Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 15

Kırılma anları ile aramın peki iyi olduğu söylenemezdi. Kırılma anlarında her ne kadar soğuk kanlı durabilen biri olsam da içimdeki endişenin rüzgarı hep biraz daha şiddetlenirdi. O rüzgar beni savurmak, söz konusu olduğunda ise asla geri durmazdı. Beni bulunduğum noktadan kavrayıp daha huzursuz, daha belirsiz ve daha güvensiz bir boşluğa savururdu.

Siyah topuklu botlarımın ucunu ıslak toprağa sürttüğümde yanımdaki bedenlerin huzursuz kıpırtısı, içimdeki endişe rüzgarına güçlendiriyordu. Kelimelerden sakınıldığı anlardan birindeydik. Çıt çıkıyordu çıkmasına ama dudaklarımızdan değil, bedenlerimizin huzursuz hareketlerinden.

Üzerimdeki hırkaya biraz daha sarılarak kollarımı göğsümde bağladığımda bir yanımda duran Ekin'e baktım. Bakışları ormanın karanlığı ile eşti... Diğer yanımda duran Ege ise gergin boynunu elleri ile sıkıyordu.

Ekin, Sıla, Mert, Çisil, Ege ve ben yarım bir daire oluşturacak şekilde, ağaçlarla çevrili bölgenin ortasındaki açıklıkta duruyorduk. Üç arabanın aydınlattığı açıklık içinde bilinmeyeni bekliyorduk.

"Saat kaç?" diye sordu, Ege huzursuzluğunun her zerresinin yansıdığı sesiyle.

"23:42" dedi Sıla, düz ama oldukça gergin bir tonlamayla.

"Kandırıldıysak?" diye sordu, Mert yarım dairenin en sonundan başını Ege'ye uzatarak.

Ormanın karanlığını delen bir başka beyaz far ışığıyla herkes sustuğunda, bize doğru yaklaşan araba sertçe durdu. Bedenlerimiz de sessizleştiğinde, arabanın açılan kapısı ve bize doğru yaklaşan adım sesleri dışındaki tek ses gerginlikten hızlanan nefeslerden geliyordu.

Gözlerimi kıstım, birkaç metre ilerde duran bedene dikkatle baktığımda bir isim kazandı.

Aybars!

14 saat önce...

"Bu daha güzel sanki..." dedim, elimdeki tableti Sıla ve Çisil'e doğru uzatarak.

Sıla gözünün ucuyla ekrana bakıp büyük boy karton bardağın içindeki kahvesinden bir yudum aldı. 

Çisil ekrana doğru eğildi. "Rengi biraz..." Duraksadı. "Sanki, huzursuz edici."

Bakışlarımı onun ciddi ifadesinden ekrana çevirdim. Buz mavisi, peluş cekete tekrar baktım.

"Bence güzel, siyah ceketim var." Gözlerimi açıp Çisil'e baktım. "Çok fazla."

Çisil gülümserken ekrandaki fotoğrafı büyüttü. "Mavisi çok soluk, beyazla falan giydiğinde tamam ama bilmiyorum bana hoş gelmedi."

"Sıla..." Son çarem oydu, o da beğenmezse eleyecektim.

"Nora, milyonlarca ceketin var muhtemelen bir tane daha almazsan ölmezsin."

"Of ya," dedim dudaklarımı sarkıtarak. "Alışverişe çıkalım o zaman, böyle uzaktan bakarak olmuyor zaten."

"Çıkalım çıkalım," dedi Sıla korkutucu bir ifade ile gözlerini kısarak. "Benim de alacaklarım var."

"Siyanür, Samuray kılıcı, tüfek falan mı?"

Dudaklarını yana doğru kıvırıp korkutucu ifadesini destekleyerek gülümsedi.

"Yok," dedi bir bacağını diğerinin üstüne atarken. "Forma alacağım."

Kolumu önümüzdeki plastik masaya yaslayarak hafifçe eğildim. "Ne forması?"

"Boston Celtics." Sıla'nın yüzündeki ifadenin nedenini her ne kadar bilsem de oyununa devam ettim.

"Ekin ya da Ege'nin pek favorisi değil diye biliyorum. Yoksa Mert mi sevmeye başladı?"

Çisil, Sıla ve benim konuşmamı sessizce dinlerken bakışları ikimizin arasında dolanıyordu.

"Hayır," dedi Sıla gülümsemesi büyürken. "Aybars seviyor, ben de hediye alayım dedim."

Başımı 'öyle mi' ifadesi ile sallarken gülümsedim. "Çok iyi düşünmüşsün."

Çisil yerinde kıpırdanıp çantasından bir şey aradığında Sıla'nın üzerindeki bakışlarımı ona çevirdim.

"Ada çayı alacağım," dedi ortamdaki havadan çekinen haliyle. "Bir şey istiyor musunuz?"

"Ava giderken avlanmak üzerine bir tatlıları varsa olur." dedim, muzip bir ifadeyle.

"Yok yok," dedi Sıla. "O şimdi tam oturmaz midemize, havada kalır. Sen bize, deveyi gütmek kıvamında kurabiye al. Diyardan gitmez birilerinin uzmanlık alanı nasıl olsa, ona gerek yok." dedi arkasına yaslanırken.

Çisil'in bakışları aramızda dolanırken masaya yasladığım kolumu çekip dizime bıraktım.

"Size rezene alayım en iyisi..." dedi Çisil gitmeden hemen önce.

Sıla'ya doğru eğildim. "Ekin nerede?" diye sordum, ne demek istediğimi anlaması için kaşlarımı kaldırarak.

"Ne bileyim ben nerede..." dedi kollarını göğsünde bağlarken. Kendi alanını oluşturuyordu, burayı geçemezsin çizgisini kolları ile çekiyordu.

"Spor salonunda."

"Çok şaşırtıcı." dedi alayla.

"Sıla..." dedim, derin bir nefes almadan önce. "Git konuş onunla."

Sinirli bir kahkaha attı. "Geçtik o faslı, masaya oturma noktasını aştı durum."

"Savaş, diyorsun..."

Tekrar güldü. "Nora," dedi kollarını çözmeden bana doğru eğilerek. "Onunla işim bittiğinde, sustuğu her gün için pişman olacak."

"Atladığın bir nokta var," dedim ben de onun gibi ona doğru eğilirken. "Yaktığın ateş sadece onu tutuşturmayacak."

"Göreceğiz..." Tekrar arkasına yaslandı.

Sıla sanıyordu ki yaktığı intikam ateşi sadece Ekin'i kül edecekti... Sıla sanıyordu ki onun canının acısı, kendi kalbine düşmeyecekti. Aşkın kuytusu onun için oldukça korunaklı ve dingindi. Ekin biliyordu, bildiği için bu haldelerdi ama Sıla'nın hiçbir fikri yoktu. Sıla, öfkesini söndürmenin peşindeydi. Sıla, Ekin'in gözlerinde pişmanlık görme umuduyla ayaklanma çıkartmıştı ama hiçbir şey umduğu gibi gitmeyecekti. Aşk için, aşktan geçmeli kararların sonu yine aşkın kapısında biterdi. Gidersin, gittiğin an dönmeyi düşleyerek... Savaş açarsın, açtığın an yenilen olmayı umarak... Çünkü aşk, kendinden vazgeçmekten geçer; Sıla bilmiyordu ama belli ki öğrenecekti.

"Umarım," dedim tüm içtenliğimle. "İkiniz birden yara almazsınız."

"Sen kendini hazırla," dedi Çisil yanımıza döndüğünde. "İşim bittiğinde, birini teselli etmen gerekecek."

Çisil'in önüme bıraktığı rezene çayının kokusunu içime çekerken başımla onayladım. Bu iş her neyse, bittiğinde teselli edeceğim iki kişi olacaktı ama şimdilik Sıla bunun farkında değildi.

"Karar verdin mi?" diye sordu Çisil.

Çaydan bir yudum aldığımda ışığı kapanmış tablete bakmasından neyden bahsettiğini anladım.

"Vazgeçtim, zaten gereksiz bir alışveriş olacaktı."

Çisil ile aramızdaki sandalye çekildiğinde Mert ikimizin arasına oturdu. "Selam güzellikler."

Sıla Mert'e öpücük atıp yerinden kalktı.

"Oyun provam var... Haliyle gitmem lazım."

"Gelelim mi?" diye sordum heyecanla. Sıla ile aramı az da olsa düzeltmiş olmamdan aldığım yüze sonuna dek dayanıyordum.

"Henüz pek bir şey yok ortada, biraz ilerlesin..."

"Tamam," dedim, gülümseyerek.

"Çisil, görüşürüz." Mert ve bana döndü. "Sizinle zaten mecbur..."

Mert el salladığında daha fazla gülümsedim.

"Ekin niye gelmedi?"

Mert dudaklarını birbirine bastırdı. Birkaç saniye düşündü, saçlarının üstünü karıştırdı, gözlerini kıstı... Artık ne söyleyecekse söylese iyi olacaktı.

"Nora," dedi trajik sesiyle. "Ekin, dipsiz kuyularda."

Yüzümü buruştururken kaşlarımı çattım. "Merdivensiz mi?"

Başını acıyla salladı.

Kendimi tutamayıp güldüğümde sahte melankolimiz dağıldı.

"Kendisini paralıyor salonda. Gözlerim bu vahşete daha fazla dayanmadığından kaçtım."

"Bir numara verecek olsan?"

Bakışlarını yukarı dikerken işaret ve baş parmağını çenesine dayayarak düşünür gibi yaptı. "9,5 sen gittiğinde olduğu için... 9."

"Taş için teşekkürler Mert'ciğim..."

"E benim de o kadar iğneleme hakkım olsun." dedi sevimli bir ifadeyle.

"Olsun tabii, olsun..." dedim, yerimden kalkarken.

Dokuz oldukça fazlaydı, bir yerini kırmadan onu durdurmam lazımdı.

"Neyse kıvırcık bebekler, sizi size bırakıyorum."

Mert gözlerini açarak beni uyarmaya çalışsa da yanağından makas alıp çantamı koluma takmadan önce Çisil'e göz kırptım.

Spor salonuna giden koridordan dahi duyulan seslerle adımlarım hızlandı. Kapıyı açtığımda karşımdaki manzarayı idrak etmek için biraz bekledim.

Ekin, basketbol topuyla karşılıklı bir savaşa tutulmuş görünüyordu ve işin garip kısmı savaşı o kazanmıyordu. Yanakları terden kızarmıştı, saçları ıslaktı ve solukları kesikti. Sinirliydi ama onu sinirli gördüğüm onca zamanın aksine gözü dönmüştü.

Topu sahanın bir ucundan potaya doğru sürmeye başlamasıyla potaya ulaşması üç saniye falan sürmüştü. Sahaya inen rampayı yürüyüp çantamı benchin üstüne bıraktım.

"Zemin sağlam kalsaydı."

Potanın altında durup başını çevirdiğinde göğsü zorlanan nefesi yüzünden inip kalkıyordu.

Topu eline tekrar aldığında hızlı adımlarla yanına ulaştım. "Bu arkadaş bugün fazla mesai yapmış, sözleşmesinde yazmıyor. Bırakalım lütfen." dedim ciddiyetle.

"İçine hava sıkıştırılmış bir plastik o Nora." dedi, en az benim kadar ciddiyetle.

"Aydınlandım, teşekkürler."

Topu alıp sahanın diğer kısmına fırlattım.

"Sırılsıklam olmuşsun." dedim kaşlarımı çatarken.

"Nora anneme ihtiyacım olsaydı İzmir'e giderdim."

"Huysuz sarışın, yürü hemen duşa yürü."

"Nora," dedi derin bir nefes alıp. "Beni bugün pas geç, git dersine falan gir."

"Ekin bağırtma beni boş salonda, yürü duşa üç kilo ter atmışsın sana kalorili bir şeyler yedirmemiz lazım."

"Siyanür olur..." dedi kapıya doğru ilerlerken.

"Yok o 21 gram daha azaltır."

Omzunun üstünden başını çevirip bana baktığında kaşlarını çattı. "Öyle film vardı ya, ruh 21 gram ediyormuş... Hani ölünce azalıyormuş." Anlamsız bakışları devam ediyordu. "Her neyse..."

Dolapların olduğu kısma ulaştığımızda bana tamamen döndü. "Sırtımı mı keseleyeceksin?"

"Yok," dedim, ellerimi kaldırıp uzun tırnaklarımı gösterirken. "Tırnaklarım kırılır. Burada beklerim ben." Dolapların önündeki benche oturdum.

Ekin bana inanamıyormuş gibi kaşlarını kaldırsa da bir şey demeden duş kısmına doğru ilerleyerek gözden kayboldu. Bir bacağımı diğerinin üstüne attığımda düşünmeye başladım. ikisinin birden zarar görmemesini sağlamanın bir yolunu bulmam lazımdı ama nasıl?

Telefonumu çıkartıp mesaj kısmına geldim.

"Bir sorunumuz var." yazdım, biraz gizem her zaman iyidir mantığında yol alarak ve yolladım.

Üç dakika sonra ekranın bildirim ışığı yandı.

"Ne oldu?" Yazıyordu gelen mesajda.

Mesajlaşmayı hiç sevmiyordum, Ekin'in duşa yeni girdiği de göz önünde bulundurulduğunda daha çıkmasına vardı. İsmin olduğu kısma tıklayıp arama bölümüne bastım. İlk çalışta açıldı.

"Nora, iyi misin?" dedi, endişeli ses.

Bu tonu çok seviyordum, bu ton bana hiçbir şey olmazmış gibi hissettiriyordu.

"Ege," dedim üzgün sesimle. "Sıla ve Ekin farklı cephelere düşmüş. Durum ciddi."

"Savaşta mıyız Nora, ne cephesi?"

"Savaştayız." dedim sesimi yükselterek. "Sıla, Ekin'den geriye toz bırakmayacak toz."

"Olmaz bir şey, düzelirler."

"Ay," dedim sinirle. "Sen nasıl arkadaşsın?"

"Başkalarının hayatlarına saygı duyan bir arkadaşım." dedi düz bir sesle.

"Ege, bir şey yapmamız lazım." dedim, son bir umut.

"Yeni teslimat geldi, Ekin'e bir şişe Jack ayırırım..."

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

Ege Fırtına bazen gerçekten çekilmiyordu.

"Kapatıyorum." dedim ve telefonu kapattım.

Duygusuz zırtapoz ne olacak.

Telefonu ceketimin cebine koyarken Ekin'in biraz öncekinden daha hijyenik hali karşımda belirdi.

"Nora, Ege haklı."

Yerimden kalktım. "Hadi beni duydun, onun ne dediğini nereden biliyorsun."

"Lego oynadığını hatırladığın birinin aşağı yukarı cümlelerini tahmin edebiliyorsun."

"Evet," dedim kapıdan çıkmadan. "Lego oynadığın biri sana Jack ayırmış, tek yardımı bu olacak gibi."

"Lazım olacak, haklı."

"Ekin," diye bağırdım. "Pes etmek yok."

"Senin de haklı olduğun bir konu var," dedi, kızarık gözlerini gözlerime diktiğinde. "Sıla, benden geriye toz bırakmayacak."

"Ne oldu?" diye sordum.

"Elimi ateşe uzattım," dedi çıkışa doğru yürürken. "Sonra o ateşin onu yakmasından korkup üzerine bir kova soğuk su döktüm."

"Şimdi de Sıla seni derin sulara atacak."

"Muhtemelen..." dedi.

"Peki," dedim koluna girip yanağımı omzuna yasladığımda. "Elini ateşe bir kez daha uzatsan ve bu kez çekmesen?"

Başını iki yana salladı. "Biliyorum," dedi başını yere eğerek. "Onu kaybediyorum."

Sustum, söyleyecek bir şeyim yoktu ama bu konunun peşini bırakmayacaktım. Bu iki inatçı keçinin yola gelmesi gerekiyordu, Ege yardım etmese de Mert ederdi. Hatta Çisil dahi ederdi.

Bahçeye çıktığımızda Ege'nin arabası da bizimle aynı anda girişten geçti.

"Ege geldi." dediğimde Ekin'in bakışları, gösterdiğim yöne döndü.

"Sizin son durum ne?"

İki omzumu birden kaldırıp indirdim. "Son baktığımda yalnız kaldığımızda birbirimizi öldürecek kıvamdan çıkmıştık ama belli olmaz."

Ege arabadan inip bize doğru yürüdüğünde ikimiz de sessizleştik. Yüzü gergindi.

"Berrak'ı gördünüz mü?" diye sordu, yanımıza ulaştığında.

"Tüm sabah salondaydım." dedi Ekin.

Bakışları bana döndüğünde başımı olumsuz anlamda salladım.

"Ne oldu?"

Ekin'in sorusu binaya doğru ilerleyen Ege tarafından cevapsız bırakıldığında biz de arkasından ilerledik.

"Bara gelmedi, aradım telefonu kapalı."

"Sıla prova var demişti." dedim.

Ege'nin bakışları bir saniyeliğine bana döndükten sonra merdivenlere doğru yürüdü. Biz de arkasından ilerlediğimizde merdivenlerin büyük kısmını inmişti bile. Tiyatro salonuna doğru koşup içeri girdiğinde arkasından içeri girdik.

Sıla ve birkaç kişi sahnedeydi. Ekin birkaç adım arkamda yavaşladı. Ege kenardan sahneye doğru inen merdivenleri tamamladığında sahnedeki kişilere tek tek baktım, hiçbiri Berrak değildi.

"Sıla," dedi Ege aceleyle. "Bugün hiç Berrak ile konuştun mu?"

"Hayır," dedi Sıla sahneden inip Ege'ye doğru yürürken. "Kötü bir şey mi oldu?"

"Ulaşamıyorum..." diye açıkladı Ege. "Telefonu kapalı." Ensesini sıktı.

"Belki bir arkadaşının yanına gitmiştir." dedim araya girerek.

"Sanmıyorum," dedi Ege bana dönmeden.

"Gürkan'ı aradın mı?" diye sordu Sıla. Ege başını salladığında birkaç adım arkamda duran Ekin'e döndüm.

"Kuzeni." diye açıkladı, soracağım soruyu tahmin edip.

Ege tekrar bize doğru yürüdüğünde Sıla da eşyalarını toplayarak onu takip etti. Ekin kapıya en yakın olduğundan hızla dışarı çıktı.

"Hasta falandır belki..."

Ege başını salladığında telefonunu çıkarttı. Ekranı kontrol edip bana döndü.

"Belki."

Hep birlikte kantine döndüğümüzde masalardan birine oturduk. Dört kişinin konakladığı masada nefes alıp vermeler dışında ses çıkmıyordu.

"Belki," dedi Sıla sessizliği bozarak. "Seninle arasına mesafe koymaya çalışıyordur."

"Haber verirdi." dedi Ege, telefonunu masanın üzerinde çevirirken. "En azından Tunç'u falan arardı."

"Ben kahve alayım," dedi Ekin yerinden kalkıp içecek kısmına doğru ilerlemeden.

"Ben de tatlı bir şeyler alayım," dedim Ekin'in arkasından ayaklanıp.

"4 orta boy kahve. Biri sert olsun, biri sütlü, diğer ikisi sade."

Sade olanlar bizimdi; sert Sıla'nın, sütlü ise Ege'nin...

Bir şey söylemeden başımı omzuna yasladım. Burnumu sıktığında zorla da olsa gülümsedi.

"Surat asma sarışın, kırışacaksın."

Yüzümü biraz daha buruşturdum. "Sen de asma o zaman."

İçeceklerin olduğu tepsiyi aldığında onu durdurdum. "Tatlı da alalım, mutluluk hormonu birincil ihtiyaç şu anda."

Donutlardan ve kurabiyelerden de alıp parasını ödedikten sonra iki tepsiyi de kendisi taşıyarak önümden masaya doğru yürüdü.

"Önemli bir şey olmadığını umalım ama ulaşabileceği herkesi de arayalım." dedi Sıla, masaya oturduğumuz sırada. Ege onu başıyla onayladığında elindeki telefonun mesaj kısmını tuşlamaya devam etti.

"Size tatlı aldık..." dedim, ortamın konuyla en ilgisiz halkası olarak.

Gerçi Ekin de benden farksız değildi, arkasına yaslanıp kahvesinden içmeye başladığı an bakışları camdan dışarı çevrilmişti. Sıla'ya bakmamak, konuşmamak için büyük bir özen gösteriyordu.

"Ulaştığım kimsenin haberi yok." dedi Ege huzursuzlukla.

Berrak'ı ben de merak etmiştim ama bu mevzu beni gerçekten sıkmıştı. İyi olmasını ummak dışında da yapabileceğim bir şey yoktu. Kahvemi alıp yerimden kalktım.

"Benim dersim vardı..." dedim çantamı da aldıktan sonra Ekin'e döndüğümde o da ayaklandı.

"Ben de eve geçeyim." Benim aksime o kahvesini almamıştı. "Fırtına, bir şey lazım olursa ararsın. Görüşürüz." dedi.

Son kısım ortayaydı, yani Sıla'yı da kapsıyordu ama yine de ona bakmamıştı. Koridorun bir yanında merdivenler, diğer yanında kapı kalan kısmına ulaştığımızda kolundan tuttum.

"İkinizden biri artık bana biraz detay vermeli." dedim gözlerimi korkutucu olduğunu umarak açarak.

"Konuşuruz sonra, derse geç kalma."

Omuz silktim. "Anlat."

"Nora, okulun ortasında konuşulacak konu mu bu?"

Derin bir nefes alıp oldukça gürültülü dışarı verdim. "Bahçeye çıksak?"

"Eve gidiyorum, gel benimle istiyorsan."

"Daha iyi bir fikrim var." dedim tuttuğum kolunu bırakmadan kapıdan çıkarken. "Bizim eve gideceğiz."

"Neden?"

"Çünkü..." dedim oldukça ciddi bir ifadeyle. "Bizim kişisel bahçemiz var, senin yok."

"Gerçekten, geçerliliği olan bir nedenmiş."

Omuz silksem de yüzündeki tebessüm amacıma az da olsa ulaşmış olmamın kanıtıydı. 

Arabaya bindiğimizde yüzüne aynı gölge tekrar düştü. Düşünceli, huzursuzluk veren, hüzünlü o karaltı yine iki kaşının arasındaydı.

Bir avuç insana değer vermenin zorluğu buradaydı işte. Yüzüne çöken karartının nedenini oradan söküp almak istiyordum ama biliyordum, o karartı bir başka değer verdiğim kişinin eseriydi.

Bir an önce dillerini çözmem gerekiyordu. Bir an önce birbirlerini yaralamaktan vazgeçmeleri gerekiyordu. Giderek uzaklaşıyorlardı. Bugün Ekin bir kere olsun doğrudan bakmamıştı Sıla'ya. Sıla'nın dili de kalbi de bileniyordu ve can yakmak istediğinde nasıl yakacağını çok iyi bilirdi.

Öğlen olmuştu, yol çok kalabalık değildi. Ekin bunu fırsat bilip oldukça hızlı ilerleyerek evin bahçesine ulaştığında onun inmesini beklemeden bahçeye koştum. Bu ev, aile kavramına dair sevdiğim nadir nesnelerden biriydi. Özellikle babamın evde olmadığı saatlerde.

"Bahçede oturalım." dedim neşeli olmak için özellikle uğraşarak.

Yarım da olsa bir gülüş aldığımda daha çok gülümsedim.

"İstersen akşama babamın zuladan da çalarız."

"İrlanda viskisi var mıdır?" diye sordu, biraz olsun bana uymaya çalışarak.

"Olmaz mı?" dedim ellerimi çırparak.

"Bülent amca gelmeden çalıp bana gidelim," dedi.

Koltukların olduğu kısma ulaştığımız için kendimi yumuşak mindere hızla bıraktım.

"Yavaş kızım, yavaş."

Ayakkabılarımı da çıkartıp çimene bastım. Eylül'ün sonuna yaklaşıyorduk hava serinlemişti ama bahçe keyifleri için hala geç değildi.

"Nora..." dedi, Funda sürgülü cam kapıyı açıp dışarı çıktığında.

Ekin de tam karşımdaki koltuğa oturduğunda Funda yanımıza geldi.

"Yeni poğaça yaptım." dedi gülümseyerek.

"İşte günün en güzel cümlesi."

"Funda," dedi Ekin oturduğu yerde yayılırken. "Poğaça tamam da ben senin kabak tatlını özledim."

Funda gülümsediğinde Ekin göz kırptı.

Ekin Göksoy cazibesi diye bir şey vardı.

Funda içeri girdiğinde gözlerimi kısıp öne eğildim.

"Kızın kalp ritmi bozuldu vicdansız."

"Çocukluğumu biliyor Nora, yok artık."

"9 yaş var aranızda Ekin, kızı suçlayamazsın."

Ellerini iki yana açtı. "7'den 70'e kadınların favorisi olmak..."

"Eksi Sıla Aslan mı diyoruz peki?"

Yüzündeki gülüş kaybolduğunda yaptığım hatırlatma için kendime kızsam da nasıl olsa konuşacağımız konu bu olduğu için beklemeden ciddileştim.

"Anlat artık... Kafamdan size oldukça değişik senaryolar yazdım artık sağlama yapmam lazım."

Arkadaki sürgülü kapı tekrar açıldığında Funda ortadaki sehpaya elindeki tepsiyi bırakıp demliği, bardakları ve poğaça dolu tabağı tek tek dizdi.

"Teşekkürler." dedim Funda'ya öpücük atıp. Ekin tekrar gülümsedi ama bu kez biraz öncekinden daha keyifsiz bir gülümsemeydi.

Funda içeri döndüğünde çayları bardaklara doldurdum.

Demliği sehpaya bırakıp arkama yaslandığımda Ekin'e diktim bakışlarımı. Artık gerçekten anlatması gerekiyordu yoksa zihnim felaket senaryolarına devam edecekti.

"Öpüştük." dedi.

Önce gözlerim şaşkınlıktan açılırken ardından dudaklarım aralandı.

"Senaryolarımın hiçbirinde bu yoktu işte."

Tekrar sustuğunda önce doğru kayıp dirseklerimi dizime yasladım. Çenemi ellerimin arasına aldım. Dinleme vaziyete almıştım bile...

"Ekin burada susamazsın, burası doruk... Anlat."

"Öpüştük işte... Yani biraz öpüşmekten öteydi ama sonra ben her şeyi berbat ettim."

"Ne yaptın?" dedim kaşlarımı çatarken.

"Geri çekildim."

"Konuşmak için çekildin değil mi? Konuşup sonra tekrar devam etmek için?"

Bakışları çimenlerin üzerindeyken şakaklarını ovdu.

"Ekin..."

"Eğer devam etseydim, muhtemelen bu sabah fakülteye el ele gelirdik."

"Çok affedersin... Seni şu hayatta var olan milyarlarca insandan daha çok seviyorum biliyorsun." Dudaklarımı ıslattım. "Gerizekalı mısın?"

"Yapamazdım," dedim, bakışlarını yerden kaldırmadan.

"Neden canımın içi, neden?"

"Nora, ben ona göre değilim. Sıla'dan bahsediyoruz." Başını kaldırdı. "Sıla... Lisede tanıdığım kız bile değil artık. Kusursuz bir kadın."

"Sen?" diye sordum. "Sen, lisedeki o çocuk musun? Sen de harika bir adamsın."

"Değilim..." Başını tekrar yere eğdiğinde sağa sola salladı. "Sıradan, hovarda, haylaz, arsız, yersiz... Ne dersen de. Hangi sıfatı koyarsan koy."

"Ekin neden bu etiketler üzerine dikilmiş gibi davranıyorsun? Sıla ile konuş, ona kalbini aç. Bırak sonrasına o karar versin."

Sustu. Suskunluğu yine söyleyemediği kelimeler ile örülüydü.

"Ekin neden mutlu olmak için kendine izin vermiyorsun? Sıla'yı kimse senin gibi sevemez. Belki çıkar biri kocaman sever, dağları denizleri aşarak sever ama senin gibi... Sıla Aslan'ı kimse Ekin Göksoy gibi sevemez."

"Bu işi batırma şansım yok Nora, Sıla ile ilgili herhangi bir şeyi yanlış yapamam. Bilsem ki ölene kadar yanımda kalacak ama arkadaşım olacak, tamamım. Yeter ki kopmasın benden."

"Öyle mi?" diye sordum sinirle. "Ondan mı bugün yüzüne bir kez bile bakmadın?"

"Onu öptüm Nora," dedi keskin bakışları kızgın bakışlarıma döndüğünde. "Dün gece... Parmak uçlarım tenine dokundu, dudaklarım dokusunu tanıdı. Hala hissediyorum, ona bunları bu kadar canlı hatırlarken bakamam."

"Ekin sınırı aştınız zaten, ikiniz de artık 'arkadaş' sıfatından çıktınız."

Başını hızla sağa sola salladı. "Olmaz, bir daha öyle bir noktaya gelemeyiz."

"Sen sanıyorsun ki Sıla pes edip köşesinde oturacak."

"Hayır," dedi net bir ifadeyle. "Ona bir kez daha dokunursam bu sefer bırakamam."

"Ekin... Belki de Sıla'nın istediği sensin?"

"Olmaz." dedi. "Olmaz, benimle mutlu olamaz."

Yanılıyordu, yanıldığını önce Sıla sonra zaman gösterecekti. Belki de Sıla haklıydı, Ekin'in sahiden de bir sarsıntıya ihtiyacı vardı.

"Çayını iç," dedim tebessüm ederek. "Ben şu ceketi çıkartıp daha yumuşak bir hırka giyip geliyorum."

Başını salladığında içeri girip salondan geçerek odama çıkan merdivenlere yöneldim. Siyah ceketimi çıkartıp yatağa bıraktıktan sonra içi polar hırkalarımdan birini giydim. Çalışma masamın üzerinde duran siyah kutuya yaklaştığımda üzerindeki kartta yazan adımı gördüm. Babam bana hediye falan mı almıştı? Genelde böyle kendini sevecen gösterme çabalarına girmezdi ama... Kutuyu kaldırdım, oldukça hafifti. Kapağını açıp içindeki altın sarısı zarfı aldım. Bu kadardı, içinde büyük sayılabilecek bir zarf vardı başka da bir şey yoktu. İngiltere bileti hariç her şeyin çıkması umuduyla zarfı açtım. İçinden aynı renk bir kağıt çıktı.

Özenli bir el yazısı ile, altın sarısı kağıdın üstüne siyah kalem ile yazılmış tek kelime.

SAHTE.

Kartın başka bir köşesinde herhangi bir şey yazmıyordu. Tek bir kelime. Parlak zarfı kutunun içine bırakıp koşarak aşağı indim.

"Funda," dedim hızla mutfakta bulaşıkları dizen kadının arkasında durduğumda. "O kutu nereden çıktı?"

"Kurye getirdi." dedi Funda işini yapmaya devam ederken.

"Kim göndermiş? Bir isim, adres herhangi bir şey söyledi mi?"

"Hayır." dedi, bu kez durmuş ve bana dönmüştü.

"Sadece kutuyu verdi öyle mi?"

Başını sallayarak onayladı.

Siyah kutu, altın rengi zarf, kart ve tek kelime... Sahte.

Tüm bunlar ne demek oluyordu?

🌸

Hava kararmıştı, Ekin ısrarlarıma rağmen yemeğe kalmamış ve eve dönmüştü ben ise geldiğimden beri ilk kez odamda vakit geçiriyordum. Tek başıma, akşamın sessizliğinde yatağımda uzanmış müzik dinliyordum. Bir de şu garip kartı düşünüyordum.

Çalan zilin sesi odama, hatta kulaklıktaki yüksek sese rağmen bana ulaştığında müziği durdurdum. Yerimden kalktım, belli ki kapı bir süredir çalınıyordu çünkü yumruklanmaya başlamıştı. Babamın toplantısı vardı, Funda ise işlerini bitirip gitmişti. Kapıyı açabilecek tek canlı ben olduğum için merdivenleri hızla indim.

"Nora..." diye bağıran sese yaklaştığımda Ege olduğunu anladım.

Kapıyı açtığımda gözleri panikle açılmıştı, eklemleri kapıyı yumruklamaktan kızarmıştı ve yüzü endişe ile kaplıydı.

Beni gördüğünde baştan ayağa süzüp hızla nefes verdi. "İyisin."

Kaşlarım çatıldı, Sıla ve Ekin tam arkasında duruyordu. Hatta Mert ve Çisil de kapıdaydı.

"Ne oldu?"

"Sana söyledim." dedi Ekin içeri girerken. "Evdeydi, dedim."

"Telefonun kapalıydı." dedi Mert, şaşkın ifadem yüzünden açıklama gereği duyan sadece oydu. "Ege'ye de şu mesaj gelince..."

"Ne mesajı?"

"Ege'nin telefonuna birisi 'sevgilin elimizde' içerikli bir mesaj atmış da." dedi bu kez Ekin.

"Berrak." dedi Sıla.

Tüm yüzler ona döndüğünde, yüzündeki ifadenin aynısı Ege de belirdi. "Kaçırılan Nora değil, Berrak." 

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro