, kucağına oturduğumda bir elini belime sarmıştı.
"Nora..." Yanağımda duran elini durdurmamış, dudağımın kenarına küçücük bir öpücük bırakmış ve gülümsemişti. "Kafanın içinden geçen her şeyi bilmek istiyorum. Lütfen, lütfen benimle aklından geçenleri paylaş. Sabah içtiğin kahveyi beğenmediğinde, izlediğin filmde kızın ayakkabılarını çirkin bulduğunda, birden bire güneşi kaçıran içine bulutları örten bir his dolduğunda bana anlat. Anlat ki birlikte çözelim."
"Çözüldü zaten," dedim gülümsediğimde. "Aylar önce bu koltukta birbirimize yabancı gibi oturmuştuk. Film izlediğimiz gün ben o kadar çok, o kadar çok istedim ki sana dokunmayı. Şimdi bu koltukta, sana böyle dokunurken aklıma geldi."
Yanağımdaki eli de belime indiğinde bana sıkıca sarıldı. Başını omzumla boynum arasına saklamıştı, dudakları tenime değerken derin bir nefes aldı.
"Sana bir daha asla aramız bozulmayacak, hep çok mutlu olacağız, hiç tartışmayacağız diyemem," dedi, usul usul nefesi boynuma değerken. "Sana verebileceğim bir söz var, inan bana tüm kalbimle veriyorum bu sözü ve çiğnenmesi mümkün bile değil."
Başını geriye eğdiğinde gözlerimin içine baktı. "Bir daha asla, bana dokunamayacağın uzaklıkta durmayacağım. Bir daha asla kalbinde yokluğumun korkusunu hissetmeyeceksin. Sana söz, bir daha asla seni kaybetmeme yol açacak hatalar yapmayacağım. Bir kere az kalsın kaybediyordum ve bu hayatımın en büyük kabusuydu. Ben o uykuya bir kere daha dalamam."
Gözlerime bana inan diyerek bakmıştı. Dudakları dudaklarıma uzandı, sonra çeneme ve boynuma. Bir bir verdiği sözleri tenime işledi. Hafifçe güldüğünde gözlerimi kısmıştı.
"Ama şimdi gitmem lazım. Holdinge yani." Güldüğümde o da gülmüştü. Ne güzel gülüyordu, içim ışıldıyordu. "Holding sahibi bir sevgili isterken çok içten dilemiş olmalısın."
"Nasıl?" dedim. Vural Amca işlerini toparlamış ve her şeyi yeniden ele almıştı ama Ege'nin sadece hissesi vardı ve imza atmaya gidiyordu, o kadar.
"Babam yerine beni yetiştirmek istiyor."
"Sen?" dedim, kaşlarımı çattığımda. "Sen ne istiyorsun?"
Derin bir nefes verdi. "Emin değilim. Sadece birine güvenmesi gerekiyor ve o kişinin Yağız olmadığı kesin."
Kaşlarımı kaldırdım. Parmaklarım saçlarında gezerken çenesinin kenarını öptüm.
"İçine sinmezse devam etmek zorunda değilsin. Barın var. Olmasa bile müzik var basketbol var. Ne yapmak istiyorsan onu yap."
"Babam şarap üretiminin başına geçmek istiyor. İstanbul'da kalmak istemiyor. Annem de bunaldı artık burada. Birinin şirketin başına geçmesi gerekiyor."
Başımı hafifçe salladığım. Öne eğilip burnumu burnuna değdirip gülümsedim. "Bana bir iki dakika müsaade eder misin?" dedim, ciddi bir tavırla. "Seni takım elbise içinde hayal edeceğim".
Gözlerimi kıstım ve çenemin altına elimi yasladım. "Iıım," dedim, beğeniyle. "Fazla... Fazla iyi."
Güldüğünde beni de gıdıklamaya başlamıştı ve bu koltuğa sırt üstü devrilmeme neden olmuştu. Elbette üzerime onu da çekmiştim çünkü söz vermişti. Parmak uçlarımın uzanamadığı uzaklıkta durmayacaktı. Hep burada kalacaktı. Bir kalp atışı uzağımda, bir nefes ötemde...
"Sen yine de çok yakışıklı olma," dedim, oyuncu bir tavırla. "Çirkin ol biraz."
Güldüğünde başını göğsüme yaslamıştı. "Hem zaten daha bana o burnunu beğenenlerin listesini vereceksin. Unuttum sanma."
Daha çok güldüğünde bir kolunu belime sarıp beni kendine çekmişti. "Bir şeylerden vazgeçmeden babamın istediğini yapmayı deneyeceğim. Belki o kadar da kötü bir fikir değildir, bilmiyorum, bir denemem lazım."
"Dene," dedim, saçlarını severken. "Sevmezsen bırak ama olur mu? İstersen barda sadece bateri çal, istersen basketbol oyna, istersen hiçbirini yapma. Kim olduğuna onların karar vermesine izin verme yeter ki."
"Baban belki o zaman memnun olur ilişkimizden," dedi şakayla.
"Şirketin başına geçersen mi?" dedim gülerek. "Sanmıyorum. Böyle daha hırslı, güç ve para odaklı biri olman lazım onun için ama neyse ki sana aşık olan benim."
Gülümsemişti ama bunu ilk kez söylüyordu. Babamdan onay beklediğini sanmıyordum belki de benim beklediğimi düşünüyordu.
"Artık evimizde kalabilir miyiz?"
"Kesinlikle kalabiliriz," dedi.
Telefonu bir kere daha çaldığında gitmemiz gerektiği somut bir şekilde ortaya serilmişti. Önce etrafı toplamalıydık. Ege kucağımdan kalktığında ben de ayaklandım. O telefonla konuşurken hızla masayı toplamıştım. Kapattığında, bulaşıkları makineye yerleştirmişti. Ben ise odaları toplayı hazırlanmıştım. Evdeki işimiz bittiğinde sonunda ikimizi de bekleyen yerlere gitmek için hazırdık. Beni eve bırakmıştı ve şirkete geçmek için yanımdan ayrılmıştı. Acaba Vural Amca bana şirkette iş verir miydi?
"Güz."
Babam salonda oturuyordu ve düğün sonrası kahvaltı keyfini uzun tutmuşa benziyordu. Elindeki tableti bitmiş kahvesinin yanına bıraktı ve yerinden kalktı.
"Baba," dedim gülümseyerek. Üzerimde hala dün gece giydiklerim vardı ve saçlarım darmadağınıktı. Neyse ki babam bu durumu görmezden gelecek kadar nezaketli biri değil de beni onaylamaz bir ifadeyle süzmüştü.
"Duş alıp toparlan, seni aşağıda bekliyorum."
"Ne o?" dedim, ciddileşen ifademle. "Beni yine postalamaya mı karar verdin?"
"Hayır Güz, annenle alakalı son durumu konuşmak istiyorum."
"Konuşacak ne var ki işte sınır dışı edilmeyecek mi?"
"Edilecek," dedi babam ciddiyetle. "Bunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi?"
Onu bir daha göremeyecektim. Yani, en azından ülke sınırları içindeyken... Sorun değildi, zaten bu zamana kadar görmemiştim, bundan sonra da öyle yaşardım.
"Benim için sakıncası yok. Ona kolaylık sağlamak gibi bir fikrin varsa bunu kendin için yap, benim için değil."
"Sen bir toparlan, gel birlikte bir kahve içelim aşağıda."
"Kahve?" dedim gülümseyerek. "Midem için iyi değildi hani?"
Keyifle gülmüştü. "Sözlerimi dinliyormuşsun gibi..."
Merdivenlere yöneldiğimde salona geri dönmüştü. Üst kata çıkıp odama girdim. Üzerimden kurtulduğumda banyoya girmiştim.
Akşam kendi evime geçeceğim için kıyafetlerimin toplanmasını istemiştim. Funda her şeyi hazırlamıştı bile, harika biriydi. Babam evden haberdardı ve bir fikir belirtmemişti. Anthea burada yaşayacağı için bu fikri hayata geçirmek o koşullarda daha kolay olacaktı çünkü kimse benden o kadınla aynı evde yaşamamı beklemezdi. Bir süre sabretmiş olmam bunu sürekli kılacağım anlamına gelmezdi ve babam bunu çok iyi biliyordu. Şimdi koşullar değişmişti. Babam zorluk çıkarabilirdi.
Nemli saçlarımı dağınık bir atkuyruğu ile tutturmuştum. Üzerimde kısa kollu, altları pileli siyah bir elbise vardı. Ayaklarıma çorap giymiştim çünkü banyodan çıktığımda Ege hep öyle yaptırıyordu. Aşağı kata indiğimde babam söylediği gibi beni bekliyordu. Salondan içeri girdiğimde "Funda," diye seslendi. "Kahveleri yapabilirsin."
Yerinden kalktığında "Bahçeye geçelim," dedi.
Bahçeye çıktığımızda karşılıklı oturmuştuk. Yüzünde her zamankinden daha ciddi bir ifade vardı. Funda kahveleri getirdiğinde biraz önce içmiş olmasına rağmen kahvesinden keyifle bir yudum aldı.
"Nasılsın?" diye sordu ve bu gerçekten şaşırtıcıydı.
"Ben iyiyim de," dedim. "Asıl sen nasılsın?"
"Çok iyiyim," dedi samimi bir ifadeyle. "Kapanmamış bir hesabım vardı. Kapandı. Huzurluyum."
"Sevindim, bir an için ona hala aşık olduğunu düşünmüştüm ve bu senin için bile korkunç olurdu."
"Aşıktım," dedi içten tavrını bozmadan. "Beni değil de, seni ardında bıraktığı güne kadar aşıktım doğru. Gittiği günden sonra içimde büyüyen sadece adaleti sağlama duygusuydu. Dün geceye kadar da bunun için bekledim."
"Sağlandı mı sana göre? Şimdi her şey olması gerektiği gibi mi?"
"Öyle," dedi, kahvesinden bir yudum daha almadan önce. "Adalet yerini buldu. Nikah iptal de edildi. Bizimle bir bağı kalmadı."
"Güzel oyun oynadın, nasıl da inanmıştı. Gerçi muhtemelen o da oynuyordu. Harika ebeveynlerim var."
Babam başını hafifçe salladı. "Seninle bir ilişki kurabilir mi, bir bağınız olabilir mi diye bekledim. Eğer sen onu anne olarak kabul edebilseydin, o zaman farklı davranabilirdim."
Kaşlarımı çatmıştım. "Nasıl yani? Eğer aramız düzelseydi göz mü yumacaktın?"
"Belki," dedi babam, tartıyormuş gibi. "Senin eksikliğini giderebilseydi kalmasına izin verirdim."
Kaşlarım havalanmıştı bu kez. "Benim için?"
Tebessüm ettiğinde ben de kahveme uzandım. Büyük bir yudum aldığımda ona geri dönmüştüm.
"23 yaş bir anneye ihtiyaç duymak için fazla geç. Çok zaman önce belki ama artık bir annenin yokluğunu hissetmiyorum."
"Öyle olduğunu görmüş olduk. Denemeye değerdi."
"Güzel oyundu ama..." dedim takdir ederek. "Bilseydim küçük oyunlar çevirmezdim, senin şovunun gölgesinde kaldım."
Kahvesini bitirdiğinde yandaki suyu içmiş ve arkasına yaslanmıştı.
"Eşyalarını toplatmışsın," dedi, bir sonraki konuya geçerek.
"Evet, ev büyük ölçüde hazır..."
"Sen hazır mısın?"
Neye hazır olup olmadığımı sorguladığını bilmiyordum. Ege ile ilgili her durumu didik didik sorguladığından bir önemi yoktu gerçi.
"Hazırım."
"Bir evin sorumluluğunu alacaksın. Daha ötesi bir insanın... Sen bu herife bu kadar güveniyor musun? Aynı evin içinde yaşayacak kadar emin misin ondan?"
Babamı üzmek istemiyordum. En azından bugün istemiyordum. Gerçi üzülmesi için önce sözlerimin ona işlemesi gerekiyordu. Bugüne kadar işlediğinde hiç tanık olmamıştım.
"Canını sıkmak istemiyorum ama..." dedim, içten bir ifadeyle. "Ege benim ailem. Bu ev büyüdüğüm yer doğru ama hiçbir zaman bu evin içindeyken bir aileye ait hissetmedim. Ege ile ister orası ister bambaşka bir yer içinde o olduğu sürece bana ev. Duvarlara bile ihtiyacım yok onunlayken bunu hissetmek için. Lütfen, lütfen bu konuda sorun çıkarma. Nasıl olsa gideceğim ama buna gölge düşsün istemiyorum."
"Git," dedi, samimiyetle. "Git yaşa hayatını ama gerçekten yaşa Güz. Ben gölge düşürmem mutluğuna ama sen de bir düşün, asıl gölge olan sen misin?"
"Bu ne demek şimdi?"
Babam tedbirli bir ifadeyle beni tartmıştı. Parçalara ayrılabilir sınırını geçtiğimi ummuyordum oysa, hala bana dikkat yazan etiket yapıştırılmış gibi bakıyordu.
"Hiç düşündün mü?" diye sordu. "Vural ile eskiden arkadaştık. Yağız desen, zekasını hep takdir ettim. Neden o zırtapozu onaylamıyorum diye düşündün mü?"
"Vural Amca senin kadar olmasa da güçlü bir iş adamı... Her ne kadar sen iki yıl kadar bu duruma zarar vermiş olsan da bak yine güçlendi. Yağız da tam senin yetiştirebileceğin biri. Para ve güç hırsıyla dolu... Ege ikisine de benzemiyor. Zaten kimseye benzemiyor, eşsiz üretim benim sevgilim."
Babam dikkat çekmek istediği nokta bu olmadığını belirten bir ifadeyle baktığında omuz silktim. "Sen ondan hoşlanmıyorsun ya da işte sevmiyorsun diye Ege kötü değil, hatta bu aksini kanıtlayan bir durum."
Kaşlarını kaldırıp başını salladı. "Sevmiyor değilim. Duygusal biri, pek işe yarar bir özellik değil bu ama dürüst."
Babam ilk kez Ege için iyi bir şey söylemişti ve kesinlikle bunun nedeni öğrenmeliydim. "Sen biraz önce Ege'yi övdün mü?"
Yok artık diyen bakışlarını görmezden gelerek gülümsedim.
"Övmedim. Gözlemimi bildirdim."
"Gözlem... Ne zaman edindin bu gözlemi?"
Babam yine beni tartarak bakmıştı. Parçalara ayrılıyordum işte, rahat rahat konuşabilirdi.
"Aranızın bozuk olduğu şu dönem," dedi geçiştirmeye çalışarak. "Bar için borç mu vermişsin ona, öyle bir şey?"
Oturduğum yerde öne doğru eğildim. "Ege ile mi konuştun?"
Babam önemsiz bir şey gibi başını sallamıştı. "Verdiğin parayı iade etmeye geldi."
"Kabul ettin mi?" Sesim birden yükseldiğinde kaşlarını çatmıştı.
"Ettim," dedi. "Senin hesabına tekrar yatırdım. Sonuçta arabanı satmışsın."
"Bunu nereden biliyorsun? Hem hesabıma o kadar para yatırsan bilirdim."
Babam bu söylediğime alayla gülmüştü ve kesinlikle haksızdı. Hesap hareketlerimi çok kontrol etmezdim tamam ama bunu fark ederdim. Gerçi o dönem çok aklım yerinde sayılmazdı.
"Bana neden söylemedin?"
"Söylemememi rica etti."
"Ve sen de kıramadın, öyle mi?"
"Hayır," dedi babam itiraz ederek. "Tavrını doğru buldum. Senden aldığı parayı geri ödemesi erdemli bir davranış..."
"Yaaa," dedim kızgınlıkla. "Her türlü sana faydası olan bir durummuş o mevzu zaten."
"Yağız'ın bana olan borcunun ailesiyle alakası yok Nora. Sen kendini işin olmayan konuların içine sokmuşsun ve bu bizi yine konuştuğumuz konuya getiriyor."
"Ege'ye..." dedim, cümlesindeki eksik parçayı tamamlayarak. "Anlamadığın kısım şu eğer içinde Ege varsa, o durum beni de kapsıyor demektir."
Babam son kısmı görmezden gelerek devam etti. "Sen onunla tanışmadan önce nasıl biriydin Nora? Tamam, çok mutluydun demiyorum ama hırslıydın. Derslerinde hırslıydın, isteklerin vardı, hobilerin. Yurt dışında okumak hatta orada yaşamak istiyordun. İlkokuldayken bile belliydi aklındaki planlar. Birçok kursa giderdin, belli bir tutkun yoktu belki peşinden gittiğin ama kendini meşgul etmeyi iyi bilirdin."
Çünkü kaçıyordum. Durup düşünmektense sürekli bir uğraş edinerek hayatın kendisinden kaçıyordum. Ege'ye kadar.
"Hala hobilerim var," dedim, kendimi savunarak. "Derslerim de kötü değil."
Kötü değildi çünkü o kadar da zor değildi.
"Okuduğun bölümü neden seçtin Güz? Hayalini kurduğun meslek o bölümden mi geçiyor?"
Geçmiyordu. Bölümü yazarken üzerine düşünmemiştim.
"İlgilenmiyorsun öyle değil mi? Önemli olan tek şey o zırtapozla ve diğer arkadaşlarına aynı yerde olmaktı."
Öyleydi, evet. Ne vardı bunda? Herhangi bir yerde başka bir şey okusam ne değişecekti, yine ne istersem onu yapacaktım.
"Kendin için planladığın herhangi bir şey var mı?" diye sormuş ve içimi bütünüyle karartmıştı.
Ege ile aynı evde yaşayacaktık. Evin tamamlanacak bazı eksiklikleri vardı. Ekin ile ilgilenmemiz gerekiyordu. Ona yurt dışındaki bir klinik bulmayı düşünüyordum. Belki benim gittiğim yer belki de direkt Amerika'da bir yer. Hem Amerika'da olursa belki basketbol için üniversite takımlarından birine yeniden başvurmayı kabul ederdi. UCLA fikri güzeldi aslında, bunu Ekin'le konuşmam gerekiyordu. Sıla ile de ayrıca ilgilenmeliydim. Annesinin hastalığı sürecinde onu bu kez yalnız bırakamazdım. Mert ve Çisil iyilerdi, sorunsuz görünüyorlardı ama bilemezdik. Onları da gözden kaçırmamak gerekiyordu.
Sevdiğim herkes iyi ve huzurlu olduğu sürece ben de öyleydim. Kendim için yaptığım planlar bunlardı ve yeterliydi. Yine de babam yeterli değil gibi bakıyordu.
"Aklımda bir şeyler var," dedim.
Kaşları merakla havalanmıştı. "Nasıl bir şeyler var, belki benimle de paylaşırsın."
"Düşünce aşamasında henüz," dedim ve yerimden kalktım. "Güzel konuşmaydı gelecek yıl bir daha tekrarlayalım."
"Konuştuklarımızı düşün lütfen."
Ona el sallamış ve tekrar üst kata çıkmıştım. Eve gidecek eşyaları ayırmam gerekiyordu.
🌸
İçeri esen hafif rüzgar yere kadar uzanan beyaz perdeleri hareketlendirdiğinde mutfağa ilerledim. Gülümseyerek içime evimin huzurlu havasını çekmiştim. Çıplak ayaklarım ve elbise niyetine giydiğim Ege'nin tişörtü ile evimde dolaşmanın sağladığı huzur çok başkaydı. Kendime keyif kahvesi yaparken içimde çalan şarkıya eşlik ediyordum.
"O bir yalnız, o bir kendine has... Önlenemez durdurulamaz... O hepimizin efendisi... Elinden kalbi olanlar kurtulamaz."
Kahveyi makineye koyduğumda gümüş rengi kaşıklıktan bir tahta kaşık çekip kendime mikrofon yaptım.
"O bir özgür, o bir kahraman... Dün bugün yarın her zaman... O bir kural yıkıcı, yasak delici... Onun adı, aşk gerisi yalan."
Kafamın içinde çalan ritme uyduğumda ayaklarım da bana eşlik etmişti. Makinenin bardak bölmesine Ege'nin benim için seçtiği pembe porselen kupayı yerleştirdim. Ona kahve içer misin diye sorabilirdim ama saatlerdir bahçede kitap okuyordu. Muhtemelen bir noktada uyuyakalmıştı.
"Oyalama kendini sen bittin... Teslim bayrağını çektin... Ey kalbim aşkına sağlık... Anadilimi bana sen öğrettin."
Kahvem kupaya dolduğunda bardağı alıp mutfaktan salona geçmiş, oradan da bahçeye geçmiştim. Dışarı çıkmadan cam kapının kenarına omzumu yasladığımda manzaramın güzelliği karşısında göğsüme dolan huzurla gülümsedim.
Bahçe takımının birkaç metre gerisinde, ağaçların arasına kurduğu hamakta yatıyordu. Katladığı kitabı kucağındayken uyuya kalmıştı. Yaslandığım yerden ayrılmadan elimde tuttuğum kahveyi gözlerimi Ege'den çekmeden dudaklarıma yaklaştırdım. Gözlerimin görmeye eriştiği en güzel manzara buydu. Bunu hiçbir hayale değişmezdim. Günlerdir babamla yaptığım konuşmayı düşüyordum.
Evimize taşınalı bir hafta olmuştu ve ara sıra dalgınlaşan halim Ege'nin gözünden kaçmamıştı. Onunla konuşmak, ona danışmak istiyordum ama ben daha kendi içimde durumu tam tartamamıştım.
Ağaçların gölgesinde kalan hamak belli belirsiz kıpırdarken Ege'nin huzurlu yüzü yaprakların arasından sızan akşam güneşiyle aydınlanıyordu.
Kahvemi içerken uzun uzun onu seyrettim. Bu evin her noktasında ayrı bir huzur vardı. Ege'nin uyduğu hamak, bahçenin günün her saati gölge olan köşesinde okuduğu şiirler, akşamları bahçe masasında yediğimiz yemeğin yanında içtiğimiz şaraplar, sabahlara uzanan sohbetler, yatak odasının Ege'nin her seferinde laf ettiği beyaz perdeleri... Her noktasına aittim bu evin. İçinde Ege vardı ve burası bir şekilde dünyanın en güzel yeriydi.
Bulunmak istediğim başka bir yer yoktu, peki ne yapmak istiyordum? Hayatımla ilgili planım neydi?
Salondaki büyük yemek masasına oturduğumda bilgisayarı açtım. Ekin için Londra'daki kliniğe mail atıp Amerika'da, mümkünse Los Angeles'ta bağlantılı oldukları bir klinik var mı diye sormuştum. Bana gönderdikleri birkaç yeri araştırmış ve onlara da mail atmıştım. Los Angeles'ta 3 yer söylemişlerdi ve hepsi de uzun zamandır tedavi uygulayan kliniklerdi. Ekin'i oraya götürmek Londra'ya götürmekten daha kolaydı. Tedaviye sıcak baktığını biliyordum ama zihni kaçmak için bahaneler sunuyor olmalıydı. Buna olanak doğurmayacak bir şey olmalıydı. Başvuru tarihlerini kaçırmadan okulları da araştırmam gerekiyordu. Ekin'e hepsini toplu halde sunarsam ikna etmem daha kolay olurdu.
Los Angeles'taki bir klinik sorularıma detaylı bir cevap maili atmıştı. Ekin için en uygun yer burası gibi duruyordu. Gizlilik konusunda çok sıkı bir politikaları olduğunun da altını çizmişlerdi. Demek ki ünlülerin rağbet gösterdiği bir yerdi. Ekin gitmişken Beverly Hills'e açılır şanına şan katardı artık.
Maili cevapladığım sırada bahçe kapısının önünde gözlerini ovuşturarak bana bakan bir koca bebek belirdi.
"Günaydın," dedim, oturduğum yerde döndüğümde.
Ellerimi ona uzatmıştım. Yanıma yaklaştığında bana eğilmesini sağlayıp gözünün kenarını ve yanaklarını öptüm.
"Ne cevap verdiler?"
Ekrana eğildiğinde esneyerek maili okudu.
"Sindi mi içine?"
Yandaki sandalyeyi çekip oturduğunda bileklerimi parmaklarının arasında almış, sol avucumun içini uzunca öpmüştü.
"Burası iyi görünüyor. Hem büyük bir yer ve içinde etkinlik alanları var. Basketbol sahası, yüzme havuzu, tenis kortu... Antrenman yapma fırsatı da olur."
"Bir nevi tek kişilik tatil planı... İkna olursa harika."
"LA," dedim bastırarak. "Ekin bayılır oraya biliyorsun, buna hayır diyemez."
"Okul da mı araştırıyorsun," diye sordu ekrana baktığında tekrar.
"Evet, basketbol için kabul alır belki yine. Birkaç üniversite çıkardım yine LA'de."
"UCLA," dedi, yandaki sekmeyi işaret ettiğinde. "Nora, aklına böyle bir şey sokma lütfen. Nasıl sonuçlanacağını bilmediğin bir şey için bir kalp kırılabilir."
Kırılabilirdi, evet. Zorlamayacaktım ki, sadece fikir olarak sunacaktım. İtmeyecek, yönlendirmeyecektim sadece böyle bir yer de var diyecektim Ekin'e.
"Ben herhangi bir şeyi zorlamayacağım," dedim, ikna edici olmasını umduğum bir sesle. "Söz veriyorum. Sadece ona başka bir seçenek daha olduğunu göstereceğim."
Ege ikna olmamıştı ve bunu kinayeli bir gülüşle bana da bildirdi.
"İkimizin de denediği, ikimizin de başarısız olduğu seçeneği bir de Ekin denesin diyorsun."
"Hayır," dedim itiraz ederek. "Bizimle aynı durum değil. Ben ya da sen gerçekten bitirmemiştik. Ayrıydık evet ama işte hala birbirimizleydik. Biz savruluyorduk ve başkalarını tutarsak dururuz sandık. Ekin savrulmuyor ki, Ekin dipte. Düğün gecesi kaybetti o maçı. Ben arkadaşımı tanıyorum, bunun geri dönüşü yok."
"Sıla için de yok," dedi Ege. "Aybars durumu için suçlu hissediyor ama o kadar. Olmayacak bir şeyi oldurmaya çalıştık diyor."
"Seninle konuşuyor yani, ne hoş."
Ege kaşlarını çattığında yüzüme birkaç saniye dikkatle bakmış sonra uzanıp beni öpmüştü.
"Seninle de konuşuyor, sadece sen Ekin'in tarafını tutuyormuşsun gibi hissediyor."
"Kimsenin tarafını tutmuyorum," dedim, surat astığımda. "Bir kere de Sıla dağıtsın yani hakkı yok mu buna? Var. Beni arayıp hisleri hakkında hiçbir zaman konuşmayan o. Ne düşünüyor, ne hissediyor bilmiyorum."
"Ekin ne hissediyor?" diye sordu Ege. Varmak istediği noktayı anlamıştım ama devam etmesine müsaade ettim. "Konuştuğundan mı anlıyorsun yoksa onu anlamak istediğinden mi?"
"Ne bu, Sıla'yı ihmal ediyorsun iması mı?"
Masum masum gülümsemişti ama şu an hiç de tatlı değildi. Tamam, tatlıydı ama buna odaklanamazdım, arkadaşlığım sorgulanıyordu.
"Etmiyorsun elbette, sadece Ekin ile daha kolay empati kuruyorsun."
"Evet," dedim inkar etmeden. "Hislerini anlayabiliyorum çünkü genelde durumlara aynı açıdan bakıyoruz."
"Tam da bu sebeple Sıla sana kendini açarken rahat olamıyor."
"Rahat olamıyor mu?" dedim, kaşlarımı itirazla kaldırdığımda. "Haksızlık ediyorsun."
"Bebeğim," dedi, yumuş yumuş olmama neden olan bir sesle. "Sadece onun açısından bakmanı istiyorum. Sıla kendini geri çekiyor doğru, yakınında olan kişilerin senin ve Ekin'in kalbini kırmasını da anlıyorum ama işte bu size karşı yüzde yüz rahat olamadığını gösteriyor."
Dudaklarımı sarkıttığımda yakalarımı avuçlarının arasına aldı. "Sevgilim, asma yüzünü. Biliyorum, attığın adımların karşılıksız kaldığını düşünüyorsun ama kötü bir dönemden geçiyor ve eminim desteğine ihtiyacı var."
"Ekin'in tarafını tutmuyorum," dedim, üzgün bir sesle. "Sadece... Sıla bensiz hayatta kalır Ege. Başka arkadaşlarıyla paylaşır, seninle konuşur, Mert ile konuşur. Kimseyle konuşmasa bile bir şekilde hayatta kalır. Asıl bana ihtiyacı olan Ekin, sen de biliyorsun. Ben onun elini bırakmam, o benimkini bırakmadı diye de değil. Şu an içinde bulunduğu durumu benim kadar kimse anlayamaz. Korkularını, mutsuzluklarını, aklından geçen bütün kötü seçenekleri... Ekin'in atacağı bir tek yanlış adımın geri dönüşü olmaz ve eğer Sıla, onun tarafını tuttuğuma inanıyorsa sorun değil. Ekin hayatta ve iyi olduğu sürece kimin ne düşündüğü önemsiz."
"Bir şey olmayacak," dedi, dolan gözlerimi fark ettiğinde uzanıp bana sarılmıştı. "Biz yanındayız. Hep de yanında olacağız. Lütfen, içinde bununla ilgili bir korku yaratma. Ekin iyi olacak, iyi olması için her şeyi yapacağız birlikte."
Başımı salladığımda burnumu çekmiştim. Saçlarımın arasında dudaklarını bastı. "Merak etme," dedi tekrar. "Sıla ile de ben konuşurum. Kırılıp üzülme, kendini dışarıda hissetme diye söyledim. Onun nasıl düşündüğünü bil ki kendini kötü hissetme."
"Konuş ama," dedim, tekrar burnumu çektiğimde. "O da üzülmesin, dışlanmış da hissetmesin."
"Tamam," dedi, bir kere daha saçlarımı öptüğünde. "Konuşacağım ben, sen düşünme bunu."
"Ege," dedim, hala ağlamaklı çıkan sesimle. "Biz ne yemek yiyeceğiz?"
Ege gülmeye başladığında başımı göğsünden ayırıp ona baktım. "Ne gülüyorsun ya? Ben hayatımda ilk kez akşam yemeği derdine düştüm. Daha önce üzerine düşündüğüm bir şey değildi. İnsanın aklını fazla meşgul ediyormuş."
"Ne yemek istiyorsun?" diye sormuştu ve gülüşü hala dudaklarının kenarında duruyordu. Ben de uzandım ve öptüm. Hiçbir anı kaçıramazdım.
"Balık," dedim, gözlerimi sildiğimde. "Kocaman salata ve balık."
"Tamam," dedi ve oturduğu sandalyeden kalktı. "Sen salatayı yaparsın ben de balığı."
"Fırında?" diye sordum.
"Fırında," diye onayladı.
"Anlaştık," dedim ve ben de ayaklandım.
Her şeyi birlikte yapmaya ve bunu hep yapacak olduğumuzu bilmeye bayılıyordum. Yapmak istediğim şey buydu. Babama söylesem yeterli olur muydu acaba? Akşama doğru, güneş yeni yeni batarken, kocaman mutfağımız yemek hazırlamak, hazırladıklarımızı bahçede uzun uzun yemek istiyordum. Ege ile saatlerce konuşmak, her konudaki fikrini bilmek, yıllar önce yaşadığı bir anıya bile o an oradaymış gibi hakim olmak istiyordum. Hayatımla ilgili yapmak istediğim buydu, Ege ile olmak, yeterli değil miydi?
"Ege," dedim, fırın tepsisini çıkardığı sırada.
Buzluktan balığı çıkarmıştı ve çözülmesi ne kadar zaman alacaktı bilmiyordum. Sorun değildi çözülene kadar konuşurduk, çözüldükten sonra pişene kadar Ege'yi uzun uzun öperdim, bahçede yemeği yerken biraz daha konuşurduk ve ikinci şarap şişesini açtıktan üç kadeh sonra Ege'yi daha çok öperdim.
"Söyle hayatım," demiş ve salata malzemelerini çıkarmak için dolaba eğilmişti.
Amerikan tezgaha zıplayıp oturdum. Tek tek tüm malzemeleri çıkarmış ve yıkmaya başlamıştı.
"Sence ben..." dediğimde, suyu kapatıp bana döndü. Sırtını tezgaha yaslayarak tam karşımda durdu. "Sence, "dedim tekrar. "Benim hayatta bir amacım yok mu?"
Kaşlarını kaldırdı. Ela gözlerinin içinde sarı lekeler parlıyordu. Sırtını yasladığı yerden çekip iki yanıma avuçlarını yaslayarak yüzüme yaklaştı.
"Aklında ne var?"
Sıkıntıyla üfledim ve tekrar yanaklarımı şişirdim. "Babam dedi ki, ben gölgeymişim."
Kaşlarını çatmıştı, ben de çatmıştım ama işte babam yine de devam etmişti konuşmaya.
"Seninle ve işte diğerleriyle tanıştıktan sonra kendim için bir şeyler yapmayı bırakmışım. Bıraktım mı?"
Duruşunu düzeltti, yüzüme anlayışla baktı ve ayaklarımı avuçlarına aldı.
"Sen herhangi birinin gölgesi olamayacak kadar parlaksın Nora."
Öyle miydim gerçekten?
"Senin kendi ışığın var. Bana ve çevrendeki herkese yansıtıyorsun o ışığı, biz senin ışığın sayesinde daha parlağız."
Dudaklarıma dudaklarını bastırdığında gülümsedim.
"Bu hayatta ne yapmak istiyorsan onu yapacak gücün var senin. İstediğin sürece, her şeyi yapabilirsin."
"Her şeyi değil," dedim ama artık gülümsüyordum.
"Birlikte düşünelim olur mu? Ne yapmak seni mutlu edecek, neyin içinde olursa parıltını daha da çok kişiye ulaştırabilirsin bir bakalım."
"Birlikte bulabilir miyiz?" diye sorduğumda uzanıp burnumun ucunu öptü.
"Birlikte bütün sorulara ve sorunlara cevap bulabiliriz," dedi.
Kollarımı boynuna sardığımda araladığım bacaklarımın yarattığı boşluğa girmiş ve onu öpmeme izin vermişti.
Parmaklarım saçlarına kaydığında dudakları boynuma inmişti. Balıklar çözülene kadar gereken vakti onu öperek ve daha çok öperek değerlendirebilirdim.
Mayıs, 2018
Elimdeki çıktıları dosyanın içine sıkıştırıp çantamın içine attım. Kafeteryaya geleli 10 dakika olmuştu ama henüz kimse gelmemişti. Her zaman oturduğumuz pencerenin yanındaki masaya çantamı bırakıp içinden cüzdanımı aldım. Beklerken kahve içebilirdim. Herkesin ne içeceğini tahmin edebiliyordum ama şimdiden alıp beklerken kötü olmalarını istemiyordum.
"Americano lütfen," dedim ve parayı çıkardım.
"İki oldu," dedi hemen yanımdan gelen sesin sahibi.
Akın bana göz kırptığında gülümsemiştim.
"Ne haber?"
"İyidir, senden?"
Tek gözünü kısıp başını iki yana, şöyle böyle, dercesine sallamıştı.
Kahvelerimiz geldiğinde "Bu kez müsaade var mı," diye sordu.
"Benden olsun." Gözlerini kısmıştı, yine de parayı uzatmama ses çıkarmadı.
Satış noktasından çekilmiş ama uzaklaşmadan bana dönmüştü.
"Ekin için koçla konuşmuşsun?"
Gözlerim kısıldığında yüzündeki ifadeyi tarttım. Bunu yargılar gibi değil de haberi olduğunu belli eder gibi söylemişti.
"Koç mu söyledi?"
"Biraz kulaktan kulağa diyelim," demiş ve yüzünü onaylamayan bir ifadeyle buruşturmuştu.
"Konuştum evet ama Ekin istemedi."
Anladığını belli eden bir ifadeyle başını salladı.
"Seni kırdım değil mi o konuda?"
"Kırılmadım," dedi gülümseyerek. "Tahmin etmediğim bir şey yaşanmadı, sen sıkma canını."
Gülümsediğinde uzanıp burnumu sıkmış hemen sonra bu yaptığı için mahcup olmuştu. Tam o sırada gözüm giriş kapısına kaymıştı. Ege ve Mert birlikte içeri girmiş ve kafeteryaya doğru geliyorlardı. Bakışlarını bulunduğumuz yerden çekmediği ve gözlerini kıstığı için aptalca bir gülümsemeyle elimi kaldırıp sallamıştım.
"Olsun," dedim benim gibi gelen kişileri fark eden ve bakışlarını o kısma yönelten Akın'a. "Ben yine de üzgünüm. Seninle ve senin çocuklarla birden görüşmemiz kesildiği için de üzgünüm. Gerçi Nehir ile arada buluşup takılıyoruz."
"Bahsetti," dedi başını sallayarak.
Ege elindeki spor çantasını çantamın yanına bıraktığımda ona geliyorum işareti yapmıştım ama yüzünde bunu pek de onaylamayan bir ifade vardı.
"Sen git yanlarına, bekletme," dediğinde Akın içten bir ifadeyle gülümsemişti.
Başımı salladığımda masaya doğru bir adım atmış ve tekrar arkamı dönerek ona bakmıştım "Akın," dediğimde o da bana dönmüştü.
"Sence benim yeteneğim ne? Yani... Ne yapsam mutlu olurum?"
Yüzündeki gülümseme büyümüştü. Bir adım atıp karşımda durdu. "Renkli bir şey," dedi, bu cevabı öylesine vermediğinin altını vurgusuyla çizerek. "Sana rengarenk bir şey yapmak yakışır."
Kısa bir zaman da olsa Akın'ın beni gerçekten gördüğünü çünkü gerçekten baktığını biliyordum. Bir cevabı sıkı sıkı tutarak ona gülümsedim.
"Teşekkür ederim," dedim, sadece soruya verdiği cevap için olmadığının altını gülümsememle çizerek.
Başıyla beni selamlamış ve göz kırpmıştı. Durduğu yolda ilerlediğinde ben de arkamı dönüp masaya döndüm.
"Ortada yoksunuz diye size bir şey almadım, ne içersiniz?"
"Ben alırım," dedi Mert ve ayaklandı.
Ege oturduğu sandalyede dikleşmişti ve gözlerime bekliyorum diyen bakışlarla bakıyordu.
"Ne?" dedim, bakışlarındaki soruları anlamamış gibi kaşlarımı kaldırdım. "Arkadaşıma selam veremez miyim?"
"Arkadaşın?" dedi, huzursuz bir sesle.
"Arkadaşım," dedim, anlamazlıktan gelen bir sesle.
Kahvemden bir yudum aldığımda sarı lekeler bana örtülü bakıyordu, parıl parıl değildi.
"Kıskandın mı sen?" dedim, kahvemden bir yudum daha almadan önce.
Karton bardağı ellerimin arasından alıp dudaklarına götürdü. Küçük bir yudum içtikten sonra "Kıskanmadım," dedi. "Yakınında durmasından hoşlanmıyorum."
Bardağı bana geri uzattığında bu kez ben içmiştim. "Yaa," dedim. "Haklı olabilirdin..."
Konuşmanın nereye gittiğini bildiği için susmuştu. Kuzgun'un çalışanlarına ben karışmıyorsam o da Akın ile ayaküstü yaptığım konuşmalara karışmayacaktı. Gerçi bu ara gözünün Kuzgun gördüğü yoktu, doğru düzgün gidemiyordu bile işleri bütünüyle Tunç'a bırakmıştı. Şirket bütün vaktini alıyordu. Dönemin sonuna gelmiş olmasak basketbolu da bırakmak zorunda kalacaktı, neyse ki son birkaç maç kalmıştı.
Mert masaya elinde iki kahve ve yanında bir Çisil ile dönmüştü. Çisil nota defterini masaya bırakıp çellosunu cama yaslamış ve Ege'nin karşısındaki sandalyeye oturmuştu. Mert de hemen yanına oturup Ege'ye aldığı çayı uzattı.
"Konsere sadece 8 gün kaldı," dedi, telaşlı bir sesle. "Gerçekten hazır mıyım emin değilim, bence hiç hazır değilim, yani hazır hissetmiyorum." Mert'e döndü. "Sen hazır hissediyor musun?"
Anthea hayatında ilk kez bir işe yaramıştı. Çisil düğünde çaldıktan sonra birkaç iyi bağlantı kurmuş ve büyük bir konserde çalma fırsatı yakalamıştı. Günlerdir bu haldeydi, saatlerce çalışıyor ve tüm çalışmalarının sonunda panik yaşıyordu.
"Hazırız," dedi Mert. Çisil'in ellerini tutmuş ve parmaklarının üstünü öpmüştü. "Şahane çalacaksın, falsosuz, her şey harika olacak."
Çisil onu başını sallayarak dinlemiş ve heyecanla "Evet," demişti. "Olacak."
Mert çektiği kısa filmi bu sene festivallere göndermeyi düşünüyordu. Çisil büyük bir konserde çalacaktı ve sonrasının geleceğinden emindim. Ege şirketteki yetkisine giderek alışıyordu ve babasının yerine geçme fikrine artık sıcak bakıyordu. Sıla annesinin tedavisi ile iyiye gittiği için rahatlamıştı. Kendine ait bir atölye kurmayı düşünüyordu. Oyunculuktan önce resme yönelmesi gerektiğine karar vermişti, bu yaz ünlü bir ressamdan ders alacaktı. Ekin rehabilitasyon fikrini olumlu karşılamış ve Los Angeles'ta bulduğum kliniğe sıcak bakmıştı. Okul başvuruları konusunda ikna sürecim devam ediyordu. Basketbol için artık yeterince iyi olmadığını düşüyordu ve bu doğru değildi. Koç bile referans mektubu yazmayı kabul etmişti ve bu dönem koçun favori insanı olmadığını hepimiz biliyorduk, o dahi bunu yapabileceğini düşünüyorsa yapabilirdi.
Sandalyede biraz kayıp Ege'nin omzuna dudaklarımı bastırdım. Öpücüğüm ile dönüp gözlerini kısarak bana bakmıştı.
"Rahatsız olacağın bir durum yok."
"Biliyorum," dedi, "Senin büyüne kapıldığı için ona kızmıyorum sadece maçlarda yüzüne basket topu fırlatmamak için kendimi zor tutuyorum."
"Lütfen yapma," dedim onaylamayan bir ifadeyle. "Şiddet yanlısı bir sevgili istemiyorum."
Başını iki yana sallamış ama gülümsemişti. Parmaklarımın tersiyle belli belirsiz çıkan sakallarını sevdim. Şirkete temiz tıraş ile gittiğinde genelde 2-3 günlük sakal bırakabiliyordu artık. Takım aşamasına birden geçmemiş, henüz keten pantolon ve gömlek ile idare ediyordu. Arada bir spor takımlar alarak onu ikna etmeye çalışıyordum ama henüz yanaşmamıştı. Siyah pantolonu ve postalları ile kurduğu saltanat bitiyordu, deri ceketlerini sadece hafta sonu görebileceği bir hayata geçmek üzereydi ve bununla dalga geçtiğimde şirkete kendi tarzında gidebileceğini söylüyordu. Muhtemelen yapardı yine de bir gün o takımları giyecekti ve ben kravatını düzeltme bahanesiyle ona yaklaşıp her seferinde öpecektim.
"Ege," dedim, duygusallaşan sesimle. "Senin kimseyi kıskanmana gerek yok ki."
Sarı lekeler gözlerime parlayarak dolmuştu.
"Biliyorum," demişti içten bir tavırla.
Yüzümü ona yaklaştırıp parmaklarımı şakağına götürerek saç diplerini usul usul sevdim. Yine de söylemek istiyordum.
"Benim sabitim sensin."
Dudakları yanaklarıma konmuş, orada yeniden bir yaşam yaratacak kadar güzel öpmüştü beni.
"İçimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti..."
Dudakları kelimeleri boynuma işlediğinde gülümsedim. Uzun uzun öpmüş ve geri çekildiğinde bana aynı kıyıya vurmuşuz gibi bakmıştı.
"Fırtına," dedi, hemen arkamızdan gelen ses.
Bakışlarımız oraya döndüğünde bize doğru yaklaşan sarışını görmüştük.
"Niye antrenmanda değilsin sen?" Bakışları kalkmış ve Mert'e dönmüştü. "Sen de değilsin? Ne oldu, ayaklanma mı çıkarttınız kaptanınız o Akın bozuntusu diye?"
"Var daha vakit," dedi Mert telefon ekranını kontrol edip.
"Ekin senin radar sistemin falan mı var?" diye sordum.
"O nereden çıktı?"
Saçları terliydi ve yüzü kırmızıydı. Ne yapmıştı, buraya koşarak mı gelmişti?
"Ne zaman Ege ile birbirimize yaklaşsak haykırarak ona sesleniyorsun da," dedim sahte bir masum gülüşle. "Ondan sordum."
"Ha," dedi, gözlerini kısıp ikimize birden bakarak. "Sizin birbirinizden ayrıldığınız mı var? Onu bekleyecek olsak ohooo..."
Gözlerimi devirmiş ve nefesimi dışarı vurmuştum. "Neden maraton koşmuş gibisin sen?"
"Koştum sayılır," dedi masadaki su şişesine uzanarak. Kapağı açmış ve bir solukta suyu yarıya indirmişti. "Göksu beni tenis kortuna gömdü."
"Göksu?" dedim kaşlarımı kaldırdığımda. "Tenis mi oynadınız, birlikte?"
Ekin burnundan nefes vererek gülmüş ve başını iki yana sallamıştı. "O oynadı, ben kendimi oradan oraya atıp durdum, benimki oynamak değil sürünmekti."
Tam o sırada bahsi geçen Göksu giriş kapısından içeri girmişti.
Ekin bana yaklaştı. "Sanırım bu kez kendimi affettirmek için normal bir yol buldum."
"Immm," dedim ona yaklaşarak. "Nasıl bir yol?"
"Teniste beni yenmesine izin verdim işte, bence iyi bir özür dilerim artı teşekkür ederim."
"Evet," dedim imalı bir baş sallamasıyla. "Dilin dışarı çıkmış olmasa kıza gerçekten jest yaptın sanacağım."
"Yaptım," dedi itiraz ederek. "Taksiyle onu bıraktığım gün kısa bir sohbet ettik, o zaman tenis oynadığını söyledi. İşte ben de bugüne kendimi affettirme programı yaptım."
O günün üzerinden 3 haftadan fazla geçmişti ama Ekin Göksoy için bu bile bir başarıydı. Alkol tedavisine ikna olma süreci yaşadığından durumlar bir iyi bir kötü gidiyordu. Rehabilitasyon merkezi işini dönem sonuna bırakmak zorunda kalmamız kötü olmuştu ama işte bu dönemi bitirmeliydi ki oradaki bir okuldan devam edebilsindi.
Göksu kapıda birkaç arkadaşıyla konuşmuş hemen sonra bizim olduğumuz kısma kaçamak bir bakış atmıştı. Ekin ile hala rahat iletişim kuramıyordu. Heyecanını saklamak için o kadar uğraşıyordu ki kasıyordu.
"Göksu," dedim elimi kaldırarak selam verdiğimde.
Selamıma karşılık verdiğinde bize doğru ilerlemişti.
"Gel gel," dedi Ekin, ona bakmış ve gülümsemişti. Göksu bakışlarını kısa bir an için Ekin'e çevirmiş hemen sonra masadaki herkese kısaca selam vermişti. "Ben de beni nasıl yendiğini anlatıyordum."
"İyi oynadın, haksızlık etme kendine."
"Kibar biri," demişti Ekin bana bakarak.
"Göksu, otursana," dedi Ege, en az onun kadar kibar olduğundan.
"Yok, benim derse gitmem lazım."
"Başka zaman öyleyse," dediğimde beni başıyla onaylamış ve gülümsemişti. Ekin'e belli belirsiz bir bakış attığında gitmek için yeltenmiş ve "Görüşürüz," demişti. Bunu ortaya söylemişti elbette ama asıl görüşmek istediği kişi belliydi.
"Görüşürüz bıcırık," dediğinde Ekin, bakışları tekrar ona döndü.
Bu kez yüzünde karnına yumruk yemiş bir ifade vardı ve bu Ekin'in de yüzüne yumruk yemeği hak etmesine neden olmuştu.
Göksu bir şey daha demeden gittiğinde Ekin'in koluna vurdum.
"Düzgün konuşsana kızla..."
"Ne dedim ya?" dedi, aptal sarışın.
"Ne o öyle, küçük bir kız çocuğuymuş gibi...."
"Nora," demişti, dünya üzerindeki en sevdiğim sesin sahibi ama hiç sırası değildi.
"Haksız mıyım?" dedim, ona döndüğümde. "Kıza düzgün davransın."
"Bir şey demedim ki, ne dedim ben şimdi?"
Omuzlarını kaldırıp şaşkın şaşkın yüzüme bakmıştı.
"Tabii senin takıldığın kızlar gibi değil Göksu, ondan böyle davranıyorsun."
"Ne alakası var? Ben öyle davranmadım ki. İyi kız işte, samimiyet kurayım dedim."
Derin bir nefes aldığımda Ege'nin omzunu dürtmüştü.
"Kalkın gidin antrenmana, hadi."
Ege yerinden kalmış Mert'e de başıyla kalmasını işaret etmişti. Yanımdan gitmeden önce yanağını bana uzatmış ve öpmem için beklemişti.
"Antrenmandan sonra eve geçeriz," dediğinde onu başımla onayladım.
"Aman iyi ki bir eviniz var," dedi Ekin, Ege'den boşalan sandalyeye otururken.
"Sen kesin bizi kıskanıyorsun, eminim artık."
"Her akşam," dedi homurdanarak. "Ama her akşam evde oturmak istiyorsunuz. İkiniz birden. Hadi gece hayatım bitti, eğlencem de bitti. Kös kös evde oturuyorsunuz. Otuz yıllık evli emekli çiftler gibisiniz. Kendime yeni çevre edineceğim."
"Göksu ile mi?" diye sorduğumda yüzündeki ifade ciddileşti.
"Görüyorum o imayı ama yok öyle bir şey. İki kere konuştuk kızla hemen hikayeler kurma."
Gülümseyerek başımı salladığımda devam etti. "Kıza da böyle bir şey ima etme lütfen. İçten biri, ayıp olur."
"Neden ayıp olur?" diye sorduğumda arkasına yaslanmış, ellerini ensesine yaslamıştı.
"Dostça davrandı diye hemen altında bir şey aramamız mı gerekiyor?"
Gözlerimi kısıp ciddi ifadesini inceledim. Dalga geçmiyordu, farkında değil.
"Ekin," dedim, kelimelerimi dikkatle seçmeye özen göstererek. "Sence Göksu seninle ilgilenmiyor, öyle mi?"
Ekin bana ne dediğimi anlamamış gibi bakmıştı ve gerçekten şaşkınlıktan dilimi yutacaktım.
"Ne ilgilenmesi Nora, kız bir kere insanlık yaptı. Kim bilir ne kadar saçmaladım o gece, zaten ayıp oldu. İşte bugün de birlikte vakit geçirelim de telafi edeyim istedim."
Kaşlarım hayretle kalktığında yıllar sonra ilk kez Ekin Göksoy hakkında yeni bir şey öğrenmiştim. Aşk hakkında en ufak şey bilmiyordu.
Yıllar boyunca Sıla'ya büyüttüğü aşk o kadar uzun zamandır onunlaydı ki gözleri bu duyguya kör olmuştu. Belki de bu yüzden Sıla bir türlü onu, ona aşık olduğuna inandıramamıştı.
"Sıla," demişti Çisil masanın diğer ucundan gülümseyerek.
Ekin'in elleri ensesinden kaymış ve anında ayaklanmıştı.
"Çok durmayacağım," dedi Sıla, Ekin sandalyeden kalktığında yüzü yüze gelmişlerdi. "Rahatını bozma."
"Keyfine bak," dedi Ekin, gözlerini itina ile gözlerinden kaçırdığında.
Gitmek için yeltenmiş ama Sıla'nın kolunu tutan eli buna engel olmuştu. Yüzünü ona dönmüş, biraz önce kaçırdığı gözlerini gözlerine dikmiş ve kaşlarını kaldırmıştı.
"Ne diyeceksin?" dedi, öfkesi sesini doldurmuştu.
Aybars'ı öptüğünü gördüğü andan sonra hiç konuşmamışlardı. Aralarındaki en büyük sorun da buydu. Konuşmuyor oluşları. Bir bir her şeyi ortaya dökseler sorun çözülmese bile öfkeler dinerdi. Yapmıyorlardı. Böyle hiç kabuk bağlamayan bir yara olarak kalacaklardı. Küçük anlarda akla gelen, durup durup sızlayan, arada bir keşke ile anılar eski iki ihtimal olacaklardı.
Birlikte olamamış, Ekin'in korktuğu gibi arkadaşlıklarını da yitirmişlerdi. İki yabancı olmak için ise fazla tanışıyorlardı. Yine de ikisinin de hayatında aşkın karşılığı hep birbirleri olacaktı. Bunu hiçbir yenilik değiştiremeyecekti çünkü bitmemişti ve iki inatçı bitmesine asla izin vermeyecekti.
"Konuşalım mı biraz," dedi Sıla. "İki dakika?"
"İki dakika?" dedi Ekin kaşlarını kaldırarak. "Çok değil mi? Vaktin boşa gitmesin."
"Ekin..." dedi Sıla. "Lütfen."
Başıyla hafifçe onaylamıştı Ekin, "Dışarıdayım," dedi. "Bahçede."
Sıla başını salladığında karşısından ayrılmış ve giriş kapısına ilerlemişti.
İyi görünüyordu. Uzun siyah saçlarını sıkı bir atkuyruğu ile bağlamış, kot ceketini çıkartıp koluna almıştı ve beyaz tişörtünün kenarını kıvırıp bağlamıştı. Kocaman kahverengi gözleri gözlerimin için durgun bir hüzünle baktı.
"Sen de bana kızgınsın?" dedi, sorarak.
"Değilim," dedim beklemeden. "Sadece benimle konuşmak istememene artık saygı duyuyorum."
"Saygı duyuyorsun," dedi şaşkın bir gülümsemeyle. "Bak bu yeni."
Takıldığını bildiğimde gülümsemiştim. "Olgun biri olmaya çalışıyorum."
Çisil birden ayaklandığında ikimizin de bakışları ona dönmüştü. "Çello burada kalsa olur mu?" diye sordu. "Derse gideceğim."
"Ders mi var?" diye sordum çünkü onun dersi varsa otomatik olarak benim de oluyordu.
"Mert'in var, yani ek dersi var. Antrenman ile çakıştığından ben gireceğim not tutmak için."
"Büyük fedakarlık," dedim gülümseyerek. "İşte gerçek aşk..."
Çisil aceleyle eşyalarını toplamış ve bize el sallayarak gitmişti.
"Ekin'i bekletme," dedim Sıla'ya döndüğümde. "Biz nasıl olsa konuşuruz."
"Ekin önce gelir tabii," demişti, belli belirsiz bir imayla.
"Öyle bir şey yok Sıla. Yani düşündüğün gibi onun tarafını tutmuyorum, bir taraf tutmuyorum. Ekin ona elimi uzatmama izin veriyor. Kırıklarını, çıkıklarını, aksayan yerlerini görmemden çekinmiyor. Sen kendini benden saklıyorsun."
Yüzünde acılı bir ifade belirdiğinde gülümsemişti. "Saklamıyorum," demişti. "Sen yeterince yakından bakmıyorsun. Belki ben de sana bakmıyorum. Yani, eskiden olduğu gibi değiliz. Bir şey kopunca ne kadar bağlarsan bağla düğüm yeri kendini hissettiriyor işte."
"Haklısın," dedim, tartışmanın bir anlamı olmadığı için. Birbirimizi anlamamız gerekiyordu. "Ben senin yanında olmak isterim, sen de izin verirsen."
Sıla başını sallamıştı. "Ev hediyesi ne istiyorsun?" diye sordu, biraz önceki büyük cümlelerin tozunu üzerimizden silkelerken.
"Yeni bir çift Louboutin."
Sıla inanamıyormuş gibi güldüğünde omuz silktim.
"Ev hediyesi Nora," dedi, gülmeye devam ederken.
"O da evde duracak, giyinme odasındaki rafı çok sevecek inan bana."
Sıla başını iki yana sallamıştı.
"Akşam gelsene," dedim "Kuzgun Ekin'e bu sıralar iyi gelmiyor diye akşam takılmalarını bizim eve çektik."
"Konuşmanın nasıl geçeceğine bağlı," dediğinde sıkıntıyla iç çekmişti.
Başımı salladım. Sonra dayanamayıp ona sarılmıştı.
"Aramıza uzaklık girsin istemiyorum," dedim, daha sıkı sarılırken.
"Ben de istemiyorum," dedi.
Kollarımız ayrıldığında "Görüşürüz sonra," diyerek yanımdan ayrılmıştı.
Masaya tekrar oturduğumda telefonumu elime aldım. Dosyaları, fotoğrafları, aldığım notları, sosyal medya paylaşımlarını her şeyi gözden geçiriyordum. Belki içlerinden biri bana tutkumun ne olduğunu söyleyebilirdi.
🌸
Bahçenin etrafını çevreleyen güneş lambaları yeni yeni ışık verirken masanın üzerine elimdeki tabakları bıraktım. Ekin içkiyi henüz tamamen kesmediği ve tedavi aşamasını kabul etme noktasında olduğundan çok üzerine gitmiyorduk. Terapistim ile bu konuyu konuşmuştuk. Ekin'i güvendiği bir terapistte yönlendirecekti. Los Angeles'taki klinikler hakkındaki notlarımı ona da gösterecektim ve içinden birini seçmemize yardımcı olacaktı. Bir tanesi diğerlerinin önünde geliyordu ama yine de uzman birinin bakması daha önemliydi.
Ege Tiramisu tabağını da masaya bıraktığında her şey hazırdı. Çisil bahçenin bir köşesinde Çello çalıyordu, konser için çok heyecanlı olduğundan her an prova yapıyordu. Mert hemen yanında oturmuş her çaldığı notada mucizevi bir şey yapmış gibi onu destekliyordu. Sıla akşam bir uğrayacağını söylemişti ve bu konuşmanın en azından kötü geçmediğini gösteriyordu. Ekin ise bahçedeki salıncağa yerleşmiş telefonuyla oynuyordu.
Sandalyeyi çekip oturduğumda Ege elinde çay bardağı ile içeri dönmüştü ve bu duruma en rahat adapte olan insan olduğu için onu tebrik etmek istiyordum. Yanımda durduğunda kolunu tutup bana eğilmesini sağladım, şakağına dudaklarımı bastırdım ve işte tebrik etmiştim.
Özellikle içki bulundurmuyorduk ve bunu organik bir havada yapmaya özen gösteriyorduk. Yasak gibi değil de hepimiz detoks yapıyoruz gibi... Ekin yine de içiyordu ve bunu da kontrol altında tutmak için onu gözümüzün önünden ayırmıyorduk. Tedaviye başlamadığından bu durum normaldi.
Bir elini omzuma yasladığında elini tutup küçük bir öpücük bırakmıştım. "Sıla gelecek mi?" diye sormuştu.
"Gelecek sanırım, yani, umarım."
Ege kısa bir an için telefonunu kontrol etmiş sonra yanımdaki sandalyeye oturmuştu.
"Ne oldu?" dedim, ciddi bir ifadeyle ekranı okumaya devam ettiğinde.
"Bar için barmen bakıyoruz. Tunç gözünün tuttuğu iki kişinin bilgilerini yollamış."
"Barmen mi, neden?"
Bana dönmüş ve ekranı kapatmıştı. "Tunç Kuzgun'un işletmesine bakacak artık."
"Aaa," dedim ilgiyle. "Güzel ama barmeniniz var zaten, yok mu? Biri daha mı gerekiyor?"
"Aslında yok."
"Nasıl yani, Berrak?"
"Berrak iki gün önce Kuzgun'dan ayrılmak istediğini bildirdi."
"Yaaa," dedim, şaşırmıştım. "Neden?"
"Seneye son senesi ya, oyunculuk için hazır olmak istiyormuş. Bir tiyatro ile anlaşmış orada sahne eğitimlerine katılacakmış. Yani, bunun gibi bir şey."
"Anladım," dediğimde bir an için kaşlarım çatılmıştı.
Aklımdan tamamen çıkan ve nasıl unuttuğumu asla anlamadığım bir gerçek bir den bulutların arasından sızmıştı ve içim huzursuzlukla dolmuştu.
"Ege," dedim sıkıntılı bir sesle.
Ben şimdi bunu nasıl söyleyecektim?
Kaşlarını merakla kaldırmış gözlerimin içine tatlı tatlı bakıyordu. Yardım destek için etrafa bakınmıştım ama Ekin zaten bu konuda bana kızgındı bir de onu tekrar karıştıramazdım. Biz ne güzel bu konuyu kapatmıştık, şimdi açacak ne vardı?
"Şimdi Berrak Kuzgun'dan ayrılmış ya..." Derin bir nefes aldım ve gülümsedim.
"Evet," dedi, tamamen bana dönmüştü.
"Hani biz bar için para toplamıştık..."
Ege başını hafifçe sallamış ama kaşlarını çatmıştı. Şimdi konuyu kapatsam kapatırdım bence, kimse bahsetmediyse benim de bahsetmem gerekmiyordu öyle değil mi?
"O akşam, parada küçük bir açık vardı."
"Aybars verdi," dedi, beklemeden.
Biliyor muydu? Gözlerim şaşkınlıkla açıldığında başımı sallayarak onu onayladım.
"Sen nereden... Senin haberin var mıydı?"
"Vardı evet," dedi başını sallarken. "Sen belgeleri getirdiğinde babamın işleri yoluna koyması kolaylaşmıştı. Ben de bir yandan kendi işlerimi toparlıyordum, sana ulaşamıyordum ve en azından kendimi toplarsam sen konuşmaya hazır olduğunda ben de işleri yoluna koymuş olurum diye düşündüm."
Başımı salladığımda devam etmişti. "Ekin'in sana sinirli olmasından şüphelendim. Yani hadi ben neyse de Ekin seni yalnız bırakmazdı. Onu sıkıştırdım, hemen söylemedi ama sonunda anlattı."
"Bana neden söylemedin?"
"Tekrar konuyu açmak istemedim."
Babama parayı geri ödemişti, Ekin ile arasında para muhabbeti geçmezdi ama Mert ve Sıla'ya da ödediğine emindim.
"Aybars ile konuştun mu peki?"
"Evet," dedi. "Dedesini kaybettikten kısa bir süre sonra konuştuk. Baş sağlığı diledim ve durumdan haberdar olduğumu söyledim. Berrak için olduğunu söyledi ama ikimiz de kabul etmeyeceğine emin olduğumuzdan ödemeye karşı çıkmadı."
Kaşlarımı kaldırdım. "Aybars ile sen, orta yol buldunuz?"
"Kavga etmemizi gerektirecek bir durum yok ortada. Birçok şey oldu, dedesini kaybetmek onun için zor olmuş, Sıla da bahsetmişti ama işte ben de konuştuğumda ılımlı yaklaştı. Zaten İzmir'de kalacakmış, sadece sınavlar için gelecekmiş. Kaptanlığı da bırakıyor, bir daha nerede karşılaşacağız?"
"Hadi ya," dedim, üzülmüştüm. "Dedesi onun için çok önemliydi demek ki."
"Öyleymiş," demişti.
"Yani Berrak Kuzgun'dan ayrıldı?"
Ege hafifçe gülüp başını iki yana sallamıştı.
"Güzel," demiş ve ben de gülümsemiştim.
Ne yani, sevinmemiş gibi mi yapacaktım? Hem bunu kendi için yapmıştı, sonuçta oyunculuk onun asıl mesleğiydi, oraya yatırım yapması daha doğru olurdu.
"Ege," dedim, küçük tarçınlı kurabiyelerden birinin kenarını dişimle tırtıklarken. "Sence benim yeteneğim ne?"
"Görmek," dedi. Bakışları bana döndü ve gözlerimin içine baktı. "İnsanların, olayların ve nesnelerin ötesini görüyorsun. Ellerinle tutuyorsun, daha iyi bir güne uyandırıyorsun. Kafanın içinde yıkımlar var sanıyorsun ama hayır, sen güzel günlere uzanıyorsun. Neşeli, umutlu ve ayakları yere sağlam basan eşsiz bir kadınsın."
Ellerimi ellerinin arasına aldı, önce sol avucumun için öptü sonra ellerimi ikimizin arasına çekti.
"Bak," dedi, ellerimi göstererek. "Güzel günlere bu ellerle uzanıyorsun işte."
Dolan gözlerimle gülümsediğimde ona tüm kalbimle inanmak istedim. Kafamın içindeki sesleri hep ama hep Ege'nin sesinden geride tutmaya söz verdim kendime.
"Peki, sence ne yaparsam güzel günlere uzanır?"
"Tasarım," dedi ciddiyetle.
"Tasarım?" dedim, kaşlarımı kaldırmıştım, ne tasarlayacaktım ki?
"Güzel günler mi tasarlayacağım?" dedim, gülerek.
"O günlere eşlik edecek bir şey tasarlayabilirsin belki," demiş ve dünyanın en güzel ela gözleriyle bana bakmıştı.
Derin bir nefes almıştım. Kapı çaldığı için yerimden fırladım. Gelen Sıla'ydı. Elinde üzerinde büyük kırmızı kurdele sarılı bir kutu vardı ve içinde ne olduğunu biliyordum.
"Şaka yapmıştım," desem de uzanıp kutuyu heyecanla açtım.
Beyaz kısımları yoğunlukta, rengarenk geometrik şekillerle ayrılmış bir çift Louboutin bana gülümsediğinde tüm parçalar birleşmişti.
"Ayakkabı," dedim, heyecanla.
Sıla ceketini ve çantasını girişe astığında kaşlarını kaldırmıştı.
"Ne tasarlayacağımı buldum. Ayakkabı!"
Sıla hala yüzüme şaşkın şaşkın bakarken elimdeki tutuyu bırakmadan bahçeye koştum.
"Ege!"
Ege oturduğu yerden kalkmış ve bana dönmüştü.
"Ayakkabı," dedim heyecanla.
Ekin de ayaklandığında elindeki telefonu cebine sıkıştırmıştı. "Buldum," dedim, şaşkın gözlerin her birine gülümseyerek. "Ayakkabı tasarlayacağım."
Ege'nin gözleri parladığında yerimden zıpladım, Ekin "Tam sana göre," diye mırıldanmıştı ve evet tam bana göreydi.
"Sanırım hediyem bir işe yaradı," dedi Sıla bahçe masasına oturmadan önce herkese kısa bir selam verdi.
"Teşekkürler," dediğimde bana öpücük atmıştı.
Ege elimdeki kutuya baktı. "Gerçekten öyle..." dedi gülümseyerek. "Güzel günlere eşlik edecek ayakkabılar tasarlayacaksın."
Sevinçle ona sarıldığımda göğsümden bir yük kalkmıştı. Bulmuştum, en azından ilk adımı bulmuştum.
Herkes masanın etrafına toplandığında, uzun zaman sonra hep birlikte keyifle yemek yemiştik. Ekin ve Sıla'nın arasındaki soğukluk gözden kaçmayacak kadar net olsa da aynı masaya oturacak kadar medenilerdi hala. Ne konuştuklarını bilmiyordum ama Ekin bu akşamki etkinliğe karşı çıkmadığına göre Sıla'ya olan öfkesi bir nebze de olsa dinmişti.
Yemekten sonra Çisil bize konser parçasını çalmıştı. Israrların sonunda Ekin gitar çalmayı kabul etmişti ve bahçede hep birlikte şarkı söylemiştik. Mutluluk bu küçük anlarda saklıydı. Minik es verişlerdi, bir şarkının nakaratına hep bir ağızdan bağıra bağıra eşlik edişlerde, birbirine karışınca daha da büyüyen gülüşlerde saklıydı. Bir aradaydık, her birimiz farklı bir köşeye dağılacak olsak da hep bir arada olacaktık.
Sahip olduğum bu insanlar bana kan bağı olmadan da aile olunabileceğini, bir bütün olunduğunda tüm zorlukların aşılacağını, aksayan yerlerini başka bir çift göze göstermenin zayıflık olmadığını ve gerçekten sevginin tüm zorlukları yeneceğini göstermişti.
Dişlerimi fırçalayıp banyodan çıktığımda Ege lacivert eşofman altını giymiş ve yorganı açmadan yatağa uzanmıştı. Elimin üzerine sıktığım kremi ellerime yedirirken telefonun ekranına dikkatle bakan ifadesini inceledim.
"Hey," dedim ona doğru yaklaştığımda.
Yatağın kenarına oturduğumda ekranı kapatıp telefonu komodine bıraktı ve tüm dikkatini bana verdi. "Gel," dedi, ellerini uzatarak. İşte bu asla reddedemeyeceğim bir teklifti.
Yanına iyice yaklaştığımda beni kendine çekmiş ve sıkıca sarılmıştı. Başımın üzerine küçük bir öpücük kondurduğunda boynuna dudaklarımı bastırdım. Kokusunu içime çektiğimde yine içim EgeEgeEge olmuştu.
Dudaklarım boynundan çenesine oradan da dudaklarına uzandığında öpüşüme karşılık vermiş, beni kendine büsbütün çekmişti. Parmaklarım boynundan saçlarına kaydığında dudaklarımı çekiştiren dudaklarına büyük bir aşkla karşılık verdim.
Bir eli bacaklarıma kaydığında üzerimdeki elbiseyi yukarı doğru çekerek belimde toplamıştı. Ellerimi omuzlarına yaslamış ama dudaklarımı dudaklarından ayırmamıştım. Bir bacağımı diğer tarafa atarak bacaklarının üzerine oturduğumda kollarımı kaldırıp elbiseyi çıkarmasına yardım ettim. Ellerim yeniden boynunu sardığında öpücüğün şiddeti de artmıştı.
Parmak uçlarım şakaklarına dokunurken aralanan kirpiklerinin arasından sızan sarı lekelerin büyülü güzelliğine uzanıp göz kapaklarından öptüm. Belimi tuttuğu elini çekmeden beni birden yatağa yatırdığında dudaklarımdan keyifli bir gülüş dökülmüştü. Ege ise çok bekletmeden beni büyük bir arzuyla öpmüştü. Öpücükleri boynumdan göğsüme kaydığında üzerindeki beyaz tişörtü çekiştirdim. Kumaşı ense kısmından çekip çıkardığımda saçları daha da dağılmıştı. Kızarmış dudakları, yoğunlaşan gözleri ve dağınık saçlarıyla yatağımda çok güzel görünüyordu. Tıpkı o şarkıda dediği gibi...
Parmaklarım saçlarına geçmiş ve çok beklemeden tutamları çekiştirmişti. Kıyafetler tenlerimizin arasında bir engel olmayı bırakarak yatak odasının zemininde kendilerine bir yer bulduklarında bir kere daha tüm benliğim EgeEgeEge olmuştu. Kalbim her seferinde göğsümü delip çıkacakmış gibi atıyor, karnım hep aynı heyecanla kasılıyor ve dudaklarım öpücükler konusunda hep eksik kalıyordu.
Bir öpücük daha, bir öpücük daha derken hiç yetmiyordu. Olsun, vaktimiz vardı.
Ben onu bir çağ öpecektim.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro