Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 17: ~Sevdalar Hep Deli~

"Olanlardan haberin var mıydı?"

Sinan oğluna oturduğu yerden bir bakış attı. Hopali, elleri arkasında birleştirmiş şekilde devasa camın önünde durup karşısındaki manzarayı seyrediyordu. İstifini hiç bozmadan, "Evet!" dedi tok sesiyle. Sinan aheste tavrıyla başını salladı. "Berdan'ı zor yatıştırdım. En fazla iki saat dayanır!"

Hopali, gözlerini devirdi. Hiç derdi yokmuş gibi birde bu eklenmişti. "Yiğit'i aradım buraya getirecek kızı." diye mırıldandı. Ona kalsa hiç getirmeyecekti ama kızı kaçırmakla olmuyordu o işler. Önemli olan bundan sonraki aşamaydı. Kendi deli cesaretine güvenip kızı kaçırmış olsa da, karşısına aldığı adam delinin de ötesindeydi. Sonuçta Özçakır ve Soydan hukuku çok eskiye dayanıyordu. O iki adamın bu sebepten dolayı karşı karşıya gelmesi muhtemel bir savaşın başlangıcı sayılırdı.

Oğlunun durgun hali gözünden kaçmayan adam, "Sen nasılsın peki?" diye devam etti. Durgun geçen hayatının son iki saatindeydi nasılsa. Bu vaktini oğluyla sohbet ederek geçirebilirdi.

"Ben mi?" diye sordu Hopali. Babasına doğru dönerek ellerini iki yanda araladı. "Gördüğün gibiyim.."

Sinan oğlunu tepeden tırnağa süzdü. Giydiği siyah takımın içine devasa bedenini zor sığdırmış gibiydi. Piyasada mankenim diye dolaşanlara taş çıkartacağı bir gerçekti. "Dışın harika aslanım.." dedi alayla. "Ben içini soruyorum.."

Genç adam gülümseyerek başını eğdi. Böyle şeylerde nedendir bilmez ama babasına karşı hala bir utanma söz konusuydu. Yavaş adımlarla babasının karşısındaki yerini alırken, "Hayat çok zor baba.. Ve ben bu zorluğu yenemiyorum! Sence bu durumda nasıl olmalıyım?" diye sordu. Oturduğu koltuğun yanlarına kollarını yasladı. Sinan, maziyi hatırlarcasına gözlerini hafifçe kıstı. "İlk kavga ettiğinde sana ne dediğimi hatırlıyor musun?" diye sordu. Hopali'nin bakışları anında babasını buldu. Gözleri ışıldadı.

"Sana ilk defa baba dediğim günü nasıl unutabilirim?"

Sinan özlem dolu bir ifadeyle anında geçmişe sürüklendi. 

Karşısında öfkeden patlamak üzere olan çocuğa tepeden bir bakış attı. Kaşındaki yarıktan sızan kanı gördüğünde damarlarındaki kanın adeta kaynadığını hissediyordu. Çocuk mahcup dolu bir tavırla, "O çok güçlüydü o yüzden böyle oldu.." dedi titreyen sesiyle. Elleri iki yanında yumruk şeklinde duruyordu. Gelen bir cesaretle kafasını kaldırdı. Gözlerini adama dikti.

"Bana güçlü olmayı öğretir misin? Bana yenilmez olmayı öğretir misin baba?"

Baba demişti.. Ağzından çıkan kelimenin ağırlığı altında kalan çocuk utanarak dudaklarını ezdi. Özgür'ün bu adama dede demesine hep imrenirdi. Onun artık babası vardı. Meleklere benzeyen bir annesi vardı. Bir sürü kuzenleri vardı. Onu ziyarete geldiklerinde sürekli ondan bahsetmesi minicik yüreğini hep derinden yaralıyordu. O ise hep yalnızdı. Son günlerde dayısı olduğunu söyleyen bir adam gelmişti ve onu almaktan bahsetmişti. Ama o dayısını istemiyordu. Sinan gibi bir adamın yanında yetişmek istiyordu! Ve şuan o adama baba demişti. Kızdığını düşündü. Çünkü kaşları olduğundan daha çatık bir hal almıştı. Aslında korkusu yersizdi. Onunda hoşuna gittiği her halinden belli oluyordu.

"Demek herkesi yenmek istiyorsun?" diye sordu Sinan ciddi bir sesle. Çocuk kafasını salladı. "Evet! Bütün zorlukları yenmek istiyorum! Tıpkı senin gibi olmak istiyorum!" dedi fısıltıyla. "Çünkü o zaman büyüyebilirim! O zaman adam olabilirim!"

Yıllar sonra bir çocuğun kendine baba demesine oldukça mutlu olan Sinan, eğilerek çocuğun boyuna erişti. Ceketinin cebinden bir mendil çıkarttı ve çocuğun kanayan yarasına bastırdı. "Acıyor mu?" diye sordu. Acısa da bunu gururuna yediremeyen çocuk sertçe kafasını salladı. "Acımıyor!" dedi. Sinan güldü. Karşısında yaşına rağmen acılarıyla baş edebilen bir aslan vardı. Ve bu aslanı hayatın zorluklarına karşılık yalnız bırakmaya hiç ama hiç niyeti yoktu. Çocuğun alnına dudaklarını bastırıp geri çekildi.

"Ben sana zorlukları yenmeyi öğretmeyeceğim Mustafa! Ben sana o zorluklarla nasıl mücadele etmen gerektiğini öğreteceğim! Ve şunu unutma oğlum.." Sinan, çocuğun omzunu güven verircesine sıktı.

"Bazen yenilgiyi kabul etmekte adamlıktır!"

Hopali, gittiği geçmişten hızla sıyrıldı. Karşısında aynı sahneleri hatırlayan babası ona kısık gözleriyle bakıyordu. Ona ders vermekten hiç usanmayacaktı..

"Mücadeleye devam diyorsun ha?" diye sordu alayla..

Sinan güldü.

"Hayır oğlum! Yenilgiyi kabul et diyorum!"

Genç adam duraksadı. Suratındaki alay dolu ifade kayboldu. Yenilgiyi kabul etmek.. Bunu nasıl başaracaktı? Bakışları donuklaşan Hopali, elini kalbinin üzerine bıraktı. "Peki, o zaman bunun acısı geçer mi?" diye sordu tıpkı küçük bir çocuk gibi..

"Senin soy adın Aslan koçum.. Acı, bizim anca içtiğimiz kahvede olur.."

Sinan kahvesini adama doğru uzatıp dudaklarına götürdü. Ciddi konuşma bir yere kadardı. Hopali babasının imasına gülümsemekle yetinirken, Sinan derin bir nefes bıraktı. "Bak aslanım, biz o acıya başımızı koyduğumuz yastıkta da yer verdik, üzerimize serdiğimiz yorganda da.. Biz onunla yattık, onunla doyduk. Yeri gelecek sofranda, yeri gelecek yüreğinde her zaman acıya yer vereceksin. Çünkü, acı çekmeden olgunlaşan yok şu hayatta! Şahsen ben öyle birini tanımadım.."

"Ah!" diye inledi Hopali. "Sinan Aslan ve öğütleri.. Hepsini ezbere biliyorum!"

Sinan ciddileşti. Bu yaştan sonra kendisiyle dalga geçmesine izin veremezdi. "Hadi oradan eşek sıpası!" diye tısladı. Parmağını oğluna doğru salladı. "Senin bildiklerin kadar benim sildiklerim var! Her zaman böyle akıllı ol ama bana uygulama, ateşlerim."

Genç adam, hızla ayağa kalktı. Babasının elini kavradı. Her gün yaptığı gibi öptü ve başına koydu.

"Sen hep var ol, baba.."

***

"Ula bi susun da!"

Babasıyla geçirdiği sakin saatlerin ardından birden ateş hattının tam ortasında bulmuştu kendini. Bir yanda Berdan Özçakır ateşliyor, diğer yanda Cihan Soydan ateşe ateşle karşılık veriyordu. Bütün destek kuvvetleri ise yan saflarda yerlerini almıştı. Olayın avukatlığını Barış Aksoy yaparken, suçluyu tutuklama emri için Giray ve Demir hazır kıta bekliyordu. Her hangi bir sağlık yardımı söz konusu olursa diye bir köşede sessizce bekleyen Yakup Efe olayı büyük bir heyecanla takip ediyordu. Melih ise, abisi Berdan'ı sakinleştirmekle görevliydi. Şahitler olarak Berat ve Soyhan kendi sıralarını bekliyor, biran önce bu mahkemenin bitmesini istiyordu. Duruşmaya gönüllü olarak katılan Özgür ise çay servisinden sorumluydu. Sonuçta hararete bire birdi!

Hopali'nin kükremesiyle bütün sesler uğultu şeklinde kaybolurken, her zaman hakem olarak seçilen Sinan eliyle oğlunu işaret etti.

"Oğluma katılıyorum!" dedi sakince.

Berdan kan bürüyen gözlerini kocaman araladı. "Sinan abi sen yapma bari! Kızımı kaçırdı diyorum nasıl sakin kalayım? Ben ya ben! Berdan Özçakır'ın kızını kaçırmışlar!"

Berdan'ın kendince haklı isyanı Cihan tarafından anında geri püskürtüldü. Orta yere doğru çıkan adam, "Abi ayıp ediyorsun ama! Sanki sokak magandası kaçırmış gibi ateşliyorsun! Söz konusu benim oğlum benim! Cihan Soydan'ın oğlu hani!" dedi göğsünü gererek.

Berdan sinirle öne çıktı. "Ulan sen tuvaletin yerini bilmezken ben hayatın yedi ceddini ateşliyordum! Alırım ayağımın altına ha!" diye bağırdı.

"Ula şimdi ateşe vereceğum ikinizi de! Bırakın şimdi sidik yarışınızı da olayı tatlıya bağlayın! Yetti da!" Burnundan kızgın alevler fırlatan Hopali, bakışlarını babasına çevirdi. "Pardon baba ama sabır sabır nereye kadar!" dedi. Sinan hak verdiği oğluna kafasını sallayıp kalabalığa döndü. "Evet, yine oğluma katılıyorum.."

Devreye giren Melih, abisinin kolundan tutup ateş hattından geri çekti. "Abi bence de bir sakin ol. Bu kadar abartılacak bir durum yok." Dedi. Demez olaydı. Berdan adama öyle bir döndü ki, boynundan çıkan ses herkes tarafından duyuldu. "Melih bu yaştan sonra abi dayağı mı yemek istiyorsun? Hani istiyorsan bana uyar! Ulan herif yeğenini gündüz vakti kaçırdı, kaçırdı anlıyor musun?"

Melih, bozulan sinirinin etkisiyle güldü. "Evet, hem de abisinin yanından kaçırmıştı dimi?"

Bütün bakışlar Berat'a yöneldi. Genç adam içinden sert bir küfür savurdu. Buna kaçırma denmesini de hala anlamış değildi. Tamam Feray olmasaydı buna izin vermezdi ama.. Aması yoktu işte. Kardeşiydi sonuçta. Yiğit'i ne kadar sevmese de ortada bir aşk vardı. Elin yamyam kılıklısına kardeşini yar etmektense Yiğit'i kabullenirdi olur biterdi!

"Yapma Allah aşkına abi! Ne kaçırması? Sadece Mardin'e gitmesine engel olmuş o kadar!" dedi Melih sakin kalmaya çalışarak. Berdan hayretle kafasını salladı. "O da ayrı mesele!" diye söylendi. "Ulan daha benim haberim yoktu kızımın Mardin'e gittiğinden!" Bakışları anında oğlunu buldu. "Bu herifin nasıl haberi oldu?"

Ortalığa anında bir sessizlik hakim oldu. Berat'ın bakışları önce diğer şahit Soyhan'ı buldu. Genç adamın dudakları hızla hareket ediyordu. Büyük ihtimal bildiği ne kadar dua varsa onu ediyordu. Oradan Hopali'yle kesişti. Şimdi Soyhan'ı olaya dahil ederse, Vildan'ı ateşe atmış olacaktı. Ve köşede duran Barış Aksoy, Soyhan'ın müebbet alması için elinden geleni yapacaktı. Tabi sağ bırakırsa.. 

Genç adam boğazını temizleyerek dikkatleri üzerine çekti. "Ben haber verdim!" dedi sakince. Bu gidişle bütün faili meçhul suçları üstlenecek, Neslihan'a kavuşma hayalleri hayal olacaktı. Açıklama bekleyen kalabalığa doğru elini geçiştirircesine salladı. "Yani kıza ceza vermişsin o da müttefiklerini ayağa kaldırmış. Cezasını çekmek için gönderdiğini sandım!" dedi yalanına biraz beyazlık katarak. "Ayrıca kızın şuan emin ellerde! Öyle değil mi?" dedi topu Melih'e pas atarak.

Melih evet dercesine kafasını salladı ve abisine döndü. "Evet, kızın şuan emin ellerde! Yani, yine benim evimde!" dedi.

"Oğlum sen sığınma evi misin? Niye her kavgada kızıma evini açıyorsun?"

Berdan'ın sorusuyla afalladı Melih. Konuyu değiştirme çabasını takdir etmek istese de, yandan bir bakış atmakla yetindi. "Ciddi misin? Gerçekten şimdi bunu mu tartışacağız?" diye sordu.

"Hayır, o sonraki aşama! Şuan için ben Yiğit efendiyi parçalarına ayıracağım!" Berdan yine muhatap olarak Cihan'ı alırken, elini uyarırcasına adama sallamaya başladı. "Bana bak Cihan, oğluna söyle kızımdan uzak duracak! Adını dahi ağzına aldığını duyarsam dilini söker atarım!"

Cihan ellerini ceplerine sokuşturdu. "Sebep?" diye sordu rahat bir ifadeyle. Sonuçta bir tane oğlu vardı. Ve onu, karşısında babası olsa ezdirmezdi. "Oğlumdan ne istiyorsun Berdan abi? Sevmek suç mu, günah mı? Deli gibi sevmiş adam, gönül vermiş! Bize de bu işi tamamlamak düşer! Hem oğlum gibi adamı damat olarak kabul etmezsen, büyük kaybedersin.."

Hopali inleyerek gözlerini kapattı. "Al işte yine başlıyoruz.."

Yerinde duramayan Berdan salıverin küçük enişteyi kıvamında Cihan'a doğru atıldı. "Ulan hala damat diyor! Tamamlamak diyor! Tutma beni Melih!"

Artık sabrını tüketen Melih, adamın kolunu sertçe bırakıp geri adımladı. "Tutmuyorum buyur git öldür! Hadi git en sevdiğin şeyi yap ve ateşle! Hiç önemi yok çünkü kızının ne hissettiğinden ya da ne istediğinden!"

Berdan birden durdu. Ardında kalan kardeşine doğru başını çevirdi. "Ne istiyormuş kızım?" diye sordu şüpheyle. "Sen benden çok daha iyi biliyorsun abi! Sadece durumu kabul etmiyorsun hepsi bu!" diyen Melih'e ilk destek Sinan'dan geldi.

"Bu seferde damadıma katılıyorum!"

Olaya bu zamana kadar karışmayan ve sadece başkalarına katılmakla yetinen Sinan, Berdan'ın bu sefer damarına bastı. "Ne olsun istiyorsun Sinan abi?" diye sordu adam son sabrıyla. Sinan umursamaz bir tavırla omzunu silkti. "Ben bir şey istemiyorum koçum. Kader zaten istediğimizi yapıyor çok şükür.. Sonuçta Cihan'ın da kızı var.. Anlayış gösterecektir." dedi ve Cihan'a baktı. "Dimi Cihancım?"

Cihan'ın suratı anında bozulurken, Özgür elindeki bardağı kaldırdı. "Çay isteyen?"

Genç adam öfkeli bakışların kurbanı olurken, bütün ilgisini çayına verip, yerine sindi. Berdan sinirle güldü. "Ha Cihancım ne oldu? Konu kızın olunca kanın kaynadı dimi? Kurşunları saymaya başladın dimi?"

Sinan bu sefer Berdan'a döndü. "Üzerine gitme Berdancım sonuçta senin de oğlun var.." Berdan adamın dediklerine kulak kesilirken, ciddileşti. Suratında anlamadığı her halinden belli olan bir ifade vardı. Sinan ayağa kalkarak ellerini arkasında birleştirdi. "Hani vakti zamanında kız istemesine vesile olduğun adamın kızını, oğluna isteyeceksin ya onu diyorum.."

Berat'ın gözleri yuvalarından fırlarcasına aralandı. Giray kenarda tükürüğüyle boğulurken, "Ne istemesi?" diye sordu. "Kim kimi istiyor pardon anlamadım ben?"

Sinan, Giray'a susması için uyarıcı bir bakış attı. Parmağını dudaklarına götürdü. "Konu şuan bu değil Giraycım! O sonraki maçımızda nasipse!"

Giray, son bükücü bakışlarıyla Berat'ı parçalarına ayırıyor, Berat ise odanın duvarlarındaki tabloların analizini yapıyordu. Berdan sinirini ezdiği dudaklarından çıkartırken, Sinan Aslan'ın son darbesiyle sendeledi. "Ama şunu söyleyebilirim ki, o gün geldiğinde ben Giray'ın tarafında olacağım.. Sonuçta manevi oğlum dedim zamanında.."

Bu sefer gülme sırası Cihan'daydı. Gülüşlerini gözüne sokarcasına büyütüyor, Berdan'ın damarına bastıkça basıyordu. Boynundan yukarısı kıpkırmızı olan adamın omzuna vurdu Sinan. "Sen bakma onun güldüğüne. Hem o da biliyor, torunum gibi adamı damat olarak kabul etmezse, büyük kaybedeceğini.."

Cihan'ın gülüşleri hiç bu kadar hızlı solup gitmemişti. Ardında kalan Özgür, elindeki çay bardağını kaldırdı. "Çay diyorum, bütün sinirlere bire bir.. İster misin amca?"

Olaya Sinan Aslan el atarsa olacağı bu olurdu. En başından beri olayı tatlıya bağlayın diyen Hopali, ellerini pes ederek kaldırdı. "Siz kaşındınız abiler.. Ben size sidik yarıştırmayın demiştim!"

Genç adam daha fazla bu ortamda bulunmayacaktı. Babasına kafasıyla işaret vererek çıkışa doğru yöneldi. Mahkemenin sonucu ne olursa olsun nasılsa akşamki yemekte bir araya geleceklerdi. İşte o zaman ak mı, kara mı anlardı. Cebinden çıkarttığı telefonu kontrol ederken, gelen adamıyla duraksadı. "Abi?" dedi adam soluk soluğa. Elindeki telefonu uzattı. "Bunu görmek istersin.."

Hopali, ekrana baktığı anda sert bir küfür savurdu. "Ne zaman?" diye sordu sadece.

"Abi takipte kalın dedin ya. Bu lavuk geldi öğleden sonra şirkete, sonra ikisi beraber çıktı. Yengenin suratı baya bozuktu. Sonra da bu mekana gittiler işte yemeğe.. Arkadaşı sandım ama.."

"Yeter!" diye girdi araya genç adam. Daha fazla bir şey duymak istemiyordu. Neslihan'ın hayatında nefes alan bütün kişileri bilir ve çok yakından tanırdı. Ve o fotoğraftaki adamı ilk defa gördüğüne yemin edebilirdi. Sert bir nefes çekti. "Şuan oradalar mı?" dedi ölümü andıran sesiyle. Adamın yanıtını bile beklemeden hareketlendi. Aklında şuan tek bir soru vardı. Bu adam kimdi?

Aynı zaman içinde Neslihan, bütün gerginliğiyle oturuyor, karşısındaki adamın niyetini anlamaya çalışıyordu. Buraya geldiği için pişmanlık her yanını sarsa da, buna mecbur hissetmişti kendisini. Çünkü, ortada ters bir durum vardı. Yabancısı olmadığı tehlikenin kokusunu alıyordu. Önündeki yemeklere hiç dokunmadan, zoraki bir gülüş sergiledi.

"Tolga bey.." dediği anda yanındaki sandalye bir güç tarafından hızla çekildi. Genç kız korkuyla yerinden sıçrarken, şaşkın gözleri hiç beklemediği keskin mavilerle kesişti. Dudakları korkuyla aralanırken, "Mustafa Ali.." diyebildi.

"Geç kalmadım dimi gülüm?"

Hopali rahat tavrıyla kızın yanındaki yerini alırken suratına bıraktığı gülüşle kolunu Neslihan'ın omzuna attı ve kendine doğru çekiştirdi. Neslihan aniden adamın bedenine yapıştı. Az önce ona gülüm mü demişti yoksa sıkıntıdan hayal dünyasına mı geçmişti, bilemiyordu. Ve daha önemlisi onun burada ne işi vardı? Tüm bunları düşünedursun şakaklarında hissettiği sıcacık dudaklarla nefesini tuttu. Hopali onu öpmüştü!

"Kusura bakma yavrum, babamın işleri işte.. Bitmedi bir türlü.." dedi ve karşısındaki adama doğru döndü. "Temizlik hastasıyızdır da maaile.."

Tolga denilen adam, hayretle gözlerini araladı. Beklediği fırsatın ayağına kadar gelmesine sevinse mi, üzülse mi bilemedi. Çünkü bu adamın karşısına çıkmadan halletmeliydi işlerini. Hopali, masanın üzerindeki su dolu bardağı eline alarak kafasına dikti. İçinde patlamak üzere olan ateşi bir şekilde kontrol altına almalıydı.

"Bu arada şahıs kimdi?" diye sordu Neslihan'a dönerek. Zavallı kız hala ağzı beş karış açık gerçek dünya da olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Soruyu üzerine alarak elini tokalaşmak için uzatan adam, "Efendim Tolga ben. Erşener takıdan.." dedi ve gerisini açıklamadı.

Hopali, tek kaşını kaldırdı. Adamın uzattığı ele bir bakış attı. "Fiziksel temas pek sevmem Tongaç.." dedi ve Neslihan'ın elini yakalayıp dudaklarına götürdü. "Ondan başka.."

Adam ismini yanlış telaffuz ettiğini sanarak, "Tolga!" diye mırıldandı. Hopali oralı olmadı. "Neyse, ne yiyorsunuz? Bende kurt gibi acıktım.." dedi garsona gel işareti yaparak. Garson hızla adamın yanına geldi ve siparişini alarak aynı hızda gözden kayboldu. Hopali'nin tek kolu hala Neslihan'ın omzundaydı. Parmaklarıyla omzuna ufak dokunuşlar eşliğinde gel gitler yapıyor, genç kızın nefes almasını zorluyordu.

"Ya bak şimdi kurt dedim de, av sever misin Tayfun? Hafta sonu kamp yapacağız gelmek istersen seni de aldırayım.."

Genç adam, adını inatla yanlış söyleyen bu adama haddini bildirmek istedi. Sadece istemekle yetinirken sinirle dudaklarını ezdi. Onunla oyun oynadığını anlarcasına kafasını salladı. "Aslında pek anlamam." dedi.

"Ya demek anlamazsın? Halbuki, pek yatkın gördüm seni av konusunda!"

Hopali, hem gözleriyle hem sözleriyle adamı ateşledi. Şüphe dolu bakışları, karşısındaki adamı alevli ok misali delip geçiyordu sanki. Tolga güçlükle yutkunurken, adamın, "Ben yanıldım demek ki.." demesiyle önünde duran bardağı titreyen elleriyle kavradı. "Demek ki.." diyebildi mırıldanarak.

Bu gece buradan ayrılırken, ardında bir leş bırakacaktı Hopali. Avıyla oynayan aslan gibi hep tetikteydi. Sadece vaktinin gelmesini bekliyordu. O esnada eline dokunan sıcaklıkla irkilerek toparlandı. Neslihan adama ne yapıyorsun dercesine baktığında genç adam geri çekildi. "Yavrum sen terledin mi?" diye sordu merak dolu sesiyle. Neslihan bir şok dalgasının daha içine çekilirken, adamın suratına oradan boynuna elinin tersinin sürmesiyle irkildi. "Valla terlemişsin! Hadi git elini yüzünü falan yıka da kendine gel.."

"Mustafa Ali.." diye inledi Neslihan. Girdiği durumdan kurtulmak istemiyordu aslında ama olan biteni de anlatmalıydı. Ayrıca gösterdiği bu tavırların sebebi de neydi? Ona sürekli gülüm, yavrum demesi, tüm bu dokunuşları onu adım adım ölüme sürüklüyordu. Bunu cidden göremiyor muydu? Sadece kıskançlığı mıydı onu bu hale koyan yoksa sergilediği oyunun bir parçası mıydı? Şimdi kalkıp giderse, Tolga denilen adamın yaşama şansı yüzde eksi sıfırlara düşeceği kesindi. Genç kız önce etrafına baktı. Tanıdık hiçbir koruma göremedi. Sonra bunu düşündüğü için kendi aptallığına küfretti. Tolga'nın nefesini kesmesi için korumaya ihtiyacı yoktu. Saniyeler içinde kimse ne olduğunu bile anlamadan azraili olabilecek bir adamdı o.. Güçlükle yutkundu zavallı kız. Hopali, bir saç tutamını kulağının arkasına doğru ittirip, kızın suratına doğru yaklaştı.

"Korkma.." diye fısıldadı.. Dudaklarına tehlikeli bir gülüş bıraktı. "Şöyle rahat rahat yıka, serinle öyle gel. Acele etme ama vaktimiz bol.." dedi ve adama doğru döndü. "Dimi Tongaycım?"

"Tolga Mustafa bey, adım Tolga.."

Adam, artık öfkelendiğini belli edercesine oturduğu yerde dikleşti. Hopali, anladım dercesine kafasını salladı. Umursamaz bir tavırla omzunu silkti. "Öyle olsun Tufan."

Zoraki gülmekten çene kaslarına felç inecekti Hopali'nin. Yanından yavaşça kalkıp giden Neslihan'ın ardından bakmaya hatta el sallamaya başladı. Neslihan geri döndüğünde canlı kanlı aynı kadroyu masada bulmayı umut etse de, boşa umutlandığını da çok iyi biliyordu. Kadınının köşeyi dönmesiyle dakikalardır içinde tuttuğu şeytani yüzünü ortaya çıkardı.

"Hali hazırda yürüyebiliyorken sana bu mekandan gitmen için üç saniye veriyorum!"

Tolga afallamış bir ifadeyle, "Anlamadım?" diye sordu.

"Üç!"

Adamın ciddi olmadığını düşünerek, ellerini masanın üzerine doğru bırakarak sandalyesine yaslandı. "Bakın Mustafa bey. Benim kötü bir amacım yoktu!" dedi durumu toparlamaya çalışarak.

"İki!"

Onu dinlemediği her halinden belli olan adama son gücüyle "Sizden korkmuyorum!" dedi.

Hopali saymayı bıraktı. "İşte bu olmadı Erşener takıdan Tolga!" dedi ve elini beline doğru götürdü. Adamın yapacağı şeyi çok iyi bilen Tolga korkuyla sandalyesini geriye hızla ittirdi ve ayağa kalktı. Ortamdaki herkesin dikkatini üzerine çeken adamın gözü azrailinden başka kimseyi görmüyordu. Ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı.

"Tamam tamam! Sakin! Gidiyorum! Lütfen.."

Oysa adamın eli silahına bile varmamıştı daha.. Sözde cesaretli adamların sonunu böyle görmek onu nedensiz bir mutluluğa sürüklüyordu. 'Hani korkmuyordun?' diyen gözleri ışıldadı. Suratında alay yüklü bir ifade belirdi. "Ah işte buna da bayılıyorum!" dedi mekandan koşarak çıkan adamın arkasından..

"Tolga bey nerede?"

Ardından gelen sese çevirdi bakışlarını genç adam. Kadını korku dolu gözleriyle duymak istemeyeceği cevabı bekliyordu. Tabağındaki balığın etli kısmından bir parça sokuşturdu ağzına. "Acil işi çıktı, gitmek zorunda kaldı. Ama sana çok selamı var."

"Ciddiyim Mustafa Ali! Adama ne yaptın?"

Gök yarılsa nedenini benden bilecekler diye geçirdi aklından genç adam. Hiç oralı olmadan bir parça balık daha aldı ağzına. Beğenmediğini belli edercesine kaşlarını çattı. Nerede o memleketinde ki has balıklar, nerede buradaki tatsız balıklar diye düşündü. Adamın derdi balıkların tadı olmuşken kızın kolundan çekiştirmesiyle tüm dikkati dağıldı. "Ne var? Hem ziyaretin kısa olanı makbuldür." dedi. Düşünür gibi gözleri kısıldı. "Dur bir dakika, o cümle bu tarz şeylerde söylenmiyordu dimi? Neyse, gidelim mi artık? Balıkta hoşuma gitmedi zaten!"

Kalkmak için hareketlendiği esnada kızın kolundan çekiştirmesiyle duraksadı. "Beni bir dinlesen önce! Bak sandığın gibi değildi.." dedi açıklamaya çalışarak. Hopali etrafına bir bakış attı. Gözleri seğirmeye başlamıştı artık. Burun kemerini sıkarak kıza doğru eğildi. "Şuan nasıl sakin kaldığımı merak ediyor musun Neslihan?" diye sordu donuk sesiyle. Genç kız, hiç cevap vermedi. Bombanın pimi çekilmişti, bunu biliyordu. Sadece ne zaman patlayacağını bilmiyordu.. Evet dercesine başını eğdi.

"Güzel bende öyle düşünmüştüm!"

Hopali, hesabı ödeyerek mekandan dışarı çıktı. Mekanın kapısında kendisini bekleyen adamına, "Şu herifi bir araştır. Erşener takı falan sayıkladı. Ne boklar döndüğünü hemen öğren!" dedi ve arabasına doğru yöneldi. Neslihan arabadaki yerini çoktan almıştı. Tek derdi kazasız belasız eve varmaktı. Tabi evde olanlardan daha haberi bile yoktu. Daha katılması gereken birde akşam yemekleri vardı. Şu durumda o eğlenceye nasıl katılacaktı onu da bilmiyordu.

"Mustafa Ali?"

Genç adam, hızla sürdüğü aracın gaz pedalından ayağını çekmeden son sürat yol alıyordu. Gözü kimseyi görmeyecek kadar körleşmiş, kulakları ömrüne amade olan sesi duyamayacak kadar sağırlaşmıştı. Neslihan, korkuyla koltuğa geri yaslanarak, gözlerini kapattı. Tek eli arabanın kol kısmına, diğer eli ise emniyet kemerine asılmış bir şekildeydi. Titrek dudaklarından dua niyetine döktüğü isim bir türlü sahibine ulaşmıyordu..

"Korkuyorum!" dedi fısıltıyla.. Gözlerinden akan yaşlar titreyen sesine eşlik etti. Mustafa dünyaya benliğini kapatmış gibiydi. İçinde patlayan volkan kendisi dahil etrafındaki herkesi yakmaya yeterdi. Sadece o adamı bütün hücrelerine ayırmak istiyordu. Gözlerinin önünde beliren işkencelere günlerce o kanı bozuk herifi dahil etmek istiyordu! Kısacası, adamın sağ salim mekandan ayrılmasına izin verdiği için pişmanlığını yaşıyordu.

"Lütfen! Dur artık!"

Kulaklarına dolan ilahi ses varlığını sonunda hissettirdiği an, arabanın frenine asılan Hopali, yerinden çıkmaya niyetli gözleri ansızın yanındaki sevda yarasını buldu.. Arabanın ani duruşuyla hızla öne doğru savrulan Neslihan, tuttuğu nefesi sesli bir şekilde tek seferde bıraktı. Gözlerini açmaya korkuyordu. Nefes almaya korkuyordu. Hareket etmeye korkuyordu. Gözyaşları durmuyordu. Sessizce, usulca akıyordu.. Verebildiği tek tepki ağlamaktı.. Lanet etti şu haline! Neden diğerleri gibi cesaretli olamıyordu? Neden bu kadar duygusaldı?

Mustafa sert bir küfürle kemerini çözerek oturuş şeklini değiştirdi. Heybetli bedenini tamamen kıza doğru çevirdiği anda Neslihan gözlerini araladı. Kendisine uzanan ellerden ani bir atakla geriye çekildi.

"Dokunma!" dedi. Bir can daha eksildi.. Havada asılı kalan eller usta sanatçıların elinden çıkan heykel gibiydi.. Kıpırtısız ve asil.. Parmakları usulca içeriye doğru kıvrılarak yumruk şeklini alırken, tek bir söz çıkmadı o yeminli dudakların arasından.. Yine kırmayı, korkutmayı ve de uzaklaştırmayı büyük bir görkemle başarmıştı.. Zaten bir tek bunları başarabiliyordu..

"Korkma benden!" Oysaki adamın çıkan sesi bile korkutmaya yeterdi, zavallı kızı.. Gönlünün limanında demir atacak tek bir yer bile yoktu artık.. Karaya vuran hayalleri, fırtınaya teslim ettiği sevdası oradan oraya savuruyordu yitik bedenini.. Tek eli istemsizce yarasına gitti.. "Dokunma.." diye fısıldadı tekrar.. O fısıldadı, adam bir kez daha öldü..

"Yapma bunu bana.." dedi acıyla. "Her seferinde nasıl yapıyorsun bilmiyorum ama, korkutma beni artık Mustafa Ali!" Saçları şelale gibi yarasının üzerinden akarken, etrafa yaydığı kokusunda huzur bulan adam derin bir soluk çekti.. Her bir solukta hayat buldu, sakinleşti ve özüne döndü.. Şükürlerine şükür ekledi..

'Korksan da, nefes al ahirim.. Sen nefes al ki, hayatta kalmayı başarayım..' dedi içindeki sevdalı yanı..

Neslihan adamın sinirle bakmasına kayıtsız kalamadı. Hala kendisine kızdığını düşünüyordu. "Kızma bana lütfen.. Yemin ederim, adam kendi geldi konuşmak için. İhaleyi sordu. Piyasaya süreceğimiz takıların değerlerini sordu durdu. Ben tek kelime bile etmedim. Ağzından biraz laf alırım umuduyla çıktım yemeğe! Sırf bu yüzden.." Neslihan yükselttiği sesini alçaltmayı başarırken, "Anlasana, sana zarar vermelerinden korktum!" diye fısıldadı..

Genç kız, koruma içgüdüsüyle kurduğu her cümlede ellerini bedenine siper ediyordu. Bilmiyordu! Karşısındaki adamı her hareketinde nasıl öldürdüğünü bilmiyordu.. Akıttığı her göz yaşında nasıl bir fırtınaya kurban verdiğini bilmiyordu..

"Beni korumaktan vazgeç artık Neslihan!"

Dizginleyemediği öfkesi sebebine gür çıkan sesi, kızın kulaklarında uğuldadı. Adam ellerini sertçe direksiyona vurdu. "Korunması gereken ben değilim! Sensin! Seni koruması gereken benim ben!" Delirmiş gibi bir tavırla güldü adam. "Tabi onu bile başaramıyorum!"

İkili arasına derin bir sessizlik çökerken, diline yığılan bir yığın cümleyi güçlükle yutkundu Hopali. 'Ah benim deli yangınım!' dedi sevdasının duyamayacağını bile bile.. 'O narin ayağın taşa değse, tüm cihanı yerinden oynatırım!'

Genç kız, adamın gözlerine bakıyordu. Tek bir söz etmesini bekliyor, 'Sana kızmadım!' desin istiyordu. Biliyordu, sarılmazdı. Teselli etmezdi. Dokunmazdı. Bir kere dokunma demişti! Neden dediğini bile bilmiyordu..

"Benim kızgınlığım aslında kendime!" dedi Hopali.. 'Dokunma aslanım! Dokunuşların haram..'

Yumruk yaptığı elleri bacaklarının üzerine inerken, keskin mavi gözlerini kısabildiği kadar kıstı. Duygu merhametini bilinmez diyarlara yollarken, suratına geçirdiği donuk maskeyle geriye doğru çekildi.

"Sen sadece öfkemin bahanesisin!"

Sevdasının düştüğü kor ateşten haberi olmadan arabayı durdurduğu hızda tekrar çalıştırdı genç adam.. Aklı fikri firari olsa da, içinde asılı kalan umudu usulca fısıldadı..

'Çok şükür Hopali, bugünde öldün!'

Yolun kalan kısmında kimse konuşmadı. Aldıkları nefesi bile sessizce verdi iki inadı bozuk.. Çünkü konuşarakta bir yere varılmıyordu adı bir türlü konmamış ilişkilerinde. Genç adam bahçeden içeri hızla soktuğu aracı gelişigüzel durduğu anda Neslihan hiçbir şey demeden atlar gibi indi arabadan. Sinirle çarptı arabanın kapısını.. Ardına bile bakmadı. Ta ki, adamın sorusunu duyana kadar..

"Beni hiç affetmeyeceksin değil mi?"

Attığı adım havada asılı kalırken duyduğu soruyla yere çivilendi genç kız. Bütün gücünü topladı ve adama doğru döndü. Affetmek ne kadar kolay bir cümleydi ona göre.. Peki, affetmesi için ne yapmıştı? Koca bir hiç!

"Affetmem için hiç çaban yok!" dedi net bir şekilde. "Ben yoruldum artık Mustafa Ali! Beni görmezden gelmenden, her fırsatta kendinden uzaklaştırmandan, geçmişi set gibi önüme dikmenden yoruldum! Tutunmam için hiçbir umudum yok! Canım yanıyor görmüyor musun? Sen bana bir adım atsan benim daha sana koşmaya gücüm yok! Sevdamın sabrı tükendi Mustafa Ali.."

"Sabır.." dedi. Dudaklarında hiç düşünmeden can vereceği bir gülüş belirdi adamın..

"Sabır sevdanın zekatıdır.."

Elindeki tesbihi var gücüyle koparan adam, can damarını kopardığından bihaberdi.. Bu koparış iki yüreğin ilk depremi değildi, ilk kırgınlıkları hiç değildi.. Tüm bu olanlardan daha fazla can yakması kaybedişlerin hangi kısmına dahildi? Etrafa savrulan bütün taşlar yere birer ikişer düşerken, içlerinde en değerli olanı, gözlerinin hayat verdiği zümrüt bezeli taşı kızın avuçları arasına bıraktı. Aslında bıraktığı bir taştan daha fazlasıydı.. Ettiği yeminlerini bir kenara bırakma zamanı artık gelmişti.. Çünkü artık yenilgiyi kabul etme zamanıydı.

"Ve Allah şahidim olsun ki, sana bunu öğreteceğim!"

Genç adam, kızın yanından uzaklaşırken, yeni geleceğine adımların en büyüğünü attı.. Artık yapacağı şeyi biliyordu. Evin kapısında bekleyen adamının yanında duraksadı. "Yarın akşama Artvin'e bilet ayarla! Sadece gidiş olacak!" dedi ve ardında hala kıpırdamadan bekleyen kıza kısa bir bakış attı. Zafer dolu bir gülüş eşliğinde başını salladı. 

"İki kişilik olacak!"

-Bölüm Sonu-

^-^ Hellööö 😂😂😂

Bu haftada turşu şeysini atlattım😒😒 ama yıkılmadım pes etmedim geldim!🤭 Toparlama kısmını çok hızlı yazdığım için hatalarım olabilir.. Affolaaaa 🙏

Ay bu Neslihan çok ağlak dimi ya ama napalım kızın karakteri böyle. Çünkü çok hassas bir kişiliğe sahip başka türlüsü kaldırmıyor! 😒😒 Neyse belki dağa kaldırıldığında düzelir 😛😂😂

Bir Abant klasiğini daha kaldırmazdı bünyem! O yüzden bekle bizi Hopa! 😍😍

Hepinizi seviyorum ❤

Kendinize iyi bakın ❤

Son olarak Oy veren parmaklarınız dert görmesin.. 😘

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro