Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

1. Bölüm

Merhabalar! Yol'un ilk satırları yazıya döküldüğünde tarih Mart 2017'ydi. Neredeyse 7 yıl olacak, oysa dün gibi, benim aklım almıyor. Geçmişte bu yolculukta bana eşlik etmiş olan ve bugün güncelde yeniden okuyan; unutmayan, hep hatırlatan, sevgisini, desteğini her daim paylaşan herkese sevgiler. İlk kez okuyorsanız, umarım siz de en az bu yoldan daha önce yürümüş olanlar kadar keyif alırsınız. Düzenleme sonrası ilk bölüm yeniden yayında. Diğer bölümleri de özgür bir zamanlamayla paylaşmaya devam edeceğim. 

Yol'u yeniden yayınlamanın heyecanı çok başkaymış. Bu enerji bize iyi gelsin.

Zeynep Begüm Yıldırım

Dallas 28/12/2023

Not: Zamana yenildim, artık 'her şey'i ayrı yazıyorum.

Not 2: Bölüm Şarkısı Can Kazaz - Kırlangıçlar Gibi


Uçağın yolcu alımına hazır olduğu anonsuyla beraber bekleme salonunun kapısında yüzlerce yolcu sıraya dizilmişti. Henüz daha binmeden ağlamaya başlayan küçük çocuklar, birbirine tutkuyla aşık oldukları bir türlü ayrılamayan bedenlerinden anlaşılan Slav bir çift, İtalyan olduklarını tahmin ettiğim çok yakışıklı ve kaslı gay bir çift, yüzü bile görünmeyecek kadar kapalı birkaç kadına eşlik eden Arap bir adam. Binmek üzere olduğum uçak, tatil beldesine giden her uçak gibi tipik bir milletler karmasıydı. Körükte başlayan gözlemlerime uçağın içine geçtikçe devam ettim. Çift koridorlu büyük bir uçaktı bu. Yeni nesil bir Boeing 777-300Er.

Babamın mesleği sebebiyle uçaklara, seyahatlere ve farklı insan yüzlerine aşinaydım. Çocukken tatillere ailemle birlikte giderdim. Son iki senedir kendi kanatlarımla uçmak üzere beni özgür bırakıyorlardı. Liseyi yeni bitirmiştim. Üniversite sınavından yeterli yükseklikte puan alamadığım için sınava bir sene daha hazırlanmaya karar vermiştim. Ekim sonunda çıktığım kısa tatilde farklı ülkelerden arkadaşlarımla ikinci kez toplanacağımız bir gençlik kampına gidiyordum. Yeniden sınav maratonuna girmeden önce çıktığım bir motivasyon tatiliydi bu.

Diğer yolcuları takip ederek uçağın içinde ortalara doğru ilerledim. Koltuğum koridor tarafında yer alıyordu. Uçak fazla dolu olmamasına rağmen şans o ki benim etrafım dakikalar içerisinde tamamen dolmuştu. Yanımdaki iki koltukta etrafa huysuz bakışlar atan yaşlı bir çift vardı. Ben geldiğim için yanlarındaki koltuğun dolmasından iyice rahatsız olmuş görünüyorlardı.

Arka taraftaki boş koltuklara alıcı gözle baktıysam da yerimde kaldım. Biletim, şirket çalışanlarına ve ailelerine tanımlanan indirimli bir biletti. Uçuş ekibi durumdan haberdardı. Boş koltuğa geçme ve benzeri taleplerimle dikkat çekmek istemiyordum. Pilot kızı olarak tanınmak böyle durumlarda bende mahcubiyet yaratıyordu. Fakat şartlar ağırlaşmaya devam ediyordu. Koridorun diğer tarafında kül sarısı saçları günlerdir yıkanmamış gibi görünen, siyah atlet ve kısa şort giymiş bir kız vardı. Gözlerini üzerime dikmesi ve ağzındaki sakızı şişirip şişirip patlatması sinirlerimi zıplatıyordu. Onu yok saymanın yolu olaak müzik dinlemeyi seçtim. Baş üstü kompartmandaki sırt çantamdan kulaklığımı almak üzere yerimden kalktım. Parmak uçlarımda yükselerek çantamı karıştırırken koridoru tıkadığımın farkında değildim. Hafif bir öksürük sesiyle irkildim.

"Pardon." dedim, çok da düşünmeden.

Neredeyse herkesin yabancı olduğu bir uçakta önünde dikildiğim bu çocuk da...ama bu ne kadar... vay canına. Oldukça yakışıklıydı. Koyu renk, asi bir tavırla dağılmış saçları, açık renk teni, karamel kahvesi gözleri vardı. Kısacık bir an bakmıştım ona. Bu kadarı bile dikkatimin dağılmasına yetmişti. Yolu tıkadığım için kızmış görünmüyordu. Kısacık bir an için gözlerime tutunan bakışları, bir an sonra aramızdaki boşluğa düştü. Nihayet akıl ederek kenara çekildim. Dar koridorda bana temas etmemeye özen göstererek yanımdan geçip arkalara doğru ilerledi. Kocaman bir kamp çantası vardı sırtında. Kendi halinde biri gibi görünüyordu. Sakız çiğneyen kızın da benim gibi ona baktığını farkederek önüme döndüm.

Koridorda yeniden insanlar belirmişti. Hızlı bir şekilde kulaklığımı alıp yerime oturdum. Yolcuların yerleşimi devam ederken dakikalar geçip gitti. Bense dinlediğim şarkıların melodisine kapılmıştım çoktan. Yanıbaşımda kırmızı üniforması, porselen gibi cildi ve sımsıkı topuzuyla bir hostes belirdi. Gülümseyen yüzüyle bana bakıyordu. Bir söyleyeceği olduğunu anlayarak kulaklığımı çıkardım.

"Merhaba, Akın kaptanın kızı siz misiniz?"

"Evet, benim."

"Bugünkü uçuşumuzda business sınıfı tamamen dolu olduğu için sizi upgrade edemedik. Kusura bakmayın."

"Hiç önemli değil."

"Arka tarafta boş üçlü koltuklarımız var. İsterseniz sizi onlardan birine alabiliriz. Daha rahat bir uçuş geçirmeniz açısından hiç değilse bunu yapalım."

Huysuz yaşlılarımı da memnun edecek böylesi bir teklifi reddetmek olmazdı.

"Teşekkürler. Çok naziksiniz."

Hostesin eşliğinde birkaç sıra arkadaki boş koltuklara ilerlerken biraz önce gördüğüm sırt çantalı yakışıklının da yanından geçtim. Tıpkı benim gibi kulaklığını takmış müzik dinliyordu. Yanından geçtiğimi farkedip karamel gözlerini yukarı kaldırmasıyla içim kıpır kıpır oldu. Tatil burada başladı Pelin, diye geçirdim içimden. Tatilleri keyifli kılan böyle küçük heyecanlardı.

Yeni koltuğumda çok rahattım. Sırt çantamı yanıma aldım. Yastıkları sırtıma yerleştirip, kullanmam için bırakılmış battaniyenin paketini açtım. Birazdan sabit oturmaktan dolayı kan dolaşımım yavaşladığında burası çok soğuk bir yer olacaktı. Uçak, kısa bir pist turundan sonra havalandı. Gökyüzünde yükseldikçe tüm sevdiklerimle birlikte geride bıraktığım İstanbul'a son bir bakış attım. Ardından şehir beyaz bulutların altında kaldı.

Oturduğum yerden uçağın devasa kanatlarını görebiliyordum. Açılıp, kapanan, uzayıp, kısalan parçalarıyla bu dev mekanik yapılar bizi havada tutuyordu. Her ne kadar olayın bilimsel yönüne herhangi bir gençten daha fazla hakim olsam da büyülenmekten kendimi alamıyordum. Yemek servisi tamamlandıktan sonra uçuşun en keyifli kısmı başlıyordu. Kabin ışıkları karartılıyor, insan sesleri azalıyor, geriye huzur kalıyordu. Bu huzurlu sessizlikte sadece uçağın motor uğultusu duyuluyordu. Bugün biraz sarsıntılı bir yolculuk geçirecekmişiz gibi görünüyordu. Kanatların altında pamuk bir örtü gibi göz alabildiğine her yeri kaplayan bulutlara baktım. Kusursuz görünüme rağmen pamukların arasında tıpkı bir volkan gibi patlak vermiş bölgeler vardı. Kümülonimbus bulutları. Babamdan ve abimin ders notlarından hatırladığım kadarıyla, yukarı doğru yükselen bu bulutların tehlikeli olduklarını biliyordum. Bu yüzden olabildiğince uzağından geçiyorduk. Yine de hafif bir sarsıntı hissediliyordu. Hafif sarsıntılarla ilgili bir problemim yoktu. Beşiğinde sallanan bir bebek gibi kolayca uyumamı sağlardı.

Gözlerimi ne zaman kapadığımı bile hatırlamıyordum.

Kabin şiddetli bir gürültüyle sarsılmaya başladığında uyandım. Tiz bir çınlama sesiyle beraber kemer ikaz ışıkları yandı. Ardından türbülans anonsu devreye girdi.

"Sayın yolcularımız, bulunduğumuz yükseklikteki hava şartları nedeniyle lütfen yerinize dönünüz ve kemer ikaz ışıkları sönünceye kadar kemerinizi bağlı tutunuz."

Koltuğun kolçağında duran kolum hafifçe havalandığında, birkaç saattir uyuyor olmanın sersemliğini henüz üzerimden atamamıştım. Gözlerim korkuyla açıldı. Cümbüş tam da o anda başladı. Uçak mekanik sesler çıkararak sağa sola sallanıyordu. Ardından iç hoplatan şekilde boşlukta bir miktar düştük. Kabinin her yerden çığlıklar yükseliyordu. Bir an insanın içini dışına çıkaracak şekilde sarsılıyorduk, bir an sonra ise uçak sertçe alçalıyordu. Zemin ayaklarımın altından çekiliyormuş gibi hissettim. Uyumadan önce boş olduğundan emin olduğum yanımdaki koridor koltuğa birinin oturduğunu farkettim ama ona dikkatli bakamayacak kadar kasılmıştım. Çok daha önce yapmam gerekeni zorlukla yapabildim: Kemerimi bağlayarak belime göre sıkılaştırdım.

Gözlerimin önünde yaşanan sahne gerçeküstü geliyordu. Adeta Amerikan yapımı bir gerilim filminin içinde olmak gibiydi. Ağlayan bebekler, kabinde koşturan ve ayaktaki yolculara oturmaları gerektiğini söyleyen görevliler, düşen dökülen içecekler, uçuşan eşyalar, dualar ve korkulu çığlıklar bu çılgın panayır yerinde birbirine karışıyordu. Derin bir nefes alarak biraz önce yanıma oturan kişiye baktım. Onun da bakışları benimkileri karşıladı.

Zamanın akışı birdenbire yavaşladı.

Bedenim koltukla temasını yitirerek yükselirken ağır çekim bir anı yaşıyordum. Önce kolum koltuğun kolundan ayrıldı. Sonra bedenimin geri kalanı. Hareketlenen saçlarımın arasına hava akımı doldu. Gözlerim büyüdü. Benimle birlikte havalanan boş kahve bardağımı ve bir de nefesimi tuttum. Gözlerim bir çift karamel rengi gözle birleşti. O gözlerde aklımdan geçenin bir yansımasını gördüm: Düşüyoruz.

Düşüyorduk! Aynı anda uçak yeniden sabit irtifaya kavuştu ve oturduğumuz yere geri düştük. Kemerimi bir kez daha ve olabildiğince sıkılaştırdım. Koltuğun kollarını iki elimle sımsıkı kavradım. Bütün bunların uçak düştüğünde hiçbir koruma sağlamayacağının ne yazık ki farkındaydım.

"İyi misin?" diye sordu, her yer sallanırken.

Korkudan ödüm patlıyordu.

Babamı, annemi, abimi düşünüyordum. Geride bıraktığım şehirde birlikte büyüdüğüm arkadaşlarımı, varmayı planladığım şehirde benimle buluşmayı bekleyen arkadaşlarımı düşünüyordum. Bir belirsizlik içerisinde ilerlesem de geleceğe dair umutlarımı ve yaşamayı ne denli sevdiğimi düşünüyordum. Sevdiğim ve bağlı olduğum çok insan vardı ve şu kesin ki bir uçağın içinde ölmek istemiyordum.

Yanı başımdaki karamel rengi gözlerin sahibi sakin görünüyordu. Nedendir bilmiyorum o gözlere bakarken kafamı olumlu anlamda salladım.

Böyle bir anda sorulacak soru değildi elbette ama neden yanımda olduğunu merak etmiştim. Sarsıntı içimi dışıma çıkaracak kadar uzun sürünce artık dayanamayacağımı düşünmeye başladım. Midem çok bulanıyordu. Yüzümün renginin an be an beyazdan sarıya hatta yeşile döndüğüne emindim. Bana bakan karamel gözlerde gördüğüm endişenin sebebi bu olmalıydı. Derdimi hemen anladı ve koltuğunun ön cebindeki hasta torbasını açarak bana doğru uzattı. Sonrası utanç vericiydi. Keşke başka yere baksaydı ama hayır, ilgili bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Hiçbir şey söyleyemeyince elimi havada salladım.

"Bir şey söylemeye mi çalışıyorsun?" diye sordu.

"Başka...yere..."

"Efendim?"

Allahım bu kabus bitecek miydi? Daha çıkacak bir şey kalmamış olması gerekiyordu.

"Başka... yere... bakabilir misin? Lütfen?"

"Ah, pardon!"

Göz ucuyla baktığımda yüzünde bir gülümseme gördüm.

"Yalnız peçete uzatıyorum. Onu alırsan senin için iyi olur."

"Teşekkürler."

"Rica ederim."

Peçeteleri alıp, önüme döndüm. O da önündeki ekranla ilgilenmeye başladı. Bir kaç dakika sonra sarsıntı azalarak dindi. Ortalık sakinleşti. Hostesler kabini dolaşarak ihtiyacı olanlara yardım etmeye başladı. Pencereden dışarı baktığımda havanın karardığını gördüm. Dışarıda fırtına vardı. Cama düşen yağmur tanelerinin ardında karanlığın içinde şimşekler çakıyordu. Bilgi ekranında varışımıza bir saat kaldığı yazıyordu. Hava böyle devam ederse Cape Town'a inemeyeceğimizi düşündüm. Transfer aracını kaçırırsam arkadaşlarımla buluşacağım kamp yerine nasıl varacağımı bilmiyordum.

Fakat daha öncelikli dertlerim vardı. Kusmaktan bitap düşmüştüm. Elimi yüzümü temizleyip bana yardımcı olan genç adama teşekkür etmeliydim. Yüzümü peçeteyle iyice temizledikten sonra ona döndüm. Baktığımı farkedince o da bana dönüp kulaklığını çıkardı.

"Az önce kabalık ettiğim için afedersin. Yardımın için teşekkürler."

"Önemli değil. Ben de gözümü dikmiş bakıyordum sonuçta." dedi. "Şimdi nasılsın?"

"Biraz daha iyiyim."

"Hosteslerden senin için bitki çayı isteyeyim mi?"

"Teşekkürler. Gerek yok. Daha fazla zahmet vermek istemiyorum."

"Ben yerime döneyim o zaman artık."

"Burada oturmuyor musun?"

Normalde yerinin burası olmadığının elbette farkındaydım. O da söylediğimi garipsemişti.

"Hayır. Türbülans başladığında lavabodan dönüyordum. Boş bulduğum ilk koltuğa oturdum."

"Aslında ben de uyumadan önce yanımda oturmadığının farkındaydım." diyerek kendimi güncelledim.

"Tuhaf olurdu, değil mi? Sen uyurken yanına geçip otursaydım."

"Sorun olmazdı aslında. Böyle yapan birçok kişi var. Benim de koltuğum değil, boş olduğu için yer değiştirdim."

"Kabin amirini tanıyorsun sanırım. Seni yer değiştirirken görmüştüm."

"Onu değil. Yani kabin ekibini tanımıyorum. Onlar babamı tanıyorlar. Babam bu şirkette pilot."

"Uçağı kullanan baban değil, değil mi?" diye sorarken güzel yüzünde şakacı şaşkın bir ifade belirmişti.

"Hayır." diye cevapladım, şaşkınlığına gülerek.

"İçim çok rahatladı." dedi o da, gülüşüme eşlik ederek. Çok güzel gülüyordu.

"Neden acaba?"

"Çok küfür ettim sen kusarken. Babana etseydim hoş olmazdı."

"Duymadım hiç birini."

"İçimden ettim zaten."

"İyi o zaman."

Onu bu denli çekici kılanın ne olduğunu düşünüyordum. Gözleri olabilirdi. İnsanın bakmaktan kendini alamadığı, çok canlı, karamel kahvesi gözleri vardı. Kahvenin böyle bir tonunu daha önce hiç görmemiştim. Gülümsemesi olabilirdi. Oysa fazla gülmüyordu. Geniş bir alnı, belirgin bir çenesi vardı, burnu biraz büyüktü ama yüzünün erkeksi ifadesine yakışıyordu. Yüz hatlarının belirginliğiydi belki, gür koyu renk saçları ya da yakası açık sweatshirtünden ve ellerinden göründüğü kadarıyla dövmeleri de olabilirdi. Yeniden ciddi ifadesine bürünmüş bir halde bana bakıyordu. Bense nadir yaşadığım bir şeyi yaşıyor ve konuşmayı nasıl devam ettireceğimi bilemeyerek ona bakıyordum. Konuşmanın ve türbülansın sona erdiğini anlayarak,

"İyi o zaman." dedi o da, yerinden kalkarak.

"Ben de lavaboya gidiyorum." dedim. Kısa diyaloğumuz farklı yönlere giderek birbirimizden uzaklaşmamızla son buldu.

Lavabo kuyruğu son olaydan sonra epey artmıştı. On dakika kadar sıra bekledikten sonra nihayet içeri girebildim. Hızlıca işimi bitirip yerime dönerken önünden geçtiğim camlardan dışarı baktığımda şimşeklerin ürkütücü biçimde çakmaya devam ettiğini ve yağmurun şiddetini arttırdığını gördüm. İnişe yarım saat kalmıştı.

Birden uçak savruldu. Bir kağıt gibi öne savruldum ben de. Can havliyle yapıştığım koltuğu sökecektim neredeyse. Koridorun ortasında kalakalmıştım. Dizlerim titreyerek iki yanımdaki koltuklara dengeli bir biçimde tutundum. Aynı sarsıntı ikinci kez vurup geçti. Bir canavarın içinde hapis kaldığımızı düşünüyordum artık. Dizlerimin üstüne yere çöktüm ve üçüncü kez savrulmayı beklemeye başladım. Bir el, bileğimden yakaladı.

"Burası boş. Acele et."

Karamel gözlerin yanındaki koltuğa kendimi zor attım. Kemerimi bağlamama yardım etti. Koltuğun kolçağına yine sımsıkı yapışmıştım ve artık sadece tek parça halinde inebilelim diye dua ediyordum. Ona baktım. Ne göreceğimi bilemediğim gözleri benimleydi, ben çok korkuyordum fakat o çok sakin bir haldeydi.

"Korkuyorum." diye fısıldadım, gözlerinin yatıştırıcı etkisine tutunarak.

"Korkmasaydın aklı başında biri olmazdın zaten." diye cevap verdi.

Ama o korkmuyordu. Hiç korkmuyordu. Ne tuhaf.

"Bu uçağın içinde ölmek istemiyorum." dediğimde, içime dokunan, savunmasız bir ifade doldu gözlerine.

Görmeyi hiç beklemediğim bu yoğun ifadeye hazırlıksız yakalanmıştım. Daha adını bile bilmezken bana ikinci kez yardım eden bu adamın, sıradan yakışıklı bir yüzün ötesinde biri olduğunu hissettiğim bir andı. Ben daha etkisinden çıkamadan gözleri gözlerimdeki yansımasını yakaladı,

"Her şey yoluna girecek." diyerek bakışlarını kaçırdı.

Sanki içinde bir yerlerde bir kapıyı ardından bir başka kapıyı kapatarak zihninin kuytularına kapanmıştı. Alçalma anonsu boyunca hatta uçak neredeyse inene kadar da bir daha benimle iletişim kurmadı.

Kaptan pilot, iki defa iniş denemesi yaptıktan sonra fırtına nedeniyle inişi gerçekleştiremeyerek rotamızı Johannesburg havalimanına çevirdiğini duyurdu.

Artık başım net olarak dertteydi. Kampın servisi beni saatlerce beklemezdi. Cape Town'a kaçta varacağımız, hatta varıp varamayacağımız belli değildi ve yerdeki kimseyle de bağlantı kuramıyordum.

"Bu kötü oldu." diye söylendiğimde, uzun zamandan sonra tekrar bana dönmüştü.

"Seni bekliyorlar mıydı?"

"Evet. Bir kampa gidiyorum. Servis alacaktı beni ama sanırım bu şartlar altında beklemezler. Net bir şey bilmemek, kimseye haber verememek çok kötü."

"Aşağıdakiler uçağın durumundan haberdarlardır. Belki güncellemeleri takip edip aracı yeniden yollarlar."

"Umarım."

"Johannesburg'a indiğimizde arama şansın da olur belki."

Kafamı sallayarak onayladım.

"Yol boyunca bana yardımcı oldun ama adını bile bilmiyorum." dedim.

"Arda ben." dedi elini uzatarak.

"Pelin." dedim, elinin dokunuşu ne güzeldi.

"Memnun oldum Pelin." dedi.

"Ben de." dedim. Bu konuyu aradan çıkarmanın rahatlığıyla "Cape Town'a indiğimizde sen nereye gideceksin?" diye sordum.

"Bir otelde rezervasyon yaptırmıştım ama görünüşe göre yalan oldu."

"Birkaç günlük bir rezervasyonsa ertelerler belki?"

"Hayır bir gecelikti. Sonraki günler için başka planlarım var."

"Uçağa bindiğinde sırt çantanı gördüm. Yolun uzun sanırım."

"Bilmem. Henüz ben de bilmiyorum."

"Anlamadım."

"Bir yola çıktım. Bu yolculuk beni yeniden insan kılarsa eğer, bir gezgin de kılar herhalde."

"Çok özel değilse, sebebini sorabilir miyim?" dedim merakım arşa değerken.

Güzel gözleri yeniden hüzünle kaplanmıştı. Bir kez daha ruhuma dokunan bakışlarını bilinçli olarak uzaklaştırdığında cevap vermek istemediğini anlamıştım.

"Cevap vermek zorunda değilsin. Afedersin." dedim.

"Sorun değil." dedi.

Bir keresinde bir gezginin makalesinde okumuştum. Seyahat edenlerin ortak noktası hayatta bir kırılma noktası yaşamaları, diyordu. Bir kırık, bir çizik, bir delik olmalıydı içinde. Onu onarmak için düşüyordun yola. Bu yardımsever ve kibar adamın, kendisini insan hissetmesini engelleyen ne yaşadığını merak ettim. Onu bu denli üzen ve bakışlarında kırılgan bir çocuğun hüznünü taşımasına sebep olan ne yaşadığını öğrenmeyi çok ama çok istedim. Fakat o anlatmak istemiyordu.

Uçağımız Johannesburg havalimanına sorunsuz şekilde iniş yaptığında, bütün uçaktan memnuniyet nidaları yükseliyordu. Zor bir yolculuk olmuştu ve tam olarak bittiği de söylenemezdi. Yakıt alıp kalkmamız çok sürmezdi. Umarım Cape Town'da hava açardı da kalkar giderdik bir an önce. Dakikalar geçti, uçaktaki görevlilerden bir açıklama gelmiyordu. Cape Town'daki arkadaşlarımı aradım. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Kimse telefonuna yanıt vermiyordu. Kampı aradım. Aynı şekilde cevap alamadım. Artık ne yapacağıma Cape Town'a varınca karar verecektim. Öylesine yorgundum ki, daha fazla düşünmek istemiyordum. Düzgün bir yatak bulup uyumaya ihtiyacım vardı. Bekleyiş biraz daha uzayınca, Arda'dan müsaade isteyip arka üçlüdeki yerime döndüm. Başımı sırt çantam ve uçak yastıklarıyla destekleyip gözlerimi kapadım. Hızla uyuyakaldım.

Arda seslendiğinde gözlerimi açtım.

"Pelin."

"Efendim?"

"Cape Town havalimanı hala kapalıymış. Bir süre daha da kapalı kalacakmış. İnmek isteyenleri burada indiriyorlar. Bilgin olsun istedim."

O kadar uykuluydum ki, birkaç saniye söylediklerini algılamaya çalıştım.

"İnmek istemezsek ne olacak?"

"Bekleyebilirsin. Sadece daha ne kadar bekleneceği belli değil."

"Sen iniyor musun?"

"Çoğu kişi iniyor."

"Tamam. Ben de iniyorum."

Çantalarımızı aldık. Bu esnada uçakta yeniden kargaşa hakimdi. İnmek isteyenler kadar istemeyenler de vardı ve uçarak gidemeyişimizin acısını sanki onların suçuymuş gibi kabin ekibinden çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu koşullar altında inmek en doğru seçenek gibi görünüyordu gözüme. Bedenim her ne kadar düzgün bir yatak ve uyku için yalvarsa da, kendimi sürükleyerek inmeyi başardım.

Uçaktan inip henüz ilkbaharı yaşayan Güney Afrika'nın gece soğuğuyla tanıştığım an, titreyen çenemde dişlerim birbirine vurmaya başladı. Üzerimde açık renk dar bir kot, düz beyaz bir tişört ve ince hırka vardı. Arda'nın peşine takılmış yürüyordum. Oysa o kalabalığın içinde beni farketmiyormuş gibiydi. Araçlara bindirilip alana götürüldük. Neyse ki pasaport işlemleri kolayca sonlandı. Vizesiz girebildiğimiz sayılı ülkelerden birinde olduğumuz için şanslıydık. Pasaport kontrolünden de geçince valizlerimizi almak üzere numarası söylenen banda yürümeye başladık. O sırada Arda'nın çıkışa doğru yürüdüğünü farkettim. Sırtındaki kocaman çanta tek valiziydi. Dalgındı ya da belki de yorgunluktan unutmuştu beni. Bir veda bile etmeye gerek görmemişti. İçimi bir burukluk kaplarken gidişini izledim. Sensörlü kapılar kapanana kadar arkasından baktım. Uzun boyuna, ince yapısına, omuzları hafif çökük bir şekilde yürüyüşüne uzun uzun, aklıma kazımak istercesine baktım. Tanıştık bile denilemezdi oysa karamel gözlerindeki hüzünle yer etmişti içimde. Her adımında geceye karışıyor, kim bilir nereye gidiyordu?

Kendi derdime dönme zamanıydı. Bant başında bekleyen huysuz kalabalığı görünce bir kez daha yorgunluğumun boyutunu hissettim. Bir aralık bulup valizleri görmeye çalıştım. Hayatta en şanssız olduğum alanlardan birinde bulunuyordum. Her nasılsa benim valizim hep en son gelmeyi başarırdı. İlk birkaç valiz patır patır banta düştüğünde en önde gelenlerden birinin benimki olduğunu gördüğümde sevinçle canlandım. Şanssızlıklar içerisinde bir şanstı bu ve belki de bir işaretti. Etrafımdaki sabırsız insanların imrenen bakışları altında koyu mavi dev valizimi çekip kurtarmayı başardım.

Tembel adımlarla dışarı çıktığımda, ilk kez nereye gideceğime dair hiçbir fikrim olmayışı ile aklım başıma geldi. Yabancı bir ülkede, hiç kimseyi tanımadığım bir şehirdeydim. Soğuk ve panik dalga dalga bedenime yayılırken tanıdık bir ses duydum.

"Pelin! Bu taraftayım."

Arda'yı ilerideki kalabalığın arasında bir yerde, kaldırım kenarında oturur halde buldum. Yüreğim ısındı birden. Tanıdık birine kavuşmuş gibi ona doğru koşmaya başladım. Utanmasam iyi ki gitmedin diye boynuna sarılacaktım. Bunun yerine,

"Gittin sandım." dedim neşeyle.

Yorgunlukla bakan tatlı gözleri hafifçe kısılarak neşeli halimi inceledi.

"Az ileride şirket yetkilisi var. İnenleri bilet satış ofisine yönlendirip, isimlerini alıyorlar." Gösterdiği yöne baktım. Valizini alan oraya gidiyordu. "İsteyenleri otobüsle Cape Town'a gönderecekler. Kalabalıkta göremezsin belki diye, sana haber vermek istedim."

"Çok teşekkür ederim." Adımlarımı işaret ettiği yöne çevirdim. Fakat o gelmiyordu. "Sen kayıt yaptırdın mı?" diye sordum.

Kafasını iki yana salladı.

"Yolculuğumuz buraya kadarmış." dedi. "İyi tatiller Pelin."

Buraya kadarmış.

Yolculuğumuz.

Sözcükler birer birer içimde yankılanırken, hayır dedi içimde bir ses.

Buraya kadar değil.

Hafifçe gülümserken kaldırımda yanına oturdum. Dikkatli bakışlarla bana bakmayı sürdürdü.

"Senin planın ne?" diye sordum. Kaşları hafifçe çatılsa da cevap verdi.

"Ben trenle gidiyorum Cape Town'a. Ücretini karşılamayı kabul ettiler. En erken sefer yarın sabah."

"Ben de trenle gitmek istiyorum." dedim dişlerim birbirine çarparken.

Seninle dememiştim, trenle demiştim bunun yerine. Elbette anlamış olmalıydı. Ayak bağı istemeyeceğinden hemen hemen emindim ama ben ona ayak bağı olmazdım. Kendi başıma yola çıkabildiğime göre, kendi kararlarımı da alabilecek yaştaydım.

"Arkadaşlarımı ve kampı aradım. Biliyorsun. Kimse açmadı. Gece gece yola çıkmak istemiyorum. Benim için de en iyisi sabahı bekleyip, gün ışığında hareket etmek. Malum, güvenliğiyle meşhur bir ülkede değiliz."

Açıklamamı bitirdim. Aramızda düşünceli bir sessizlik oldu. Bakışlarını yeniden yola çevirirken olanı kabullenmiş gibi bir iç çekti. Ağzından çıkacak olanı, karar hakkı onunmuş gibi bekliyordum ki, sanki ben cümleler boyu soğuktan bahsetmişim gibi,

"Sen donuyorsun kar tanesi." dedi.

Bu, Arda'nın bana ilk kez kar tanesi deyişiydi.

Yerde duran çantasından düz siyah, örme bir kazak çıkarıp bana uzattı. Tereddüt etmeden kafamdan geçirdim. Uzun düz saçlarımı kazağın içinden çıkarmama yardım etti. Ardından ayağa kalktık birlikte.

O yürüdü, ben yürüdüm.

"Nereye gidiyoruz?" diye sordum.

"Sabah oluncaya kadar kalabileceğimiz güvenli bir yer bulmaya." dedi.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro