Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

7.Bölüm: "Mavinin sonsuzluğu"

Ben geldim. Nasılsınız bakalım? Keyifleriniz yerinde mi? Bölüm için cuma buluşalım demiştim biraz geç bir saatte de olsa geldim. :) Ellerim ve gözlerim şu an çok fena ama. Çok çok yoruldum yazarken bölümü. Ama bence değdi. 😍

Bundan sonrasında arayı fazla açmamaya çalışacağım. Çünkü biliyorum ki; onları özlüyorsunuz. Ben de çok çok özlüyorum. 💙

Multimedia: Sizlerden hikayem için gelen bir kapak. 💙 Çok çok teşekkür ederim.

Sınır: 1150 beğeni, 3000 yorum

Bölüm şarkımız: Mavi Gri - Ansızın Gel

İyi okumalar.

2.Sezon 7.Bölüm: "Mavinin Sonsuzluğu"

~

Ateş'ten...

Eve doğru yaklaştıkça içimi daha önce hiç hissetmediğim farklı duygular kaplıyordu. O duygular tüm içimi ele geçiriyor gibi hissediyordum.

Tam bu evin içinde annem vardı. Bunu tanımlamak ya da anlatmak benim için çok güçtü. Ne hissedeceğimi bile tam olarak kestiremiyordum.

Annem vardı. Gözleri hangi renkti bilmiyordum mesela. Ona benziyor muydum acaba? Bence kesinlikle benziyordum. Yani benzemeliydim.

"Yine daldın gittin?" Daldığım düşüncelerimden beni çıkartan tabii ki de Aslan'ın sesi olmuştu. Şu zamana kadar sessiz kalması bile bir mucizeydi aslında.

"Daldığım yerde kalsam Aslan?" Annemi düşünmek güzeldi. Annemle kendimi yan yana düşünmek güzeldi.

"Ooooo bak bu iyi laftı." Başımı iki yanıma sallayarak, Aslan'a meşhur bakışlarımdan birini attım. Bu bakışlarımın anlamı; 'sen iflah olmazsın it herifti.' Aynı bakışlardan bir zamanlar Kutay'a da fazlasıyla atardım.

Başımı gerime doğru çevirip, arkamızdan gelen Vahit abiye baktım. Oldukça düşünceli görünüyordu. Adımlarımı yavaşlatarak Vahit abinin yanıma doğru gelmesini bekledim. Tabii Aslan bizi beklemeden arkasından atlılar kovalıyor gibi hızlı hızlı yürümeye devam ediyordu. Vahit abi yanıma geldiğinde, gözlerimin içine baktı. Bu adam da bir şeyler vardı. Gözlerinin içinde sakladığı bir hüznü varmış gibiydi sanki.

"İyi misin abi?" diye sordum. Vahit abi önümüzden giden Aslan'a bakarak konuşmaya başladı.

"Aslan'ı ilk kucağıma aldığımda yedi yaşındaydı. Okuldaki arkadaşlarıyla kavga etmişti ve yüzü gözü yara içindeydi. Onu öyle gördüğüm an içimden ona doğru bir şeyler akmaya başlamıştı. Sadece yedi yaşındaydı ama dünyanın yükü vardı omuzlarında. Annesi, babası yoktu mesela. Onu koruyup kollayacak kimsesi yoktu. Öyle savunmasızdı ki..." Aslan abi duraksadığında gözlerinden akan yaşları karanlığa rağmen görebilmiştim. "Bir yetimhanede yaşıyordu. Onu yetimhaneye götürdüğümde görmüştüm gözlerinden geçen hüznü. Oraya girmek istemiyordu. Allah biliyordu ya o gün ben de onu oraya sokmak istemedim. O gün bıraktım onu kendi ellerimle ama sonrasında hiç bırakmadım. Onu çıkardım o yetimhaneden. Nüfusuma aldım, anası, babası bildi beni. Ben de oğlum bildim onu. Görüyorsun ya nasıl haylaz. Ama sevdiriyor da kendisini hıyar. Ben o gün tuttum onun küçük ellerinden Ateş. Ve ben o ellerini bir daha hiç bırakmadım." Duyduklarımın şokuyla öylece kaldım. Aslan; Vahit abinin öz oğlu değildi. Bu kimin umrundaydı ki? Onların kalpleri hep birdi. Aslan, Vahit abiyi babası bilmişti. Vahit abi ise onu oğlu bilmişti. Aynı kandan aynı candan olmalarına gerek yoktu. Onlar birbirlerine kalpleriyle bağlıydılar zaten.

"Aslan benim şu dünyada sahip olduğum tek şey." Başımı yere eğerek düşünmeye başladım. Onların mutlu bir hayatları vardı. Yani en azından ben girene kadar hayatları öyleydi. Ben bu iki kişilik ailelerini de mutluluklarını da bozmuştum.

"Abi ben sizi tehlikeye atamam. Siz gidin bu benim meselem," dedim. Doğruydu söylediklerim. Onların başına bir şey gelse ben vicdan azabından yaşayamazdım ki.

"Aslan benim şu dünyada sahip olduğum tek şeydi. Şimdi sen de varsın. İkinizi korumak benim boynumun borcu artık." Bu adam... Vahit abi için kullanılacak doğru tanımı bulamıyordum. O kadar koca yürekliydi ki.

"Sizi bekliyorum burada. Biraz ciddi olun ciddi. İşinize odaklanın." Aslan aşağıdan bize bağırdığında, Vahit abi 'görüyorsun işte' dercesinden bana baktı.

"Haklısın oğlum. Senin kadar ciddi olamadık." Başımı yere eğip güldüm. Biz Aslan kadar ciddi olamazdım tabii ki de.

"Ne dedin sen şimdi baba bana? Hayır, anlayamadım da ben."

"Anlama oğlum anlama. Bir şeyi de anlama." Vahit abi bıkkın ses tonuyla konuştuğunda, Aslan'ın pek onu takarmış gibi bir hali yoktu.

"Neyse ne şimdi ben planımızı anlatıyorum. Şimdi siz ikinizi yarımdan sayıyorum kendimde bir ediyorum. Yani bir buçuk kişiyiz. İçerde on iki adam falan var saydığım kadarıyla." Aslan birden sustuğunda, kaşları da aynı zamanda çatılmıştı. "Lan sıçtık biz. On ikiye bir buçuk kişiyiz lan. Çiğ çiğ yerler bizi." Ağzımdan kaçan kahkahaya engel olamamıştım.

"Kardeşim sen üstün silah kullanma becerinle kurtarırsın bizi," dediğimde tabii ki de dalga geçiyordum. Zira silah kullanma becerisi eline alıp, basmaktan ibaretti.

"Valla kardeşim içerde beni bulursan kurtarırım seni. Ne demişler; erkekliğin yüzde yüzü kaçmaktır." Tam bir eşek herifti.

"Ulan hıyar herif. Baban neyse ki senin aklınla hareket etmeyecek kadar akıllı." Vahit abinin söylediklerinden sonra büyük bir arabanın yanımıza doğru yaklaştığını gördüm. Anlamayarak Vahit abiye döndüğümde, yüzündeki hain gülümsemesi ile bize bakıyordu. Arabanın içinden sekiz tane iri yarı adam çıktığında, Vahit abiye sorarcasına baktım. Ama o bana bakmamakta kararlıydı anlaşılan.

"Kim bunlar abi?" diye sordum.

"Evlatlarımı öyle savunmasız göndereceğimi düşünmediniz herhalde. Ben sizi sokakta mı buldum?" dediğinde ne olduğunu anlayabilmiştim.

"Aslında baba beni tam olarak sokakta bulmuş olabilirsin."

"Ahh Aslan ahh ne yapacağım ben seninle oğlum?" Vahit abi Aslan'a şakayla karışık kızdığında, Aslan hemen Vahit abiye sırnaşmaya başlamıştı. Karşımdaki bu manzara çok güzeldi. Beni böylesine seven güzel yürekli bir babamın olmasını isterdim. Her şeyden koruyup kollayan, düştüğümde benimle birlikte düşen bir babam olsun isterdim. Derin bir nefes alıp, karşımdaki manzaradan gözlerimi çektim.

"Evet, biz burada bekleyeceğiz. Adamlar içeriyi temizleyince gireceğiz ve anneni alacaksın Ateş." Vahit abiyi başımı sallayarak onayladım. Adamlar yanımıza doğru geldiğinde, Aslan bir tanesinin karşısına geçti. Kim bilir ne yapacaktı yine? Aslan'ın yapacaklarını pek fazla kestiremiyordum. Ona akıl sır ermezdi. Her an her şeyi yapabilecek potansiyele sahipti. Vahit abinin de dediği gibi; tam bir haylazdı.

Adamlardan birinin karnına yumruk attığında, şaşkınlıkla bakakaldım. Bu çocuk ne yapıyordu böyle? Adam Aslan'ın üzerine doğru yürüdüğünde hemen öne doğru adımladım. Adam birden durduğunda bakışları arka tarafımda kalan Vahit abinin üzerindeydi. Aslan'ın kolundan tutup, arkama doğru çektim.

"Napıyorsun sen oğlum?" Vahit abi Aslan'ı azarlar bir biçimde konuşmuştu.

"Baba adamlar sağlam mı diye test ettim. Maşallah sağlamlarmış. Yani benim yumruğuma dayanmak öyle kolay değildir sonuçta," deyip olmayan kaslı kollarını göstermeye başladı. Gerizekalı herifin tekiydi.

"Sana akıl istiyorum oğlum akıl." Vahit abi, Aslan'a laf yetiştiremeyeceğini anlamış olmalı ki karşısındaki adamlara dönmüştü.

"Fazla vaktimiz yok beyler. İçeriye girip bahçedeki adamları temizliyorsunuz sonrasında devreye biz gireceğiz." Vahit abi otoriterlik akan ses tonuyla konuştuğunda, karşısındaki adamlar onaylamayla beraber içeri girmeye başladı.

"Abi anneme bir şey olmaz değil mi? Biz de mi girseydik acaba?" diye sordum korkuyla.

"Annene hiçbir şey olmayacak Allah'ın izniyle. Biz buradan anneni alıp çıkacağız." Sesi buram buram güven kokuyordu.

Aslan birden yerdeki otların üzerine doğru yayıldı. "Ohh be yeminle iki saattir ayakta kıçım ağrımıştı." Bu çocuk gerçekten akıllanmazdı.

"Böcekler girsin kıçına da ben sorarım sana ağrımasını." Dediklerimden sonra hızlıca yayıldığı yerden fırladı.

"Girer mi gerçekten lan böcekler kıçıma?" dediğinde gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Deli olduğu kadar korkaktıda.

"Belki de çoktan girmiştir." Bu korku ona yeterdi bence.

"Oramı buramı yiyecekler şimdi." Aslan söylene söylene bizim arka tarafımıza geçtiğinde ne yapacağını tabii ki de biliyordum. Bu karanlıkta kesin açıp bakacaktı salak.

"Yok lan iki dakikada girmemişlerdir herhalde. Ya girdilerse ama?" Kendi kendine söylediklerini duyduğumda Vahit abiyle beraber gülmeye başladık.

****

Adamlar içeri gireli on beş dakika olmuştu ama hâlâ içeriden çıkmamışlardı. İçerden bazı sesler gelse de Vahit abiden aldığımız kesin uyarılardan dolayı içeriye giremiyorduk.

"Abi ne zaman çıkacaklar?" Sabırsızlığım sesime de yansımıştı. Artık sabredecek kadar gücüm kalmamıştı.

"Çıkarlar oğlum daha. Sen işlerini kolay mı sanıyorsun?" Kolayını zorunu bilmiyordum sadece bir an önce çıkmalarını istiyordum. Büyük kanatlı kapının açılma sesi kulaklarıma dolduğunda ileriye doğru atıldım. Önden Aslan'ın karnına vurduğu adam arkasından da diğerleri çıkmıştı.

"Abi içeriyi temizledik."

"Siz de var mı bir şeyler?" Vahit abinin sözlerinden sonra adam arkasına doğru baktı.

"Bir kaç küçük yaradan başka bir şey yok abi."

"Tamam siz gidin. Bundan sonrası biz de." Öndeki adam onaylayarak başını salladığında, az önce geldikleri arabalarına doğru yürümeye başladılar.

"Şimdi girebilir miyim artık abi?" Az kalmıştı hissediyordum.

"Gireceksin tamam. Nezir Tunç evde yok. Hemen anneni alıp, çık şu evden. Seni burada bekleyeceğiz. Sadece on dakikan var." Vahit abinin söylediklerine başımı salladım. On dakikan var demişti ama ben bu evden on dakikada çıkamazdım ki. Sadece bir şeyler için cesaretlenmem on dakikamı alırdı ki.

"Hadi kardeşim." Aslan nihayet işini bitirip gelebilmişti. Beni kendisine doğru çekip sarıldığında, ona karşılık verdim. "Anneni al ve gel. Vallahi babamla aranızdaki çekişmeleri görmek için sabırsızlanıyorum." Dediklerinden sonra anlamayarak kaşlarımı çattım.

"Ne diyorsun Aslan?"

"Hadi boş ver benim dediklerimi. Git ve gel. Bir şey olursa Aslan abi diye bağır ben koşarak gelirim." Abi mi? Bir de kendisini nimetten sayıyordu.

Alayla konuşmaya başladım. "Bağırdığımda geleceğine eminim Aslan."

****

Aslan'ın dediği odanın önüne geldiğimde, derin bir nefes aldım. İçime çektiğim nefesim bugün bana yetmiyordu. Bu nasıl bir histi böyle?

Sadece birkaç adım uzağımda annem vardı. Odanın kapısını açıp içeri girsem onu görebilecektim. Ama o kapıyı açıpta içeri girmeye cesaretim yoktu. Elimi kapı koluna götürdüğümde, kalbim hızlı bir şekilde çarpmaya başladı.

Bu kapının ardında benim annem vardı.

Günlerdir hayalini kurmuştum ben bu anların. Yüzünü görecektim, kokusunu içime çekecektim, sıkıca sarılacaktım ona. Belki beni istemezdi ama ben birkez olsun bunları yapmak istiyordum.

Kapının kolunu aşağıya doğru indirip, kapıyı hafifçe araladım. Tamam, şimdi geriye sadece içeriye doğru adım atmak kalıyordu. Evet, bunu yapabilirdim. İçeri doğru adımladığımda, gözlerim hemen odada turlamaya başladı. Gözlerim aradığı kişiyi bulduğunda, nefesimi tuttum.

Oradaydı.

Sağ tarafımdaki yatakta sırt üstü yatmış bir şekilde uyuyordu. Yüzünü tam seçemesem de oradaydı işte. Yavaş adımlarla yanına doğru ilerlemeye başladığımda, gözlerimden de yaşlar akmaya başlamıştı.

Yatağa doğru yaklaştığımda, onu incelemeye başladım. Dışarıdan gelen gece lambalarının Işık'ları yüzüne vuruyordu.

Annemin bembeyaz teni tıpkı bir ay gibi parlıyordu. Oradaydı işte. Yanıbaşımdaydı. Tıpkı benim gibi olan simsiyah saçları yastığının üzerine doğru dökülmüştü.

O çok güzeldi.

"Bırak." Uykusunda dudaklarını kımıldatarak konuştuğunda, tek takıldığım nokta ses tonu olmuştu. İlk defa sesini duymuştum.

"Yapma." Yerinde rahatsızca kıpırdandığında, kabus gördüğünü anlayabilmiştim. Ama ben ne yapacağımı bilmiyordum. Uyandırmam gerekiyordu değil mi? Yanına doğru eğilip, elimi koluna doğru uzattım.

Anneme ilk defa dokunuyordum.

"Umut'u bırak."

"Hayır hayır Umut'u bırak." Gözlerimi acıyla kapattım. Bu kadar korkacak ne görüyordu acaba? Onu hemen uyandırmam gerekiyordu. Uyandırmam ve bizim buradan gitmemiz gerekiyordu.

"Uyan," diye fısıldadım. Kolunda duran elimi de hareket ettirmeye başlamıştım. "Uyanır mısın?" Ahh daha nasıl uyandıracağımı bile bilmiyordum. Ona nasıl sesleneceğimi bile bilmiyordum. Yerinde daha çok kıpırdanmaya başladığında, artık onun için daha çok korkmaya başlamıştım. Sanki girdiği kabustan çıkamıyor gibiydi.

"Umut'a dokunma!" Gözlerini birden açtığında, gözlerimiz birbirine çakıştı. Gözlerinin rengi; koyu kahverengiydi.

Şu an hissettiklerimin tarifi yoktu. On dokuz yaşındaydım. Ve on dokuz yıllık hayatım boyunca ilk defa annemi görüyordum. Bir bebeğin doğduğu zaman tutunduğu tek dalı annesi olurken ben on dokuz yaşımda tutunuyordum o dala. Bir şekilde anneme sığınmaya, onu karanlığından çekip kurtarmaya çalışıyordum.

Beni gördüğü an önce gözleri kocaman açıldı. Sonra gördüğünden emin olmak istercesine bana bakmaya başladı.

"S senin burada ne işin var?" dediğinde kaşlarım anlamsızlıkla çatıldı.

"Ben..." diye fısıldadım. "Beni tanıyor musun sen?" Gözlerime dikkatli bir şekilde bakmaya başladığında, gözlerinin en içine baktım. Orada farklı bir ifade vardı.

O gözlerde farklı bir şeyler vardı.

Kollarımdan tutup beni kendisine doğru çektiğinde, şaşkınlıkla kalakaldım. Başımı göğsüne doğru yaslayıp beni sıkıca kendisine sardığında, dudaklarından tek bir kelime dökülmüştü.

"Oğlum." Boğuk sesi kulaklarıma dolduğunda, söylediğini doğru anlayıp anlamadığımı düşünmeye başladım. Oğlum mu demişti?

Annem bana oğlum mu demişti?

Nasıl olduğunu bilmiyordum ama annem beni tanıyordu.

Ellerimi beline sardığında başımı biraz daha göğsüne doğru bastırdı. "Oğlum," diye kulağıma doğru fısıldadığında, tüm bedenimin titrediğini hissetmiştim.

Öyle bir oğlum diyordu ki; sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibiydi. Öyle bir özlemle dökülmüştü ki 'oğlum' kelimesi dudaklarından... Ben hayatım boyunca hiç bu kadar yıkılmamıştım.

Beni birden kendisinden ayırdığında, bedenim boşluğa düşmüş gibi hissediyordum. "Sen nasıl..." Ne diyeceğini bilmeyerek susmuş gibiydi. "Sen nasıl nasıl geldin buraya?" dediğinde sesi telaşlı çıkmıştı.

Yatağından hızlıca kalktığında, kapıya doğru koşturmuştu. Koridora bakıp geri yanıma doğru gelmeye başladı. Kolumu tutup beni kenara çektiğinde, sanki ne yaptığını bilmiyormuş gibiydi.

"Hemen gitmen lazım senin hemen." Kolumdan tutup beni çekiştirmeye başladığında boşta kalan elimi koluna koyarak durdurmuştum.

"Buradan beraber gideceğiz."

"Ben hiçbir yere gelmiyorum. Sen hemen gideceksin buradan." Az önce oğlum diyen kadından şimdi eser yoktu.

"Ben seni almaya geldim." İçimden de anne diye fısıldadım. Henüz dışımdan ona anne demeye cesaretim yoktu.

"Ona yakalanmadan gitmen lazım. O seni görmeden buradan gitmen lazım." Kendi kendisine konuşuyor gibiydi. "Sana da zarar verecek işte. Canını yakacak o senin. Seni görmemesi gerek. Git hemen işte git!" Kolumdan tutup beni tekrardan kapıya doğru sürüklemeye başladığında, onu durduracak o cümleyi söyledim.

"Vahit abi de dışarda." İşte şimdi adımları durmuştu.

"Ne?" diye fısıldadığında, "Vahit abi dışarda bizi bekliyor. Seni buradan alıp çıkacağım." dedim.

"Ben gelemem. Gidin buradan." Vahit abi de işe yaramamıştı anlaşılan. "Ben sizin hayatınızı tehlikeye atamam. Sizi kendi belalarıma bulaştıramam," dediğinde gözlerinden bir bir yaşlar akıyordu.

"Ben on dokuz yaşıma kadar yalanlarla yaşadım. Annem bildiğim kadının annem olmadığını, babam dediğim adamın bir şerefsiz olduğunu öğrendim..." Babam dediğim an gözlerinden geçen gölgeleri görebilmiştim. "Ben hayatımın gerçeklerini arıyorum. Gönlümden gelerek 'anne' diyebileceğim, derdim olduğunda bana 'oğlum' deyip göğsüne bastıran annemi arıyorum. On dokuz yaşındayım. Meğersem her günüm sensiz geçmiş benim. Ben bir günümün daha sensiz geçmesini istemiyorum. Ben seni buradan çekip çıkartmak istiyorum. Belki buradan çıktığımızda beni görmek istemezsin bilmiyorum ama ben seni buradan çıkartacağım." Hızlı adımlarla yanıma gelip, beni kendisine doğru çekti.

"Seni görmek istememek mi? Seni ilk kucağıma verdiklerinde çekmiştim ben o mis kokunu. Ben yıllarca o kokunla uyudum. Ben seni emziremedim, sana doyamadım, gözlerine bakamadım. Kopardılar seni benden. Canımın bir parçasını benden çekip kopardılar." Şu an oturup ağlamak istiyordum.

Hayatın bana zerre acımamasına ağlamak istiyordum.

"Gelecek misin benimle?" diye sordum titreyen sesimle.

"Gelemem," deyip başını iki yanına doğru salladı.

"Neden gelemiyorsun? Bak ben biliyorum her şeyi işte. Öğrendim."

"Umut'u burada bırakamam." Bu Umut kimdi? Az önce gördüğü kabusta da Umut diye sayıklamıştı.

"Umut kim?" Derin bir nefes aldığında, konuşmaya başladı.

"Umut benim kızım." Kızım... Kızım demişti değil mi? Umut benim kızım demişti.

"K kızın mı?" Sesimin titremesine engel olamamıştım.

"Kızım onu burada bırakamam." Kızını burada bırakamıyordu ama beni arkasında bırakabiliyordu. Düşüncelerim yanlışlığı içimde bir yerler de kalbimi sıkıştırdı.

"Onu da alalım," dedim. "Umut'u da alalım."

"Odasına giremiyorum. Girdiğim an alarmlar ötmeye başlıyor. Girersem ötmeye başlayacak ve ona haber gidecek. Seni tehlikeye atamam." Annemin söylediklerinden sonra kaşlarım en derinden çatıldı. Bu nasıl bir adamdı böyle? Annem nasıl bir manyağın elindeydi.

Hissettiğim sinirle birlikte odadan hızlıca çıktım. Peşimden gelen annemin seslerini duymuyordum bile. Katta olan odaların kapılarını tek tek açmaya başladım. Henüz öten bir alarm yoktu.

"Oğlum sakın. Git burdan git."

Son kalan odanın kapısını açtığım an evde bir alarm sesi yükseldi. İçeri doğru girdiğimde, onu görmüştüm işte. Yatağının üzerine oturmuş, ellerini gözlerine götürmüş bir şekilde ağlıyordu. Beş yaşında falan olmalıydı. Belki de daha küçüktü. Gözlerimi kapatarak gözlerimin ucuna kadar gelen gözyaşlarımı geri göndermeye çalıştım. Şimdi olmazdı. O yaşlar şimdi gelmemeliydi.

Arkamda duran anneme döndüğümde, korkuyla karışık endişeli ifadesiyle bana bakıyordu. "Üzerinize bir şey alın. Hemen çıkacağız burdan." Söylediklerimden sonra yatağının içinde ağlayan kıza doğru ilerledim. Onu korkutmadan kucağıma aldığımda, "Anne," dedi.

"Umut anneciğim gözlerini kapat tamam mı? Uyu hadi anneciğim." Kucağımdaki küçük kız küçük elleriyle gözyaşlarını silip başını omzuma doğru koydu. Allah'ım bu nasıl bir şeydi böyle?

Bir kardeşim olduğunu öğrenmiştim ve o şimdi omzumda uyuyordu.

Annem odadan çıktığında kucağımda uyuyan kıza dikkat ederek odadan çıktım. Aldığı nefesler tişörtümün açıkta bıraktığı boynuma doğru vuruyordu. Bu çok farklıydı.

Annem odadan elindeki ufak bir çantayla çıktığında, merdivenleri inmeye başladım. Bahçeye çıktığımızda kucağımdaki ufak kızı sıkıca sardım. Sürgülü kapının ardından gelen sesleri duyduğumda, bakışlarımı anneme çevirdim.

"Geldi işte geldi. Oğlum ne olur git." Boşta kalan elimle annemin elini tuttum. "Ben bugün buradan sizinle çıkacağım," dedim. Doğruydu, bugün onlarsız bu evden çıkmayacaktım.

Vahit abi ve Aslan aklıma geldiğinde, kucağımdaki Umut'la beraber kapıya doğru hızlıca yürümeye başladım. Tabii annemde peşimden geliyordu.

Sürgülü kapıyı açıp çıktığım an gördüklerim karşısında kaşlarımı havaya kaldırdım. Vahit abi bir adamın üzerine çıkmış Allah ne verdiyse yardırıyordu. Aynı şeyi Aslan için söylemek istesemde onun için söyleyemiyordum maalesef ki. Kucağımdaki Umut'u annemin kucağına bırakarak, "Şu yukarıya doğru gidin siz," dedim. Biraz uzakta durmaları her açıdan iyi olurdu. Annem korkuyla gözlerime baktığında, "Lütfen," diye fısıldadım. "Geleceğim söz."

Annem Umut'la beraber yukarı çıktığında Aslan'ın dövmek için uğraştığı kişiyi kendime çevirip kafamı suratına gömdüm. Üzerine çıkıp yumruklamaya başladığımda bir süre sonra zaten bayılmıştı.

"Oha lan. O nasıl kafa atmaktı öyle?" Aslan'ın şaşkın çıkan sesine sadece gülümsedim.

"Onları size vermem," diyen kişinin sesi kulağıma dolduğunda Vahit abiye doğru döndüm. Vahit abi altındaki bedene yumruk atmaya başladığında onu ilk defa böyle gözü dönmüş bir şekilde görmüştüm.

"Baba tamam bırak artık. Biz alacaklarımızı zaten aldık." Aslan, Vahit abinin kolunu tutup geriye doğru çekmeye çalışmıştı. Ama sadece çalışmıştı. Vahit abinin kolunu tuttuğumda, bakışları anında bana dönmüştü. Geriye doğru çekildiğinde, yerde yatan adama dudağımın kenarında oluşan sinsi gülüşümle bakmaya başladım. Bu sinsi gülüş bana tabii ki de Ada'dan geçmişti.

"Bu annem için," deyip yüzüne bir tane geçirdim. Başından tutup havaya doğru kaldırdım. "Al bu da kardeşim için." Yüzüne bir tane daha geçirdiğimde başını yere hızlıca çarptığım için bilinci çoktan kapanmıştı bile.

Eğildiğim yerden kalkıp, geriye doğru döndüm.

Kimseye bakmadan annem ve kardeşimin yanına doğru yürümeye başladığımda benim için bu iş artık bitmişti.

Bundan sonrasında benim için bambaşka bir hayat başlıyordu.

****

Ada'dan...

Her gün bir önceki günden daha kötü oluyordu benim için. Yeni bir güne uyanmak artık bana zulüm gibi geliyordu. Gözlerimi açıp, insanları görmek istemiyordum. Herkesten uzakta bir başıma kalmak istiyordum artık.

Ben artık nefes alamıyordum. İçime çektiğim nefesim bir yerlerde sıkışıp kalıyordu sanki. Ben nefes alamazken herkes hayatına aynı şekilde devam ediyordu.

Bir ben kalmıştım işte böyle.

Böyle yarım kalmıştım işte.

Odamın kapısının tıklatıldığını duyduğumda ses vermeden öylece bekledim. "Ada geliyorum abiciğim?" Abim kapının ardından seslendiğinde cevap vermedim. O da benim cevap vermemi beklemeden odaya dalmıştı zaten.

"Biraz konuşalım mı abiciğim?"

"Hayır desem çıkıp gidecek misin?" Dişlerinin gıcırdama sesini duyduğumda bir tepki vermedim.

"Sadece seninle konuşmak istiyorum."

"Tamam konuş," diye mırıldandım.

"Bak Ada hayat böyle devam etmez..." Sözünü bıçak gibi bir keskinlikle böldüm.

"Benim için hiçbir şey devam etmiyor zaten. Devam etmesini de istemiyorum zaten. Ben halimden memnunum. Çıkar mısın dışarı?" Artık kimseye tahammül edemiyordum. Kimsenin sesini duymak, varlığını görmek istemiyordum.

"Böyle olmaz..." Abimi daha fazla dinlemeyerek yatağıma girip, ona arkamı döndüm. "Ada ben burada bir şey konuşuyorum." Hafifçe sesini yükselttiğinde, "Çıkarken kapıyı kapat lütfen!" dedim.

Kolumda bir baskı hissettiğimde, aynı zamanda da yattığım yatağımdan kaldırılmıştım. Abim kolumu sıktığımda, geriye doğru çekilmeye çalıştım.

"Bırak kolumu!"

Beni odamdaki aynamın önüne doğru getirdiğinde, elleri aynı sıklıkla kolumdaydı.

"Bak şu aynadakine? Sen misin bu bak." Abim bağırdığında tepki vermeyerek bekledim. "Bak diyorum sana Ada. Normalde sana böyle bağırdığımda şimdiye kadar benim ağzıma sıçman gerekiyordu şimdi napıyorsun? Susuyorsun sadece susuyorsun." Haklıydı. Eski Ada olsa bağırmasını fitil fitil burnundan getirirdi.

Ama artık o eski Ada yoktu.

"Bak diyorum sana şu aynaya." Kolumdaki elini biraz daha sıktığında, başımı kaldırarak aynaya baktım. Abimle gözlerimiz çakışmıştı. "Bu sen misin? Söyle bana bu sen misin?" Verdiğim tek cevap sessizliğimdi.

"Yeter artık tamam mı? Yeter! Ölen öldü, giden gitti. Tamam mı?" diye bağırdığında mavi gözlerimi avını parçalamaya hazırlanan bir avcı gibi gözlerine diktim.

"Sen hiç birisini sevdin mi?" Dudaklarımın arasından tıslamıştım. Sorduğum soruyla birlikte afalladığını hissettim. "Sana soruyorum sen hiç birisini gerçekten sevdin mi?" diye bağırdım. Sessiz kaldığında tekrardan konuşmaya başladım.

"Sevmedin değil mi? Sen bu hayatta gerçekten kimseyi sevmedin. Sevseydin böyle yapmazdın çünkü. Birisini gerçekten sevseydin bu kadar acımasız olmazdın, olamazdın." Söylediklerimden sonra gözlerinden geçen pişmanlığı fark edebilmiştim.

"Ada bak ben..." Sözünü hızlıca kestim.

"Önce gülüşüne takılıyor gözlerin, öyle güzel gülüyor ki.. Bir ömür boyu onun gülüşünü izlemek istiyorsun. Sonra bakışlarını seviyorsun. Diyorsun ki; bu güzel gözler bir ömür boyu bana baksın. Güldüğünde çıkan gamzelerine takılıyor gözlerin. Utangaç bir tavırla ellerini o gamzelere koyup dokunuyorsun. Elleri ellerine değdiğinde böyle kalbin hiç olmadığı kadar hızlı atmaya başlıyor. Hele o bir 'seni seviyorum' diyor ya böyle elini kolunu nereye koyacağını şaşırıyorsun." Duraksadım. Gözlerinden akan yaşlar artık görüşümü bulanıklaştırmaya başlamıştı. "Ben çok sevdim. Gerçekten çok sevdim. O gitti tüm çiçeklerim soldu. Onunla birlikte mutlu olduğum gündüzlerim yerini kocaman bir karanlığa bıraktı..." Ayaklarımın beni taşıyamacağını hissettiğimde yere doğru çöktüm.

"Ada ben ben özür dilerim abiciğim."

"Hani sordun ya abi;" Yerde olan gözlerimi abimin gözlerine çevirdim. "Sordun ya 'bu sen misin?' diye. Ben benliğimden çıkalı çok oldu abi."

"İçim de dışım da Ateş oldu."

Abim yanıma doğru eğildiğinde, geriye doğru çekilmeye çalıştım. "Çık lütfen, yalnız bırak beni," diye fısıldadım. Bana dokunmaya çalışan elleri havada kalmıştı. Abim derin bir nefes alarak, ayağa kalktığında üstten bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.

Odamın kapısının kapanma sesini duyduğumda, bakışlarımı yerden kaldırdım. Canım yanıyordu.

Benim canım çok yanıyordu.

Gün geliyordu 'can' bildiğin insanlar seni hiç acımadan yere düşürebiliyordu.

En sevdiğim tarafından düşürülmüştüm.

İşte şimdi ben yerdeydim.

****

Ne zamandır yerde oturduğumu bilmiyordum. Üzerinden kaç saat geçmişti bilmiyordum. Oturduğum yerden kalkmak için bacaklarımı oynattığımda uyuşmuş olduğunu fark ettim. Anlaşılan çok uzun zamandır burada böylece oturuyordum.

Güçlükle yerden kalkabildiğimde, dolabımın önüne doğru ilerledim. Dolabımın kapağını açıp, en altta bulunan kutuyu elime aldım. İçinden çıkarttığım tişörtü burnuma doğru götürüp, derin bir nefes çektim içime.

Onun gibi kokuyordu.

Gözlerimden akan yaşlarla beraber, üzerimdeki geceliğimi çıkartıp, tişörtü üzerime geçirdim. Bu tişörtü bana verirken geri alacağını söylemişti. Ama ben tabii ki de vermemiştim. Şimdi ise yanımda olsa seve seve verirdim. Sadece yanımda olsaydı...

Kumbaramdan bir miktar para alarak odamdan çıktım. Sessiz olmaya çalışıyordum. Çünkü biliyordum ki; birisi beni görürse ben bugün bu evden çıkamazdım. Salonu kontrol ettiğimde, kimse yoktu. Ayakkabılarımı elime alarak, kapının kolunu yavaşça aşağıya doğru indirdim. Dışarı çıktığım an ayakkabılarımı giymeden merdivenlerden inmeye başladım. Nasıl olsa aşağıya indiğimde giyerdim. Şimdi benim için önemli olan kimsenin beni görmemesiydi.

Merdivenlerden aşağıya indiğimde kenarda durarak ayakkabılarımı ayağıma hızlıca geçirdim. Dışarı çıktığım an hızlıca aşağıdaki sokağa doğru yürümeye başladım. Gelen taksiyi gördüğümde hızlıca durdurup, bindim.

Gideceğim yeri söylediğimde, başımı cama doğru çevirdim.

****

Geldiğim yere baktım.

Ayrıldığımız uçurumun kenarındaydım. Ona 'gitme serseri' diye bağırdığım uçurumun kenarındaydım.

Ben burada kaybetmiştim onu.

Kayalıkların üzerine oturduğumda, ellerimi yüzüme kapatarak ağlamaya başladım. Günlerim onsuzlukla geçiyordu, o bana bir türlü gelmiyordu.

"Gel artık lütfen gel," diye fısıldadım.

Ellerimi yüzümden çekip, "Dayanamıyorum artık gel!" diye bağırdım. "Gel artık gel." Önümdeki taşlara vurmaya başladığımda, ellerimin acısını umursamıyordum bile. "Ben sana gelmeden sen gel!" Ellerim kanamaya başlamıştı.

"Ben gelmeden sen gel serseri," diye fısıldadım. Oturduğum kayanın üzerinden kalktığımda, yalpalayarak ileriye doğru adımlamaya başladım. Ayakta duracak gücüm bile yoktu artık.

"Yapamıyorum sensiz yapamıyorum. Allah kahretsin ki sensiz yapamıyorum." Sesim dağlarda yankı bulup tekrardan bana ulaşmıştı. "Sensiz yaşayamıyorum." Ben bugün günlerdir içimde tuttuklarımı kusuyordum.

Uçurumun kenarına geldiğimde gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Masmavi olan gökyüzü kendisini bugün grinin karamsarlığına bırakmıştı. Benim içim gibiydi işte. Gözlerimi gökyüzünden çekip, aşağıya doğru çevirdim. Çok yüksekteydim.

Çok fazla yüksekteydim.

Bir adım atsam.. Bir adım atsam bu yükseklikten aşağıya doğru süzülüp gidecektim. Yapmam gereken sadece bir adım atmaktı. Gözlerimi kapatıp, kendimi akışa doğru bırakmaya çalıştım. Yapmam gereken bir adım atıp, kendimi rüzgarın akışına doğru bırakmaktı.

Gözlerimin önüne önce annemin ağlayan yüzü geldi. Sonra babamın bir köşeye çöküşü, abimin haykırışları, Kutay'ın arkamdan Adaşkım diye bağırışları, Beste'nin sessizce ağlayışları... Bunu onlara yapabilecek miydim? Ardımda onlara bu kötülüğü yaparak gidebilecek miydim?

Kendimi mavinin sonsuzluğuna bırakabilecek miydim?

Gözlerimi tekrardan gökyüzüne çevirdim. Aşağıya bakmazsam daha çabuk atacaktım o adımı biliyordum.
Ellerimi iki yanıma doğru açtığımda, dudağımdan fısıltılar döküldü.

"Seni çok seviyorum serseri." Sonra bağırmak istedim. Sevgimi, sevdamızı gökyüzüne bağırmak istedim.

"Seni çok seviyorum serseri." Avazım çıktığı kadar bağırmıştım işte. O bir adımı atacağım sırada belime dolanan bir çift kolu beni geriye doğru çekti.

Sonra ne mi oldu?

Gökyüzüne doğru bir ses yükseldi.

"Seni çok seviyorum yavru panda."

~

Şu an bana çok sinirlendiğinizi biliyorum spdppdpdp benim için olan tüm güzel (!) düşüncelerinizi buraya bekliyorum ğdşcxğxp

Yaaa aşırı aşırı heyecanlıyım. Kalbim böyle hızlı hızlı atıyor. Ben bölümü yazarken böyle oturdum ağladım resmen. Gerçekten ağladım. :') Ada ve Ateş için böyle bir kavuşma planladım ben. Umarım hepiniz Ada'nın o çaresizliğini, acısını hissetmişsinizdir. Onlar çok çok başka.

Evet, sizler nasıl buldunuz bakalım?

Beğendiniz mi?

Bölümü tek bir emojiyle anlatın desem bu ne olurdu?

Ateş annesini aldı ve tabii ki de yanında +1'le birlikte kardeşini de aldı. Aklımda çok güzel planlarım var. :)

Peki Ateş'in annesi Ateş'i biliyor, bu konuyla ilgili düşünceleriniz ne bakalım?

Sizce bundan sonrasında neler olur?

Emre hakkındaki düşüncelerinizi de buraya alabilir miyim? Bazılarınızın ona sinir olduğunu biliyorum tabii ki de.

Ve Salı günü Serseri'de buluşalım mı? Ne dersiniz?

İnstagram: mavininhikayeleri

Sizleri seviyorum.

💙

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro