Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 24

Güneş doğmuştu... Bazen haklı çıkardım. Güneş tüm ihtişamı ile camın ardında, gökyüzünün tam tepesinde parlıyordu. Yaklaşık 6 saat uyumuştum ve bu evdeki herkes için yeterli bir süreydi. Ekin bıraksam bir 6 saat daha uyurdu, yine de uyuyamayacaktı çünkü her şey yeniden başlıyordu.

Kendimde bu gücü hissediyordum. İçimde, beni yerle bir etmek için pusuya yatmış sesler iki kelime ile kaçıp saklanmışlardı. İki kelime yetmişti gözlerimi açmadan hemen önce yüzümde belli belirsiz bir gülümse oluşmasına. İki kelime yeniden tam etmişti beni.

Bacaklarımı yatağın ucuna doğru uzatıp gerindim. Yatakta yana döndüğümde Ege yüz üstü yatarken tek kolunu yastığın altına almış, yanağına baskı yapıyordu. Uyumadan önce Ekin'in gri tişörtlerinden birini giymişti. Uzanıp yanağının üzerine dudaklarımı bastırıp gözlerimi kapattım. Ne çok zaman olmuştu uyandığımda onu görmeyeli... Bunun ne denli hayati olduğunu kaybedince falan anlamamıştım, her zaman biliyordum. Onunla uyandığım ilk sabahtan son sabaha kadar her seferinde, içinde bulunduğumuz anı hafızama kazımıştım. Şimdi yaptığım gibi... Belki sonsuza kadar sürecekti belki yine bir şekilde yarım kalacaktı. Korkularım bir yere gitmemişti ben onların her zaman doğruyu söylemediklerini öğrenmiştim. Endişelerim oldukları yerde duruyorlardı, sadece eskisi kadar net değillerdi, buğulanmışlardı.

İki kelime sımsıkı tutuyordu beni. Sabaha karşı Ege'nin dudaklarından dökülen iki kelime ile bütün savaşlardan sağ çıkardım. Bütün yıkımlardan geri dönerdim. Ona sebep, onun için...

Dudaklarımı şakağına bastırdım.

"Nora..." dedi fısıltıyla.

En özeli buydu... Uykuyla uyanıklık arasında kaldığı anlarda bile yakın bir temasın aklına getirdiği ilk isim benim adımdı. Korkularımı savuşturmak için avuçlarımın içinde sıkı sıkı tutmam gerekenlerden biriydi bu detay.

Alnımı şakağına dayayıp bakışlarımı yüzüne çevirdim. Tek gözü hafif açılmıştı.

"Uyu," dedim, beni kendine biraz daha çektiğinde omzunun üstünde yatar konuma geldim.

"Sen?" diye sordu, kalmak üzere olduğumu fark etmişti.

"Kahvaltı hazırlayacağım." diye açıkladım.

Bir şeyleri düzeltmek istiyordum. Bir şeyleri yoluna sokmayı erteleyemezdim. Onlar benim ailemdi, sahip olduğum tek kişilerdi. Bir arada ve huzurlu kalmamızı sağlamam lazımdı. Bunun için ne gerekiyorsa yapacaktım. Başlangıç noktası olarak da kahvaltı hazırlamayı seçmiştim.

"Birlikte hazırlayalım." dedi, yorgun sesi yanağına baskı yapan yastığı ve kolu etkisiyle daha da boğuk çıkmıştı.

Burnumun ucunu yavaşça değdirerek alnından yanağına kadar inip çenesine dudaklarımı bastırdım. Dudaklarımı boynuna ardından ensesine kaydırdım. Ensesinden iki omzunun ortasında indiğimde, belinde duran kolumu kaldırarak tişörtünün yakasını birazcık açıp öptüm.

"Anlaşıldı," dedi Ege beni iki koluyla sarıp hafifçe kaldırdığında öpme işlemim yarıda kalmıştı. Sırtını yatağa yaslayıp yüzünü döndüğünde üzerinde yatar hale gelmiştim. Bir avuç içim göğsünün üstünde dururken. "Projene kaldığın yerden devam edeceksin."

Dudaklarıma tanıdık, bildik bir gülümseme yayıldığında avuç içimi yanağına yasladım. Gözleri yeni aralanıyordu, gün ışığının odaya saçtığı parlaklıkla sarı lekeler bir bir ortaya çıkmıştı. Dudakları kuru ve soluktu. Göz altları yorgun... Sakalları avuç içimi gıdıklıyordu. Çenesinin ucuna dudaklarımı bastırıp tekrar gözlerimi ona çevirmek için başımı geriye ittim.

"Projemin amacını değiştirdim." dedim ciddiyetle.

Kaşları belli belirsiz çatıldığında yüzüme düşen saçları omzumun arkasına itip yanağımı parmaklarının arkası ile okşadı.

"Bir gün gidersen," dedim yutkunmadan önce. "Seni kim öperse öpsün benim izlerimi aşamaması için değil..."

Kaşları bu kez havaya kalkmıştı. Ne diyeceğimi merakla bekleyen gözleri gözlerimden çekilmedi.

"Her noktanı, her zerreni ben öpeceğim çünkü dudaklarımda biriken öpücükler sana özel."

Gözleri parladığında uzanıp kaşını, ardından göz kapağını en son da elmacık kemiğini öptüm.

"Korkularıma susmalarını söylemem gerektiğini öğreniyorum," dedim tebessümle. "Belki bir gün gidersin, yine de bunu düşünmemeye çalışacağım."

"Bu mu?" diye sordu kaşları çatılırken. "En büyük korkun bu mu Nora? Benim seni bırakmam mı?"

Gözlerimi kapattım. Güneşli bir sabah bunları konuşmak için uygun bir an değildi. Bunlar şiddetli yağmurlara, kar kalplı yollara uygun konulardı.

Yatakta doğrulduğunda beni kucağına çekti. Bacaklarım iki yanından sarkarken bileklerimi tuttu. Gözlerimi açtığımda elalar hemen karşımdaydı.

"Kafanın içindeki seslere söyle," dedi usulca nefesi burnuma, dudaklarıma, çeneme değerken. "Seni bırakmıyorum."

Belli belirsiz gülümsesem de bunun bizim elimizde olmadığını biliyordum.

"O sesler yükseldiğinde, o sesler seni yutmaya yeltendiğinde, susmalarını söylemene rağmen durmaksızın çoğaldıklarına bana gel. Bu kez bana gel."

Başımı yavaşça salladığımda dolmaya yeltenen gözlerime karşı çıkıp dudaklarımı birbirine bastırdım.

Avuç içlerini iki yandan yanaklarıma yaslayıp beni kendine doğru çekti. Dudakları dudaklarıma değdiğinde artık kendimi tutmam, geri durmam, uzaklaşmam için bir neden yoktu. Bir elim ensesinden saçlarına ulaşırken diğer elim omzunu tuttu. Diz kapaklarımı yatağa bastırarak kucağında biraz daha kayıp ona yaklaştığımda öpücüğü büyütecek hamleyi yapıp dudaklarımı aralayarak dudaklarına yer açtım.

Kucağında biraz daha kayıp bacaklarımı beline sardım. Bir eli belimden beni kendine bastırırken diğer eli hala yanağımdaydı. Dudaklarımın dudaklarına doyması mümkün değildi, dudaklarının dudaklarıma doymasının mümkün olmadığı gibi... İki elimi birden ensesine yaslayıp onu kendime doğru biraz daha çektim. Dudaklarım, dudaklarına hasretti... Öpücüğü dudaklarımdan çeneme oradan da boynuma indiğinde başını yavaşça yukarı kaldırıp avuç içlerimi ensesine bastırmaya devam ettim.

Solukları tenime değerken yanağını göğsüme yasladı. Ensesindeki saçlarda parmaklarımı gezdirirken ben de yanağımı başının üstüne yasladım.

"Kahvaltı diyordun..." dedi, nefes nefese kalmış haliyle.

Yanağımı başından çekip yüzüne baktım biraz uzaklaşıp alnına dudaklarımı bastırdım. "Hı, hı." dedim onun gibi düzensiz bir nefesle.

"Tamam," dedi, arzudan koyulaşmış elaları gözlerime değdiğinde. Kendini tutmaya çalışıyordu, onu bul halde sayısını hesaplayamayacağım kadar çok görmüştüm. "Çıkalım o zaman yataktan."

"Hı, hı." dedim tekrar gözlerim dudaklarına kaydığında.

Çay demlenmek için biraz daha beklese olurdu değil mi, hem daha kimse uyanmamıştı?

Dudaklarımı dudaklarına kavuşturmak için eğildiğinde uzanarak beni tekrar öptü. Belimdeki koluyla beni kaldırıp yerlerimizi değiştirdiğine bacaklarımın arasında dizlerinin üzerinde durdu. Bu kez yerden ona bakan ben olmuştum. Kesik solukları yüzüme değerken ela gözleri daha da koyulaştı. Bu yataktan hemen şimdi çıkmazsak, çıkamazdık biliyordum.

Dudakları dudaklarımı bas geçip burnumun ucuna dokundu.

"Özledim..." dedi, sessizce. "Çok özledim."

Burnumu yavaşça burnuna, çenesine ardından da boynuna değdirdim. Burnumun yerini dudaklarıma bıraktığımda ardı ardına birkaç öpücük sıraladım.

"Özlemek tıklım tıklım içimde..." diye fısıldadım boynuna doğru. "İl olma sınırına çoktan ulaştı."

Yanağımı tutup başımı boynundan çekerek gözlerimi gözlerine hizaladı.

"Özlem; örneğin işitmeyeceğini bildiğin birisine, yalnızca ona ama kendi kendine, 'Neredesin?' diye seslenmendir."*

Yaptığı alıntıyla gülümsediğimde uzanıp burnunun ucunu tekrar öptüm. "Neredesin, diye seslenip durdum hep."

Gözlerindeki hüzün karartısı sarıl lekeleri gölgelese de gülümsedi. "Ve 'Neden?' diye..." dedi.

Benim 'Neden?' demişliğim yoktu, isyan etmek için bile. Her şeyi bir nedeni vardı çünkü. Her şey bir şekilde olması gerektiği için oluyordu. Bazı insanlar buna kader derdi, bazıları ise evrenin işleyişi... Ben sadece olması gereken her şey olur diyordum, tek bir fark ile. Bazen olması gerektiği gibi olmazdı bazen ise sonuç beklendiği gibi olmazdı. Her şey değişebilir ve herkes gidebilirdi. Yer yöne tabelarına, okul kantinlerine, yürüyüş yollarına, hastane koridorlarına yazmaları gereken uyarı cümlesi buydu.

Her şey değişebilir ve herkes gidebilir.

"Hadi," dedim doğrulmak için yeltenirken. "Kahvaltı vakti."

Gözleri haylaz bir ifade ile kıstı. "Nora," dedi oyuncu bir ciddiyetle. "Ne yapacaksın kahvaltıya?"

Konunu nereye gideceğini anladığımda ben de onun yaptığı gibi gözlerimi kıstım. "Pankek."

Kısılan gözleri açılırken kaşlarını kaldırdı. "İyi, en azından zehirlenmeyeceğiz."

"Seni aç bırakırım çocuk! Çay da vermem, su bile vermem."

Gözleri bu kez gülüşü ile kısılırken burnunun ucunu burnumun ucuna değdirdi. "Sen?" dedi tekrar kaşlarını kaldırırken. "Bana kıyabilir misin ki?"

"Sonsuz kredinizin de bazı kör noktaları var Fırtına'ların en şahanesi Ege Bey." dedim ciddiyetle kaşlarımı kaldırırken.

"Nasıl kör noktalar bunlar mesela?"

İşaret parmağımı yanağıma ritmik bir şekilde birkaç kez vurdum. "Mesela, yapamadıklarımı yapabildiklerimden önde tutarsanız, yapabildiklerimden mahrum kalabilirsiniz."

"Yani en güzeli, en yeteneklisi, en muhteşemi benim diyorsun."

Omuzlarımı dikleştirip kaldırdığım çenemi aşağı yukarı sallayarak onu onayladım.

"Omuriliğin eğilmiyor mu senin, göstersek mi bir Ortopedik cerrahına?"

Yaptığı esprinin alt metnini anlayıp gözlerimi kıstım. "Çok komik."

"Zor oluyorduk o egoyu taşımak." dedi, yataktan kalkmak için yeltendiğinde. Daha çok kaçmanın peşindeydi...

"Ego demek..." dedim ben de onun gibi kalkmak için doğrulduğumda.

"O kapıdan çıkarsan,"  Yatağın üzerinde ayağa kalktığımda işaret parmağımı kaldırıp kapıyı gösterdim.

Eli kulpun üzerinde kaşlarını kaldırmış bana bakıyordu. "Seni temin ederim ki..."

"Ne edersin ne edersin..." diye sordu kahkahalarının arasında. "Kelimelerine olgunluk bulaşmış, bak bunu da doktora göstermemiz lazım."

"Gel buraya seni çirkin burunlu ördek!"

Ege kapıyı açıp koridora doğru geri geri ilerlerken "Alem burnuma hasta." dedi, arabesk bir ağız ile.

"Alem?" dedim arkasından mutfağa doğru koşar adımlarla yürürken. "Alem kim, sıralı tam liste istiyorum? Senin burnuna benden başka hasta olanın koku duyusunu yok ederim!"

Gözlerini hafifçe kıstı. "Görme duyusunu yok etmen gerekmiyor muydu?" diye sordu ciddiyetle.

"Onu da yok ederim, hatta komple varlığını yok ederim. Kim onlar, kim?"

"İşte okuldan birkaç kişi, basketbol antrenmanlarına gelen birkaç kişi," Gözlerini tavana çevirip düşünüyormuş gibi yaparken hala geri geri adım atıyordu. "Bara gelen birkaç kişi..."

"Mezar değil, mezarlık satın alacağız o zaman."

"Masraflı olur öyle, bağlarız tahtaya yakarız."

"Cık," dedim aramızdaki mesafe birkaç adım kaldığında balkonun kapısını geriye ittiği ayağı ile açtı. "Mezarları olmalı. İbret-i alem için..."

"Bak yine," dedi kaşlarını çatarken. "Tarih programları falan mı izliyorsun sen uyumadan önce?"

Yanaklarımı hava ile doldurup gürültüyle dışarı üfledim. "Ege," dedim ellerimi belimin iki yanına yaslarken. "Çık dışarı."

"Aaaa," dedi Ege gözlerini açabildiği kadar açtığında. "Ne kadar ayıp, beni en yakın arkadaşımın mutfağından mı kovuyorsun?"

"Benim," dedim sağ ayağımı havaya kaldırıp sertçe yere vurduğumda. "Benim en yakın arkadaşımın mutfağı."

Ege eğlendiği anlarda yaptığı gibi kaşlarını kırıştırıp dudağını kıvırdı. "Anaokulundan beri tanıyorum adamı, birlikte lego oynadık, lego. En yakın arkadaşı benim."

"Liseden beri, Sıla'ya her baktığında gözlerinin bal renginin bir ton açıldığını biliyorum ben de... Kot gömleklerini Sıla'ya da olgun görünmek için giydiğini. Basket attığında Sıla'ya baktığını, maç günleri totem olsun diye babasının havlu bilekliğini taktığını, çok üzüldüğünde içine attığını, kelimeleri cümlelere dönüştüremeyeceğine inandığında hep sustuğunu, gitarı eline sadece güvendiği ortamlarda aldığını da ben biliyorum." dedim bir solukta. "Benim en yakın arkadaşı."

Yüzündeki ifade şefkatle kaplandığında gözleri parladı. "Bir avuç insan seviyorsun," dedi tüy kadar hafif bir sesle. "Onları da en güzel sen seviyorsun."

Omuzlarımı indirip kaldırdığımda gözlerimi gözlerinden çekmek istemesem de bakışlarımı ayaklarıma çevirdim. Bir avuç insan seviyordum, doğru söylüyordu. Diğer insanlar benim sorumluluğumda değildi ama bahsi geçen bir avuç insanın bir arada ve mutlu kalması için her şeyi yapardım.

Arkama dönüp ocağın üzerindeki ve yanındaki dolabı kontrol ettim. Un yoktu...

"Ege," dedim biraz önce söyledikleri hakkında düşünmemeye çalışarak. "Un yok."

Ege yanıma yaklaşıp dudaklarını boynuma, ardından da omzuma bastırdı. İki kolu birden belimi sardığında beni kendine çekip omzumu tekrar öptü.

"Sorun yok," dedi sıcak nefesi boynuma değerken. "En çok beni sevmen şartıyla bir avuç insan sevebilirsin, sorun yok."

"Bu beni kötü biri mi yapar?" diye sordum, belimi saran kollarına bakarken. Beni tutuyor oluşunu bir de görüntüyle desteklemem gerekiyordu... Bir yıl sonra bunu yeniden hissetmek algımda oynamalara neden olmuştu.

"Hayır," dedi hala tüy kadar hafif tuttuğu sesiyle. "Bu seni korunaklı biri yapar."

Herkesi birden sevemezdim ki... 

Kulağımın arkasına dudaklarını uzunca bastırdığında kollarını belimden çözüp geri çekildi. Bedeni, bedenimden ayrılınca gelen ürperme hissiyle omuzlarımı kaldırıp indirdim.

"Hadi unu bulalım..." dedi gözlerini kısıp etrafa bakarken. Sorgulayan bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Bu evde un olduğuna emin misin?"

Kaşlarımı çattım... Olması gerekiyordu. "Sıla pankek yapıyordur..." dedim soru soran bir tonda. "Yapmıyor muydu?"

Ege suratıma on saniye kadar baktığında kaşlarımı kaldırdım. "Her hafta en az bir gün kahvaltı geleneği?"

Başını iki yana salladığında, "Bıraktınız mı?" diye bağırdım.

Ege suratıma aynı ifadeyle baktığında başımı iki yana salladım. "Size inanmıyorum." dedim sitemle. "Nasıl bırakırsınız?"

Kaşlarımı ciddiyetle çatarken Ege'ye döndüm. "Hem sen," dedim kollarımı göğsümde bağlarken. "Nasıl Ekin'i kendinden uzaklaştırırsın?"

"Nora..." dedi sıkıntıyla.

Ona doğru yaklaşıp parmak uçlarımda yükseldiğimde burnun ucunu öptüm. "Henüz başlamadım Ege, tek tek her şeyin hesabını soracağım."

Mutfak tezgahına dönüp çekmeceleri karıştırmaya başladım. Un bulmam lazımdı.

"Ha bir de, arabanın koltuklarının kılıfını değiştirmemiz lazım."

"Neden?" diye sordu şaşkınlıkla.

"Buldum." diye bağırdığımda elime aldığım un paketi ile ona döndüm.

Kaşlarını çatmış anlamaya çalışarak bana bakıyordu.

"Nasıl neden?" dedim aynı şekilde kaşlarımı çatarken. "Gerçi şimdilik sadece ön koltuğun kılıfını değiştirsek olur."

Mutfak masasına ilerleyip sandalyeyi çekerek oturdu.

"Ee," dedi konuyu dağıtmak için gülümsediğinde. "Pankek dışında ne yapacaksın?"

"Dolapta ne bulursam..." Omzumun üstünden ona döndüm. "Bak bakalım ne var?"

Yerinden kalkıp büyük kırmızı dolabın kapağını açtı. Eline geçirdiği kahvaltı yaparken yenilebilir ne varsa çıkartıp bir bir tezgaha koyarken, elinden bırakmak üzere olduğu yumurta kutusunu aldım.

Büyük geniş bir kap bulduğumda harcı hazırlamaya başladım. Ege her şeyi servis tabaklarına yerleştirip mutfak tarafındaki balkonun masasına yerleştiriyordu.

Tabakları dizme işlemi bittiğinde tavadan pişenleri aldığım tabağın önüne gelip bir elini tezgaha yasladı.

"Ekin'in bugüne antrenman koyması gerekiyordu." dedi diğer elinde tuttuğu telefona bakarken. "Yarın maç var."

"Maç mı var?" dedim şaşkınlıkla ona döndüğümde. "Ne maçı."

"Son iki yılın şampiyonları sezonu açmak için maç yapacak işte."

"Açılış maçı gibi?" dedim kaşlarımı kaldırarak.

Başını sallarken uzanıp kaşımın üzerine dudaklarını değdirdi.

"Hiç antrenman yapmadık, kaptanımız desen zaten darmaduman..."

"Diğer takım hangi okul?"

Ege'nin yüzü sıkıntıyla kasıldığında sorduğum sorunun cevabının düşündüğüm şey olmamasını umdum.

"Lütfen bana..."

"Aybars'ın okulu." dedi Ege sıkıntıyla.

"Deme..." diye bitirdim lafımı. "Ee Ekin pek umurunda değil bu durum?"

"Umurunda olurdu..." dedi Ege aynı sıkıntıyla. "Hatırlıyor olsaydı."

Gözleri arkamda bir noktaya sabitlendiğinde "Yandı!" dedi. Yerimde sıçrayıp ocağa döndüm. Yanan pankeki kenara alıp tavayı ocaktan biraz soğuması için kaldırdım.

"O zaman git uyandır," dedim ocağın altını kısarken. "Yarına daha var."

"Umut güzel bir şey tabii..." dedi alayla.

"Dalga geçme de git uyandır Ekin'i. Maçı kaybederseniz var ya..." Gözümde canlanan benzer durumlarla yüzümü buruşturdum. "Ege n'olursun."

Ege minik bir kahkaha attığında yüzüne yalvaran ifade ile bakmaya devam ettim. Ya Ekin'i uyandırsaydı ya da ben kaydımı başka bir okula aldırsaydım... Olacaklara gücüm yoktu, hele bunca yorgunluktan sonra hiç yoktu. Eğer o maçı kaybederlerse...

"Ege," dedim dudaklarımı bilerek sarkıtarak.

Yanaklarımı elinin arasına alıp dudaklarımı sıkıştırdığında uzanıp uzunca öptü. "Tamam, tamam." dedi yorgun ama keyifli bakan gözlerini gözlerimden ayırmadan.

Soğuyan tavayı tekrar ocağın üstüne koyup bir kaşık harç döktüğümde Ege'nin adımı seslendiğini duydum.

Kaşığı kasenin içine bırakıp salona ilerledim. Ege tek elini ensesinde tutarken Ekin'in olması gereken ama şu an boş olan koltuğa bakıyordu. Kaşlarım çatılırken biraz önce buradan geçtiğimizde bu tarafa bakıp bakmadığımı düşündüm. Bakmamıştım...

"E," dedi şaşkınlıkla. "Nerede bu çocuk?"

Ege'nin kaşları havalandığında benim de kaşlarım çatıldı.

"Diğer misafir odasına gitti kesin dün biz uyuduğumuzda." dedim koridora doğru ilerlerken. "Sen görürsün sarışın, sana daha büyük ceza vermezsem."

Odanın kapısına ulaştığımda kulpu indirip hızla içeri girdim. Yatak örtüsü olması gerektiği gibi kırışıksız bir halde yatağın üzerindeydi. Odada birinin yakın zamanda girdiğine dair en ufak kanıt yoktu. Her şey yerli yerindeydi. Kapıyı tekrar kapattığımda koridorda, hemen arkamda duran Ege'ye döndüm.

"Maçı hatırlayıp antrenman yapmaya gitmiş olmasın?" diye sordum.

Ege başını yavaşça sağa sola salladı. "Beni almadan gitmez."

"Uyurgezer falan da değil, ben bilirdim çünkü," dedim ciddiyetle. "En yakın arkadaşı olduğum için."

Ege bir kere daha, bu kez bana inanamıyormuş gibi, başını iki yana salladı.

"Kendi odasına da bakalım." dedi Ege.

Gözlerim birden büyürken ağzım büyük bir 'o' harfi olmuştu bile. "Ege..." dedim heyecanla.

Kaşlarını kaldırdığında sorgularcasına bana baktı. "Hiiiiğ," dedim aklıma gelen görüntüyle. "Ay kesin barıştı bunlar."

"Yok," dedi Ege başını yukarı doğru belli belirsiz iterken. "Sanmam. Sıla öfkeden delirmişti, 8 yerinden bıçaklayıp havuza atmış olması daha olası."

"Of," dedim dudaklarımdaki havayı yüzüne doğru üflerken. "Romantik değilsin desem... Lisenin son haftasına kadar bana şiirler getirdin, şarkılar söyledin. E romantiksin diyeceğim, bu dünyadan kopuk algın ile o da zor."

Gözlerini kısıp onaylamayan bakışlarını alaycı bakışlarımda tuttuğunda "Bir karmaşasın Ege Fırtına." dedim.

Ekin'in odasına yönelen adımlarım Ege'nin tuttuğu kolum ile yarıda kalınca tekrar ona döndüm.

"Ne yapıyorsun?" dedi ciddiyetle. "Uyuyor kız, girilmez öyle pat diye."

"Ege, pankek." dedim panikle. "Git ocağın altını kapat, koş, yandı."

Ege kolumdan elini çekip uzun bacaklarının sağladığı hız üstünlüğü ile mutfağa yöneldiğinde Ekin'in odasına doğru yürüdüm.

Kulpu indirip kapıyı sessizce ittiğimde Ege tekrar yanımda bitmişti.

"Nora." dedi sessizce.

"Shhh," dedim ona dönmeden.

Odanın içine attığım ilk adımda gözlerim hayranlıkla açıldı.

Sıla, Ekin'in yatağında uyuyordu... Dün geceden farklı olan tek detay ise Ekin yatağın kenarında yerde oturmuş, tek kolunu Sıla'nın yüzünü görebileceği bir noktada yatağa kıvırmış ve yanağını kolunu yaslamıştı. İkisi de uyuyordu ve bu gördüğüm en güzel ikinci manzaraydı. 

İlki, Ege'nin kendisiydi.

"Ege," dedim heyecanla yerimde zıplarken. "Yaaa," İki elimi birden göğsümde birleştirip ona döndüm. "Çok güzeller."

Ege de benim gibi gülümsemişti ama hala kapıya yakın bir noktada, çıkmaya hazır bekliyordu.

"Telefon." dedim elimi ona doğru uzatırken.

"Yok artık Nora," dedi kaşlarını kaldırırken.

"Bu anı tarihe kanıt olarak bırakmamız lazım. Dünyanın bu güzelliğe ihtiyacı var."

Ege başını iki yana sallasa da siyah kotunun arkasına sıkıştırdığı telefonunu çıkartıp avucumun içine bıraktı.

Birkaç adım daha yaklaşıp iki farklı açıdan fotoğraflarını çektiğimde Ekin'in huzurlu ifadesine dayanamadığım için bir de onu daha net gören bir köşeden çektim.

Parmak uçlarımda geri geri gidip hala kapının önünde duran Ege'yi de alıp dışarı çıktım.

"Kahvaltı hazır olana kadar uyusunlar." dedim mutfağa yürürken.

"N'olur uyandır, diyordun demin." dedi Ege, eğlenen ifadesini saklamadan.

"Durum değişti. Ekin uyandığın ilk Sıla'yı görecek şimdi, maçı kaybetse de olur."

Ocağın yüzeyine tavadan çok harç yapışmış, pankeklerin bir kısmını yanmış, zeytin yağının birazı yere damlamış ve iki kere yumurta düşüp tezgaha dökülmüş olsa da kahvaltı hazırlama işlemi en az hasar ile bittiğinde ortaya çıkan masaya bakarken ellerimi birbirine vurdum.

"Çok güzel oldu," dedim heyecanla.

Ege tezgahı temizlemeye çalışırken başımı ona çevirdim. "Portakal mı sıksaydık, herkes çay içer mi?"

"Lütfen," dedi Ege gözlerini kocaman açarak. "Bir faciaya daha katlanamam."

Omuz silkip yanına gittiğimde ellerini lavaboda yıkıyordu.

"Hadi uyandıralım," dedim heyecanla.

Ege mutfağın çıkışına yöneldiğinde kolunu tuttum. "Ne yapıyorsun?"

Kaşlarını önce çattı birkaç saniye sonra ise havaya kaldırdı. "Uyandıralım, dedin."

Masanın üzerinde duran telefonumu alıp kendisi küçük sesi büyük hoparlörü açtım. Çalma listemi hızla taradıktan sonra aradığım şarkıyı bulup başlattım.

"Müzikle uyandıracağız..." dedim hala açıklama bekleyen bakışlarına döndüğümde. "Uyandıklarında ilk birbirlerini görmeleri lazım."

Ellerini belime sarıp beni kendisine yaklaştırdığında üzerime eğildi. "Bu kadar romantik olduğunu bilmiyordum."

"Senden bana fırsat kalmadığındandı o, yoksa ben çok romantiğimdir." dedim gözlerimi kocaman açarak.

"Sen?" dedi kendini gülmemek için sıkarken.

"Evet," dedim ciddiyetle. "Sen şimdi onu bunu bırak da, kim beğeniyormuş senin burnunu?"

Minik kahkahası kulaklarıma dolduğunda çalan şarkı ile gülüşünün uyumu başımı döndürmüştü.

Sahi, ben döndüğümden beri hiç böyle kahkaha atmamıştı... Gülüşü mutfağın duvarlarına çarpıp bana geri döndüğünde başımı göğsüne yasladım.

Buradaydı...

Kolumu beline sardığımda yanağımı göğsüne yaslayıp biraz daha yaklaştım.

Hareketli şarkının ritmi evi doldururken biz çok yavaş bir şarkı dinliyormuşcasına sakindik.

"Bu ne ya?" diye bağırdı Sıla koridordan mutfağa doğru. "Nora... Kapat şunu, ev inledi."

Mutfak kapısına ulaştığında bakışlarımı ona çevirsem de başımı Ege'nin göğsünden kaldırmadım.

"Günaydın," dedi gülümseyerek bizi fark ettiğinde.

Omzunun hemen ardında Ekin belirdiğinde gözleri kırmızıydı. Az uyumuştu...

"Günaydın," dedim ikisine de gülümserken.

"Çok güzel uyumuşum," dedi Sıla, masaya yaklaşıp çalan şarkıyı durdurduğunda.

"Kahvaltı mı hazırladın?" dedi Ekin hayretle. "Sen kimsin ve Nora'ya ne yaptın?"

"Siz ikiniz aynı üretim misiniz?" Ege'nin göğsüne çenemi dayadığımda yukarıdan bana bakıyordu.

"En yakın arkadaşı ben olduğumdan..." dedi, benim cümleme gönderme yaparak.

"Benim."

"Pankek mi yaptın?" diye bağırdı Ekin bu kez. Mutfağa çıkmış, tabaktan bir pankek alıp yemeğe başlamıştı bile.

"Benim gitmem lazım aslında." dedi Sıla, alnı sıkıntıyla kırıştığında.

"Olmaz," dedim Ege'nin belinden kollarımı ayırıp ona doğru bir adım atarak. "Gidemezsin."

"Nora cidden gitmem lazım, gece kalmamalıydım hatta."

Ekin'in olduğu tarafa temkinli bir bakış atıp Sıla'ya biraz daha yaklaştım. "Ekin sabah yanındaydı."

Başını sallarken o da benim yaptığım gibi mutfak tarafına kısa bir bakış attı. "Evet, gece konuştuk biraz, anlatırım."

"İyi mi kötü mü?" Kaşlarımı kaldırıp yüzündeki ifadeyi okumaya çalışarak dikkatle baktığım.

Balkon tarafına döndüğümde Ege de Ekin'in yanına çıkmış, sandalyelerden birine oturmuştu.

"Bir şeyleri daha açık konuştuk, diyelim." dedi Sıla temkinle. "Gitmem gerekmesinin Ekin ile alakası yok, sana anlatacağım ama yalnız kaldığımızda."

Uzanıp ona sarıldığımda kollarını bana dolayıp karşılık verdi. Ege doğru söylüyordu... Bir avuç insan seviyordum ve onlara olan sevgimi hep hissettirmem lazımdı. Madem buzlarımız çözülmüştü, madem nedenler hataların sorularını cevaplamıştı o zaman onlara bulduğum her fırsatta sarılırdım.

"Kahve içseydin," dedim kollarımı omuzlarından ayırdığımda. "Öyle gitseydin."

Gülümserken geri çekildi. "Tamam, bir şeyler atıştırayım."

Ellerimi birbirine çırptığımda daha büyük gülümsedi. Balkona çıktığımızda Ekin'in açık kahverengi gözleri merakla ikimizin arasında gidip geldi.

Sıla Ekin'in pankek tutan eline yavaşça vurdu. "Didikleme üstünden."

Ekin kocaman gülümsediğinde aralarında bir şeylerin düzeldiğini hissettim. Konuşmak ne güzeldi... Her derdi, sorunu çözmese de kapı açıyordu.

"Acıktım," dedi Ekin dolu ağzı yüzünden kalın çıkan sesiyle. "Bitmedi sabah dedikodunuz."

"Dedikodu öznesi kendin olmayan konular hakkında konuşulmaya denir." dedi Sıla en uçtaki sandalyeye oturduğunda.

"Öznesi neydi konunun?" diye sordu Ekin, Sıla'ya parlayan gözlerle bakarken.

"Senin obur, haylaz ve kibarlıktan uzak bir serseri olman."

"Sabah sabah yine herkesin ağzından bal damlıyor." Sıla'nın yanındaki sandalyeyi çektiğinde ben de Ege'nin yanındaki sandalyeye oturdum.

Sıla bardaklara çay doldurup kendisine kahve aldığında tabağıma peynirlerden tek tek alıp yavaşça dizdim. Ege pankeklerden birkaç tane alıp üzerine çilek reçeli sürüp tabağıma koydu. Şurup ya da çikolatayla yemektense çilek reçelini tercih ederdim. Masanın üzerinden uzanıp yanağına bir öpücük kondurup yerime döndüm.

"Ohooo," dedi Ekin üst üstte dizdiği pankeklerin aralarına çikolata sürerken. "Şimdiden başlamış bunlar mesafe bırakmadan yaşamaya."

"Kıskanma," dedim bu kez de uzanıp onun yanağından öptüğümde. "Sana yetecek kadar yer bıraktım kalbimde."

"Sen her sabah böyle kahvaltı hazırlayacaksan ben Fırtına ile bile yaşarım."

Ağzına arka arkaya kestiği lokmaları attığında Sıla güldü. "Boğulacaksın."

"Açım, aç." dedi Ekin ağzının doluluğuna aldırmadan.

"Tok olduğun herhangi bir zaman dilimine henüz rastlanmadı."

"Sarma yapsana bana," dedi Ekin bakışlarını Sıla'ya çevirdiğinde gülüşü büyümüştü.

"Hak et önce." dedi Sıla, kahvesinden bir yudum alırken gülümseyerek.

"Ekin yarın maç var, hatırlıyorsun değil mi?" diye sordu Ege temkinle.

Ekin başını öyle hızlı çevirdi ki boynundan çıkan ses duyulmuştu. "Yarın?" diye sordu kocaman açtığı gözleriyle. "Bugün bittikten sonra gelecek olan gün?"

Ege başını ciddiyetle salladığında kendimi tutamayıp güldüm.

Telefonunun ışığını yakıp saate baktı. "Ege," dedi çöken omuzları ile arkasına yaslandığında. "29."

Aralık dudakları ile kucağındaki ellerine dağılmış bir ifade ile baktı. "29 saat sonra maç var."

"En azından çalışmak için 10 saatiniz falan var," dedim temkinle. Kaşları çatılmıştı.

Yerinden hızla kalktığında telefonun ekranını tekrar yaktı. Telefonu kulağına götürdüğünde hala kaşları çatıktı.

"Akın," dedi sertçe. "Takımı topla, bir saat sonra antrenman var ve gece devam edecek."

"Ekin," dedi Ege kaşlarını kaldırdığında.

"Sakın Fırtına, barın yansa umurumda değil, sakın."

"Önce bir uğramam lazım," dedi Ege yine de.

"Mümkün değil. Şu dakikadan itibaren basketbol dışında tek kelime duymak istemiyorum."

Sıla yerinden kalktığında ben de kalktım.

"Ekin Göksoy'un kaptan ayarları güncellendiğine göre, gidebilirim."

Ekin telefondan bir şeyler daha yaptıktan sonra Sıla'ya döndü.

"Yarın maçta görüşürüz değil mi?" 

Sıla gülümsememişti ama çok kızgın da değildi. "Hangi maçınızı kaçırdım da bunu kaçıracağım?"

Bana uzanıp sarıldığında "Görüşürüz." dedim. Ege ile de vedalaşıp kapıya doğru ilerlediğinde Ekin de peşinden gitti.

"O zaman tüm gün Ekin ile olursun." dedim Ege'ye döndüğümde.

"Bara bile gidemiyormuşum."

Tekrar sandalyeye oturduğumuzda tabağımın kalanı ile ilgilendim.

"Babam beni göremediği için evlatlıktan reddetmeden ben de eve gideyim artık."

"Tamam ben bırakırım seni," dedi.

"Bırakamazsın," Ekin hemen kapının önünde tekrar belirdiğinde oldukça ciddiydi. "Taksi ile dönersin eve olur mu?" diye sordu bana döndüğünde.

Yerimden kalkıp omuzlarını tuttum. "Sakin ol."

"Nora," dedi Ekin sıkıntıyla. "Doğru düzgün antrenman yapmadık, üstelik Aybars'ın takımı, eminin sezon başlamadı falan dememiş sıkı sıkı çalışmışlardır."

"Oğlum resmi maç bile değil, bu kadar panik olma."

"Onun suratındaki keyifli ifadeyi görmek istemiyorum. Basketbolda bana üstünlük sağlayamaz."

"Tamam siz gidin hazırlanın, ben de buraları toparlayayım, sonra eve geçerim."

İkisi birden beni onaylayarak balkondan çıktığında eğlencesi olmasını umduğum ama ayak üstü olmak zorunda olan masayı hızla toparladım. Salona geri döndüğümde Ekin ve Ege hazırlıklarını bitirmişlerdi.

"Sen okula geç, ben Nora'yı bırakıp geleyim."

"Benim arabam yok," dedi Ekin.

Şaşkınlıkla gülümseyen suratına döndüm. "Nasıl araban yok? Araban yoksa neden sırıtıyorsun?"

"Sıla aldı." dedi gülümsemesi büyürken. "İddia konusu, hala Melissa'ya arabayı verme ihtimalimi kıskanıyor."

"Bak bak..." dedim yanaklarını sıkarken."Sen bu kıskançlık konusunda bu kadar keyiflenme, dün gece ne konuştunuz bilmiyorum ama Sıla Sinem mevzusunu öyle kolay kapatmaz."

"Olsun..." dedi Ekin gülümseye devam ederken. "Varlığımın yok olmasını istiyormuş gibi bakmıyor en azından artık."

"Öyle bakmıyor Sıla sana zaten, o senin kuruntun."

"Bıraksan dün gece beni 24. kattan aşağı atacaktı."

"Evet..." dedim onu onaylayarak. "Atacaktı ama bırakmadım."

O da benim yanağımı sıktığında Ege kollarını göğsünde bağlayıp ikimize bakıyordu. "Bitti mi?" dedi kaşlarını kaldırarak.

"Al tamam al," dedi Ekin gülerken. "Aklın çıkıyor değil mi seni bir tık az sevecek de sevgisini başkasına verecek diye. Sanki sevgi ölçüsü olan bir şey. Sayılı değil bu."

Ege kolunu omzuma attığında bir kolumu beline sarıp çenemi omzuna dayadım.

"Merak etme," diye fısıldadım. "En çok seni seviyorum."

***

Saçlarımın altındaki dalgaları düzeltirken Sıla yanımda huzursuzca kıpırdandı.

"Neden ikiniz de ilk kez maça çıkacaklar gibi davranıyorsunuz?" diye sordum bu kez de siyah eteğimin duruşunu düzeltiyordum.

"Ekin çok gergindi," dedi Sıla, kendisi gergin değilmiş gibi. "Kendisini kontrol edemezse diye..."

"Ekin?" dedim kaşlarımı çatarken. "Sıla Ekin kendisini kontrol eder, biliyorsun. Asla dolduruşa gelmez."

"Biliyorum da... Of." dedi arkasına yaslandığında.

En ön sıranın orta kısmında yerimizi almıştık. Buradan saha tamamen görünüyordu ve bağırdığımızda duyacakları kadar yakındık. İki okulun da izleyicileri geleceği için salon birazdan tıklım tıklım dolacaktı. İyi niyet maçı gibi bir şey olsa da son iki yılın şampiyonu olan üniversite takımları karşılaşacaktı, bu her iki okul için de önemli bir durumdu.

"Sıla," dedim kaşlarımı çatarak ona döndüğümde. "Sen iyi misin?"

"Evet." dedi gözlerini boş sahadan ayırmadan.

"Evet?" dedim sorgulayarak, "Bu kadar mı?"

Sıla doğrulduğunda birisi bize doğru "Merhaba." dedi.

Bakışlarımı Sıla'dan çektiğimde Berrak'ın çekingen ifadesini gördüm. "Sıla," dedi beni pas geçip ona bakarak. "Aramızda bir sorun var mı?"

"Seninle mi?" dedi Sıla ona doğru döndüğünde. "Neden olsun?"

"Geçen gün için..." dedi sıkıntıyla.

"Yok Berrak," dedi Sıla yanındaki yere oturması için çantasını plastik sandalyenin üzerinden çekti. "Seninle ne ilgisi vardı."

Bakışlarımı sahaya çevirip arkama yaslandığımda heyecandan botlarımın yüksek topuklarını yere vurmaya başlamıştım.

"Çıkıyorlar..." Yerimde dikleşip öne kaydım. "Mert orada... Mert." dedim el sallarken.

Mert bize yaklaşıp gülümseyerek öpücük attı.

Hemen arkasından Akın ve Enes çıktı. Ekin 8 numaralı formasını işaret parmakları ile göstererek içeri girdiğinde seyirciden en büyük tepkiyi almayı elbette başarmıştı. Hemen arkasında Ege çıktığında yerimde heyecanla kıpırdanıp ellerimi birbirine çarptım.

"Bastırın!" diye bağırdım sahaya doğru.

Diğer okulun oyuncuları da sahaya doğru yürürken en önden gelen Aybars çaprazdaki seyirci bölümün önüne ilerledi. İlk sırada durduğunda orta yaşlarda, sıkı at kuyruğu ile bağladığı kestane rengi saçları, üzerine tam oturan bordo elbisesi ve ten rengi stilettoları ile oldukça zarif bir kadın ayağa kalktı. Uzanıp Aybars'ın yanağını öptüğünde gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Baş parmağı öptüğü noktaya değerken diğer eliyle Aybars'ın saçlarını düzeltip gülümsedi. Aybars'ın yüzünde yumuşak, huzurlu bir ifade vardı. Daha önce onu bu kadar sakin gördüğüm bir an bile olmamıştı.

"Aybars'ın ikiz kardeşi olabilir mi?" diye sordum Sıla'ya dönmeden.

"Aybars hakkında pek bir şey bilmiyoruz Nora, belki normal hayatında sakin biri?"

Ona döndüğümde kaşlarımı yukarı kaldırdım. "Sakin? Aybars?" Küçük bir kahkaha attığımda ciddi ifadesi dağılmamıştı. "O olsa olsa büyük, siyah bir kaplan kadar sakin olabilir."

Sıla başını iki yana sallasa da bir şey demeden sahaya döndü.

Kadın biraz önce kalktığı yere tekrar döndüğünde yüzünü daha net görebilmiştim. Minik biçimli burnu, yüzüne oranla biraz büyük ama doğal olduğu belli dudakları, uzun boynu, zarif duruşu ile oldukça güzeldi. Bakışlarımı ondan çekip sahanın ortasında karşı karşıya duran Aybars ve Ekin'e çevirdim. Hakem elindeki topu ikisinin ortasında tuttuğunda Aybars meydan okuyan gülümsemesi ile Ekin'e kaşlarını kaldırdı. İşte gerçek Aybars Atahan buydu, biraz önceki kesinlikle ikiz kardeşiydi.

Havaya fırlayan top Ekin'in hızlı hamlesi ile bizim tarafa geçtiğinde maç başlamıştı.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro