#Cem Çınar - Bu Nasıl Sevgi
#Perdenin Ardındakiler - Vazgeçemedin Ondan
#Cem Karaca - Sen De Başını Alıp Gitme
#Furkan Halıcı - Baktığın Her Yerdeyim
#Hande Mehan - Zararını Seviyorum
Selamllar Vurguncular🤤
Nasılsınız? Umarım hepiniz çok çok iyisinizdir. Bölümlerle ilgili hem açıklama yapmak istiyorum, hem istemiyorum. Bir şeylerin arkasına saklanmak istemiyorum. Sadece ben önceden böyle değildim:) Bu cümle o kadar çok şey ifade ediyor ki benim için. Sadece burası için de değil... Çok hevesliydim ben, çok azimliydim, umut doluydum, çok hayalim vardı. Haftada bir bölüm atmaya çalışırdım, hepinizle konuşur yorumlaşırdım. Diyorum ya ben eskiden böyle değildim. Bazı şeyleri kelimelerle ortaya döküp anlatamam... Ama şimdi söz veriyorum, çünkü; sizleri çok seviyorum.
Eski mavi olmaya çalışacağım.
Şimdi bölüme geçelim mi? Bu bölümü o kadar çok okudum kii🫠okudukça içim kıpır kıpır oldu, yer yer de ağladım tabii ğgğwğdğd
KILIÇ ŞAHİNBEY SENİ BİR BULAYIM NİKAHI BASACAĞIM BİLESİN ĞGĞWĞDĞ
Ve Twitter'da #Vurgun etiketiyle desteklerinizi verirseniz çok sevinirim😋
Ayrıca bugün bir başka şekilde yorumlarda olur muyuz? Sizinle birlikte ben de olacağım. Her paragrafta yorumlarınızı görsem benden mutlusu olmaz. Düşünceleriniz benim içim çook önemli.
Şimdi oy verdiysek başlayalım mı?🥰
Bu güzellik için çook teşekkür ederim aşkımm💙
senasnepenthe
Canım Yaren çook teşekkür ederim kii💙
7.Bölüm: "İntikam"
*
Mircan Atalay'dan... Ay pardon alışkanlık olmış ğgğwğdğdğ
Mircan Şahinbey'den...
Annemle babamı kaybettiğim ilk anı hatırlıyorum. Evdeydim, tek başımaydım, çay demlemiş yanına da nesquikleri koymuş yiyordum. Sonra bir telefon, tek bir cümle ve dünyamın başıma yıkılışı...
Annemle babam artık yoktu.
O günden sonra günlerce kendimi eve kapatmış, odamdan çıkmamıştım. Tabii insanlar, akrabalar ve abim beni o zaman bile kendimle bırakmamışlardı. Sonsuz bir acının kalbime oturması yetmezmiş gibi bir de kalabalıkların arasında onlara karşı yalnız kalmıştım.
Çünkü artık ne benim için insanları susturan bir annem, ne de her ne yaparsam yapayım yanımda olan babam artık yoktu.
Sonsuz bir acı ve yalnızlık.
İşte tam bu yüzden ben, Ceylan Şahinbey'i anlıyordum.
Acısını, hissettirdiklerini, öfkesini... Ben Ceylan Hanım'ı anlıyordum. Ben, hepsini anlıyordum.
Şimdi hepsi karşımdaydı. Ve ben onların karşısında Mircan olarak durmuyordum. Yavuz Atalay'ın kardeşi olarak duruyordum. Bir katilin kardeşi olarak. Kızlarının, kardeşlerinin katili Yavuz Atalay'ın kardeşi olarak duruyordum. Onların gözünde üstüme yapışan, yapıştırılan sıfat belliydi. Ama dedim ya kızmıyorum, onları anlıyorum ben.
Onların beni anlamadıkları kadar ben onları anlıyordum.
Ceylan Hanım oturduğu köşesinden elini, kalbine götüre götüre kalktığında, "Ne?" Dedi. Sadece o da değil, onunla birlikte Mahir ve Acar'da ayaklanmıştı. Herkes şaşkındı. Ceylan Hanım düşecek gibi olduğunda hemen yanında olan Acar onu tuttu ama bu bile Ceylan Hanım'a etki etmedi ve tekrardan konuştu. "Ne dedin sen?"
"Karım," dedi Kılıç. Elimi tutan ellerini sıkılaştırdı. "Benim karım." Ben üfleseler yıkılacak bir haldeyken o benim aksime dimdik bir şekilde duruyordu. "Mircan Şahinbey."
(Yaa nasıl heybetli, nasıl görkemli bir görüntüdür bu gğğwğdğd Kılıç sonsuza kadar karım diyebilir ğgğwğdğdğ mircanşahinbey konağımız da vsr ğgğğwğdğc)
"Sen..." dedi Ceylan Hanım. "Sen..." Arkasındaki koltuğa çöktüğünde, "Sen ne dediğinin farkında mısın?" Diye bağırdı. Korkudan irkildiğimde bağırışı Kılıç'ın üzerinde etki bile yapmamıştı. Ben, Ceylan Şahinbey'in karşısında nefes bile alamayacak hâldeyken o gayet rahattı. Ceylan Şahinbey eski topraktı ve sadece bakışlarıyla bile beni öldürüp yine bakışlarıyla üzerime toprak atabilirdi.
"Abi sen..." Ceylan Şahinbey'den sonra sırayı Mahir aldığında işin asıl zor kısmı olduğunu yeni yeni fark ediyordum. "Abi sen nasıl böyle bir şey yaparsın? Abi sen... Lan!" Diye bağırdı en sonunda. "Lan bu kızın burada ne işi var? Karım diyor ya karım diyor. İkizimin katilinin kardeşine karım diyor ya." Mahir olduğu yerde tepiniyor, hiç durmadan bağırıyor ve koltuğu tekmeliyordu. "Karım dedi..." Başını aşağı yukarı salladığında saçlarını yolarcasına çekiştirip, eliyle yüzünü sıvazladı.
Mahir tam yanındaki, Acar'a döndüğünde, "Duydun mu?" Dedi gülerek. Gülüşünden korktum, çünkü; tıpkı bir psikopatı andırırcasına gülüyordu. "Duydun değil mi? Karım dedi. Şahinbey dedi. Sende duydun değil mi?" Sanki... Sanki delirmiş gibiydi.
Acar, "Abi..." diyerek ona doğru bir adım attığında, onu sakinleştirmeye çalıştı ama bu Mahir'in üzerinde etki etmedi.
"Karım diyor lan karım diyor. Duyuyorsun değil mi karım diyor? Sikerler lan böyle işi sikerler." Mahir'in âdeta ateş saçan gözleri beni bulduğunda bana doğru hışımla gelmeye başladı. "Sen..." dedi gözlerime baka baka bağırdığında. "Siktir olup gidiyorsun hemen. Gidiyorsun." Adımlarım işittiğim lafların ağırlığından ve korkudan geriye doğru düştü.
Korkuyordum.
Mahir'in bana doğru hızla gelen adımları Kılıç'ın, "Geri bas," demesiyle birlikte anında duraksadığında, olduğu yerde kalakaldı. Kılıç gür sesiyle bu sefer, "Arya!" Diye bağırdığında içeriye koştura koştura genç bir kız girdi.
"Efendim Kılıç abi?" Tahmini on altı, on yedi yaşlarında olduğunu düşündüğüm kız titrek sesiyle konuştuğunda Kılıç ona dönmeden, gözlerini Mahir'den ayırmadan tekrardan konuştu.
"Karımı odamıza çıkar."
"Tabii abi." Kızın gözleri bu sefer bana döndüğünde gözlerinden akan çekingenliği hissedebiliyordum. Ama şu an ben ondan daha beter durumdaydım.
Gözlerimi Kılıç'a çevirdiğimde gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama ailesine bakan gözlerindeki sertliğin aksine bakışları yumuşadı. Ne hissettiğimi anlamış gibi gözlerini kapatıp açtığında, "Hadi karım," dedi sakince çıkan sesiyle. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu kadar inadına mı söylüyordu bilmiyorum ama bu onların öfkelerini daha da harlıyor, benim ise... Bende durumlar çok farklıydı.
"Hâlâ karım diyor ya hâlâ karım diyor." Mahir konağı inletircesine bağırdığında gözlerimi ona çevirmeye korktum. Çünkü sadece bağırmıyor evi başıma yıkmak istercesine bir şeyleri de deviriyordu. Kılıç'tan korkması bir anlıktı, sonra yeniden kendisini kaybediyordu.
"Abi bir dur artık." Acar, Mahir'e bağırarak onu tutmaya çalıştığında Ceylan Hanım ne durumdaydı onu bilmiyordum bile.
Kılıç dişlerini birbirine bastırarak bana bakmaya devam ettiğinde, "Çık hadi," dedi. Dudaklarımı bir şeyler demek için araladığımda Kılıç, "Hanımını odamıza çıkar Arya," diyerek söyleyeceğim her sözün önüne set çekti.
"Buyurun hanımım," dedi yanıma koştura koştura gelen Arya. Yutkunmaya çalıştım. Ardımda bir yıkım bırakıyordum, o yıkımı görmek istemediğim için onlara dönüp bakamıyordum bile.
Gözlerim hâlâ Kılıç ile bir olan ellerimize düştüğünde, Kılıç derin bir nefes alarak sanki kopmak istemiyormuş gibi elimi bıraktı. Elimden kopan elini beklemediğim bir şey yaparak hafifçe belime dokundurduğunda gerim gerim gerilen bedenimin ufak bir dokunuşuyla da olsa yumuşadığını hissettim.
"Yukarı çık hadi karım." Dudaklarından dökülen her bir kelime kalbimin kapılarına balyozla vuruluyormuş hissi verdiğinde, gözlerimi gözlerine çevirdim. O gözlerde çok şey vardı. Kimseye baktığı gibi bana bakmayan gözlerinde çok şey vardı.
Gözlerimi kapatıp açtığımda Kılıç'tan uzaklaşarak Arya'nın da beni yönlendirmesiyle birlikte ardımdaki yıkımı bırakarak yürümeye başladım. Arya beni merdivenlere doğru yönelttiğinde birlikte çıkmaya başlamıştık. Sarsak adımlarımla attığım her bir adımda aklım tamamıyla arkamda bıraktığım kargaşadaydı. Sesler daha da çok yükseliyor ve bu beni mahvediyordu.
"Sen bunu nasıl yapabildin? Sen böyle bir şey nasıl yaptın abi? Karım diye elinden tutup nasıl evimize sokabildin?" Mahir'in bağırışı kulaklarıma dolduğunda, bağırışının duvarları bile inlettiğini hissettim. "Destan lan Destan... Bu ev Destan'ımın lan. Her bir yer Destanken, sen o kızı nasıl bu eve karım diye getirdin?" Duyduğum her bir söz boğazıma oturduğunda duraksayarak elimi yanımdaki duvara yasladım.
Söz, zehirdi. İnsanı sokardı.
Doğru söz acıydı, insanı yakardı.
"Siz de yoruldunuz değil mi? Ay ne kadar çok merdiven var değil mi? Ooo daha da birinci kattayız, daha çıkacak iki katımız var. Keşke bir asansör yapsalar değil mi? Bir asansör felan olmazdı bence. Valla her gün in, çık zayıflıyorum, zaten kuru bir şeyim. Sizce de öyleyim değil mi?" Asya'nın hiç susmayacak gibi peş peşe konuşmalarının en sonunda bir sonu geldiğinde, tepki verecek bir hâlim bile kalmamıştı. Hep böyle çok mu konuşuyordu bilmiyorum ama galiba benim aklımı dağıtmak için bu kadar saçmalamıştı.
"Seni mahvederim." Kılıç'ın sesini duyduğum an onun sesinden başka bir şeye odaklanamadığımda bu sakinliği beni bile korkutmuştu. "Seni uyardım değil mi? Kardeşim demem dedim..." Kılıç'ın tıpkı adı gibi derin bir keskinlikle dudaklarının arasından dökülen sözlerle birlikte Mahir'in sesi tamamıyla kesildiğinde Ceylan Hanım'ın, "Oğlum," diye bağıran sesini duydum. Aşağıda tam olarak ne oluyordu bilmiyordum.
Arya, "Artık çıksak ya hanımım," dediğinde ona bir tepki vermemiştim. "Valla Kılıç beyim kızar bana."
"Yapma dedim, rahat bırak dedim, bir günahı yok dedim. Durmadınız ki... Bir rahat bırakmadınız. İnsanları doldurdun, marketin kapılarını bile kapattın, ulan sadece su alacaktı su." Kılıç'ın dudaklarının arasından dökülen her bir söz beni daha da fazla yıktığında gözlerimin dolduğunu hissettim. "Evini başına yıktınız. Durmadın." Kılıç'ın sesi öylesine baskındı ki... "Durmadın anne, durmadınız."
"Can... Allah'ın verdiği can. Benim canım... Mircan." Kılıç sayamayacağım kadar soluğa sığdırdığı cümlelerini peş peşe kurduğunda, gözümden akan bir damla yaş yanaklarıma süzüldü.
Benim kimsem yoktu.
Artık vardı.
Sevdasının yaktığı, acısının altında ezildiğim bir adam vardı.
Arya iyi görünmediğini fark etmiş gibi, "Hanımım çıkalım biz," dediğinde elini çekingen bir şekilde koluma dokundurdu. Gücümü toplayıp birkaç adım daha atıp merdivenleri çıktığımda Kılıç'ın sesi hâlâ kulaklarıma doluyordu.
"Yaşatırım dedim... Ben, Mircan'ı yaşatırım dedim." Sözleri resmen hüküm kokuyordu. Az önce yükselen sesler, Kılıç'ın karşısında suspus olmuştu. Kılıç'ın gücü, insanların üzerindeki hükmü yadsıyamayacağım derecede fazlaydı.
Kılıç Şahinbey'di o.
Kılıç, "Karıma..." diye üzerine basa basa konuşmaya devam ettiğinde kalbimin atışıyla birlikte göğsüm yükselip yükselip indi. O her 'karım' dediğinde burada bana bir şeyler oluyordu. "Mircan'a gelecek her bakışı, her sözü, her bağırışı kendime gelmiş sayarım."
Kılıç'ın dudaklarının arasından dökülen her bir söz virane olan kalbime çiçekler ektiğinde, sarsıldığımı hissettim. Tam yanımda duran Arya, "Kılıç abim çok essahlı adamdır çok," dediğinde sesinden akan gururla karışık mutluluğu hissedebilmiştim. "Allah'ım sen her kıza Kılıç abimden nasip et." Gözlerimi Arya'ya çevirdiğimde bakışlarımda tam olarak ne gördü bilmiyorum ama hemen kendisini savunmaya geçmek istercesine konuştu:
"Yanlış anlamayın hanımım yani Kılıç beyim gibi birisi diyorum ben. Onun gibi adam gibi adam."
"Sorun yok," dediğimde gülümsemeye çalışsam da yüzümün küçük bir kıpırdama bile yaşamadığına emindim.
Arya'yla zorlana zorlana da olsa üçüncü kata çıktığımızda, "Bu kat tamamen Kılıç beyimin," dedi. Sonrasında bana baktı. "Tabii artık sizinde." Güldü. "Buraya öyle herkesi çıkamaz, Kılıç abi çıkarmaz. Sağ tarafta hemen salon var. Salonun yanında lavabo ve banyo var. Sol tarafta ise iki tane oda var ama boş kullanılmıyor. Gezmek isterseniz gezdirebilirim." Hızla başımı iki yanıma salladım. Bu eve dair yapacak hiçbir şeye en ufak bile halim kalmamıştı.
"Peki hanımım..." dediğinde gözleri tam karşımızdaki odaya çevrildi. "Orası da odanız." Odanız... Yutkunmakta zorlandığımda Arya hızlıca gidip kapalı olan kapıyı açtı. Açılan kapıyla birlikte hâlâ yerimden kıpırdamadığımda Arya, "Kılıç beyim odanıza kimseyi almaz..." dedi ve peşimden de hiç susmadan devam etti: "Temizlik için sadece ben girebiliyordum." Kıkırdadı. "Ama artık beni de almaz galiba." Ne dediğini anlayamadığım an yüzü böyle şekilden şekillere girerek güldüğünde, "Ben ineyim artık Mircan Hanım," dedi. "Bir şeye ihtiyacınız olursa odanın içindeki diafona basarak isteyebilirsiniz." Diafon mu? Basıp bir şeyler istemek mi? Ben daha bunun şaşkınlığını üzerimden atamadan Arya birkaç bir şey daha deyip ortadan kaybolduğunda, artık koskocaman katta, Kılıç'ın odasının önünde tek başıma kalmıştım.
Kılıç'ın evinde, Kılıç'ın odasının önündeydim.
İşte şimdi bazı şeyler yüzüme yüzüme çarpıyordu. Ben, Kılıç ile evlenmiştim. Bunun gerçekliği daha şimdi yalnız başıma kaldığımda hissettirdiğinde şöyle bir etrafıma bakındım.
Kılıç'ın evindeydim.
Bu beni garip hissettirdiğinde adım atacak hali bile kendimde bulamıyordum ama yine de kendimi zorlayarak odaya doğru bir adım attım. Bir adım daha... Ve hemen peşinden gelen adımlarımla birlikte odanın önüne geldiğimde gözlerim istemsiz bir şekilde şöyle bir odada dolandı, durdu. Çok büyüktü. Sadece Kılıç'ın odası bile bizim evdeki iki odaya bedeldi.
Bir adım daha atarak odaya girdiğimde gözlerimi odanın ortasındaki devasa büyüklükteki yataktan ayıramamıştım. Aslında odası genel olarak sade ve şık bir şekilde dizayn edilmişti. Tam ortada geniş, siyahla kaplı bir yatak, yatağın arka başlığı ise taş döşemesiyle kaplanmıştı. Yatağın karşısında ise duvara monteli bir şekilde boydan boya bir siyah bir çalışma masası vardı. Masanın yanında ise yine aynı şekilde duvarı kaplayan bir şömine. Odada bunlar dışında başka hiçbir şey yoktu. Ne bir dolap ne de başka bir şey. Gerçi olmamasını da anlıyordum, çünkü; odadan açılan iki kapı düşüncelerime cevap da veriyordu zaten.
Öylece odanın ortasında durmaya devam ettiğimde düşüncelerim sanki yok olmuş gibiydi. Her şey silinmişti ama düşüncelerim her an bir yerlerden çıkıp boğazımı bir ip gibi sarıp beni boğabilirdi. Ki öyle de oldu.
Ben, Kılıç'ın evindeydim.
Ne yaptığım, nasıl bir şeye cesaret ettiğim, neyin içine düştüğümü daha yeni yeni hissettiğimde sanki aklım başıma daha yeni geliyor gibiydi.
Ben, Kılıç ile evlenmiştim.
Ailesinin karşısına el ele çıkmış, aşağıda resmen küçük çaplı bir kıyamet koparmıştık.
İçinde bulunduğum bu oda her şeyi biraz daha yüzüme vurduğunda olduğum yerden bir adım olsun kıpırdayamadım.
Kılıç ile evlenmiştik.
"Kucağıma almamı mı bekliyorsun karım?" Duyduğum sesin üzerine kulağımın hemen dibinde hissettiğim Kılıç'ın nefesiyle birlikte olduğum yerde titreyerek irkildiğimde, Kılıç'ın hangi ara buraya geldiğini anlayamamıştım bile.
"Ne diyorsun sen?" Dediğimde takıldığım, aklımın dönüp durması 'karım' lafında takılı kalmamdandı.
Kılıç, "Diyorum ki..." dediğinde hâlâ nefesini kulağıma üflüyordu. "Odaya geçmek için kucağıma almamı mı bekliyorsun?" Sesinden akan alay, ciddiyetsiz tavrı sinirlerimi bozduğunda, tüm gücümü toparlayarak ona doğru döndüm.
Onu tam dibimde bulduğumda bu kadar yakınımda olmasını beklemiyordum. Nefesim göğsüne çarptığında, başımı hafifçe dikleştirip gözlerimizi birleştirdim.
Çok dikkatli bir şekilde bana bakıyordu. Gözlerim, gözlerinde dolandı durdu. Kirpiklerine değdi, kalın ama biçimli olan kaşlarında dolandı.
Ve daldığım gözlerine bakarken tek bir cümle kurabildim: "Gitmek istiyorum."
Az önce alayla yukarıya kalkan kaşları şimdi derin bir şekilde çatıldı. Söylediğim şeyin hoşuna gitmediğini anlıyordum. Gitmem onun için bir seçenek bile değilken benim için tek seçenekti.
"Okula mı?" Dediğinde yüzünde tek mimik bile oynamamıştı. Böyle olmadığını bile bile öyle olmasını istermiş gibi sorması da cabasıydı.
"Evime," dedim tek nefeste. Söylediğim tek bir sözle bile gözleri kısıldığında başını iki yanına doğru salladı.
"Evindesin." Sözü boğazıma oturdu, yutkunamadım.
Evimde değildim. Benim bir evim yoktu. Ne kadar 'evime' desem de evimde hissettiğim tek bir yer yoktu.
Gözlerine baktım.
Kılıç... Neden gözlerine baktığımda sanki son nefesimi veriyor gibi hissediyordum? Neden tek bir sözünün bile üzerimde bu kadar etkisi vardı ki?
"Bak..." dediğimde zorlukla konuşmaya başlamıştım. "Böyle olmamalıydı, böyle olmamalıydık. Hata yaptık biz." Duraksadığımda nefes almaya çalıştım. "Yanlış ama... Bu yaptığımız yanlış... Bu yaptığımız onların..." Derken duraksayarak ellerimi iki yanıma açarak onu gösterdim. "Acısının üstünde tepinmek gibi bir şey." Öyle hissediyordum. Evet bir suçum yoktu ama sanki kendimi onların gözlerine gözlerine sokarak acılarının üzerini ezmiş gibi hissediyordum.
Kılıç bir şey demediğinde dolan gözlerimi ağlamamak için kendimi sıkarak, "Yanlış yaptım," dedim. "Zaten... Zaten imam nikahıydı..." Durduğumda tırnaklarımı avucumun içine geçirdim. Ne demek istediğimi anladı. "Bitir gitsin, gideyim." Dudaklarımın arasından dökülen her bir söz, kalbimin atışlarını tutarsızlaştırdı.
Gitmek istiyordum, ama asıl gitmek istediğim neydi bilmiyordum.
Elimi, kalbime götürmemek için kendimi zor tuttuğumda, tırnaklarımı avucumun içine biraz daha geçirdim. Kılıç sakindi. Sözlerim üzerine Kılıç hiç beklemediğim kadar sakindi. Bir tepki vermesini bekleyen yanımı tepkisizliğiyle basıp geçmişti.
En sonunda, "Hata?" Dediğinde sesi soru sorar bir şekilde çıkmıştı. "Yanlış mı?" Başını aşağı yukarı salladı. "Gözümü kapadım ben, kulağımı tıkadım ben... Mircan dedim, bir sen dedim." Sözleri üzerine öylece kalakaldığımda az önce tepkisizliğinden yakınırken şimdi susmasını isteyecek raddeye gelmiştim. Ve bunu tek bir cümlesiyle yapmıştı.
"Ben, seni bırakmayacağım. Ben, seni sana rağmen bırakmayacağım. Üzerimde tepinişine rağmen bırakmayacağım." Kılıç'ın gözlerime baka baka sertçe konuşmasıyla birlikte öylece kalakaldığımda, sadece sesi değil gözlerinin tonu da sertleşmişti.
Kılıç başını iki yanına sallayarak bana ardını döndüğünde, onu bu sefer fazlaca sinirlendirdiğimi fark edebilmiştim. Bir hışımla odadaki kapıyı açıp balkona çıktığında, arkasından sadece bakmakla yetindim. Omuzlarım sanki üzerlerinde dünyanın yükü varmışçasına çöktü.
Şimdi ben ne yapacaktım?
Parmaklarımı alnıma götürüp ovaladığımda, başıma sızan ağrının acısını daha yeni hissediyordum. Alnımdaki sargı bezi hâlâ oradaydı ve başımın ağrısı gözlerimin üzerine de vurmuştu.
Gözlerimi kapatıp açtığımda odadaki kapılardan birisine lavabo olması ümidiyle ilerlediğimde, kapıyı açtığım an gözlerimin önüne serilen giyinme odasıyla birlikte gözlerim çok kısa bir an odada dolandı. Kısa bir geçinmenin ardından kapıyı kapatıp, hemen yanındaki kapıyı açarak lavaboya girdiğimde başımı kapıya doğru yasladım.
Sudan çıkmış bir balık gibi çırpınıyordum, çırpındıkça da nefessiz kalıyordum. Olmuyordu, ben yapamıyordum. Ne yapacağımı bile bilmiyor, öylece savruluyordum. Bir deli cesaretiyle 'evet' demiş buraya gelince gerçekler yüzüme tokat gibi çarpmıştı.
Ben ne yapmıştım?
Gözümden akan birkaç damla yaş yanaklarıma doğru süzüldüğünde sessiz iç çekişlerim de banyoyu sarmıştı.
Ben ne yapacaktım?
Böyle yapamazdım. Onların arasında yapamazdım. Destan'ın evinde yapamazdım. Kendime çok düşünme payı tanımadan gözyaşlarımı hızla silerek banyodan çıktığımda bir hışımla balkona doğru ilerledim. Balkona bir adım atar atmaz Kılıç'ı arkası dönük bir şekilde demirlere yaslanmış bir şekilde bulduğumda duraksadım.
Gözlerimi dışarıya çevirdim. Baktım, uzun uzun baktım. Sanki tüm Ürgüp ayaklarımın altında gibiydi. Hissediyordum, ilk defa Ürgüp'ü böyle görüyordum. Bu kadar yüksekten, bu kadar ihtişamlı. Şahinbey konağınından Ürgüp'ü izlemek çok farklıydı. Sanki Ürgüp'ü kapsayan, Ürgüp'ü saran bu konak gibiydi. Güç burada gibiydi.
Birden esen hava içimi titrettiğinde gözlerimi manzaradan çekerek Kılıç'a çevirdim. Derin bir nefes alarak dudaklarımı araladığımda dudaklarımdan tek bir cümle döküldü. "Ben gidiyorum."
Sessizlik. Derin bir sessizlik. İç çekiş ama sessizlik.
Kılıç'ın tepki vermesini beklerken dudağımı ısırdığımda en sonunda beklediğim tepkiyi vererek, "Okula mı?" Dedi tekrardan. "Dersin yoktu bugün." Kaşlarım çatıldı. Söylediğim sözleri anlamak istediği gibi anlaması bir yana, ders programıma varana kadar da biliyordu. Ben, Kılıç'a ne diyebilirdim ki?
İnatla, "Evime gidiyorum," dediğimde bana dönemeyen Kılıç'a ardımı dönerek yürümeye başladım. Ama daha attığım tek bir adımımda Kılıç'ın bileğime dolanan koluyla birlikte duraksamak zorunda kalıp, hızla çekildiğimde kendimi demire yaslı bir şekilde buldum. Zaten beklediğim bu hamlesiyle birlikte asla şaşırmadığımda yine de kalbimin hızlanmasına engel olamamıştım. Artık kaşlarım kendime çatıldığında başımı kaldırıp Kılıç'a bakamamıştım bile.
Ben galiba gidemeyecektim.
Kılıç'ın bana doğru bir adım attığını hissettiğimde elini hâlâ bileğimden çekmemişti. Kılıç, "Mircan..." dediğinde artık aramızdaki mesafeyi kapatmıştı. Ama ben kapatmasa daha iyi olur diye düşünmeden edemiyordum, çünkü; bu yakınlık bana iyi gelmiyordu.
"Mircan..." Tekrardan adımı söylediğinde dudaklarımın arasından titrek bir soluk kaçtı. "Şahinbey... Şahinbey'sin sen..." Yutkunmaya çalıştım.
İnsan açık havada bile nefessiz kalmış gibi hisseder miydi?
Ben hissediyordum.
Kılıç'ın nefesi saçlarımın arasında vurduğunda başımı hafifçe kaldırdım ve tam gözlerimiz birleştiği an, "Karımsın..." dedi. Ne yapacağımı bilemediğimde Ürgüp'ün soğuğunda yandığımı hissettim. Yakınlığı, sözleri her şeyi beni şu soğukta yakıyordu.
"Gerçek değil..." dediğimde sesim titremişti. Neyi nereye kadar inkar edebilecektim bilmiyorum ama korkuyordum. "Gitmek istiyorum ben." Gözlerimi kaçırdığımda, sanki ondan kaçabilecekmişim gibi bir adım attım ama daha attığım adımımla birlikte bileği belime dolandı ve beni hızlıca demirlere yasladı.
Nefes almaya çalıştım, alamadım. Gözlerim, belimdeki ellerine düştü. Sanki... Elleri benim belim için yaratılmış gibi belime tam oturmuştu. Belimi sıkıca sarmıştı.
"Karımsın..." dedi Kılıç üzerine basa basa. Alnını tam olarak alnıma yaslamamıştı ama zaten dibimdeydi. "Bir gerçeklik arıyorsan eğer sana o gerçeği..." Duraksadığında gözlerime uzun uzun baktı. Bakışlarının arasından diğer elini gözlerimin önüne çıkardığında elinde tuttuğu kimlikle birlikte, "Veririm," diye tamamladı cümlesini.
Anlam veremediğim an kaşlarım derin bir şekilde çatıldığında tam o an gözlerim kimliğe takıldı. Hayır kimlikteki yazıya... Gözlerimi kapatıp, açtım. Yanlış gördüğümü düşünerek tekrardan kapatıp açtım. Hayır aynıydı.
"Bu..." dediğimde konuşmayı yeni söken küçük bir bebek gibi konuşmuştum. Bu benim kimliğimdi. Hayır değildi. Benim adım yazıyordu ama... Ama devamında yazan şey beni olduğum yere çakmaya yetmişti.
Mircan Şahinbey yazıyordu.
Mircan Şahinbey.
Şahinbey.
Gözlerimi tekrardan kapatıp açtım. Hâlâ aynıydı.
Mircan Şahinbey.
"Bu... Bu nasıl olur?" Titrek bir nefes aldım. "Şahinbey..." Az önce avuçlarıma gömdüğüm parmaklarımı kaldırarak 'Şahinbey' yazısının üzerine götürdüm. "Şahinbey... Yazıyor orada." Şaşkınlığımdan ötürü doğru düzgün cümle bile kuramıyordum. Bu nasıl olabilirdi ki? Sanki bir elini boğazıma oturan varlığını hissettiğim an derin bir nefes aldım.
"Sabahtan beri diyorum ya işte karım..." Kılıç, benim şaşkınlığımın aksine oldukça rahat bir şekilde konuştuğunda öylece kalakaldım. "Mircan Şahinbeysin."
"Ben..." dediğimde hâlâ konuşamıyordum. "Ben..." Elimi alnıma götürüp ovuşturdum. "Ben imza atmadım ki."
"Sen uyuyordun," dedi Kılıç. "Uykunu bölmek istemedim, karım."
Uyku?
Karım?
Her şeyin üzerine bir de karşımda böylesine pervasız bu kadar rahat konuşması eklendiğinde şaşkınlığımın yanında ayak uçlarımdan başlayan bir sinirin yüklendiğini hissediyordum. Gözlerimi yavaşça kapattığımda nefesimin sıklaştığını hissediyordum.
Kılıç, sadece dini nikah diye geçiştirdiğim şeyi kalbimin üzerine kondurmuştu.
Ben gerçekten ne yapacaktım, nasıl yapacaktım?
Dudaklarımın arasından kaçan titrek bir nefesimi bıraktığımda, tam o an Kılıç'ın elini kalbimin üzerinde hissettim. Öylece kalakaldım, zaman durdu sanki, an çekildi. Tek bir hareketi tüm öfkemin üstüne set çektiğinde, kalbimin atışlarının hızlandığını hissettim.
Kılıç, "Bir gerçeklik istiyorsun ya..." diye fısıldadığında dudaklarını önce saçlarımın üzerinde hissettim, hemen ardından da kulağımın dibinde. İyice üzerime eğilmişti. Parmaklarının dokunuşu belimi yakarken, nefesi ise beni yakıp geçmişti. "Sadece varlığımla bile atan kalbine sor o gerçekliği."
Sözlerinin ardından benim kalakalmış hâlime bakarak dudaklarını yukarıya doğru kıvırdığında, elini kalbimin üzerinden çekerek bana son bir bakış attı ve yüzündeki eğlenen ifadesiyle birlikte içeriye doğru geçti. Dumura uğramış gibi kalakaldığımda dudaklarım aralandı ama hiçbir şey diyemeden geri kapandı.
Kalbim dışında şey sustu.
Sanki esen rüzgar bile sessizliğe gömüldü.
Ama kalbimi susturamadım. Her şey sustu kalbim susmadı. Yılların hırçınlığıyla, susturulmuşluğuna karşı gelircesine atıyordu sanki.
Kılıç giyinme odasına girip gözümün önünden kaybolduğunda sanki hâlâ onu görebilecekmiş gibi arkasından bakıyordum.
Kendime olan sinirim, kalbime olan sinirimden içim içime sığamadığında üzerine Kılıç'ın yaptığı şeyi yedirememekte yerleşmişti.
Dudaklarım aralandığında kendime düşünme payı tanımadan, "Seni şikayet edeceğim," dedim. "Seni şikayet edeceğim tamam mı?" Sesim bu sefer daha yüksek perdeden çıktığında bir hışımla içeriye doğru ilerleyerek, hızla giyinme odasına girdim.
Kılıç'ı dolabın önünde gayet rahat bir şekilde gömlek seçerken gördüğümde sinirlerim daha da tavan yaptı ve, "Sen böyle bir şeyi nasıl yaparsın?" Diye bağırdım. Bağırışımla birlikte duraksadı. "Seni şikayet edeceğim. Bu suç seni şikayet edeceğim." Kılıç elinde tuttuğu siyah gömleğiyle birlikte bana döndüğünde gömleği yavaşça yanındaki pufun üzerine bıraktı.
"Et," dediğinde sesi tok bir şekilde çıkmıştı. Tek bir kelimesinin bile üzerimde bıraktığı etki beni şaşırttığında bana doğru bir adım attı. Gözlerinde gördüğüm ifade az önce yüksek perdeden konuşan hallerimi yıktığında geriye doğru bir adım atmamak için kendimi zor tuttum.
Attığı tek bir koca adımıyla daha aramızdaki mesafeyi kapatarak tam dibimde bittiğinde nefesini saçlarımın üzerinde hissettim. "Benim için de bir ilk olur hem..." Sesi eğlenir bir şekilde çıktığında başımı hafifçe kaldırarak gözlerine baktım. Onun yumuşak ve eğlenen vari şekline nazaran sertçe bakmaktan kendimi alıkoyamadım.
Kılıç başını hafifçe yüzüme doğru eğdiğinde gözlerimin içine baka baka, "Zaten beni de şikayet etmeye bir tek karım cesaret edebilirdi," dedi. Tekrardan karım demesinin üzerinde bir de diğer dedikleri eklendiğinde öylece kalakaldığımda Kılıç sanki üzerimdeki etkisini fark etmiş gibi dudaklarını hafifçe yukarıya doğru kıvırdı.
Sonrasında üzerimden hafifçe geriye doğru çekildiğinde, "İstediğin her şeyi diafondan odamıza söyleyebilirsin," dedi. Birden konuyu değiştirme hızına ve söylediklerine anlam veremediğimde, ciddileşmişti. "Zaten gitmeden önce yemek düzenin konusundaki uyarılarımı herkese geçeceğim." Yemek düzenim konusunda uyarı mı?
Gözlerimi kırpıştırdığımda, "Yemek mi?" Dedim. "Tek derdimiz yemek mi yani bizim?" Az öncekinin aksine bağırmıştım.
Kılıç, "Haklısın," dediğinde çok kısa bir an için bana hak verdiğini düşündüm ama peşinden gelen sözleriyle birlikte bunun büyük bir hata olduğunu anladım. "Hangisini giyeyim karım?" Bunları elinde tuttuğu siyah ve lacivert gömleğini kaldırıp, gayet eğlenen bir tavırla söylemişti.
"Seni boğarım," diye bağırdığımda artık kendimi tutamamıştım. Elindeki siyah gömleğe uzanıp hızla çektim. "Seni bununla boğarım anladın mı?" Yüzüne yüzüne çemkirdiğim anlarda ütülü gömleği kırıştıra kırıştıra elimde top yaptığımda Kılıç'ın kafasına fırlattım. Bunu çoktan hak etmişti.
Kılıç kafasına geçirdiğim gömleği eline aldığında başını iki yanına salladı. "İlk gündem karımdan şiddet ha?" Beklediğim tepkinin aksine bir tepki aldığımda burnumdan soludum. Kılıç'a bir şey demeyip sadece sinirli olduğunu düşündüğüm bakışlarımla bakmakla yetindiğimde o da aynı şekilde bana bakıyordu. Ta ki telefonu çalana kadar. Çalan telefonu aramıza girdiğinde telefonunu cebinden çıkarıp kulağına götürdü. "Söyle Salih." Gözleri hâlâ üzerimdeydi. Dinledi dinledi. En sonunda, "Tamam," deyip telefonu kapattığında elindeki benim top yapıp kafasına attığım gömleği bırakarak dolaptan başka bir siyah gömlek çıkardı.
"Benim çıkmam gerekiyor." Bana açıklama mı yapıyordu? Gömleği hızla üzerine geçirdiğinde alt taraftaki çekmeceyi açtı. Gözlerimin önüne serilen belki yüzlerce saatle birlikte dudaklarım araladığında Kılıç içlerinden birini seçerek aldı. Dünya markası olan o saatler... Hâlâ aralık olan dudaklarımı kapattığımda Kılıç çoktan hazırlanmıştı bile.
En sonunda bana döndüğünde gerçekten acelesi olduğunu anlayabilmiştim. "Mircan," dediğinde bana doğru ilerledi. Tam karşımda durduğunda ne diyeceğini beklerken, "Uslu dur karım..." demesiyle birlikte kaşlarım derin bir şekilde çatıldı.
"Ne diyorsun sen ya..." diye bağırmama kalmadan Kılıç odadan kaçarcasına çıktığında tüm sözlerim boğazıma dizildi. Burnumdan soluyarak alnımı ovuşturduğumda arkamdaki pufun üzerine kendimi bıraktım. Sinirlerim iyice bozulmuştu. Burada olduğum yetmezmiş gibi, bir de üzerine Kılıç geliyordu.
Şimdi ise yine yalnız kalmıştım. Yalnız kaldığım her an ne yaptığımı, böyle bir şeyi nasıl yaptığımı düşünüyordum.
Bu sorular son birkaç saattir o kadar çok zihnimi meşgul ediyordu ki... Ben sadece bir günde hayatımın akışını, yolunu, her şeyini değiştirmiştim. Yaptığım şey delilikti. Evet evet kesinlikle delilikti. Kılıç'la evlenmek delilikti. Ben deliydim.
Başımı ellerimin arasına alıp kendimi iyice sıktığımda, gözlerim dolu dolu olmuştu. Bir his içimi sarmıştı. Hiçbir suçum olmamasına rağmen suçluluk duygusu ve üzerine de hissettiğim yalnızlık. Bir suçum yoktu ama onun abim olması bile kendimi suçlu hissettiriyordu. Üzerine bir de yalnızlık sarmıştı her bir yanımı. Ben zaten yıllardır yalnızdım ama bu hissettiğim daha garip bir şeydi. Kılıç'ın yanımdan gitmesiyle birlikte kendimi iyice yalnız hissetmiştim. Ben bu evde şimdi kapının önüne bile çıkamazdım. Kılıç olmadan başımı balkona bile zor çıkarırdım. Nefretle bakan bir Ceylan Hanım, beni gördüğü yerde öldürmek isteyen bir Mahir ile ne yapabilirdim ki?
'O soysuzun kardeşini kapıma köpek diye bile almam.' Ceylan Hanım'ın dakikalar önce sarf ettiği sözler aynı sertliğiyle tekrardan zihnime düştüğünde, tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.
Kılıç'la evlenmiştim.
Zihnimi saran düşüncelerim beni iyice boğmaya başladığında, tıpkı bir zehir gibi vücuduma ansızın girerek beni zehirliyordu. Daha fazla dayanamadığım anlarda oturduğun yerden kalkarak kendimi hızla giyinme odasından dışarı attığımda hemen yanındaki lavaboya girerek yüzüme soğuk su çarpmaya başladım.
Yanmıştım. Hem de olabilecek her şekilde.
Su biraz olsun rahatlattığında başımı kaldırarak karşımdaki aynaya baktım. Yavaşça gözlerimi kapatıp açarak şöyle bir kendimi inceledim. Aynada gördüğüm yüz sanki ben değil gibiydi. Zayıflamıştım, yüzüm çökmüştü. Gözlerim uykusuzluktan şişmişti, göz kapaklarımın üzerinde tonlarca ağırlık taşıyor gibiydim. Alnımdaki iz... Bana, evime atılan taşların izini yüzümde taşıyordum.
Tuttuğum nefesimi bıraktığımda aynadan geri geri uzaklaşarak, banyodan çıktım. Çıktım çıkmasına ama öylece odanın ortasında kalakaldım. Banyoya giriyordum oraya sığamıyordum, odada duruyordum buraya sığamıyorum. Oda ferahtı, beni boğan oda değildi, yaşadıklarımdı.
Odanın ortasında böylece dikilemeyeceğimin farkına vardığımda gözlerim Kılıç'ın yatağında dolanıp duruyordu. Tam uyumalıktı. Düşüncelerime karşılık başımı iki yanıma salladığımda, "Hayır," dedim kendi kendime. Oraya yatıp uyuyamazdım. Yatağı es geçtiğimde gözlerim çalışma masasının önündeki sandalyeye kaydı. Tek ve en iyi seçeneğim o sandalye olabilirdi.
Attığım birkaç adımımla birlikte çalışma masasının önüne geldiğimde siyah sandalyeyi çekip oturdum. "Oh be..." dediğimde iyice yaslanarak daha rahat bir pozisyona geçmeye çalıştım. En azından popom biraz olsun rahata ermişti. Üzerimdeki hırkama sarılarak dirseklerimi masaya dayadığımda cebimde ağırlığını hissettiğim, düştü düşecek olan telefonum kendisini belli etti. Arayacak, beni merak edecek öyle kimsem yoktu ama aklıma gelen kişilerle birlikte içimi saran korkuya da engel olamıyordum.
Tek elimi masadan çekerek telefonumu cebimden çıkardığımda telefonumun ekran ışığı yandı. Ekranda gördüğüm yığınla Hafsa'nın isminin ardından aşağı doğru kaydırdığımda ne Yavuz'dan ne de Alparslan'dan gelen bir şey olmadığını gördüm. Sadece sınıf grubundan gelen mesajlar ve Hafsa... Garipti, çok garipti.
"Allah'ın cezaları," diye kendi kendime söylendiğimde önce sınıf grubundaki mesajlara tıklayarak, kısaca bir göz gezdirdim. Hoca grup ödevi vermişti ve bunun hakkında da konuşmalar dönmüştü. "Heh bir bu eksikti," diye ağzımın içinden homurdandığımda sınıf grubundan çıkarak Hafsa'nın mesajlarına girdim. Gördüğüm mesajlarla birlikte gözlerim hafifçe açıldı. Girmez olaydım diyeceğim kadar çok mesaj atmıştı.
Hafsa: Nerdesin sen?
Hafsa: Yemek getirmiştim
Hafsa: Yine okulda mısın
Hafsa: Ne zamana gelirsin
Hafsa: Okuyup ne olacaksın sanki
Hafsa: Her gün okul mu olurmuş
Hafsa: Neyseeeee
Sadece bunlar dün öğlen saatlerinde attığı mesajlardı. Bir de bu mesajların dün akşam ve sabah attıkları kısmı vardı. Mesajların yarısını atlayarak kısaca göz gezdirmeye devam ettim.
Hafsa: Birde görmüyorsun mesajlarımı
Hafsa: Yaşıyon mu kız
Hafsa: Üstten mi okuyorsun mesajlarımı
Hafsa: Dövecem seni artık
Hafsa: Slak kız
Ben daha mesajları okumayı bitiremeden Hafsa çevrimiçi olduğunda belki de iki saniye bile geçmeden ekranda ismini gördüm. Arıyordu. Alnımı kaşıdığımda açmamam durumunda bu mesajların on katıyla karşılacağımın farkındalığıyla birlikte aramayı yanıtlayarak telefonu kulağıma götürdüm.
Daha ben bir şey diyemeden Hafsa cırlar bir şekilde, "Nerdesin sen kız?" Dediğinde telefonu hızla kulağımdan uzaklaştırdım ama Hafsa susmadı. "Sen nerdesin ha? Ne mesajlarımı görüyorsun ne aradıklarımı. Sen ne haltlar çeviriyorsun? Bir şey mi oldu? Nerdesin sen kaç gündür? Sen..." Hafsa'nın daha da konuşacağını anladığımda telefonu tekrardan kulağıma götürerek konuştum:
"Evlendim ben." Ve çok derin bir sessizlik... Sessizlik, uzun bir sessizlik.
Dudağımı ısırdığım an hem Hafsa'nın vereceği tepkinin merakını yaşıyor hem de içten içe Hafsa'ya söylememin pişmanlığını yaşıyordum. Birden kendime düşünme payı tanımadan söylemiştim ama yanlış yapmıştım galiba.
Kendi içimde girdiğim muhasebeden Hafsa'nın, "Siktir," diye bağıran sesiyle birlikte çıktığımda bağırışına karşılık yüzümü buruşturdum. "Siktir anasını. Ne yaptım dedin sen? Evlendin mi? Siktir gerçekten. Şaka mısın kızım sen? Evlendim ne lan? Bildiğimiz evlilik mi? Hani şu nikah basılan falan?" Hafsa'nın hiç nefes almadan söyledikleriyle birlikte artık araya girip konuşacağım sıra Hafsa daha büyük bir gürültüyle bağırdı.
"Kılıç! Kılıç yakar hepimizi, bitirir kızım bitirir. Sen ne yaptın Mircan? Kızım senin evlenecek kimsen yoktu ki. Kılıç seni Ürgüp'ten çıkarır, Ürgüp'ü ateşe verir ateşe."
"Kılıç'la evlendim." Dudaklarımın arasından dökülen iki kelimeyle birlikte Hafsa az önceki hallerinden sıyrılarak sessizliğe gömüldüğünde, aramızda yeniden derin bir sessizlik oluştu.
Uzun bir sessizlik ve peşinden alıştığım o cırlama, peşine eklenen küfürler.
"Siktir anasını satayım. Oha, oha, oha! Senin dillerin ne der öyle? Yok artık anasını. Mircan? Mircan sana diyorum Mircan." Bir konuşmama müsaade etse belki konuşacaktım ama etmiyordu ki.
"Buradayım," dediğimde Hafsa tekrardan cırlayarak konuştu: "Ay buradayım diyor bir de. Ben ne diyorum sen ne diyorsun? Ne demek evlilik ha. Bildiğimiz Kılıç'la evlilik. Hani şu bildiğimiz Kılıç Şahinbey ile evlilik? Doğru duyuyorum değil mi ben?"
Hafsa'yı asla inandıramayacağımı anladığımda, "Kimseye söylemeyeceksin," diyerek yükselerek konuştum. "Söylediğime pişman etme bak."
"Sen ciddisin?" Tam da dediğim gibi Hafsa'yı asla inandıramayacaktım. "Mircan," dediğinde sesi az öncesi bağırışlarının aksine kısık bir şekilde çıkmıştı. "Zorla tutuluyorsun göz kırp aşko." Söylediği şeye karşılık kısa bir an için kaldığımda başımı iki yanıma salladım.
"Salak göz kırpsam nasıl göreceksin?"
Hafsa alık alık, "Doğru," diyerek beni onayladığında hemen peşinden de ekledi: "O zaman zorla tutuluyorsan kuş taklidi yap bebito."
"Hafsa!" Dediğim an dişlerimin arasından tıslaya tıslaya konuşmuştum. Zaten gergindim beni iyice gerip sinirlendirmişti. "Kapatıyorum ben."
"Hayır." Bağırmıştı. "Hayır sakın kapatma. Ne olduğunu, ne bok yediğinizi, ne içip yiyerek böyle bir şey yaptığınızı anlatmadan asla kapatamazsın." Ofladığımda tabii ki de kapatamadım. Böyle bir şeyi bir kez Hafsa'ya dedikten sonra artık ondan kurtulmam da zordu. Başımı iki yanıma salladığımda Hafsa'nın sorularına kısa kısa cevaplar vermeye başladım. Aradan geçen dakikaların sonunda en sonunda telefonu kapatabildiğimde daha doğrusu belki de birazcık Hafsa'nın suratına kapattığımda başımı masanın üzerine gömdüm.
Daha şimdiden söylediğime pişman olmuştum. Zaten niye söylemiştim ki ben? Geçici bir şeydi ki zaten. Sanki gerçekten evlenmiş gibi bir de geçip söylemiştim.
"Of şu çeneni tut bir tut." Kendime kızdığımda burnumdan soludum. Tutamıyordum ki işte. Dudaklarımı birbirine bastırdığımda kendime kızmanın bir işe yaramayacağını anlayarak sustum. Başım hâlâ masanın üzerindeydi ve sadece şu masa bile uykumu getirmişti.
Esnediğim an kapının tıklatılmasıyla birlikte hızla başımı kaldırdığımda birden gerilmiştim. Mahir ya da Ceylan Hanım gelmiş olabilir miydi? Gerçi onlar gelse böyle kapı mı tıklatırlardı ki? Düşüncelerimi Arya'nın, "Hanımım gelebilir miyim? Müsait misiniz?" Diyen sesi böldüğünde gerginlikten dikleştirdiğim omuzlarımı hafifçe aşağı düştü. Rahatlamıştım.
"Gelebilirsin," dediğim an kapı açıldı ve Arya elindeki tepsiyle birlikte içeri girdi. Elindeki tepsiye baktığımda Arya, "Acıkmışsınızdır diye düşündük," dedi. "Daha doğrusu Kılıç Bey'im düşündü..." Duraksadığında hemen telaşla konuştu. "Ama ben yine de düşünürdüm. Yani Kılıç Bey'im söylemese de düşünürdüm." Tepsiyi masanın üzerine bıraktığında benim aklım hâlâ Kılıç'ta kalmıştı. Dediğini yapmış o aceleci hâliyle bile ayarlayıp gitmişti.
"Sizin sevdiğiniz yemeklerden yaptım. Baharatlarını da çok koymadım... Midenize dokunuyormuş..." Duraksadı. "Kılıç abi söyledi de." Başımı salladığımda gözlerimi tepside dolandırdım. Salçalı, yoğurtlu makarna, patates yemeği ve mercimek çorbası vardı. Benim midenin olmazsa olmazları.
"Ellerine sağlık," dediğimde gözlerimi Arya'ya çevirdim. "Teşekkür ederim."
"Afiyet olsun hanımım. Başka bir isteğiniz var mı? Varsa hemen yaparım bak, on dakikamı almaz." Önümde böyle el pençe divan durması sinirlerimiz bozsa da şu anlık bir şey demiyordum.
Gülümsedim. "Yok. Teşekkür ederim."
"Ben çıkayım o zaman hanımım." Soru sorar gibi konuştuğunda aklıma takılan şeylerin olmasının yanında kendimi tutarak başımı salladım.
Arya açık olan kapıdan koridora çıktığında kendimi tutamayarak, "Arya," diyerek durdurdum onu. Benim kendimi tutma seviyesi de iki saniye kadar falandı işte.
Arya hemen bana döndüğünde telaşla, "Buyurun hanımım. Bir şey mi oldu?" Dedi.
"Hayır, bir şey olmadı," dediğimde elim boynuma gitti ve hafifçe kaşıdım. "Sadece... Sadece aşağıyı soracaktım. Yani Ceylan Hanım... Mahir..." İki kelimeyi bir araya getirip konuşamıyordum. Sorularım üzerine Arya hızla odaya girdiğinde kapıyı da ardından kapattı.
"Valla hanımım Mahir Bey bir hışımla Kılıç abinin arkasından çıktı gitti. Ceylan Hanımım da başına doladı yemenisini oturuyordu, sonra dolandı durdu, en sonunda bahçeye çıktı, sonra da odasına gitti." Arya'nın hiç duraksamadan söyledikleriyle birlikte dudaklarımı ısırdığımda başımı salladım. Mahir'in, Kılıç'ın peşinden çıkması canımı sıkmıştı. Ve hâlâ Ceylan Hanım'la aynı evde olup da beni öldürmeye gelmemesi de şaşırtmıştı.
"Tamam Arya," dediğimde Arya söylediği birkaç şeyin ardından odadan çıktı. Yine yalnız kaldığımda parmaklarımı başıma kapatarak ovuşturdum. Başım çok ağrıyordu. Gözlerim kısaca önümdeki tepside dolandığında çatalı alarak makarnanın içine daldırdım. Bu şekilde zaman nasıl geçecekti bilmiyordum ama şimdiden bu ev beni darlamaya yetmişti. Biraz daha bu evde kalırsam delirirdim galiba.
Ki öyle de oldu. Saatler evrildiğinde yapmadığım şey kalmamıştı. Odada dolanmış, balkona çıkmış hatta kendimi balkondan aşağı atacak duruma gelmiştim. Telefonumdan oyunlar oynamıştım, asla almayan kafamla slaytları bile okumuştum. Bir şekilde zamanı geçirmiş, akşamı akşam etmiştim ama olmuyordu.
Yorgunluktan ağrıyan gözlerimi ovuşturduğumda oflayarak telefonumu elime aldım. WhatsApp'a girdiğimde ekranı kaydırarak en altlara düşmüş olan konuşmalardan 'Kılıç Şahinbey' yazısının üzerinde duraksadım. Profil fotoğrafı yoktu, hakkında yazdığı bir şey yoktu, çünkü; Kılıç sosyal medya kullanmaktan falan hiç hoşlanmazdı.
İsminin üzerine tıkladığımda en son olan mesajı gözlerimin önüne serildi. En son düğün gününde mesaj atmıştı.
Destan ve Ali'in düğününde.
'Yemeğini ye' yazmıştı.
Destan ölmeden sadece dakikalar önce... Dakikalar önce yine beni düşünmüş bana yazmıştı.
Sonra Destan öldü. Her şey tepetaklak oldu. Geriye sadece acı kaldı. Ölen Destan oldu ama arkasında bıraktıkları ölmekten beter oldu.
Tek mezar bir sürü kişi.
Dolan gözlerimden yaşlar bir bir aktığında, yaşlarla dolu gözlerim Kılıç'ın attığı o mesajda dolandı durdu. O mesajdan öncesi vardı ama o mesajdan sonrası yoktu.
"Niye bu kadar sevdin ki beni?" Diye fısıldadığımda sanki çaresizlik boynuma urganı geçirip sıktı. Destan'ın öldüğü gündeydim. Tüm hıçkırıklarım boğazıma dizildiğinde, "Niye sevdin?" Dedim sanki Kılıç karşımdaymış gibi. Elimi kalbime götürüp bastırdığımda, "Olmaz," diye fısıldadım.
Bu zamana kadar oldurmayan bendim, bundan sonrası hayatın sillesiydi.
Daha fazla dayanamayıp hıçkırarak ağlamaya başladığımda gün gün yaşadıklarım gözlerimin önünden geçiyordu. Destan'ın ölümü, Ali, Mahir, her şeyin tepetaklak oluşu, hayatımın tepeme yıkılışı ve Kılıç...
Kılıç...
Her şeyini tek bir anda kaybeden Kılıç. Hem kardeşini, hem de kavuşmadığı sevdasını. Kardeşinin yasını tutamayan Kılıç. Ali'yi ayağa kaldırmaya çakışan Kılıç. Bu durumdayken bile benimle uğraşmak zorunda kalan Kılıç.
Kardeşinin katilinin abim olmasına rağmen benden asla vazgeçmeyen Kılıç.
Kılıç. Sadece Kılıç. Yıllardır gözlerine bile bakmaktan kaçındığım Kılıç. Kördüm. Ben yıllarca Kılıç'a kör olmuştum. Her şeyine kör olmuştum. Konu Kılıç olduğunda set çektiğim duvarlarım vardı, adının geçtiği ortamlardan kaçışlarım...
Bencildim. Ben bencildim.
Kılıç'a yaptığım her şey kalbime sanki hançeri geçiriyorlarmış gibi bir his verdiğinde nefes alamadığımı hissederek oturduğum yerden hızla doğruldum. Hıçkırıklarım boğazıma dizilmişti asla dökülmüyorlardı. Nefes almak için hızlıca balkon kapısını aralayıp kendimi balkona attığımda kızla esen rüzgar tenime vurup geçti.
Umursamadım. İçimdeki yangını hiçbir şey söndüremezdi. Yüreğim öyle bir yangına ev sahipliği yapıyordu ki... Asla yapmam dediğim şeylerin üzerini çiğnemiş, kalbime yenilmiştim.
Kollarımı trabzanlara dayayarak başımı eğdiğimde gözyaşlarım sessizce döküldü. Kılıç nasıl dayanıyordu? Kılıç bu olanlara nasıl dayanıyor, hâlâ nasıl dik durabiliyordu?
Ağlamıyordu, uyuyamıyordu.
Elimi, kalbime götürüp sıktığım an konağın önünde bir aydınlanma yaşandı ve konağın kapıları hızla iki yana açıldı. Kılıç'ın arabası konağın bahçesine hızla girdiğinde aramızdaki mesafeye rağmen arabanın ön camından birleşen gözlerimizle birlikte yutkunamadım. Dikkatli bir şekilde gözlerime baktığında sanki yaşadığım her şeyi, düşünüpte içinden çıkamadığım şeyleri görür gibi kaşlarını çattığında, arabadan hızla indi. Gözlerini gözlerimden ayırmadığı an daha fazla dayanamayarak kendimi hafifçe geriye doğru çektim.
Gözleri... Bataklıktı sanki. Evet, bataklık. Baksam batardım. Kılıç'ın hayatına batardım, onun inine girerdim.
Başımı iki yanıma salladığımda şöyle bir baktım. Şimdi neredeydim ki? Kılıç'ın hayatında. Kılıç'ın bataklığında.
Dudaklarımda istemsiz bir şekilde tebessüm oluştuğunda acının yüzüme yansıyan ifadesiydi. Ben kendi alemime dalmışken birden açılan kapıyla birlikte bakmadan bile Kılıç'ın geldiğini anladığımda, ona bakmadan gözyaşlarımı silmeye çalıştım. Ama gereksiz bir çaba içerisinde olduğumun farkındaydım. Ne kadar silersem sileyim anlardı, tek bir bakışıyla fark ederdi. Hatta aşağıdan baktığında kaşlarını çatışından bile anladığını biliyordum.
Kılıç anlardı. Kılıç beni benden bile daha iyi anlardı.
"Ağlıyorsun." Soru sorar gibi konuşsa da soru sormuyordu, söylediğinden emindi. Bana doğru attığı sert adımlarını hissettiğimde, "Bir şey mi dediler?" Diye devam etti sözlerine. Sesindeki sertlik, böyle bir şeyin olma düşüncesine karşılık dişlerini sıkarak konuşması sanki gelecek felaket günlerin habercisi gibiydi.
Titrek bir nefes alıp verdiğimde, "Ağlıyorum," dedim. Sesim sanki içime kaçmış gibi konuşmuştum. Yaşlarla dolu gözlerimi Kılıç'a çevirdiğimde titreyen göz bebeklerimle gözlerine baktım. Attığı koca birkaç adımının sonunda tam karşıma dikildi. Kaşları çatıktı, ağlamam onu rahatsız ediyordu biliyordum.
"Dayanamıyorum," dediğimde omuzlarım yılmışlıkla çöktü. "Ben gülünce gözlerim kısılırdı, öyle gülerdim ki gözlerimden yaşlar gelirdi artık..." dediğim an tutamadığım bir damla yaş yanaklarıma doğru firar etti. "Sonra önce annemle babam gitti... Sonra abim..." Abim bile demek istemiyordum artık. Elimde bir fırsatım olsa onunla olan tüm kan bağımı silip atmak istiyordum. "Destan'ı öldürdü..." Dudaklarımın arasından çıkan isimle birlikte daha fazla Kılıç'ın gözlerine bakamadığımda gözlerimi gözlerinden kaçırdım. "Gözlerimi kapattığım an Destan gözlerimin önünde sanki..."
"Mircan sus." Duymak istemiyordu. Bende duymak istemiyordum. Ama içimdeki sesleri de susturamıyordum. Mahir'in, Acar'ın, Ceylan Hanım'ın ve Kılıç'ın haykırışlarını susturamıyordum. Gözlerimin önüne gelen Destan'ı silemiyordum.
"Dayanamıyorum." Onun sus demelerini umursamadan konuşmuştum. Bam teline bastığımın farkında olsam da tutamıyordum kendimi. "Dayanamıyorum Kılıç," dediğimde ellerimi iki yanıma açarak bağırmıştım. Gözümden akan yaşların artık haddi hesabı yoktu. "Sen nasıl dayanıyorsun?" Dudaklarım büzüm büzüm büzüldü. İçim gide gide ağladım. Kendime ağladım, ona ağladım ama en çok ona ağladım. "Sen nasıl dayanıyorsun Kılıç?"
Ben yana yana ağlarken o nasıl dayanıyordu?
"Dayanıyorum mu?" Benim gözyaşlarıma karşılık Kılıç'ın dudakları kıvrıldığında gülümsemesi tehlikenin sızdığı zehirden başka bir şey değildi. "Dayanıyorum..." Dudakları hızla eski haline döndü. "Gözümü kapatıyorum Destan'ın 'abi' diyen sesi, eve geliyorum Destan'ımın beni bıcır bıcır karşılayışları... Günlerce beni darlayarak gelinliğini seçtiğim kardeşime kefen giydirdim ben kefen..." Yumruk yaptığı elini kalbine götürüp vurduğunda, "Ben mi dayanıyorum?" Diye fısıldadı. Duyduklarımın ağırlığı altında ezilip kaldığımda olduğum yerde zor duruyordum. Üfleseler uçacak bir haldeydim.
Diğer elinin iki parmağını da şakaklarına götürdüğünde, "Şuraya..." dedi. Alnına vurdu. "Şuraya var ya şuraya çıkarsam iki kurşun sıksam..." Hem kalbine hem şakaklarına vuruyordu. "Ölmem Mircan..." diye tamamladı sözlerini. Bunun düşüncesi, söylediklerinin ağırlığına karşılık daha fazla dayanamayarak hıçkırarak ağlamaya başladım. "Yaşamayan ölmez." Dudaklarının arasından dökülen son sözlerle birlikte omuzlarım sarsıldığında, acının harmanladığı gözlerine daha fazla bakamayacak başımı eğdim.
Sözleri bir kurşundu sanki. Kalbime nüfuz eden bir kurşundu. Yaralıyken, sözleri hele ki son sözleri beni öldürmüştü.
"Özür dilerim..." diye bir fısıltı dudaklarımın arasından döküldüğünde gözyaşlarımın arasından zorlukla, sesim titreye titreye konuşabilmiştim.
Kılıç'ın karşısında yıkılmış hâlde durduğum anlarda Kılıç hiç beklemediğim bir şey yaparak beni hızla kendisine çektiğinde başım göğsüne çarptı.
Şimdi Kılıç'ın kollarının arasındaydım.
Bana sarılıyordu.
Şu saniyelik zamanda bile gözyaşlarım hızla gömleğini ıslattığında, ellerim göğsüne tutunmuş, parmaklarım gömleğini sıkıca sarmıştı. Ona dokunuşlarımın yarattığı etkiyle birlikte bedeninin kasıldığını hissetsem de beni asla geri çekmedi. Aksine daha da çok sardığında, hıçkırıklarım yerini sessiz iç çekişlere bırakmıştı.
Kılıç, Destan'ın ölümünden sonra ilk defa bana bu kadar içten sarılmıştı. O andan itibaren saçlarıma bile dokunmuyor, dokunmaktan kaçıyordu.
Kılıç'ın nefesini saçlarımın dibinde hissettiğimde, "Mircan..." diye fısıldadı yana yana. İçi gidiyormuş gibiydi. "Ağlama." Kılıç avucunun içini saçlarıma bastırdığında parmaklarını sıkıca sardı. "Ben ikimizin yerine de ağlıyorum." Dudaklarının arasından dökülen sözlerle birlikte daha da çok ağlamaya başladım.
"Kılıç..." dedim ağlamaktan içine kaçmış, çatallaşmış sesimle. "Ben gideyim, ben gideyim ne olur. Ben özür dilerim... Ben senin, onların..." Konuşamıyordum, doğru düzgün bir cümle bile kuramıyorum. "Yaranıza basıyorum Kılıç. Böyle olmaz, yapamam ben. Gideceğim ben." Ağlamaktan doğru düzgün konuşamadığım an Kılıç'ın kollarının arasından çıkmaya çalıştım, bırakmadı. Gidecektim. Bırakmadığı an, "Kılıç bırak," dediğimde sesim istemsiz bir şekilde yükselmişti.
Bırakmadı.
Aksine benim 'bırak' deyişlerimin ardından beni hızlıca kucağına çekip aldığında, gözlerim far görmüş tavşan gibi büyüdü. Şaşkınlıktan Kılıç'ın gömleğine biraz daha asıldığımda, Kılıç çenesini başımın üzerine sabitleyerek hızla içeriye doğru yöneldi. Yenilmişlikle öylece kalakaldığımda, tırnaklarım gömleğinin arasından çıplak tenine değiyor, ağlamamdan dolayı aldığım sık sık nefeslerim tenine vuruyordu.
Kılıç'ın beni tutan kolları sıkılaştığında, derince bir nefes alıp, sesli bir şekilde bıraktı. İçeriye girer girmez yatağına yöneldiğinde, derince yutkundum. Yatağında yatmak istemiyordum ama şöyle bir bakınca başka yatacak yerde yoktu. O yüzden hiçbir şey demeden sustuğumda Kılıç yatağının yanına gelmişti bile. Duraksadığında bir bana bir de yatağına baktı.
Derin bir nefesi içine çektiğin an başını iki yanına salladığında, hareketlerine bir anlam veremedim. Kılıç tek dizini yatağına bastırıp beni usulca yatağına bıraktığında, eğildiğimiz için dudakları alnıma değiyordu. Hafifçe geriye doğru çekildiğinde üstten bakışlarıyla bana bakmaya başladı.
Gözleri önce yatağına dağılan siyah saçlarımda gezindiğinde, titrek bir nefes alıp verdim. Bakışlarının ağırlığı altında eziliyor, kalbim çığırından çıkmışçasına atıyordu.
Zorlukla yutkundum.
"Şu anı ne kadar hayal ettim bilemezsin," dediğinde sesi boğuk, derinden gelen bir dürtüyle çıkmıştı. "Böyle mi olacaktı?" Gerçekten yutkunamadım. Kendimi tutmaya çalışarak tırnaklarımı çarşafa geçirdim. "Böyle mi gelecektin evime..." Duraksadığında gözleri hafızasına kazımak istermiş gibi her hücremde dolandı, durdu. "Yatağıma..."
Sözleri içimi titrettiğinde, sık sık aldığım nefeslerimle birlikte göğsüm yükselip yükselip iniyordu.
"Ne çok isterdim kendi isteğinle gelinim olmanı... Karım olmanı..." Dudaklarından dökülen her bir sözle daha da beter bir hâle dönüşüyordum, aldığım nefes içime içime batıyordu.
Gelinim olmanı...
Karım olmanı...
Bilmezdim. Kılıç'ı gördüğüm gün onun bana vurulacağını bilmezdim. Ürgüp'ün sokaklarında sudan çıkmış balık gibi kalakaldığımda Kılıç'ı göreceğimi, onun hayatına canlı bir bomba gibi düşeceğimi bilmezdim. Kalbini bana açılmaz bir şekilde düğümleyeceğini, gözlerini bir bana mühürleyeceğini bilmezdim. Ona bu kadar acı vereceğimi, hayatını mahvedeceğimi de bilmezdim.
Kılıç'ta bilmiyordu ama.
Vurgunu olduğu kadının korkar bir kadın olduğunu bilmiyordu.
Korkak bir kadındım.
Dişlerimi birbirine bastırdığımda, dudaklarıma ilk defa bu kadar prangaları vurmadan, "Keşke daha cesur olabilseydim..." diye fısıldadım. Ama ben korkaktım.
Kaçtığımla koşmak istediğim aynı şeyken kalbimi avuçlarımın arasına alıp ona koşacak cesaretim hiç olmadı. Hep kaçarken buldum kendimi, gözlerimi gözlerine bile değdirmeye korkarken. Çünkü; yanlıştı. Kılıç yanlıştı, Kılıç benim için yanlıştı. Yanlış olduğunu bile bile koşmak istemedim, olmaz olduğunu bile bile kalbim ona kanatlansın istemedim.
Yanlış olduğunu bile bile aptallık yapmaktansa, korkak olmayı seçtim. Ama şimdi geldiğim noktada kaçtığıma koştum.
Kılıç gözlerini benden bir an olsun ayırmadığında derin bir nefes alarak başını iki yanına salladı. "Sana ağrı kesici getireceğim," deyip geriye çekildiğinde şu saatten sonra söylenecek olan sözlerimizin anlamsızlığı yüzüme vurdu. Bir şey diyemedim ama zaten Kılıç'ta bir şey dememi beklemeden odadan çıktı.
Tek başıma kaldığım an gözlerimi kapattığımda hali hazırda bekleyen gözyaşlarım birer birer aktı. Kılıç'ın sözleri kalbimde dönüp dönüp duruyordu. Sözleri kalbimi tökezletmiş, kaçtığım şeyle karşı karşıya kalmıştım.
Kendi kendime, "Hayır," diye fısıldadığımda başımı yastığın üzerine hızlıca gömdüm. Ama gömmez olaydım. Yattığım yastıkta bile Kılıç vardı, onun kokusu vardı.
Ben nereye gidersem gideyim böyle Kılıç karşıma mı çıkacaktı hep?
"Salak," dedim kendi kendime, elimi alnıma götürüp sıkıca vurduğumda. "Onun yastığı ya hani geri zekalı." Kendine hakaret etmede ben gibi olabilirsiniz, kimseye bırakmadan işimi kendim hallediyordum.
Ama yine de başımı onun yastığından çekemediğim an derince soludum. Gözlerim istemsiz bir şekilde kapandığında her şeyi gibi kokusu da içine çekmişti beni. Gözlerim kapalı öylece durmaya devam ettiğimde açılan kapıyla birlikte Kılıç'ın bana doğru yaklaşan adım seslerini hissettim. Gözlerini görmesem de öyle dikkatle bana bakıyordu ki... Daha fazla dayanamayarak gözlerimi araladığımda yanıma gelmişti bile.
Elinde tuttuğu su bardağını ve ilacı bana uzattığında, "İç hadi," dedi. Uzanıp su bardağını aldığımda tam ilaca uzanıyordum ki ilacı vermedi. Parmağını dudaklarıma yaklaştırıp ilacı dudaklarıma dayadığında gözlerimiz birbirine mühürlenmişti. Sanki gözleriyle bana bir şeyleri emrediyor ve ben de onun büyüsüne kapılmış bir şekilde asla hayır diyemiyordum.
Dudaklarımı hafifçe araladığımda hapı bıraktığında birden dilim parmaklarına değdiğinde nefesimi tuttum, öylece kalakaldık. Dişlerini birbirine bastırdığında aldığı sert nefesten dolayı kasılmıştı.
Derince yutkunduğunda geriye doğru çekildi. "Yarın ağrıdan gözünü zor açacaksın," dediğinde sesi boğuk bir şekilde çıkmıştı.
"Zor açıyorum ki zaten," dediğimde parmaklarımı gözlerime götürüp ovuşturarak gözyaşlarımı sildim. Gözlerimin üstünün şiştiğini hissediyordum. Hem uykusuzluk, hem bu kadar çok ağlamamın bedelini bence de gözlerimi ağrıdan açamayarak ödeyecektim.
Kılıç ters ters bana baktığında, "Kim dedi sana bu kadar ağla diye," diyerek homurdandı. Kaşlarımı çattım ama bu gözlerimin daha çok acımasına sebebiyet verdiğinde hemen düzelttim.
"Keyfim," dediğimde ben de onun gibi ters konuşmuştum.
"Ya sabır..."dediğinde başını sağ tarafına doğru kütletirim cümlesini tamamladı. "La havle."
"Ondan bana bana," dediğimde kısık çıkan sesimle konuşmuştum. Öyle ki duyup duymadığını bile bilmiyordum.
Kaşları çatık bir şekilde bana bakmaya devam ettiğinde başını iki yanına sallayarak, "Uyu artık," dedi. "Gözlerini zor tutuyorsun zaten."
"Sen?" Dediğimde soru soran bir ifadeyle gözlerine baktım. "Sen uyumayacak mısın?" Cevabını bildiğim bir soruyu sormuştum. Uyumayacaktı, uyuyamıyordu. Destan öldüğünden beri doğru düzgün uyuyamıyordu. Gözlerinin içindeki kızarıklık, gözlerinin üzerine binen yük, yorgunluğu o kadar belliydi ki...
Uyuyamıyordu.
"Yok," dediğinde benden iyice geriye doğru çekildi. Mühürlediği gözlerini benden kaçırarak arkasını döndüğünde, bir hışımla balkona çıktı. Sadece arkasından bakmakla yetindim. Zaten ben sadece bakardım.
Ellerimi alnıma götürüp ovuşturduğumda ofladım.
Oflaya oflaya öbür yanıma döndüğümde, balkondan gelen sigara kokusuyla birlikte Kılıç'ın yine kendini sigaraya vurduğunu anlayabilmiştim.
Ben ne yapacaktım?
Ben, Kılıç'la ne yapacaktım?
Ben, onu nasıl toparlayacaktım?
Aklımın her bir köşesini zihnime sızan sorular meşgul ediyordu. Şu an sadece sorular ve sorunlar vardı. Sorunlar, hiç bitmeyen sorunlar. Bunları düşüne düşüne belki de saatleri devirdiğimde, asla uyuyamamış yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durmuştum.
Uyuyamıyordum.
Kılıç hâlâ balkondaydı ve o bu soğukta balkondayken ben asla uyuyamıyordum. Saatlerdir sadece düşünüyordum, sadece Kılıç'ı düşünüyordum. Ne olacağımızı, nereye sürükleneceğimizi düşünüyordum.
Bir yol yoktu. Bizim için bir yol yoktu.
Saatlerdir olduğu gibi yine düşünceler zihnime çöreklendiğinde duyduğum sesle birlikte kendime gelerek hafifçe doğruldum. Bir fısıltıydı. Kılıç'ın fısıltısı. Kılıç'ın, "Destan..." diyen fısıltısı. Doğru mu duyuyorum diye iyice sessizliğe gömülüp, nefes bile alamaz hâle geldiğimde Kılıç tekrardan, "Destan..." diye fısıldadı.
Dudaklarından çıkan tek bir isim paramparça olmama yetiyordu. Hissettiklerimi kelimelere dökecek hâlim bile yokken hiç düşünmeden hızla yataktan kalkarak balkona doğru ilerledim. Yataktan hızlı kalktığım için başım dönse de bunu umursamadan sarsak adımlarımla balkona çıktığımda gördüğüm görüntü karşısında duraksadım, parmaklarımı balkon kapısına geçmiş bir şekilde kalakaldı.
Kılıç balkondaki tekli koltuğa oturmuş, başı sol tarafına düşmüş bir şekilde uyuyordu. Alnı terden sırılsıklam olmuş saçları birbirine yapışmıştı. Dudakları aralıktı. Huzursuz duruyordu, Destan'ı görüyordu.
"Destan," diye bir fısıltı aralık olan dudaklarının arasından döküldüğünde, yüzü buruştu gözlerini biraz daha sıktı. Acı çekiyordu. Kılıç uykusunda bile acı çekiyordu.
Elim, kapı kolundan yanıma doğru güçsüzlükle düştüğünde, omuzlarım çökmüş bir şekilde Kılıç'a doğru bir adım attım. Tüm vücudum titriyordu ve bu soğuktan değildi. Acı, çaresizlik, yenilmişlik her şey birbirine girmiş, birbirine katmıştım.
Parmak uçlarıma kadar titreyen elimi kaldırıp Kılıç'a doğru götürdüğümde, "Kılıç..." diye fısıldadım. Tek isteğim Kılıç'ı o huzursuzluğun, o acının içinden çıkarmaktı. "Kılıç uyan..." dediğim an parmaklarımı korka korka saçlarına dokundurdum. Uyanmadı.
Dişlerini birbirine bastırdığını çıkan sesten hissettiğimde yüzünü buruşturarak, inildedi. Benim de canım acıdı. "Kılıç..." dediğim an bu sefer sesim biraz yükselmişti. "Canın acıyor, bari uykunda acımasın, yanmasın canın..." dediğim an gözümden akan bir damla yaş usulca giderek Kılıç'ın yanağına kondu.
Tam o an Kılıç kendine gelmiş gibi gözlerini açtığında, gözlerimiz birleşti. Parmağını yanağında duran ıslaklığa doğru götürüp gözyaşıma dokunduğunda zorlukla yutkundum.
Nefes nefese kalmış bir şekilde, "Mircan..." dediğinde sanki ismimle nefesini de bulmuş gibiydi. Benim ellerim saçlarındayken, onun parmağı yanağındaki gözyaşımdaydı. "Mircan..." diye fısıldadı tekrardan. "Benim..." Duraksadı. "Can'ım."
"Buradayım," dediğimde yavaşlayan zaman hızlandı. "Yanındayım," diye fısıldadım gözlerine baka baka.
Buradaydım. Yanındaydım. Kılıç'laydım.
Bundan öncesinde yoktum. Kılıç'ın ne yanındaydım, ne karşısında. Sadece yoktum.
Şimdi yanındaydım. Yanında olacaktım. Alınacak bir intikam, ödenecek bir bedel vardı.
Ve ben o intikamı abim olması pahasına bile olsa alacaktım.
Oyunu kuracak, kartları yeniden dağıtacaktım.
*
MİRCAN ŞAHİNBEY İS BACK🤤KONAĞI OLANDAN ĞGĞWĞSĞD
VURGUN'UN EN UZUN BÖLÜMÜYDÜ BE AY NOLUR BİR SÜRÜ YORUM YORUM😋
Evet nasıl buldunuz bakalım?
Hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar, hiçbir şeyi istemedim seni istediğim kadar✍🏻
~Bölümde en çok hangi sahneyi sevdiğiniz?
Buraya Kılıç ve Mircan için bir cümle ve kalp bırakır mısınız?💙
Bölüm alıntılarımız için Instagram: mavininhikayeleri
Sizleri seven, maviniz💙
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro