1
Bu fanfiction, Düşmüş Melekler Senfonisi'nin henüz sola yatmadığı günlerin anısına ortalayarak yazılmıştır. Ayrıca Melek'e olumsuz, Arzu'ya olumlu yorum yapmak ve mantık hatalarımı yüzüme vurmak kesinlikte yasaktır.
***
"Zahmet verdim oğlum sana da. O kadar işin gücün arasında bir de bana yardım ediyorsun." dedi Nazmi Amca sırtımı sıvazlayıp.
Nazmi Amca, babamın çok eski bir arkadaşı ve aile dostumuzdu. Uzun yıllar babamla çalışmış, en zor günlerimizde yanımızda olmuştu. Babam bu dünyada ondan daha çok güvendiği kimse olmadığını söylerdi. Günün birinde başına bir şey gelse, ailesini gözü kapalı emanet edebileceği tek kişiydi Nazmi Amca.
"Ne demek Nazmi Amca. Furkan'a da söyle dikkat etsin kendine."
Ellerimi yıkamaya gideceğim sırada tamirhanenin önüne kırmızı renkli bir otomobil yaklaştı. Ardından içinden kızıl saçlı bir kız indi. Mavi çiçekli bir elbise vardı üzerinde, yüzündeyse hayli telaşlı bir ifade.
Nazmi Amca dürtene kadar kıza öküz gibi baktığımın farkında bile değildim. Kızla göz göze geldiğimizde bakışlarımı kaçıramadım. Ancak kız benim kadar istekli değildi göz teması kurmaya.
Nazmi Amca "Buyur kızım." dediğinde bakışları tamamen ona döndü.
"Küçük bir kaza yaptım ancak araba arkadaşıma ait. Yarına kadar tamir etme imkanınız var mı?" diye sordu kız. Arabadan anladığım kadarıyla arkadaşı baya zengindi.
"Hasara bir bakalım kızım ama yarına çıkaramayız arabayı. Benim çırak hastalanmış, izinli bir süre."
Kızın yüzü düşmüştü ancak 'geçmiş olsun' dediğini duydum. Nazmi Amca'ya halledeceğimi söyleyip arabayı inceledim. Ciddi bir şey yoktu, bir saate hallederdim. Ancak kızın bunu bilmesi için bir neden de yoktu.
"Yarına çıkması zor." dedim arabanın kaputuna elimi yaslayıp. "Ama madem çok acil bugün fazla mesai yapar hallederim."
"Sahiden mi?" dedi kız mahcup bir gülümsemeyle. "Peki yarın kaçta geleyim almaya?"
"8.30'da açıyoruz dükkanı."
"Tamamdır, ne kadar teşekkür etsem az."
Kız, Nazmi Amca'ya iletişim bilgilerini verdikten sonra gitti. Adı Melek'ti. İçimden birkaç kez tekrarladım ismini. Melek... Bu ismin ne kadar güzel olduğunu daha önce hiç fark etmemiştim.
***
Açılış saatinden yarım saat önce tamirhaneye geldim. Sadece üç dakika iletişim kurduğum bir kızı tekrar göreceğim için böyle hissetmem çok saçmaydı. Kendi kendime 'yok canım olur mu öyle şey' diyip dursam da durum ortadaydı. Basbayağı heyecanlıydım işte. Evlilik programlarında bahsedilen elektriklenme oluşmuştu aramızda. Kız da benden elektrik almıştı bence. Almış gibiydi yani. Aldığını umuyordum.
Saat 8.45'e geldiğinde tamirhanenin kapısının açıldığını duydum. 15 dakika geç kalmıştı ama Melek olmalıydı bu. Heyecanla girişe yöneldiğimde sarışın bir adamla karşı karşıya geldim.
"Buyurun?"
Bir süre vahşi batı filmlerindeki düelloya hazırlanan kovboylar gibi süzdük birbirimizi. Adam en sonunda konuştu. "Dün akşam saatlerinde kırmızı bir araba getirilmişti buraya. Onu almaya geldim."
Melek'in bıraktığı arabadan bahsediyordu. Arabanın sahibi bu adam mıydı acaba? Arabada zaten orospu çocuğu arabası tipi vardı. Adamın tipini de hiç beğenmemiştim. Sahibi olması muhtemeldi.
"Genç bir hanımefendi getirmişti arabayı. Bizzat kendisine teslim edeceğimi söyledim. Size teslim edemem."
"Kendisi gelemedi benden rica etti."
"Araba size mi ait?"
"Hayır ancak söylediğim gibi, benden rica etti. Uzatmayın da arabayı alıp gideyim. İşim gücüm var." dedi bıkkın bir tavırla.
"Hanımefendiyi tanıyıp tanımadığınız bile belli değil. Nereden bileyim ben hırlı mısınız hırsız mısınız. Teslim edemem." diye yükseldim ben de en sonunda.
"Oradan bakınca hırsıza mı benziyorum! Erkek arkadaşıyım!"
"Öyleyse arayın kendisi de teyit etsin!"
Adam kendi kendine söylenerek telefonu çıkarıp birini aradı ve hoparlörü açtı. Telefon açıldığında ne yazık ki Melek'in sesini duydum.
"Alo, Emir?"
"Arabayı teslim alamadım, senin rica ettiğini teyit etmem gerekiyormuş."
Melek haberi olduğunu söyleyip tekrar teşekkür ettikten sonra telefonu kapattı. Ben de söylene söylene arabayı teslim ettim.
***
Melek
Aynadaki aksimi seyrederken sıkıntıyla ofladım. Ardından yatağın üstünde duran ispanyol paça pantolonuma ve krem bluzuma acılı bir bakış attım. Kız kardeşim olacak sıpa bakışımı yakalamış olacak ki "Sakın!" diye bağırdı. "Elbise çok yakıştı işte inat etme!"
Lavinia ve Mert'le birlikte dışarı çıkacağımı öğrendiğinde bu elbiseyi giymem için boğazıma bıçak dayamıştı. Hanımefendinin dediğine göre pantolon ve bluzla dışarı çıkamazmışım. Mutlaka Arzu'nun, e dolayısıyla da Emir'in kulağına gidermiş. Derbeder görünmemeliymişim yoksa onun için acı çektiğimi zannedermiş.
Açıkçası ne düşündüğü zerre umurumda değildi. Çünkü onun benimle ilgili kulağına giden herhangi bir şeyi, aşk acısı çekiyor olmam şeklinde yorumlayabilecek kadar narsist bir kişilik olduğunu biliyordum. Bir ilişkimiz varken de en çok bu yanına sinir olurdum. Şimdiyse beni alakadar eden bir durum kalmamıştı. Narsist kişiliğiyle istediği kişiyi delirtebilirdi.
Başka bir kadını delirttiğini düşününce boğazıma kocaman bir yumru oturdu. Üstümdekileri çıkarıp yatağıma girmek ve ağlamak istiyordum. Bir yandan da gurur yapıyordum, ağlamamalıydım onun için. Beni aldatan oydu, dolayısıyla ağlaması gereken de. Yine de kaç haftadır engel olamamıştım kendime. Okulda 'yıkılmadım, ayaktayım' pozları kessem de eve gelir gelmez yığıldığım ilk köşede ağlamaya başlıyordum. Nazenin haklıydı artık biraz hayata karışmalıydım. Acıdan gebersem de Emir bunu bilmemeliydi.
Telefonuma Lavinia'nın çağrısı düşünce ceketimi ve çantamı alıp kapıya fırladım. Annem beni gördüğünde muhtemelen elbisenin boyundan ötürü yüzünü ekşitti ancak bir şey söylemedi. Muhtemelen aldatıldığım için bana karşı daha hassas davranmaya çalışıyordu. Her ne kadar bu hassasiyete ihtiyacım olmasa da işime gelirdi.
Kendimi arabanın arka koltuğuna atıp Lavinia ve Mert'le selamlaştım. "Lavinia'nın abisinin arkadaşının mekanına gideceğiz." dedi Mert. "Abisi bu şartla izin vermiş benimle dışarı çıkmasına."
"Ondan izin isteyen mi var!?" diye cırladı Lavinia. "Ben kendim istediğim için oraya gidiyoruz."
"Hıhı" dedi Mert. "Tanıştır abinle beni, kökten çözelim sorunu. Hayır anlamıyorum benden mi utanıyorsun?"
"Saçmalama! Tam tersi abimden utandığım için henüz tanışmanızı istemiyorum."
Bunun üzerine Mert'le aynı anda homurdandık. Hoş değildi abisi hakkında böyle konuşması. Nazenin benim için böyle bir şey söylese üzüntüden komalık olurdum. Mert de muhtemelen utanılan kardeş olmanın nasıl bir duygu olduğunu bildiği için böyle bir tepki vermişti. Gerçi Balse ablanın gayet geçerli nedenleri vardı.
"İyi görünüyorsun." dedi Lavinia gülümseyerek.
"Poz kesiyor." dedi Mert dikiz aynasından bir bakış atıp.
"Aldatılan her insan gibi başta üzülmüş olmam gayet normal." diyerek kendimi savundum. "İyiyim ama artık. Sonsuza kadar kendimi kahredecek değildim ya."
Yolculuğun geri kalanı da ufak atışmalar ve sohbetle geçti. Ardından bahsettikleri mekana vardık.
***
"Sende bir haller var. Dalıp dalıp gidiyorsun." dediğini duydum Suzan'ın. Ardından gür bir kahkaha patlattı. "Yoksa aşık mı oldun?"
Ona ters ters bakmakla yetindim. "Lavinia, sevgilisi olacak itle buraya gelecekti bugün. Ben kontrole çıkıyorum."
"Korkunç bir abisin. Rahat bırak artık kızı!" diye söylendiğinde kahkaha atan taraf ben oldum. "Bana korkunç diyene bak! Kızım sen daha geçenlerde, yaşından başından utanmadan Emre'yi sevgilisinden ayırmak için entrika çevirmedin mi? Utanmadan benim abiliğime laf atıyorsun. Mis gibi abiyim işte."
"Emre daha çocuk çünkü geri zekalı!" diye bağırıp yanındaki kırlenti bana fırlattı.
Kırlenti havada yakalayıp ona geri fırlattım. "Allah kocana sabır versin. Kardeşimi çakallardan korumaya gidiyorum ben!"
Arkamdan birtakım terbiyesiz laflar ettiğini duydum ama aldırmadım. Suzan'la laf yarıştırmaktan daha önemli işlerim vardı. Ben burada vakit öldürürken kız kardeşim uyuşturucu batağına bile düşmüş olabilirdi. Mekanı şöyle bir taradığımda uyuşturucu batağına düşmediğinden emin oldum. Dans batağına düşmüştü sadece. Kumral, uzun boylu bir oğlanla dans ediyordu. Sevgilim dediği çocuk buydu herhalde. "Aferin Lavinia." diye söylendim içimden. "Şunun bulduğu çocuğun sıfatına bak."
Ardından onu gördüm. Beyaz, mini bir elbise vardı üzerinde. Kısa kollu, oldukça basit bir elbiseydi ama çok güzel görünüyordu. Kızıl saçları açıktı, güzel bukleleri omuzlarından aşağı dökülüyordu. Tıpkı onu ilk kez gördüğüm günkü gibi görünüyordu. Gerçi, zaten yalnızca bir kez görmüştüm onu. Önündeki bardakla oynamayı bırakıp kafasına dikti. Sonra yüzünü ekşitip kafasını salladı. Bu halini görünce kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Muhtemelen alkolle pek arası yoktu. Limonu emmeye başladığında dakikalardır sapık gibi kızı izlediğimi fark ettim.
Tam yanına gitmek için hareketlendiğimde sevgilisi olduğunu hatırladım. Doğru ya sevgilisi vardı. Arkadaşça da gidebilirdim ama yanına, sonuçta tanışıyorduk. Hem sadece arabayı teslim alacağından haberi olduğunu onaylamıştı. Sevgilisi olduğunu onaylamamıştı ki. Belki de adam yalan söylüyordu. Düşünmeyi bırakıp yanına ilerledim.
Yanındaki tabureye oturup küçük bir el hareketiyle barmeni çağırdım. "Sek viski."
Sesimi duyunca şükür ki varlığımı fark edip bana döndü. Yüzünü buruşturup gözlerini kıstı, bir yerden çıkaracak gibiydi beni. Kafasını eline yaslayıp bir süre daha süzdü. Hafiften sarhoş olmaya başlamıştı sanırım, biraz dağılmış görünüyordu. Yüzünü eline yasladığı için dudakları öne çıkmıştı. Çok şeker görünüyordu, bir de çok öpülesi. "Saçmalama" dedim kendime. "Arkadaşça sohbet etmeye geldin buraya."
"Sen..." dedi, hafiften dili dolanıyordu. "Tamirhanedeki çocuk değil misin?"
'Tamirhanedeki çocuk' şeklinde adlandırılmak nedense komik gelmişti. Gülme isteğimi bastırıp "Evet." dedim. "Tamirhanedeki çocuğum." Elimi uzatıp ekledim, "Melek'ti değil mi?"
"Evet." dedi elimi sıkarak. "Sen de Pinokyo olmalısın."
"Pinokyo mu?" diye sordum kaşlarımı çatarak. "Aras ben." Cevap vermek yerine gülümseyip kafasını salladı. Sanırım bu konuşmanın onun için bittiği anlamına geliyordu. Benim için bitmemişti ama. "Arabayı sahibine zamanında teslim edebildiniz mi bari? Ertesi gün arabayı almaya erkek arkadaşın gelince bir sorun çıkmış olabileceğini düşündüm."
"Erkek arkadaşım mı?" diye sordu aniden bana dönüp. Tam adamın yalan söylemiş olabileceğine dair umutlarım yeşerecekken "Artık değil." dediğini duydum. Ardından boş bardağı kafasına dikti. Bunun üzerine dayanamayıp kahkaha attım. Kaşlarını çatıp hiçbir şey söylemeden tabureden indi ve çıkışa ilerlemeye başladı. Bana mı alınmıştı?
Ceketini ve çantasını kapıp peşinden seğirttim. Dans eden insanların içinde ilerleyemiyordu, kolundan tutup çıkışa ilerlemesine yardımcı oldum. Mekandan çıktığımızda ellerini kollarına sararak ısıtmaya çalıştı kendini. Ceketini omuzlarına bıraktım.
"Özür dilerim, niyetim seni kırmak değildi." dedim kibarlıktan kırılarak. "Tutamadım kendimi."
"Gitmek istiyorum buradan." diye mırıldandı. Ardından başını eğerek ekledi, "Götürür müsün beni?"
Eh, böyle bakarsan hayır diyemem ki. "Götürürüm tabii, evinin adresini ver yeter."
"Hayır, istemiyorum eve gitmek falan. Sessiz, sakin bir yere götüremez misin beni?" Beni sana Allah göndermiş. Ya sırtlanın teki gelseydi yanına?
"Bir şartla," dedim adeta bir öğretmen edasıyla. "Bir daha tek başına sarhoş olmayacaksın. Sarhoş oldun diyelim, tanımadığın birinden seni herhangi bir yere götürmesini istemeyeceksin. Anlaştık mı?"
"İyi de sen tanımadığım biri değilsin ki, Nazmi Amca'nın çırağısın. Güvenilir biri olmasan yanına almazdı seni." Demek ki Nazmi Amca'yı tanıyordu. Belki de o mahallede oturuyordu. "Haklısın." dedim kaç haftadır aklımdan bir türlü çıkaramadığım kıza. "Arabam şu tarafta."
***
Deniz kenarındaki bir parka getirdim onu, bu saatte sakin olurdu. Etrafta alkol alan birkaç kişi vardı tabii ama sonuçta ben vardım yanında. Dakikalardır Melek'le birlikte bir bankta oturmuş denizi seyrediyorduk. Tek kelime çıkmamıştı ağzından, ben konuşturmaya çalışmadıkça da çıkmayacak gibiydi. Tam o sırada titrediğini fark ettim. Hava çok soğuk değildi halbuki. Demek ki soğuğa dayanıklılığı yoktu.
Ceketimi çıkarıp omuzlarına sardığımda, "Sen üşümeyecek misin?" diye sordu. "Pek üşümem." diye yanıtladım.
Elini uzatıp koluma dokundu. "Belli, soba gibisin." Ama Melek buz gibiydi. "Yaklaş bana, buz gibisin." dedim yanlış anlayabileceğini düşünmeden.
Yanlış anlamamış olacak ki yaklaşıp kolunu koluma sardı. Ardından ayakkabılarını çıkarıp bacaklarını bankın üzerine çekti ve eteğinin altında topladı. Teması üzerine heyecanlandığımı fark edince kendime sövdüm. Neyin heyecanıydı bu liseli ergenler gibi?
"Sarhoş insanların çenesinin düşmesi gerekmez mi? Sen hiç konuşmuyorsun Melek."
Aynı yalpalayan sesle, "Sarhoş değilim ben!" dediğinde güldüm. "Hem ne anlatacağım ki?"
"Neden tek başına içtiğinden bahsedebilirsin mesela?"
"Tek başıma değildim, arkadaşlarımla geldim." dedi bana biraz daha sokulurken. Sahiden üşüyordu. "Sonra onlar dans etmek için kalktılar. Ben yalnız kaldım."
"Pek de iyi arkadaşlar değillermiş desene."
Arkadaşlarına toz kondurtmadı. "İyidirler, ben söyledim kalkıp dans etmelerini. Kaç haftadır keyfimi yerine getirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. İyi arkadaşlar onlar."
"Haftalardır keyifsiz olmanın nedeni ne peki?" diye sordum bu sefer. Seslice iç çekti. "Aldatıldım."
"BİLİYORDUM O LAVUĞA GÜVEN OLMAYACAĞINI!" diye bağırdım kendimi tutamayıp. Melek, "Ha?" gibisinden bir ses çıkardığında salaklığımın anca farkına varmıştım.
"Pardon." dedim utana sıkıla. "O gün arabayı almaya geldiğinde tipini pek beğenmemiştim de."
Bunun üzerine güldü. "Ben beğeniyordum tipini." Bunu duyduğumda asabım bozulur gibi olmuştu. Kendisini aldatan bir erkeği nasıl beğenebilirdi ki? Dayanamayıp bunu ona da söyledim. "Aldatmış seni bir kere. Cüneyt Arkın olsa ne olur."
Bunun üzerine kahkaha attı. "Haklısın, ama bana sorarsan Emir ondan daha yakışıklıydı."
"Aynı kişiden bahsettiğimize emin misin?" diye sordum. "Benim gördüğüm adam sarışın, kasıntı, Johnny Bravo gibi bir tipti."
"Sanırım aynı kişiden bahsediyoruz." dedi iç çekerek. "En azından vücudunun Johnny Bravo'dan daha iyi olduğunu kabul et."
Konu herifin vücuduna gelince iyice sinirlerim bozulmuştu. "Protein tozu!"
Melek kıkırdayarak başını koluma yasladı. "Başım dönüyor, eğilsene biraz. Başım omzuna yetişmiyor." diye sızlandığında kendimi tutamayıp güldüm. "Başımı tutamıyorum!"
"O zaman şöyle yapalım." dedim kolumu başının arkasından geçirip. Ardından başını göğsüme yatırdım. "Buraya koy başını, ben tutarım."
Dediğimi yapıp başını göğsüme yatırdığında o güne dek hiçbir kadınla deneyimlemediğim bir şey yaşadığımı fark ettim. Evet, daha önce de göğsüme yatan kadınlar olmuştu. Ama hiçbirinin saçlarını koklamak için bu kadar yoğun bir istek oluşmamıştı içimde. Rüzgar ara ara bazı tutamları havalandırıp yüzüme vuruyordu. O anlarda belli belirsiz bir menekşe kokusu çarpıyordu burnuma. Başımı saçlarına gömüp o kokuda kaybolmak istiyordum. Rüzgar bir tutamı daha havalandırdığında direnmekten vazgeçtim. Sonra küçük bir hıçkırık sesi duydum.
"Melek?" Ses gelmedi. "Ağlıyor musun?"
Hıçkırıklarının arasından, "Seviyordum onu." dediğini duyduğumda içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Seviyordu onu.
"Ama unutucam, öyle değil mi?" diye sordu bu kez. Elimi saçlarına götürüp usulca okşadım. "Gelip senden af dilese ve gerçekten çok pişman olsa, onu affeder misin?"
"Hayır." dedi net bir sesle. "Asla."
"Öyleyse evet, unutacaksın." Unutacaktı. Şu an kollarımda başkasını seven bir kadın vardı. Başkasını seven bir kadının saçlarını okşuyordum. Nihayet dayanamayıp başımı saçlarına gömdüm. Başkasını seven bir kadının saçlarını kokluyordum. Ama unutacaktı. Üstelik saçları çok güzel kokuyordu. Bir kereliğine doya doya koklarsam içimdeki istek azalır sanmıştım, yanılmıştım. Bu şey her neyse azalmak yerine daha da yakıcı hale geliyordu. Uzun bir süre Melek ağladı, ben saçlarını kokladım. Öyle dalmıştım ki hıçkırıklarının kesildiğini fark etmem dakikalar aldı.
"Melek?" diye seslendiğimde cevap alamadım. Bunun üzerine hafifçe sarstım onu. Bu sefer uyku kokan bir mırıltıyla cevap verdi. Ne ara uyumuştu ki? Onu evine götürmem gerekiyordu ama adresini bile bilmiyordum. Yan taraftan çantasını alıp içinden telefonunu çıkardım. Ekranı açtığımda 21 cevapsız çağrı vardı. Arayan kişinin ismi Lavinia'ydı. O anda bir şimşek çaktı, tabii ya!
"Sevgilisi arkadaşımı aldattı abi, kız dağılmış durumda. Azıcık kafası dağılır işte. Mert de eşlik edecek bize ne var sanki?" Demek aldatılan arkadaş Melek'ti.
Tekrar Lavinia'nın çağrısı düşünce telefonu açtım. "Efendim Lavinia?"
"ABİ!?" diye bağırdı telaşlı bir sesle. Sonra birkaç saniye sessizlik oldu. Muhtemelen doğru kişiyi arayıp aramadığını kontrol etmişti. "Melek'in telefonunun sende ne işi var?"
"Endişelenme, Melek benim yanımda. Adresini biliyorsan söyle evine bırakayım."
"Olmaz!" diye bağırdı bu sefer. "Kardeşi nerede kaldığımızı sormak için arayınca bizde kalması için izin aldım."
"Melek, babamın öğrencilerinden mi?" diye sorduğumda onayladı. "Öyleyse olmaz, kızı utanacağı bir durumun içine sokmayalım. Bana gel, bu gece bende kalın ikiniz de."
***
Eve vardığımda arka koltukta uyumaya devam eden Melek'i kucağıma alıp kapıya ilerledim. Kapıda beni saçma sapan bir manzara bekliyordu. Lavinia ona söylediğim gibi gelmişti ama anlamadığım bir şekilde sevgilisi olacak geri zekalı da yanındaydı.
Kafamla Lavinia'ya yanındaki puştu işaret edip, "Bunun ne işi var burada?" diye sorduğumda balık gibi atladı. "Bu gece burada kalacağım."
Yine Lavinia'ya dönüp ne oluyor gibisinden kafamı salladım. "Allah Allah, öyle miymiş?"
"Kusura bakma ama seni tanımıyorum." dedi oğlan sorumun muhatabı olmamasına rağmen. "Melek'in senin evinde tek başına kalmasına izin veremem."
"Lavinia da bende kalacak, hadi arkadaşım iyi geceler." diyip kapıma ilerlediğimde konuşmaya devam etti.
"Asla olmaz! Lavinia, Melek'i senden koruyamaz bir kere!"
Bu sefer cidden beni çileden çıkarmıştı. "NE İMA EDİYORSUN SEN!?" diye bağırdığımda Lavinia araya girdi.
"Bir şey ima ettiği yok abi! Kalsın işte ne olacak sanki."
"Annesi, Melek'i bana emanet etti." diye araya girdi tekrar beyinsiz sevgilisi. "Yalnız bırakamam onu!"
"Öyle mi? Sarhoş olmasına rağmen sırtlanların, çakalların arasında kızı yalnız bırakıp dans etmesini biliyordun ama!"
"Biz kalktıktan sonra içmiş!" diye bağırdı. Öfkesi bana mıydı yoksa Melek'e mi anlamadım. "Bundan sonra tek yudum alkol alsa bile kendime kelepçeleyeceğim onu."
Sakin kafayla düşününce hak veriyordum çocuğa. Ben de Suzan ve Aslı'yı tanımadığım bir erkeğin evinde yalnız bırakmazdım. O erkeğin Suzan ya da Aslı'nın abisi olup olmaması önemli değildi.
"İyi, Allah'ın cezası!" diye söylendim. "Anahtar ceketimin cebinde, Lavinia. Aç kapıyı.
Lavinia, Melek'in üzerine örttüğüm ceketin cebinden anahtarı bulup kapıyı açtı. Holü geçip oturma odasına gelince, "Sen burada kal." dedim Mert denen lavuğa. "Lavinia, sen benimle gel."
Yatak odama girince Lavinia'ya yatağımı işaret ettim. "Altında şişme yatak var. Pompa da orada bir yerdeydi." Lavinia zor bela bazayı kaldırıp altından istediklerimi çıkarınca bu sefer dolabı işaret ettim. "Sandalyenin üstüne çıkıp en üst raftan ikişer tane çarşaf ve yastık kılıfı çıkar." Söylediklerimi ikiletmeden yapıp yatağın nevresimini değiştirdiğinde Melek'i yatağın kendi yattığım tarafına bıraktım.
Lavinia'nın kullanılmış nevresim takımını kirliye götürdüğü fark edince onu durdurdum. "Bırak onları Allah'ın cezası. Başka nevresimim yok ben yatıcam onlarla."
Dolaptan Melek ve beyinsiz Mert için tişört ve eşofman altı çıkardım. Melek için çıkardıklarımı yatağın üstüne bırakıp Lavinia'ya üzerini değiştirmesini tembihledim. "Kapıyı içeriden kilitlemeyi unutma." dediğimde, "Çüş abi, abartma!" diye parladı. Şişme yatak, pompa, nevresimler, tişört ve eşofman altını alıp oturma odasına ilerledim.
Elimdekileri koltuğa bırakıp şişme yatağı ve pompayı Mert Bey'e fırlattım. "Şişir bunu, sen yerde yatacaksın." Temiz kıyafetleri ve nevresimleri de kafasına fırlattım. Bir kısmını havada yakalamıştı.
Yatakları hazırladığımızda, "Benim uykum çok hafiftir!" diye uyardım. "Sakın horlama! Kızların odasına yaklaşmayı da aklından bile geçirme!"
"Asıl benim uykum çok hafiftir!" diye üste çıkmaya çalıştı. İçimden biraz daha sövdüm ona. Annemi işin içine katmadan Lavinia'ya da sövdüm. Onun yüzünden bu tek hücreli amipi evime almak zorunda kalmıştım.
Birkaç saat sonra koltuğumda tavanı izleyerek, Mert itinin horultuları eşliğinde Melek'i düşünüyordum. "Seviyordum onu." demişti. Bunu duyduğumda neden öfkelenmiştim ki? Sevgilisiydi sonuçta, sevmiş olmasından daha doğal ne vardı? Zaten artık bunun bir önemi yoktu. Asla affetmeyecekti onu. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yerdeki yaratık çok sesli horluyordu.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro