Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

15.Bölüm: "Son ve Nefes"

#Yeni Türkü, Deniz Tekin - Sezenler Olmuş

#Anıl Bektaş - Sızı

#Hande Mehan & Sezgin Alkan - Yalan Değil

#Anıl Bektaş - Bitti Hikayemiz

#Edip Akbayram - Metrisin Önü

#Çağan Şengül - Canım Yanıyor

Sizleri çok özledim! Gerçekten özledim💙 Visal 183 Bin! Aramıza yeni katılan kişileri görüyorum ve hepinize hoş geldiniz demek istiyorum. Hikâyemize ortak olduğunuz, yanımda olduğunuz için çok teşekkür ederim. İyi ki...💙

Ve bu bölümün bir kısmında geçmiş sahnemiz var. Bence aşırı aşırı güzel^^ Eğer atlayarak okuyanlarınız varsa bence bu bölümün hiçbir sahnesini atlamayın! Naçizane🤝 Aynı şeyleri hissedebilmemiz, aynı acıya yanmamız dileğiyle...

Şimdi oy verdiysek başlayalım mı?🥰

Şunların güzelliklerine bakar mısınız yaa? En bomba olanı sona koydum ğgğwğdğ çok teşekkür ederim aşkımmm💙 senasnepenthe

*

Başımı cama yasladığım dakikaların sonunda gözlerimi yoldan ayıramıyor, Mirza'nın varlığına dair tek bir haberi bekliyordum.

Bundan saatler önce düğüne düşen Cihangir bombasının üzerine Mirza, Cihangir denen o adamı alarak galiba karakola götürmüştü. Tabii bunu özellikle de Sezin abla ve Devran abiye yansıtmamaya çalışarak... Aklımın Mirza'da kaldığı o dakikalarda sırf onların gününü bozmamak için bozuntuya vermemeye çalışmıştım ve bunu yaparken de dağılmış olan Dila'yı toparlamaya çalışmıştım.

Dila'nın, o adamı görmüş olması onu fazlasıyla etkilemişti. Dila'yı toparlarken Asiye teyzelere bir şey çaktırmamaya çalışmakta beni...

Anladığım kadarıyla Cihangir, Mehmet amcanın oğluydu ve yine anladığım kadarıyla Cihangir, babasının Eva'sını yakan kişiydi. Ordan burdan toparladıklarımla bunu anlayabilmiştim ama umarım bu anladıklarım yanlıştır diye düşünmeden de edemiyordum.

Cihangir, babasının Eva'sını yakmıştı.

Bu cümle bile Mehmet amcanın acısını anlamama ve hiç tanımadığım Eva için canımın yanmasına yetiyordu.

Başımı iki yanıma salladığımda anlarda mahallenin yokuşunda gördüğüm arabayla birlikte cama biraz daha yapıştığımda bunun Mirza olduğunu tabii ki de anlayabilmiştim. Başımı camdan kaldırıp doğruluğumda kendime düşünme payı tanımadan hemen odamdan çıktım. Merdivenleri sessizce inmeye başladığımda uyuyan annem ve babamın uyanmaması için dikkatli olmaya çalışıyordum. En sonunda evden çıkabildiğimde Mirza'da arabasını evlerinin önünde durdurmuştu.

Daha arabasının içindeyken bile benim varlığımı fark ettiği anda kaşları derin bir şekilde çatıldı. Hızlı bir şekilde arabasından indiği an yanıma doğru adımlamaya başladı. Tabii ben onun bakışları altında öylece kalakalmıştım.

Mirza, "Ne işin var senin dışarıda?" Dediğinde sesi sert bir şekilde çıkmıştı ve gözlerini üzerimde dolandırmaya başladı. "Bir de bu şekilde?" Diye sözlerine devam ettiğinde ben de gözlerimi üzerime çevirdim. Üzerimde mavi ince pijama takımım vardı ve üst kısmı ince, göbeğimi hafifçe açıkta bırakan bir askılıydı.

Ay dünyanın parasını vermiştim ben bunlara. Gerçi bana her şey dünyanın parasıydı ya neyse.

Mirza, "Üşüyeceksin üşüyeceksin!" Diyerek bana kızarak konuştuğunda bana doğru birkaç adım daha atarak aramızdaki mesafeyi kapatmıştı. Yo üşümüyordum ki. Mirza hemen üzerindeki deri ceketini çıkardığında ne yapacağını anlayarak, "Gerek yok..." dedim ama tabii ki de sözlerim Mirza'ya etki etmedi.

Çıkardığı ceketi tüm itirazlarıma rağmen üzerime geçirdiğinde, "Nasıl gerek yok?" Diye bana söylenmeyi de ihmal etmiyordu. "Şuna bak iki dakikada buz gibi olmuşsun."

Sen ısıtsan?

Tövbe tövbe Mihran. Tövbe tövbe... Uç kızım uç sen böyle.

"Tek derdimiz, tek konumuz bu mu şimdi Mirza?" Gerçekten ben ne için aşağıya inmiştim, şimdi Mirza neyin derdine düşmüştü?

Mirza, "Benim tek konum sensin kurban olduğum," dediğinde kalbim yine kendini tutamamış ve uçmaya başlamıştı bile.

Kalbimi tutuverin ha!

Sessiz kaldığımda o konuyu es geçerek, "Ne oldu?" Dedim. "Yani Cihangir'i götürdün ama..." Duraksadım. "Ne yaptın? Gerçekten Mehmet amcanın oğlu muymuş?"

Mirza daha ben 'Cihangir' der demez burnundan solumaya başladığında, "O şerefsizin adını sakın ağzına alma!" Dedi.

Fesuphanallah.

Onu ağzına alma, bunu ağzına alma. Bu Mihran ne yapsın ha?

"Peki o adama ne yaptın?" Dediğim an Mirza'nın gözleri bu sefer de sadece terlik bulunan ayaklarıma düştü.

"Şu hâline bak şu hâline..." dediğinde başını iki yanına sallamıştı. "Ayakların buz oldu şimdi kesin. Bandajında yok senin." Ay bana bir şeyler oluyor. Beni böylesine düşünmesi içimi sıcacık ediyor, yıllardır içimde tutunmuş duygularımı ortaya seriyordu. Ama şimdi sırası mıydı yani bunun? Ben burada meraktan çatlarken falan...

"Bandajı çıkarmıştım. Ne yapayım gece de mi onunla yatayım? Allah allah yaa..." Valla ben de sinirlenmiştim. Daha bir haftadır bandajda bandaj diye diye ömrümü yemişti zaten, şimdi de tutturmuştu bir bandaj. "Ayrıca ayaklarım da hiç buz falan değil." Mirza inanmamışçasına başını 'tabii tabii' dercesine salladığında onu umursamayarak, "Konumuza dönmek istiyorum artık," dedim. "O adama ne yaptın?"

"Kurban olduğum mesleki etik gereği bunu sana söyleyemem." Mirza'nın benimle dalga geçercesine söylediği şeylerle birlikte kaşlarım yukarıya doğru havalandı.

Kendimi tutamayıp birden, "Ba ba ba ba laflara bak laflara..." dediğimde Mirza önce söylediğim şeye inanamamışçasına baktı ve sonrasında kahkahalarla gülmeye başladı. Bakın bu nadir olan bir şeydir. Yani Mirza'nın böyle dolu dolu kahkahalarla gülmesi falan...

Mirza, "Sen iyice ben olmuşsun..." dediğinde kahkahaları duraksadı ama yine de dudağının kenarında oluşan hafif tebessümüyle gülmeye devam etti. "Ama sevdim bunu kurban olduğum." Duraksadı. "Sana dair her şeyi sevdiğim gibi..."

Yapma, etme işte. Üzerime o zehirli okları atıp durma ya.

Alnımı kaşıyıp başımı hafifçe yere eğdiğimde, "Konuyu değiştirme şimdi," diyebildim sadece. "O mesleki etik gereği olan kurallarınız bir tek benim nerede olduğumu bulmanıza engel değildi herhalde? Yani siz hiç mesleğinizin getirilerini hiç kötüye kullanmadınız değil mi?" Lafı mı sokmaktan da geri durmamıştım. Ne zaman bir yere gitsem tak diye olduğum yeri buluyordu ama şimdi gelmiş karşıma mesleki etik kurallarından bahsediyordu.

Mirza, "Tövbe haşa..." dediğinde sesi güler gibi çıkmıştı. "Karıştırmasına şimdi kurban olduğum sen oraları." Sanki karşımda küçük bir çocuk konuşuyor gibiydi. "Konu sen olunca bana bir şey mi kalıyor sanki?" Aklını, mantığını ve en önemlisi de kalbini kaybettiğinden bahsediyordu.

Başımı iki yanıma salladığımda, "Senin aksine konu sen olunca bana böyle..." dediğim an illallah etmişçesine Mirza'nın ceketini çekiştirdim. "Böyle bol bol sinir kalıyor, afakanlar basıyor, geliyorlar bana."

"Kurban olduğum bence seni şu öfke şeyine yollayalım." Ha?

"Ne?" Dedim anlamayarak. "Neyine yollayacaksın?"

"Şu delilerin gittiği şeye işte." Valla gülesim geliyordu ama sinirimden.

"Öfke terapisi Mirza, öfke terapisi," dediğimde âdeta kelimelerin üzerine üzerine basa basa konuşmuşum. Sabrımın sonlarında olduğumu daha ne kadar belli edebilirdim acaba?

"Hah işte seni ona yollayalım diyorum ben." Ay bir de ciddi ciddi konuşuyordu. Var ya allah korusun ben bununla yanlışlıkla evlensem falan bu beni daha kırkımda gider huzurevine falan kapatırdı. Erkek milleti değil miydi işte hepsi aynıydı.

İç sesim 'he Mihran he...' diyerek bana kızarcasına konuştuğunda kaşlarım çatıldı. 'Adamın bir kelimesinden oturdun dört sezonluk dizi yazdın.' Valla kimse beni anlamıyordu. İç sesim bile ha!

"Asıl seni götürelim be oraya!" Diyerek yükseldiğimde kısa bir an için fazla yükseldiğimi fark ederek hemen kendimi dizginledim. "Sebebim olacaksın benim sebebim."

Mirza, "Te allam ya, te allam ya..." dediğinde sesi söylediğim şeylere olan rahatsızlığını belli edercesine sinirli bir şekilde çıkmıştı. "Şu söylediğin laf mı şimdi kurban olduğum? Te allam ya..." Tepkileri karşısında gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Bir dakika, bir dakika...

Ee benim sorum ve merak ettiklerim yine bir şekilde arada kaynamıştı. Ah saf Mihran. Resmen konuyu istediği gibi değiştiriyordu ve sen bunu daha zor anlıyorsun.

"Gerçekten konuyu değiştirme çabalarına hayran kaldım," dediğimde başımı aşağı yukarı salladım. "Valla hayran kaldım. Ama ne var biliyor musun?" Mirza'yı kendi sözleri ve bana olan zaafıyla vurmak istercesine konuştum: "Benim ayaklarım buz gibi oldu Mirza." Titriyormuş gibi yaptım. "Böyle bir de üşüdüm."

Üzgün bir şekilde söylediğim şeyle birlikte Mirza'nın gözleri ayaklarıma düştüğünde, "Ben demiştim ama işte," dedi. "Sen çabuk üşüyorsun diye dedim ben. Çıkıyorsun cıbıl cıbıl..." Sert bir şekilde söylediği sözlerin arasından ben sadece 'cıbıl cıbıl' demesine takılı kalmıştım.

Cıbıl cıbıl mı?

Gülme Mihran, gülme. Gülersen işin içinden hiç çıkamazsın gülme.

Kendimi tutamayarak gülmemeyi başardığımda, "Eee söylemiyorsun ki," dedim sitem ederek. "Cihangir'e..." Yanlış bir şey dediğimi Mirza'nın bakışlarından da fark ederek hemen düzelttim. "Yani o adama ne yaptın? O mu yakmış Eva'yı? Gerçekten Mehmet amcanın oğlu muymuş? Oğluysa bizim neden haberimiz yokmuş?"

Peş peşe sorduğum sorulara karşılık Mirza'nın sanki kal gelmiş gibi kaldığını hissettiğimde, "Dur bir kurban olduğum!" Diyerek tepkisini gösterdi. "Dur bir ne sorduğunu unuttum."

"Oğlu muymuş, oğlu muymuş?" Diyerek Mirza'ya inat olsun diye tekrardan konuştuğumda, o da içinden sabır çeke çeke konuşmaya başladı:

"Oğluymuş Mihran oğluymuş. Orayı da o yakmış." Ayy deme. Belki bildiğim bir şeydi ama yine de insan böyle bir şaşırıp, kalıyordu işte. "Adamı götürdüm emniyete. Mehmet amca şikayetçi olmadı, yarın da mahkemeye çıkacak. Yüksek ihtimalle de cebindeki parasının kuvvetine göre..." Duraksadığında burnundan soludu. O cümlesini tamamlamadı ama ben anladım. Yüksek ihtimalle cebindeki parasına göre para cezasına çarptırılıp elini kolunu sallaya sallaya çıkacaktı.

Ne diyeceğimi bilemediğimde, "Hadi gir artık içeri kurban olduğum," dedi Mirza. Zaten 'üşüyorum' dedikten sonra hiç itirazsız bir şekilde anlatmasının tek nedeni de benim daha fazla üşümeme engel olmak istemesiydi. Yoksa asla bana bunları anlatmazdı.

"Mehmet amcaya kızgın mısın?" Dediğimde onun zaten kızgın ve sinirli olduğunu anlayabilmiştim. "Şikayetçi olmadığı için..." Alnımı kaşıdım. "Yani işte..." Mirza cevap vermediğinde, "Oğluymuş sonuçta Mirza," dedim.

"İçeride alevlerin arasında kalan da benim kardeşimdi Mihran. O şerefsiz yüzünden ölebilirdi. Bir de geçmiş bugün karşıma elini kolunu sallaya beni istersem bulabilirsiniz diyor. Ulan ibne, ulan şerefsiz..." Mirza'nın beni yok sayarak söylediği şeylerle birlikte sessiz kaldığımda, sadece sinirini biraz olsun atmasını beklemiştim. Şimdi bu siniriyle onda herkesi yakıp yıkacak bir potansiyel vardı.

"O yangının olduğu gün Mehmet amcayı gördüm ben Mirza. Öylece oturmuş Eva'ya bakarak ağlıyordu." Mehmet amcanın o anları gözlerimin önüne geldiğinde gözlerimi kapatıp açtım. "O gün bana Eva'dan kalan hiçbir şeye sahip çıkamadığını söyledi biliyor musun? O an bu sözlerine anlam veremedim, belki anlayamadım ama..." Omzumu silktim. "Ama şimdi onu anlıyorum galiba. O Evasından ona kalan oğluna sahip çıkamamış bir adam Mirza."

İçimden derince akan bir üzgünlükle söylediğim sözlerin üzerine Mirza başını hafifçe sallamakla yetindiğinde, "Mehmet amcayla konuşacağım," dedi. "Anlatırsa dinleyeceğim onu." Sesi az önceki hâlinin aksine daha sakin bir şekilde çıkmıştı. Sanki sözlerim onda bir şeyler uyandırmış gibiydi.

"Ama sen şimdi gir içeri hadi kurban olduğum." Mirza'nın aksine bir şey demediğimde başımı salladım ve elimi üzerimdeki cekete doğru götürdüm. Tam fermuarını indireceğim sıra Mirza, "Sende kalsın..." dediğinde başını iki yanıma salladım. Ne demeye bende kalacakmış ki?

"Gerek yok... Şurdan şurası zaten ev."

Mirza, "Gerek var," dediğinde dudakları yukarıya doğru kıvrılmıştı. "Sen benim ceketlerimi seversin." Ondan yine böyle bir gecede alıp vermediğim ceketine de vurgu yapmayı ihmal etmemişti. "Ceketime, kokuma sarılır uyursun işte." Ha?

Ne?

Ay ben onun ceketine, kokusuna sarılarak uyuyacakmışım, öyle mi yani? Tabii tabii...

İçimden sabır çektiğimde dışımdan küçük burnumu havalara dike dike, "Yarın ilk işim ceketlerini götürüp bit pazarına satmak olacak," dedim.

Aynen Mihran bit pazarı... Süpersin böyle devam et yani.

Mirza, "Bit pazarı mı?" Dediğinde onun da şaşırdığı her hâlinden belli oluyordu. Ee tabii birisi bana da böyle gelse ben de şaşırırdım.

"Aynen aynen," dediğimde saçlarımı havalı bir şekilde savurdum. "Bu ceketleri güzelce okuturum ben şimdi." Güldüm. "Bari sinirlerimi alt üst etmek dışında bana bir hayrın olsun yani." Ceketlerinin parası cebimi doldursun mesela değil mi? Şaka şaka... Tabii ki de öyle bir şey yapmayacaktım yani. Ama bu gayet mantıklı olan fikir aklımı da çekmiyor değildi.

"Ha sen şimdi gece benim ceketlerime sarılarak uyumayacaksın yani?" Mirza'nın kendinden emin bir şekilde konuşmasıyla birlikte kaşlarım çatıldı.

"Ne münasebet?" Diye bir tepki verdiğimde aslında kendi kendimi ele verdiğimi hissediyordum. "Allah allah ya... Gidiyorum ben yarın okulum, stajım, işlerim var. Senin gibi boş gezen miyim ben? Tövbe tövbe..." Biraz da kendi kendime kızarcasına konuşmuştum.

"Hadi iyi geceler sana," dediğim an üzerimdeki cekete sarıla sarıla arkamı dönüp yürümeye başladım. Ta ki Mirza'nın sesini duyana kadar...

"Seninleyse... hep iyi geceler kurban olduğum." Mirza'nın dudaklarının arasından dökülen kelimeler duraksamamı sağladığında, elimi kalbimin üzerine götürmemek için kendimi zor tuttum. Öyle bir hızda atmaya başlamıştı ki...

Kalbimi kontrol altına almak istercesine derin derin nefesler almaya başladığımda, bir hışımla yürüyerek kendimi hemen evimin içine attım. Sessiz olmaya çalışarak odama çıktığımda, başımı kapıma yaslayarak soluklandım.

Ayy gece gece şu yaşadıklarım.

"Ah salak kafam ah..." dediğim an başımı hafifçe kapıya geçirdim. Peşinden hemen de, "Ah kalbim ah..." dediğim an elimi kalbimin üzerine götürdüm.

Onun için atan kalbimi hissedebiliyordum.

"Daha uyuyamazsın kızım sen bu gece. Yok artık bu gece sana uyku." Kendi kendime söylendiğimde Mirza'nın ceketini üzerimden çıkarmadan kendimi yatağıma yattım. "Yarın stajın yokmuş gibi oturur tavanı izlersin artık." Mirza'nın ceketine istemsiz bir şekilde sarıldığımda bacaklarımı kendime çekerek yatağımın içinde küçüldüm.

"Bu kadar hızlı atmasana!" Diye birden yükselerek çıkıştığımda elimi tekrardan kalbimin üzerine götürdüm. "Bak yarın stajım var uyumam gerekiyor, atma bu kadar hızlı."

İnsan, kalbiyle konuşur muydu?

Ben onunla da konuşuyordum işte.

Belki Mirza'yı sadece on dakika görmüştüm ama onun peşinden şu yürek yangınımı günlerce dindiremiyordum işte.

"Of of..." dediğimde Mirza'nın ceketine sarılarak gözlerimi kapattım. Artık uyumak istiyordum. Ki öyle de oldu.

Mirza'nın kokusuyla birlikte çok bir zaman geçmeden uykuya daldım.

*

Elimde tuttuğum kahvemden bir yudum aldığımda, artık soğumuş olan kahvemi boğazımdan aşağıya göndermiş bulundum. Kaç dakikadır böyle boş boş oturuyordum bilmiyordum ama kahvem soğuduysa bayağı uzun bir süre olmalıydı.

Sabahın köründe kalkmış ve tabii ki de stajıma gelmiştim. Öğlene kadar hastalarla ilgilenmiş, onlarla sohbet etmiş ve ilaçlarını vermiştim. Şimdi ise; öğlen arasındaydım ve galiba sonlarına da gelmiş bulunmaktaydım.

Hafifçe esnediğimde elimi ağzımın üzerine koyarak onu engellemeye çalıştım. Gece gariptir ki rahat bir uyku çekmiştim. Galiba o bit pazarına satacağım ceket sayesinde...

Saçmalama Mihran saçmalama. Ceketle ne alakası var yani?

"Napıyorsun biraderim burada bir başına?" Diyen Behlül'ün sesini duyduğumda daha ben ona bakamadan hemen bacaklarımın üzerinden atlamış ve yanıma kurulmuştu bile.

"Hiç öyle... kahve içiyorum işte."

"Onu görebiliyorum lan dalıp gitmişsin. Nerelere daldın bakalım? Böyle ruh hastası bir başkomisere dalmış olabilir misin biraderim acaba?" Ruh hastası bir başkomiser mi!? Galiba Mirza'ya bundan çok yakışan bir tanım olamazdı.

Ruh hastası bir başkomiser...

Yine de bu tanımın hoşuma gittiğini belli etmemeye çalıştığımda, "Ruh hastası demek?" Dedim ve kaşlarımı yukarıya doğru kaldırdım. "Mirza bunu duysa..." Dudağımı ısırdım. "Seni bir güzel severdi."

Behlül'ün gözleri korku içerisinde açıldığında, "Aman deyim bak biraderim. Şu genç yaşımda 101 oynayan bir sevgili bulmadan ölmek istemiyorum," diye korkuyla konuştu. Salak. "Gecenin köründe hapislere de atılmak istemiyorum lan." O gün aklıma geldiğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Gece beni arayışı, çiçekli donuyla Mirza'nın onu evinden alması falan...

"Gül gül tutma kendini!" Diyen Behlül'le birlikte güldüğümde, o da benimle aynı anda gülmüştü. Yüksek ihtimalle onun da aklına o anlar gelmişti. Çiçekli don falan...

Aradan geçen dakikalarda Behlül'le biraz daha boş yaptığımızda artık oturduğum yerden ayaklanarak çıkardığım ayakkabılarımı giymeye başladım. Öğle aram bitmek üzereydi ve hastalarımın başına dönmem gerekiyordu.

"Dila bacı nasıl oldu?" Gözlerimi Behlül'e çevirdim. Ona başımıza gelenleri üstün körü bir şekilde anlatsamda ne olduğunu biliyordu ve olaylara hakimdi.

"Dila bacı mı?" Dediğimde ayakkabılarımı giymiştim. Güldüğümde yaka kartımı da takarak dağılan saçlarımı hafifçe düzelttim.

"Tabii kızım Dila bacı benim dünya ahiret bacımdır."

"Mirza etkisi böyle bir şey oluyor herhalde," dediğim an kıkırdadım.

Behlül imalı bir şekilde, "Sen daha iyi bilirsin Mirza etkilerini," dediği an bu sefer gülme sırası ona geçmişti.

"Çok konuşmasana sen," dediğimde odadan çıkmak için hareketlendim. Mirza etkileri falanmışmış... Onun benim üzerimdeki tek etkisi sinirlerim olurdu. "Ben gidiyorum hadi."

"Git tabii git. Elin delileri seni bekliyor nasılsa." Tövbe tövbe... Kendisi de raporsuz bir deliydi. Behlül'e içimden söylene söylene odadan çıktığımda teker teker hastaların odalarını dolaşmaya başladım. Bir saate yakın bir süre içerisinde Deha hariç tüm hastalara bakıp çıkmayı başarabildiğimde en sonunda Deha'nın odasının önünde durdum.

Hadi bismillah. Gazam mübarek olsun yani.

Kapıyı tıklayarak içeri girdiğimde Deha'yı her zamanki gibi camının önündeki koltuğun üzerinde otururken buldum. Odasındaki perdeleri yine kapalıydı ve odası bundan sebepti ki kasvete, karanlığa bürünmüştü.

"Nasılsınız Deha Bey?" Dediğimde sesimi canlı bir şekilde tutmaya çalışmıştım.

Deha'nın cevap vermeyeceğini düşündüğüm anlarda yanına doğru ilerleyerek yatağının başlığındaki dosyayı elime alarak incelemeye başladım. "İyiyim hemşire hanım. Siz nasılsınız?" Deha'nın bana cevap vermesiyle birlikte şaşırıp kaldığımda, "Teşekkür ederim..." dedim. "İyiyim." Sesim sanki içime kaçmış gibiydi.

Dosyasını okumaya devam ettiğimde Deha yine ondan beklenmediğim bir şekilde, "Yorgun görünüyorsunuz?" Dedi. Yorgun mu görünüyordum?

"Biraz öyle galiba," dediğimde elimi kendimi havalandırmak için önümde hafifçe salladım. Keşke şu yüzüme az daha makyaj yapsaydım da soluk soluk evden çıkmasaydım. Gerçi sabahın köründe makyaj yapmak kim, ben kimdi?

"Son zamanlarda hep böylesiniz hemşire hanım. Yorgun." Dolgun dudaklarını hafifçe büzdü ve düşünürcesine sözlerine devam etti: "Belki dalgın?"

Deha benimle konuşup sohbet etmeye mi çalışıyordu, ya da bana mı öyle geliyordu?

Yutkunduğumda ilaç dolabına doğru ilerlemeye başladım. "Son zamanlarda biraz zor günler geçiriyorum." Bir yandan da Deha'yla konuşuyor belki de ona istediğini vermeye çalışıyordum. Benimle sohbet etmek istiyorsa ederdim, konuşmak istiyorsa konuşurdum.

Deha'ya vereceğim ilaçları dolaptan indirdiğimde, "Sizde son günlerde böyle..." Dedim ve doğru kelimeyi bulmak için hafifçe duraksadım.

"İnsancıl mı?" Diyerek belki de benim cümlemi tamamladığında yutkundum. Belki ben insancıl demezdim ama o kendi kendine demişti. Şimdi 'evet' desem kafamı duvarlara falan geçirir miydi acaba? Ay bismillah...

"Estağfirullah," dediğimde kesinlikle korktuğum için böyle dememiştim yani.

Deha, "Öyle hemşire hanım öyle..." diyerek bana pek de insancıl bir yaklaşım sergilemediğini kabul ettiğinde sessiz kalarak bir şey demedim. "Size pek iyi yaklaşmadım." Deha'nın oturduğu koltuğundan kalktığını hissettiğimde irkildiğimi hissettim ama belli etmemeye de çalıştım. "Ama zor zamanlar geçirdim, geçiriyorum. Tıpkı sizinde geçirdiğiniz gibi."

"Benimde geçirdiğim gibi mi?" Dediğimde kaşlarım benden bağımsız bir şekilde, şüpheli bir ifadeyle yukarıya doğru kalkmıştı.

Deha, "Az önce kendiniz dediniz," dediğinde az önceki konuştuklarımız tekrardan beynimin içinde yankı buldu.

Aldığım ilaçlarla birlikte Deha'ya doğru yürümeye başladığımda, "Lütfen oturur musunuz?" Dedim. "İlaçlarınızı vermem gerekiyor."

"Karım öldüğünde onun yanında değildim," diyen Deha kalktığı koltuğuna oturduğunda, "Olamadım onun yanında," diye sözlerine devam etti. Gözlerime baka baka yutkundu, yutkundum.

Bana bunları neden anlatıyordu ki?

Gerçekten öncesinde tanıdığım adam gitmiş şu an karşımda bambaşka birisi gelmiş gibiydi.

"Bir başına öldü karım, tek başına. Karanlıktan çok korkardı karanlıklar içinde kaldı." Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemediğimde terleyen ellerimle birlikte Deha'nın ilaçlarını vermeye devam ettim.

"Benim yüzümden öldü, ben onun yanında olamadım." Ne? "Yanına gidemedim, son kez ona bakamadım, o sevdiğim saçlarını okşayamadım. İzin vermediler." Deha'nın sanki kendi kendine söylüyormuşçasına söylediği şeylerle birlikte kal gelmişçesine kaldığımda, duraksadım. "Sonra da onsuz delirdim işte. Kadınım benden gitti, ben de delirdim."

Sustu, sustum.

"Bana bunları neden anlatıyorsunuz?" Dediğimde zorlukla konuşabilmiştim. Damardan enjekte ettiğim ilaçla birlikte eğildiğim yerden doğrulduğumda, hemen kalan ilaçları yerine yerleştirmeye başladım.

"Şimdi siz diyorsunuz ki; bu deli bana ne anlatıyor değil mi? Şizofren hâliyle ne atıp tutuyor değil mi?" Başımı iki yanıma salladım. Allah biliyor ya Deha'yı tanıdığım ilk günden beri aklımdan bir an olsun böyle bir şey geçmemişti. Kimseye karşı geçmezdi ki hem.

"Ben... böyle bir şey aklımdan bile geçmedi Deha Bey." Kendimden emin bir şekilde konuşmuştum.

"Gözlerinden belli," diyen Deha bana arkasını dönerek kapkaranlık olan perdeye bakmaya başladı. "Gözlerin aynı acıya yanmışlığımızı, aynı acıyı paylaştığımızı söylüyor."

Aynı acıya yanmışlığımız?

Gözlerim çok mu belli ediyordu acılarımı, yaşadıklarımı, yandıklarımı?

Elimi, kalbimin üzerine götürüp bastırdığımda, "Ben çıksam iyi olacak," dedim ve hemen yürümeye başladım. Deha kendi kendine bir şeyler daha diyordu ama o kadar kısık sesle söylüyordu ki; onu duyamıyordum.

Deha'nın odasından kafa karışıklığı içerisinde çıktığımda düşüne düşüne giyinme odasına doğru ilerlemeye başladım. Odadan içeri girer girmez üzerimi değiştirmeye başladığımda elime aldığım telefonumu açtım. Sabahtan beri elime almamıştım ve mesajlarla dolmuştu bile. Tabii çoğunluğu kızlarla olan gruptan gelen mesajlarla...

Sezin abla:

Sezin abla: Balayı nasıl mı geçiyor

Sezin abla: İşte böyle kızlarrrr

Çiçek: Abla ilk günden kendinizi denizlere havuzlara mı attınız?

Dila: Biz Devran abi seni odadan çıkarmaz sanıyorduk asdasdfsd

Tövbe tövbe...

Sezin abla: Kız bulmuşum denizi Devran'la odaya mı tıkılacağım?

Sezin abla: Onu artık ömürlük kabul ettim

Sezin abla: Bari bir hafta kafamı dinleyim değil mi ama

Dila: Pes asdfgfga

Dila: Evlenene kadar yapmadığım kalmadı be abla asdfgsdfgg

Sezin abla: Sizi de görürüm ben kız

Sezin abla: Ay durun

Sezin abla: Çırpı bacaklı kızın biri Devranıma bakıyor onu halledip geliyorum hemen

Sezin abla: Allah tutmayın beniiiii

Valla tutan yoktu ama kim bilir şimdi nereye gitmişti. Başımı iki yanıma salladığımda üzerimi giyinmeye devam ettim. Nasıl olsa işini halledip gelince geri yazardı.

Siyah, dar, yüksek bel pantolonumu bacaklarımın arasından geçirip giydiğimde, üzerimdeki formamı da çıkararak dantelli askılımla birlikte kaldım. Askılımın üzerine hemen beyaz, kalın hırkamı da giydiğimde hazırlanabilmiştim.

O sıra telefonum tekrardan titrediğinde hemen WhatsApp'a girdim. Valla Sezin ablanın kıza ne yaptığını merak ediyordum. Ben de az değildim ha!

Sezin abla:

Sezin abla: Valla Devranıma bundan yapmamak için kendimi zor tutuyordum

Sezin abla: Ayy her önüne gelen asılıyor kız

Sezin abla: Neyseki halledip geldim

Siz: Abla yaa asdfghasdf

Çiçek: Görmemişin kocası olmuş falan şlasdfpa

Sezin abla: Sizin olsun sizi de görürüm ben

Mesajları gülerek okumaya devam ettiğim sıra kızların hızına yetişemeyeceğimi anlayarak hemen telefonumu cebime koyarak çantamı taktım. Devamını da otobüste okurdum artık.

Giyinme odasından çıktığım gibi karşıma çıkan Behlül'le birlikte istemsiz bir şekilde irkildiğimde, "Vay anasını arkadaş," diye bağırdı Behlül. "Ben buradaki delilerden götümü zor kurtarıyorum. Sen çoktan hazırlanmış çıkıyorsun." Valla nefes nefese kalmış bir şekilde konuşmuştu. Yine acaba kimi kızdırmıştı da kaçıyordu?

"Ne oldu?" Dediğimde aslında cevabını bildiğim bir soruyu sormuştum.

"Ne olacak?" Dediğinde Behlül, abartılı el kol hareketlerinden yapmaya devam etti. "Buradaki deliler benim cazibeme dayanamıyor lan. Köşe başlarında beni sıkıştırıp duruyorlar, valla namusum elden gidiyordu."

"Yaa sen harbiden delisin," dediğim an elimi Behlül'ün saçlarına atıp karıştırmaya başladım. Saçlarıyla bir derdim varmış gibi görünsede aslında seviyordum onu.

Behlül, "Sev beni biraderim sev beni," diyerek bana biraz daha sırnaştığında biraz daha gülmeme engel olamamıştım. Herhalde birisi beni böyle sevse kaçardım ama Behlül'de böyleydi işte. "Açım oğlum ben, açım. Sevgiye açım ben. Sevin beni sevin." Behlül'ün gülerek söyledikleri içimde kocaman boşluğun içine oturup kaldığında, onun yerine de kırıldığımı hissettim.

Ya ben seni ama...

"Ben gideyim artık," dediğimde Behlül'ün saçlarını son bir kez karıştırıp bırakmıştım. "Akşam konuşuruz tamam mı?"

"Bakarız biraderim bakarız. Ben bir randevu defterime bakayım ona göre konuşuruz." Behlül'ün burnunu kıvıra kıvıra söyledikleriyle birlikte başımı iki yanıma salladığımda güldüm.

"Randevu defterin 101 oynamaktan boşa geçen vakitlerin falan." Deli gibi 101 oynuyor ve sürekli de oynarken instagrama storyler atıp duruyordu.

"Bir gün gel de 101'ime dördüncüm ol be biraderim."

"Sonra belki bakarız," dediğim sıra Behlül'e son bir kez vurarak yürümeye başlamıştım bile.

Klinikten çıktığımda tam merdivenlerden iniyordum ki karşımda duran Mirza'yı görmemle birlikte adımlarım duraksadı. Yolun ortasında durmuş bir şekilde bana bakıyordu. Ay bir de ellerini de böyle sanki can alıcı gibi arkasında birleştirmişti falan.

Merdivenlerden inerek yanına ilerlediğimde, "Senin ne işin var burada?" Dedim. Benim için geldiğini tabii ki de biliyordum. "Hasta kabulünü arka taraftan yapıyorlar. Yanlış yerde bekliyorsun."

Alay edercesine söylediğim şeyle birlikte Mirza'nın kaşları derin bir şekilde çatıldığında, "Beni görür görmez üzerine yüklenen şu laf sokma enerjine hastayım..." dedi. Elini, belime doğru atıp beni kendisine çektiğinde, "Gerçi ben sende her şeye hastayım ya kurban olduğum..." diye tamamladı cümlesini.

Evet, ayaküstünde yürüme teknikleri için Mirza'ya başvurabilirsiniz. Gerçi her türlü yürüme tekniği için Mirza'ya başvurabilirsiniz ya neyse.

"Ciddiyim, neden geldin?" Dediğimde başımı hafifçe soluma yatırmış ve cevap bekler bir şekilde yüzüne bakmaya başlamıştım.

Mirza, "Aç mısın?" Dediği an belimi hafifçe okşadı. "Yemek yemeye gidelim mi?" O da başını tıpkı benim gibi eğdi. Böylece boyu biraz olsun boyumla eşitlenmişti. "Köfte yeriz hem," dediği an gözlerime öyle bir baktı ki... Boynuna atılmamak, kafasını ısırmamak ve yanaklarını sıkmamak için kendimi zor tutuyordum. Onun tek derdi benimle olmaktı, benimle bir şeyler yapmaktı. Sırf beraber yiyelim diye 'köfte yiyelim' diyordu.

Ben, Mirza'ya ne diyebilirdim ki?

"Yiyelim olur." Verdiğim cevapla birlikte çatılan kaşları düzeldi ve dudakları hafifçe kıvrıldı. "Köfte yiyelim," dediğim an derince soludu, sanki böyle 'ah' eder gibi.

"Ben de geleyim mi? Ben de geleyim mi?" Diye bağıran Behlül'ün sesi kulaklarımıza dolduğu an, Mirza'dan uzaklaşmaya çalıştım ama o izin vermedi. "Ben de köfte yemeye geleyim mi enişte?" Galiba ilk andan beri arkamızda durmuş bir şekilde bizi dinlemişti.

Mirza o an Behlül'e öyle bir bakış attı ki... Yani Behlül'ün sesi soluğu kesildi, hatta arkamızdan kaybolduğunu falan düşündüm. Ta ki, "Ben gideyim o zaman," diyen sesini duyana kadar. Galiba yine Behlül'ü nezarethane korkusu sarmıştı.

"Gidiyorum ben o zaman." Ona kal dememizi falan bekliyordu galiba. Behlül tam giderken birden duraksadığında bize doğru baktı ve gülerek konuştu: "Bak enişte sen bu huysuzdan, gudubetten, benim canım biraderimden sıkılırsan hemen beni ara tamam mı? Biz çok güzel 101'ler, piştiler döndürürüz bak."

Behlül'ün sırf bana inat olsun diye gülerek söylediklerinden sonra kaşlarım derin bir şekilde çatıldığında, Behlül koşa koşa yanımızdan uzaklaşmaya başlamıştı bile.

Taş yok mu taş ya?

Mirza birden, "Bak gör!" Diye yükseldiğinde eliyle koşarak kaçan Behlül'ü de göstermeyi ihmal etmemişti. "Bak az önce onu sevip, saçlarını okşayıp duruyordun." Duraksadığında dişlerini birbirine bastırdı. "Bak gör saçlarını okşadığın şerefsizi şimdi." Mirza'nın trip atarcasına söylediği şeyle birlikte başımı iki yanıma salladığımda, güldüm.

Bizi Behlül'le görmüştü ve yine şekilden şekle girmiş, triplerden tribe de girme yoluna doğru gidiyordu.

Mirza'nın arabasına ilerlediğim sıra Mirza'da arkamdan geliyor, bir yandan da söylenmeyi ihmal etmiyordu. "Bir kez sevmedin beni be şöyle. Bir kez şöyle okşamadın benim saçlarımı. Bir kez lan bir kez şöyle gülmedin bana."

"Yazıklar olsun sana!" Dedim cık cıkladığımda. "Kafanı ısırıyorum ya senin."

Mirza, "Kafamı mı ısırıyorsun?" Dediğinde ciddi olup olmadığımı anlamak istercesine yüzüme baktı ve ardından başını iki yanına sallayarak arabasına bindi. Peşinden ben de bindiğim an hemen çalıştırmıştı.

"Kafanı ısırıyorum bana bağırıyorsun. Bırak Mihran, kafamı bırak Mihran. Sanki kafanı yiyorum yani."

Mirza artık sinirinden mi güler bilmiyorum ama gülmeye başladığında, "İzi var izi..." dedi. Eliyle ciddi ciddi kafasının üzerini gösterdi. "Bak şuraya bak. Kafamın üstünde dişlerinin izi var."

"Ne güzel işte," dediğimde aklıma gelen şeyle birlikte kıkırdayarak güldüm. Mirza'nın yolda olan gözleri bana döndüğünde ters ters baktı, ama keyfimi kaçıramadı. "Seninle gelen her şey başımın üstüne demiyor muydun? Al işte başının üstünde."

Dalga geçercesine söylediğim şeyler üzerine Mirza, "Te allam ya..." dediğinde burnundan solumaya başladı. Ay sanki yalan bir şey söylemiştim ha!

Yolculuğumuz benim Mirza'ya bakarak gülmelerim, Mirza'nın burnundan solumaları ve en sonunda dayanamayıp benim gülüşümü izlemesiyle geçtiğinde, en sonunda arabayı sahil kenarında bir yerde durdurabilmişti.

Mirza, "Seni doyuralım kurban olduğum," dediğinde arabanın kapısını açarak, indi. Ben de peşinden indiğim sıra, "Böylesi köfteyi yememişsindir," dedi.

"Asiye teyzeyle, annem duymasın," dediğim an gülen gözlerimle birlikte geldiğimiz köfteciyi incelemeye başladım. Deniz kenarında olan bir sokak köftecisiydi. Tahtadan küçük masaları ve tabureleri vardı. Asılan renkli ampuller farklı bir hava katıyor, küçük bir radyodan çalan müzikleri ise kulaklarımızın pasını silmek istercesine çalıyordu.

Mirza, "Çenelerini çekemem," dediğinde belli belirsiz bir şekilde güldü. Taburelere oturduğumuzda, "Şimdi gelirler adamdan zorla köfte tarifi alırlar bunlar," diye devam etti cümlesine Mirza. Ay o kadar haklıydı ki... Valla ikisi bir olur şimdi gelir adamı falan darlar, köfte tarifi almaya çalışırlardı. Bu arada sıfır şaka yani.

"Öyle bir durumda yüksek ihtimalle annemin oğlu olmazsın artık. Mirza oğlum da Mirza oğlum diye peşinde dolanmaz artık." Annemin taklidini yapa yapa söylediklerimden sonra Mirza güldüğünde beni şoka sokacak olan o cümleyi kurdu:

"O zaman damadı olurum ben de artık kurban olduğum."

Mirza'nın cümlesi âdeta boğazıma dizilip kaldığında öğüre öğüre öksürmeye başladım. Ayy bana bir şeyler oluyor vallahi. Elimi önümde yelpaze gibi sallamaya başladığımda Mirza hemen masanın üzerindeki su şişesini açarak dudaklarımın arasına tutuşturuverdi. Yavaş yavaş suyu içirmeye devam ettiğinde, bir yandan da uzanmış sırtımı hafifçe okşuyordu.

"İyiyim tamam..." dediğimde sesim sanki içime kaçmış gibi çıkmıştı. Nasıl çıkmasındı ki? Damadı olurum falan diyordu. Valla Mirza yine her zamanki gibi niyeti bozmuştu.

Mirza rahatladığında dudaklarından kaçan tuttuğu nefesine şahit olabilmiştim. O sırada gelen siparişlerimizle birlikte Mirza, "Rahatça ye kurban olduğum..." dediğinde peşinden de hemen ekledi: "Daha bir şey demiyorum." Ayy alt tarafı sözlerinde boğulmuştum, ne bu ölmüşüm gibi afra tafraları.

Evet aynen damadı olurum sözlerine...

Köfte ekmeğimi alıp kocaman bir ısırık aldığımda ağzıma yayılan o güzel tatla birlikte garip garip sesler çıkarmaya başladığımda Mirza'nın varlığını tamamen unutmuş gibiydim artık. Gerçi yemek yerken hiçbir şeyi umursamadığım için varlığıyla yokluğuyla pek ilgilenmiyordum.

Kocaman kocaman aldığım ısırıklarımla yemeye devam ettiğimde, "Sen köftene doy..." diyen Mirza'nın sesini duyarak gözlerimi köftemden çekerek ona çevirdim. Öylece durmuş beni izliyordu. "Ben de sana doyayım kurban olduğum."

Ne? Ay bismillah.

"Tövbe yarabbim tövbe," dediğim an içimden Mirza'ya söylene söylene köftemden bir ısırık daha aldım. Öyle anlarda, öyle şeyler diyordu ki... Gerçekten bana diyecek bir şey bırakmıyordu.

Aradan geçen birkaç dakikada ben kıtlıktan çıkmış gibi köftemi yemeye, Mirza'da dediği gibi beni izleye izleye doymaya çalıştığında, birden duyduğum şarkıyla birlikte ekmeği tutan ellerim öylece havada kalakaldı.

Radyodaki çalan müzik bitmiş, yerine ise; Yeni Türkü'nün, Sezenler Olmuş şarkısı çalmaya başlamıştı.

Ama 'Sezenler Olmuş' bizim için sadece bir şarkı değildi ki... Mirza'da benim gibi düşünmüş olacak ki; o da öylece kalmış ve derince yutkunmuştu.

"Bu..." dediği an Mirza sanki yaşadıklarımız gözlerinin önüne gelmiş gibiydi.

Gözlerimin içine baka baka, "Seni yerlerde göklerde bulamazlarken... Bende gizli kaldığını sezenler olmuş..." dediğinde sözleri bizi içine çekerek geçmişimize doğru götürdü.

***

"Beni bekleyin, ben de geleceğim..." diye avaz avaz bağırdığımda abim ve Mirza'nın gözleri bana doğru çevrildi. Mirza'nın kaşları çatıldığı an onu umursamayarak, hemen ayakkabılarımı giyerek yanlarına doğru koşturdum.

Mirza; abimin mahalleden kankası, yoldaşı, kardeşi, best fridendi kısacası her şeyiydi işte. Yedikleri içtikleri ayrı gitmez, neredeyse utanmasalar tuvalete bile beraber gidecek duruma düşerlerdi.

Valla abim belki Mirza'yı daha çok bile seviyor olabilirdi. Tabii ki de olamazdı! Valla adamın ümüğünü sıkardım ha!

Mirza bana ters ters baktığında, "Sen nereye?" Dedi. Üzerine bir de başını 'hayırdır' dercesine sallamıştı.

"Sizinle geleceğim." Sözlerim üzerine güler gibi bir ses çıkardığında, "Gelmiyorsun..." dedi ve peşinden de ekledi: "Geç içeri!" Kaşlarım çatıldı. Bir de böyle emir verircesine konuşuyordu.

'Salak Mihran' dedim kendi kendime. Emir verircesine konuşmuyor, bildiğin emir veriyor adam.

"Yo..." dedim gayet rahat bir tavırla. "Geliyorum." Benim böyle dememle birlikte kaşları biraz daha çatıldığında, gözlerimi abime çevirdim.

Abim bir şey demezken ona ne oluyordu ki?

Abimin gözlerinin içine baktığımda, "Geliyorum değil mi abi?" Dedim. Başımı yana doğru yatırıp, abime melül melül baktığımda abim derin bir iç çekti. Bana kıyamayacağını biliyordum. Ki kıymasındı da bir zahmet. Valla daha yeni misafirler evden gitmişken, annem evde temizlik temizlik diye beni bekliyorken, ve benimde kaçmam gerekiyorken bana kıymasındı yani.

Üniversite sınavında istediğiniz sıralamayı yapamayıp mezuna kaldıysanız hayat gerçekten çok zordu be dostlar!

Abim, "Geliyorsun gülüm geliyorsun," dediğinde düşüncelerimden sıyrıldım ve kendimi tutamayarak dişlerimi göstererek sırf Mirza'ya inadıma sırıttım.

Mirza'nın, "Ulan!" Diyen kızgın sesini duyduğumda yine bir şeylere karışacağını anlamıştım. Zaten şu durumda karışmasa eksik falan kalırdı. "O kadar adamın içine kardeşini mi sokacaksın sen?"

Tövbe tövbe...

Abim gözlerini Mirza'ya çevirdiğinde, "Hepsi tanıdığımız adamlar," dedi keskin bir sesle. Evet hepsi mahalleden tanıdığımız insanlardı. "Ayrıca ben varım yanında ben. Abisiyim oğlum ben." Abimle, Mirza'nın gerileceğini, Mirza'nın sebepsiz yere tartışma yaratacağını anladığımda, "Tamam gelmem ben..." dedim tripli bir şekilde. Kime trip attığımı ben de bilmiyordum.

Mirza'ya mı? İçimden güldüm.

"Benim yüzümden kavga etmeyin."

Mirza gözlerini bana çevirdiğinde, "Sen sus!" Dedi. Allah allah.

"Sana soruyorum sanki ben? İstediğim kadar konuşurum, bak konuşuyorum işte. Konuşurum ben. İstersem hiç susmadan bıd bıd konuşurum."

Peş peşe söylediğim şeylerle birlikte Mirza'nın gözleri donuk bir ifadeyle kaldığında, "Konuş," dedi. Sesi böyle bir garip çıkmıştı. Öylece gözlerime baktı, sadece baktı. Ben de ona baktım.

Böyle birbirimize bakışımızı abimin, "Geliyorsun abiciğim," diyen sesi böldüğünde, gözlerimi abime çevirdim. "İstediğin yere gelebilirsin gülüm."

Abimin de böyle demesiyle birlikte gaza geldiğimde, "Gelirim tabii..." diyerek saçlarımı arkaya doğru savurdum. Mirza'nın gözleri saçlarıma düştüğünde, boğazından sesli bir yutkunma düştü. "İstediğim her yere gelirim ben." Kendimden emin bir şekilde söylediğim şeyden sonra önden önden yürümeye başladığımda, abim ve Mirza'yı arkamda bırakmıştım bile.

Arkamdan Mirza'nın dik dik baktığına yemin edebilirdim ama sırtımda gözlerim olmadığı için kanıtlayamazdım.

Abimlerde arkamdan yürümeye başladıklarında Eva'ya giden yola girmiştik bile. Abim ve Mirza, mahalleden arkadaşlarıyla Eva'da toplanıp, buluşacaklardı. Bunu vakitleri oldukça sürekli yaparlardı ve bu sefer annemden kaçmak için bende peşlerine takılmıştım işte. Yüksek ihtimalle daha oraya gider gitmez muhabbetleri beni sarmayacak ve canım sıkılacaktı ama yapacak bir şeyim yoktu.

Annemin dırdırı ve misafirlerin ardından olan temizlik aşkı büyüktür her şeydi yani.

Hem hiç olmadı canım sıkılırsa oradan kaçar hemen Çiçek'in yanına doğru yol alırdım.

Taşların çizgilerine basmamaya dikkat ede ede yürümeye başladığımda abim arkamdan, "Düşeceksin Mihran şimdi," dedi.

Güldüm.

"Çocuk muyum ben düşecek abi?" Dediğim sıra çizgilerine basmamaya dikkat ede ede zıplıyordum. "Hem düşsem de sen beni tutarsın." Daha bunu dememle birlikte bacağımı çok açmamdan dolayı ayağım takılıp kaldığında tam düşüyordum ki belime sarılıp çeken bir çift kolla birlikte öylece kaldım.

Abim değil,

Mirza tutmuştu.

Belimde duran elleriyle birlikte kasılıp kaldığımda, öylece durdum.

Mirza, "Çocuksun," dediğinde burnundan solumuştu. Zaten sinirliydi ve galiba bana biraz daha sinirlenmişti. Gözlerini sinirli bir şekilde kapatıp, açtı.

Ay buna gelmişlerdi galiba. Evet evet kesinlikle gelmişlerdi.

Mahallenin ortasında bulunduğumuz durumu fark etmiş gibi elini, belimden çektiğinde, "Dikkat et!" Dedi. Belimden çekilen elleriyle birlikte sanki boşluğu düşmüş gibi kaldığımda, belli belirsiz bir şekilde zorla başımı salladım.

"Sen niye benim kardeşimi tutuyorsun oğlum?" Diyen abimin sesi aramıza girdiğinde gözlerimi abime çevirdim. "Ben tutacaktım sen niye tuttun?"

Mirza, abimin sözlerine karşılık inanamıyormuş gibi baktığında, "Düşecekti Serhat..." dedi. "Saçma saçma konuşma şimdi."

Ayy resmen paylaşılamıyordum.

Bunlar beni tutmak için resmen birbirleriyle yarışıyorlardı.

Ay yeter ki siz isteyin ben bir daha düşerim ya...

Abim, "İyi," dediğinde gözlerini bana çevirdi. Elini, omzuma atıp beni kendisine çektiğinde, "Dikkat et gülüm sen de..." diyerek saçlarımdan öptü. Mirza'nın gözleri öylece yeniden saçlarıma düştüğünde abime gülümsemeye çalıştım.

"Ederim," dediğim an sesimi zorlukla çıkarmıştım. Mirza'yla aramızdaki garip bakışmalar devam ediyor, ben ona kaçamak bakışlarımla karşılık verirken, o bana hiç çekinmeden bakıyordu.

Ne oluyordu, ne oluyordu?

Ne oluyordu böyle bize?

Aradan geçen dakikalarda Eva'ya giden yol benim konuşmalarım, abimin bana gülmeleri ve Mirza'nın da sessizliğiyle geçtiğinde en sonunda Eva'ya gelebilmiştik. Eva'ya girdiğimiz an gördüğüm mahalleden abilerle birlikte abim beni yanına çektiğinde, çoktan koltuğunun altına almıştı bile.

Ayy bu koca koca adamların arasına gelmekle hata mı yapmıştım acaba?

Ayak üstü kısa bir selamlaşmanın ardından tam boş sandalyelerden birine geçip oturacakken Mirza beni kolumdan tutup çektiğinde, "Şuraya otur!" Dedi. Gösterdiği yer abimle ikisinin ortasındaki yerdi ve gözleriyle sürekli orayı baskılayıp duruyordu.

Ay bir Kuzey Tekinoğlu'nun Simay'ı tutuşu gibi başımın üzerine elini bastırmadığı kalmıştı.

"Tamam otururum," dediğim an hemen abimle Mirza'nın arasına geçerek oturdum. Mirza'da yanıma oturduğu an birden böyle gerim gerim gerilmiştim. Nasıl gerilmeyebilirdim ki? Koca vücudunun gölgesi üzerime düşecekti be! Hele o dik dik bakan gözleri yok muydu? Ah ah...

Verilen siparişlerin ardından herkes kendi arasında sohbete tutulduğunda, ben pek konuşmuyor öylece çayımı içip kekimi yiyordum. Masada benimle birlikte sessizliğe gömülen birisi daha vardı. O da Mirza'ydı. Tıpkı benim gibi sessizdi ve laf ona geldiği zaman kısa kısa cevaplar vermekle yetiniyordu.

"Hoş geldiniz evlatlarım," diyen Mehmet amcanın sesini duyduğum an gözlerimi ona çevirdim. Masamıza kadar gelmiş ve gülümseyerek bize bakıyordu. "Var mı eksiğiniz gediğiniz? Çaldırayım mı size bir şeyler, ister misiniz?" Her gece olmasa bile bazı gecelerde canlı müzikler olurdu ve bizim de şansımıza o gece gelmişti. Sahnede böyle maşallah içi dağlayacak kadar yanık yanık türkü söyleyen bir abimiz vardı.

Şahsen benim böyle bir içim yanmıştı.

Kimseden ses çıkmadığı anlarda Mirza'nın, "Sezenler olmuş..." diyen tok sesi yankılandığında, gözlerimi ona doğru çevirdim ama o bana bakmıyordu. Mehmet amca, Mirza'nın bir lafıyla hemen yanımızdan ayrıldığında çok bir zaman geçmeden Sezenler Olmuş söylenmeye başlanmıştı bile.

Polat abi, "İyi seçim kardeşim de..." dediğinde sanki demek istediği şey konusunda kararsız kalmışçasına duraksadı. "Hayırdır sen böyle?"

Mirza, "Hayır kardeşim hayır," dediği an sanki gözleriyle Polat abiyi uyarıyor gibiydi. Aralarında kısa bir bakışma daha geçtiğinde Polat abi daha fazla uzatmamış ve konuyu kapatmak adına diğerleriyle konuşmaya başlamıştı. Abim ve arkadaşları koyu bir futbol muhabbetinin içine girdiği an gözlerimi Mirza'ya çevirdim.

Masanın üzerinde duran çay bardağına dalmış bir şekilde bakıyor ve ağzının içinde bir şeyler mırıldanıyordu. Birden gözlerini bana çevirdiği an irkildim ama irkildiğimi belli etmemeye çalışarak ona bakmaya devam ettim.

Uzun uzun baktı gözlerime.

En sonunda gözlerimin içine baka baka, "Seni yerlerde göklerde bulamazlarken..." diyerek türküyü söylemeye başladığında, öylece kalakaldım. Ama o gözlerimin içine baka baka söylemeye devam etti.

Elini kalbinin üzerine götürdüğü an, "Bende gizli kaldığını sezenler olmuş," dediğinde gözlerim kalbine düştü.

Ve şimdiye kadar onu gören kalbimin ilk defa bu kadar hızlı attığını hissettim.

"Dumlu dumluymuşsun..." dediği an elini kalbine bastırdı ve gözlerimin içine baka baka devam etti sözlerine: "Yüreğimde."

Kalp atışlarımın eşliğinde uzun uzun gözlerine bakmaya devam ettiğimde daha önce hissetmediğim şeyleri hissettiğimi biliyor, ve de bundan kaçamadığımı kaçmak istemediğimi de hissediyordum.

'Yapma,' dedim kendi kendime. 'Yapma Mihran yanarsın yapma.'

Yandım. Bile isteye yandım.

Mirza türkünün devamını getirmeyerek gözlerini benden çektiğinde, masanın üzerindeki çay bardağını alarak tek dikişte sıcacık çayı boğazından aşağıya devirdi.

Onun yerine dilim yandığında derince yutkundum.

O da yandı. Bile isteye yandı.

Türkünün son kısımlarında tekrardan bana baktığında, "Türkü olmuşsun, umudummuşsun..." diye söylemeye devam etti.

En son gözlerimizde birbirimizi gördüğümüz anlarda, "Sevdama yarınlarıma..." diye fısıldadığında gözlerim hissettiğim huzurla kapandı ve Mirza'nın gözlerinin kirpiklerime düştüğünü hissettim.

Yandım, yandı.

***

Geçmişimin benim için en acı olan anısından çıkabildiğimde kendime gelmek için birkaç saniye gözlerimi kapattım. O anlar ve abim aklıma geldikçe kendimi ağlamamak için zor tutuyordum.

Mirza'yla bizim sevdamız da böyle başlamıştı işte. Onun dudaklarının arasından dökülen bu türkünün sözleriyle... O gün, o an anlamıştım her şeyi. Mirza'nın, bana olan sevdasını... Ben de kaçmamış, kendimi tutmamıştım.

Bile isteye Mirza'ya tutulmuş, bile isteye onda yanmıştım.

Hâlâ çalmaya devam eden şarkıyla birlikte gözlerimi hafifçe araladığımda, "Biliyor musun senden sonra bir daha dinleyemedim," dedim acıyla.

Diyemedim ki senden sonra seninle geçtiğimiz sokaklardan geçemedim. Seninle yaptığımız her şeyi yasak ettim kendime, kalbime...

"Her şey bu türküyle başlamıştı," diye fısıldadığım an dudaklarımda yaşadığımız anların acısıyla birlikte buruk bir tebessüm oluşmuştu.

"Galiba her şey de bu türküyle..." Duraksadığımda konuşmakta, sözlerimin devamını getirmekte zorlandım ama yine de kendimi zorladım. "Bitecek."

Sözlerimin Mirza'nın üzerinde âdeta soğuk duş etkisi yarattığını hissettiğim anlarda Mirza hemen kendisi toparladı ve, "Biz de yeniden başlatırız kurban olduğum," dedi. Yılmadı, sözlerim onu yıldırmadı.

"Bana bizden bahsetme artık," diye fısıldadım. "Biz diye bir şey kalmadı ki..." Omuzlarımı silktim. "Dört yıl öncesinde kaldık biz Mirza."

Vazgeçmedi, sözlerim onu bizden geçirmedi.

Gözlerimin içine uzun uzun baktığı sırada çalan şarkıyı tıpkı yıllar önce olduğu gibi gözlerimin içine baka baka söylemeye başladı. "Seni yerlerde göklerde bulamazlarken..." Elini kalbinin üzerine götürdü. "Bende gizli kaldığını sezenler olmuş."

"Dumlu dumluymuşsun yüreğimde..." Dolu dolu olan gözlerim kalbine düştüğü an kendimi daha fazla burada olmak için tutamadım ve birden oturduğum tabureden fırlayarak koşturmaya başladım. Dayanamıyordum. Peşimden Mirza'nın da kalktığını arkamda kopan gürültüden anladığımda hemen karşıdan karşıya geçtim.

İnsanın içinden ağlamak gelir miydi? Benim içimden öyle bir ağlamak geliyordu ki...

Ara sokaklardan birine hızlıca girdiğimde, arkamdan koşturarak gelen Mirza belimden tutup kendisine çektiğinde, sırtım hızlı bir şekilde göğsüne çarpmıştı. "Bırak!" Diye bağırdığım an kollarının arasında çırpınmaya başlamıştım ama gücümü Mirza'ya da yetiremiyordum ki.

"Canım acıyor, bırak!" Diye bağırdığım an sanki kilit olan o kelimeyi söylemişcesine Mirza birden elini, kolunu benden çekti. Canımın acısının uğruna yapamayacağı bir şey olmadığının farkındaydım. Tıpkı şimdi de sırf 'canım acıyor' diye bağırdığım için bıraktığı gibi.

Evet, canım acıyordu. Ama bu asla fiziksel bir acı değildi.

Benim içim acıyordu. Benim geçmişim acıyordu.

"Benim canım acıyor tamam mı?" Diye avaz avaz bağırdığımda elimi kalbimin üzerine götürerek bastırdım. "Sen beni yalnız bıraktın, sen beni bir başıma bıraktın, sen beni bıraktın Mirza." Her bir cümlemde daha da bir yıkılıyor, daha da paramparça oluyordum. "Sen benim canımı yaktın," diye bağırdığım an kalbimin üzerinde duran elim yumruk yumruk oldu.

"Önce abim gitti," dedim içim kanaya kanaya. "Sonra da sen gittin Mirza." Gözlerimden yaşlar hiç durmadan akıyordu. "Yaa sen benim hayatımdın!" Diye bağırdım. "Sen gittin, ben senden kalanlarla yaşadım. Sen dışında her şeyim vardı. Ya ben Asiye teyze her oğlum dediğinde saatlerce gözlerim dolu dolu uzaklara daldım." Yumruk olan elimi kalbimin üzerine üzerine vurdum. "İçim sen diye ağlarken herkese iyiyim dedim ben. Sen kendine bambaşka bir hayat kurarken, ben senden kalanlarla yaşadım." Hiç durmadan kalbime vurdum. "Canım acıyor benim canım." İçim çıkana kadar bağırıyor, gözlerimden dökülen her bir damlada da kalbimi ağlatıyordum.

Kendimi döküyor, onsuz geçen yıllarımı döküyordum.

Mirza kalbime indireceğim yumruğumu bu sefer havada yakalayıp tuttuğunda, "Yapma..." diye fısıldadı. İçimde kopan fırtınalardan onu duramadım bile. "Özür dilerim," diyen sesini duyduğum an yaşlarla dolu gözlerimi ona çevirdim ve o an gözünden akıp giden bir damla yaşı gördüm.

Ağladı, gözlerimin içine baka baka o da ağladı.

"Ah benim kurban olduğum." Sesinden akan pişmanlığı hissetmemek elde değildi. "Kurban olupta yana yana kıydığım."

Kurban olupta yana yana kıydığım...

"Ne yapayım?" Dediğinde Mirza dolu dolu olan gözleri içimi yakıp geçti ama o perişanlıkla sözlerine devam etti. "Söyle ne yapayım? Nasıl olacak, nasıl yapacağım bilmiyorum ama ben senin acını nasıl dindireyim? Ben ne yapayım? Yol göster bana..." dediğinde Mirza omuzları çökmüş, garip bir hâlde karşımda kalmıştı. "Yolum ol... Ne yapayım ben?"

Sadece gözlerine baktım.

"Git!" Diye bir fısıltı dudaklarımın arasından döküldüğü an sadece kendimden geçmiş bir şekilde konuştuğumun farkında bile değildim. Ne dediğimi bilmiyordum ki ben.

Söylediğim tek bir kelimeyle Mirza'nın sarsıldığını hissettiğimde, iki yanında açılı bir şekilde duran elleri sanki boşlukta sallanıyormuşçasına yanına doğru düştü. Onun da tıpkı benim gibi nefes alamadığını, sözlerimin boğazına dizildiğini, yutkunamadığını hissettim.

Gözlerimin içine uzun uzun baktığı anda dudaklarının kenarında anlam veremediğim bir tebessüm oluştu ve gözleri sanki acıya kapanıyormuşçasına kapandı. Kapandığı an ıslak kirpiklerinden bir damla yaş süzüldü, süzüldü.

Canım işte şimdi acıdı.

Gözü kapalı bir şekilde, bana hiçbir şey demeden birden arkasını dönüp yürümeye başladığında, o gözlerini son bir kez dahi olsun görememiştim.

Gerçekten gidiyordu. Sadece 'git' dedim diye beni böylece bir başıma bırakıp gidiyordu.

İç sesim 'Ya ne yapacaktı? Git dedin gidiyor işte,' diyerek içten içe beni doldurmaya çalıştığında başımı iki yanıma salladım.

Şu an ne sağlıklı, ne de mantıklı düşünebiliyordum. Sanki her şeyim birbirine karışmış gibiydi. Bundandı ya zaten bu dengesizliklerim.

Birden kendimi tutamadığım anlarda, "Nereye gidiyorsun geri zekalı?" Diye Mirza'nın arkasından avaz avaz bağırdığımda Mirza'nın benden giden adımları yavaşça duraksadı, olduğu yere sanki çakıldı.

Benden giden...

Bana dönmeye tenezzül bile etmediğinde, "Git demedin mi Mihran?" Dedi ve çatık olan kaşlarım biraz daha çatıldı.

Demek Mihran... Peki...

"Git dedim ya tabii hemen böyle ardını dönüp gidersin." Kendi kendime söylenmiştim ama onun da duyduğunu biliyordum. En sonunda kendimi tutamadığımda tekrardan bağırdım. "Gitmek için benim git dememi bekliyordun değil mi?" Bir yandan da onun böyle gitmesini kendimi ve en çokta ondan gidemeyen kalbime yediremiyordum.

Bağırarak söylediklerimden sonra Mirza bir hışımla bana döndüğünde, "Te allam te allam..." dedi ve ellerini yolmak istercesine saçlarının arasından geçirdi. "Mihran sen bizden ne istiyorsun?" Dediğinde artık sabrının kalmadığının farkındaydım ama bu benim umrumda değildi.

Demek yine Mihran... Yine peki...

"Sen anca zaten böyle arkanı dönüp gitmeyi biliyorsun." Onu yine geçmişten vurmayı tercih etmiştim. "Bir kere ya..." dediğimde ona doğru bir adım attım ve hayal kırıklığı barındıran gözlerimle ona baktım. "Bir kere şaşırtsan keşke beni."

Mirza başını aşağı yukarı salladığında, "Aynen aynen..." dedi. "Bir tek gitmeyi bilirim ben zaten." Sesi kısık bir şekilde çıkmıştı. Birden arkasını dönüp tekrardan yürümeye başladığında arkasından şaşkınlık dolu gözlerimle bakmaya devam ettim.

Vallahi gidiyordu.

Ben artık hiçbir şey demiyordum gerçekten.

"Git!" Diye bağırdığımda gerçekten de hiçbir şey dememiştim yani.

Mirza'da aynı benim gibi, "Gidiyorum zaten!" Diye bağırdığında kalbimin içinde derin bir sızı hissettim.

Yutkundum, yutkundum...

"Peki git..." dediğim an gözlerimi kapatıp açtım ve kendime daha fazla düşünme payı tanımadan Mirza'ya doğru yürümeye başladım.

Aramızdaki varla yok arası olan mesafeyi kapattığımda birden Mirza'nın kolundan tutarak kendime çevirdim ve onun bakışları altında hızlı bir şekilde dudaklarına yapıştım.

Kendimden bile beklemediğim bu hamleyle birlikte Mirza'nın bedeninin kasım kasım kasıldığını hissettim. Onun da benden böyle bir şey beklemediğinin farkındaydım ama aynı zamanda bana kapılıp gideceğinin de...

Ki öyle de oldu.

Mirza girdiği şoktan hemen çıktığı an elini belime atarak beni kendisine doğru çekti ve benim başlattığım öpücü âdeta dudaklarımı sömüre sömüre harladı. Dudaklarımın üzerindeki dudakları hem dudaklarımı hem de içimi yaktığında elimi Mirza'nın ensesine atarak kendime doğru çektim. Parmaklarım saçlarının arasına doğru akarken, soluksuz öpüşmemizden ötürü nefessiz kalarak dudaklarımı hafifçe araladım. Dili araladığım dudaklarımdan içeri sızdığı an dudaklarının arasına doğru inledim. İnleyişim aramızdaki ateşi daha da harladığında Mirza'nın alt dudağını istemsiz bir şekilde ısırdım. Mirza'ya rağmen artık nefesimin yetmediğini, soluksuz kaldığımı hissettiğimde sanki Mirza'da bunu hissetmişçesine dudaklarını hafifçe benden ayırdı. Ayırdı ayırmasına ama benden biraz olsun bile uzaklaşmamıştı. O yakıcı nefesini hâlâ dudaklarımın üzerinde hissedebiliyordum.

Mirza, "Kurban olduğum," diye diye âdeta içten geçmiş bir şekilde dudaklarıma doğru fısıldadı. Sanki o da benim gibi yaşadığımız anın gerçekliğine inanamıyor gibiydi. Ellerini yanaklarıma doğru götürüp hafifçe okşadığında, "Sen..." dedi sanki maraton koşmuşçasına nefes nefes kaldığında. Alnını alnıma yasladığında inlercesine konuştu: "Sen bana, bize ne yapıyorsun kurban olduğum?"

"Ben..." dediğim an yaptığım bu hareket karşısında, Mirza'nın dudaklarını hâlâ dudaklarımda hissederken ne diyeceğimi bilemeyerek duraksadım. "Sadece yani birden oldu," dediğim an sözlerimin Mirza'yı hayal kırıklığına uğrattığını hissettim. "Ne yaptığımı bilemedim ben." Ondan uzaklaşmaya çalıştım. "İstem..." Daha sözlerimin devamını getiremeden Mirza sanki onu parçalayacak olan sözlerime tahammülü yokmuşçasına hemen sözümü keserek konuştu:

"Senin birden oldu dediğin şeyle, senin ne yaptığını bilemediğin şeyle; ben yıllar sonra seninle yaşadığımı hissettim." Sözleri içime içime sanki kıymık batıyormuş gibi battı. "Yerinde taş olsa be!" Dediği an devamını getiremeyerek sustu. "Ulan yerinde taş olsa..." Sustu, sustu. Hayal kırıklığını gizleyemiyor ama sürekli bir şeyleri de içine atıyordu.

Yerimde taş olsa çatlardı değil mi?

"Ben seni çok sevdim," dediğimde artık bende çatlamış ve kalan son gücümle gözlerinin içine bakmıştım. "Ben seni çok seviyorum." Yıllar sonra ona ilk defa 'seni seviyorum' dedim. Sözler sadece dudaklarımdan çıkmadı. Gözlerimden, içimden, kalbimden taşa taşa çıktı...

Mirza ona 'seni seviyorum' dememle birlikte öylece kaldığında bana bakan gözleri birden arkamdaki bir noktaya doğru düştü.

"Ama ben seni af..." Cümlemin devamını getiremeden Mirza birden beni tutup çektiği anda, yükselen silah sesleriyle birlikte Neye uğradığımızı şaşırarak bağırmaya başladım. Mirza üzerime kapanarak kendisiyle birlikte beni yere attığı an ellerini başımın altına koyarak başımın darbe almasını engellemişti. Mirza'nın üzerimde olan ağırlığıyla birlikte ikimizde yerde boylu boyunca uzanır bir şekilde kaldığımızda silah sesleri hiç kesilmeden andı ardına devam ediyordu.

"Mirza!" Diye korkuyla cırlayarak bağırdığım an Mirza'dan asla ses çıkmıyordu. Sadece benim üzerime kapanmış bir şekilde duruyordu. "Mirza ne oluyor?" Diye tekrardan avaz avaz bağırdığım an kesilen silah sesleriyle birlikte ortalık sanki mahşer yerine dönmüş gibi kalmıştı.

Korkudan titrediğim, ağlamaktan nefes alamadığım anlarda, "Mirza..." dedim nefesim kesile kesile. Ve tam o an Mirza başını gömdüğü boynumdan kaldırdığı an rahatlayarak derin derin nefesleri içime çekmeye çalıştım.

İkimizde birbirimize aynı anda, "İyi misin?" Dediğimiz an ben girdiğim şoktan dolayı cevap verememiştim ama Mirza çoktan benim üzerini taramaya başlamıştı bile. En sonunda bana bir şey olmadığını anlamış olacak ki, "Şükürler olsun," dedi içinden dolup taşa taşa.

Kesik kesik aldığım nefeslerin arasından bende ona bir şey olmayışına şükredercesine, "İyisin," diye fısıldadığım an ellerimi Mirza'nın beline atarak ona sarılmaya çalıştım.

Ve tam o an elime gelen, avuçlarımda hissettiğim, parmaklarıma bulaşan yoğun sıvıyla birlikte öylece kaldığımda, hissettiğim şeyin yanlış olması için içimden dua etmeye başladım. "Mirza sen..." Mirza'nın teninden bana bulaşan sıvıyı silip atmak istedim. "Mirza vurulmuşsun!" Diye bağırdığım an Mirza üzerimde duran bedenini hafifçe yanıma doğru attı. Üzerimden kalkan ağırlıkla birlikte, "Mirza!" Diye bağıra bağıra doğrulduğumda, ağlamaktan bulanıklaşan gözlerimle Mirza'nın sırtına baktım.

Bakmaz olaydım.

Gördüğüm görüntüyle, Mirza'nın sırtından akan kanlarla birlikte yemin ederim kalbimin durduğunu hissettim.

"Çok kan var," dediğimde gözlerim Mirza'nın sırtıyla, ellerim arasında mekik dokuyordu. "Ellerimde de çok kan var. Ellerimde senin kanın var." Şoka girmiş gibiydim.

Mirza, "Mihran..." diye fısıldadığı an onun sesiyle birlikte biraz olsun kendime gelebilmiştim.

"Sakin ol," diye fısıldadım kendi kendime. "Sırası değil sakin ol." Hıçkırıklarımın arasından kendi kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Titreyen ellerimle birlikte cebinde duran telefonumu çıkarıp hemen ambulansı arayıp çağırdığımda, "Gelecekler," dedim. "Hemen gelecekler." Gözlerimi Mirza'ya çevirdim. "Lütfen lütfen... Geliyorlar tamam mı? Geliyorlar." Böyle olmayacağını anladığım an kendime çok düşünme payı tanımadan üzerimdeki hırkamı bir hışımla çıkarıp Mirza'nın sırtına bastırdığımda Mirza acıyla inledi.

Gözlerimi onun yüzüne çevirdiğimde, "Mirza," diye fısıldadım. Yerde duran başını kaldırıp dizlerimin üzerine koyduğumda bir yandan ellerim titreye titreye yarasına bastırıyor, bir yandan da ona bakıyordum.

Mirza, "Biliyor musun?" Diye fısıldadığı an alnından boncuk boncuk terler akıyor, kesik kesik nefesler alıyor ama buna rağmen kendini konuşmaya zorluyordu. "Seni kandırdım," dediğinde şu durumda bile sesinden akan muzipliğini hissedebilmiştim. Ama ne sözlerini algılayabiliyor, ne de anlam verebiliyordum. "Az önce seni kandırdım," dedi yine aynı tavırla. Ama ben yine anlayamadım, ve şu durumda umursayamadım da.

"Zorlama kendini," dediğimde titreyen parmaklarımla alnındaki terlerini sildim. Gözleri yarı açık yarı kapalı bir şekilde de olsa gözlerini benden ayırmadan bana bakıyordu.

Mirza, "Gitmeyecektim," diye fısıldadığı an az önce dudaklarımı talan eden dudakları titredi. Sürekli titriyordu. "Gitmeyecektim," diye tekrardan fısıldadığında az önceki gidişinden bahsettiğini zar zor da olsa anlayabilmiştim.

"Senden bir kere gittim," dediği an sağ kolunu kendini zorlayarak hafifçe kaldırdığında elini yanağımın üzerine koyup, varla yok arasından okşadı. "Bir daha gitmem kurban olduğum."

"Gitmeyeceksin tabii ki..." dediğimde duraksadım. "Bak bir git değil dört yıl, yirmi dört yıl affetmem seni." Olayı şakaya vurmaya ve dikkatini dağıtmaya çalışıyordum. "Gitmezsin, gitmezsin." İçin için ağlaya konuşuyordum. "Gidemezsin..." dediğim an Mirza'nın zaten yarı açık olan gözlerinin biraz daha kapandığını hissettim.

"Bana bak!" Diye yüksekten yüksekten konuştuğumda alnında duran ellerimi gözlerine indirerek açmaya çalıştım. Bilincinin açık olması için gözlerini kapatmaması gerekiyordu. "Bana bak, gözlerime bak!" Bağırışlarım işe yaramış gibi Mirza gözlerini zorlukla araladığında, dolu dolu olmuş gözlerime baktı.

İçim dolup taştığında, "Seni yerlerde göklerde bulamazlarken..." diye fısıldadım, Mirza'nın gözlerinin içine baka baka. "Bende gizli olduğunu sezenler olmuş." Sesim titriyor, ağlaya ağlaya bizi ağlatan, bizi biz yapan o şarkıyı söylüyordum.

"Dumlu dumluymuşsun yüreğimde." Ağladım, çaresizce ağladım. Mirza'nın gözünden akan bir damla yaşı gördüğüm an parmaklarım kıyamazcasına gözyaşını sildi.

Ağladım, ağladı.

"Türkü olmuşsun." Durdum. "Umudummuşsun." Gözlerinin içine baka baka söylemeye devam ettiğim an Mirza'nın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

"Aramızda dağlar yollar yıllar var iken..." Ona zarar vermemeye çalışarak üzerine kapaklandığımda sıkıca sarıldım. "Beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş," diye fısıldadığımda dudaklarımı alnına değdirerek öptüm.

Öptüm, öptüm.

Mirza'nın, "Hani demiştin ya..." diyen sesini duyduğum an ondan biraz olsun uzaklaşmadan gözlerimi ona çevirdim. "Her şey bu türküyle bitecek demiştin ya." Duraksadığında üzerimde duran kolu hafifçe düştü. Zangır zangır titreyen dişlerini birbirine bastırmaya çalıştı. "Galiba her şey gerçekten bu türküyle... bitecek kurban olduğum." Nefes nefese kalarak söylediklerinden sonra daha ben bir şey diyemeden zaten hafif aralık olan gözleri kapandığında, gözleriyle gözlerim arasındaki bağ kesilmişti.

"Hayır, hayır!" Diye bağırdığım an Mirza'nın kapanan gözleriyle sanki kalbimin durduğunu hissettim. "Mirza, Mirza!" Gözlerini açmaya onunla bağ kurmaya çalıştım ama olmadı.

"Nefes alamıyorum," diye avaz avaz, âdeta kendimi yırtarcasına bağırdığımda elimi kalbimin üzerine götürdüm. "Nefes alamıyorum ben. Nefes alamıyorum Mirza." Sadece hıçkırarak ağlıyor, hıçkırıklarımla da bağırıyordum.

"Aç gözlerini, nefes alamıyorum." Bağırdım, duymadı, gözlerini açmadı.

Mirza'nın üzerine kapaklanarak ağlamaya başladığım an, "Ne olur," diye fısıldadım. Saçlarını okşadım, alnını öptüm. "Ne olur aç gözlerini. Yeniden gözlerimin içine baka baka kurban olduğum de. Ne olur Mirza."

Bir insan, başka bir insanın tek bir sözüne, tek bir 'kurban olduğum' deyişine muhtaç olabilir miydi?

Ben oldum.

Tek bir sözüne, o güzel gözlerine, tek bir 'kurban oldum' deyişine hasret kaldım.

Ona hasret kaldım.

*

Ve final. Şaka şaka ğgğwğdğ şu an ekrana sanki karşınızdaymışım gibi bana kızarak baktığınızı hissediyorum. Hani böyle karşınızda olsam belki saçımı yolarsınız falan ğgğwğdğ

Sezon finali gibi bir bölüm oldu benim için. Ama sezon finali yazarak büyüsünü bozmak istemedim. Eğer Visal bir gün kitap olursa yüksek ihtimalle ilk kitabımız burada biterdi.

Ve nasıl buldunuz bakalım?

Bölüm alıntıları için instagram: mavininhikayeleri
Twitter: kendince_yazar0

Sizleri seviyorum.

💙

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro