Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 19


"Hayır yanlış sokağa girmişsin." dedim dakikalardır sorunun çözülmeyişinin bıkkınlığı ile. 

"Konum attım Melissa, konum. Nasıl bulamıyorsun?"

"Kuzgun mu demiştin?"

Derin bir nefes aldım, ardından o nefesi gürültüyle dışarı bıraktım.

"Evet, Kuzgun. Herhangi birine sorarsan o da gösterir."

Ekin, Mert ve Tunç kıstıkları gözleri ile bana bakıyordu.

Öğleden sonra olmuştu, bir kısmımız sabah evlerine gitmiş toparlanıp geri dönmüştü. Ege birkaç saat önce uyumuştu. Sıla ise henüz dönmemişti.

Mert, Çisil'i evine bırakmış biraz uyuması için ikna etmişti. Birkaç saat sonra gidip alacaktı çünkü bir arada kalmamız gerektiğine dair bir inancımız vardı. Küçük bir savunma timi oluşturmuş gibiydik. Kimse bizi bölemeyecek ve ayıramayacaktı. Yani en azından öyle bir havaya girmiştik.

"Birine sorsun bence." dedi Tunç kuruladığı bardaklardan gözlerini ayırmadan.

"Ya da olduğu yerde dursun biz onu alalım." dedi Ekin bar taburesine oturmuş kahve içerken.

Mert sessizliğini korumaya ve bara dönerken aldığı brownileri yemeğe devam etti.

"Melissa..." dedim, tükenmişlikle. "Neredesin söyle biz gelelim."

"Of bu nasıl yol, araba beşiğe döndü." diye söylendi Melissa, benim önerimi duymamış gibi.

"Aşk kuşum, ben ara bir sokağa girdim." diye devam etti.

"Evet..." dedim, sabırla. Ki ondan bende pek olduğu söylenemezdi.

"Dur dur buldum," dedi telaşla. "Ay tabelada kocaman karga resmi varmış."

"Kuzgun o."

"Ay aynı şey değil mi onlar... Tamam dur dur, iniyorum arabadan kapat."

Telefonu kapattığımda derin bir nefes verdim. Sonunda gelmeyi başarmıştı.

"Bana bakın..." dedim Mert ve Ekin'e dönerek. "Sakın yemek muhabbeti yapmayın, ayrıca zayıfmışsın kiloluymuşsun gibi bir durum tespiti yapanı da oyarım."

Mert iki elini birden kaldırdı. Bir önündeki kek kutusuna bir bana baktıktan sonra. "Biz yiyebilir miyiz peki?" diye sordu.

Kutunun yarısını yemiş olduğu gerçeğini önemsemeden onu başımla onayladım. "Ye sen ye sonra şekerin düşüyor."

"Ekin," dedim şirin görünmesi için gözlerimi kırpıştırarak. "Melissa biraz uçarıdır."

"Ee," dedi Ekin. Bedeni buradaydı ama ruhuna ulaşılamıyordu.

"Yani şimdi ben biraz sizden bahsettim, dün gece de duydun ya o senin fotoğraflarını gördü."

Ekin suratıma hala aynı boş ifade ile bakıyordu.

"Tamam, kibar olurum." dedi, konu buymuş gibi.

"Evet," diye onayladım onu yine de. "Kibar ol sen, evet."

"Nora." diye bağıran bir ses ile dış kapı açıldığından yüzüme büyük bir gülümseme yayıldı.

"Ben geldim..." diye haykırdı aynı ses, yüksek topuklarının zeminde bıraktığı hızlı adım sesleriyle bana doğru koşarken.

Birkaç adım attığımda kucağıma doğru koşarak atladı. "Favori sarışınım."

Melissa'nın yoğun sarılışının altında kıvranırken güldüm. "Favori," Başımı geriye doğru itip saçlarının rengine baktım. Bu kez hangi renkti acaba saçları? Gri ama sanki pembemsi bir gri. "Bu her ne renkse saçlım." dedim, kahkaha atarken.

Kollarını boynumdan çektiğinde omuzlarına değer saçlarını iki yandan geriye attı. "Nasıl?"

"Bayıldım..." dedim. Gözlerimi hayranlıkla açıp. "Bu kez cidden harika, en son neydi kavun içi mi?"

"Oof," dedi Melissa sıkıntıyla. "Tiger Lily."

"Tabii ya, Tiger Lily, nasıl unuturum?"

Saçlarına bir kez daha baktığımda gülümsedim. "Bunun bir adı var mı peki?"

"Gri..." dedi omuz silkerken. "İçinde pembe ışıltılar var."

"Harika görünüyor, bunda kal."

Bir omuz hareketiyle ne kadar mükemmel olduğunu haykırırken gözleri yorgunluktan lafa karışacak hali bile kalmayan Ekin'i bulduğunda ağzı şaşkınlıkla açıldı.

"Aman Tanrım." diye bağırdı Ekin'e doğru yürürken. "Gerçek mi bu?"

Tek kolumu belime sarıp diğer kolumun dirseğini ona yasladım. Gülmemek için zor duruyordum çünkü şov başlıyordu. Melissa gözüne avını kestirmişti ve bundan sonrası çok eğlenceli olacaktı.

"Ayağa kalk, çabuk çabuk..." dedi Ekin'e doğru ellerini sallarken. Ekin kaşlarını çatmış, yorgunluğun da verdiği aptallıkla yüzüne bakıyordu.

"Ne yapayım?" diye sordu, durumu idrak edemeyerek.

"Ayağa kal." dedi Melissa gözlerini bir an olsun Ekin'den ayırmadan. Ekin söyleneni yaptığında sağ elinin işaret parmağıyla havada küçük daireler çizdi. "Dön bakalım." dedi bu kez.

Ekin bir an için algılayamasa da söylediğini yaptı yine de.

"Ohannesburg," diye haykırdı Melissa. "Fotoğrafın bok yesin, sen oradakinden daha mükemmelsin."

Ekin Göksoy kızarmıştı. Buna daha önce şahit olduğumu hatırlamıyordum. Utanmış mıydı?

Melissa Ekin'in omuzlarına ellerini yerleştirip tam karşısında durdu. "Gözlerin..." dedi neredeyse burnunun içine girerken.

Tam o anda barın kapısı açıldı ve bu ana şahitlik etmesini istediğim tek isim içeri girdi. Sıla.

"Bal rengi." dedi Melissa hayranlık.

Sıla'nın siyah yüksek topuklu botları zemine öylesine keskin adımlarla vuruyordu ki onu tanıyan herkes bunun bir savaş borusu olduğunu tahmin ederdi. Melissa hariç, herkes. Ve birinci dereceden risk altında olan kesinlikle oydu.

Sol elini Ekin'in omzundan çekip çenesinin altına koydu ve hafifçe kaldırdı. "Sana daha önce," dedi kocaman açtığı ela yeşil arası gözleriyle. "Sanat eseri olduğunu söyleyen oldu mu?"

Sıla yanımıza ulaştığında, Melissa'nın çenesini tutan eline rağmen Ekin'in bakışları ona döndü.

Melissa Ekin'i serbest bırakıp bir adım gerilediğinde tek elini öne doğru uzattı. "Melissa ben, sen de Ekin'sin ama üzgünüm Ekin senin için yetersiz bir tanımlama ben sana Adonis diyeceğim."

"Adonis?" dedi Ekin kaşlarını çatarken. İlk kez böylesine keskin bir ilgi ile karşı karşıya değildi ama Melissa biraz fazla damdan düşen bir kişiliğe sahipti. Söylemek istediği kelimeleri de hamleleri de bekletmeyi sevmezdi. Yasak olduğu halde gölde çıplak yüzer, yemek yerine tatlı yer, tek başına dönme dolaba binip tepesinden tüm dünyaya konser verdiğini iddia ederek şarkı söylerdi. Deli değildi, fazla akıllıydı. Sığamıyordu dünyaya, taşıyordu.

"Yunan Tanrısı olan, hani şu yakışıklılığın kitabını yazmış abimiz."

Ekin biraz daha kızardı. Ciddi ciddi utanıyordu.

"Yaaaaaaa," dedi Melissa ellerini çenesinin altında bağlarken. "Bir de kızardı. Nesin sen özel üretim falan mı?"

"Nora," dedi hızla bana dönerken. "Sevgilisi yok değil mi?"

Bana doğru eğilip sesini kısık tutmuştu ama şu an herkesin içindeydi ve duyuluyordu.

"Yok." dedi, barın arkasına geçen Sıla.

Ekin'in başı hızla ona döndüğünde meydan okuyan gözlerini Ekin'e dikti. "Ama bekleme listesi var. Adını yazdırırsan senin için de bir randevu ayarlar. Kış sezonu malum, bir ayrıcalık yapabilir mi bir bakar."

"Asistanı mı?" diye sordu Melissa tüm ciddiyetiyle.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp başımı iki yana salladım.

"Ben sizi tanıştırmadım," dedim Melissa'yı kolundan tutup yanıma çekerken. "Melissa, Londra'dan arkadaşım. Mert." dedim, kek kutusundan başını kaldırmayı başarabilmiş  mavi gözlü bir kedi gibi bakan Mert'e doğru dönerken. Mert gülümsedi. "Ekin'i tanıyorsun. Sıla..." dedim, bakışlarım kendisine kahve hazırlayan bedene döndüğünde. "Ha şu huysuz olan?"

Ekin biraz önceki saldırıdan sağlam yara almamış olsa buna gülerdi ama onun yerine ben güldüm. Sıla ise gözlerini kısıp Melissa'ya öldürücü bakışlar atmaya başlamıştı bile. "Bu da Tunç."

"Ay onu bilmiyorum." dedi Melissa heyecanla.

"Ege'nin arkadaşı..." diye açıkladım.

"Ege." diye bağırdı heyecanla. "Yakışıklı prens nerede, göreceğim onu göreceğim." Bir yandan yerinde zıplayıp bir yandan etrafa bakıyordu.

"Bağırma, uyuyor." dedim.

Hareketleri durduğunda dudaklarını birbirine çarparak nefes verdi. "Ne zaman uyanır? Bakacağım senin aklını başından aldığı kadar var mı?"

"Melissa." dedim, uyarı bakışlarımı yüzünden ayırmadan.

"Nora..." dedi, tepkime inanamıyormuş gibi. "Senin üzerinde neon ışıklarla Ege'ye aşık, yazıyor. Kime rol yapıyoruz?"

"Kendimize." dedim kulağına doğru, "Sessiz ol."

"Uyansın o da artık..." dedi Tunç. "Dün gece de kapalıydık, bu gece bar çalışmalı."

Doğru söylüyordu. Her şey risk altındayken bir de çalışmamak olamazdı. Henüz uyuyalı iki saat olmuştu ama Ege'nin onay vermesi lazımdı. En azından ne yapılması gerektiğini söylemeliydi.

"O zaman..." dedim Tunç'a dönerek. "Ben sorayım bir yapılması gerekenleri, o biraz daha uyusun sonra biz yapalım."

"Hiç kıyamaz..." dedi Melissa hemen yanımdan. Kalçamla hafifçe ona vurduğumda omuz silkti.

Tunç bu korumacılığıma anlam veremese de beni başıyla onayladığında Melissa'yı serseri bir mayın olduğunu bile bile yanlarında bırakmak zorunda kalarak merdivenlerin olduğu kısma ilerledim. Yukarı kata çıktığımda, Ege siyah nevresimlerin arasında yüz üstü yatıyordu. Başı diğer tarafa dönük olduğundan kısa saçları ve açıkta kalan çıplak sırtı karşıladı beni. Topuklularımı olduğum yerde çıkartıp yavaş adımlarla yatağa ulaştım.

Yatakta yavaşça dizlerimin üstüne oturduğumda üzerine doğru eğilip hafif aralık dudaklarının yastığa yaptığı baskıya baktım. Ellerimi başına doğru uzatıp yavaşça saçlarını okşadım. Yorulmuştu, günlerce uyusa giderilmeyecek bir yorgunluktu bu. Ona doğru yavaşça eğilip ellerimi başından çekmeden dudaklarımı şakağına bastırdım. Başını biraz daha yastığa bastırdığında dudaklarından minik bir mırıltı döküldü. Başparmağım saçlarının dibini okşamaya devam ederken dudaklarım şakağından birkaç saniye durdum. Ona bu kadar yakın olmak, onu yeniden öpebilmek döndüğümde bulmayı umduğum bir şey değildi. Gün doğmuştu, aramıza girmesi beklenen her şey ise kapıdaydı. Biliyordum hiçbir sorunu çözmemiştik. Çözmeye yaklaşmamıştık bile... Yine de tam şu anda onu öpmeme engel olacak hiçbir güç yoktu. Onu öpmek, ona dokunmak, sıcaklığında kaybolmak benim için temel ihtiyaçtı.

"Ege..." dedim, dudaklarım hala saç diplerinde gezinirken. "Uyanman lazım."

Aynı mırıltı tekrar dudaklarından firar ettiğinde gülümsedim.

"Tunç barı çalıştırmalıyız diyor, yapmamız gerekenleri söylemen lazım."

"Açmayalım." dedi, yastığa bastırdığı dudakları yüzünden boğuk çıkan sesiyle. "Söyle gitsinler."

Üzerinden doğrulmak için yeltendiğimde diğer tarafta duran eli bileğimi tuttu. "Sen kal, söyleme dönmediğimizi görünce giderler."

Kıkırdadım.

"Ege olur mu öyle şey?"

"Olsun..." dedi, aynı boğuk tonla. "Sen gitme, onlar da kalsın bana ne. Ama sen gitme, uykum var benim."

Dudaklarımı bu kez yanaklarına bastırdım. Bastırırken kokusunu da içime çekmeyi ihmal etmedim. "Ne yapılacak sen onu söyle, uyu sonra."

"Açılmasın bar... Zaten benim değil artık. Sen kal."

Yavaşça sırtını yatağa döndürürken beni üzerine çekti. Göğsüne yattığımda bacaklarım bacaklarının arasında kalmıştı. Saçlarımı sırtımın gerisine itip kendisi için yer açtığında başını boynuma yasladı. Ben onun üzerinde yatıyordum ama bana saklanmayı başaran o olmuştu. Aniden yaptığı bu hareketi uyku mahmurluğuna veriyordum, algısı açıldığında yine mesafeli haline dönecekti, emindim. Yine de sesimi çıkartmadım, ondan gelecek minicik bir şefkate dahi muhtaçtım.

Boynuma değen burnu gıdıklanmamı sağladığı için minik minik güldüm.

"Ege..." dedim, ondan ayrılmak istemiyordum ama Melissa tek başınaydı. Başının çaresine bakardı bakmasına, benim korktuğum o değildi, diğerleriydi.

"Hııım," dedi hala boğuk çıkan sesiyle. "Beni bırakman lazım."

"Bırakmam." dedi. Sanırım hala uyuyordu, yoksa bu denli sevecen olmasını başka türlü açıklayamazdım.

"Aşağı inmem lazım."

"İnmezsin."

Minik bir kahkaha attım.

"Ege insanlar bekliyor."

"Beklemez."

Başımı yavaşça geriye ittiğimde dudaklarım dudaklarının üstündeydi. Gözleri kapalıydı ama kolları belimi iki yandan sıkı sıkı sarmalıyordu. Kolumun birini aramızdan çıkartıp işaret parmağım ile alnından burnuna doğru hafif dokunuşlu bir yol çizdim. Burnundan biraz fazla oyalandım ve uzanıp burnunun ucunu öptüm.

"Ege..." dedim, biraz öncekinden farksız hüzünlü bir ton ile. "Çok özledim."

Kirpikleri hafifçe kıpraştı önce, ardından gözleri açıldı. Kırmızılıklar içinde tüm fırtınalara direnen elalar en güzel tonunda parıldadı.

"Seni seviyorum." dedim.

Sanki yarın yoktu. Sanki biraz sonra büyük bir gürültü kopacaktı ve dünya yok olacaktı. Öyle hissediyordum. Şimdi söylemezsem, bir daha vaktim olmayacak gibiydi. Bu cümleyi bir tek öznesi Ege'yken kurmuştum tüm hayatım boyunca. Seni seviyorum, dediğim tek insan Ege'ydi. Arkadaşlarıma söylemezdim, ailem de pek aile sayılmazdı. Bir tek Ege. Bir tek o söz konusu olduğunda benim bir önemim yoktu. Onu seviyordum. Onu kalbimin aşk için atabildiğini öğrendiğim ilk andan beri seviyordum. Ve kalbimin atmayı bırakacağı ana kadar da sevecektim.

Şairane bir zırvalık değildi, Ege benim sabitimdi.

Aşk benim için Ege kadardı.

"Öyleyse anlat bana, güven..."

Elimi yanağına yaslayıp üzerine doğru eğilerek dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Dudaklarımı çektiğimde gözlerine baktım.

"Seni, üzerime yıkılan dünyadan sağ çıkmayı başaracak kadar seviyorum Ege." dedim, gözlerimi ela gözlerinin odağında tutarken.

"Ve güvenecek kadar sevmiyorsun..." dedi Ege, benim gibi doğrudan bakışlarını gözlerimde tutarak.

Uzanıp burnunun ucundan bir kere daha öpüp üzerinden kalktım.

"Ne yapmamız gerekiyor?"

İki elini birden yüzüne çıkartıp kapattı. Derin bir nefes verip yataktan kalktı.

"Devam etmemiz için, seni affetmem lazım. Seni affetmem için de," dedi bana doğru yaklaştığında. "Anlatman lazım."

Buruk bir gülümseme yüzümü kapladığında gözlerinin içine biraz daha baktım. Uykudan yeni uyanmış Ege Fırtına, en sevdiğim halleri listesinde ilk beşteydi. Ondan daha çok sevdiğim bir şey varsa o da sarhoş Ege'ydi. Sarhoş halini gören birinin ona kayıtsız kalması mümkün değildi. 6 yaşına geri dönüyordu ve bu kesinlikle sevilmeye değerdi. Her hali gibi...

"Sadece," dedim biraz daha yaklaşıp sıcaklığından faydalanırken. "Bunun sana güvenmemekle alakası olmadığını bil. Bir gün öğreneceksin Ege ve o gün ben karşında aciz birine dönüşeceğim."

Kafasının içiyle bile baş edemeyen birine...

Kaşları çatıldı. "Nora," dedi üzerime doğru eğilirken. "Bir gün anlayacaksın, benim için ne demek olduğunu. Hani diyorsun ya ben seni yıkımlardan çıkıp gelecek kadar sevdim. Ben de seni... Yıkımları var edecek kadar."

"Senin için dünyayı yakarım, diyorsun?" dedim zoraki bir alayla.

"Hayır," dedi belli belirsiz gülümserken. "Senin için yeni bir dünya var ederim. Sen nasıl istiyorsan, sana nasıl gerekiyorsa... Öyle."

Başımı hafifçe yana eğdim... Onu sevmek, yirmi iki yıllık ömrümde doğru yaptığım tek şeydi. Ondan başkasını sevmek de istemezdim zaten. Bana o yeterdi, dünyanın geri kalanı kimin istiyorsa onun olsundu.

Odadan çıkmak için merdivenlere ilerleyecekken Ege bileğimi tuttu.

"Bir gün," dedi kırgınlığını bastırmaya çalışarak. "Anlatmak için hazır olduğunda, bana gel olur mu?"

Ben hep sana gelirim Ege, bazen sen fark etmesen de...

Ona doğru döndüm, parmak uçlarımda yükseldim boynuna dudaklarımı bastırdım.

"Hep sana gelirim." dedim, başımı boynundan çekmeden.

Ondan ayrılıp merdivenlere yöneldiğimde basamakların önünde duran ayakkabılarıma uzanıp giydim. Yavaş adımlarla basamaklardan ilerlediğimde aşağıdan gelen gülüşme seslerine kaşlarımı çattım.

Melissa... Ciddi konular bölümüne geçtiğimizden unuttuğum biricik arkadaşım Mert, Tunç ve Ekin'i hipnozu altına almış kahkaha attırıyordu. Sıla ise bir ona bir Ekin'e ölümcül bakışlar atarak ortama katkı sağlıyordu.

Aklımdakileri yapmanın tam vaktiydi. Umarım Ege bar kısmında kesici alet bulundurmuyordu, yoksa durum üçüncü sayfa haberlerine evrilebilirdi.

"Ege geliyor..." dedim.

"Biraz daha dönmeseydiniz zaten bar saatini kaçıracaktık." dedi Tunç homurtuyla.

"Akşam bile olmadı daha." dedim, aynı ifade ile.

Tunç benden pek hoşlanmıyordu. Ben de ona bayılmıyordum ama en azından onun aksine sürekli terslemiyordum. Hatta hiç terslemiyordum, bütün kibarlığım ile öylece duruyordum ama kendisi sık sık bana hoşnutsuz bakışlar atıp ters cevaplar veriyordu.

"Nora," diye bağırdı Melissa. "Ekin'in Maserati'si varmış."

"Ee," dedim, gülüşümün arasından.

Omzunun üstünden bana dönüp ışıldayan gözlerle baktı. "Sürmeme izin verecek."

"Ekin... Arabasını... Sana... Verecek... Sür... Diye?" dedim, şaşkınlıkla.

İşte buna hayatta inanmazdım.

"Merak ediyormuş," dedi Ekin beni görmek için başını eğip. "Heyecanı yarım mı kalsın?"

Senin ömrün yarım mı kalsın?

Kırılma sesiyle algım Ekin'den sesin geldiği yöne döndüğünde Sıla derin bir nefes aldı. "Pardon."

"Bir yerine geldi mi?" dedi Ekin panikle yerinden kalkıp bar tezgahının arkasına geçerken.

"Hayır," dedi Sıla ona bakmadan.

Kırılan bardağı toplamak için eğildiğinde Tunç kolunu tuttu. "Dur sen, süpürge getireyim."

Sıla'nın sarsılan ifadesine, kontrolünü yitirmiş haline kaşlarımı çattı. Evet amacım biraz kıskanması ve aralarındaki bu saçma 'uzak durma' durumuna son vermesiydi ama Sıla pek iyi görünmüyordu. Evet sinirliydi ama öfkesi değildi dikkatimi çeken, sarsılmış görüntüsüydü.

Ekin Sıla'yı kırık camların arasından çekmek için uzandığında Sıla öfkeli bakışlarını yüzüne çevirdi. "Çekil."

Ekin yüzünde dalgalanan anlam verememe ifadesi ile geri çekildiğinde Sıla tezgahın arkasından çıktı.

"Noldu?" diye sordu, hemen arkamdaki Ege?

"Ege bu değil mi?" diye bağırdı Melissa. Kelimenin tam anlamıyla bağırmıştı, evet.

Ege kaşlarını çattı. "Evet."

"Melissa," dedim Ege'ye döndüğümde. "Dün arayan..."

"Londra'dan," diye tamamladı beni Ege.

Evet.

"Oha anlattın mı?" diye bağırdı Melissa bu kez bana dönerek.

Kaşlarımı kaldırıp susması için gözlerimi yüzüne diktim.

"Biliyorlar mı kliniği?"

"Melissa." dedim, yüksek sesle.

Tunç elinde süpürge ile döndüğünde, bütün bakışların bana dönük olmasından kaynaklı o da bana bakıyordu.

Harika!

"Oops! Bilmiyorlarmış."

"Klinik..." dedi Sıla. "İyi oluyor ama böyle, taksit taksit öğreniyoruz."

Bu tepkiyi beklediğim kişi Ege'ydi ama Sıla'nın öfkesi yön değiştirip beni vurmuştu. Yutkundum. Sıla'dan çektiğim bakışlarımı Ege'ye çevirdim.

"Hazır olduğunda," dedi Ege yumuşak bir tonla. "Anlatır."

Gözlerinde binlerce soru vardı biliyordum, yine sesinde söylenmeyen sözler... Yine de beni sıkıştırmak yerine anlamayı seçti. Çünkü biliyordu söz vermiştim, ona gidecektim vakti geldiğinde.

Tunç kırıkları süpürdükten sonra barın arkasında geçti.

"Patron," dedi muzip bir tavırla. "Ne yapalım."

"Tadını çıkart," dedi Ege alayla. "Bu bana son patron deyişlerin."

"Biz daha pes etmedik..." dedi Ekin, Sıla'nın onu öldürmeye yeminli bakışlarından kaçıp diğer tarafa geçtiğinde bu kez Melissa'nın hayran bakışlarına maruz kalmıştı. "Düdük çalmadan, skor belli olmaz."

"Öyle diyorsanız..." dedi Ege, inanmanın kıyısından bile geçmiyordu.

"Ege," dedi Mert ciddiyetle. "Ekin doğru söylüyor, henüz hiçbir şey bilmiyoruz bir araştıralım."

Ege başını salladı. "O zaman açıyoruz bu gece barı."

**

Birkaç saat içinde etrafı toparlamış, hazırlıkları yapmış ve barı açmıştık. Henüz hava yeni karardığından çok fazla kimse gelmemişti ama birkaç kişi vardı masaların etrafında. Ege'nin yüzündeki her şey bitti ifadesi, baterisinin başına geçtiğinde biraz olsun silinmişti. Herkes bir işin ucundan tuttuğu ve Berrak bu akşam izinli olduğu için barmen kısmına destek Melissa'dan gelmişti. İçkilerle arası iyiydi ama kalorilerini düşünürken fenalaştığından içtiği söylenemezdi.

Bar yavaş yavaş dolmaya başladığında, Ege baterinin başına geçmiş ve müziğin ritminde kendini kaybederken barı da coşturuyordu.

Onunla şarkı söylemeyi hep çok sevdiğimden ve biraz olsun bara katkı sağlamak istediğimde sahneye doğru ilerleyip çıktım. Mikrofonun başına geçtiğimde Ege'nin soran bakışları üzerimde gezindi.

Saçlarımı sol omzumda toplarken sağ omzumun üzerinden ona döndüm. Dudaklarımı oynatarak "Senin gibi." dedim.

Ege bakışlarını üzerimden ayırmadan çalmaya başlamıştı. Ritmi içimde hissederken minik hareketlerle sallanıyordum.

"Küçük bir an için,
Ait olmak için,
Eski aşklar gibi kapında...
Yalnız bir gün için,
Nefes almak için,
Kanarken avuçlarım karşında..."

Ege ritmini artırdığında gözlerimi kapattım.

"Üzerimde sevdiğin, mavi elbisem.
Sensiz geçirdiğim günlerden..."

Sesimi yavaşlatıp minik bir mırıltıyla söylemiştim bu kısmı, gözlerimi açıp Ege'ye döndüm. Bakışlarımdan ne dediğimi anlayıp dudaklarını yanında duran mikrofona yaklaştırdı.

"Senin gibi, beni kimse sevmedi...
Dönmedin, gittiğin yerden geri.
Senin gibi beni kimse sevmedi...
Bekledim, gittiğin günden beri."

Ege'nin şarkıya girmesiyle yükselen ıslık sesleri yavaşça söndüğünde tekrar mikrofona yaklaştım.

"Üzerimde sevdiğin, mavi elbisem.
Sensiz geçirdiğim günlerden..."

Mikrofondan yavaşça uzaklaştığımda Ege bateriyle aşkının doruğunu yaşıyordu. Kapalı gözleri, terleyen saç dipleri, durmadan hareket eden kolları, ritim tutan bacakları ile bütünüyle sahneye aitti.

Şarkının son kısmının da solosunun attığında bagetleri fırlatıp ayağa kalktı. Bar kısmından daha yoğun olarak gelen alkış seslerine minik bir hareketle selam verip sahneden indim, Ege de arkamdan geldi.

Ona bakıp gülümsediğimde göz kırptı. Yine eski günlerdeki gibi birlikte şarkı söylemiştik. Bugün güzel bir gündü...

Tunç yanımıza ulaştığında elinde mavi bir zarf vardı. Kaşlarımı çattım.

"Bu ne?" dedi Ege, benim gibi kaşlarını çatarken.

"Bilmem, kurye getirdi."

Ege zarfı aldığında yanına yaklaştım. Yavaşça açtı ve içinden çıkan kağıdın üzerinde yazan tek kelimeyi görünür kıldı.

KAYBEDEN.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro