Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

~Kader!~

Kazasız, belasız ve de misafirsiz biten tatilin sonunda gençler, artık dönüş yoluna düşmüşlerdi. Hiçbiri buradan gitmek istemiyordu. Her şeyden uzakta bir gün bile kafa dinlemek her şeye bedeldi onlar için. Dönüş yoluna koyulduklarında öğlen vaktini biraz geçmişti. İmran, araba yolculuklarından etkilendiği için mide bulantısına iyi gelen ilacını içmeyi unutmuştu. Dayanırım diye düşünse de bir saat zor dayanabilmişti. Cihan, yanındaki kızın değişen suratıyla, hızla ilerlediği yolda acı bir frenle durdu. Arkasından gelen araçların kornalarına kulak dahi asmadan kemerini çözerek, kızın üzerine doğru eğildi. Ufacık sararmış suratı büyük ellerinin arasında kayboluyordu.

“Meleğim, sevgilim iyi misin?”

“Cihan midem çok kötü! İlacımı içmeyi unuttum.”

Arkalarından ısrarla çalınan kornalar adamın öfkesini iyice körüklüyordu. Camdan başını çıkartan bir adam “Yola kamp mı kurdun lan! Çek şu arabanı!” diye bağırınca gözünü dikiz aynasına kaldırıp arkasından el kol yapan adamı gördü. Sinirle inmek için kapıya doğru hamle yapmıştı ki kız mani oldu.

“Aşkım lütfen. İyiyim ben biraz daha dayanırım. Hadi çalıştır arabayı gidelim!”

Cihan zorla sinirlerine sakin olup arabasını çalıştırdı. Arkasından ona atarlanan adam son hızla Cihanı sollayıp yanından geçerken küfür niyetine de kornasına uzunca basmıştı. Cihan içinden küfürleri sıralarken yanındaki hatunu olmasa, yola kim kamp kuruyormuş adlı eseri sergilemekten hiç çekinmezdi. Telefonu çaldığında arayana baktı, hiç bekletmeden telefonu açtı.

“Neler oluyor? Niye durdun?” Yakup Efenin telaşlı sorusuna hızla, “İmranın midesi kötü! İlk dinlenme yerinde duracağım!” cevabını verdi.

Karşı tarafın yanıtını beklemeden, son sürat yolunda ilerlemeye devam etti. Karşılarına çıkan ilk dinlenme yerine aracı hızla park ettiğinde, İmran daha dayanma gücü kalmamıştı. Boğazını yakan safra tadı, olanca bulantısını daha da fazlalaştırıyordu. Arabadan hızla çıkıp, koşmaya başladı. İçeriye girdiğinde nereye koştuğunu bile bilmeden ilerliyordu. Kafasını kaldırdığında tabelaya baktı ve az ilerisindeki lavabo kısmını görünce adımlarını iyice hızlandırdı.

Ardından koşan Cihan, kıza yetişti ama içerisi oldukça kalabalıktı. Kimseyi takmadan girerdi lakin mahremiyet denilen şeye özen gösterdiği için kapının ardında kendisini frenledi. İmran boş bulduğu kabine kendisini atarak artık kendisini tutmayı bıraktı..

Cihan, kendisine seslenen Yakup Efenin sesiyle arkasını döndü. Gülüm, peşinde Seda ile yanlarına geldiğinde başıyla içeriyi gösterdi.
Kızlar hemen içeriye girdiğinde Yakup Efe, “İlacını içmemiş mi?” diye sordu.

“Unutmuş! Hep böyle mi oluyor?”

“Evet. Uzun yolculuklara tahammülü yok.” Cihan anladım dercesine başını salladı. İmran, rahatlamış şekilde kabinden çıktığında Gülüm ve Sedayı karşısında bulunca, kısa bir tebessüm etti.

“İyi misin tatlım?”

Gözleri kan çanağına dönmüştü resmen. Öğürmekten boğazları acıyordu. Kafasını iyiyim anlamında sallayıp lavaboya doğru ilerledi. Soğuk suyu birkaç kez suratına çarpıp kendisine gelmeye çalıştı. Dışarıya çıktığında abisi, Melih ve Cihan onları bekliyordu. Cihan hemen kıza yaklaşıp şefkat dolu gözleriyle baktı. Abisi de diğer yanından elini kaldırıp alnına dokundurdu. Her kustuğunda ateşi oldukça yükselirdi neyse ki şuan ateşi seyrindeydi.

“İyiyim telaş yapmayın. Rahatladım!”

“Diğerleri dinlenme yerine geçtiler. Durmuşken çay falan içelim, sana da mideni rahatlatacak şeyler söyleyelim. Sonrada ilacını içersin.”

Dinlenme kısmında bekleyen gençler, iki uzun masayı birleştirip oturmuşlardı. İmranların geldiğini görünce kızın beyazlayan suratına telaşla baktılar. İmran, iyi olduğunu söyleyerek cam kenarındaki boş yere yerleşti.

Herkes içeceklerini sipariş etmiş bekliyordu. Oturdukları cam kenarından temiz hava kızın yüzüne çarptıkça daha da rahat nefesler alıyordu. Melihin telefonu çalınca cebindeki telefonu çıkardı. Arayana gülen yüzlerle bakıp kalabalığa döndü. “Yılmaz arıyor!”

Yılmaz, Melihin askerlik arkadaşıydı. Melih askerlik  konusunda oldukça şanslıydı. Acemi birliğini Konya'da yaptıktan sonra usta birliğine İstanbul'a düşmüştü. Yılmazla da burada tanışmıştı. Çanakkale'de yaşayan Yılmaz, askerlik dönemi boyunca çarşı izinlerinde Melihle birlikte evlerine gidip gelmesiyle diğerleriylede sıkı bir dostluk kurmuştu. Aysel sultan bile gelip kalmıştı oğluna sahip çıkan bu güzel ailede..

Bekletmeden cevapladı arayan dostunu..“Devrem?”

“Melihim, aşk adamım nasılsın?”

“İyiyim devrem seni sormalı. Uzun zaman oldu?”

“Sorma devrem. İş güç hayat mücadelesi, ayrı düştük. Ne var ne yok? Gönül yaran hala kanıyor mu?”

Melih aşkla karşısındaki eşsiz güzelliğine baktı. Gönül yarası iyileşmişti artık. Kimsenin gücü yetmezdi artık o yarayı tekrar kanatmaya..

“Gönül yaram derman oldu Yılmazım! Çok şükür, Vurgun olduğum sevdam vuslata erdi..”

Yılmaz bilirdi Melihin dillere destan olacak sessiz sevdasını. Gecelerce, bıkmadan konuşurlardı. Böyle seven bir adamla hiç karşılaşmamıştı Yılmaz. Ta ki aşk onunda kapısını çalana kadar.. O da yakın zamanda Melih gibi aşkından divaneye dönen bir adam olup çıkmıştı..

“Helal olsun devrem. Sonunda! O zaman sevdanı da alıp düğünüme geliyorsunuz. Tam kadro istiyorum!”

“Düğün mü? Bi vurgunda sen mi yedin?”

“Evleniyorum be devrem. Bi vurgun ki sorma! Yaktı yıktı bütün benliğimi kor ateşiyle. Sevdasına tutsak etti. Vuslata erdirmek farz oldu..” diyerek güldü genç adam..

“Tam kadro dediğin adamlar şuan gülerek bana bakıyor. Bir aradayız!”

“Desene tam zamanında aramışım. Selam söyle aslanlara. Hepinizi bekliyorum tamam mı? Çanakkale sevda adamı görsün azcık! Özellikle Demir baş konuğum! Annem hala kız arıyor ona!”

Melih arkadaşının dediklerine kahkaha attı. Demire bir bakış attı. Nihanın yanında kurbanlık koyun gibi duruyordu. Kızın eline, koluna çaktırmadan dokunmaya çalışması iyice güldürmüştü adamı..

“Aramayı bıraksın devrem! O da buldu belasını!”

Bir süre daha konuşup kapattıktan sonra, diğerlerine de anlattı durumu. Sevinmişlerdi Yılmaz adına. Düğün sevdasına yine kaçamak yapacakları için şimdiden heyecan yapmışlardı. Tabi Melihin anlattıkları arasında dikkat çeken konu ise Nihanı çıldırtmaya yetmişti!

“Demir! Sen kız bulmak için haber mi saldın?”

Demir korkuyla büyüttü gözlerini. Ulan şansım hiç mi olmaz diye söylendi. “Aşk pastam olur mu öyle şey? Şey olmuştu..”

“Ne olmuştu?”

“Aysel sultan, oğlunu evlendiremeyince, bize sarmıştı. Bende gönlü hoş olsun diye sen bul, ben evlenirim demiştim!”

“İyi! Git düğüne de bulduğu adayları şöyle bir süzgecinden geçir!” Nihan tribini atıp köşesine çekildi. Kollarını önünde kavuşturup ayağıyla ritim tutmaya başladı. Giray, kıvranan arkadaşının haline, içinin yağları eriyerek baktı.

“Helal süt üreten olsun kayınço! Bu devirde zor öylesini bulmak!”

Girayın gözler Nergis göğüslerine biran kaymıştı ki ensesine yediği şaplakla gözlerinin önünde adeta sinekler uçuştu.

“Emir! O elin kaç kilo insan yarması?!” Ensesini ovalarken Nergisin pis pis sırıtan suratına baktı. Bu kızda kimden yanaydı böyle? Sevdiceğine işkenceler eden abilerinin tarafını nasıl tutuyordu, bir türlü aklı almıyordu!!

“Gözlerini oydurma lan bana!”

“Polisim ben! Dokunulmazlığım var benim! Atarım seni içeri, hiç değilse birinizden kurtulurum!”

***** ******** ********** *********

Tatilden döneli 3 gün geçmişti, herkes rutin işlerinin başına geçmişti. İstanbul’a dönüş yolunda Can ile Başak ilk kavgalarını yapmışlardı. Adamın telefonu arabanın önünde asılıydı ve çaldığında ekranda yazan isim, Başak için tam anlamda yıkım olmuştu.

Güzellik arıyor..

Sadece isim değildi dikkatini çeken! Ekranda gülen gözlerle bakan, su gibi güzellikte bir kızın resmide çıkmıştı..

Can arayanı  gördüğünde, koskoca bir siktir çekmişti. Esra ile arkadaş gibi saygıyla ilişkilerini sonlandırdığı için aklından tamamen çıkmıştı. O günden sonra hiçbir görüşmeleri olmadığı içinde adını değiştirmeyi gerçek anlamda unutmuştu ve şuan unuttuğu için kendisini öldürebilirdi. Telefonu meşgule atıp, yanındaki kıza bir bakış attı. Düşen suratını gördüğünde, konuyu nasıl toparlayacağını bilememişti.

“Başak?”

Genç kızın bozulduğu, her haline yansımıştı. Boğuk sesiyle sadece “Efendim?” diyebilmişti.

Can arabayı sakince sinyal vererek kenara yanaştırdı. Zaten evlerine varmalarına çok bir yolu kalmamıştı. Ne demesi gerektiğini bilmeyerek, kıza doğru döndü.

“Özür dilerim. Ben, ben gerçekten unutmuşum. Yani biz Esra ile öyle kanlı bıçaklı ayrılmadık anlatmıştım sana. O günden beridir arama ihtiyacımız olmadığı için gerçekten aklımdan çıkmış! Anlıyorsun değil mi?”

Başak, ne duyarsa duysun içinde oluşan kıskançlığı, kırgınlığı biranda unutamazdı ki! “Gidebilir miyiz? Abim sinirlenmesin!”

“Başak! Lütfen, asma suratını. Benim için mazinin bir anlamı yok!”

Can cevap vermeden, sadece önüne bakan kızı, daha fazla zorlamak istememişti. Kısa bir süre onun yerine kendisini koymayı başarabilmişti. Damarlarındaki kan anında kaynamıştı. Tabi o aynı şeyleri yaşasa Başak kadar sakin kalmazdı! Başakta sakin kalmasın istedi biran. Esip gürleseydi keşke! Genç adam için bu suskunluk, en büyük küfürden, en can alıcı hakaretlerden daha yıkıcıydı!

Başak o günden sonra Canla telefonda konuşmuştu birkaç kez. İstanbula döner dönmez iş için İzmir'e gitmesi gerekmişti. Bu sabah dönmüştü. Başak genç adamı oldukça özlemişti. Bu adama aşıktı, seviyordu. Aşkını böyle sebep yüzünden kaybetmek istemiyordu. Çocuk gibi triplere girmeye gerek yoktu. Biraz düşününce yaptığı tavrın abartılı olduğunu düşünmüştü. Bugün işe gitmediği için sevdiğinin yanına gidip özlemini giderebilirdi. Öğle yemeği ısmarlayıp, aralarındaki buzun erimesini sağlayabilirdi. Aklına gelen fikirle hemen üzerini değiştirmek için odasına koştu. Hızla seçtiği kıyafetleri giyinerek hazır hale geldi. Arabasının anahtarlarını alarak evden son hız ayrıldı.

Başak, arabasını holdinge yakın bir yere park ederek, büyük bir heyecanla şirketin kapısına yöneldi. Sanki Can'ı ilk defa görecekmiş gibi hissetmesinin adını bir türlü koyamıyordu. 3 gündür sırf eski sevgilisini kıskanıp ona tavır yaptığı için vicdanı yeterince sızlıyordu. Ondan uzak kalmak, eziyetlerin en büyüğü olduğunu fazlasıyla anlamıştı..

Ama kendisini affettirebilirdi. İlişkiler arasında hep ufak tefek kavgalar olmaz mıydı? Zaten onu görünce bütün olanları unutucağı kesindi. İş yerine ilk defa geliyordu. Sevdiği adam içinde büyük bir sürpriz olacaktı. Başak, asıl sürprizin kendisine olacağını bilmeden kaderine doğru ilerledi..

Danışma kısmına geldiğinde, kendisini güzel bir bayan karşılamıştı.

“Merhaba efendim hoş geldiniz. Nasıl yardımcı olabilirim?”

“Merhaba. Can beyin odası kaçıncı katta acaba?”

Sorusunu sorduğu anda konuştuğu kızın yanında ayakta duran genç bayan araya girdi, “Can bey az önce çıktı. Ben sekreteriyim, notunuz varsa alabilirim.”

Bütün keyfi kaçan kız sıkıntıyla nefesini dışarı bıraktı.
“Ya öyle mi? Peki nereye gittiğini veya ne zaman döneceğini bildirdi mi?”

“Öğle yemeği için çıktı. Her zaman yediği yere gitmiş olabilir. Şirketin karşısındaki cafede yiyor genelde!”

Aldığı cevapla az önceki halinden eser bırakmayan Başak, “Peki teşekkür ederim, kolay gelsin!” diyerek keyifle geldiği yolu geri döndü.

Hemen şirketten çıkıp caddenin karşısındaki mekana baktı. Şirketin tam çaprazında kalıyordu. Karşıdan karşıya geçtikten sonra mekanın kapısına yöneldi. Dış cephesi boydan boya cam olan mekandan, içeriye girmeden bakışlarını masaların arasında dolaştırdı. İkili ve dörtlü masaların hemen hemen yarısı doluydu. Gözleri tek oturan bir kişiyi arıyordu.

Duvar dibindeki ikili masada gördü sevdiği adamı..

Ve sevdiği adamın, elinin üzerinde bir elin varlığını daha gördü..

Olduğu yerde sendeledi Başak.. Boğazında oluşan yumruyu zorlukla yutkundu. Yargısız infaz yapmak istemedi ama sevdiği adamın dudakları ve gözleri karşısında oturan bayana öyle gülümsüyordu ki, o elektriği kapının ardından bile hissedebilmişti.

Kızın arkası dönük olduğu için yüzünü göremiyordu. Sonra kız sandalyesinin yanına taktığı çantasına uzanmak için arkasını döndü. Başak, asıl yıkımı o an yaşadı!

Bu oydu..

Eski sevgilisi, Esra!

Daha 3 gün önce, aralarının açılmasına neden olan kızdı..

Kapının önünden kenara sakladı titreyen bedenini..
Yaz sıcağında buz tutan elleriyle telefonunu çıkarttı. Direk arama tuşuna basıp korkuyla kulağına götürdü.

İnanmak istiyordu ona. Yeter ki yalan söylemesin bana diye dualar ediyordu genç kız..

Can ise, herşeyden habersiz, ona göre eski sevgiliden ziyade, bir dost, bir arkadaşla mühim bir meseleyi konuşuyordu..

Çalan telefonu konuşmayı bölerken, arayana baktığında istemsizce irkildi. Zaten araları bozuktu. Şimdi durumu nasıl izah edebilirdi ki? Nasıl derdi Esra ile önemli bir mesele hakkında konuşuyoruz diye.. En iyisi akşama buluştuklarında anlatmaktı..Çok bekletmeden açtı telefonunu..

“Canım?”

Başak kenardan takip ediyordu güvendiği adamı..Kasıldığı her halinden belliydi. Sesini normal tutmaya çalıştı lakin pekte başaramamıştı. “Merhaba. Rahatsız etmedim umarım.”

Kızın donuk sesini duyduğunda, hala kendisine bozuk olduğunu biliyordu. Alttan almak için yine kendisi bir adım attı, sıcak sesiyle “Hayır tatlım.” cevabını verdi.

“Çalışıyor musun? Yemeğe çıkmadın mı?”

Lütfen güvenimi yıkmasın Allah'ım.!! Genç kızın, içinden geçirdiği kaçıncı duaydı bilmiyordu..

“İşlerim bitmedi henüz. Şirketteyim.”

Ve Başak daha fazla dayanamamıştı. Gözlerini acıyla kapattı. Duymak istediği bu değildi!
Dudaklarının arasından kaçan hıçkırık sesiyle, Can şaşkınca ayağa kalktı. Kıza ağlıyor musun diye soramamıştı..

Ayağa kalktığı an fark etti göz göre göre yalan söylediği kızı..

Hareket edemedi adam!
Nefes alamadı biran..
Başak öyle bir bakıyordu ki, adeta kalbini yerinden söküyordu..

Canına yandığı cam mavisi gözleri, camın ardından ona "beni kaybettin" der gibi bakıyordu..

Başak bulanıklaşan görüşüne aldırmadı. Canla göz göze geldiğinde acıyla başını salladı. Arkasını dönüp caddeden bir hızla arabasına koştu. Can yerinde kalakalmıştı.

“Kahretsin!”

Can hızla mekanın kapısına koşarak dışarı çıktı. Ardından bağırdıysa da kız durmadı. Arabasına bindiğinde kapısını kilitledi hemen. Can arabanın kapısını zorlayıp açmaya çalıştı.

“Başak! Dur lütfen! Lütfen! Bak yanlış anladın. Özür dilerim. Lütfen dinle beni!”

Başak sevdiği adama son kez bakar gibi baktı. Durmadı. Dinlemedi. O zaten ona bir şans vermişti ve yalan söyleyerek onu da kaybetmişti. Arabasını çalıştırıp uzaklaştı ruhunu bıraktığı yerden.. Enkazına bir kez olsun bakmadan gitti..

Böyle olaya sebebiyet veren gözü yaşlı kız arkadaşının koluna dokundu. O kadar mahcup olmuştu ki, keşke telefondan anlatsaydı dertlerini.. Pişmanlığı bütün bedenini yakarken telafisini nasıl yapacağını düşünüyordu.

“Can, ben çok özür dilerim. Hepsi benim suçum! Adresini verirsen, gidip anlatayım her şeyi!”

“Hayır, suç senin değil benim! Ben hayatımda en nefret ettiğim şeyi ona yaptım! Yalan söyledim! Allah benim belamı versin! Kaybettim onu!”

“Saçmalama Can. Gerekirse Emreyle giderim. Nişanlım olduğunu görünce fikri değişecektir!”

“Tanımıyorsun onu Esra! O çok zor biri, çok gururlu ve inatçı!”

Esra, şaşkınca baktı arkadaşına. Ne kadarda değişmişti. Yıllardır tanıdığı adamla uzaktan yakından alakası yoktu! “Peşinden git hemen! Gerekirse kaçır, kapat bir yere! Seni dinlemesini sağla! Araya sakın zaman sokma. Hadi ne bakıyorsun suratıma? Koş, git!”

Can, tutuklu kalan ayaklarını hareket ettirdi. Hızla şirketin otoparkına koştu. Arabasına bindiğinde, direksiyona ardı ardına hıncını alırcasına vurdu. Derin bir nefes alarak, çalıştırdı arabasını.. Nereye gideceğini bilmiyordu ama gidiyordu. Gerekirse sokak sokak arayacaktı, bulacaktı. Vazgeçmeyecekti!

Başak, gözünde yaşlarla, kaptansız kalmış gemi gibi sürükleniyordu. Her şeyi kabul ederdi, her şeyi.. Keşke yalan söylemeseydi yine de çeker giderdim bana gelmesini beklerdim diyordu kalbi.. Zeynep’e ihtiyacı vardı! Ama oraya gitmek demek abisinin cinayet işlemesi demekti. Telefonu çalmaya başlayınca Can’ın aradığını gördü. Açmadı. Tekrar çaldı. Yine açmadı..

Telefonunu tamamen kapatacağı sırada annesinin aradığını gördü. Hemen yavaşlayarak kenara çekti arabasını. Ağladığını anlamasın diye derin derin soludu. Aldığı her nefes ciğerlerini yaktı. Tam cevaplayacaktı ki kapattı kadın aramayı. İyi olmuştu, zaten cevap verecek gücüde yoktu.. Mesaj bildirim sesiyle açtı.

“Bebeğim, müsait değilsin sanırım. Babanın yanındayım. Akşam için hoş bir sürprizi varmış sevgili kocamın! O yüzden sizi terk ediyoruz :) Uslu durun, gecikebiliriz!”

İstemsizce kahkaha attı Başak. Hem güldü. Gülerken ağlamaya devam etti.. Aşklarına imrendi. Annesi gibi olmayı diledi. Babası gibi bir adam istedi hayatında.. Neyse ki eve gidince ne bu halin? diye soracak kimse yoktu. Eve gidip dilediği kadar ağlayıp zırlayabilirdi! Rotasını bu sefer eve doğru çevirdi..

Can ilk eve gelmişti ama açılmayan kapı eve gelmediğinin kanıtıydı. Zaten bahçede ne araba vardı ne birileri. Tekrar atladı arabasına her şeyi göze alarak Barışın bürosuna gitmeye karar verdi. Adamın arabası sokaktan çıkıp köşeyi dönünce, öbür köşeden Başak girdi sokağa.. Hep filmlerde olur ya, bu sefer hayatlarına yansımıştı o film karesi..

Arabasını gelişigüzel park ederek hızla çıktı. Eve nasıl girdi, odasına nasıl çıktı, bilmiyordu. Üzerini değiştirmeden yatağına girip kıvrıldı. Ağlamaktan yorulan bedeni, gözleri anında uykuya çekildi.

Can acı bir frenle büronun önünde durdu, koşarak içeriye girdi. Soluk soluğa kalmıştı. Zeynep karşısında dağılan adamın, kendisine doğru koşmasını görünce yüreği ağzına gelmişti. Hemen ayağa fırladı.

“Ne oldu? Ne bu halin?”

Zeynep’in habersiz olduğunu sormasından anlamıştı. Kahretsin dedi içinden! Burayada gelmemişti!

“Başak geldi mi buraya?”  bir umut  sordu sorusunu..

Zeynep kafasını olumsuzca sallayıp, “Hayır, buraya mı gelecekti?” diye sordu.

Can cevap vermeyle zaman kaybetmemek adına arkasını dönüp tekrar çıkışa doğru yürüdü. Zeynep hızla adama yetişip kolundan tutarak durdurdu koca bedeni..

“Kavga mı ettiniz ne oldu?”

“Bulmam lazım onu Zeynep! Yanlış anladı ve ben buna sebep oldum! Bulmam lazım! Gerçekleri duyması lazım!” Çıkan sesi koridorda yankılanırken Zeynep, korkuyla bir adım attı.

“Sessiz ol, lütfen. Barış duymasın. Bugün iki dava kaybetti, sinirden patlamaya yer arıyor!”

“Gebertsin beni de kurtulayım!”

“Önce sakin ol. Sahile bak, koruya bak. Canı ne zaman sıkılsa oralarda vakit geçirir. Bende ulaşmaya çalışayım. Sana haber veririm!”

Can teşekkür ederek hızla uzaklaştı. Kızın dediği her yeri karış karış dolaştı. Boydan boya sahili kesimini aradı. Koruya girdi, aklına gelenlerle korkarak avare gibi dolandı. Zeynep de ulaşamamıştı arkadaşına. Telefonu sürekli kapalıydı. Barış’ın yanına girip, çaktırmadan ağzını yoklayabilirdi. Kafasını sandalyesinin baş kısmına yaslamış gözlerini tavana dikmiş adamı görünce derin bir nefes aldı.

“Biraz daha iyi misin hayatım?”

Barış, kapının girişinde durup, kendisine korkuyla bakan kadına, “Yanıma gelirsen iyi olurum!” dedi.

Zeynep içindeki merakını belli etmeden usulca sokuldu sevdiğine. Kucağına hafifçe oturup, dudaklarına aşk dolu bir öpücük bıraktı. Barış, gelen öpücükle sinirinden stresinden bir çırpıda kurtulmuştu. Şifaydı bu kadın. Başka açıklaması olamazdı!

“Başak aradı mı seni?”  Zeynep, sakince sorusunu sorduğunda genç adam, “Aramadı. Neden ki?” diye sordu.

“Hiç. Belki uğrarım demişti o yüzden sordum!”

“Annemle babam akşam yemeğe çıkacakmış. Az önce arayıp haber verdi. Bize gel görüşürsünüz. Bırakırım ben seni!” Zeynep Allahtan başka bir sey isteseydim diye söylendi. Kollarını adamın boynuna dolayıp biran önce çıkış saati gelsin diye dua etmeye başladı..

********* *********** ************
Başak saçlarını okşayan elin sıcaklığıyla araladı gözlerini. Nerede olduğunu anımsayamadı biran. Kafasını kaldırdı, Zeynep’in kendisine dolu gözlerle baktığını gördü. Haberi nasıl olmuştu ki?

"Canım iyi misin?"

“Canım yanıyor Zeynep!” Başak hali hazırda bekleyen yaşlarını tekrar serbest bıraktı. Arkadaşına sarılıp, güven verici sıcaklığına bir çocuk gibi sığındı. Zeynep olayın aslını bilmediği için onu bu kadar yıkan konuyu ölümüne merak ediyordu.

“Şşş.. Ağlama.. Tatlım aranızdaki mesele neyse çözülür yıpratma kendini bu kadar!”

“Çözülmez Zeynep. Bana yalan söyledi. Eski sevgilisiyle el ele yemek yerken gördüm. Başta ihtimal vermedim. Bana söylesin istedim. Güvendim, ama o resmen şirketteyim işlerim bitmedi dedi! Eğer ben orada olmasaydım, onu şirkette bilecektim!”

Zeynep bu kadarını beklemiyordu. Ama belli bir açıklaması olduğunu düşünmek istiyordu. Çünkü Can'ın nasıl üzüldüğünü görmüştü. Yanlış anladı demişti. “Başak! Hemen kestirip atma. Mutlaka bir açıklaması vardır.”

“Aldattı beni Zeynep! Ne açıklaması?”

Tam Zeynep saçmalama diye bağırıp itiraz edecekti ki kıyamet kapının kırılırcasına açılmasıyla koptu! İçeriye fırtına gibi giren Barış, kocaman açılmış gözleriyle kardeşine bakıyordu!

“Az önce dediğini yanlış duymuşumdur umarım?!”

Abisinin gözlerindeki şeytan sus dercesine bakıyordu. Sakın söyleme hepinizin iyiliği için sus diyordu! Barış kapının önüne kardeşine bakmak için gelmişti ki son söylediği cümleye kulak misafiri olmuştu. Hala susmasına dahada sinirlenip patladı.

“Söyle! Ne dedin az önce?”

Başak cevap vermek için ağzını açmıştı ama çıkmayan kelimeler boğazını zorluyordu. Dış kapı yumruklarla çalmaya başladığı an asıl kıyamet şimdi kopacaktı!

“Başak! Aç kapıyı!! Başak?!!”

Can ölümüne kendi ayaklarıyla gelmişti. Barış fişek hızında, merdivenlerden inerek kapıya vardı. Kapıyı açmasıyla, karşısındakine yumruk atması bir oldu.

"Nasıl aldatırsın lan kardeşimi? Nasıl?!"

Merdivenlerden koşarak inen kızların karşılaştığı sahne, korku filmine konu olacak şekildeydi. Barış yumruklarını balyoz gibi indiriyordu Canın suratına..

“Abi! Dur!”

“Barış! Yapma!”

Başak ve Zeynep araya girmek isteseler de iki cüsseli adamı nasıl ayırabilirlerdi ki? Babası da yoktu! Barış küfürler ederek acımadan vuruyordu yumrukları. Can, aldığı darbeler karşısında kılını dahi kıpırdatmıyordu.

“Abi! Yalvarırım dur!” o dur dedikçe sanki daha fazla vur dermiş gibi indiriyordu, Barış yumruklarını. Genç kız, iki bahçeyi ayıran kısa duvara doğru koştu.

“Melih abi! Fırat! Yardım edin! Amca!!”

Yan villadan sertçe açılan kapıdan fırlayan adamlar karşılaştıkları manzarayla şok olmuşlardı. Melih resmen uçarak bahçelerini ayıran kısa duvarı atlayarak geçti. Barışı sırtından tutup, geriye doğru fırlattı. Fırat ise Can’ın harap olmuş vücudunu kaldırmaya çalışıyordu. Barış, tekrar hamle yapmak için adım attığında Melih kollarının arasında sıkıştırdı. Parmağını yerde yatan adama doğru tehdit edercesine kaldırdı.

“Sana kardeşimi üzersen, affetmem dedim! Üzmem dedin! Benim gözümün nurunu yakarsan, seni can evinden yakarım dedim! Yak dedin! Gözünden bir damla yaşa sebep olursan,  gebertirim dedim! Gebert dedin! Şimdi seni gebertmemem için bir neden söyle!”

Can kesik nefes alış verişiyle birkaç kez öksürdü. Çaprazında şoka girmiş, yaprak gibi titreyen kendisine ağlayarak bakan kızla buluşturdu kapanmaya hazır gözlerini..

“Başak! Allah şahidim olsun ki seni aldatmadım ben! Evet yalan söyledim! Lanet olsun ki söyledim ama üzülme diye zaten aramız bozuktu! Yemin ederim abim yüzünden bir araya geldik. Onun pislikleri yüzünden! Yemin ederim başka bir şey olmadı!”

“Konuşma lan kardeşimle! Bu saatten sonra görmeye bile hakkın yok!”

“Melih sok şunu eve!”

Onur sinirle yeğnine baktı. Şehir magandası yanında halt etmişti. Zavallı çocuğu ne hale getirmişti. Ah şu gençlik diye içinden söylenip Fıratın zorla ayakta tuttuğu çocuğun kolunun altına girdi.

“Zeynep sen geç bizim eve. Bak şu deli fırtınaya, seni görünce yumuşar! Başak sende ilk yardım çantası getir, hemen!”

Son noktayı koyan Onur, yaralı çocuğu içeri sokarak, salondaki büyük koltuğa yatırdı. Kaşından sızan kan, patlayan dudağından akan kana karışmıştı. Sağ gözü iyice kapanmıştı. Temiz pamukla dikkatlice akan kanı sildi. Genç adam inlediğinde, Onur biraz daha yumuşattı dokunuşlarını..

“Karşılık vermeyi dene bir dahaki sefere!”

Can kendisiyle dalga geçen adama, “Hak ettim!” cevabını verip tekrar kıza baktı. Ayakta öylece duruyordu. Kollarını kendini korurcasına bedenine sarmıştı.

Onur, gencin suratındaki kanları temizleyip, ayağa kalktı.
“Başak, gerisini sen hallet! Benim gidip abinle konuşmam gerek! Hadi Fırat!”

Onur Fırat ile kapıdan çıktığında Başak, kapanan kapıya baktı. Can zorla kalktı yattığı yerden. Yavaş adımlarla kıza doğru yaklaştı. Gözyaşları durmaksızın akıyordu genç kızın.. Adam ellerini kaldırıp avuçlarına hapsetti ıslak yanaklarını..

“Ağlama ne olur..”

Başak, böyle zarar görsün istememişti. Çenesini biraz tutabilseydi ne abisi çığırından çıkacaktı ne sevdiği adam bu kadar zarar görecekti. Son bir gayretle boynuna doladı kollarını. Kızın sıcaklığını bedeninde hissettiği an rahat bir nefes aldı. Affetmesi için bir bedel ödemesi gerekiyordu ve bu bedeli, sevgili kayınçosuna fazlasıyla ödemişti.

“Böyle olsun istemedim! Aptal! Neden geldin? Abimi hiç mi tanımadın?!”

“Tanıdığım için geldim! Başak ben çok özür dilerim. Yemin ediyorum anlatacaktım sana. Sana yalan söylediğim için inan çok pişmanım. Gel oturalım anlatayım her şeyi..”

Adamın ayakta durmaya gücü bile yoktu. Kızın elinden tutarak yavaşça kalktığı koltuğa tekrar oturdu. Sağ elini kendi avuçlarının arasında tuttu. Kendine bakmasını sağladığında, olayı anlatmaya başladı. “Emir abim uyuşturucu batağındaydı. Türlü pisliklere bulaşmıştı. Emre, Esranın nişanlısı aynı zamanda üvey kuzenler yani şirkete ortaklar. Abim sırf inat uğruna bunların şirketini batırmaya çalıştı ama batan o oldu ve bizi de beraberinde çekti. Akli dengesi bozuk oluşundan hastaneye yatırıldı. Şuan yurtdışında ama eli kolu her yere uzanabilir. Uzun zamandır orada ve Esra yakın zamanda şüpheli notlar almaya başlamış ve abimden şüphelenmiş. O yüzden yüz yüze görüşmek istedi. İnan bana başka bir durum yok, olamazda!”

Başak, pişmanlıkla baktı, “Ben, ellerinizi öyle görünce..” derken, Can devam etmesine izin vermedi.

“Ona seni anlattım, mutluluğumu gözlerimden fark etmiş ve benim adıma çok mutlu olduğunu, sana aşık olduğum için şansımdan bahsetti. Sadece dostça bir dokunmaydı. Ben seni seviyorum Başak! Sen benim tutunduğum tek umutsun. Beni küle çeviren tek ateşsin!”

Daha bir şey demesine gerek yoktu. Göğsüne doğru çekti kırdığı sevdiğini.. Saçlarına öpücükler bırakırken, acıyan dudaklarını hissetmiyordu bile.. Sorunları tatlıya bağlanmıştı. Geriye sadece Barışı ikna etmek kalmıştı ve en zoruda buydu..

******* ************ *********** *

Giray, yorgun argın eve geldiğinde, evdeki hareketliliği daha kapıyı açmadan hissetmişti. Yine annesinin günü mü vardı acaba? Oflayarak çıkarttı anahtarını. Sadece yatıp, uyumak istiyordu. 3 gündür o kadar yoğunlardı ki sanki millet kuyruğa girmişti suç işleyelim karakollara düşelim diye..

Anahtarı çevirip kapıyı ileriye doğru ittirdiği anda çaprazında kalan mutfaktan 3 yaşındaki yeğeni ok gibi fırlayıp paçasına yapıştı.

“Oleyyyyyy! Can dayışı gelmiş! Şekey dayışı gelmiş!”

Paçasına yapışan aslan parçasını hızla kucağına alıp havada hoplattı. Ablası evlenince İzmit'e yerleşmişti. Ne zaman gelse hep arayıp haber verirdi. Bu sefer haber vermeyişini merak etti. Kucağındaki minik suratın yanaklarını öpüp saçlarını karıştırdı.

“Dayısının yakışıklısı gelmiş! Kocaman adam olmuşsun sen!”

“Evet, büsbüyük oydum ben. Aytık evlenebiliyim, anayneme toyun yapcam ben!”

Aslan yeğnim tıpkı dayısı! diye bağırası gelmişti! İki parmağıyla, ufaklığın burnunu sıkıp çekti. “Dur bakalım sırada ben varım. Sana ne oluyor?”

“Hııı anaynem dedi ki, helal şütlü birini bulamazşam o sıyık bu gidişle evde kaycak dedi! Toyun veymicek kucağıma dedi yaa! Dayışı? Sen heygün işe gidiyoysun ama yasıl evde kalıyoysun ki?”

Giray bütün yorgunluğuna inat bir kahkaha attı. Ufak adam sayesinde oldukça keyiflenmişti. Kucağından indirip, onun boyuna eğildi. “O anaynene şöyle dayışı helal şüt üreten birini çoktan bulmuş, yakında üretime geçecekmiş de!”

Giray yeğni gibi konuşup çocuğun poposuna vurarak salona doğru iteledi. Minik çocuk salona, “Anayneeee!!!” diye koşarak giderken, ardından kalan Giray, ablasına dönerek hemen sarıldı. “Hoş geldin abla. Niye haber vermedin karşılardım sizi!”

“Hoş buldum tatlım. Yoğunsun diye haber vermedim. Enişten.." ablasının lafını bölen başka bir ses, adamın hiç ummadığı anında araya girdi.

“Merhaba Giray!”

Giray, yıllardır unuttuğu sesin varlığıyla öfkeyle irkildi. Biran yanlış duyduğunu sandı. Arkasını dönmedi. Ablasının gözlerine baktığında, anladı yanılmadığını!  Kafasını çevirip baktı yıllar önceki kaybına! Bu kızın evinde ne işi vardı? Cevap bekleyen gözlerle kendisine bakıyordu. Ağzını açıp tek kelime dökülmedi dilinden. Nergisten başkasına haramdı bu dil, yasaktı bütün kelimeler! Zaten  Allah’ın selamını bile hak etmiyordu..

Sinirle ablasına bakıp, “Odama gel!” diyerek hızla odasına çıktı. Kadın kardeşinin sinirleneceğini biliyordu ama mecbur kalmıştı, yanında getirmişti.

“Giray, beni bi dinle önce emi ablam?”

Ablasını duymadı kulakları, görmedi gözleri.. “Nasıl sokarsın onu bu eve?” diye bağırdı. Kız duysunda defolup gitsin diye umursamadı bile!

“Ablacım biliyorum ama enişten memlekete götürdü annesiyle babasını. Kızı da yanıma bıraktılar. Gelirken getirmek zorunda kaldım. Zaten iki gün sonra döneceğiz!”

“Değil iki gün, iki dakika bile aynı yerde kalmam ben bununla!”

“Giray hatrım için! Ablacım kaç yıl geçti üzerinden, yapma böyle!”

“Kendi gitti ama bana yaptıkları bana yaşattıkları giden yıllarla beraber gitmedi abla! Allahın adaleti şaşmadı beni boynuzladı, terk etti gitti! Evlendi! Herif ikinci ayında taktı boynuzu attı kapıya! Şimdi bu kapıda işi yok!”

“Sokağa mı atayım kızı? Onumu istiyorsun?”

“Anlamıyorsun! Bu eve, benim namusum dediğim kız girdi bir kere! Bu kızın pis varlığıyla, benim sevdiğimin bastığı yerleri kirletemem! Nergise yapamam bunu!”

Adamın sesi evde yankılanırken annesi girdi odaya, oğluna ayıplarcasına baktı. “Giray! Oğlum! Hiç yakışıyor mu sana böyle düşünmek? Kızı nereye gönderelim ayıp be oğlum! İki gece dayan. Zaten sabah gidip akşam dönüyorsun.”

“Ben sevdiğim kıza ihanet edemem anne! Otelde kalırım! Şimdi izin verirseniz duş alıp çıkacağım!”

Sinirle odasının içinde bulunan küçük banyosuna attı kendisini. Üzerindekini yırtarcasına çıkartıp, soğuk suyun altına girdi. Anca soğurdu alev gibi yanan bedeni..

Sinem, eniştesinin kız kardeşiydi. Daha ablası evlenmeden önce birlikteydiler. Onların sayesinde tanışmıştı ablasıyla eniştesi. Daha yaşları 18 olmasına rağmen o gençlik heyecanıyla tutulmuştu kıza. Liseden mezun oldukları sene, Giray polis babasını, çıkan bir çatışmada şehit vermişti. Babasının ani ölümü bütün hayatını altüst etmişti.

Serde delikanlılık vardı, damarlarındaki kan, öfkeyle, acıyla kaynıyordu. Uzun zaman toparlanamamıştı. İpe sapa gelmez biri olmuştu. O vakitlerde kız yanında olacağı yerde, hiç destek olmamıştı kendisine! Kavgaları küslükleri eksik olmuyordu. Sonra babasının meslektaşı şuandaki amiri Şevket amcası, temiz bir dayak atmıştı Giraya! Yediği dayak sayesinde kendisine gelmiş, adamın yönlendirmesiyle polislik sınavlarına hazırlanmıştı. Ondan sonra Sinem, tamamen vazgeçmişti Giraydan!

“Sonunun baban gibi olmasını istemiyorum. Her an o korkuyla yaşayamam ben! Annen gibi gözü yaşlı kalamam! Vazgeç başka meslek bul! Benimde ideallerim var. Böyle ev hanımı gibi oturup senin ölüm haberinin gelmesini bekleyemem! Üzgünüm!” demişti..

Giray fikrinden vazgeçmemişti. Ne kabul et demişti ne de git.. Ama Sinem gitmeyi tercih etmişti. Giray için ona sırtını döndüğü vakit bitmişti Sinem davası.. Zaten çok geçmemişti 6 ay sonra  kendinden yaşça büyük, zengin bir koca bulup evlilik haberi gelmişti kulağına..

Onunla beraberken yedekte tuttuğu adamı devreye sokmuştu!İdeallerim var diyen kız, bütün okuma sevdasından vazgeçip yağlı kapıyı bulunca atlamıştı para dolu kucaklara..

Eniştesi, başta vazgeçsin diye çok uğraş vermişti ama Sinem diretmişti bu evlilik olacak diye..Yine çok sürmemişti kocası tarafından aldatılıp, kapı önüne konması, baba evine dönmesi..

Akademiyi kazandığı zaman bambaşka bir adama dönüşmüştü. Hele de Demir gibi sırtını yaslayabileceği bir kardeş bulmuşken, bütün hayatı en baştan yazılmaya başlamıştı. Aklında ne Sinem kalmıştı ne ölüm korkusu.. Tek aşkı vatan sevdası olmuştu. Babası gibi şerefli bir polis olmaktan başka bir gayesi yoktu. Zaten yeni hayatına merhaba dediği dönemlerde, asıl aşkın ne demek olduğunu Nergis belasıyla tanımıştı. Daha evlerine ilk gittiği günü hatırladı genç adam.. Lise çağlarında, evde terör estiren, abilerini bile döven o kıza aklının ve kalbinin takılması çok uzun sürmemişti.. Nasip bu ya, yıllar sonra kavuşabilmişti. Emin olabilmişti. O zamanlar beğendiği kıza, aslında aşık olduğunu yeni anlayabilmişti!

Duştan çıkıp oyalanmadan, üzerini giyindi. Ufak bir çantaya iki günlük kıyafetini gelişigüzel tıkıştırdı. Odadan çıkıp, ablasına bakmak için mutfağa girdiği anda mutfakta, ablasıyla birlikte yemek hazırlayan kızı gördü. Daha haftalar önce Nergisin salındığı mutfakta, bu kızın nefes alması bile zoruna gitti. Burada olmaması gerekiyordu. Yamacında durmasına bile tahammülü yoktu.

“Ben çıkıyorum!” diye seslenip salona annesinin yanına geçti. Üzgün annesi dolu gözlerle bakıyordu oğluna. Zor zamanlarında bir darbede Sinemden yemesine üzülmüştü. Oda öfkeliydi ama çocukluk, gençlik diyip geçmişti. Giray dayanamadı annesinin haline, yanına oturup öptü pamuk ellerini koydu başına. Gül kokulu saçlarını okşayarak öptü.

“Kızma bana olur mu? Anla beni. Sevdiğim kıza haksızlık edemem. Çocuklukta kalmış bir olay olsa da ben hala babasını kaybettiği zamanda, bir darbede sevdiğim sandığım, destekçim sandığım kızdan yedim! Benim midem bu kadar geniş değil.”

Kadın gururla baktı oğluna. “Biliyorum oğlum. Sen üzülme. Gelinimi de getir artık el öpmeye, darılıyorum valla!” diyerek yumuşatmaya çalıştı. Giray tamam anlamında başını sallayarak annesine sözünü verdi. O sıra ağzı burnu çikolata içinde kalan yeğni tırmandı uzun bacaklarından kucağına doğru..

“Dayışı helal şütlüyü getiy bende öpçem!”

Genç adam ufacık çocuktan bile kıskanmıştı Nergis cadısını. Bu azgın velet Nergisi görse kucağından inmez, onun o yanaklarını öpmekten kesin etlerini pörsütürdü. "İyice delirdim! Ufacık çocuktan kıskanıyorum!" diye mırıldanıp, yeğnini öperek ayağa kalktı. Ablasından da özür dileyerek çıkıp gitti evinden..

Peşinden öylece bakan kıza, aptallığı bir tokat gibi vurmuştu yüzüne. Zamanında cahillik etmişti. Girayın ona sahip çıkamayacağını sanmıştı. Güzel bir gelecekleri olamayacağını düşünmüştü. Ona göre her şey aşk, sevgi değildi. Serseri gibi takılıp, hayat standartları yüksek bir hayat sunamayacağını biliyordu ama fazlasıyla yanılmıştı. Buraya gelmeden önce ailesini ikna etmişti memlekete gitmemek için.. Boşandığından beri pişmanlıktan, gecesi gündüzüne karışıyordu. Ne umutlarla takılıp gelmişti yengesiyle buralara. Bir merhabayı bile çok görmüştü kendisine..

Ablasına helalim namusum dediği kızı duymuştu kapının ardından. Nergis demişti. Çocukluk aşkını kaybedeli çok olmasına rağmen, bir umut demişti.. Umudu ise, adamın sertçe çarptığı kapıyla yerle bir olmuştu..

************ *********** **********
Cihan, işlerini sabah erkenden halletmiş, özlediği yarine kavuşmak için adeta uçarak atölyenin yolunu tutmuştu. Bu kız kendisine nasıl bir büyü yapmıştı bilmiyordu ama onu görmeden geçirdiği her saniye, ölüm gibi geliyordu. Yolunun üzerinde gözüne takılan çiçekçi, kapısına yığdığı papatyalarıyla dikkatini çekti. Hemen durdurdu arabasını, yüreğine düşen papatya sevdasına en sevdiği çiçeklerden koca bir buket yaptırdı. Bu çiçekleri bu kadar seveceğini hiç düşünmezdi. Gerçi aşkı bulacağını hiç düşünmezdi..

Atölyenin kapısına geldiğinde kapıyı hafifçe araladı. Sevdiği önündeki çalışmasına kendisini kaptırmış, bir yandan da şarkı mırıldanıyordu. Hafifçe öne doğru ilerledi, kızın çizdiği karakalem çalışmasına baktı. Dudaklarının kıvrılmasına engel olamadı. Çünkü gördüğü kendisiydi..

“Ben bu kadar sert mi bakıyorum?”

İmran duyduğu sesle yerinden sıçrarken, elindeki kalem yere düştü. Korkuyla arkasını döndüğünde, bir elinde papatyaları tutmuş, bir elini cebine sokmuş, kendisine gülümseyen adamla karşılaştı. Yüzündeki gülümsemeyi büyüterek  adama baktı.

“Sert ve bir o kadarda aşk dolu. Benim gördüğüm bu!”

Adam, elini cebinden çıkartarak tutması için öne doğru uzattı. Minik ellerini hiç düşünmeden teslim etti sevdiği adamın ellerine. Cihan kendisine doğru çektiği vücudun sıcaklığını hissetti bütün iliklerinde.. Boynuna doğru usulca sokularak şah damarına dudaklarını bastırdı. İmran, istemsizce irkilerek daha da sokuldu. “Hoş geldin..”

“Hoş buldum güzelim.” Elindeki papatyaları uzatıp bir öpücük kondurdu kızın dudaklarına. İmran, teşekkür ederek odasının ucundaki bölmeye girdi. Cihan, karşısındaki resme adeta hayranlıkla bakıyordu. Hoşuna gitmişti kızın, kendisini resmetmesi. Gururu okşanmıştı.

İmran, çiçekleri vazosuna koyup köşesine bıraktı. Adamın yanına geldiğinde, Cihan kolunun altına aldığı sevgilisini biraz kızdırmak istemişti.

“Dudaklarımda çok somurtuk duruyor. Ben bu kadar donuk bir adam mıyım yani?”

İmran, adamın yalandan büzdüğü dudaklarına baktı. “Ezbere bildiğim dudaklarından şüphe duyma bence! Aynısını çizdim!”

Yavaşça kıza yaklaşıp, gözlerini kısarak, “Nasıl ezberledin dudaklarımı küçükhanım?” diye sordu.

“Sana her baktığımda, neden dudaklarına bakıyorum sanıyorsun?”

“Öpmemi istediğin için!”

İmran gözlerini kocaman açmış adama bakarken Cihan dayanamadı kızın bu saf hallerine sesli bir kahkaha attı. İmran alışkın olmadığı için hayranlıkla baktı adamın gülüşüne. Elinde olsa kahkahasındaki sesi bile resmederdi..

Cihan kızın ellerini sırayla öptü. Oda yetmedi parmak uçlarını öptü teker teker.. “Çok güzel olmuş sevgilim. Senin bu kıymetli ellerin, ufak bir çizgi bile çizse, benim için her şeyden değerli olur! Senin nefesin bana en güzel hediye!”

İki aşık, birbirlerine yıllarca hasret kalmış gibi sarılıp, öpüşüp, koklaştılar. Cihan geri çekilip,
“Hadi, hazırlan da çıkalım. Ufak bir sürprizim var!” diyerek kendisini toparladı. Hızla kafasını sallayıp, oyalanmadan hazırlandı.

Yarım saat sonra arabasını büyük bir araba galerisinin önünde park etti. İmran, meraklı bakışlarıyla karşısındaki yere bakarak, adama döndü.

“Düşündüğüm şey için mi buradayız?”

“Evet meleğim. Arabanı bugün alıyoruz ve bende rahata eriyorum!”

“Cihan! Bu konuyu konuşmuştuk. Hem babam kabul etmez. Olay çıkartır!”

Adam söylemekle söylememek arasında kalsa da, tercihini söylemekten yana kullandı. “Evet konuşmuştuk halledeceğimi söylemiştim ve hallettim. Baban konusuna gelince, onunda haberi var onay verdi yani!”

“Nasıl? Babamdan bahsettiğine emin misin?”

“Başta kabul etmedi tabi ama sanırım annenin babanı ikna etme yöntemleri var. Bilemiyorum.” Cihan pis pis sırıtıp, göz kırptı.

Adamın haline gözlerini devirdi, “Ah siz erkekler!”

“Ah siz kadınlar! Bir bakışınızla muma çeviriyorsunuz bizi haberiniz yok!”

Arabadan çıkmak üzereyken koluna dokunup durdu adamı."Tanıyor musun buranın sahibini?" diye merakla sordu. Sonuçta Cihanın çevresinden kimseyi tanımıyordu ve bu durumdan az da olsa korkuyordu.

“Bebeğim buranın sahibi benim tanıdığım ve çok sevdiğim bir abimdir. Ben dedemle yaşarken tanıştım. Mardin’de koca bir imparatorlukları var. Türkiye’nin dört bir yanında, Avrupa’da şirketleri mevcut. Yalnız  Berdan abi nasıl desem biraz farklıdır. Çocukluğunda çok şey yaşamış. Merhametlidir ama damarına basıldığında gözü hiçbir şeyi görmez. Sinan amcanın genç sürümünü düşün! O yüzden o ne sorarsa, sen cevap ver fazlasına gerek yok! Anlaşıldı mı?”

Sanki adamın dediklerini duymamış gibi ısrarla “Ne yaşamış ki?” diye sordu.

“Kimse bilmez neler olup bittiğini. Bilinen tek şey, yıllar evvel babası hamile annesini öldürmüş gözlerinin önünde! Daha 9 yaşındaymış.”

“İnanamıyorum! Resmen vahşet!” Şaka gibiydi. Bir insan canı almak o kadar kolaymıydı? Hemde hamile bir kadını öldürmek, insanlık bile olamazdı!

“Aynen öyle canım. O yüzden pek gülümserken göremezsin. Gerçi bende 8-9 yıldır görmüyorum. İstanbul’a 2 ay önce dönmüş. Geçen gün telefon etti. Ona senden bahsedince, getir gelin hanımı hediyemi takdim edeyim dedi!”

“Sağ olsun ama adamı öyle anlattın ki korktum yani!”

“Korkma, ben seni korurum!”

İçeriye girdiklerinde ikisini, geniş girişte siyah takım elbiseli bir sürü adamlar karşıladı. Berdan denilen adam Cihanın geleceğini bildirdiği için, çok sıkıntı olmamıştı. Geniş koridorda yürürken korkuyla kasıldı İmran. Adamın elinin arasındaki eli soğuk soğuk terlemişti. Ne kadar acı bir durumdu yaşadıkları. Bir çocuğun annesinin gözleri önünde can vermesini hayal dahi edemedi, hem de babası tarafından..

Adımları büyük kapının önüne gelince yavaşlayarak durdu. Cihan güven verircesine gülümseyerek kapıyı vurup içeriye girdi ve arkasından İmranı peşinden çekti.

İmran, kocaman açtığı gözleriyle odayı hızla taradı. Burada her şey simsiyahtı! Odanın içine büyük bir kasvet çökmüştü. Siyah haricinde başka hiç renk yoktu! Duvarlar, dolaplar, deri koltuklar, masa, sandalyeler hatta camlar bile siyah filmlerle kaplıydı. Daha ilk dakikadan ruhu daralmıştı. Yanında Cihan olmasa saniye durmaz, kaçar giderdi.

Bakışları masanın ardından yavaşça ayağa kalkan uzun boylu yapılı adamı buldu. Otuz, otuzbeş yaşlarında olmalıydı. Cihanın dediği gibi oldukça sert görünüyordu. Gözleri oldukça donuk bakıyordu ama fazla tanıdık geliyordu. İçinde anlamsız bir dürtüyle kasıldı. Aklına gelenle gözleri yuvalarından fırlayabilirdi. Bu nasıl olurdu? Böyle bir seyin olması mümkün müydü?

“Aslanım! Hoş geldin!”
Adam ağır adımlarla yerinden çıkıp, Cihana bir abi gibi sarıldı.

“Hoş buldum abi! Uzun zaman oldu, şükür kavuşturana!”

“Hayat şartları koçum ne yapalım? Sürgün gibiyiz. Bir gittiğimiz yerde duramıyoruz biliyorsun?”

Adam hafifçe tebessüm ederek, kafasını Cihanın yanında duran masum kıza çevirdi. İmranın kendisine korku gözlerle baktığını gördü. Ve o gözlerde başka bir şey daha vardı ki henüz anlayamamıştı. “Demek bizim asi delikanlıyı yola getiren sensin küçükhanım?!”

“Şey, ben..” Adamın ses tonuyla irkilince ne diyeceğini şaşırdı. Adam elini uzatarak, kıza güven verircesine gülümsedi.

“Berdan Özçakır! Göründüğü kadar korkulacak bir adam değilim!”

Uzatılan eli titreyerek tuttu. “İmran Haznedaroğlu!”

“Haznedaroğlu? Yusuf Haznedaroğluyla yakınlığınız var mı?”

“Kızıyım efendim. Siz tanıyor musunuz babamı?”

“Resmen değil. Köyümüzde hibeyle yaptırdığı köprüler sayesinde okula gidemeyen çocuklara umut olmuştu. Yıllar oldu. O zamanlar 20 yaşlarındaydım. Şuan 35 yaşındayım. Zamanı sen düşün. Velhasıl, kendisini övmeyi sevmeyen bir babaya sahipsiniz!”

“Öyle. Bahsetmez genelde. Şirket olarak yardım amaçlı çok yere ulaştıklarını biliyorum ama tam anlamıyla gizli tutarlar.”

Konu konuyu açmış, çaylarını yudumlarken, genç kız gözlerini adamdan alamıyordu. Kafasında dönen türlü şüpheler içini kemirip duruyordu. Bu adam Cihanın dediği kadar çok farklıydı ama ona başka bir şeyi çağdaştırıyordu. Bu mümkün olabilir miydi? Cihan bunun farkına, bunca zaman nasıl varamamıştı?!

Adamın masasının üzerinde bir çerçeve dikkatini çekti. Çok güzel bir kadın vardı. Gülümsüyordu. Kocaman karnına ellerini sarmıştı. Eski bir resme benziyordu. Merakını gidermek için pat diye “Fotoğraftaki eşiniz mi?” diye sordu. Adam gelen soruyla irkildiğini belli etmemeye çalışsa da pek başarılı olduğu söylenemezdi. Kara gözleri mümkünmüş gibi biraz daha kararmıştı. Genç kız, korkuyla yutkundu.

“Hayır, değil!”

“Pardon, çok güzelde merakımdan sordum kusura bakmayın!”

Adam eline aldığı çerceveye dolu gözlerle baktı. “Annemdi!”

“Size mi hamileydi?” İmran yaptığına inanamıyordu ama ögrenmek zorundaydı. Bu adamda onu çeken bir taraf vardı. Cihan bunun sonucunda kendisini öldürebilirdi ama şuan onu düşünecek halde değildi!

“Fotoğrafı çeken bendim! Zaten ilk ve son fotoğrafı oldu. İkisini de kaybettim!”

“Özür dilerim ben, ben gerçekten merakımı mazur görün. Başınız sağ olsun!”

Cihan artık sus dercesine bakıyordu. Sanki az önce uyarmamış gibi soru üzerine soru soruyordu! Hemde geçmişiyle alakalı! Bunun hesabını çok fena soracaktı! Derken İmran yine açmıştı ağzını..

“Ne zaman kaybettiniz?”

Adam artık sinirle baktı kıza. Cihan olmasa, aralarına ajan diye sızdığını sanacaktı. Hemen kestirip attı konuyu.

“Bu konu pek konuşmak istediğim meseleler değil küçükhanım. Tanımadığınız için bu seferlik merakınıza veriyorum.”

İmran utançla kızarırken, adamın çalan telefonu bıçak gibi kesip atmıştı sessizliği..

“Siz devam edin, hemen geliyorum!”

Adam dışarı çıkar çıkmaz Cihan kızın koluna yapıştı. “Ne yaptığını sanıyorsun? Ne oldu sana böyle? Sen bu kadar meraklı değildin! Birde uyardım seni! ”

“Sende bu kadar kör değildin! Hala anlamadın mı? Karşındaki koca resmi göremediğini söyleme bana!”

Açık kapıdan ileriye baktı. Adamın arkası kendilerine dönük duruyordu. Bir eli cebinde rahat tavırla telefonla konuşuyordu. Duruşları bile neredeyse aynıydı!

Cihan kızın saçma sapan konuşmasına anlamsızca baktı.
“İmran! Ne saçmalıyorsun Allah aşkına? Neyi görecekmişim hiçbir şey anlamıyorum!”

Genç kız sinirle Cihana baktı. Eliyle adamı gösterdi. “Bak şu adama! Bu kadar benzerlik olamaz, Cihan!”

Cihan hala büyük resmi göremiyordu. Hızla beynini yokladı ama aklındaki kimseyi Berdan abisiyle karşılaştıramadı. Merakla “Kime benziyor ki?” diye sordu. Cevabı ise kulaklarında bomba etkisinde çınladı.

“Melih abime!”

-Bölüm Sonu-

^^ Ne yaptın sen ya? Dediginizi duyar gibiyim.. :)) Kurgum seyrinde ilerliyor tam istediğim gibi gidiyoruz. Hatta Bu bölümde rekorumu kırdım tam 6000 kelimeyle çıktim karşiniza :)) 
Neyse efenimm umarım beğenirsiniz(:

Can'ın arkadası Esra bulutsal arkadasımin kirli miras hikayesinden konuk olarak geldi. Bebeğime tesekkür ediyorum yardımı için. Tavsiye ederim :)

Ve son olarak selin-visne  Kiraz Mahallesi hikayesinde Yılmaz ve Ahsenin dügününe davetliyiz efendim ben, aşk adamlarım ve masum hatunlarımla tam kadro orada olacağız.. Sizide bekleriz :)) 🤗

Oylarınızı eksik etmeyin.. Çok ama çok seviliyorsunuz.. ❤😍😍

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro