Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

《BÖLÜM 50》


50.BÖLÜM


Adrian koca bir bardak suyu bitirip alnında biriken ter damlalarını sildiği sırada yan odadan gürültü ve bağrışmalar yükselmeye başladı.

“Neler oluyor?” Diye sordu Bayan Thorne'a Az öncekine göre daha rahat nefes alıyordu.

“Muhtemelen kavga ediyorlar Lordum. Şu sıralar hepsinin düzeni bozuldu ve disipline sokma konusunda bir hayli zorlanıyoruz.” Dedi mürebbiye mahcup bir şekilde. O esnada sesin kaynağına doğru yürürken Adrian'da onu takip etti.

“Burada neler oluyor?”
Odadaki çocuk kalabalığının gürültüsü kesildi ancak bunun sebebi Bayan Thorne'un bağırışı değil, Adrian'ın da orada oluşuydu. Tüm çocuklar bu yetimhanenin ona ait olduğunu, kendilerine yatacak yer, yiyecek yemek ve eğitim sağlayan kişinin Kont Ramsey olduğunu biliyor ve ona saygı gösteriyorlardı. Adrian daha önce hiç birine bagırmamış olmasına rağmen çocuklar her zaman onu kızdırmaktan çekinirlerdi. Şimdi de hepsi susmuş ve suçlu şekilde başlarını eğmiş bekliyorlardı. İçlerinden bir tanesi ise içini çeke çeke ağlıyordu. Adrian ağlayan küçük kıza yaklaştı ve diz çökerek onun hizasına geldi.

“Hey, sana ne oldu bakalım?”
Küçük kız sarı lüle lüle saçlarını beceriksizce geriye itip masmavi ve yaşlarla dolu iri gözleriyle Adrian'a baktı. Altı ya da yedi yaşlarında gibi görünüyordu.

“Carlo yatağıma ölü fare koyarak beni korkuttu.” Dedi dudağı titreyerek. “Ve şimdi herkes korktuğum için benimle dalga geçiyor.”

Adrian küçük kızın saçlarını okşadı.

“Adın ne senin?”

“Lisa.”

“Biliyor musun Lisa, bazen büyük insanlar bile ölü şeylerden korkabilirler. Yatağımda ölü fare görseydim sanırım bende korkardım”

Küçük Lisa'nın gözleri iri iri açıldı. Kont Ramsey'i korkutacak bir şeyin olması hem onu, hem de diğer çocukları şaşırtmıştı.

“Gerçekten mi?” diye sordu iri gözleri hala yaşlarla parlarken.

“Gerçekten. Çok ürkütücü ve pis kokulular.”

“Ve ölü şeylere dokunursak hasta olabiliriz.”

Lisa korkan tek kişinin kendisi olmadığını öğrenince kendine güveni gelmiş, dalga geçen arkadaşlarına bilmiş bakışlar atmaya başlamıştı. Kont Ramsey bile ölü fareden korkuyorsa onun da korkması normaldi. Kendisiyle dalga geçmeye hakları yoktu.

“Çok haklısın Lisa.” Dedi Adrian. Sonrasında diğer çocukların arasında suçlu olduğunun farkında olan bakışlarla kendisini izleyen Carlo'yu fark etti. Bu çocuğu tanıyordu. Sokakta donmak üzereyken bulup kendi elleriyle yetimhaneye getirip tedavi ettirmişti.

“Gel buraya Carlo.”

Carlo diğer çocukların arasından sıyrılıp birkaç adım öne çıkarak Adrian ve Lisa'nın yanına geldi.

“Lisa’ya neden böyle davrandığını söylemek istermisin?”

Carlo 'hayır' anlamında kafasını salladı ancak Lisa onun yerine cevap verdi.

“Hepimizin bir piç olduğunu söylüyor. Bu yüzden onu şikayet ettim çünkü Bayan Thorne böyle kötü kelimeler söylememizi yasaklamıştı ve Carlo'ya ceza verdi. Carlo'da bana kızdığı için sürekli yatağıma ölü fareler bırakmaya başladı.”

“Bu doğru mu Carlo?” Carlo yine cevap vermedi.

“Sanırım şu durumda Lisa'ya bir özür borçlusun.”

“Yatağına fare koyduğum için özür dilerim ama piç dediğim için özür dilemeyeceğim!” Carlo kaşlarını çatmış, dudaklarını kızgın olduğunu belli eder biçimde sarkıtmıştı.

“Tanrı aşkına Carlo!” diye bağırdı Bayan Thorne. “O kelimeyi bir daha kullanmayacağın konusunda anlaşmıştık. Tekrar ceza mı almak istiyorsun?”

“Ama ben doğru söylüyorum!” Carlo tekrar bağrıyordu. “Eğer piç olmasaydık anne babalarımızın yanında olurduk ama hepimiz buradayız. Eğer bizi sevselerdi sokağa atmazlardı. Hepimiz ailemizin sevip istemediği bir piçiz.”

“Ben piç olmak istemiyorum...” diyen Lisa tekrar ağlamaya başlamış, Carlo ise koşarak odadan uzaklaşmıştı.

“Ben onunla ilgilenirim” diyen Bayan Thorne Lisa'yı alıp oradan uzaklaştırırken onu sakinleştirecek şeyler anlatıyordu.
Adrian bir an önce Carlo'yu bulup onunla konuşmalıydı. Çocuğa kızamıyor, aksine onun için üzülüyordu. Sürekli sorun çıkaran çocuklardan olmuştu ancak öfkesi arkadaşlarına değil, kendisini terk eden ailesineydi. Zavallı çocuk... Kendini değersiz hissettiği söylediği sözlerden öyle belli oluyordu ki...

Adrian odaları gezip Carlo'yu aradığı esnada koridorda nefes nefese kalmış Joseph ile karşılaştı.

“Bir sorun mu var?”

“Carlo yine problem çıkarmış. Onunla konuşmam lazım ama her nedense senin halin beni daha çok endişelendirdi. Neler oluyor Joseph?” Duyacakları hiç hoşuna gitmeyecek gibi hissediyordu.

“Haklısın, şu anda çok büyük bir problemimiz var. Karın ortada yok.”
Adrian duyduklarıyla sanki uyuştuğunu hissetti tam o anda.

“Ne demek ortada yok? Halasına gidecekti, bana öyle söylemişti!” Kaçmış mıydı? Sabah duyduğu şeyler yüzünden kırılıp onu terk mi etmişti? Ama gideceği hiçbir yer yoktu ki...

“Kaçırılmış! Arabacıyı bayıltıp ahıra bırakmışlar. Zavallı adam kendine gelir gelmez bana gelip her şeyi anlattı.”

Adrian bu kez kafasına balyoz iniyormuş gibi hissediyordu. Kaçırılmış... Kaçırılmış...

“Birisinin benim çalışanımı bayıltıp, kendi şahsi arabamla karımı kaçırdığını mı söylüyorsun yani?” diye bağırdı Adrian. Kırmızıya dönen suratı ve irileşen gözleriyle her an alev saçacak gibi gözüküyordu.

“Buna kim cesaret eder?” diye bağırdı tekrar. Ardından duvara yumruk indirdi. Tanrı aşkına! Daisy şuan kim bilir ne haldeydi? Muhtemelen çok korkmuş olmalıydı. Ya zarar gördüyse, ya ona bir şey yaptılarsa?

“Son zamanlarda seninle kimin derdi varsa onun başının altından çıkmıştır. Elimizde tek bir adres var.”

“Hemen yola çıkıyoruz Joseph!”

“Sadece ikimiz mi? Kolluk kuvvetlerine ve Richard'a haber gönderdim. Bence destek beklesek daha iyi olacak.”

Adrian hiddetle Joseph'in yakasına yapıştı.
“Kimseyi bekleyecek vaktim yok! Bunu yapanı bulup kendi ellerimle geberteceğim!”


Dakikalar sonra Joseph ve Adrian at üstünde Londra'nın batısına doğru yol almaktaydılar. İşin gerçeği ellerindeki adresin doğruluğu bile şüpheliydi ve doğru olsa bile Daisy'i orada bulamama ihtimalleri de vardı. Kaçıran kişinin kimliğine dair hiçbir bilgileri yoktu çünkü. Ancak Adrian hiçbir şey yapmadan bekleyebilecek bir adam değildi. Elindeki en ufak ipucunun peşinden gitmek zorundaydı. Daisy yaralanmış, zarar görmüş olabilirdi ve bu ihtimali düşününce bile çıldıracak gibi oluyordu. Zavallı karısı öyle narin ve kırılgandı ki kesinlikle kendini koruyamazdı.

Neden tek başına gitmesine izin vermişti ki? Yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu düşünmüştü ancak yine de onu yalnız göndermemeli, halasının evine bizzat kendi götürmeliydi. Düşündükçe kendine lanet ediyordu.


“Atları dinlendirmemiz lazım!” dedi Joseph ihtiyaç molası verdikleri esnada. Saatlerdir at üstündeydiler ve hava hayli kararmıştı.

“Kaybedecek tek saniyem bile yok Joseph. Oraya bir an önce varmamız lazım!”

Joseph atına binmek üzere olan Adrian'ı tekrar durdurdu.

“Adrian, uzun zamandır ilk kez mantıksız davrandığını görüyorum. Bu şekilde devam edemeyiz. Atlar çok yoruldu ve yol iyice bozulmaya başladı. Karanlıkta devam edemeyiz.”

“Burada bekleyemem!” Adrian Joseph'in haklı olmasına rağmen oturup bekleyebilecek gibi hissetmiyordu. Daisy'nin ne halde olduğunu bilmeden burada nasıl bekleyebilirdi ki?”

“Seni anlıyorum.” Diyen Joseph elini omzuna koydu. “Ancak mantıklı davranmamız lazım. Atlar çok yorgun. Bizi yarı yolda bırakırlarsa Daisy'e hiç ulaşamayız bile. Ayrıca sen de deli gibi davranıyorsun. Biraz dinlenmen lazım.”

Adrian istemeden de olsa yere çöküp sırtını devrilmiş kalın ağaç gövdesine yasladı. 'Tanrım yardım et.’ Diye düşündü içinden. Daisy'e bir şey olursa kendini asla affetmezdi. Neden o kelimeleri içinde tutamamıştı ki sanki? Böylece Daisy onu duymaz, kızgınlıkla evden tek çıkmaya kalkışmazdı. Kahretsin...

Joseph kısa bir çaba sonucu ufak bir ateş yaktı. Hava çok soğuk değildi ancak geceleri yine de serin oluyordu, önlem almakta fayda vardı.

“Kendine bir iyilik yap Adrian, Daisy'i sağ salim kurtardığımızda karına onu sevdiğini söyle.” Dedi hemen ateşin karşısına oturduğunda.

“Sakın itiraz edeyim deme,” diye devam etti kendine kaşlarını çatan Adrian'a. “Onu bir insan olarak önemsiyorum laflarının arkasına sığınmaya kalkma artık. Karına aşık olduğun her halinden belli. Bunu kabullen dostum, kötü bir şey değil bu. O da seni seviyor ve belli ki birbirinize iyi geliyorsunuz. Neden direttiğini anlayamıyorum.”

Adrian cevap vermeyip düşünceli bakışlarını gökyüzünde parlayan yıldızlara dikti ancak Joseph dinlediğini biliyordu.

“Evliliğin planların arasında olmadığının farkındayım ve bir dayatma ile evlendiğin için ne kadar öfkelendiğini de hatırlıyorum. Aynı zamanda sana hak da veriyorum dostum ancak kabul etmelisin ki durumlar değişti. Doğru insanla olduğunda evlilik düşündüğün kadar da kötü değildir. Hatta hayattaki en mükemmel şey bile olabilir.”

“Joseph, gören de seni hayatının aşkını bulmuş ve mükemmel bir  evlilik yaşıyor sanacak. Böyle bilgece konuştuğunda seni ciddiye alamıyorum dostum.” Joseph elindeki çalı parçasını Adrian'a fırlattı.

“Burada aklını başına topla diye uğraşıyorum Adrian. Seni yıllardır tanıyorum ve ilk defa bir kadın için canını bile verebilecek olduğunu hissediyorum. Bu beladan kurtulunca her şeyi yoluna koyabil diye, yapman gerekeni yap diye çabalıyorum!”

“Yapmam gerekeni biliyorum.” Dedi Adrian bakışlarını tekrar gökyüzüne çevirdiğinde. Daisy'i kollarına alıp onu öpecek ve sevdiğini söyleyecekti. Ne kadar kalın kafalı bir adam olduğunu kabul edip onu kıran sözleri için af dileyecek ve affını alana kadar bırakmayacaktı. Gerekirse tekrar tekrar aşkını ilan edecek, onu kendinden geçirene dek öpücüklere boğacaktı. Tabi bunun için önce Daisy'i sağ salim bulması gerekiyordu.

***

“Anne!” Diye bağırdı Daisy. “Gelmişsin, geri dönmüşsün!” sevinçle koşup annesine sarıldı. Geçen zaman içinde annesinin yüzünü unuttuğunu sanmıştı ancak hayır! Buradaydı işte. Kendisi gibi iri bukleli sacları, badem gözleri ve ışıldayan gülümsemesiyle sarılıyordu ona.

“Seni hiç bırakmadım ki hayatım.” Dedi annesi saçlarını okşayarak. “Hep yanındaydım. Tam buranda.” Bir tüy kadar hafif, narin elini Daisy'nin kalbinin üzerine koydu.

“Babam da burada mı?” diye sordu Daisy hevesle. Eğer annesi dönebildiyse babası da dönebilmiş olmalıydı değil mi?

“Elbette tatlım. Bak işte orada!”

Annesinin gösterdiği yöne baktı Daisy. Babası büyük salonun terasında, gıcırdayarak sallanan ahşap sandalyesinde oturmuş kitap okuyordu.

“Baba!” Babası ona baktı ve gülümsedi.

“Gel buraya Daisy.” Daisy koşar adım babasına gidiyordu ancak ortada bir sorun vardı. Aradaki mesefa kapanmıyordu.

“Gel bana tatlım!” Babası hala sandalyesindeydi ve sandalye gittikçe daha çok gıcırdıyordu.

“Yapamıyorum.”

Daisy koşmaya devam etti ancak bir anda arkadan ellerini bir şey kavradı ve Daisy'i yakaladı.

“Baba, kurtar beni!”

Babası neden yardım etmiyordu ki? Neden hala orada oturmaya devam ediyordu?

“Baba!”

Görüntü önce bulanıklaştı, ardından tekrar netleşmeye başladı. Annesi yoktu, babası yoktu. Nasıl burada olacaklardı zaten? Yıllar önce kaybetmişti onları. Onlar yerine sadece loş bir oda vardı. Duvarları ahşaptan bir oda.

“Uyanıyor musun Daisy?”

Ses tam karşısında, sallanan ahşap sandalyede oturan adamdan geliyordu. Bacaklarını çatmış, sandalyeye iyice yayılmıştı. Daisy son kez gözlerini kırpıştırınca görüntü iyice netleşti.
Karşısındaki Marcus Phelon'du ve o lanet suratıyla pis pis sırıtıyordu.


Bölüm sonu.

Selam millet. Bu sefer saat çok gec değil sanırım bir çoğunuz uyanıksınızdır 😄 Yani lütfen okuyunca bir ses verin 😄

Gelecek bölümde görüşürüz 👋👋👋

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro