Utancın Külleri
Şarkı: Michael Jackson - Billie Jean
Atlas'ın hediyesi kar küresi çalışma masamın üstünde duruyordu. Sessiz ve yalnız bir görünüşü vardı Pobeda'nın. Masamın üstünde kıpırtısız dururken, kar düşmeyen zirvelerinde herşey olabildiğince normal görünüyordu ama aslında hiçbir şey yolunda gitmiyordu.
Tıpkı benim gibi. Sessiz. Yalnız. Ve hiçbir şey yolunda gitmiyor. Boşlukta salınan görünmez hava partikülleri gibiydim. Hayatımın rotasını yitirmiştim. Robot gibi tekrarlanan hareketlerden ibaret tatsız bir döngünün içinde geçiyordu günlerim.
Pazar günkü ayrılık konuşmamızın üstünden birkaç gün geçmişti. Hala okul çıkışlarında onu görmeyi beklediğim için kendime kızıyordum. İçten içe özler de gelir diye umuyordum. Elbette haketmiyordum. Elbette çok saçmaydı. Elbette gelmiyordu.
Pazartesi. Okul. Kütüphane.
Salı. Okul. Çocuk bakma.
Çarşamba. Okul. Sedef'le dertleşme. Tunç'la resmi olarak çıkmaya başlamaları üzerine sohbet.
Perşembe.
Artık perşembeleri yapılan toplantılara gitmeyi düşünmüyordum. Kulüpten ayrılan ilk kişi değildim sonuçta, sorun olacağını sanmıyordum. Herşeyden önce Atlas nedenini bilecek ve anlayış gösterecekti. Dalgın düşüncelerim öğle arasında sınıf arkadaşlarımla beraber oturduğumuz kafede adımın seslenildiğini duymamla bölündü. Yağmurdan kaçıp kafeye sığınmış gibi görünen Buket, şemsiyesini kapatarak bana doğru geliyordu.
"Selam."
"Selam. Naber güzellik?"
"Bilmem." Yüzüme tereddütlü bir ifadeyle bakıyordu. Masadaki arkadaşlarımın kendi aralarında konuşup bizi dinlemediklerini farkettiğinde doğrudan, "Atlas'la ayrıldınız mı?" diye sordu.
Yüzümdeki ifadeyi sabit tutmaya odaklandım.
"Evet. Nasıl öğrendin?"
"Atlas anlatmadı tabi ki. Kendisine ulaşabilene aşkolsun. Aniden ortadan kaybolunca tahmin yürüttüm diyelim."
"Ya. Ulaşamıyor musun?" Meraklanmıştım.
"Ulaşamıyordum. Haber aldım sonra." Gözlerini devirdi. "Ah be İpek, ne güzeldiniz. Daha da yeni konuşmuştuk. Ne oldu da bitti?"
Gözlerimin ihanetine karşı direndim.
"Anlatılacak bir şey yok. Sıradan şeyler." diye mırıldandım.
"Atlas'ın doğum günü kutlaması için sana danışacaktım ben de. Yazık oldu." Başımdan aşağı bir kova buzlu su dökülmüş gibi oldum. Buket üzgündü. "20 Kasım'da. Önümüzdeki haftaya denk geliyor." diye açıkladı.
"Bilmiyordum." dedim. Aynı anda kendimi, içimdeki dev uçurumdan aşağı defalarca atmakla meşguldüm.
"Sene başında, okuldaki son senemiz olduğundan bütün eğlence fırsatlarını değerlendireceğiz diye konuşmuştuk. Hatırlamaya değer doğum günleri yapmak istiyordum bizim grubun hepsi için."
"Çok güzel düşünmüşsün ama ben herşeyi mahvettim." dedim ellerimi yüzüme kapatarak.
"Sorun değil. Üzülme. Atlas hiçbir zaman doğum günü kutlamayı seven tiplerden olmadı."
"Aslında hala yapabilirsiniz. Şimdi morali bozuk diye istemese de doğum gününe kadar ikna edilebilir. Yeterince motive edilirse reddetmeyecektir."
Buruk bir ifadeyle kafasını iki yana salladı.
"Ne yazık ki imkansız güzelim. Kendisi şimdi çok uzaklarda. Yakın zamanda döneceğini sanmıyorum."
Peş peşe gelen darbeler yüzünden alaşağı olmuş, sersemlemiştim.
"Nasıl yani?"
"Ne ara ayarladı inan bilmiyorum. Çünkü hafta başında sponsor firmayla çekimlerim var diyordu. Rusya ekspedisyonlarında tanıştığı Norveçli bir arkadaşının daveti üzerine Norveç'e tırmanışa gitmiş. Yılbaşından sonrayı bulur dönmesi. Tunç'tan öğrendim ben de. Kulüpteki ve şirketteki işlerini Tunç'a paslamış hep. Başka kimseye haber vermemiş giderken."
Norveç, diye geçirdim içimden, ne güzeldir şimdi. Muhteşem doğasına ve büyülü kuzey ışıklarına internet kaynaklarından bakmaya doyamadığımız bir periler ülkesi. Bense bembeyaz duvara inen bir balyoz darbesi. Atlas'ın yıkılmaz görünümünde bir çatlak açmıştım belki. Onarabilmek için uzaklaşmayı seçmişti. Ne kadar tanıdık geldi bu hareketi. Varlığı kadar yokluğunda bile öğrenilecek şeyler olduğunu öğretti bana. Birbirimize sandığından çok benziyoruz deyişini düşündüm. Benziyorduk. Ben de yaralandıkça uzaklaşmayı seçenlerdendim. Herkesin kendince bir yolu vardı uzaklaşmak için. Kimi yürüyüşe çıkardı bir süreliğine. İyi gelirdi. Kimi insanlar evden uzaklaşır giderdi. Kimileri şehri terkederdi. Kimileri hayatı.
Ben babamın ölümünden sonra acı veren o evde olmak yerine doğada olmayı, doğa sporlarıyla uğraşmayı seçmiştim. Babamın kızı olmayı, derdimi dağa, taşa, ağaçlara, kuşlara anlatmayı, özgür olmayı seçmiştim. Kalbimi kazanan adamın da tıpkı böyle biri olması tesadüf müydü yoksa son derece normal miydi? Bilemiyordum.
Tek isteğim, kendisini bir an önce onarabilmesi ve sevdiklerinin arasına dönmesiydi. Ben sadece bir buçuk aydır tanıdığı biriydim. Kalıcı etkiler bırakmış sayılmazdım. Kendi düşüncem kendi yüreğimi ezdi. Çünkü isterdim. Başka bir umut olsa onunla kalmak, Atlas'ın hayatında kalıcı olmak isterdim. Kuzey ışıklarını, Norveç fiyortlarını, buz tutmuş şelaleleri, karlı tepeleri onunla birlikte görmek isterdim. Ama yoktu. Umarım bensiz çok daha mutlu olurdu.
Devam eden günler, bilinmezliğe yük taşıyan bir trenin birbirine bağlı lokomotifleri gibi peş peşe geçti. Kış şiddetini arttırdı. Yağmurlar kara dönüştü. Karlar buza. Şehir bir kez daha beyaz örtüye bürünerek içinde yaşayanlarına sunduğu bütün kötülüklerden affını diledi. Binbir derdi vardı büyük şehirlinin. Kiminin tuzu kuruydu, kimininki yaştı. Her kötülükte bir iyilik bulan romantikler, binlerce kar fotoğrafı çekip mutlu oldular. Bir yanda villasının ısıtma masrafı çok geldi diye morali bozulanlar vardı, bir yanda ayakkabısı su alan çocuklar. Bir yanda elinde kahvesiyle manzarayı uzaktan izleyenler vardı, bir yanda manzaranın içine dahil olanlar. Sıcacık evine mahkum diye üzülenler vardı ve sabahın köründe işine, okuluna gitmek zorunda olanlar... Kimimiz düştük, kimimiz kalktık.
Kasım geçti. Aralık geçti. Doğum günü geldi geçti. Atlas geri dönmedi.
Etrafımdaki herkes yılbaşı gecesi için plan yapıyordu. Ben de sınıf arkadaşlarımdan, Buket'ten ve Sedef'ten davetler almıştım. Sedef, son zamanlarda karda bir görünüp bir kaybolan köstebek misaliydi. Fazla görüşemesek de Tunç'la doludizgin gittikleri haberlerini alıyordum. Onun adına mutluydum, konuya ilgim de bununla sınırlıydı. Yılbaşı gecesi için benim planım, sayılı gün kalan finallerim için ders çalışmaktı. Sırf bu yüzden annemin yanına bile gitmemiştim. Sorumluluklarım ağır basıyordu. Annem anlıyordu. Nasılsa yarı yıl tatilinde görüşecektik.
Böylece insanların günler hatta haftalar öncesinde rezervasyon yaptırdıkları malum gece geldiğinde kendi adıma hazırlık için pijamalarımı giydim. Ders notlarımı düzenledim. Silgi tozlarıyla pislenmiş masanın başına oturdum. Yarım saat geçti geçmedi telefonum yana yakıla çalmaya başladı. Sedef'in aradığını görüp bıkkınlıkla görmezlikten geldim. Pes etmiyordu. Üçüncü aramasını meşgule attığımda nihayet anlaması gerektirdi.
Kısa süre sonra Tunç'la beraber yurdun önüne gelip, arabanın kornasına sapık gibi basmalarını kesinlikle beklemiyordum. Tunç kornaya yüklenirken, Sedef arabanın açılır tavanından dışarı çıkmış avaz avaz adımı bağırıyordu. Yurt güvenliğinin onlara doğru yürüdüğünü gördüm. Cama çıktım.
"Napıyorsun sen?"
"İİİİPPPPEEEEKKK!"
"Buradayım! Sus Allah'ın cezası. Bağırma daha fazla."
Sedef daha gece başlamadan sarhoş olmuş gibi görünüyordu. Çünkü sakin kafayla olsa böylesi bir taşkınlığı o bile yapmazdı.
"HANİ NEREDESİN? BURADA DEĞİLSİN?"
"Ya ne istiyorsun benden?"
"HEMEN GİYİNİP BİZİMLE GELMENİ."
Güvenlikçi abi Tunç'la konuşuyordu ve Tunç'un ona ciddi ciddi; kızın annesi rahatsızlanmış onu görmeye götürüyoruz dediğini duydum. Yalanın kuyruklusu da uzaktan böyle görünüyordu demek, güvenlikçi abi de ikna olmamıştı, onları göndermeye çalışıyordu. İki taraf da pes etmeyince polis çağırma kelimeleri geçmeye başladı. Sedef hala gırtlaklıyorlarmış gibi adımı bağırıyordu. Yurtta kalan az sayıda kız da cama çıkmış, öfkelerini dile getiriyorlardı. Gerçekten hasta ya da ders çalışan ya da uyumak isteyen insanlar olabilirdi. Daha fazla rahatsızlık vermelerine sebep olmak istemedim.
"Geliyorum. Yeter ki kesin şu şamatayı."
Islıklar ve alkışlar eşliğinde kornaya basmayı sürdürdüler. O an anladım ki, Tunç da alkol konusunda Sedef'ten geri kalır durumda değildi. Ve ben bu ikisiyle dışarı çıkmayı kabul etmiştim. Onlara katılmam karşılığında kampüste sessiz bir şekilde beklemeyi kabul ettiler. Hazırlanmam için bana yarım saat vererek ortalıktan kayboldular. Derin bir nefes alarak içeri girdim.
Belaya çatmıştım resmen. Ellerimi yüzümden geçirdim. Bir an için ne yapacağım şimdi diye boş boş bakındım. Dışarı çıkma fikrine o kadar yabancıydım ki, hele ki eğlenmek... ne ruh halim uygundu buna, ne de canım istiyordu. Hayır yani ne giyeceğimi bile bilmiyordum. Ben bunu düşünürken Sedef'ten mesaj geldi.
"Dolabımda tam senlik siyah deri bir elbise var. Onu giy. Üzerine de deri ceketini al."
Etrafımdaki insanlar maşallah hayatımı her konuda kontrol etmekten geri kalmıyorlardı. Atlas gitti derken bir de Sedef çıkmıştı başıma. O kısacık anda Atlas gitti diye düşünmek bile içimi yakan düşünceleri ateşledi. Ne zaman geri dönecekti? Geri döndüğünde birbirimizi görecek miydik? Bana karşı tavrı nasıl olacaktı? Yokluğunda artan özlem duygusu burun deliklerimi sızlatır olmuştu. Biliyordum, dönse de birlikte olamayacağımızı biliyordum. Yine de bu, onu özlememe, onu görmeyi delicesine istemememe engel olmuyordu. Şöyle uzaktan bile görsem...
Düşüncelerimi susturup, yapılan emrivakiye öfleye püfleye dolabın kapağını açtım. Sedef'in söylediği elbise gerçekten de benim giyebileceğim tarzdaydı. Miniydi ama aşırı kısa değildi, üstüne yapışmıyordu, hafif dökümlü bir modeli vardı. Sedef'ten çok benim tarzımdı hatta Sedef'in nasıl böyle bir elbise satın aldığına şaşırmıştım. Elbisenin altına kalın siyah çorap ve postallarımı giydim. Boynuma annemin hediyesi inci kolyelerimi doladım. Saçlarımı ellerimle şöyle bir havalandırdım. Dudağıma doğal bir renk veren vişne aromalı nemlendiricimi sürdüm. Hazırdım.
İki deli tam yarım saat sonra yeniden yurdun girişinde belirmişlerdi. Bir kez daha aynı gürültünün çıkmasını göze alamayarak çabucak arabaya atladım. Sedef hala yarı beline kadar tavandan dışarı çıkmış halde el kol sallıyor, arabanın içinde çalan yüksek sesli müziğe eşlik ediyordu. Tunç'un umrunda değil gibiydi. Trafiğin olmadığı yerlerde gaza basıyordu. Sedef'in sağlığından endişelenerek içeri girmesi için çekiştirdim. Zor bela ikna olup yerine oturdu.
"Şu kemerini bağla. Tunç sen de tavanı kapatır mısın? Dışarısı eksi bilmem kaç derece. Donuyorum."
"Geldi ananem." diye söylendi Sedef. Sonra evde dibini gördükleri tekilayı anlattı. Onaylamayarak Tunç'a bakış attım.
"Çok güzel. Alkollü araç kullanıyorsun!"
"Ben çok içmedim ya."
"Eminim."
"Valla içmedim. Arabanın tepesini açınca soğuk hava iyi geldi üstelik. Açıldım."
Yine de bir an önce gideceğimiz yere varmayı diledim. Saat henüz herhangi bir mekana gitmek için erkendi.
"Nereye gidiyoruz?"
"Eataly'de yemek yeriz. Sonra Ruffles'ta bir parti var. Ona davetliyiz. Düzenleyen benim arkadaşım."
"Kalabalık olur kesin."
Sedef bu kez açıkça öfledi.
"Kızım kalabalık olacak tabi. Yılbaşı gecesi boş mu olsun istiyorsun?"
"Zorla götürüldüğüm gerçeğini atlamazsak sevinirim."
Gülüştüler.
"Meşhur bir söz vardır; malum olay kaçınılmazsa zevk almaya bakacaksın."
Dikiz aynasından göz göze geldiğim Tunç'a gözlerimi kocaman açarak baktım.
"Duymamış olayım."
"Ya bırak kasmayı! Sen de biraz eğlen istedik işte. Atlas'la ayrıldığınızdan beri hayalet gibisin."
Bu, Tunç'un ayrılığımızı ilk kez dile getirdiği andı. Bilmesine şaşırmamıştım aslında, biliyordu tabi ki. Ben de onun bir buçuk aydır Atlas'tan ona kalan işlerle yoğun olduğunu biliyordum. Ara sıra orada burada denk gelmiştik, her defasında nasıl olduğumu sormuştu. Fakat yılbaşı gecesine dek açıkça dile getirmemişti. Atlas'la ilişkimizin üç ayı geçmeyeceğine dair iddiasını hatırladım. Kendi çapında haklı çıkmıştı. Buna rağmen yüzüme vurmamayı seçmesinden dolayı memnundum.
Dikiz aynasından hala bana baktığını farkettim. Gözlerimi kaçırdım.
"Pekala." dedim camdan dışarı bakarak. "Eğlenelim öyleyse."
************
Zorlu'nun içi dışı yılbaşı için süslenmişti. Her yerde ışıkla kaplanmış yılbaşı ağaçları, Noel babalar, geyikler, yıldızlar, küreler, pastadan evler görüyordum. Arabayı valeye bırakıp, ışıl ışıl bir kırmızı halıdan geçerek PSM kapısından içeri girdik. Eataly rezervasyon alan bir restoran değildi. Giriş beklediğimiz gibi kalabalıktı. Ünlülerin bile kuyruk beklediği yerde bizim de beklememiz anormal değildi.
Sedef incecik topukluların üstünde dikiliyordu. Gerçi o topuklularla hareket etmeye dans gecelerinden alışkındı. Yine de kendi adıma imkansız gelen görüntüsüne inceleyen gözlerle baktım. Üzerine tam oturan, kısa eteğinin uçları tiftik tiftik tüylerle kaplı, kumaşında ışıltılar gizli siyah bir elbise giymişti. Elinde küçücük bir el çantası vardı. Kumral saçları zarif bir şekilde dağınık topuz yapılmıştı. Buğday rengi teni straplez elbisesinin etkisiyle iyice ortaya çıkmıştı. Kedi gözü makyajıyla çok çekici görünüyordu. Kuaförde yapılmış görünen saç ve makyajını kendisi yaptığına emindim. Sedef, bu konularda yetenekliydi.
Tunç elini, sahiplenici bir tavırla kız arkadaşının beline dayamıştı. Sedef'in yüksek topuklularına rağmen ondan uzundu. Gri, şık bir gömlek ve koyu renk bir pantolon giymişti. Gömleğinin yakaları açıktı. Biraz uzun, koyu renk saçları, kulağındaki küpesi ve ardından metrelerce baktıran parfümüyle etkileyici olduğunu kabul etmem gerekiyordu. Birbirlerine yakışıyorlardı. Dakikalardır yanlarındaydım ve saçma sapan şakalarıyla yalnızlığımı unutturmuşlardı. Kendileri eğlendikleri kadar beni de eğlendiriyorlardı. İyi bir çift olduklarını düşündüm ve bunun uzun ömürlü olmasını diledim.
Nihayet yer bulup oturduk. Pizzalarımızı söyleyip muhabbete devam ettik.
"Kendininki bitti, benim pizzama dadandın. Yeme artık yeter." Sedef Tunç'a sinirleniyordu.
"Güzelim pizza şişkinlik yapar. Göbeğin çıkar bu kıyafetle. Ben seni düşünüyorum ve yardımcı oluyorum."
"Ya evet, çok yardımcı oluyorsun."
Bense o anda Atlas'ın da pizzayı çok sevdiğini düşünüyordum.
"İpek tabi senin böyle bir derdin yok. Elbisen benimki kadar dar değil."
Düşüncelerimden sıyrılıp gülümsedim.
"Evet, çok rahat elbisem. Teşekkür ederim."
"Beğenmene sevindim. Çok da yakıştı. Artık senin. Güle güle giy."
"Ya hayır, kabul edemem."
"Bu elbiseyi ben teyzemin butiğinden almıştım. Okulu kazandığım için bir hediye vermek istiyordu. Çok ısrar etti, ben de kıramayıp hızlıca bunu seçmiştim. Hiç benim tarzım değil ama nasılsa giymeyeceğim. Sende müthiş duruyor. Lütfen kabul et."
"Pekala, bir kez daha teşekkürler öyleyse."
"Birbirinizin kıyafetlerini de giydiğinize göre kardeş sayılırsınız artık."
Tunç'un yorumu karşısında ben pişmiş kelle gibi sırıttım, Sedef'se hemen kolunu omzuma doladı.
"Ha şunu bileydin. Senden vazgeçerim ondan vazgeçmem." dedi.
"Biraz iddialı olmadın mı sence canısı?"
"Olmadım canısı." Ciddi değillerdi elbette şakalaşıyorlardı.
"Ne zaman birlikte eve çıkacaksınız ben onu merak ediyorum. Yurtta imza atmaktan bıkmadınız mı hala?"
Ev demek, sorumluluk demek, daha fazla maddi külfet demekti. Başımı hafifçe yere eğip çekimser kaldım. Sedef bu konuda da benden daha atılgandı.
"Bence gayet güzel fikir. Zaten zamanında İpek'e bir gün eve çıkarsam onunla çıkacağımı söylemiştim. Sen ne diyorsun İpek?" Kırıcı olmak istemeyip omuz silktim.
"Olabilir."
"Ailelerle konuşup, yarı yıl tatilinde bu işi halledebiliriz. Şurada çok zaman kalmadı."
Sedef'in ailesi Bursa'da yaşıyordu, bu yüzden dönem içinde eve gidip gelebilmişti.
"Annemi aylardır görmüyorum. Yarı yılda eve gitmem gerekiyor."
"Sorun değil. Kesin karar verirsek evi ben bakarım."
"Ben de bakarım sizin için." dedi Tunç. Çok olası gelmiyordu hala, bu yüzden tekrarladım:
"Olabilir."
"Saat ilerledi. Mekana geçelim mi artık?"
"Tamam hesabı istiyorum."
Kalan biralarımızı da dikip kalktık.
Yılbaşı balosu için Ruffles Otelin balo salonuna geçtiğimizde belli belirsiz bir çakırkeyiflik vardı üzerimde. Tepeden aynalı ışıklandırması ve görkemli bir dekorasyonu olan büyük bir salondu burası. Genel olarak ayakta eğleniliyordu. Kenarlarda yorulanlar için yuvarlak puf koltuklar vardı ama birçoğunun üzeri kim bilir nerede hoplayıp zıplayan sahiplerinin kaderine terkettiği çanta ve montlarla dolmuştu.
Tunç, salonun tam orta yerine konumlandırılan ve belki yirmi barmenin çalıştığı dev bardan içkilerimizi aldı. Biz de sahnedeki çılgın gösteriler yapan müzisyeni izlemek ve dinlemek üzere kalabalığın içine karıştık. Bir süredir dans ediyor, içiyor, gülüyorduk. Sedef sürekli çektiği fotoğraflar ve videolarla Instagram story'lerini coşturuyordu. Saatler geceyarısını gösterdiğinde sahnedeki kızın ve tepemize yağan konfetilerin eşliğinde yeni yılı kutladık. Ardından sahneyi cüretkar kostümleriyle dudak uçuklatan dansçılar aldı. Alkol sınırı ortalama düzeyleri fazlasıyla aşmışken ben de alev çemberlerinin içinden jimnastikçi gibi kıvrak hareketlerle geçen dansçıları ağzım açık izliyordum. Sıradaki gösterinin daha da iddialı olacağı belirtilerek kısa bir mola verildi.
Kısılan ışıklar açıldı. Mekanda Madonna, Bon Jovi gibi isimlerin klasikleri çalınmaya başladı. Sigara içenler için bulunmaz fırsattı. Sedef'te dışarı akın eden kalabalığa yöneldi. Alkolün verdiği cesaretle kolundan yakalayıp, "Gitme!" diye bağırdım. Aynı hareketi Tunç'ta tekrarladı. Sedef ikimizi kafa kafaya tokuşturmak ister gibi kendine doğru çekerek yanaklarımıza sulu birer öpücük kondurdu.
"Aşklarım, bir fırt içip geliyorum hemen."
"Off git tamam git. Yanağımı leş gibi öptün." diyerek yanağımı ovuşturdum. Tunç'ta,
"Bok iç." diyerek tepkisini gösterdi.
Sedef gitmişti ve Tunç'la baş başa kalmıştık. Birbirimize baktığımız sıkıntılı bir andan sonra Tunç, gamzeli yüzünde sevimli bir ifadeyle kafasını eğdi.
"Ee böyle dikilecek miyiz? Hadi dans edelim."
Tam şarkının bittiği anda söylemişti.
"Önce bir şarkı çalsa fena olmaz."
Aynı anda yeni şarkının ilk melodileri duyulmaya başlandı.
"Hasiktir, hasiktir, hasiktir... benim şarkım çıktı."
Elimi şıklatarak tempo tutmaya başlamıştım. Tunç'unsa şarkıyı çok sevdiği kendini anında kaptırmasından belli oluyordu. Sözlerine eşlik ederek ve beni de becerikli hareketlerine ortak ederek dans etmeye başladı. Etrafımda dönüyordu ve gülüyordum.
"Billie Jean mi senin şarkın?" dedim tereddüte düşerek.
"Evet."
"Neden?"
"Çünkü Michael."
Elimden tutarak beni kendi etrafında döndürdü.
"Peki."
"O yüzden değil aslında." diyerek kendini düzeltti. "Tam bir yalancı çapkın şarkısı değil mi? Sözlere dikkat et: Billie Jean is not my lover. She's just a girl who claims that i am the one. But the kid is not my son. Dans pistinde tanıştığı kızla birlikte olup, doğan çocuğu reddetmek müthiş bir klişe değil mi? Tabi MJ şarkıyı bu amaçla yazmamış ama yine de..."
"Ne amaçla yazmış?"
"Hiç tanımadığı halde kendisinden çocuk sahibi olduğunu iddia eden hayranları için."
Kahkaha attım.
"İyi hikaye. Sana yalancı çapkın kısmı uyuyor sanırım."
O da kahkaha attı.
"Hayır, bana değil. Ne münasebet! Kalbimi kırıyorsun."
Yönlendirmesi sayesinde bir kez daha döndüm, kollarında eğildim ve doğruldum.
"Kime uyuyor? Kafamı karıştırdın şu an."
Kafamın karışmasında alkolün etkisi yadsınamazdı tabi.
"Babama." diye cevap verince hepten afalladım. Kaşlarım çatıldı dans etmeyi bıraktım.
"Eğlen bakalım tabi. Eğlen nasılsa kafam güzel."
"Ya hayır. Çok ciddi bir şey anlatıyorum sana." Bunu söylerken dahi yüzü gülüyordu ve dans etmeye kaldığımız yerden devam ettik.
"Dinliyorum."
"Öz babam, annemi kendisinden hamile kaldığını öğrendiğinde terketmiş."
"Gerçek mi?"
"Gerçek."
"Ben senin annenle babanın hala beraber olduklarını sanıyordum."
Tunç'un babasının ünlü bir işadamı olduğu kulaktan kulağa konuşulan bir bilgiydi. Bana da Sedef'ten daha önce kulüpten birileri söylemişti. Üstelik maddi durumları çok iyiydi. Tunç'un genel hali tavrında da hiç annesiyle perişan olmuş bir çocuktan eser yoktu.
"Annemin evli olduğu adam benim öz babam değil. Doğduğumdan beri sahiplendiği için babam sayılır tabi. Çok iyi biri o. Baba diyorum zaten ama dedem yaşında."
"Peki sen bu gerçeği kaç yaşında öğrendin?"
"Büyüktüm baya."
"Öz babanı tanıyor musun?"
"Hayır."
"O seni tanıyor mu?"
"Hiç sanmıyorum. Ama belki bir gün tanışırız." Umursamazca güldü.
"Vay be. Böyle bir hayatın olduğunu bilmiyordum."
"Senden başka bilen yok zaten. Sana da niye anlattım bilmiyorum. Alkol..." Tek elini şakağına dayadı.
"Bir de Billie Jean." dedim. Güldük.
"Evet, Billie Jean."
"Benim de babam ortalıkta yok." deyiverdim birdenbire ciddileşerek. Tunç seri halde gözlerini kırpıştırdı.
"Yok derken?"
Anlık bir karardı. Birdenbire ona anlatmak istedim. Samimi itiraflarıyla içimdeki anlatma isteğini tetiklemişti. Belki biriyle dertleşmeye fena halde ihtiyacım vardı. Belki yaşananların ağırlığını kaldıramıyordum artık. Belki alkol yüzünden böylesine cesurdum. Belki de hiç olmadığım kadar zayıf düşmüştüm.
"Benimki öldü."
"Kaza mı geçirdi? Hasta mıydı?"
"Hayatımın en büyük muamması bu. Cevabı bilmiyorum. On yaşındaydım. Bir gün annem ve benimle vedalaşarak evden ayrıldı, her zaman gittiği gibi gitti. Geri dönmedi."
"Nasıl öldüğünü öğrenmek istiyor musun?"
"Yakın zamana kadar istiyordum. Bazı şeyler oldu. Artık ne istediğimi ben de bilmiyorum."
Tunç ciddi bir ifadeyle bakıyordu yüzüme. Zeki parıltılar içeren karanlık gözlerindeki anlamı çözemiyordum. Ama ürkütmüyordu beni aksine ona anlattığım için rahatlamıştım. Ertesi gün ölümüne pişman olacağımı bilsem de o gece için rahatlamıştım.
"Hiç normal değil bu yaşadıklarımız." dedi.
"Sanırım az önce kimseye anlatamadığımız sırlarımızı paylaştık."
"Öyle oldu. O zaman bir bira daha içeriz?"
Şarkı değişeli çok oluyordu. Sedef'in hala dönmediğini yeni farkediyordum.
"Hayır. Çok döndürdün beni. Midem bulandı. Sedef nerelerde kaldı?" diye söylendim.
"Bilmiyorum. Tuvalete gidelim istersen."
"Yok yok. Kenarda biraz oturursam geçer."
"Tamam oturalım."
Yuvarlak pufların olduğu yere ilerledik. Işıklar yine karartılmıştı. Muhtemelen sahneye biri çıkmak üzereydi. Sigaraya çıkan kalabalık birdenbire içeri doluşmaya başladı.
"Sedef bizi burada bulamaz." dedim. Tunç beni montların ve çantaların arasında zor bela bulduğu bir yere oturttu.
"Sen otur. Ben bir bakıp geleyim."
Etrafım tanımadığım insanlarla çevrili halde oturdum. Tunç elinde telefonla birlikte gözden kaybolduktan kısa süre sonra bir bardak suyla geri geldi.
"Bulamadım. Ama mesaj attım. Gelir kendisi. Ben de biraz oturacağım."
Uzattığı suyu aldım. Yana kayıp oturabilmesi için yer açtım. Onca kalabalığa rağmen, montların ve çantaların arasında kendimize özel bir alan yaratmıştık. Koltuk genişti. Geriye yaslanıp ayaklarımı uzattım. Tunç'ta aynısını yaptı. Yudum yudum içtiğim su iyi gelmişti.
"Su için teşekkür ederim."
"Sorun değil."
"Bunca zaman yüzüme vurmadığın şeyler için de teşekkür ederim."
"Onlar da sorun değil. İyi misin?"
"İyiyim. Bunu da sormaktan vazgeç artık." Duymamış gibi yaptı.
"Daha iyi görünüyorsun."
"Doğuştan savaşçıyımdır ben."
İçten bir şekilde gamzeli gamzeli güldü. Güldüğünde tamamen değişiyordu ifadesi. Kulağında küpesi, terden ıslanmış saçları, kara kaşları ve kara gözleriyle normalde ele avuca sığmaz hani neredeyse vahşi denebilecek bir ifadesi vardı. Ama o gülüş herşeyi değiştiriyordu. Çocuksu bir sevimlilik geliyordu yüzüne. Farklıydı. Tunç'a dair hissettiğim şeyler Atlas'a olan hislerimden çok farklıydı. Atlas'ı düşünmek içimi alev alev yakıyordu. Ona dokunmak tenimi tutuşturan bir aleve elimi uzatmak gibiydi. Tunç'a dokunmanın nasıl hissettireceğini merak ettim.
Yüz yüzeydik. Ellerim uzandı. Gözlerimi kapattım. Gözlerimin önünde sadece Atlas'ın yüzü belirdi. Ah bu yüz. Çok özledim. Çok çok özledim. Birini bu kadar özlemek çok zalimceydi, çok acımasızcaydı... çok çok katlanılmazdı. Ela gözleri, kirli sakalı, kalemle çizilmişçesine güzel dudakları... Parmak uçlarım Tunç'un gamzelerine değdi. İçimde o özlediğim kıpırtıyı hissetmeyi bekledim. Olmadı. Belirmedi. Tunç'a dokunduğum o an sadece kendimi güvende hissettim.
Ve sonra...yüzündeki ellerimi tuttu elleri. Yavaşça aşağı indirdi. Nasıl olabildi anlayamadan dudaklarımın üzerinde dudaklarını hissettim. Yumuşacık, nemli ve sıcaktı. Öpüşü bile farklıydı. Yavaş ve zararsızdı. Ufak bir temas gibi başlamıştı, git gide derinleşti. Git gide daha istekli bir hal aldı. Elimden ayrılan eli belime ulaşıp beni kendine doğru yaklaştırmak istediği anda kendime gelerek gözlerimi açtım. Tunç'a bakıyordum. Dehşete kapılarak ondan uzaklaştım.
Aman Allah'ım. Aman Allah'ım. Aman Allah'ım.
Ben ne yaptım?
"İpek."
"Sakın. Uzak dur benden."
Biz ne yaptık?
"Sakin ol."
"Konuşma. Sakın, sakın bunu normal kılacak bir şeyler söylemeye çalışma."
Elimi ağzıma kapattım. Yerimden fırladım.
Buradan hemen uzaklaşmalıyım. Hemen uzaklaşmalıyım. Hemen. Hemen. Hemen.
"Sen benim oda arkadaşımın sevgilisisin!" diye bağırdım.
Keyifsiz bir ifadeyle kafasını salladı. O da pişmandı. Biz ayvayı yemiştik. Tek istediğim hemen oradan uzaklaşmaktı. Tunç'u arkamda bırakarak insanları yara yara ilerlemeye başladım. Kime çarptığımı kimin içkisini döktüğümü farketmiyordum. İnsanların arkamdan söylendiklerini duyabiliyordum. Umursamıyordum.
Aniden kalabalığın içinde iki cılız kol tarafından durduruldum.
"İpek? Nereye gidiyorsun?"
Sedef'in ellerinden sıyrıldım. Pişmanlıkla kavruluyordum.
"Sedef...çok özür dilerim."
"Neden? Ne oluyor?"
"Şimdi gitmem lazım."
"İpek ne oluyor?"
"Tunç anlatsın."
Yüzü karardı, gözleri kısıldı, nefesini tuttu. Tahmin ettiğini gösteriyordu ifadesi. Daha fazla yüzüne bakmaya dayanamadım.
"Çok özür dilerim." diye tekrarladım.
Ve sonra koştum... utancın küllerini savura savura, kendi gölgemden bile kaçarcasına, gecenin karanlığına doğru sadece koştum.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro