
7.Bölüm: "İtiraf ve Kan"
#Bilal Sonses - Sebepsiz Boş Yere
#Yol'a Düş - Mavi Türkü
Ben Twitter'da Visal ile ilgili paylaşımlar yapıyorum. Kendimizce eğleniyoruz falan gğwğeğdğ Twitter hesabım: kendince_yazar0 Eğer Twitter'ı olanlar Visal ile ilgili bölüm düşüncelerini paylaşmak isterse zevkle okurum. #Visal ya da #VisalKitap etiketiyle paylaşabilirsiniz. Ama tabii paylaşmak isterseniz...
Şu aşağıya bir tane paylaşımımı bırakıyorum. Beraber gülelim ğwğdğdğdğ
Şimdi oy verdiysek başlayalım mı?🥰
Bu güzel çalışma canım Sena'ma ait. Çok çok teşekkür ederim aşkım. İyi ki💙 senasnepenthe
*
"Ne yapıyorsun sen orada?" Arkamdan gelen Ahsen'in sesiyle birlikte olduğum yerde sıçramamak için kendimi zor tuttum. Mirza ve Polat abinin de gözleri de hızlı bir şekilde bize döndüğünde, kaşlarım çatıldı. Yılan. Gerçekten tam zamanında gelmişti. Mirza belki de bir şeyleri söyleyecekken...
Mirza'nın bana dönen gözleri kısıldığında, gözlerinin içine yerleşen şüphe tohumlarıyla bana bakmaya başladı. Yüksek ihtimalle yüzümden ne zamandır burada olduğumu çözmeye çalışıyordu.
Ahsen yanımdan geçip Mirza'ların yanına doğru ilerlemeye başladığında, "Kapı mı dinliyordun sen?" Dedi. Sabır ya. Buna neydi ki benim ne bok yediğim?
"Sana ne?" Dedim hiç düşünmeden. Zaten dinlediğim belli bir şekilde ortadayken bir de onunla hiç uğraşamayacaktım.
Ahsen ağzının içinden, "Çocuk," diye homurdandığında, kaşlarım çatıldı. Duyacağımı bile bile söylemişti.
Tam dudaklarımı aralayacağım sıra Mirza, "Ahsen!" Dedi. Bu Mirza'nın dilinde 'sesini kes' demekti. Ahsen bir şey demeyip sessiz kaldığında, masaya doğru ilerlemeye başladı.
Ahsen'in de onlarla birlikte olma fikri kaşlarımın biraz daha çatılmasına sebebiyet verdiğinde Asiye teyze elinde etlerle dolu tabaklarla evlerinden çıktı.
Beni görmesiyle birlikte kaşları çatıldığında küçük olan gözleri biraz daha kısıldı. "Hoş geldin kızım. Anahtarı almaya geldin herhalde."
"Hoş bulduk Asiye teyze," dediğimde duraksadım. Dün gece yaptığımız konuşmanın etkilerinin hâlâ ikimizin arasında sürdüğünü hissettim ve bu ister istemez gerilmemi sağladı. "Evet, anahtarı almaya geldim."
Asiye teyze, "Dila, ahiretliğimin anahtarlarını getiriver," dediğinde Dila içeriden, "Tamam..." diye bağırdı.
Asiye teyze bu sefer gözlerini benden çekip Ahsen'e çevirdiğinde, "Hoş gelmişsin kızım," dedi ve güldü. Bedenimden garip bir kıskançlık dalgası geçti. Anlayamadım ama geçti yani.
Ahsen, "Hoş bulduk efendim..." dediğinde Asiye teyzenin elini öptü. Asiye teyze güldüğünde Ahsen'i alıcı bir gözle süzmeye başladı. Belli ki dün geceden sonra kendisine gelin bakmaya başlamıştı. Olduğum yerde rahatsızca kıpırdandığımda, gözlerimi onlardan çektim. Dila bir an önce anahtarı getirsin istiyordum.
"Merhaba! Beşir ben," diyen bir ses kulaklarıma dolduğunda, çok bir zaman geçmedi ki önümde bir el sallanmaya başladı. Gözlerimi önümdeki ele çevirdiğimde bunun masada oturan adam olduğunu gördüm. Elini bana doğru uzatmıştı.
"Merhaba! Mihran ben..." dediğimde tam uzattığı elini sıkacaktım ki; Mirza, Beşir'i ensesinden tutup geriye doğru çekti. Böyle bir şeyi beklemeyen Beşir şaşırıp kaldığında, ben de en az onun kadar şaşırmıştım.
Beşir, "Başkomiserim?" Dediğinde sesinden akan korkuyu hissedebilmiştim. Ama buna anlam verememiştim. "Canım başkomiserim, başkomiserlerin gülü, başkomiserlerin hası, başkomiserlerin başı..." Beşir'in söylediği şeylerle birlikte şaşırıp kaldığımda, Mirza elini hızlı bir şekilde Beşir'in kafasına geçirdi.
"Kes lan zevzek." Mirza'nın söylediği şeyle birlikte kaşlarım çatıldığında, başımı olumsuz anlamda salladım. Yani aslında artık şaşırmamam gerekiyordu. Bunlar tam Mirza'dan beklediğim hareketlerdi.
Beşir gözlerini bana çevirdiğinde, "Memnun oldum Mihran bacı hanım..." dedi.
Mihran bacı hanım mı?
"Ben de," dedim sadece. Sonuna bir şey eklememiştim. Ki zaten bunu bile zorla demiştim.
Mirza, "Mangal yapıyoruz," dediğinde ne diyeceğini bilememiş olacak ki; duraksadı. Gözleriyle âdeta gözlerimi deşiyordu. "Sen seversin." Evet, severdim. "Kalsan?" Dediğinde başını sağ tarafına doğru yatırdı. Çok kısa bir an için gözüme öyle tatlı geldi ki... Ama bu gerçekten kısa sürdü, çünkü; Mirza asla 'tatlı' olamayacak bir adamdı.
"Otursan ya yamacıma?" Öyle bir muhtaçlıkla sormuştu ki... Kalbim tekledi. Şimdi hayır demek zordu. Arkamı dönüp gitmek daha zordu.
Ama hayır demeliydim. Hayır demeli ve gitmeli...
Masadaki herkesin gözlerini üzerimizde hissedebiliyordum. Polat abi yerine geçip oturmuştu. Ve herkese rağmen bana olan ilgisini birazcık olsun azaltmıyordu. Bir şeyleri gizlemiyordu.
"Mihran kuzum ben sana yollarım bir tabak, aç aç kalma. Gerçi ahiretliğim yapmıştır ama olsun. Dersine çalışırken bir güzel yersin kızım." Asiye teyzenin sesi bizim bakışmamızı böldüğünde, gözlerimi onlara doğru çevirdim.
Dudağımın kenarında buruk bir tebessüm oluştuğunda, başımı belli belirsiz bir şekilde salladım. Asiye teyzeye kırılmamıştım. Çünkü; bunu bizi uzak tutmak için yaptığını biliyordum.
Ne zaman geldiğini anlayamadığım Dila elindeki anahtarları bana uzattığında, hemen çekip aldım.
"İyi akşamlar," dediğimde son bir kez Mirza'ya baktım. Çatılmış kaşlarının ardından annesine bakıyordu. Yüksek ihtimalle Asiye teyzenin beni kibar bir şekilde evden göndermesi canını sıkmıştı. Buna takıldığını anlayabilmiştim.
Diyecek başka bir şey bulamadığımda gerisin geri dönerek, yürümeye başladım. Ama ardımda olan bakışları hissedebiliyordum. Özellikle de bir çift kuzguni gözler benim sırtımı bakışlarıyla deşiyor gibiydi.
Mirza'nın bakışlarının eşliğinde evden içeriye girdiğimde, odama çıktım. Çantamı ve ceketimi çıkarıp odamın bir köşesine attığımda, üzerimi çıkarmaya başladım.
Üzerime gri pijama takımımı giydiğimde, laptopumu da alarak odamdan çıktım. Annemle babam yüksek ihtimalle baya geç geleceklerdi ve salonda keyif yapmak istiyordum.
Salona geçtiğimde laptopumu koltuğun üzerine bırakarak, mutfağa geçtim. Sabah kahvaltısıyla duruyordum ve fazlasıyla acıkmıştım. Dolabı açtığımda dünden kalan çorbayı ve fasulyeyi gördüm ama onları yemek istemiyordum.
Aklıma gelen şeyle birlikte telefonumu elime aldığımda, yemek sepetine girdim. Kendime hemen bir karışık pizza söyleyip, not olarakta 'lütfen mantar olmasın' diye eklediğimde, geri çıktım. Uzun zaman sonra ilk defa böyle dışardan yemek yiyecektim. Genelde ya evimizde ya da Asiye teyzelerde yediğimiz için dışardan bir şey söylemezdim. Ki zaten annem de izin vermezdi.
Aradan geçen dakikalarda salonu toparladığımda, telefonumun zil sesi kulaklarıma doldu. Telefonumu aldığımda, bilmediğim bir numarayla karşılaştım.
"Efendim?" Diyerek telefonu açtığımda, karşıdan tanımadığım bir erkek sesini duydum. "İyi akşamlar efendim! Dominostan arıyorum, evinizin adresini bulamadım. Rica etsem tam konum atabilir misiniz?"
"Tabii..." dediğimde görmese bile başımı olumlu anlamda salladım. Peşinden de ekledim: "Hatta dışarıya çıkıyorum şimdi." Telefonu kapattığımda, hemen WhatsApp'tan konum attım. Aslında evimiz genelde kolay bulunuyordu ama yüksek ihtimalle karanlıkta falan başka bir sokağa girmiş olmalıydı.
Portmantoda asılı olan siyah hırkamı üzerime geçirdiğimde, anahtarımı da yanıma alarak, dışarı çıktım. Çıkmamla birlikte Mirzaların evinden yükselen kahkaha sesleri kulaklarıma dolduğunda, kaşlarım derin bir şekilde çatıldı. Gülüyorlardı. Ve Ahsen'de onlarlaydı. Bunu düşünmek bile içimdeki yangınımı harladığında, kapının önündeki merdivenlere oturup dizlerimi kendime doğru çektim.
Benim oturmamla birlikte Mirzaların evinin kapısı açıldığında, Dila'yı gördüm. Elinde tuttuğu tabakla birlikte bizim eve doğru geliyordu. Beni görmesiyle birlikte gözleri şaşkınlığını belli edercesine açıldığında, "Mihran?" Dedi. Sesi soru sorar bir şekilde çıkmıştı. "Ne yapıyorsun böyle dışarıda?"
"Pizza söyledim, onu bekliyorum..." dediğimde gözüm Dila'nın arkasından açık bıraktığı kapılarının ardındaki bahçeye takıldı. Devran abi, Polat abi, Beşir, Ahsen ve Mirza rakı içiyorlardı. Ahsen tam Mirza'nın yanına oturmuştu.
Ve tam şimdi aklıma Mirza'nın saatler önce kurduğu cümle düştü: 'Otursan ya yamacıma?' Demişti. Gerçekten de Ahsen'i çok güzel yamacına oturmuştu.
Derince bir nefesi içime çekmeye çalıştığımda, Dila, "Ee biz mangal yakmıştık zaten," dedi. "Neden söyledin ki? Hem bak ben sana en sevdiklerinden getirdim." Dila elindeki tabağı gösteriyordu ama ben ona bakamıyordum bile. Onlara bakmamam gerekiyordu ama ben onlardan gözlerimi ayıramıyordum.
Dila, "Merak etme aralarında bir şey yok," dediğinde gözlerimi hızlı bir şekilde ona doğru çevirdim.
"Etmiyorum," dediğimde bu dediğime inanmadığını tabii ki de anlayabilmiştim.
Dila, benim dediğimi hiç umursamadığını belli edercesine, "Yani en azından abimden yana yok," dediğinde gözlerimi tekrardan Mirza'ya çevirdim. Öylece önüne bakıyor, sadece rakısını yudumluyordu.
Abimden yana yok...
Yani o yılandan yana vardı. Gerçi bu kadar neyi düşünüyorsam... Tabii ki de vardı.
"Bunları sana abim yolladı. Yani sen köfte, domates ve soğan seviyormuşsun onlardan koydurdu." Dila'nın söylediklerini duyuyor ama ona bakamıyordum. Dila'nın elinde tuttuğu tabağı yanıma koyduğunu hissettim ama yine bakamadım.
Ve tam o an Mirza masada olan gözlerini, bana doğru çevirdiğinde, gözleri gözlerimle birleşti. Beni görmesiyle birlikte kaşları çatıldı. Sanki ben adam yiyordum ha!
Birden oturduğu yerden kalktığında, bana doğru gelmeye başladı. Ve o an motor yüksekçe bir ses çıkartarak tam önümde durduğunda, Mirza'yla olan göz bağlantımızı da kesmişti.
Kurye, "İyi akşamlar efendim," dediğinde elindeki poşeti bana doğru uzattı.
"İyi akşamlar," dediğimde poşeti çekip aldım.
"Otuz TL efendim," dediğinde elimde tuttuğum elli TL'yi uzattım. Ama benim ve çocuğun arasına başka bir el daha girdiğinde Mirza'nın, "Buradan al!" Diyen sesi kulaklarıma doldu.
Gözlerimi Mirza'ya çevirdiğimde, "Saçmalama," dedim hemen. "Lütfen buradan alır mısınız?" Adamın gözleri ikimizin de ona uzattığı paralarda takılı kaldığında, kaşlarım çatıldı. Haliyle o da hangimizden alacağını şaşırmıştı.
"Buradan al!" Diyen Mirza'nın sert sesiyle çocuk Mirza'nın elindeki parayı aldığında, ağzımdan şaşkınlık nidası kopuverdi. Mirza beni hiç umursamadığında genç adama doğru, "Kalsın," dedi. Adam, başını salladığında, "İyi akşamlar!" Dedi ve hemencecik gitti.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun ya?" Dediğimde sesimin tonu yükselmişti. "Sen kimsin de benim yemeğimin parasını ödüyorsun?"
Mirza benim söylediklerimi hiç umursamadığını belli edercesine, "Köfte severdin sen?" Dedi. Sesi soru sorar bir şekilde çıkmıştı. "Yoksa artık sevmiyor musun?"
Allah'ım sen bana sabır ver.
"Sen, benim paramı niye ödüyorsun diyorum sana. Sana ne benim yemeğimin parasından ya?" Böyle söylüyordum ama kime söylüyordum işte...
Mirza, "Köfte ve domatesi ekmek arasına koyup yemeyi çok severdin," dediğinde olduğum yerde tepinmemek için kendimi zor tuttum.
"Sevmiyorum artık," dedim gözlerinin içine baka baka. Mirza'nın gözleri acı içerisinde kapandı. Gözlerinin içine baka baka 'sevmiyorum' dememin onda yarattığı etkilerin farkındaydım. Bunu köfte için inadıma demiş olsam bile...
"Köfteyi de sevmiyorum, soğanı da sevmiyorum, domatesi de sevmiyorum artık."
Mirza, "Peki," dediğinde büyük bir sakinlikle başını salladı. "Artık neyi seviyorsun?"
"Senden gelen hiçbir şeyi sevmiyorum mesela," dedim hiç düşünmeden. Söylediğim şeyden sonra Mirza'nın gözlerindeki ifadeler değiştiğinde, donuklaştı.
"Oysa senden gelen her şey benim başımla beraber." Dudaklarının arasından dökülen her bir kelimeyle birlikte donup kaldığımda, tepki vermemek için kendimi zor tuttum. Tırnaklarımı avucumun içine hızlı bir şekilde bastırdım.
"Bunu yapma!" Diyen Mirza, birden sol elimi ellerinin arasına aldığında, kilitlemiş olduğum avucumu gözlerimin içine baka baka açtı. Uzun tırnaklarımın izi avucumun içine çıkmıştı. Ve bazı tırnaklarımın izi neredeyse kanadı kanayacaktı. Baya kızarmışlardı. Mirza, avucumdaki izlere baktığında, kaşları çatıldı, gözleri sıkıldı.
Dudaklarının arasından, "Bir daha sakın!" Diye tısladığında, avucumun içindeki İzleri okşamaya başladı. "Bir daha sakın kendine böyle bir zarar verme!" Sözlerinin aksine parmakları yumuşaktı. Sanki izlerimi silmek istercesine okşuyordu.
"Haklısın tabii..." dediğimde dudaklarım acıyla yukarıya doğru kıvrıldı. Gözleri dudaklarıma düştü.
Elleri ellerimde, gözleri dudaklarımdaydı...
"Sen varken ne haddime kendime zarar vermek." Söylediğim her bir kelimenin Mirza'nın kalbine tıpkı bir hançer gibi saplandığını hissettim. Sarsılmıştı.
Evet, sarsılmıştı ama yine de gözlerindeki sertlik bir gram olsun eksilmemişti. Dudaklarının arasından, "Mihran!" Dedi.
Ne Mihran, ne Mihran?
Elimi hızlı bir şekilde ellerinin arasından çekip kurtardığımda, Ahsen'in, "Mirza!" Diye bağıran sesi kulaklarımıza doldu.
Gözlerim arkamızda beliren Ahsen'e doğru düştüğünde, belli belirsiz bir şekilde dudaklarım yukarıya doğru kıvrıldı. "Hah..." dedim. Mirza, Ahsen'e dönmemişti bile. "Geldi seninki. Artık oturtursun onu yamacına. Sevdiği yemekleri önüne koyarsın falan filan. Birlikte rakılar içersiniz hatta." Kendimi tutamayarak söylediklerimden sonra, anında pişman olmuştum. İçimi kemirip duran duygularıma bir yön vermem, tutmam gerekiyordu ama onlar maşallah başlarını alıp gitmişlerdi.
Mirza, "Sadece iş arkadaşım," dediğinde üzerine basa basa konuşmuştu. Belki de az önceki söylediklerimi yanlış anlayıp keyiflenmesi gerekirdi ama öyle bir şey olmamıştı.
"Aynen aynen," dedim. "Herkes iş arkadaşını zaten böyle evlerine getiriyor. Sofralarına oturtuyor." Söylediklerimin farkına vardığımda, duraksadım. En sonunda, "Aman bana ne ki ya senin ne yaptığından?" Dediğimde gitmek için harekette bulundum ama Mirza yüzünden gidemedim.
Beni, belimden tutup kendisine doğru çektiğinde, "Beşir'de iş arkadaşım ama bak o da burada," dedi. Sesi sakin bir şekilde çıkmıştı.
"Umurumda bile değil," dediğimde belimde dolanan ellerinin varlığı bile içimi ısıtmaya yetmişti. Belimde dolaştırdığı elleri duraksadı ama hâlâ belimi tutuyordu.
"Senin aksine, düşüncelerin benim umrumda."
"Bir şey düşünmüyorum ben. Umurumda bile değilsin." Konuşuyordum konuşmasına ama bu söylediklerime kendim bile inanmayacak durumdaydım şu an.
"Umurunda bile olmadığı için mi kıskançlık krizlerine girdin?" Mirza'nın eğlenir bir şekilde söylediği şeylerle birlikte kaşlarım çatıldı. Kıskançlık krizleri mi?
"Ne kıskanacağım seni?" Dediğimde Mirza'nın belimdeki ellerinin arasından kurtuldum.
Ve tam o an Ahsen tekrardan, "Mirza!" Diye bağırdı. Elimi, enseme götürüp kaşımaya başladığımda içimden sabır çekiyordum. Şu kızın 'Mirza' diye bağırması bile tüm sinirlerimi alt üst ediyor, beni tanıyamadığım birisine çeviriyordu.
Üstüne basa basa, "Git git..." dedim. Yere doğru eğilip Dila'nın koyduğu tabağı aldığımda ağzımın içinden homurdandım. "Bekletme şimdi iş arkadaşını." Duymuş muydu bilmiyordum ama onun kulakları yarasa kulağı gibiydi. Mutlaka duymuş olmalıydı.
Sinirli bir şekilde söylediklerimden sonra, merdivenleri çıkmaya başladım. Aklıma gelen şeyle birlikte duraksadığımda, tekrardan Mirza'ya düştüm.
"Ayrıca..." dediğimde elimde tuttuğum parayı Mirza'ya doğru salladım. "Bir daha sakın böyle bir şey yapma." Elimdeki parayı Mirza'ya doğru fırlattığımda, Mirza tutmadı ve yere düştü.
Mirza çatık kaşlarının ardından bana bakmaya başladığında, onu hiç umursamadan eve girdim. Burnumdan solumaya başladığımda, "Manyak," diye tısladım dudaklarımın arasından. "Allah'ın manyağı, denyosu." Sinirli bir şekilde mutfağa geçtiğimde, elimdeki pizza paketini ve tabağı masanın üzerine koydum.
Ellerimi saçlarımın arasından geçirdiğimde, gözlerim birden mutfağın açık camından Mirza'nın gözleriyle birleşti. Bıraktığım yerde duruyordu. Gözlerimin içine baka baka yere doğru eğildiğinde, fırlattığım parayı eline aldı. Aldığı parayı cebine koyduğunda, gözlerini hâlâ gözlerimden ayırmamıştı. Ama ben ayırdım. Açık olan perdeyi hızlı bir şekilde çektiğinde, aramızdaki bağ kopmuş oldu.
Elimi, başımın üzerine götürüp ovalamaya başladığımda, oflamadan edemedim. Son günlerde her şey o kadar çok üzerime gelmişti ki... Ve ben artık bu duruma dayanmakta zorluk çekiyordum.
Bir de başıma bu Ahsen çıkmıştı. Gerçi Ahsen benim başıma değil, başkalarının başına çıkmıştı ya neyse. Ama kızın sesini duymak bile sinirlerimi bozuyordu. Olduğum yerde tepinmemek için kendimi zor tutuyordum. En sonunda bana da kafayı yedirtmişlerdi.
Düşüncelerimin saçmalığı karşısında, ofladığımda, pizzanın paketini açtım. Keyfim bir hayli kaçmıştı ama en azından karnımı doyurup, uyuyabilirdim.
Açtığım pizzada gördüğüm şeyle birlikte kaşlarım çatıldı. Mantar olmasın diye not düştüğüm halde mantar vardı. Mantara karşı küçüklüğümden gelen bir sevmeme durumum vardı. Küçükken sadece bir kez yemiştim ve o günden beri de ağzıma mantarı sürmemiştim. Ve belirttiğim halde pizzam mantarlı gelmişti.
Dolaptan bir tabak çıkardığımda, ellerimi mantarlara doğru uzattım. Ama dokunamadım.
Önceden benim için pizzamın mantarlarını ayırıp, yiyen birisi olurdu. Ama şu an o kişi yoktu.
Abim, benim için mantarları ayırırdı.
Ama artık o yoktu.
Ve bunun acısını anlatmamın tarifi de yoktu. Gözlerim birden dolu dolu olduğunda bir damla yaş akıp yanaklarıma doğru süzüldü. Gözlerimi mantarlardan ayıramamıştım. Ve zihnim beni tek bir güne götürdü.
•••
02.01.2017
Gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle sildiğimde, kısa bir an için kendime müsaade ettim. Bir an önce kendime gelmem ve gözlerimdeki yaşları durdurmam gerekiyordu.
Bu gözlerimdeki yaşlarımın sebebi annemdi. Bir insan çocuğunu nasıl kırabiliyordu bilmiyordum ama annem her defasında beni kırmayı başarıyordu. Annem, benim sürekli kanayan ve bir türlü kabuk tutmayan en büyük yaramdı.
Ve bir insanın annesinin böyle yara olması çok acıydı...
Çalan kapıyla birlikte gözlerimdeki yaşları tamamıyla silmeye çalıştığımda, hızlı bir şekilde oturduğum yerden kalktım. Kim geldiyse ağladığımı belli etmemem gerekiyordu.
Kapıyı açtığımda gördüğüm abimle birlikte gülümsemeye çalıştığımda, "Hoş geldin abi," dedim.
Abim güldüğünde, "Hoş bulduk gülüm," diyerek içeri geçti.
Abim, bana hep gülüm derdi.
Gözlerimi abimden ayırmadığımda, "Aç mısın abi?" Dedim. "Yemekleri ısıtayım mı?"
Abim, "Yok değilim," dediğinde duraksadı. "Annem yok mu?"
"Asiye teyzelere gitti," dediğimde abim buna tabii ki de şaşırmamıştı. Zaten annemin, Asiye teyzelerden çıktığı yoktu ki...
Abim başını gülerek olumsuz anlamda salladığımda, gözlerime dikkatli bir şekilde baktı, ve kaşları derin bir şekilde çatıldı. Gözlerimi hızlı bir şekilde abimin gözlerinden kaçırdığımda, onun hâlâ bana baktığını hissedebiliyordum. Ağladığımı anlamıştı. Zaten anlamamasını beklemek büyük bir aptallıktı.
Abim, benim tek bir bakışımdan, tek bir gülüşümden her şeyimi anlardı.
"Ağladın mı sen?" Dediğinde başımı hemen olumsuz anlamda salladım.
"Ağlamadım... O da nereden çıktı?" Abimin kaşlarının çatıldığını ve çatık kaşlarının ardından bana baktığını hissedebiliyordum.
Beni kolumdan tutup kendisine doğru çektiğinde, "O çakır gözlerinin içindeki yaşlardan anlamış olabilir miyim gülüm?" Dedi. Yüzüne bakmadım, başımı göğsüne doğru yasladım.
Ve tam o an sanki bu anı bekliyormuşçasına ağzımdan kaçan hıçkırığıma engel olamadığımda, tekrardan ağlamaya başladım. Abim, benim hassas noktamdı.
Ve içimdeki duygularım bir abime bir de ona açılırdı.
Abim, "Ne oldu sana böyle?" Dediğinde saçlarımı okşamaya başladı. Ama ben bir şey demedim. Sadece öyle durdum.
Annemle çok kavga ederdik. Ve bu kavgalarımızın genel nedeni; benim bir işi de olsun becerememem olurdu. Mesela üniversite sınavına girmiş ama kazanamamıştım. Puanım bir hayli düşük gelmişti. Ve ben mezuna kalmıştım. Babam ve abim, dershaneye yazdıralım demelerine rağmen yazılmayı kabul etmemiş, evde çalışmayı istemiştim. Ama ben evde ders çalıştıkça bu annemin gözüne garip bir şekilde batmaya başlamıştı.
Önceleri bir şey demese de sonralarda sanki üniversite sınavını kazanamamam çok büyük bir suçmuş gibi davranmaya başlamıştı. Oysaki bu bir suç değildi. Ben hayallerimin peşinden gitmek için mezuna kalmayı seçmiştim. Ama bu annem için böyle değildi işte.
Abim, "İçeri geçelim gülüm," dediğinde beni içeriye doğru yürütmeye başladı. Salondaki üçlü koltuğa oturduğumuzda başımı hâlâ abimin göğsünden kaldırmamıştım. Dizlerimi kendime doğru çektiğimde, artık minik bir kedi gibi kıvrılmıştım.
Abim saçlarımı okşamaya başladığında, dudaklarının varlığını saçlarımın arasında hissettim. "Ne oldu sana böyle gülüm?" Dediğinde bir şey demedim.
"Bir... bir şey olmadı," dediğimde sesim kesik bir şekilde çıkmıştı. Abime, annemle aramızda olan sorunları anlatmayı sevmiyordum. Çünkü; eninde sonunda benim yüzümden kavga ediyorlardı. Ve ben bunu istemiyordum.
Abim söylediklerimi umursamadığını belli edercesine, "Sen bana önce şu gözyaşlarının hesabını ver bakalım," dediğinde eliyle yanağımı okşamaya başladı. Parmakları, gözlerimden akan yaşları tek tek sildiğinde, bana bu kadar şefkat gösterilmesine dayanamadım ve daha çok ağlamaya başladım.
Öyle bir bünyeye sahiptim ki... Annemden görmediğim sevgiyi bana başkaları verdiğinde, kendimi sanki pamuklara sarılmış gibi hissediyordum.
"Mihran!" Dedi abim. Sesi bu sefer sert çıkmıştı. Kaşlarının çatıldığını ve çatık kaşlarının ardından bana baktığını hissedebiliyordum. "Ne oldu söyle hadi bana?"
"Bir şey olmadı," diye mırıldandım tekrardan. Evet, zaten bir şey olmadığı için böyle ağlayıp duruyordum.
"Gülüm?" Dediğinde abim, ellerini çenemde hissettim. Çenemdeki parmakları eğdiğim başımı hafifçe havaya kaldırdığında, gözlerime bakmaya başladı. Gözlerim, gözleriyle birleştiğinde ona yalan söyleyemeyeceğimi biliyordu.
"Ne olduğunu söylersem, benim yüzümden aranız bozulur abi," dediğimde başımı sağ tarafıma yatırdım. "Ben bunu istemiyorum ama."
Abim hemen, "Yine annem mi?" Dediğinde bir şey demeyerek sessiz kaldım. Zaten konunun yine annem olduğunu anladığını biliyordum.
"Abi, sence ben işe yaramazın teki miyim? Bir baltaya sap olamıyorum, üniversite sınavını bile kazanamıyorum. Ev işlerini de elime gözüme bulaştırıyormuşum... Öyle miyim gerçekten?" Kesik kesik nefeslerimin arasından söylediğim şeylerle birlikte, abim beni kendisine doğru çektiğinde, sarıldı. Kollarımı abime dolamadım ama göğsüne sığındım.
Aradan geçen birkaç dakikada abimden ayrılamadığımda, en sonunda abim ellerini sırtımdan çekti. Sığındığım göğsünden zorlukla başımı kaldırdığında, "Bana bak!" Dedi. Sesi sert bir şekilde çıkmıştı ama yanaklarımdaki gözyaşlarımı silen elleri bir o kadar yumuşaktı.
"Sen işe yaramaz falan değilsin tamam mı? Bu saçmalıkları senin aklına sokan annemle de hesaplaşacağım ben daha..." Abimin söylediği son cümleden sonra tam itiraz edecektim ki; elini hafifçe havaya kaldırarak beni durdurdu.
"Herkes her şeyi yapacak bir şey yoktur abiciğim, tamam mı? Başkalarının kazandığı üniversiteyi sen üç yılda kazanırsın, ya da senin dört yılda bitirdiğin üniversiteyi başkaları altı yılda bitirir. Bunlar, senin kendine verdiğin değerin için bir ölçüt değil." Abimin parmakları yanağımda duraksadığında, "Bazen yeri gelecek kendinden başka kimseyi duymayacaksın tamam mı?" Dedi.
Kendimden başka bir kimseyi duymamak...
"Seni de mi?" Diyerek işi şakaya vurduğumda, güldü.
"Yok, annemi duymasan yeter." Beraber güldük. Evet, bazen gerçekten annemi duymasam çok iyi olacaktı. Ama öyle söylendiği gibi olmuyordu işte.
Ben, sevdiğim insanlara kulaklarımı tıkayamıyordum. İşte tam bu yüzden de en çok sevdiğim insanlara kırılıyordum. Onların sözleriyle beni paramparça etmelerine izin veriyordum. Ve en acısı da; tek bir gülüşleriyle onlara kanıyordum. Şimdi annem çıkıp 'hadi gel kek yaptım' dese bundan iki saat önce yaşadıklarımızı hiç düşünmeden onun yanına gidip sarılırdım.
"Bazen canımı çok yakıyor," diye mırıldandım. Aslında abime anlatmak istemiyordum ama kendime engel de olamıyordum. "Ona o kadar yardım ediyorum," dediğimde cümlemin yanlışlığıyla birlikte duraksadım. "Hayır, yardım etmek değil. Bir evi paylaşan bireylerin ortaklaşa yapması gereken işleri yapıyorum..." Abim güldüğünde sözümü kesti.
"Bana taş mı geldi gülüm?" Evet, ona ve babama taş atmış olabilirdim. Sağ olsun kendileri hiçbir iş yapmıyorlardı çünkü. Anca gelip yatıyorlardı. Gerçi onları da anlayabiliyordum. Çalışıyorlardı sonuçta. Abim; fen bilgisi öğretmeniydi. Ve merkezdeki bir okulda çalışıyordu. Genelde her gün dersleri oluyordu ve sabah gidip, akşam geliyordu.
"Hissettin mi?" Dediğimde ben de güldüm.
Abim, "Hem de ne hissetmek?" Dediğinde saçlarımı karıştırdı. "Lafı gediğine gediğine koydun."
"Yaa..." diye huysuzca homurdandığımda, ellerinin varlığından kurtulmaya çalıştım. Saçımı karıştırıp çıkacaktı kesin. Ki beklediğim gibi de oldu. Çok kısa bir sürede saçlarımı birbirine kattığında, "Abi ya..." dedim. Ellerimle dağıttığı saçlarımı düzeltmeye başladığımda, bir yandan da dik dik abime bakıyordum. Kesinlikle benim saçlarımla bir alıp veremediği vardı. Yani yoksa bunun başka bir açıklaması olamazdı.
En sonunda abimin karman çorman ettiği saçlarımı düzelttiğimde abim düzelttiğim saçlarımı okşamaya başladı. Bu sefer pek dağıtacak gibi durmadığı için geriye çekilmedim. Ama ondan her türlü pisliği de beklerdim yani. Şaka şaka...
"Gülüm," dedi abim. Gülün seni yesin ya. "Sen bu dönemde sadece sınavlarına odaklan tamam mı? Onun dışındaki her şey ben de." Başımı belli belirsiz bir şekilde salladım. "Bir daha da o çakır gözlerinden yaşlar dökülmeyecek tamam mı?" Başımı tıpkı küçük bir çocuk gibi aşağı yukarı salladım.
Böyle diyordum ama yine ağlayacaktım, biliyordum. Sadece ağladığım zamanlar abim görmeyecekti, bunu da biliyordum.
"Hem ben senin yerine tüm evi temizlerim," dediğinde abim, ciddi olup olmadığını anlamak için gözlerinin içine baktım. Açık kahverengi gözleri oldukça ciddi gibiydi.
Abim ve ev temizlemek?
"Böyle camlara çıkar camları da silerim. Hatta böyle silerken annem gibi söylenir, üzerine bir de türkü patlatırım." Evet, annem cam silerken sürekli bize söylenirdi. Üzerine bir de bize laf sokmalı türküler, şarkılar söylerdi.
"Tabii tabii..." dedim alayla. "Sonra annem de senin peşinden çıkar, beni rezil ettin artık seni de kimse almaz Serhat diye bağırır." Söylediklerimden sonra abim kahkahalarla gülmeye başladığında, ben de kendimi tutamadım ve güldüm.
Abim ağzının içinden, "Sanki ben evlenmek istiyormuşum gibi," diye homurdandığında, gülmeden edemedim. Abim, yirmi altı yaşındaydı ve anneme göre abimin evlenme yaşı çoktan gelmişti ve hatta geçiyordu da.
Sırf abime gıcıklık olsun diye, "Annem seni bulduğu ilk kıza verecek," dediğimde abimin kaşları çatıldı.
"Ben, sen evlenmeden evlenemem abiciğim." Abimin söylediği şeyle birlikte gözlerim şok içerisinde açıldığında, çok bir zaman geçmedi ki; hemen üzerimdeki şaşkınlığımdan kurtuldum.
"B... ben mi?" Kekelemememle birlikte abimin gözleri kısıldığında, şüpheli bir ifadeyle yüzüme bakmaya başladı.
Bakma abiciğim bakma... Yüzümde bir şey yok ne olur bakma...
Abim, "Evet, sen..." dediğinde duraksadı. "Ee tabii sen de evlenmeyeceğine göre, böyle bekar bekar birbirimizin başına kalırız."
Ben ve evlenmemek?
Mirza'da öyle diyordu zaten. Mirza'yla yaklaşık dört aydır sevgiliydik ve beyefendi şimdiden evlilik planları yapmaya başlamıştı bile. Tabii bizi bilmeyen abimde kendi içinde hayaller kurmaya başlamıştı. Mesela böyle evlenmemem gibi...
Bir şey demeyerek sessiz kaldığımda abim bu sefer, "Evlenecek misin yoksa?" Dedi. Böyle sormuştu sormasına ama sanki sesi 'hele bir evlen' der gibi çıkmıştı.
Hemen, "Yo..." dediğimde başımı olumsuz anlamda salladım. Mühim olan şu anı kurtarmaktı. "Evlilikti neymiş ya?" Evet, kesinlikle baya kurtarıyordum. "Evlenmek kim, ben kim yani? Ben başıma bela mı arıyorum?"
Allah'ım bunları iyi ki Mirza duymuyordu. Vallahi sıçardım yani. Onun dilinden, söylenmelerinden asla kurtulamazdım.
Abim, "Aferin benim kardeşime," dediğinde beni başımdan hızlı bir şekilde çekip, saçlarımın üzerine öpücük kondurdu. Ama bu çekişi sanki Kuzey'in, Simay'ın kafasından tutup çekmesi gibi olmuştu.
Acaba abim geceleri gizli gizli Kuzey Güney izliyor olabilir miydi?
Kesinlikle olabilirdi.
"Hiç yani..." dedim başımı abimin elinin arasından kurtarmaya çalıştım. Hatta birden kendi kendime gaza geldiğimde, "Haydi güzelim şeker ezelim..." diye bağırdım.
Abimin elinden kurtulup oynamaya başladığımda, "Bu sene de bekar gezelim," diye bağırdım. Gerçekten coştukça coşmuştum.
Abim, benim bu hallerime güldüğünde, "Deli kız," dedi. "Evet, bu konuyu da hallettiğimize göre artık benim şu aç karnımı doyursak mı acaba?"
"Eee aç değilim demiştin ama," dediğimde, abime yemek ısıtmak için kalkacaktım ki; abim beni eliyle durdurdu.
"Bugün bir değişiklik yapıp pizza söyleyelim gülüm. Hazır annem de evde yokken, hemen yeriz." Ooo benim canıma minnetti valla. Pizzaya hayır dediğim görülmemiştir yani. Zaten annem evde olduğu zaman giyemiyorduk, hazır evde yokken hemen yerdik.
Gülerek başımı salladığımda, az önceki hallerimden kurtulmuş gibiydim. Yani en azından şu anlık...
Oturduğum koltuktan kalktığımda, "O zaman sen söyle, ben de kolaları falan ayarlayayım abi," dediğimde abim başını salladı ve telefonunu eline aldı.
Mutfağa geçtiğimde bardaklara kolalarımızı doldurmaya başladım. Abim ve ben deli gibi kola hastası olabilirdik. Yani şimdi bir kola içmeye başlardık ve iki buçuk litreyi bitirirdik.
Kola dolu bardakları tepsiye koyduğumda, hırkamın cebinde duran telefonum titredi. Telefonumu çıkardığımda, bildirim panelinde gördüğüm Mirza'nın ismiyle mesajlarıma girdim.
Gönderen: Mirza abi
Bize gelmemişsin kurban olduğum
Yani sevgilisini, abi diye kaydetmeyende ne bileyim. Valla birisi görür korkusuna böyle kaydetmiştim. Ama birisi görse herhalde kurban olduğum yazdığını görürdü. Yani bu yaptığım da pek işe yaramamış olurdu.
Aslında Mirza'yla normalde WhatsApp'tan konuşuyorduk, hatta ben onu WhatsApp'tan sessize almıştım. Ki bunu da mesajlar üstten düşmesin diye yapmıştım. Ama yüksek ihtimalle ben WhatsApp'a girmeyince, mesajlardan yazmıştı.
Gönderilen: Mirza abi
Ders çalışıyordum. Şimdi de abimle pizza yiyeceğiz, gelsene.
Yolladığım mesajla birlikte gözlerim bahçelerinden çıkan Mirza'ya takıldığında, mutfak perdesini hafifçe araladım. Arabasına doğru ilerliyordu.
Abim evde olduğu için onu arayamazdım ve bu yüzden de yeniden mesaj atmayı tercih ettim.
Gönderilen: Mirza abi
Nereye gidiyorsun??
Gözlerimi ona çevirdiğimde arabasının içinde olduğunu gördüm. Telefonunu cebinden çıkardığında, benim mesajımı okudu ve gözlerini hemen benim odamın penceresine çevirdi. Orada beni göremeyince kaşları çatıldı ve bu sefer de gözleriyle tüm evimizin pencerelerini taramaya başladı. Gözleri en sonunda mutfak camımızda bulduğunda, gözleri gözlerimle birleşti.
Yarım yamalak bir şekilde telefonuna baktığında, bana mesaj yazmaya başladı.
Gönderen: Mirza abi
Emniyete gidiyorum kurban olduğum. Devriye yazmışlar.
Okuduğum mesajla birlikte telefonumu ekranını kapattığımda gözlerimi Mirza'ya çevirdim. Hâlâ gitmemişti ve bana bakıyordu.
Dudaklarımı oynattığımda, "Dikkat et!" Dedim. Sanki ne dediğimi anlamış gibi başını olumlu anlamda salladığında, hemen arabasını çalıştırdı. Gözümden kaybolup gittiğinde, sadece arkasından bakmakla yetindim.
Ta ki abimin, "Pizzalarımız geldi," diyen sesini duyana kadar. Gözlerimi Mirza'nın gittiği yoldan çektiğimde, elime tepsiyi alıp hemen mutfaktan çıktım.
Salona geçtiğimde abimi pizzalarımızı paketlerinden çıkarırken buldum. Kolaları koyduğumda kendimi hemen abimin yanına attım. Pizza kutusunu kucağıma aldığımda, hemen kapağını açtım.
Ama açmaz olaydım.
Kocaman pizzanın üzerinde gördüğüm mantarlarla birlikte yüzümdeki gülüşüm solduğunda, "Abi yaa..." dedim. "Mantarlı bunlar."
Abim sırf bana inadına, "Ee çünkü ben mantarlı seviyorum," dediğinde kaşlarım derin bir şekilde çatıldı. Gerçekten mi ya?
"Of abi of," dediğimde yüzümü ekşittim. Mantarı küçüklüğümden beri sevmiyor, ağzıma bile sürmüyordum. Ama abim sanki bana inadına yapıyormuş gibi yine gitmiş mantarlı söylemişti.
Abim, kutuyu kucağımdan aldığında mantarları ayıklamaya başladı. Ayıkladığı mantarların bazılarını ağzına atıyor, bazılarını da kendi pizzasının üzerine serpiştiriyordu.
"Zevk alıyorsun değil mi?" Dedim, gözlerimi abimden ayırmadığımda. "Bir de inadına gidip mantarlı söylemişsin. Hayır yani mantar olmasın dediğinde koymuyorlar. Ama sen bilerek yapıyorsun bunu."
"Tabii kızım," dedi abim gülerek. "Senin yemediğin bir şeyi böyle sanki sana iyilik yapıyormuş gibi ayırmak ve yemek, bana daha çok abi olduğumu hissettiriyor." Ne? Resmen kendini daha çok abi hissetmek için benim sevmediğim bir şeyi kullanıyordu.
Duyun mantarlar duyun!
"Pes," dediğimde abim ayırdığı bir dilim pizzayı bana uzattı. Hiç itiraz etmeden hemen alıp, yemeye başladım.
Abimin aklına bir şey gelmiş gibi duraksadığında, "Bana bak!" Dedi. Onun birden böyle demesiyle gözlerimi ona çevirdiğimde, kaşları çatık bir şekilde bana baktığını gördüm.
Allah Allah... Bir şey mi yapmıştım ben?
"Ne oldu?" Dedim pizzamdan kocaman bir ısırık aldığımda.
"Senin yemediğin mantarları hep ben yiyeceğim tamam mı? Tabağından da ben ayıracağım. Ben yapacağım ben." Abimin söylediği şeylerle birlikte gözlerim şaşkınlık içerisinde açıldığında, ne diyeceğimi bilemedim. Böyle şeyler aklına nereden geliyordu acaba?
"Tamam yiğidim," diye bağırdım birden. "Bir tek sensin, hep sensin." Ben böyle bağırınca abim de bir gaza gelmişti.
Abim, kafama bir tane geçirdiğinde, "Aferin lan koç," dedi.
Koç?
Gülümlerden, koçlara geçmek?
İstemeden güldüm. Hatta gülüşlerim, kahkahalara dönüştü.
•••
Geçmişin kahkahalarından, gözlerimdeki yaşlarla birlikte çıkabildiğimde, ağzımdan kaçan hıçkırığıma engel olamadım. Hıçkırarak ağlamaya başladığımda, dolu dolu olmuş gözlerimi mantarlardan ayıramıyordum.
Yaşanmışlıklar çok acıydı. Ama bir daha o kişiyle bir şeyler yaşayamayacak olmak daha acıydı.
Abim yoktu,
Ve bir daha da hiç olmayacaktı.
İçime çektiğim nefes bana yetmediğinde, elimi kalbimin üzerine doğru götürdüm. Sanki bir şeyler kalbimi baskılıyor, nefes almamı engelliyor gibiydi. Göğsüm şiddetle kalkıp inmeye başladığında, aldığım nefesin bana yetmediğini hissettim. Pizza kutusunu elime aldığımda, kendimi hızlı bir şekilde dışarı attım. Esen hava yüzüme yüzüme çarptığında, derin bir nefesi içime çekmeye çalıştım.
İşte böyle oluyordu. Abim öyle bir anımda gözlerimin önüne geliyordu ki... Kendimi kaybedecek gibi oluyor, bir çıkış yolu bulamıyordum.
Abim, amansız bir şekilde benden, bizden gitmişti. Ve ben onunla birlikte her şeyimi kaybetmiştim. Şimdi de yolumu bulamıyordum.
Gözlerimden akan yaşlarla birlikte öylece sokağın ortasında kalakaldım. Bu pizzayı atmak istiyordum. Tam adım atacağım sıra, ayağıma dokunan yumuşak bir şeyle olduğum yerde korkuyla sıçradım. Gözlerimi ayağıma çevirdiğimde gördüğüm kediyle birlikte, "Ne yapıyorsun sen be?" Dedim zorlukla. Hâlâ ağlıyordum ama ağlamama rağmen çirkefliğimden de ödün vermiyordum. "Ödüm bokuma kaçıyordu ha! Ne ara geldin sen böyle benim ayağıma? Bir de sessizce, böyle sinsi sinsi yaklaşıyorsun. Ayıp senin bu yaptığın ayıp!" Peş peşe söylenmelerimin ardından en sonunda duraksayabildiğimde, gözlerimi kapatıp açtım.
Ben az önce kediye mi kızmıştım? Ve kedinin bana cevap vermesini mi beklemiştim?
Siyah tüyleri olan kedi öylece yüzüme bakmaya devam ettiğinde, "Pardon, pisicik ya..." dedim. Hâlâ konuşmaya devam ediyordum. Ve kedi de hâlâ benim yüzüme bakmaya devam ediyordu.
"Ne bakıyorsun öyle?" Dediğimde sesim titrek bir şekilde çıkmıştı. Yanına doğru eğildim. Eğilmemle birlikte kedi hemen üzerime atladığında, hafiften korksamda çaktırmamaya çalıştım. Kedi, bu sefer beni hiç umursamadan elimdeki pizza kutusunu yalamaya başladığında, sanki bir tespitte bulunuyormuş gibi, "Sen açsın," dedim. Hafifçe başını okşadığımda, o beni umursamadı bile. "Ben bunu atacaktım," dediğimde gözlerim pizza kutusuna düştü. "Ama senin nasibinmiş demek ki." Beni anlıyor muydu, hiç bilmiyordum. Sadece bakıyordu.
Kucağımdaki kediyle birlikte kaldırımın üzerine oturduğumda, pizza kutusunun kapağını açtım. Kedicik hemen saldırmaya çalıştığında, "Bekler misin lütfen?" Dedim. Sanki ne dediğimi anlamış gibi durduğunda pizzanın mantarlarını ayıklamaya başladım.
"Bak kıymetimi bil, senin için ayırıyorum." Gözlerimden akan yaşlara rağmen güldüm. "Umarım sen de benim gibi mantarsız seviyorsundur. Valla mantarlı seviyorsan da yapacak bir şeyim yok." Ayırdığım pizzayı küçük parçalara bölüp onun önüne koyduğumda, hemen yemeye başladı. Başını okşadım.
"Bir zamanlar benim için de ayıran birisi vardı ama artık yok." Söylediğim şeyden sonra sesli bir şekilde burnumu çektiğimde, kedicik beni hiç umursamadan pizza yemeye devam etti. Kedi bile benimle konuşmak istemiyordu. Ama ben onun aksine onunla dertleşmek istiyordum.
Yanaklarıma süzülen yaşları elimin tersiyle sildiğimde, Mirza'nın sesini duydum.
"Bir seferlik aşsam duvarlarını, silsem ya gözyaşlarını?" Söyledikleri harabe olan kalbimin, onun için atmasına izin verdiğinde, gözlerimi ona doğru çevirdim.
Birkaç adım uzağımdaydı ve doğrudan bana bakıyordu.
Oysa ben onun hangi ara geldiğini bile anlayamamıştım. Ne diyeceğimi bilemediğim saniyelerin birinde belki de en iyi yaptığım şeyi yaptım ve sustum.
Ama Mirza benim suskunluğumu umursamadı ve bana doğru bir adım attı. Kalbimin, onun için olan atışlarına karşılık hiçbir tepki vermedim. Ama sanki o bana böyle yaklaştıkça kalbimin atışlarını hissedecek diye korkuyordum.
Mirza gözlerini gözlerimden ayırmadan yanımdaki küçücük boşluğa oturduğunda, çıplak teni, koluma değdi. Üzerinde sadece siyah bir tişörtü vardı. Üşümüyor muydu acaba? Onun, kolay kolay üşümediğini biliyordum ama hava fazlasıyla esiyordu.
Mirza, elini bana doğru uzattığında sessizce bir pizza dilimini alıp, mantarlarını ayıklamaya başladı. Ayıkladığı pizzayı benim önüme koyduğunda, kendisi de mantarlarını yemeye başladı.
Tıpkı abim gibi...
Bunu düşünmem bile ağlamam için yettiğinde, "Her şey çok farklı olabilirdi," diye fısıldadım. Fısıldamamla birlikte Mirza'nın mantarı ayıklayan elleri duraksadığında, gözlerini bana doğru çevirdi.
Gözleriyle sanki bana içi gidiyormuş gibi bakmaya başladığında, "Hâlâ olabilir," dedi. Acı çekiyordu. Ama benim kadar değil.
"Sen gitmemiş olsaydın, belki de..." dediğimde duraksadım. Gitmemiş olup yaralarımı sarmış olsaydı... Abimin ardından onu da kaybetmemiş olsaydım... Belki o zaman gerçekten her şey çok farklı olabilirdi.
"Belki de biz şu an evli olurduk değil mi?" Buruk bir şekilde söyledi şeyle birlikte gözlerimi gözlerinden ayıramadım. Yüksek ihtimalle öyle olmuş olurduk galiba.
Sustum,
Ben sustum ama Mirza susmadı.
Mirza, "Soyadım sana, sen de bana ne çok yakışırdın..." dediğinde alnını alnıma doğru yasladı. Kucağımdaki kedi aramızda kalmıştı ama halinden memnun gibiydi. Sessiz bir şekilde pizzasını yiyordu.
Gözlerimden yaşlar artık peş peşe dökülmeye başladığında, ilk defa onunla yüzleşmek istedim ve konuştum: "Neden gittin?" Sesim çektiğim acıdan dolayı inler gibi çıkmıştı.
Bu soru belki de ona en başından beri sormam gereken bir soruydu ama ben daha yeni cesaret edip sorabiliyordum. Belki benim için bir anlamı olmayacaktı ama böyle sanki içi gidermişçesine bana baktığında sormadan edememiştim.
Sanki kalbimdeki acılarım dile gelmiş gibiydi.
Mirza, parmaklarıyla yanağımdaki yaşları silmeye başladığında bildiği bir gerçeği dile getirmek ister gibi konuştu: "Affetmeyeceksin değil mi?"
Sorduğu soruyu umursamadım. Mirza'yla ikimizin arasında kalan mırın kırın ettiğinde, kendini bana doğru sürttü. Sürtünmesiyle birlikte huylansamda belli etmedim.
"Neden gittin?" Dediğimde sorumu yenilemiş oldum. Artık bir şey söylesin istiyordum. Önüme bir neden koysun istiyordum.
"Mirza!" Diye peş peşe bağıran Ahsen'in sesi kulaklarımıza dolduğunda, kaşlarım benden bağımsız bir şekilde çatıldı.
Olur olmadık anların içine etme eşittir Ahsen yılanıydı. Ve bu bana yaptığı ikinci olmuştu artık.
Ahsen tekrardan, "Mirza!" Diye bağırdığında, Mirzaların bahçe kapılarının açılma sesi kulaklarıma doldu. Bu ses beni girdiğimiz bu büyülü andan çıkarmaya yettiğinde hızlı bir şekilde Mirza'dan uzaklaştım. Ama Mirza benden asla uzaklaşmadı.
Mirza, "Hay ben böyle işin anasını, avradını, topunu, soyunu, sopunu..." diyerek ağzının içinden homurdandığında, benim duymayacağımı düşünmüş olmalıydı galiba. Ama o kadar yakınımdaydı ki... Aldığı nefesi, çektiği havayı bile hissedebiliyordum.
Ahsen, "Burada mıydın?" Diyerek kendini bize belli ettiğinde, gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.
Mirza oldukça baskın ve sert tonlamasıyla, "Bir şey mi oldu Ahsen?" Dediğinde kaşlarım çatıldı. Şu kızın ismini onun dudaklarının arasından dökülmesine bile tahammül edemiyordum.
'Sana ne?' Diye fısıldadı içimdeki ses. 'Bundan sana ne?' Ne demek sana ne ya? Bu içimdeki seste her bir bok biliyordu ha!
Mirza'nın bu tavrından dolayı Ahsen'in yüzü düştüğünde, "Çay için çağırmıştım, seslendim ama duymadın," dedi. Yüzünün düştüğü, moralinin bozulduğu bariz bir şekilde belliydi. Yinede düşmüş olan moraline rağmen gözlerimi Mirza'yla benim aramda dolaştırmaya başladı. Gözleri en son benim üzerimde durduğunda, "Ama seni meşgul eden bir işin varmış galiba," dedi.
Meşgul eden bir iş ve ben?
Tepki vermemek için kendimi zor tuttuğumda, kucağımdaki kediyi son bir kez okşayarak yere bıraktım. Üzerimde duran pizza kutusunu da yere koyduğumda, Mirza'nın yanından kalktım. Mirza'nın da peşimden kalktığını hissetsemde umursamadım.
Tam evime doğru yürüyeceğim sıra Mirza elini belime atıp beni kendisine doğru çektiğinde, başım göğsüne doğru çarptı. Zamansız bir şekilde gelen bu temasıyla birlikte neye uğradığımı şaşırdığımda, Mirza beni şok edecek o cümlesini kurdu:
"O benim işim değil, her şeyim."
Mirza'nın üstüne basa basa kurduğu cümleyle birlikte, olduğum yere âdeta çakıldığımda, kalbim sanki avuçlarımın içinde atmaya başladı.
O benim işim değil, her şeyim.
Ahsen'in kaşları çatıldığında, Mirza, "Ayrıca..." diye devam etti sözlerine. Belimdeki elleri sıkılaşmıştı. Ve bu bile benim nefesimin kesilmesine yetmişti.
"Mirza değil, başkomiserim diyeceksin." Mirza'nın söylediği şeyle birlikte Ahsen'in yüzü renkten renge girdiğinde, bozulan suratı gerçekten görülmeye değerdi.
Belki bundan zevk almamalıydım ama ben şu an öyle bir zevk alıyordum ki; bunu anlatamazdım. Onun bozulan suratını izlemek bana baya bir seyirlik keyfi vermişti. Ahsen çatık kaşlarının ardından bana bakmaya başladığında, dudaklarım belli belirsiz bir şekilde yukarıya doğru kıvrıldı.
Hatta öyle bir zevk almış, öyle bir keyif vermişti ki; Mirza'nın belimde olan ellerini bile unutmuştum.
Bir dakika, bir dakika...
Mirza'nın elleri belimdeydi ve başımı da göğsüne yaslamıştı. Biz resmen sarılıyorduk. Bismillah.
Birden, "Ne yaptığını sanıyorsun sen ya?" Diyerek yükseldiğimde, ellerinin varlığının altından kurtulmaya çalıştım. Ama pek başarılı olduğum da söylenemezdi. "Sardın yine beni kendine."
Mirza oldukça rahat bir şekilde, gözlerimin içine baka baka, "Sevdiğim kadına sarılıyorum," dediğinde, gözlerine öylece bakakaldım.
Sevdiğim kadına sarılıyorum...
Elleri, belimi tıpkı bir kelepçe gibi sarmışken, kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı.
Sevdiğim kadına sarılıyorum...
Söylediği o tek cümle aklımdan çıkmıyordu. Zihnim sürekli tekrara düşüyor, kendi kendine 'yapma' diyordu. Ama olmuyordu işte.
Göğsüm inip kalkmaya başladığında, "Abi, acil gitmemiz gerek acil," diyen Beşir'in sesi aramıza düştü.
Mirza, "Ne oldu?" Dediğinde gözlerini benim gözlerimden asla ayırmamıştı.
Beşir, "Beklediğimiz ihbar geldi..." dediğinde Mirza'nın elleri hızlı bir şekilde belimden çekildi. Sanki az önce kızan ben değilmişim gibi kendimi boşluğa düşmüşüm gibi hissettim.
Beşir, Ahsen ve Mirza yukarıda duran arabalara doğru yürümeye başladıklarında, arkalarından korku dolu gözlerle bakmakla yetindim. İhbara gidiyorlardı ve bu bile korkmama yetmişti.
Tam Ahsen, Mirza'nın arabasına yöneliyordu ki; Mirza onu durdurdu. "Sen Beşir'le git!"Başımı yere doğru hafifçe eğdiğimde, şu durumda bile gülmeden edemedim. Ahsen çok kısa bir an Mirza'ya baktığında, bir şey demeden Beşir'in arabasına yürümeye başladı.
Mirza tam arabasına bineceği sıra, gözlerini bana çevirdi. Kendimi tutamadım ve içimden gelen bir istekle bağırdım: "Dikkatli ol!" Söylediğim şeyle birlikte Mirza'nın dudakları belli belirsiz bir şekilde kıvrıldığında, sadece gözlerime baktı. Ve ben de gözlerimi ondan ayıramadım.
Beşir, "Ben de dikkatli olurum Mihran bacı hanım," diye bağırdığında Mirza hızlı bir şekilde gözlerini benden çekti ve ona doğru çevirdi.
"O diline ayar ver, yoksa ben vermesini bilirim. Pezevenk, piç." Mirza'nın kızgın bir şekilde söyledikleriyle birlikte gülmemek için dudaklarımı birbirine doğru bastırdım.
Beşir, "Emredersiniz başkomiserim, başkomiserlerin hası, gülü, balı..." dediğinde Mirza'nın bakışlarından korkmuş olacak ki; hızlı bir şekilde arabasına bindi. Beşir arabasını çalıştırdığında, hızlı bir şekilde önümüzden geçip gitti. Ya da korkusundan kaçtı diyebilirdim.
Mirza gözlerini tekrardan bana çevirdiğinde, sadece baktı. Başını hafifçe oynattığında, sanki kendisine gelmesini istermiş gibi başını iki yanına doğru salladı. Ve hızlı bir şekilde arabasına binip, çalıştırdı. Ama tüm bunları yaparken dahi gözlerini gözlerimden ayırmamıştı.
Ah ah... Bunlar tüm ihbarlara böyle gidiyorlarsa yanmıştık biz yani.
Ve Mirza'da önümden son hız geçip gittiğinde, öylece arkasından bakmakla yetindim.
Meslekleri zordu. Her bir mesleğin kendisine göre zorluğu olsa da onların meslekleri de ayrı bir zordu. Kimlerle uğraştıklarını, giydikleri o üniformanın hakkını vermeye çalıştıklarını biliyordum.
Sokağın ortasında öylece dikilmeye devam ettiğimi fark ettiğimde, birden içimi bir huzursuzluk sardı. Gözlerimi, mahallede dolaştırdığımda hemen yukarımda bir karaltı görür gibi oldum. Ama bu kadar kısa sürmüştü ki... Gördüm mü görmedim mi emin bile olamadım.
Olduğum yerde titrediğimde, "Yanlış görmüşsündür," dedim kendi kendime. Belki de kedi ya da köpekti gördüğüm. Ama öyle bile olsa daha fazla burada durmasam iyi olacaktı. Hızlı bir şekilde dört basamak olan merdivenleri tırmandığımda, eve girdim. Kapıyı ardımdan peş peşe kilitlediğimde, merdivenleri çıkmaya başladım.
Odamdan içeriye girdiğimde, yatağımın üzerine oturdum. Saate bakmak için telefonumu elime aldığımda, saatin on bir olduğunu gördüm. Zaman ne kadar da çabuk geçmişti. Annemle babamın geç geleceklerini zaten biliyordum ama valla bu gidişle halamlarda yatılıya bile kalabilirlerdi yani. Zaten gittikleri yerden bir türlü dönmeyi bilmiyorlardı ki...
Benimde içimde keyif falan kalmamıştı. Yani bugün iyi ki bir keyfime bakacağım demiştim ona da bakamamıştım.
Valla ben bu dünyaya, hayatın çilesini çekmeye gelmiştim ya.
Yapılacak en iyi şeyin uyumak olduğunu fark ettiğimde, yatağımdan kalkarak pencereye doğru ilerledim. Altta kalan beyaz perdemi çekeceğim sıra, az önce gördüğüm yerde yeniden bir karartı gördüm. Sanki orada biri var gibiydi. Gözlerimi kapatıp, açtım. Hayır, kimse yoktu.
"Çok güzel delirdim, çok..." dediğimde daha fazla bakmamak için perdemi hızlı bir şekilde çektim. Ama kalbim korkumdan öyle bir atıyordu ki...
Bismillah.
"Kedidir, köpektir be!" Diyerek kendimi avutmaya çalıştığımda, bir an önce uyumak istediğimi fark ettim. Uyanık kaldıkça saçma sapan şeyleri kafamda kuruyordum. Sonuçta bizim mahallede kim olabilirdi ki? Evler dip dibeydi ve bir şey olması neredeyse imkânsız gibi bir şeydi.
Tam yatağıma doğru ilerleyeceğim sıra, kapımın arkasındaki askılığa asılmış olan ceketi görmemle birlikte, oraya doğru yöneldim. Mirza'nın ceketiydi bu. Behlül'ü nezarethaneye attığı gece ona kızmak için çıktığımda, bana verdiği ceketiydi.
Ceketin varlığını bile unutmuştum.
Elimi, cekete doğru uzattığımda, çekip aldım. İstemsiz bir şekilde soluduğumda, Mirza'nın yoğun, erkeksi kokusunun hâlâ ceketinin üzerinde olduğunu fark ettim. Ki geçecek gibi de durmuyordu.
Elimdeki ceketle birlikte kendimi yatağıma attığımda, gözlerimi kapattım. Yüzüne, gözlerine içimde büyüttüğüm bir hissizlikle bakmaya çalışsam da, onun olmadığı zamanlarda böyle oluyordu işte.
Belki ona yenilmiyordum ama yenilişim onun kokusuna oluyordu.
Mirza'nın ceketine sarıldığımda, burnumu ceketine doğru gömdüm. Gözlerimi kapattığımda, beş dakika içinde uyuyacağımı biliyordum. Ki öylede oldu. Daha beş dakika bile geçmeden, ben derin bir uykunun kollarına kendimi bıraktım.
*
Gözlerimi zorlukla araladığımda, yastığımın altındaki telefonumu aldım. Saate baktığımda saatin daha sabahın dokuzu olduğunu gördüm. Hafta sonu da bu saatte uyanılmazdı ama ya. Şimdi bir kez uyanmıştım, bir daha da uyuyamazdım ki.
Gerine gerine yatağımdan kalktığımda, kenarda duran bardağıma su doldurup, içtim. Susamıştım valla.
Odamdan çıktığımda hemen banyoya girerek elimi, yüzümü yıkadım. Madem bu kadar erken kalkmıştım en azından kahvaltı hazırlayabilirdim. Hem annemin gözlerini de yaşartmış olurdum. Zaten annemler gece çok geç geldikleri için daha uyanmazlardı.
Mutfağa girdiğimde hemen çaydanlığa su koyarak, kahvaltılıkları çıkardım. En kolayından patates kızartmayı düşünüyordum. Beş dakikada hemen patatesleri soyup, doğradığımda yağını kızdırdığımda tavanın içine attım. Peşinden hemen çayı da demlediğimde, ekmek sepetine ekmek var mu diye baktım. Ama yoktu. Gerçi olmaması da normaldi. Biz ekmek telefi olmaması için yiyeceğimiz kadar alırdık.
Gözlerimi üzerime çevirdiğimde üstüme bakmaya başladım. Geceliklerim vardı. Değiştirmeye üşeniyordum ama böyle çıkıp çıkmama konusunda da kararsız kalmıştım.
"Aman be!" Dediğimde portmantoda olan ceketimi aldım. Zaten sabahın şu saatinde mahallede çok kişi olmazdı. Kim görecekti ki beni?
Geceliğimin üzerine ceketimi geçirdiğimde, dolabın içindeki tastan bozukluk para aldım. Sonrasında kendimi dışarıya attığımda, yürümeye başladım. Zaten bakkal çok yakın olduğu için hemencecik gidip gelirdim.
Bakkala doğru yürümeye devam ederken gördüğüm Mirza'yla birlikte adımlarım istemsiz bir şekilde durdu. Onun burada ne işi vardı ya? Sabah sabah gördüğüm ilk yüz onun yüzü olmak zorunda mıydı?
Kaşlarım çatıldığında, onu incelemeye başladım. Bakkalın önünde mahallemizin küçük çocuklarından olan Ali ile konuşuyordu. Daha doğrusu Ali konuşuyor, Mirza ise onu büyük bir dikkatle dinliyordu. En sonunda Ali'nin saçlarını karıştırıp, dağıttığında Ali geriye kaçmaya çalıştı. Mirza güldüğünde cebinden çıkardığı parayı hemen Ali'nin eline sıkıştırıverdi.
Daha fazla burada böyle duramayacağımı anladığımda, yürümeye başladım. Yolun ortasında durdukça geçen birkaç kişi tarafından dikkat çekiyordum.
Mirza'nın gözleri sanki benim burada olduğumu anlamış gibi bana doğru çevrildiğinde, kaşları çatıldı. Gözleri beni baştan aşağı süzmeye başladığında, olduğum yerde rahatsızca kıpırdanmamak için kendimi zor tuttum. Yapabileceğim en iyi şeyi yapıp ceketime biraz daha sarıldım.
Onu en son dün gece görmüştüm. Dün ihbara gitmişlerdi ve gece kaçtı geldi bilmiyordum. Gerçi gelip gelmediğini de bilmiyordum ya neyse. Üzerinde dünden kalma siyah tişörtü var gibiydi. Ve yorgunluğu gözlerinden bile okunuyordu.
Mirza, "Hayırdır?" Dediğinde başını soru sorar bir şekilde salladı. Ne hayırdırı? Cevap vermediğimde sözlerine devam etti: "Yatağına gidecekken, kendini burada buldun herhalde." Gözleri kısıldı, başını yanına doğru yatırdı. "Ne bu halin kızım? Çıkmışsın bir de böyle sokağa."
Bak bak laflara bak...
"Sana ne?" Dedim hemen altta kalmadığımda. "İstediğim gibi çıkarım sana ne? Sana mı soracağım ben nasıl çıkacağım? Haddini bil haddini!" Sert bir şekilde söylediğim şeylerden sonra, Mirza bana doğru bir adım attı. "Ayrıca," dediğimde gözlerimle tişörtünü gösterdim. "Sen de tarzan gibi çıkmışsın... Ben sana bir şey diyor muyum?" Bir adım daha attı. "Demiyorum," dedim bastıra bastıra. "Çünkü; senin aksine ben haddimi biliyorum." Bir adım daha attı ve artık tamamıyla karşımdaydı.
"Konuş konuş!" Dediğinde sesi sert bir şekilde çıkmıştı. "Sen konuş, benim asaplarımı arttır, sinirlerimi tepeme çıkar. Sanki gece gece çok çıkmamış gibi bir de gel sen çıkar." Anca söylenip, burnundan soluyordu.
"Laflara bak ya," dedim alay edercesine. "Beyefendinin sinirlerini tepesine attırıyormuşum. Sanki sinirlerinin indiği, normal olduğu bir gün varmış gibi."
Mirza, "Te allam ya..." dediğinde başını sağ tarafına doğru kütletti ve ellerini saçlarının arasından geçirdi.
"Asıl sana te allam ya..." dediğimde dik dik ona bakmaya devam ettim. "Sabah sabah ben seni görmek zorunda mıyım? Günüm senin gudubet suratınla aydı, sevimsiz sevimsiz." Yüzümü buruşturdum. Mirza'nın sıratı bozuldu, kaşları biraz daha çatıldı. Yani o kaşları indirebilse gözüne kadar falan indirecekti. O dereceydi.
"Mihran!" Dediğinde sık sık nefesler almaya başladı. Gözüme şu an her an patlayacak bir bomba gibi görünüyordu.
Ne Mihran, ne Mihran?
Onunla daha fazla uğraşmak istemediğimde, yanından geçip yürümeye başladım. Valla sabah sabah beni de kendisine benzetmiş, sinirlerimi tepeme çıkarmıştı.
Hayvan.
Mirza, birden kolumdan tutup beni kendisine doğru çektiğinde, "Daha söyleyeceklerim bitmedi!" Dedi.
Pardon?
"Söyleceklerin bitmedi mi?" Dediğimde kolumu, ellerinin varlığından kurtarmaya çalıştım. "Anca sinirlerim, asaplarım diyorsun. Sanki bir şey söylüyormuşsun gibi." Hiç duraksamadan söylediğim şeylerle birlikte Mirza burnundan soluduğunda, gözlerini sinirli bir şekilde kapattı.
Ve tam o an gözlerim Mirza'nın koluna takıldı. Tam tişörtünün boyunun bittiği noktaya...
Ve orada gördüğüm tek bir şey vardı:
Kan.
*
Nasıl buldunuz bakalım?
~Sizce ne oldu? Ve bundan sonraki bölümlerde ne olur?
Yine heyecanlı bir yerde bitirdin diyip bana kızacakları buraya alabilir miyim gğwğeğdğ istediğiniz kadar kızabilirsiniz. Ama şunu söyleyim. Önümüzdeki üç bölüm bombaa ğwğdğdğd
İtiraf *Mihran'ın abisini öldürdüğüm için pişmanım* İtiraf bitti...
Alıntılar için instagram: mavininhikayeleri
Twitter: kendince_yazar0 (kendimizce eğleniyoz gğwğdğd)
Sizleri seviyorum.
💙
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro