Biz geldik canımın en içleri!💙
Nasılsınız bakalım? İyi misiniz? Dersler nasıl gidiyor? Benim başladı ve tüm temposuyla devam ediyor. Oh yoruldum^^ Bölüm bence çok tatlı ve komik oldu :) Çok çok seveceğinizi ve hoşunuza kaçacağınızı düşünüyorum. Bölüme bol bol yorumlarınızı bekliyorum. Yorumlara göre bölümün hızı da aynı orantıda olacaktır. Yani bol yorum = hızlı bölüm ^^
Bir sonraki bölümün alıntılarını instagram'da paylaşacağım. İnstagram: mavininhikayeleri
Wattpad: kendince_yazar (Duyurular için lütfen takip edin.)
Bölüm şarkılarımız;
Beste'den: Furkan Manav - Yıldızlar Anlatsın
Aslan'dan: Seda Tripkolic - Gözlerinin Yeşilini Özledim
Burak'dan: Kalben - Ben Uyurken Tut Beni
Bölüm sonunda sizin için biraz eğlenceli sorular hazırladım. Lütfen cevap vermeden kaçmayın, eğlenelim, gülelim beraber.
Ve sizlerden birisinin istediği bir kız ismi hikâyemize girecekti. Ve bunun için sizlerin istediği isimlerle bir çekiliş yaptım instagramdan. Giren isim şu an hikâyemizde. 💙 Ara ara böyle şeyler yapacağım. Karakterlerimin isimlerini sizlerin koymasını istiyorum.
İyi okumalar.
~
Beste'den...
Sevmek güzel şeydi. Sevmek ne güzel şeydi. Birisine tüm kalbini açabilmek, tüm güzellikleri onun önüne sermek, onun tek bir gülüşüyle mutlu olmak ne güzel şeydi. Ama bu sadece bir insan olarak algılanmamalıydı tabii. Ya da karşı bir cins.
Bir hayvanı severdiniz ve o sizin aileniz olurdu. Ya da bir bitkiyi sever onunla saatlerce konuşur, dertleşirdiniz. Bir canı severdiniz ve bu yeterdi.
Pardon bazen yetmeyebilirdi.
Bazen severdiniz, her şeyden çok severdiniz ve her şeye yetmeyebilirdi. Verdiğiniz sevginizin karşılığını bulamazdınız mesela.
Peki sizce insan karşılığını almak için mi severdi?
Bence hayır, yani en azından öyle olmamalıydı. Ben bunu şu kadar sevgi veriyorum, o da beni bu kadar sevsin diyemezdiniz. Bu haksızlık olurdu.
Kimse bizi sevmek zorunda değildi çünkü.
Şimdi düşünüyordum sadece... Ben sevgimin karşılığını alabilmiş miydim?
Koyuyordum şimdi tüm gerçeklerimi, sevgimi önüme... Ve bakıyordum. Evet alabilmiştim. Belki bu uğurda kalbim çok kırılmıştı, parçalara ayrılmıştım. Ama ben sevgimin karşılığını almıştım.
Zor olmuştu ama sevdiğim adam da beni sevmişti.
Asrın... Kalbim, önüm, içim.
Öyle çok romantik sözler bilmezdim ben. Evet çok duygusaldım ama duygusallığımın yanı sıra içimden gelen hislerimi gizlemeyi severdim. Öyle kendimi açamazdım herkese.
Şimdi bakıyordum da yanımdaki adama. Güzel bakıyordu bana, gözlerini gözlerimden ayırmıyordu.
Asrın, "Daldın..." dediğinde gözlerimi ona doğru çevirdim.
"Bir şey yok ya. Duvarları hangi renge boyasak diye düşünüyordum." Söylediklerimle birlikte Asrın çok kısa bir an için yüzüme baksa da, sonrasında o da benim gibi gözlerini duvara doğru çevirdi. Dikkatli bir şekilde duvarı incelemeye başladığımızda, buraya hangi rengin yakışabileceğini düşünmeye başladım.
Oturma odasına hangi renk giderdi ki acaba?
"Acaba Gülçiçek Teyze'ye mi sorsak?" dediğimde gözlerimi Asrın'a doğru çevirdim. Sonuçta ev bizim evimiz değildi, sormamız en mantıklısı olacaktı.
Asrın beni onaylayarak, "Güzel fikir. Bence de soralım," dediğinde hafifçe gülümsedim. Asrın, "Sen burada bekle ben sorup geliyorum hemen," dediğinde onu onaylarcasına başımı salladım. Asrın oturma odasından çıktığımda, gözlerimi odada gezdirmeye başladım. Sıradan bir oturma odası boyutundaydı. Ne çok küçüktü, ne de çok büyüktü. Sadece yılların yaşanmışlığının pisliği vardı.
Ayakta dikilmekten yorulduğumda, yere doğru oturarak bağdaş kurdum. Cebimden telefonumu çıkarıp, parmak izimi girerek ekranını açtığımda, müzik uygulamama girdim. Bir şeylerle ilgilenirken müzik dinlemek gerçekten çok iyi geliyordu. Müziklerimin arasından Furkan Manav'ın Yıldızlar Anlatsın şarkısını açtığımda, gözlerimi huzur içerisinde kapattım. Bu şarkıyı yeni keşfetmiştim ve insana iyi gelen bir yanı vardı.
"Kahve fallarında aradım seni... Yoktun yine falda bile." Gözlerim kapalı bir şekilde şarkıyı söylemeye devam ettiğimde, zihnimin içerisinden ister istemez bir şekilde Asrın'la yaşadıklarımız geçmeye başladı.
Ben de onu aramıştım. Bazen bir kahve falında, bazen çözdüğüm bir paragraf sorusunda, bazen girdiğim bir kafede, bazen ise uykularımda aramıştım onu. Rüyalarıma girsin, bari orada onu göreyim demiştim.
Ve ben bulmuştum da. Onu bir kahve falında değil, kalbimin en orta yerinde bulmuştum. Şimdi ne desem boş gelirdi bana.
Bizim onunla olan hikayemiz çocukken başlamıştı. Bir salıncağın başında tanımıştık birbirimizi. Ve tutmuştuk ellerimizden. Sonrasında olan olaylar bize hayatın getirisi olmuştu. Biz istemeden kaderimiz bizi yönetmiş ve bize bambaşka bir yol çizmişti.
Şimdi ise biz yolumuzu bulmuştuk.
Şu an bir ilişki içerisinde miydik, onu bilmiyordum. Asrın'a göre kesinlikle bir ilişki içerisindeydik ama benim için... Asrın herkese aramızda olanlara anlatmıştı bile. Hatta bir de üzerine abilerim olarak Ateş ve Burak'tan dayak yemişti. Dudağımda oluşan gülümsememe engel olamadığımda, kapının açılma sesi kulaklarıma doldu. Şarkının huzurundan ve düşündüklerimin etkilerinden kendimi çıkarabildiğimde, gözlerimi açarak, kapıya doğru çevirdim.
Asrın gelmişti.
"Gülçiçek Teyze beyaz boyayla üzerinden geçebileceğimi söyledi. Zaten sonra kaplama yaptıracaklarmış." Asrın'ın söylediklerine karşılık başımı olumlu anlamda salladığımda, Asrın kapının ağzında durmaktan vazgeçerek yanıma doğru gelmeye başladı. Tam yanıma geldiği an tıpkı benim gibi yere doğru eğilerek bağdaş kurduğunda, gözlerimi ondan çektim. Açtığım şarkı kendini otomatik olarak başa sarmış ve tekrardan çalmaya başlamıştı.
'Kinim seni benden alanlara... Gelip sorsan ne kaybedebilirdin?' Aramızda bir sessizlik vardı. Ne o konuşuyordu ne de ben. Aramızda şimdi sadece bir şarkının sözleri vardı.
"Kalbindeki kini silip bir kez olsun gelseydin karşıma. Yaşadıklarımızı unutsaydık mesela sadece çocukluğumuzdaki Asrın ve Beste olarak kalsaydık. Belki de her şey daha farklı olabilirdi..." dedim. Mesela birbirimize bu kadar geç kalmamış olurduk. Birçok şeyi beraber yapar ve halledebilirdik.
Asrın, "Senden hiçbir zaman nefret etmedim Beste. Sana karşı içimde bir kinim olmadı..." dediğinde duraksadı. Gerçekten etmemiş miydi? Ama gözleri öyle bakmamıştı ki. Gözleri tıpkı benden nefret edercesine bakmıştı. Canımı yakmak istercesine...
"Gerçekten etmedin mi? İçinde bana karşı küçücükte olsa bir nefret oluşmadı mı?" diye sorduğumda gözlerimi ona doğru çevirdim.
Öyle bir bakıyordu ki...
"Etmedim," dedi Asrın kendinden emin çıkan sesiyle. "Çok etmek istedim, senden nefret etmeyi çok istedim. Seni görmemeyi, senden uzak durmayı çok istedim. Ama kalp ya bu. Kaçtığına atar, sevdiğine koşarmış. Bende de öyle oldu. Kaçmak istedikçe tutuldum, görmemek istedikçe hep seni gördüm." Söylediklerinden sonra gözümden bir damla yaş yanaklarıma doğru süzülerek aktığında, Asrın elini bana doğru uzattı.
Yanağıma düşen gözyaşımı parmaklarıyla sildiğinde, yanağımı okşadı. "Beste," diye fısıldadı. "Benim canım ufaklığım." Duraksadı.
Ufaklığım...
Küçükken ondan duymaya alışık olduğum hitap şekli. İlk o demişti bana ufaklık diye. Sonra ondan duymuş ve Kutay demeye başlamıştı. Tabii büyüdükçe ve yaşadığımız o olayların üzerine Asrın bir daha dememişti. Unutmuştum onun dudaklarının arasından dökülen bu kelimenin bu kadar güzel çıkabildiğini.
Asrın tekrardan, "Ufaklığım..." dediğinde parmakları yanaklarımı okşamaya devam etti. "Sana söz veriyorum; bir daha seni ağlatmayacağım. Sana söz veriyorum; yaptığım hataları birer birer telafi edeceğim. Sana söz ufaklık." Söylediklerinden sonra bir şey demeyerek, başımı Asrın'ın omzuna yasladığımda gözlerimi kapattım.
Kırılmış kalbim bu sözlere kanar mıydı? Kanardı.
Yaralanmış kalbim bir daha yaralanmayı göze alır mıydı? Evet alırdı.
Seven kalbim ondan vazgeçer miydi? Geçemezdi.
Sözler tutulur muydu? Bilmiyordum. Ama belki de ilk defa bana verilen bir sözün tutulmasını bu kadar içimden istiyordum. Daha önce defalarca kez anne ve babam tarafından tutulmayan sözlerim vardı. Alışmıştım aslında.
Ama omuzlarına yattığım, kollarına sığındığım bu adama inanmak istiyordum.
Belki de ilk defa bu kadar inanmak... İçimle, kalbimle inanmak.
Aslan'dan...
Şu an neden diye bağırmak istiyordum. Mesela tuvaleti temizleme işi neden bana kalmıştı? Tabii ki de o Kutay şerefsizi yüzünden bana kalmıştı. Bilerek bana en kötü yer olan tuvaleti vermişti.
Hayır yani bir saattir çiteliyordum daha bir arpa boyu yol kat edememiştim. Nasıl sıçtılarsa artık buraya, bok gibiydi ha.
'Tuvalet burası Aslan olacak o kadar,' diyen iç sesim Kartal'la birlikte ona hak verircesine başımı salladım. Ne? Benim iç sesim olamaz mı yani? Ada yengemin oluyordu da benim niye olamıyordu ama değil mi?
Canım Kartal'ım, iç sesim benim.
Elimde tuttuğum fırçayla yerleri çitelemeye devam ettiğimde, aklıma birden düşen şarkıyı söylemeye başladım.
"Olamaz olamaz, sensiz yarim
Kabir azabından beter halim
Acılar, bütün derdim
Sensiz bir dünyayı neyleyim."
Aga be ne çok dinlerdim bu şarkıyı küçükken. Her bir ayrıldığım sevgilimin üzerine bu şarkıyı oturur, dinlerdim. Hele bir gün sidikli bir sevgilim vardı. Kız on yaşına gelmiş hala işiyordu ya. Böyle bir şey olabilir miydi yahu? Valla olabiliyormuş. Neyse işte o kızı çok sevmiştim ben be! Sidikli falandı ama işte bu sevmeme tabii ki de engel değildi. Bir de böyle kara kuru bir şeydi.
Ama sevmiştim işte, hem de çok. Sonra da ayrılmıştık işte. Her sevginin sonunda olduğu gibi bizimki de ayrılıkla bitmişti. Hem de niye ayrılmıştık biliyor musunuz? Tabii ki de bilmiyorsunuz. Çünkü ben size bunu söylemedim. Neyse tamam çok merak ettiniz sizi kırmayayım da söyleyeyim.
Kızın bir abisi vardı. Ama tüm abilere bedel bir abiydi. Bir gün bizim sevgili olduğumuzu öğrenmiş. Yani on yaşında da ne kadar sevgili olunabilirse o kadar sevgiliydik işte. Öyle yan yana oturur, konuşur, ara ara birbirimizden gözlerimizi kaçırır utanırdık. Yani bende utanma falan yoktu da işte o an ortama ayak uydurmak için utanmış gibi yapardım.
Yoksa arsızdım ben.
Utanma gibi bir duygu bende ne gezer yani?
Sonrasında işte bu abi bey gelip benimle oldukça güzel bir şekilde konuşmuştu. Hem de öyle böyle güzel değil yani. Şu an tamamiyle atıyorum ben yalnız. Güzel falan yoktu canım, resmen abisi ağzıma sıçmıştı. Küçücük çocukken daha ilk abi terörüne uğramıştım ben. Ve abisinden sonra da ayrılmıştık işte.
Ah ah... Bir abinin kurbanı olmuştum işte ben. Abisinin adını bile hatırlıyordum yahu. Kabuslarıma kadar giren o abinin adı; Fırat'tı. Lanet olasıca Fırat...
Kız bana, "Bundan sonra seninle oynamayacağım Aslan..." demişti. Ve aramızdaki o ciddi ilişki ondan sonra bitmişti işte. Aga be! O abi bozuntusu bizi ayırmasaydı belki de biz şu an evli olabilirdik. Şu am kendime yakıyordum.
Gerçekten yakacaktım yalnız.
Cebimde duran sigara paketimi çıkardığımda, içinden bir dal çıkararak dudaklarımın arasına koydum. Sigaramın ucunu ateşlediğimde, derince içime çektim. Öyle çok sigara içen birisi değildim. Arada böyle kafam bozuldukça çıkarır içerdim işte.
Şimdi de çocukluğuma yakıyordum işte. Evli olabilecekken böyle dımdızlak ortada kalmıştım be!
"Gözlerimi kapadım çizdim seni
Kalbime açmam nafile isteme
Son nefesimde ellerinde ben yoksam
Sen de olma hiç bi' yerde."
Tekrardan şarkıyı söylemeye başladığımda, sidikli sevgilimin görüntüsü gözümün önüne gelmeye başladı. Böyle şarkıdaki gibi yeşil gözleri vardı. Kocaman, kocamandı gözleri. Sonra minik, kalkık bir burnu vardı. Böyle siyah saçları vardı. Aman işte kara, kuru bir şeydi.
Adı neydi biliyor musunuz siz? Ah tabii ki de bilmiyorsunuz. Aman ben de unutmuştum ki. Aradan kaç yıl geçmiş bir de beni terk eden sevgilimin ismini mi hatırlayacaktım? Tabii ki de hayır.
Ama lanet olsun ki, hatırlıyordum işte. Gitmiyordu ki aklımdan bir türlü.
Adı Öykü'ydü. Evet, evet bildiğiniz Öykü işte. "Öykü be!" diye mırıldandığımda, kaşlarım derin bir şekilde çatıldı.
Bu kız benim aklıma nereden gelmişti ya böyle birden?
Hemen gitmesi gerekiyordu hemen. Öyküymüş falan artık yoktu yahu, yoktu.
"Olamaz olamaz sensiz yarim
Kabir azabından beter halim."
Bende aklımdan gitsin diyordum ama daha şarkıyı söylemeye devam ediyordum. Yalnız canım Seda ablam benden güzel olmasın ama güzel söylemişti ha.
"Olamaz olamaz, sensiz yarim..." diyen Kutay'ın alaylı bir şekilde çıkan sesini duyduğumda, gözlerimi hızlı bir şekilde ona doğru çevirdim. Tam ardımdaki kapının yanında durmuş, kapıya yaslanmış bir şekilde beni izliyordu. Sırıttığını söylememe gerek vardı mıydı? Bence yoktu.
Aklı sıra benimle dalga geçiyordu.
Kutay elini kolunu sallamaya başladığında, "İtten beter halim," diye bağırdı. "Yo yo yo..." dediğinde elini rapçiler gibi oynatmaya başladı.
"Tuvalet temizlemek, bütün derdim
Temizliksiz bir dünyayı neyleyim." Şerefsizdi bu çocuk ya.
Resmen benim dinlediğim şarkıyı bana gıcıklığına neye çevirmişti?
"Siktir git la bebe," dediğimde Kutay içeriye doğru bağırdı.
"Vahit amca, Vahit amca, Aslan bana küfür etti." Ne? Yeminle şerefsizdi bu çocuk ya.
"Kessene olum," dediğimde Kutay'a doğru bir adım attım. Kıç kadar tuvaletti zaten bir uçacaktım üstüne, ikimizde kalacaktık altında.
"Vahit abi bir de kessene oğlum diyor bana." Ben bu çocukla nereden tanışmıştım yaa? Yirmi yıllık ömrüme bela olarak gelmişti sanki. Hayır yani ben zaten belaydım. Bir de bela olan bana bu bebe gelmişti.
"Kutay seni döverim bak."
"Nah döversin," dediğinde Kutay oturduğum tuvaletin fayansından hızlı bir şekilde fırladım. Evet bir de geçmiş pis pis fayansa oturmuştum. Cidden itten beterdi halim.
Kutay'a doğru sinirli bir şekilde yürümeye başladığımda, Kutay korkuyla kaçmaya başladı. "Benim arkamda Ateş kardişim varken beni kimse dövemez." Kutay koşmasının üzerine bir de bağırdığında, içimden sabır çekerek onu kovalamaya devam ettim.
Bir yakalayayım bu sefer gerçekten dövecektim.
Evin içinde Kutay'ın peşinden koşmaya başladığımda, hâlâ bu yaptığıma inanamıyordum. Bir deli resmen peşinde bana tur attırıyordu. Kutay önüne çıkan babama, "Vahit babam, canım babam..." deyip sarıldığında babam neye uğradığını şaşırdı.
Bir dakika... Bir dakika.
Bu benim babama, baba mı demişti? Yoksa ben mi yanlış duyuyordum? Lütfen ben yanlış duyuyor olayım, yoksa bir de bunun için onu döverdim.
"Sen kimin babasına baba diyorsun bebe?" dediğimde âdeta ateş çıkan gözlerimle babamın arkasında olan Kutay'a bakmaya başladım.
"Vahit babama baba diyorum ben." Bak hâlâ baba diyordu yaa. Yemin ederim bana inadına yapıyordu bunu. Kutay, "Bu ev evimiz, Vahit babamız..." diye bağırdığında kaşlarım derin bir şekilde çatıldı.
"Yok ya ben dayanamıyorum artık buna!" diye bağırdığımda Kutay'a doğru ilerlemeye başladım.
Kutay, "Vahit baba kurtar beni!" diye bağırdığında, babam âdeta kükreyerek derecede bağırdı. "Ne oluyor lan burada?" Çok güzel soruydu. Ne oluyordu burada?
Kutay, "Vahit babacığım bu Aslan bana küfür etti. Sonra beni tehdit etti. Bir de beni bağırarak kovaladı..." dediğinde burnumdan solumaya başladım.
Babam, "Lan hıyar," deyip bana döndüğünde çatık kaşlarının ardından bana bakmaya başladı. Yine suçlu ben olmuştum iyi mi ya?
"Baba bir sor ama neden küfür ettim diye. Sor baba sor." Babam bir şey demeyerek sessiz kaldığında, "La baba sorsana," diye bağırdım.
La baba mı?
"Bu sefer sıçtın Aslan," diye mırıldandım kendi kendime.
Babam, "Aslan sen beni öldüreceksin öldüreceksin..." dediğinde geriye doğru bir adım attım. Yavaştan yavaştan kaçsam bence çok güzel olacaktı.
"Vahit baba bu Aslan kardeşimiz bir kıza aşık olmuş," dediğinde Kutay, gözlerim şaşkınlık ve sinir içerisinde açıldı. Kutay'a 'yapma' dercesine başımı olumsuz anlamda salladığımda, gözlerimle tehdit edercesine ona bakmaya başladım.
Yeminle o hele bir söylesin, onu tersine çevirir, sallandırırdım.
"Devam et bakalım oğlum sen," dediğinde babam, hemen lafa atladım.
"Yok bir şey baba ya. Boş yapıyor bu işte."
"Sana demedim ben hıyar oğlum." Benden başka oğlun mu var baba ya senin?
"Şimdi Vahit babacığım bu Aslancık kızı çok seviyormuş. Ama kız bunu istemiyormuş..." dediğinde Kutay, gözlerini bana doğru çevirdi. Dudağında oluşan sinsi gülüşüyle bana bakmaya başladığında, "Ya bu çocuk nasıl istenmez ki? Kaşına, gözüne, boyuna bin maşallah. Değil mi Vahit babacığım?" dedi.
Şuradan Kutay'ın üstüne beni kim tutabilirdi ki?
Babam, "Oğlum sen birisini mi seviyorsun?" diye sorduğunda hızlı bir şekilde başımı olumsuz anlamda salladım. Sevmiyordum yahu sevmiyordum. Yıllar önce olan bir şeydi işte. Çocukluktan kalan ve sonra da giden...
"Yok baba ya. Kimi seveceğim ben? Kimseyi sevmiyorum tabii ki de. Bir tek kendimi severim ben..." diye saçmalamaya başladığımda babam yüzünü buruşturdu. Ben ve bitmeyen egolarım işte.
"Oğlum yalan söyleme bak bana. Ben senin gözlerinden tanırım seni." Yok artık ama ya. Olmayan sevgiyi, sevgiliyi gözlerimden nasıl tanıyacaktı acaba? Yoktu yani yoktu. Ben neden derdimi anlatamıyordum ki?
"Ya babacığım yok diyorum. Sevmiyorum ben kimseyi."
Kutay, "Seviyor Vahit baba seviyor," dediğinde içimden 'sabır' çekmeye başladım. Çekiyordum çekiyordum ama pek işime de yaramıyordu ki.
"Sevmiyorum lan sevmiyorum işte," diye bağırdığımda babamın çatık olan kaşları biraz daha çatıldı. Babam bana doğru bir adım attığında, bende geriye doğru bir adım attım.
Bugün Kutay yüzünden başıma gelmeyen bir şey kalmamıştı. Önce onun yüzünden tuvalet temizliği yapmak zorunda kalmıştım. Sonra da saçma sapan birini seviyor sözleriyle itham edilmiştim. Ve galiba birazdan da babamdan dayak yiyecektim.
Vah ki vah bana.
Babam bana doğru bir adım daha attığında, hızlı bir şekilde arkamı dönerek koşmaya başladım. Benim bir an önce bu evden çıkmam gerekiyordu. Hem babamdan kaçıyordum hem de kendimden. Artık sıkılmıştım bende ya.
Benden bir tane var sonuçta değil mi? Herkes üstüme üstüme gelip duruyordu.
Evin kapısını açtığımda tam tekrardan koşma mooduna geçiyordum ki; karşıma çıkan kızla olduğum yerde kalakaldım. Pattadan da önüme çıkmıştı.
Karşımdaki kızın ellerinde olan kocaman bir tabak börekle birlikte gözlerim şaşkınlık içerisinde açıldığında, "Allah börek," diye bağırdım. Kız bağırmamla birlikte olduğu yerde sıçradığında, hemen elimi uzatıp, kızın elindeki tabağı aldım. Kız neye uğradığını şaşırmıştı yemin ederim.
"İnşallah ıspanaklısındır." Dudaklarımın arasından dökülen cümleyle birlikte, elime bir dilim börek alıp, hemen ağzıma tıktım. Ispanaklıydı, gerçekten ıspanaklıydı.
Ispanaklı börek sevmeyen otursun bir köşede ağlasın yani.
"Kaynanam seviyor beni ya," dediğimde aldığım bir dilim böreği daha ağzımın içine tıktım. Canım kaynanam, umarım ıspanaklı börek yapmayı biliyorsundur.
Babam, "Aslan sen ne yapıyorsun öyle kapıda?" diye bağırdığında hızlı bir şekilde ağzıma attığım tüm böreği yutmaya çalıştım. Ben en son kaçıyordum değil mi ya? Ama börek o kadar güzeldi ki; kaçmayı bile unutmuştum yani.
Ağzımdaki böreği zorlukla yutabildiğimde, gözlerimi sonunda karşımdaki kıza doğru çevirebildim. Aman Allah'ım o gözlerde ne öyle? Valla gözleri tak tak diye ateş ediyordu. Tabii ilk görüşte böreğe odaklanmaktan, kızın gözlerine falan odaklanamamıştım ki. O nasıl bir yeşildi yaa? Yeşil miydi o? Yeşildi yeşildi.
"Oğlum..." diyen babamın sesini duyduğumda gözlerimi zorlukta karşımdaki kızın gözlerinden çekip, yanıma ne zaman geldiğini anlayamadığım babama doğru çevirdim.
"Efendim?" diye alık alık konuştuğumda babam bana kaş, göz işaretleri yapmaya başladı. Ah bir de ne demeye çalıştığını anlasaydım tam olacaktı.
"Merhaba efendim," diyen kızın o mest edici sesi kulaklarıma dolduğunda gözlerimi kıza doğru çevirdim. Sesinin farklı bir tınısı vardı.
'Aman Aslan, sen ne anlarsın ses tınılarından?' diyen iç sesim Kartal devreye girdiğinde, kaşlarım derin bir şekilde çatıldı. Niye anlamayayım canım? Çokta güzel anlardım ben bir kere. Benim müziğim beşti beş. Sınıfta ilk flüt çalmayı öğrenende ben olmuştum bir kere.
Babam, "Merhaba kızım," dediğinde karşımdaki kızın yüzünde utangaçça bir gülümseme oluştu. "Ben karşı komşunuzum da annem yeni taşındığınızı görünce, açsınızdır diye..." dediğinde kız, gözlerini elimde tuttuğum tabağa doğru çevirdi. "Börek getirdim ben size."
"Valla çok açtık bacım sağ ol," dediğimde arkamdan anırarak gülen Kutay'ın kahkahaları kulaklarıma doldu. Ben gerçekten nerede ne denileceğini bilmeyen, aklına estiği gibi konuşan birisiydim.
Bacım neydi ya, bacım neydi? Ben tam şu an zamanı geri almak istiyordum. Böyle bi yirmi yıl kadar geriye alıp, doğmamış olmayı istiyordum. Bu konuşma tarzı da neydi? Benim acilen birisinden bu konuda taktik almam gerekiyordu yahu.
Babam, "Sağ olun kızım teşekkür ederiz," dediğinde kız gülümseyerek başını salladı. "Rica ederiz, afiyet olsun."
"Zil sesi duydum. Kimmiş gelen?" diyen Gülçiçek Teyze'nin sesini duyduğumda, gözlerimi ona doğru çevirdim. Bizim yanımıza doğru geliyordu.
Babam, "Karşı komşumuz bize börek getirmiş," dediğinde Gülçiçek Teyze'nin dudaklarında samimi bir gülüş oluştu.
"Hoş geldin kızım. İçeri gelmez misin?" Tabii ya... Biz niye içeri çağırmayı akıl edememiştik ki? Gerçi içeri çağırsak ne olacaktı ki? İçerisinin hali belliydi. Boktan beterdi.
Kız, "Yok ben gideyim," dediğinde Gülçiçek Teyze, "Olur mu öyle şey? Gel hadi içeri beraber börek yiyelim," dedi. Nasıl ya? Böreği onlar bize getirmişti. Bir de o da mı börek yiyecekti?
Valla ıspanaklı böreğimi ben kimseyle paylaşamazdım. O kadar yani. Hem ben o kadar tuvalet temizlemiştim. Yorulmuş ve acıkmıştım yani.
Gülçiçek teyze bizi uyarırcasına, "Kıza yol mu verseniz?" dediğinde babamla birlikte kapının önünü kapattığımızı daha yeni fark edebilmiştim. Babamla birlikte kenara doğru çekildiğimizde, kız çekinden bir şekilde içeriye girdi.
Bende elimdeki tabakla birlikte içeriye girdiğimde, babam peşimizden kapıyı kapattı. Tabaktan bir dilim börek daha alıp ısırdığımda, babam, "Bizi bekle Aslan..." dedi.
Umursamaz bir şekilde omzumu silktiğimde, "Bana ne? Bana ne?" dedim. "En çok ben çalıştım bir kere. Börek yemek benim hakkım." Söylediklerimden sonra Kutay hızlıca yanıma gelip, elimde tuttuğum böreklere saldırdığında böreklerimi ondan korumak için geri çekilmeye çalıştım.
"Ben de yiyeceğim."
"Yok sana börek falan, hepsi benim..." dediğimde börek tabağını arkama doğru sakladım. Hele Kutay'a hiç yoktu.
"Bak seni döverim Aslancık. Hemen ver bana böreklerimi."
"Nereden senin oluyormuş la bebe? Bu börekler benim için geldi tamam mı?"
Kutay, "Pardon!" dediğinde kaşları yavaş bir şekilde çatıldı. "Sana nereden geldi bu börekler?" Çok güzel soruydu gerçekten.
Gözlerimi Kutay'dan çekip, çaprazımda duran kıza doğru çevirdiğimde onun bize şaşkınlık içerisinde baktığını gördüm. Bu bakışlar neydi ki? Bizimle biraz olsun aynı ortamda kalan delirip çıkıyordu.
"Börekleri bana getirdin değil mi sen?" diye birden sorduğumda, kızın gözleri biraz daha açıldı. Ah be gözleri açıldıkça güzellikleri de daha çok ortaya çıkmıştı.
Kız, "Hayır..." dediğinde gözlerimi yavaş bir şekilde kıstım. Bence bu halimle yeterince tehdit edici gözüküyordum. Peki sizce?
"Bana getirdin bana," diye tehdit edici bir şekilde konuştuğumda, kız başını olumsuz anlamda salladı.
Gülçiçek Teyze, "Çocuklar?" diyerek aramıza girdiğinde gözlerimi hâlâ kızın gözlerinden çekemiyordum.
Sanki o gözlerde bir şey var gibiydi.
"Misafirimizin yanında bu yaptığınız hiç oluyor mu? Hadi biriniz markete gidin de gelin."
Gülçiçek teyzenin söylediklerinden sonra hemen, "Ben gitmem," dedim. Benimle aynı anda Kutay'da bağırmıştı tabii. Zaten benim yaptığım bir hareketi yapmasa şaşardım.
Babam, "Aslan hadi oğlum..." dediğinde çatık kaşlarının ardından bana bakmaya başladı. Yani kısacası gözleriyle beni tehdit ediyordu.
"Giderim ama böreklerle..." dediğimde babamın kaşları daha çok çatıldı.
"Saçmalama oğlum. İlk defa mı börek görüyorsun hayatında? Ben sana alırım onlardan." Evet ilk defa böylesine güzel bir börek görüyordum. Biz yıllardır babamla birlikte yaşadığımız için iki beceriksiz hiç böyle güzel börekler yapamıyorduk ki. Gerçi biz börek yapamıyorduk ki, böylesine güzelini yapalım.
"Evet baba ilk kez görüyorum," dediğimde gözlerimi tekrardan çaprazımda duran kıza doğru çevirdim. "Eğer anan da kabul ederse. Anana ana demek isterim." Söylediklerimden sonra kızın yeşil gözleri şaşkınlık içerisinde açıldığında, salonda derin bir sessizlik oluştu.
Ben galiba... Bu sefer gerçekten bitmiştim.
Yanımda duran Kutay kendini daha fazla tutamayarak öksürmeye başladığında, babam yanıma doğru bir kaç adım attı. Yanıma geldiği gibi beni kolunun altına aldığında, "Canım oğlum," dedi. Babamın sesinden akan tehditi herkes anlamıştı. Babam kulağıma doğru, "Salak oğlum, aptal oğlum..." dediğinde zoraki bir şekilde gülümsedi. Tabii bunları benden başka kimse duymamıştı.
"Kızım biz daha oğlumu yeni hastaneden çıkardık. Kafası pek yerinde değil, kusurumuza bakma sen." Ne hastanesi, ne hastanesi?
Kız, "Ne hastanesi?" diye sorduğunda sesinden akan şaşkınlığına hâlâ engel olamamıştı.
Kutay, "Anlarsın ya..." dediğinde elini havaya doğru kaldırdı. Havada duran elinin parmaklarını döndürmeye çalıştığında, "Kafası biraz gidik bunun. Deli deli," dedi. Ne? Ben deliydim öyle mi?
Kız gözlerini bu sefer korku içerisinde açtığında, tam dudaklarımı aralayıp inkâr edeceğim sıra, babam beni uyarırcasına elini omzuma doğru bastırdı. Bu 'Sus yoksa kafanı kırarım' deme uyarısıydı. Aman zaten hep benim kafam kırılıyordu.
Üst kattan inen Burak, "Ne oluyor burada?" diye sorduğunda gözlerimi ona doğru çevirdim. Tabii hepsi üst katta olduklarından buradaki eğlenceyi ve böreği kaçırmışlardı.
Gülçiçek Teyze, "Oğlum markete gidilecek ama..." dediğinde Burak hemen başını olumlu anlamda salladı.
"Ben gider gelirim hemen Gülçiçek Teyze." Bak bak hemen de itirazsız gider gelirmiş.
Gülçiçek Teyze, "Sağ ol oğlum..." dediğinde Burak'a doğru ilerlemeye başladı. Yüksek ihtimalle ona alınacak şeyleri söyleyecekti. Gözlerimi onlardan çekerek çaprazımda duran kıza doğru çevirdiğimde, onu incelemeye başladım.
Beline kadar uzanan simsiyah saçları vardı. Gözleri ise... 'O nasıl yeşildir' diyeceğim gözlere sahipti. Yeşilleri kocaman kocamandı. Küçük, dik bir burnu vardı.
Bu kız bana bir yerlerden tanıdık geliyordu ama bir türlü çıkaramıyordum ki.
Kızın yeşil gözleri birden bana döndüğünde, benim de ona baktığımı görmemle birlikte gözlerini hızlı bir şekilde gözlerimden kaçırdı.
Sanırım gerçekten deli olduğumu düşünüyordu.
"Geçmiş olsun Aslan," diye mırıldandım kendi kendime. "Bir deli olmadığın kalmıştı, onu da oldun."
Gerçekten de bana geçmiş olsundu.
***
"Bu arada ben Gülçiçek kızım," dediğinde Gülçiçek teyze, kıza doğru elini uzattı.
"Memnun oldum efendim. Bende Öykü." Öykü mü? Cidden mi ya? Ben tam unutacağım, bu kız aklıma nereden geldi derken hayat bana onun ismini bir şekilde çıkarıp duruyordu.
Kutay, "Öykü mü?" dediğinde yüzünü buruşturdu. "O nasıl isim öyle? Hikâye, masal gibi." Bu Kutay gerçekten böylesine salakça bir şeyi söylemiş miydi?
Allah'ım yemin ederim Kutay'a baktıkça kendi densizliklerime şükreder hale gelmiştim ya.
Babam, "Kutay oğlum," diye uyardığında gözleriyle Kutay'a işaret yapmaya başladı. Oh be! Hep ben mi azar iletecektim?
Öykü, "Ben artık gitsem iyi olacak..." dediğinde zoraki bir şekilde gülümsedi. Yüksek ihtimalle kız bir daha kapımızın önünden bile geçmeyecekti. "Evdekiler merak eder hem."
Gülçiçek Teyze, "Yine gel kızım. Tabii ev daha normalken bekliyorum bu sefer seni. Ailene de selamlarımızı ilet lütfen..." dediğinde Öykü gülümseyerek başını salladı. Gülçiçek Teyze'nin 'ev daha normalkenden kastı' bence kesinlikle bizim olmadığımız bir zaman diliydi. Valla ben olsam bende biz varken eve bir misafir çağırmazdım.
Malum hepimizin muhakkak yediği bir bok olabiliyordu.
En basitinden ben; deli olmuştum yahu deli.
Kız yanımdan geçip kapıya doğru yürümeye başladığında, ben de istemsiz bir şekilde yürümeye başladım. Bana bakmamıştı bile. Arada gözleri gözlerime değiyor sonra hemen gözlerini korkuyla kaçırıyordu.
Öykü ve Gülçiçek Teyze'nin peşinden ben de yürümeye başladığımda, Öykü dış kapıyı açarak dışarıya doğru bir adım attı.
"Görüşürüz Gülçiçek Teyze," dediğinde Öykü, somurttum. Benim yüzüme bakmıyordu bile.
Bana 'görüşürüz' yok muydu ya?
"Görüşürüz kızım," dediğinde Gülçiçek Teyze, "Öykü..." diye bağıran başka bir ses kulaklarımıza doldu. Gözlerimi sesin geldiği yere doğru çevirdiğimde gördüğüm adamla birlikte kaşlarım derin bir şekilde çatıldı.
O da neydi öyle?
Valla böyle ayı gibi bir şey kapının önünde duruyordu. Kaslı maslı bir şeydi. Şu an 'kaslar lens mi abi?' diye sormak istiyordum. Ama tabii ki de bugün yediğim boklardan sonra böyle bir şey yapmayacaktım.
Öykü, "Abi..." dediğinde tuttuğum nefesimi, hissettiğim rahatlıkla birlikte bıraktım. Ben neden rahatlıyorsam sanki?
Öykü'nün abi dediği adam bize doğru ilerlemeye başladığında Öykü, "Abi yeni komşularımız..." dedi. Adamın hâlâ çatık olan kaşları bize doğru döndüğünde, "Hoş geldiniz mahallemize," dedi.
Gülçiçek Teyze, "Hoş bulduk oğlum," dediğinde gülümsedi. Ben burada dış kapının mandalı gibi kalmıştım.
Öykü, Gülçiçek Teyze'ye dönerek, "Abim Fırat..." dediğinde gözlerim şaşkınlık içerisinde açıldı.
Öykü?
Kara, kuru kız? Kocaman yeşil gözler?
Ve abi Fırat?
Yok yok olamazdı canım öyle şey. Kesinlikle ben büyük bir tesadüfün ortasına düşmüştüm.
"Ne olur olmasın," diye mırıldandım kendi kendime.
Valla öyle bir şey olursa ben biterdim. Düşünsenize ilk aşkım ve başıma bela olan abisiyle karşı karşıyaydım.
Bu benim için bir felaketin başlangıcı olurdu.
Burak'tan...
Gelirken gördüğüm markete doğru yürümeye başladığımda, gözlerimi çevrede gezdiriyor, mahalleyi tanımaya çalışıyordum. Sıcak bir mahalleye benziyordu. Kapının önlerinde kadınlar sohbet ediyor, sokaklarda çocuklar oyunlar oynuyorlardı. İleride gördüğüm bir kadın topluluğuyla birlikte gözlerim şaşkınlık içerisinde açıldığında, dudaklarım hafif bir gülümsemeye ev sahipliği ederek kıvrıldı.
Yaşlı teyzeler resmen altın günlerini kapının önünde yapıyorlardı. Çekirdek çitliyorlar, kısır yiyorlar ve höpürdete höbürdete çaylarını içiyorlardı. Bu hallerine gülmemek için kendimi zor tuttuğumda, sanki onları hiç görmemiş gibi yaparak yürümeye devam ettim.
"Oğlum," diye bağıran bir kadının sesi kulaklarıma dolduğunda, kadın tekrardan bağırdı. "Mavi gömlekli oğlum." Mavi gömlek mi? Gözlerimi üzerime çevirdiğimde gördüğüm mavi gömleğimle birlikte, gözlerimi bu sefer kadınlara doğru çevirdim. Nasıl ya? 'Oğlum oğlum' diye bana mı sesleniyorlardı?
"Bana mı diyorsunuz teyzeciğim?" diye sorduğumda kadınlar sanki koro gibi hep birlikte başlarını salladılar.
"Tabii sana diyoruz oğlum. Senden başka mavi gömlekli mi var?" Nereden bileyim ben teyzeciğim var mı, yok mu?
Teyzelere karşılık bir şey demeyerek sessiz kaldığımda, aralarından en tombik ve yaşlı olan teyze eliyle yanındaki boşluğu işaret etti. Galiba beni yanına çağırıyordu. Sizce korkmalı mıyım? Bence kesinlikle korkmalıyım. O kadar fazlalardı ki...
"Gelsene çocuğum yanımıza," dediğinde tombik teyze çekingen adımlarla yanlarına doğru yürümeye başladım. "Sevil sen de çocuğa kısır koy."
"Yok yok," dedim hemen. "Ben yemem. Teşekkür ederim."
"Olmaz öyle oğlum," dedi içlerinden bir tanesi. "Yersin yer." Yemem be teyzeciğim yemem. Adının Sevil olduğunu öğrendiğim teyze kısırla doldurduğu tabağı bana doğru uzattığında, istemeye istemeye aldım. Öyle bir bakıyorlardı ki teyzeler, sanki almasam büyük sorun çıkacakmış gibi.
"Kimlerdensin sen oğlum?" dediğinde yanımda oturan tombik teyze, gözlerimi onlara doğru çevirdim. Hepsi bana büyük bir dikkatle bakıyorlardı.
Kimlerden miydim ben?
"Ateşgillerdenim teyzeciğim," dediğimde teyzeler anlamamazlık içerisinde yüzüme bakmaya başladılar. Tabii bakarlardı. Ateşgillerdenim de neydi yaa?
"Yani yeni taşındık biz buraya. Daha doğrusu arkadaşım taşındı." Yüzlerindeki anlamamazlık ifadeleri silindiğinde, gülümsediler.
"Kaç yaşındasın oğlum?" Tam soruyu soran teyzeye cevap vermek için dudaklarımı araladığımda, başka teyze bir soru daha sordu.
"Okuyor musun?"
"Sevgilin var mı?"
"Ya da nişanlın? Evli olmadığını düşündük ama."
"Arkadaşın nereye taşındı?" Her bir teyzenin dudaklarının arasından başka başka sorular döküldüğünde, şaşkınlık içerisinde kalakaldım. Ben ne yapacaktım? Sadece yiyecek, içecek bir şeyler almak için çıkmıştım. Ama şu an düştüğüm durum, içinden çıkamayacağım kadar karışmıştı.
"Maşallah kadınlar maşallah. Kaşı, gözü, yüzü nasıl da güzel maşallah." Tombik teyzenin söylediklerinden sonra teyzeler hep bir ağızdan, "Maşallah..." diyerek yüzüme tükürdüklerinde, gelen tükürüklerle birlikte yüzümü buruşturdum. Allah'ım sen bana yardım et.
Ben hangi ara bu duruma düşmüştüm ya?
Ve nasıl çıkacaktım? Şu kadarcık kısa zamanda anladığım kadarıyla bu teyzeler beni asla bırakmaz, altın günlerinin bir parçası ederlerdi.
Ben gerçekten sıçmıştım.
****
Elimde tuttuğum market poşetleriyle sonunda marketten çıkabildiğimde, derin bir nefes aldım. Bugün girdiğim yerden bir türlü çıkmayı başaramıyordum. Önce teyzelerin yanından kaçamamış, bir türlü çıkamamıştım. Şimdi ise marketten çıkamamıştım.
Hele o teyzeler neydi öyle ya?
Beni bir saate yakın zorla yanlarında tutmuşlar, bir türlü bırakmamışlardı. Bir saat onların sorduğu sorulara cevap vermiş, pes etmeden beni artık salmalarını beklemiştim. Ama yoktu yani beni bir türlü bırakmamışlardı.
En sonunda kendimi zorla Beste'ye mesaj atarak aratmış, arkadaşlarım çok aç kalmış diyerek yanlarından zorla kaçmıştım. Tabii kaçmadan önce bana tombik teyze numarasını vermiş, bir sonraki altın günlerine davet etmişlerdi. 'Altınını da unutma' demişlerdi.
Bu yaşadıklarım şaka gibi ama gerçekti.
Elimdeki poşetlerle birlikte yürümeye başladığımda, olduğum yerde aniden duraksadım. Kafam o kadar karışmıştı ki; şu an nereye gideceğimi bilmiyordum. Ben nereden gelmiştim? Sağdan mı soldan mı?
Yemin ederim bir mahallede kaybolmadığım kalmıştı.
Sol taraftan gelmiştim ama şimdi oradan geri dönsem o teyzelere tekrardan yakalanacaktım. Dönmesem de evi bulamayacaktım. Tam geldiğim yoldan yürümeye başlayacağım sıra, duyduğum bağırma sesiyle birlikte gözlerim istemsiz bir şekilde sesin geldiği yöne doğru çevrildi.
Genç bir kız elini beline koymuş bir şekilde, çocuklara bağırıyordu.
"Ay ne olacak sanki bir kez sürsem?" Genç kız elinde tuttuğu kaykaya sıkıca sarıldığında, küçük kızlar birbirlerine doğru baktı.
"Ya abla kocaman oldun sen, kırarsın kaykayımızı." Yani küçük kızlar pekte haksız sayılmazdı.
"Ya siz bana ne demeye çalışıyorsunuz? Ayı mıyım ben? Kilo mu aldım ben?"
"Abla o küçükler için küçükler. Hem bak üzerinde Flora var görmüyor musun?" Küçük kızlar hâlâ ona laf anlatmaya çalışıyordu.
"Ya ne var Flora varsa? Ben çok severim zaten Flora'yı..." diyen kız elindeki kaykayı yere koyduğunda, dudağım yukarıya doğru kıvrıldı. Anlaşılan o kız o kaykayı mutlaka sürecekti.
"Bir tur kayıp getireceğim bakın söz size." Küçük kızlar birbirlerine bakıp başlarını salladığında, genç kız ellerini birbirine çarparak sevinçle güldü.
Genç kız, kaykayın üzerine oturduğunda ayaklarını iki yanına doğru açarak, yokuştan kaymaya başladı. Ağzını kocaman açarak güldüğünde, dudaklarımda tekrardan bir tebessüm oluştu.
Gerçekten çok hoş gözüküyordu.
Ne diyordum ben ya böyle? Bir de burada durmuş tanımadığım birisini izliyordum. "Saçmalama Burak," diye kendi kendime konuştuğumda, bacaklarımı hareket ettirerek yürümeye başladım. Yürümeye devam ettiğim sıra yan taraftan gelen arabayı gördüğümde, gözlerimi hızlı bir şekilde kıza doğru çevirdim.
Yokuş aşağı kaykayla kayıyordu. Ve ne o arabanın varlığını görüyordu, ne de araba onu...
Elimdeki poşetleri yere fırlatarak ona doğru koşmaya başladığımda, "Araba," diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Kız beni duymayarak gülmeye devam ettiğinde, hızlı bir şekilde önüne doğru koşmaya devam ettim. Yokuşun başına geldiğim sırada öne doğru eğilerek kızın önüne bariyer gibi durduğumda, yokuştan aşağıya doğru gelen kaykay bacaklarıma çarparak durdu.
Kız kollarını refleksle belime doğru sardığında, araba arkamızdan büyük bir hızla geçti.
Bana kollarını sarmış olan kızın kalbi kalbime değiyordu.
Ve kalbi kalbimde atıyordu.
Sanki kalbi kalbimin içinde atıyor gibiydi.
~
Bölüm sonu...
Nasıl buldunuz bakalım?
Beğendiniz mi?
Şimdi size sorularım var. Cevap vermeden kaçmayın. Biraz konuşalım. 🥰
~ İlk aşkınızı hatırlıyor musunuz? Nasıl bir histi?
~ Sizde Serseri'ler gibi iç sesinize isim koydunuz mu? Bunu deli gibi merak ediyorum gğweğdğğf ben bundan sonra koyacağım ğqğsğdğ
~ Bölümde en sevdiğiniz, beğendiğiniz sahne hangisi oldu?
~ Bölümde en beğenmediğiniz sahne hangisi oldu?
~ Bu bölümde en çok hangi karakterimizi beğendiniz?
~ Aslan ve Öykü hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce onların cephesinde neler olur?
~ Burak ve kaykaycı kızımız hakkında neler düşünüyorsunuz?
~ Ve Asrın ve Beste hakkında neler düşünüyorsunuz?
Yıldızımızı parlatmadan ve yorumlarınızı belirtmeden gitmeyin lütfen🌟
İnstagram: mavininhikayeleri
Twitter: kendince_yazar0
Sizleri seviyorum.
💙
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro