Bölüm 2: Papucumun Leydisi
Vivian annesiyle olan karşılaşmasından sonra o evde daha fazla duramayıp kendini dışarı atmıştı ve şimdi de ne kadar zaman geçtiğinden habersiz bir şekilde yürüyordu. Aklında binlerce düşünce vardı. Annesine söyleyemediği çok fazla şey... Ama yine de bir nebze de olsa hafiflemiş hissediyordu.
Dere kenarındaki dar patika yolda ilerlerken çalıların elbisesine takılıp eteklerini yırtması pek umrunda olmadı. Yer yer bastığı çamurları eteklerini ve ayakkabılarını kirletmesi de... Düzgün görünmem artık önemsiz bir şeydi. Hem artık sosyeteden dışlanmış, taşrada küçük bir evde yaşarken bu süslü ve pahalı elbiselere ya da ayakkabılara ihtiyacı yoktu ki. Daha da iyi yanı çok rahatsız hissettiren korsesine bile ihtiyacı yoktu değil mi? Devrilip yan yatmış bir ağaç gövdesine oturdu ve bir hayli uğraştan sonra korsesinin iplerini çözerek çıkardı. Ona artık ihtiyacı yoktu. Rahatlayarak derin bir soluk aldı ve sanki ilk nefes alışıymış gibi hissetti.
Sırtını hemen arkasındaki kayaya yaslayarak yüzünü göğe kaldırdı. Uzun uzun ağaçların hafif yelde titreşen yapraklarını ve ardından görünen mavi beyaz gökyüzünü izledi. Neşeyle şakıyan kuşların sesine köpürerek akan suyun sesi eşlik ediyordu ve bu ses Vivian'a inanılmaz huzurlu geldi. Daha önce hiç ormanda gezinti yapmamıştı çünkü şu ana dek toz, çamur, güneş yanığı gibi kusursuz görüntüsünü bozacak şeylere maruz kalmaktan deli gibi kaçınırdı. Artık pek de önemli görünmüyordu. Kırsalda küçücük bir evde yaşarken ve altı haftadır tek bir misafirleri olmamışken yüzünde güneş kızarıklığı olmasını ne önemi vardı ki?
Düşünceler eşliğinde gözlerini yumdu ve esen yeli yüzünde hissetmeye çalıştı. Burada oyalandığı süre içinde hava biraz serinlemiş, güneş kaybolmuştu ama yüzünü okşayan zayıf rüzgarın beraberinde getirdiği çiçek kokuları öyle hoştu ki havanın serinliğini umursamadı. Ne kokusuydu bunlar? Yabani leylak mı yoksa hanımeli mi? Daisy olsa kesin bilirdi diye düşündü. Vivian daha önce hiç çiçek böcekle ilgilenmemişti çünkü bu iş için bahçivanları vardı ve Daisy de evin her yanını taze çiçeklerle donatmaya bayılırdı. Leighton malikanesinin her yanı insanın içini ferahlatan çiçek kokardı ve Vivian o kokuları özlediğini fark etti. Ev gibi hissettiren bir yanı vardı. Yaz köşkü ise yıllardır kullanılmadığından bahçesinde göz alıcı hiçbir şey kalmamış, ilk geldiklerinde yardımcılarının yabani ot temizliği tam iki gün sürmüştü. Şu anda da Tim'in ya da Dorotha'nın çiçek bakmakla ilgileneceklerini hiç sanmıyordu. Belki kendisi birkaç bitki yetiştirmeyi denemeliydi.
Neredeyse uykuya dalmak üzere olduğunu fark ettiğinde silkinerek gözlerini açtı ancak karşısında çıplak bir adam göreceği aklının ucundan dahi geçmemişti. Daha doğrusu derede yıkanan çıplak bir adam. Aşağıda suyun içinde esmer sırtı ona dönük şekilde suyun içindeydi. Ne zamandır oradaydı adam?
Vivian fark edilmekten korkarak olduğu yerde iyice sindi. Ne yapmalıydı? Elbette kalkıp usul usul gitmeliydi ancak patika yol o kadar dardı ki çevresindeki ot ve çalılara sürtünmeden, ses çıkarıp fark edilmeden oradan ayrılması mümkün görünmüyordu. Ama burada kalırsa da edepsizce adamı izlemeye devam etmiş olacaktı ve öyle göz önündeydi ki adam arkasını dönerse onu görmemesi imkansızdı.
Bir şeyler yapması gerekiyordu ama diğer yandan adamı gizlice izleyebilmek de hiç fena sayılmazdı. Buradan gördüğü kadarıyla oldukça hoş bir sırtı olduğunu söyleyebilirdi. Aradaki mesafeye rağmen her hareketinde dalgalanan kaslarını fark edebiliyordu. Güneşte esmerleşmiş olduğu belli olan teninden dolayı açık havada bir işte çalışıyor olduğunu düşündü. Belli ki köylüydü. Bir tarım işçisi, duvar ustası ya da marangoz olabilirdi. Kesinlikle marangoz ya da duvar ustası diye düşündü. Ne yazık ki böyle alt tabakadan birinin bu kadar etkileyici bir sırtı olması sanki imkansız bir şey gibi geliyordu. Çekici adamlar soylulardan çıkmalıydı değil mi? Hem belki adamın yüzü bakamayacağı kadar çirkindi. Her neyse... Şu an gördüğü kadarıyla idare edebilirdi.
Pekala, bu yaptığı hiç hoş bir şey değildi bunun farkındaydı ama kime ne zararı vardı ki? İçindeki merak ağır basıyordu. Belki usulca çalıların dibine çökerse adama görünmeden rahatça izleyebilir ve o işini bitirip gittiğinde Vivian'da rezil olmadan saklandığı yerden tüyebilirdi. Kimse bilmediği sürece yaptığı şey neden ayıp sayılacaktı ki?
Adamın her an dönüp onu görebilme ihtimaline karşın oturduğu ağaç kütüğünden usulca kaydı ve hemen önündeki çalıların dibine çökmeye çalıştı. Ne yazık ki ayakkabıları ormanda gezintiye uygun değildi ve sivri burnu otların köküne takılarak dengesini kaybetmesine neden oldu. Çalıların arasından yuvarlanıp eğimli yüzeyde dere yatağına doğru kakarken tutunacak bir şey bulamadı. Kavradığı zayıf dal parçaları ise koparak onunla sürüklenirken Vivian'ın çığlığı ormanda yankılandı.
Cade Turner yıkanmak için sıklıkla kullandığı bu dere yatağında misafiri olacağını hiç tahmin etmemişti. Hem de oldukça meraklı bir misafir... O parlayan sarı saçları daha sudan çıkmadan hemen önce görmüş ve duraksamıştı. Bir an genç kadını izlemişti ancak sarışın kadın gökyüzüne öyle huzurlu bir şekilde bakıyordu ki kendisini görmemişti. Cade kadının ormanın orta yerinde çıplak bir adam görmeyi beklemediğini tahmin ediyordu. Arkasını dönüp onun kendisini fark etmesini bekledi haylazca. Kadının kıpırtılarının neden olduğu ufak dal çıtırtılarını duyabiliyordu. Kendisini gördüğünün ve hala orada olduğunun farkındaydı. Arkasını dönüp onunla göz göze gelse ne olacağını düşündü engel olamadığı bir muzurlukla. Hele bir de sudan çıksa... Tamamen çıplak oldugu düşünülürse kadının bir şok yaşayacağı kesindi.
Neyse ki Cade böyle bir şey yapmayacaktı. Fikri her ne kadar eğlenceli bulsa da eyleme dökemeyecek kadar terbiyeliydi. Evet, kadının karşısına çıplak çıkmayacaktı. Tabii o acı dolu çığlığını duyamasaydı...
"Heyy!" Diye seslenirken kayanın üzerine düşen kadının yanına koştu. "İyi misin?"
Bir adam ona sesleniyordu. Sudaki adam.
"Beni duyuyor musun?"
Vivian ona cevap vermek istedi ancak ağzını açtığında dudaklarından dökülen kelimeler değil acı dolu bir inlemeydi.
"Tanrı aşkına" diye mırıldandığını duydu adamın. Ardından bir çift iri el yüzünü örten saçlarını geriye doğru itti. Adam ona dokunuyordu!
"Konuşabilecek misin?" Diye sordu Vivian gözlerini kırpıştırmaya başladığında. Bulanık görüntü netleşirken izlediği adamı gördü Vivian. Çıplak omuzları güneşten bronzlaşmış bir renge sahipti. Geniş, güçlü, heybetli bir görüntüsü vardı ve hala teninde su damlaları parlıyordu. Koyu kumral saçları en fazla üç parmak uzunluğunda ve dalgalıydı. Bir aristokratın sahip olabileceği güçlü yüz hatlarına sahipti adam. Çenesi, burnu yüzünün geri kalanıyla orantılıydı ve çenesini en iki haftalık bir sakal kaplıyordu. Kaşları ne rahatsız edecek kadar kalın ne de bir erkeğe yakışmayacak kadar inceydi ve gözleri... Tanrı aşkına, nasıl bir yeşildiler öyle? Vivian o an kendi yeşil gözlerinin adamınkilerin yanında sönük kaldığını düşündü.
"Ağrın var mı?" Diye soran adamın elleri alnına ve vücudunun başka yerlerine dokunuyordu.
"Kırığın yoktur umarım" diye mırıldandı adam kendi kendine.
Vivian doğrulmaya çalıştığında vücudunun her yanının ağrıdığını hissetti.
"Tanrım.. Her yerim ağrıyor" diye inlerken dişlerini sıkmak zorunda kaldı. Özellikle kayaya çarptığı sırtı sızlıyordu. Kollarından destek alıp doğrulmaya çalışırken adamın belden aşağısının da çıplak olduğunun farkına vardı. O an attığı çığlık en az düşerken ki kadar yüksekti.
"Çek ellerimi üzerimden pis sapık!" Diye bağırdı onu iteklemeye çalışarak. Bunun üzerine Cade teslim olur gibi ellerini yukarı kaldırdı.
"Sadece yardım etmeye çalışıyorum!"
"Üstüne bir şeyler giy ve sakın bana dokunma! Bir leydinin karşısına çıplak çıkıp bu şekilde dokunamazsın!"
Cade pantolonunu giymeye çalışırken Vivian başını diğer yana çevirmişti. "Ben değil, sen benim karşıma çıktın" diye söylendi giyinirken. Islak bir halde giyinmek zorunda kalmak hiç hoş değildi.
Vivian ayağa kalkabilmişti ancak adım attığı an öne sendeleyince Cade onu belinden yakaladı.
"Sol ayak bileğimde sorun var üstüne basamıyorum" diyen Vivian'ın sesi acı dolu çıkmıştı. Cade eğilip bileğine baktığında şişmeye başladığını fark etti.
"Bunun üzerine basman inkansız."
O an ilk yağmur damlası düştü.
"Bir bu eksikti eve nasıl gideceğim şimdi" diye söylendi Vivian. Bir an önce bu yabancıdan uzaklaşmak istiyordu.
"Evin nerede?" Adamın onunla böyle samimi bir şekilde konuşması rahatsız ediciydi ama egitimsiz birinden ne beklenirdi ki? Gerçi konuşması oldukça düzgündü ama.
"Leighton'un güney sınırında. Ayrıca benimle böyle samimi konuşmamalısın"
"Nedenmiş o?"
"Alt sınıftan biri bir leydiyle samimi bir şekilde konuşmamalı."
Alt sınıf mı?
"Adını söylediğini sanmıyorum"
"Leydi Vivian Walmond."
"Ben de Cade Turner." Vivian sormamıştı ama bunu belirtmeye gerek görmedi.
"Yağmur hızlanacak gibi, haydi seni patikaya çıkaralım" diyen Cade onu tekrar belinden kavradı ve yürümesine yardım etmeye başladı.
"Ayrıca bir leydiye şuan ki gibi izinsiz dokunamazsın" diye söylendi Vivian zar zor adım atarken bilmişlik taslamaktan geri kalmadı.
"Amacım yardım etmek, istersen bırakayım da kendi başının çaresine bak" dedi Cade ters ters.
"Tanrım hayır!"
Cade bu şımarık kadından hiç hoşlanmamıştı ancak onu burada bırakamayacağının farkındaydı. Keşke daha az şikayet etseydi. Cade ona yarım etmeye çalışırken o teşekkür etmek yerine sadece söyleniyordu.
Tekrardan patikaya çıkabildiklerinde Vivian lanetlenmiş olduğunu düşünmeye başladı. Ağrıyan ayağının üstüne kesinlikle basamıyordu. Şu an Cade denen adamın yardımı olmasa ayakta dahi duramazdı. Üstüne üstlük yağmur iyice şiddetlenmeye başlamıştı.
''Haydi az gayret et, evim şu tarafta'' diyen adam çalıların arasında kıvrılan patikayı işaret ediyordu. Vivian ona aklını kaçırmış gibi baktı.
''Evine geleceğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Kendi evime gideceğim!'' Diyen Vivian adamdan uzaklaşmaya çalıştı ancak tek ayağını havada tutarken dengesini sağlayamayınca adam tekrar onu belinden kavrayıp düşmesine engel oldu.
''Bu bacakla nasıl gitmeyi düşünüyorsun acaba?'' Bu kez aklını kaçırmış gibi bakan Cade'di.
''Bir Leydiye yardım edersin diye umuyordum.'' ddiyerek kaşlarını çattı Vivian.
''Hah! Leydiymiş... Papucumun Leydisi! Bu halinle olsa olsa bir Leydinin yardımcı falansındır.'' diye ona takıldı Cade. Aslında Vivian'ın duruşu, bakışı, hareketleri tam da küstah leydiye göreydi ancak üstünde böyle yıpranmış çamur içinde kalmış kıyafetler varken Cade onunla uğraşmaktan hoşlanmıştı.
''Yalan söylemiyorum!'' diye bağırdı Vivian. ''Bana zarar verirsen seni idam ederler!''
''Tanrı aşkına sana zarar veren kim? Dakikalardır yardım etmeye çalışıyorum ancak senin tek yaptığın şikayet etmek!''
''Yardım etmek istiyorsan beni evime götür'' Vivian bir çocuk gibi kollarını bir birine bağlamış, kalçasını da bir ağaca yaslayarak ağırlını dengelemişti.
''Leighton sınırı normal şartlarda buradan yarım saat uzaklıkta. Üstelik yağan yağmurdan dolayı her yer çamur oldu ve yağmur artacak gibi görünüyor. Kıyafetlerimiz ıslanıp ağırlaşmaya başladı. Seni bu şekilde seni oraya taşıyabilmem imkansız!'' Cade aslında bunu yapabilirdi ama bu şımarık kadın için yapmaya hiç niyeti yoktu. Hava şartlarından dolayı oraya varmalı bir saati bulabilirdi ve saatlerce ıslak kalıp zatüre olmaya hiç niyeti yoktu.
''Gören de o kolların bir işe yarıyor sanır.''
Sana ne işe yaradığını göstereyim diyen Cade Vivian'ı kalçalarından kavradığı gibi hiç zorlanmadan omzuna atıp patikada yürümeye başladı.
''Bırak beni! heyyyy! Beni hemen indir yoksa bana iznim olmadan dokunduğun için seni şikayet ederim!''
Vivian Cade'in sırtını yumrukluyor ve tepiniyordu ancak bunların hiç biri Cade'e işlemiyordu.
''Madem beni taşıyabiliyorsun o zaman evime götür!'' diye bağırdı.
''O kadar mesafeyi taşıyamam ayrıca daha fazla ıslak kalıp hastalanmak istemiyorum.''
Cade'in sözlerinin ardından gök gürültüsü ve hemen ardından yeri göğü inleten bir yıldırımla irkildiler. Yağmur daha da şiddetini artırmıştı. Öyle ki Cade önünü bile zor görüyordu ve Vivian şimdiden üşümeye başlamıştı.
Sadece birkaç dakikalık yürüyüşün ardından Cade'in ufak ahşap kulübesine geldiler. Cade Vivian'ı omzundan indirmeden içeri soktu odanın ortasındaki yıpranmış, nerdeyse dikişleri açılmaya başlayacak gibi duran eski püskü koltuğa oturttu.
''Birazdan ateş yakacağım'' diyen Cade vücuduna yapışmış olan ıslak gömleğini sıyırıp attı. Hemen ardından pantolonunun düğmelerine uzandığında Vivian ufak bir çığlık atıp kafasını başka tarafa çevirdi. Cade ise kahkaha atarak diğer odaya geçti. Daha doğrusu kapısı olmayan, yarım duvarla ayrılmış odaya. Döndüğünde ise üzerinde kuru kıyafetler vardı. Bir pantolon ve bir gömlek de Vivian'a uzattı.
''Elimde sana uygun kıyafetler yok. Bu yüzden elbisen kuruyana kadar benimkilerle idare etmek zorundasın.''
Vivian ne yapacağını bilemez bir halde kalırken Cade şömineyi tutuşturmakla meşguldü.
''Birazdan burası ısınır.. Ne hala ne bekliyorsun?'' diye sordu dönüp de Vivian'ı elinde kıyafetlerle görünce.
''Senin kıyafetlerini giyemem.''
''Kusura bakma güzelim. Kadın kıyafetleri biriktirmiyordum. Elimdeki tek seçenek bunlar.''
Vivian telaşlı gözlerle elindeki kıyafetlere ve çevreye bakınıp duruyordu. Aslında Cade onu omzuna attığından beri korku içindeydi. Tanımadığı bir adamın kulübesinde tek başınaydı ve tepeden tırnağa kadar ıpıslak bir haldeydi. Başına her an her şey gelebilirdi.
Bölüm sonu.
İyi akşamlar sevgili okurlarım. Yorum yaparsanız beni çok mutlu edersiniz. Gelecek bölümde görüşmek üzere😊
.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro