Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 2


Gözlerimi kısıp gördüğüm manzaraya biraz daha baktım. Manzara güzel şeyler için söylenen bir kelime değil miydi? Peki, 'rezillik' bu olay için fazla mı ağır olurdu? Bence bu direkt manşetten 'böyle kepazelik görülmedi' olarak falan girilmeliydi. Skandal, diye bağırmak istediğim noktaya gelmiştik çünkü.

"Berrak?" dedim, kollarımı göğsümde bağlarken. Hemen yanımdaki Sıla'ya, ardından da hala demirlere tırmanmış olarak duran Mert ve Ekin'e döndüm. "Gerçekten mi?"

Ekin ellerini ensesinde bağlayıp aldığı nefesi gürültüyle dışarı bıraktı. "Nora..." dedi bakışlarını bana indirdiğinde.

"Bak şöyle yapalım, siz bizi bahçede bekleyin biz hemen hızlıca duş alıp gelelim."

Gözlerimi Ekin'in açık kahverengi gözlerinden çekip tekrar Ege ile konuşan Berrak'a çevirdim.

"Nora..." dedi Sıla, koluma dokunduğunda başımı ona çevirdim.

Bakışları yumuşamıştı.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gözlerinin içine baktım. Anlatmak istediğini görebiliyordum, gidelim, diyordu. Oysa ben döndüğümü haykıracaktım çok sevdiğim ela gözlere. Yine karşıma, gitmek ile eş bir anlam çıkmıştı. Ama artık biliyordum, gitmek fiilinden daha fazlasıydım. Son bir yılda en çok bunu öğrenmiştim ve kalıp savaşacaktım. Dönmüştüm ve döndüğümü herkesin görmesi gerekiyordu.

Sıla'ya gülümsedim. Her ne yapacaksam yapmamı büyük bir dikkatle bekleyen Mert ve Ekin'e de göz kırptım. Ekin minik bir kahkaha attı. Hamlemi her zaman ilk o görürdü. Bir nevi grup içindeki haylaz çocuklardık biz. Liseye giderken de okuldan kaçma planları hep ikimizin başının altından çıkardı. Bazı günler daha bahçeye girerken birbirimize bakar ve bakışlarımızla anlaşırdık. Geriye Sıla'yı ve Ege'yi ikna etmek gerekirdi. Mert ise güvenli bölgeden çok çıkmadan ama eğlenceyi de kaçırmadan yaşardı.

Mavi plastik sandalyenin üstünden el çantamı alıp seyirci bölmesinden çıktım. Sıla hemen arkamdan gelirken, Ekin ve Mert sahaya tekrar inmişti.

"Nora, bahçeye çıkıyoruz değil mi?"

Sıla'ya omzumun üstünden bakıp tekrar gülümsedim.

"Birazdan, evet." dedim, oturakların olduğu kısmı bitirip sahaya inen yola geldiğimde.

Ege ensesindeki havluyu iki yanından tutmuş birkaç saniye önce hemen arkasında beliren Mert ve Ekin ile konuşuyordu. Ekin bakışlarıyla beni işaret ettiğinde Berrak ve Ege'nin tam ortasında konumumu almıştım.

Ege yine doğrudan bana bakıyordu ve yine bakışlarında hiçbir duygu yoktu. Bomboştu.

Berrak'a döndüğümde bakışlarında birçok anlam vardı. Dudakları aralanmıyordu ama gözleri kelimeler taşıyordu gözlerime.

Şaşkındı, üzgündü belki biraz da pişmandı ama utanmıyordu. Duruşunda en ufak bir oynama olmamıştı, omuzları dikti, gözlerini kaçırmıyordu. Berrak nerede durduğunu biliyordu. Burada neler olduğunu bilmeyen tek kişi ise bendim.

"Önce kim başlıyor." dedim, sesimdeki ukala tonu özellikle yansıtarak.

Ege gözlerini kıstı. Sonunda yüzünde herhangi bir ifade belirmişti. Sinirlenmeye başlamıştı.

Güzel.

"Sen başlamaya ne dersin Nora, New York nasıldı?" diye sorduğunda yapmaya çalıştığı tek şey okları bana çevirmekti. Gözlerini biraz daha kıstı. "Ya da Paris? Yok yok sen Paris'i sevmezsin, kesin Malibu'ya gittin. Kaliforniya tam senlik yer, eğlenceli şehir."

"Aslında hiçbiri değil." dedim, kesip atmak isteyerek.

"Berrak?" Bakışlarım uzun kahverengi saçları, esmer teni ve koyu kahverengi gözleri ile benimle en ufak benzerlik taşımayan kıza döndü.

"Nasılsın?" diye sordum, yüzüme yapmacık olduğu beni hiç tanımayan birisi tarafından da oldukça anlaşılır olan bir gülümseme yerleştirip.

"İyiyim," dedi başını sallarken. "Hoş geldin."

Kahkaham boşalmış salonda yankılandı. "Hoş mu geldim?"

Tekrar güldüğümde Sıla yerinde kıpırdandı.

Ekin'e döndüm, tam şu an ondan biraz destek almam lazımdı.

"Duydun mu ne dediğini?" diye sordum, parmağımla Berrak'ı işaret ederek.

Ekin gözleriyle gözlerime 'yapma' diyordu. Yapmamam gerektiğini biliyordum ama içimde paramparça olan bir yerin hala sağlam olduğunu kanıtlamaya çalışıyordum. Bunu yaparken de o yerin üstünde daha çok tepiniyordum. Kalbimin.

"Gidelim, Nora." dedi Sıla.

Gidemem artık, döndüm bir kere.

"Berrak dürüst ol, bu sabah uyandığında şehre döndüğümü bilseydin bunun bir kabus olduğunu umup tekrar uykuya dalmaya çalışırdın."

"Hayır, döndüğüne sevindim." dedi Berrak, bastırarak.

Peki, öyle olsun.

"Her neyse..." dedim, başımı iki yana sallayıp.

"Ter üstümde soğudu, birazdan öksürmeye başlarım benden söylemedi." dedi Ekin, neredeyse bağırarak.

"Hadi abiciğim, hadi hadi." Ege'nin omzuna kolunu atıp Mert'e başıyla gidelim işareti yaptı.

"Bahçede buluşuruz."

Ekin, yanımızdan geçerken ona dönüp başımı salladım.

"Çıkalım." dedi Sıla, bileğimi tuttuğunda. Berrak çıkışa doğru ilerlediğinde arkasından yürüdüm.

"Sonra Nora. Önce ne hissediyorsan onu sindir. Önce aklını toparla, sonra ne söyleyeceksen söylersin."

Durup koyu kahverengi gözlerine baktım. "Hadi." dedi, anlayışlı bir hali vardı. Omuz silktim. Şu an onu kızdırmak istemiyordum, bana yeterince kızgındı zaten.

Bahçeye çıktığımızda Berrak girişin orada tek başına duruyordu, bunu da görmezden gelmeye çalıştım. Gerçekten aklımı toparlamam gerekiyordu. Sormam gereken sorular ve vermem gereken cevaplar vardı. Vermem gereken cevapları ise ertelemem gerekiyordu.

Sıla beni ağaçların kenarındaki gölgeliğe kadar çekiştirdi. "Burada bekleyelim, Ekin'in duş alma rekoru 7 dakika zaten, birkaç dakika sonrasında da Mert çıkar."

Gülümsedim. "Ege'nin 5." dedim ona dönerken.

Güldü. "Mert, kıyafetleri kırışmasın diye yavaşça giyiniyordur." dedi.

Başımı sallarken hafifçe kahkaha attım. "Çıkartırken de tek tek asıyordur."

İkimiz birden gülüyorduk. Onu çok özlemiştim. Sıla ile tanışmamız lisenin ilk gününe dayanıyordu. Sıradan bir tanışma hikayemiz vardı ama Sıla, sıradan olanı bile ölümsüz kılabilirdi.

Herkesin korktuğu, hatta korkudan delirdiği orta yaşlı bir Fizik öğretmeni vardı bizim liseye başladığımız sene. Kısa kıvırcık saçları ve sürekli çatık kaşları ile herkesi hizaya getiren bir kadındı. En çok kızdığı şeylerden biri de kız öğrencilerin saçlarının açık ve dağınık olmasıydı. Tabii biz tüm bunları okulun ilk günü büyük sınıflardan öğrenmiştik ve o andan itibaren müthiş bir kargaşa ortamı belirmişti. Benim saçlarım yukarıdan at kuyruğuydu. Sıla ise kurallara uymak için fazla asiydi. Herkes birbirinden toka ararken Sıla, beline kadar uzanan koyu kahverengi saçlarıyla öylece duruyordu. Onun omuzları dik ve umursamaz halini görünce elimi saçlarımı geçirip tokayı çıkartmıştım. Liseye nasıl başlarsanız öyle giderdi ve nasıl bir iz bırakmak istediğinize ilk anda karar vermeniz gerekiyordu. Ben de öyle yaptım ve saçlarımı açtım. Herkes sınıflara çıktığında, Sıla ve ben bahçede ilk ders boyunca cezaya kalmıştık. O günden beri de hiç ayrılmamıştık, ta ki 20 Ağustos 2016'ya kadar.

Kapıdan ilk tahmin ettiğimiz gibi Ege çıktı. Omzuna asmak yerine spor çantasını eline alıp elini omzuna dayamıştı. Tek eli siyah keten pantolonun cebindeydi. Beyaz tişörtü biraz daha kırışmıştı ve nemli olduğu belliydi. Gözlerimi kırpmadan onu inceliyordum. Değişen noktalarını bulmaya çalışıyordum. Bakışları ve uzayan saçları dışında... Merdivenleri ikişer ikişer atlayarak inerken başını eğdi, saçlarının üstü nemli olduğundan normalden daha dalgalıydı.

Yaz bitmişti, sonbahar ayaklarımızın ucunda birikmeye başlayan yapraklarla kendisini duyurmaya başlamıştı bile. Ege hafif esen havaya, kurumaya başlayan yapraklara inat ışıl ışıldı.

Adımları turnikelerin önünde duran Berrak'a ulaştığında beynimde susturmaya çalıştığım tüm gürültü yeniden peyda olmuştu.

Oradaydı, orada birkaç metre ötemde güneş vurmuş saçlarıyla parıldayarak duruyordu. Hatta gülüyordu.

Ben onu geçen yazın sonunda bırakıp gitmiştim. Şimdi ona döndüğümde sonbaharın başıydı. Belki biz de artık sonbahardık. Çiçek açmak için ne kadar beklememiz gerekiyordu?

"Ekin geliyor." dedi Sıla.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Duygusal ruh halimi en azından eve dönene kadar saklı tutmam gerekiyordu.

"Ve Mert de..." dedim gözlerimi açtığımda hızlı adımlarla bize doğru yürüyen Ekin ve Mert'e bakarken.

"Okulun güzel kız popülasyonu arttı sayende." dedi Ekin yanağımdan makas alırken.

Güldüm. "Ekin sen lisede biyolojiden sürekli sorumluluk sınavına kalmıyor muydun?"

Mert kahkaha attı. "O biyolojiyi sahada öğrendi, hayat okulundan mezun."

Ekin omuzlarını dikleştirip başını kaldırdığında ben de kahkaha attım. Sıla her zamanki gibi telefonunda çok önemli bir şey arıyormuş gibi davranıyordu. Ne zaman konu Ekin ve çapkınlıklarına gelse ortamdan soyutlanırdı.

Ege ve Berrak turnikelerden geçerken Ekin'in kolunu tutup kendime çektim.

"Ege geliyor değil mi?"

Birkaç saniye Ege'nin arkasından bakıp bana döndü. Omuzlarını kaldırıp "Bilmiyorum." dedi.

"Ekin, Ege'nin bizimle gelmesi lazım."

"Tamam, gelmek zorunda olduğu bir yere gideriz biz de."

Başımı sallarken kaşlarımı çattım.

Telefonumu çıkartıp gelen maillere baktım, birkaç tanesini cevaplamam gerekiyordu. Bunu da erteledim.

Ege'nin eski model, siyah Jeep'inin arkasına gelince başımı kaldırıp bana dönmüş yüzlere baktım. Bir arabaya bir de onlara tekrar baktım.

"Pardon, eski alışkanlık." dedim, telefonumu çantama sıkıştırıp.

"Nora, sen benimle gel." dedi Ekin, sürücü koltuğuna geçerken.

Buraya kadar her şey sıradanmış da tam bu noktada yüksek bir uçurumdan itilip kayalıklara çakılmış gibiydim. Sanki ezbere bildiğim her şeyin doğruluğu yitip gitmişti.

Bakışlarımı kaldırmadan Ekin'in kırmızı arabasına binip kemerimi bağladım. Yeterince stres altındaydım ve üstüne bir de kalelerim düşman saldırısı altındaydı. Ve ben kuşatmadan habersiz olduğumdan silahsız gelmiştim. Gerçi ayağımda 13 santimlik bir çift topuklu ayakkabı vardı, pek de silahsız sayılmazdım. Üstelik bugün evden çıkarken makyajım da oldukça güzel olmuştu bu da savaş boyalarımın çoktan sürüldüğü anlamına geliyordu, yine de her an ağlayabilecekmiş gibi hissediyor oluşum bu üstünlüğümü bozabilirdi.

"On saniye daha bekle." dedi Ekin arabayı çalıştırıp yola doğru sürmeye başladığında. "Bekle..."

"Tamam, artık bizi göremezler."

Kucağımdaki çantayı ayakucuma fırlattım. "Berrak ile mi?"

Kemerimi çözüp hızla Ekin'e döndüm. "Gerçekten, onunla öyle mi?"

Tüm gün sakin tutmaya çalıştığım zihnim raydan çıkmıştı.

"Berrak ve Ege? Bu nasıl mümkün olabiliyor?"

Ekin arabayı hızlandırıp daha sakin bir yola girdi. Yüzüme düşen saçlarımı toplayıp tekrar ona döndüm.

"Düşündüğün kadar derin bir şey yok aralarında." dedi, toprak yola girdiğinde.

"Derin ya da değil... Onun yanında. Ona nasıl baktığını gördün mü?"

Dönüp bana baktı, ağlamak üzereydim. Ekin ağlamamdan nefret ederdi. Biz henüz lisedeyken üst sınıflardan bir çocuk kafayı bana takmıştı. Sürekli ders aralarında sınıfa gelip benimle konuşmaya çalışıyordu. Bir gün o çocuktan o kadar bıkmıştım ki küçük çaplı bir olay çıkartırsam birilerinin haberi olur, ben de kurtulurum diye düşünmüştüm. Sınıfa geldiğinde bağıra bağıra ağlamaya başlamıştım, çocuk daha ne olduğunu anlamadan Ekin tarafından dövülüyordu. Tabii işin sonunda disipline Ekin gitmişti ve üç gün uzaklaştırma almıştı ama bu Turgay amcanın sadece bir telefonuna bedel olmuştu. Ertesi gün Ekin burkulmuş elindeki sargı ile yeniden okuldaydı.

O günden sonra beni ağlarken hiç görmemişti ve bildiğim bir şey vardı, Ekin bu hayatta her şeyden önce Ege'yi tutardı. Ama söz konusu ben isem, Ege de o yumruktan payını alırdı.

Ekin arabayı kenara çektiğinde kemerini çözüp bana döndü.

"Nora." dedi, ciddi ifadesiyle. "Berrak, Ege'ye çok destek oldu. Sen yoktun. Bir sürü şey oldu." Derin bir nefes aldı. "Kötü şeyler oldu. Ve Ege iyi değildi, Berrak yanında oldu. Bar konusunda da çok yardımı dokundu."

"Bar?" dedim. Ne barı?

Yüzünü buruşturup gözlerini kapattı. "Birazdan gideceğiz zaten göreceksin, Yağız abinin barı Ege'de."

"Ne demek bar Ege'de? Yağız abi aklını yitirir orası için, bize içeri bile almıyordu nasıl Ege'ye verebilir?"

Koltukta iyice dönüp Ekin'e doğrudan baktım. Bugün daha ne kadar 'yeni' haber öğrenecektim. Sadece bir yıl, sadece bir yılda nasıl bu kadar çok şey değişebiliyordu?

"Öyle gerekti... Bak Ege sana anlatır nasıl olsa, sadece kötüydü işte ve Berrak da oradaydı. Yani sürekli Ege'nin yanındaydı. Bu son durum bir iki aydır falan var. Ciddi bir şey olduğunu sanmıyorum."

Ege bana hiçbir şey anlatmazdı. Ege bana bakmıyordu bile, boşluktum onun için. Berrak tarafından doldurulan bir boşluk...

Ekin ellerini uzatıp yanaklarımı avuçlarına aldı. "Nora'sın sen, Ege sana 16 yaşından beri aşık, bunu kimse değiştiremez."

Dudaklarımı büktüm. "Sakın ağlama," dedi gülümseyerek. "Sakın ağlama yoksa o serserinin burnunu kırarım."

Uzanıp ona sarıldım, kolları belimi sıkıca kavradığında "İyi ki döndün be," diye bağırdı. "İyi döndün!"

Kahkaha atarken ondan ayrıldım. Şu an ben de öyle hissediyordum. İyi ki dönmüştüm. Ekin Göksoy, benim için her zaman buradaydı. Tam yanımda. Ve bunu da kimse değiştiremezdi.

Benim tarafımdaki güneşliği indirip aynasını açtı. Bakışlarımı aynadan ona çevirdim. "Makyajını tazele, sonra gidelim."

Gülümserken uzanıp saçlarını karıştırdım. "İyi ki döndüm." dedim.

Yere attığım çantaya uzanıp içinden rujumu çıkarttım, torpidodan peçete alıp etrafını temizleyip üstünden geçtim. Saçlarımı düzeltip biraz da gözlerimin altını sildim. Hazırdım.

Güneşliği kapatıp Ekin'e döndüm. "Gidelim."

🌸

Ekin arabayı karanlık sokağa park ettikten sonra etrafa baktım. Barın arkasında durmuştuk. Lisede akşamları kaçıp buraya gelirdik ve Yağız abiye görünmeden girebilmek için arka girişi kullanırdık. Bizi fark etmesi üç, şanslıysak beş dakikasını alırdı ve ön kapıdan sepetlenirdik.

"Neden arka kapı?" diye sordum, arabayı kilitleyen Ekin'e.

"Sürpriz olsun." dedi, saçlarının arkasını karıştırıp girişe yürürken.

İçeriden yoğun bir kahkaha ve müzik sesi geliyordu ama bar aşırı kalabalık değildi. Boğuk bir havası vardı, sanki özellikle havalandırılmıyordu. Bar masasının üzerine shot bardakları dizilmişti, Sıla ve Mert içkilerin önündeki sandalyelerde oturuyorlardı ve bar kısmında Berrak duruyordu.

Sahi bu kaçıncı darbeydi, hemen şu an 'vurgun vurgun üstüne' diye bağırmama engel ne vardı?

"Nora," dedi Ekin kulağıma eğilip. "Unuttular, hatırlat."

Gözlerimi kısıp muzip parıltılar taşıyan gözlerine baktım. "Nora Güz İlgen kim, onlara hatırlat."

"Tam yanımda dur." dedim, başını salladı.

Bedeninin, bedenimin yanında hizalanmasından bahsetmiyordum. Biliyordu. Burayı ateşe versem beni buradan saçımın teli bile bozulmadan çıkartırdı. Biliyordum.

Ekin Göksoy ve ben, sadece haylaz çocuklar değildik. Aynı zamanda baş belalarıydık.

Ve ben sadece bir kız değildim, derimin altında bir Fırtına saklıydı.

"Ooooo," diye bağırdım, topuklarım eskimiş ahşap zeminde yürürken tok sesler çıkartıyordu. "Shotlar kimin için?"

Ege yanlarında değildi. Sıla ve Mert'in yanına ulaştığımda Mert'in sağındaki sandalyeye oturdum. "Barmen kim?"

Berrak elinde Bacardi şişesi ile bana bakıyordu. Buraya geleceğimi tahmin etmemiş olmalıydı, oysa beni tanıyan herkes bilirdi. İleri giderdim. Sınırlar, pek bana göre değildi.

Bara hızlıca bir göz gezdirdim, değişmişti. Girişin tam karşısına büyük bir sahne kurulmuştu ve Ege bateri setinin sandalyesinde konumunu almıştı. Bagetlerle ritim çıkarttıktan sonra tek elinin kaldırıp hızla zile vurdu. Oturduğum yerde yavaşça döndüm, saçları terlemişti, demek ki biz içeri girmeden önce başlamıştı çalmaya.

Yerimden kalktım. Düşünmek için zamanım yoktu. Sahneye doğru ilerledim ve tam o anda Ege geldiğimi fark etti. Ela gözleri koyulaşmıştı, saçları alnına yapışmıştı ve dudakları olduğundan daha kırmızıydı. Hızla soluk aldı ve doğrudan bana baktı.

Yanlış mı görüyordum yoksa Ege Fırtına'nın gözlerinde birkaç duygu mu belirmişti?

Mikrofonu açık konuma getirdim, bacaklarımı iki yana hafifçe açtım ve özenle yapılmış buklelerimi sol omzuma toplayıp sağ tarafımdan Ege'ye baktım. Sadece dudaklarımı kıpırdatıp 'Dirty Dirty' dedim.

İki seçeneği vardı, bagetleri atıp yerinden kalkabilirdi. Ya da benimle birlikte eserdi.

Başını eğip gözlerimin içine baktı. Gözlerinden, gözlerime tonlarca kelime sızıyordu. Ve her biri şimdi, burada, herkesin önünde onu öpmek istememe neden oluyordu.

Müzik kulağıma ulaştığında kıpırdamaya başlayan ellerine baktım. Eskiden bunu çok yapardık, lisenin müzik odasında o çalardı, ben söylerdim. Herkesin biraz hatırlatmaya ihtiyacı var.

Mikrofona uzandım ve bana dönen birkaç yüze aldırmadan gözlerimi kapattım.

"I see the way, I see the way, the way you want her.

You're not easily impressed, baby.

I got more under my dress.

But you won't twitch..."

(Şeklini görüyorum, şeklini görüyorum, onu isteme şeklini görüyorum.

Sen kolay etkilenmezsin, bebeğim.

Kıyafetlerimin altında daha fazlasına sahibim.

Ama sen seğirmeyeceksin.)

Baterinin ritmi arttığında tekrar omzumun üstünden ona baktım. Sadece çalmıyordu, intikam alıyordu. Öfkeliydi. Ve biliyordum öfkesi ikimizi de yakıp kül etmeye yeterdi. Ve yine biliyordum, onunla yanmaktan çekinmezdim.

"I see she's got, I see she's got some thing I don't.

You know, I'm jealous in my head.

Cause you'd look so good in my bed.

But you really like the bitch."

(Sahip olduğunu görüyorum, onun benim sahip olmadığım bir şeylere sahip olduğunu görüyorum.

Kafamda kıskanç olduğumu biliyorsun.

Çünkü yatağımda çok iyi görünürsün.

Ama sürtükten gerçekten hoşlanıyorsun.)

Gözlerimi açtım, bu sefer doğrudan insanlara baktım. Bazıları kendi aralarında konuşuyordu, bazıları ise sessizce bizi izliyordu. Derin bir nefes aldım ve Ege'nin ritmine yeniden kulak verdim.

"So I can cry for my age, my life and my face.

And I will wash off all the dirty, dirty thoughts I had about you.

And I can cry cause I got so much she has not.

And I will wash off all the dirty, dirty thoughts I had about you now!

Wash off all the dirty, dirty thoughts I had about you."

(Bu yüzden yaşım, hayatım ve yüzüm için ağlayabilirim.

Ve senin hakkında sahip olduğum tüm pis, kirli düşünceleri yıkayacağım.

Ve ağlayabilirim çünkü onun sahip olmadığı şeylere sahibim.

Ve senin hakkında sahip olduğum tüm pis, kirli düşüncelerimi yıkayacağım.

Senin hakkında sahip olduğum tüm pis, kirli düşüncelerimi yıkacağım.)

Ege ritme devam ederken mikrofonu çıkarttım, yavaş adımlarla yanına yürüdüm ve ona doğru eğildim. 

"Maybe I'm young, maybe I'm too young to understand this.

But you're a mess in your own ways.

Let's mess it up together, babe.

I'm what you need.

Who could I, oh, who could I be just to get to you?" 

(Belki de küçüğüm, belki de bunu anlamak için çok küçüğüm.
Ama sen kendi yollunda  bir karmaşasın.
Hadi birlikte karmaşıklaştıralım bebeğim
Ben ihtiyacın olan şeyim.
Kim ben olabilir, oh, kim sadece seni elde etmek için ben olabilir?)

Çalmayı bırakıp bagetleri yere attığında mikrofonu kapattım. 

Kulağına hafifçe eğilip dudaklarımı değdirdim. 

"Şimdi sen söyle Ege Fırtına, senin hakkındaki kirli düşüncelerimi yıkayayım mı?" 

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro