28.1 Şirket Yemeği
Çok özlediğim şeyler var. Heyecan duymak. Hayal kurmak. Bir tüy kadar hafif ve tasasız hissedecek kadar genç olmak. Damarlarımda akan kanın coşkusunu hissetmek. Soluduğum havada tenime değen tazeliği hissetmek. Yeniden umut etmek. Yaşam dolu hissetmek. Bir şeyler için yeniden tutku duymak. Yaşamayı sevmek, yaşamayı çok ama çok sevmek. Aşık olmak. Ona aşık olmak. Onun karşılık verdiği aşkı yaşamak.
Hastanede Tekin'le yüzleştiğimiz o gün geçmişe çekilen bir çizgi olmuştu. Çizgi çekmek önemliydi, çünkü bir sondu ve bir başlangıçtı aynı anda. Çünkü her son bir başlangıçtı aynı zamanda. Doğanın en değişmez kanunları kadar değişmez bir döngüyle sürüp gidiyordu hayat. Evrenin sırrına erilemeyen varoluşunda bir toz zerreciğindan bile kat be kat az yer tutan ama asla önemsiz ve değersiz sayılamayan çünkü bir bütüne hizmet eden hayat, hayatlarımız. Bu akla sığmaz büyüklükte bütünün içerisinde, kendi mütevazi yerini bilmek ve aslında kendi payına düşen bir kısacık yaşamak süresince olan bitenleri çok da şeyetmemek gerekiyordu belki de. Mutlu olabilmek gayesi ile yaşayıp gitmek gerekiyordu, elimizden gelebildiğince. Bu yüzden, zaman zaman geçmişe bir çizgi çekmek ve yeniden başlamak gerekiyordu her şeye. Ben o çizgiyi çektiğim günden beri, yeniden doğmuş gibi hissediyordum. İçimde özlediğim şeylerin birer birer filizlenmesi sanırım bu yüzdendi.
İşten çıkıp da sahilde batan güneşin süslediği manzarayı soluma alarak arabamı sürdüğüm dakikalar bir başka güzel geliyordu artık. Yediğim yemeğin, içtiğim kahvenin tadı bir başka geliyordu. Hiçbir şeyi mecburiyet hissiyle yapmıyordum. Mecburiyetlerim vardı elbette, onlar da beni artık yormuyordu. Sırtımdan yük kalkmıştı. İçim bir ferahlamıştı adeta. Rahatlamıştım. Dolu dolu bir ay böyle geçti. Kendimle meşgul ve yoğun. İlk defa önce ben dediğim bir hayat.
Spora başladım. Pilates ve yoga. Sporda yeni insanlarla tanıştım. Onlarla dışarıda buluştum, güzel restoranlar keşfettim. Seda'nın bahçesinde saatler geçirdim, Asya'yla doyasıya oynadım. Alışveriş yaptım, gardırobumda yeni renkler edindim. Yenilendim.
Tam bir ay sonra ilk kez Tarık'ın eşi Elif aradı beni. Baş başa buluşmak istedi. Tarık o gün, sadece bizi silmekle kalmayıp, bizimle görüşen herhangi bir kişiyi de sileceğini gümbür gümbür ilan ettiği için ilk anda enteresan bulmuştum bu aramayı. Şaşırmamıştım ama. Elif'ti sonuçta. Her zaman olayları kendi mantık çerçevesinden süzebilen, kendi kararları olan biriydi. Yıllar önce onu nasıl bu şekilde değerlendiremediğimi anlayamıyordum. Artık kendimi olduğu gibi onu da daha iyi tanıyordum. Yine de,
"Emin misin?" diye sordum sesimde tatlı bir imayla.
"Tarık'ın haberi yok." diye cevap verdi. Bunu söylerken gülümsediğini hissedebiliyordum sesinden.
Tıpkı eskiden olduğu gibi yıllar sonra bir akşam iş çıkışında yemek yemek üzere buluştuk. Onu gördüğüm ilk anda, sanki araya büyük büyük olaylar girmemiş gibi, sanki daha dün görüşmüşüz de kaldığımız yerden devam ediyormuşuz gibi bir içtenliğe kapıldım. Bir süre o, hep olduğu gibi cıvıl cıvıl, dereden tepeden anlattı. Yemek siparişlerimizi verdik. Yemekler geldi. Birer çatal aldık. Büyülenmiş gibi dinliyordum onu ve mutluydum buluştuğumuz için. Anaokuluna giden yaşta ikiz çocuk annesiydi artık. Delicesine yorucu bir temposu vardı. Ama hala aynıydı, hala incecikti ve çok güzeldi. Buğulu yeşil gözleri içtenlikle ışıldıyordu hala.
"Nedir sırrın söyler misin?" dedim kafamı inanamamazlıkla iki yana sallayarak.
"Ne sırrı?"
"Nasıl bu kadar genç, güzel ve enerjik kalabildiğinin sırrı." dedim. Kocaman güldü.
"Şaşırmışsın sen. Ben mi güzelim? Ben? Gençmişim. Ne anlatıyorum ben sana bir saattir? Bütün gençliğim, güzelliğim, enerjim ne varsa uykusuz gecelerce, bitmeyen öksürüklerce, büyüme krizleriyle vesairelerle feda ettiğim iki çocuğum var benim. İkizler ikiz! Çarpı iki desen değil, dört desen değil, hiçbir matematik tutmaz bu hesapta. Zaten matematikçi de değilim ben hesaplayamam ama." Gülüşe gülüşe anlatıyordu. "Sensin matematikçi. Sen söyle asıl! Nasıl böyle güzelsin? Neler yaşadın Işık! Neler, neler, neler yaşamışsın da yanıbaşındayız sanarken ruhumuz duymamış. Ve dimdik ayaktasın. Olman gerektiği gibi. Haddim mi bu saatten sonra, bilmiyorum. Anlatmak ister misin, onu da. Ama ben dinlemek istiyorum seni." dedi.
Derin bir iç çektim farketmeden.
"Anlatırım." dedim, fazla önemsemeden. Ama gözlerim önümdeki yemek tabağına devrilmişti anıların etkisiyle.
"Yeniden ayağa kalkmak kolay olmadı. Çok zor zamanlardı. Geçti, ama... tam da bir nasıl anlatsam, nereden başlasam durumu." dedim buruk bir ifadeyle. "Nereden başlayayım Elif? Sen söyle." dedim yeniden ona bakarak.
Yanaklarını dolduran kocaman bir nefes aldı o da.
"Hastane odasının kapısı açıktı o gün. Tarık içeri girmeye niyetlendi. Ben tuttum kolundan. Yine de girecekti. Tekin Allah kahretsin diye bağırıyordu. Sonra neydim ben aşkınızı gizleyen bir kılıf mı dediğini duyduk. Tarık dondu kaldı, ben de kaldım yalan yok. Buz kestik kaldık öylece orada. Tarık defalarca girecek gibi oldu ama öyle şeyler konuşuyordunuz ki şok içinde dinleyebildik sadece. Kapının kolunu yumruğu gibi sıktı durdu. Tekin'in yataktan fırladığını anlayana kadar o şoktan sıyrılıp da içeri giremedik. Kimse giremedi. Çoğu duydu oradakilerin. Özellikle de Tekin'in bağırdığı kısımları. Ama bence herkesi en çok şok eden Rüzgar'ın yaptığı o son konuşmaydı. İşte o zaman ben, neler yaşanmış dedim. Neler yaşanmış biz bakarken görmemişiz. Her hikayenin iki yüzü var. Ben, Tekin'den duyacağımızı duyduk diye düşünüyorum. Bu yüzden bir de sen anlat istiyorum. Tarık şimdilik başka düşünüyor, onun için aralarındaki dostluk, bu kardeşlik bambaşka bir yerde ve ona göre Rüzgar'la senin aranda olan... en hafif tabirle, olamaz bir şey. Ona göre söylüyorum yine; izahı yok. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü diyor. Olabilir. O hissi ben de yaşadım sizi dinlerken ama Tarık'ın atladığı bir şey var: İnsanız. Büyük lokma ye, büyük söz konuşma der babaaanem. Biz yıllar önce serserinin, haytanın teki bir adamın gözümüzün önünde olgunlaşmasını seyrettik. Hepimiz anlamıştık Rüzgar'ın aşık olduğunu. Ama tabi ki sana aşık olabileceği aklımızın ucundan, kıyısından geçmezdi. Bu da bizim körlüğümüz. Her neyse. Sırılsıklam aşıktı Rüzgar. Öyle aşıktı ki, dayanamadı gitti. Şu an çok net o kısım bende. Hiçbirimizle neden görüşmek istemediğini bile anlıyorum. Özellikle de Tekin'le ve seninle. Siz evlendiniz... Beynim duruyor benim bu noktada. Benim için bu hikayede bilinmeyenler seninle başlıyor." dedi, önce benden emin olmak ister gibi durakladı. Ben ağır ağır başımı salladım. İçeceğine uzandı ve sözü bana bıraktı.
"Çok aşık olduk Elif. Bu benim de uzunca süre anlayamadığım, başıma geleceğini hiç düşünmediğim bir şeydi. Ne yaşadığımı aylarca ben bile anlamadım. Onun bana aşık olabileceği ise aklımdan geçmiyordu. Tavırları o kadar kötüydü ki bana karşı. Yani..."
Elif şaşkınlığını gizleyemedi.
"Bir de o var, değil mi? Ya biz sizi birbirinizden nefret ediyor sanıyorduk!"
"Ben de öyle sanıyordum."
"Ne oldu sonra?"
"Tekin Japonya'ya gitmeden önce üçümüz birlikte bir yemeğe çıktık. Orada Rüzgar'a Işık sana emanet dedi. Rüzgar kabul etti. Tuhaf bir geceydi. Tuhaf hisler uçuşuyordu havada. Ondan önce ben Rüzgar'ı bütün yaz hiç görmemiştim. O gece, çok canlıydı her şey. Tarif etmesi güç. Tekin tuvalete gittiğinde bir şarkı söyledi sahnedeki sanatçı. Biz gözlerimizi alamadık birbirimizden. Bugün gibi capcanlı zihnimde o an. O zaman hissettim bir şeylerin farklılaştığını. Ben de farklılaşmıştı artık o kesin. Onda olanı kondurmam tabi yine mümkün değildi."
Film dinler gibi dinliyordu Elif.
"Sonra?"
"Sonra Tekin gitti. Biz Rüzgar'la ufak ufak mesajlaşmaya başladık. Ceo oldu filan o ara. Bir pazartesi günü bizim ofise toplantıya geldiler. Beklemiyordum gelmesini. Bir havası vardır onun bilirsin, herkesi etkisi altına alır. O havayla girdi içeri. O bakışları, o tavırları. Yani bir trafik kazasıydı bu ve geliyorum diyordu artık. O gün bana akşam beraber çalışalım mı dedi. Ben de onu evime davet ettim. Çok yağmur yağıyordu. Gece geç bir saatte sırılsıklam ıslanmış ve sarhoş bir halde kapımı çaldı. Şakalar bir şeyler. Seninle konuşmam lazım diyordu. Acaip heyecanlanıyordum onun yanında. Ağzından ne çıkacak bilememekten dolayı çok gergindim. Neyse konuştuk. Ateşkes yapalım dedi bana. Büyüdüğü ortamdan bahsetti, arkadaş olmayı bilmiyorum ben dedi. Ama seninle arkadaş olmak istiyorum dedi. Tamam dedim ben de."
Elif eli yanağında, muhtemelen nefessiz dinlediğinden habersizdi.
"Sonra işte ofise gelmeye devam etti. Bir iddia sonucu beni yemeğe davet etti. Baş başa yemeğe çıktık. Bende hiçbir şey eskisi gibi değildi artık, onda da olmadığını hissedebiliyordum. Günün her saati mesajlaşıyorduk. Haftasonları gece dışarı çıkmaya başladık. Flörte çok yakın bir haldi artık bu. Ama adı konmamışlık her yerdeydi. Derken ben çok uçuk bir şey öğrendim. Annesinin gençliğine çok benzediğimi."
"Aaa." dedi Elif şaşkınlıkla gelen bir aydınlanmayla.
"Evet." dedim gülümseyerek. "Rüzgar beni gördüğü ilk andan beri farketmiş. Kardeşi de öyle. Muhtemelen babaları da. Rahmetli beni ilk gördüğünde hayalet görmüş gibi olmuştu. Tekin'in adına verilen bir kokteyl için kulüpteydik ve ben Tekin'in evlenme teklifini kabul etmiştim artık o sırada."
Elif'in kaşları şaşkınlıkla uzaya doğru yükseliyordu.
"Dur dur. Oraya hemen geçme. Araları anlatmaya devam et."
"Bir gece Rüzgar'ın evinde kaldım. O gece bana annesini, çocukluğunu anlattı. Film gibi bir çocukluk yaşamış, ama kötü bir film. Oldukça travmatik. Onları da anlattığında içimde bir şeyler tümüyle yönünü değiştirmişti artık. O geceden sonra eskisi gibi olamayacağımızı biliyordum. Olmadı da. Bir hafta kaçtık birbirimizden. Ben aradım o açmadı. O aradı ben açmadım. En sonunda ben gidiyorum dedi. Aklım çıktı korkudan. Kısa süreliğine Nice'e gidiyormuş, bir iş için. Ama bunun dışında da gitmem gerek ben burada yapamıyorum Işık dedi bana o gece. Baş edemiyorum dedi, babasından söz eder gibi. Ama bendim, aramızdaki bu şeydi başedemediği anlıyordum ve gitmesini hiç ama hiç istemiyordum. İçimdeki hisler çok yakıcıydı. Ağlamaya başladım. Git dedim. Dövüşe dövüşe git dedim. Gitmedi."
Anıların burukluğu yansımıştı yüzüme. Ne çok sevmiştik birbirimizi Rüzgar'la. Nasıl da tutkuyla sevmiştik. Kıymetini bilemeyişim bir kez daha içimi acıtıyordu, dilime dökülen cümlelerin etkisiyle.
Elif'in yüzünde de benzer bir ifadeyi okur gibiydim. Belki de hayal ediyordum çünkü yaşananlar yine de, bugün bile bizi haklı kılmıyordu. Yanlış yapmıştık. Aşktı. Ama yanlış yapmıştık. Bunları Elif'e de söyledim.
"Çok güçlüydü duygular. İradeye yenik düştük. Bugün bile yaşadıklarımızın doğruluğunu savunamıyorum. Yanlıştı. Tekin'e, ve size de, arkadaşlığımıza da yanlıştı. Ama bir o kadar da kaçınılmazdı Elif. Biz bu yanlışa düşmekten kaçamazdık."
"Çok güçlüymüş. Anlayabiliyorum. Onaylayıp onaylamamak bana düşmez. Ama bazen kaçamazsın, anlayabildiğim kısım bu." dedi.
"Seda'da böyle düşündü. Bir tek o biliyordu o zamanlar. Hak verirsin, ne kadar yakın olsak da sana anlatamazdım." dedim. Ağır ağır başını salladı.
"Sonra?" dedi yine.
"Üç ayı aşkın bir süre dolu dizgin geçti. Sanki Tekin hiç yokmuş gibi yaşadık. Tekin'den ta Japonya'dayken ayrılamazdım. Ona nasıl anlatacağımı kestiremiyordum. Yani her anlamda korkunç geliyordu yaşananlar, anlıyor musun? Sizinle çok yakındık ve dostluğumuzu çok önemsiyordum. İş yerinde duyulsa nasıl bir rezalet olur diye düşünüyordum. Tekin'i düşünüyordum; hem üzülmesini istemiyordum hem de vereceği tepkiden korkuyordum. Hayatım güzeldi Elif, hiçbir şeyin değişmesini istemiyordum. Rüzgar ise öyle değildi. Gözükaraydı. Yıkıcı bir etkisi vardı. O hep dürüst olmaktan yanaydı. Tekin'le bitirmemi istiyordu. Değişmek istiyordu. Ben, ondan gelen her şeyden korktum; aşkından, yıkımından. Güvenemedim. Zaman geçecek ve onun hisleri alevini yitirecek sandım. Tekin döndüğünde bir süre böyle sürüncemede kaldık. Her şey daha da boka sardı. Hep benim yüzümden olabilecek en kötü haline ulaştı. Bir yalanın içinde debelendikçe insanlıktan çıktık. Rüzgar dönüştüğü kişiden nefret ediyordu. Ben de onu mecbur bıraktığım bu durumdan ve kendimden nefret ediyordum. Kaçmak istedim her şeyden. Sizin evlendiğiniz o yaz, bir yaz boyu ben ikisinden de kaçıp kendime bir yol çizmek istedim. Sonunda Tekin'i seçtim. İkisi de evlenme teklif ettiler. Rüzgar için bir kaçış yolu gibiydi bu teklif. Beni içine düşeceğim rezaletten aklama teklifiydi bir nevi. İnsanlar ne konuşursa konuşsun biz evleneceğiz diyordu. Yani, anlıyorsun değil mi, aşktan öte bir yerde alıyordu o da bu kararı. Zorunluluk etkisiyle, beni korumak için. Birlikte Nice'e taşınmayı teklif ediyordu bana. Ama onun bana bunları açmasından önce ben, Tekin'in evlenme teklifini kabul etmiştim. O noktadan sonra da kararımı değiştirmedim."
"Yaşadıkların... yaşadıklarınız için kolaymış diyemem Işık, onlar zormuş. Çok zor bir durum. Ne şiş yansın ne kebap derken, kusura bakma tabirimin ama olan bu, kimse kaybetmesin diye uğraşırken, -en çok da kendin, hiçbir şeyi kaybetmek istemediğin için zora koşmuşsun her şeyi. Her zaman herkesin gidebileceği bir yol vardır. Aşıksan aşıksındır. Bu, bir noktadan sonra senden öte kimseyi ilgilendirmez. Sana ait bir şey çünkü neticede. Sen aşık olmuşsun. Rüzgar aşık olmuş. Dürüst olup, gelecek tepkilere de göğüs gerip yaşamına devam edebilirdin. Sen Rüzgar'a güvenmemişsin. Bunu ilk bakışta anlayamıyorum diyemem. Çok uzun zaman bambaşka biriydi, hercai, gönülçelen. Bunları arkadaşları olarak biz gördük. Ama senin, onun sevdiği kadın olarak bundan ötesini görebilmen gerekirdi. Rüzgar değişmişti Işık. Bizim düğünümüzün olduğu gün o giden adam, bence ciddi bir ilişkinin sorumluluğunu alabilecek biriydi. Senin yerinde olsam nasıl davranırdım, bilmem mümkün değil. Bu yüzden düşüncelerimi eleştiri olarak algılama. Gördüğümü, anladığım haliyle söylüyorum. Sen adeta kendine ve yaşadıklarına bugün benim sana baktığım gibi dışarıdan bakmışsın. Tuhaf olan bu. İçine hiç baktın mı? Ne gördün orada? Biz yanlış yaptık diyorsun ya bugün bile mantığın sesiyle konuşuyorsun. Sen o yanlış olanı ardında bırakıp etik olarak doğru bulduğun hayatı yaşamayı seçmişsin. Bencil olmamayı seçmişsin aslında, ama sonunda en bencilce olan kararı vermişsin. Sen en az hasarla bu kargaşadan çıkmayı seçmişsin. Rüzgar'a ise yıkılan hayatını alıp gitmek düşmüş. Çok üzücü. İkiniz için de. Tekin için de. Çünkü o da kendisini sevmeyen bir kadınla evlenmiş, hiç bilmeden."
Tokat gibiydi Elif'in sözleri, ama bir o kadar da doğruydu. Tek bir kısım hariç.
"Tekin'i seviyordum." dedim. "Bu hikayenin tek dileması bu. Rüzgar'ı sevdiğim gibi değil. Ama onu da sevdim."
"Evlenmeye yetecek kadar sevdim diyorsun."
"Doğru olanı yaptığımı düşünmek bugün beni hırpalıyor çünkü sonrasında yaşananlar beni çok haksız çıkardı."
"Rüzgar'a güvenemediğin ve Tekin'e güvendiğin için mi?"
"Aynen öyle. Zaman geçti. Yatıştı her şey. Küller kaldı geriye. Ben Tekin'den çocuk sahibi olmak istedim. Hamile kaldım. Tam da o dönemde Tekin'in aylardır süren bir ilişkisi olduğunu öğrendim. Bazı ortak arkadaşlarımızın bile öğrendiği ama sustuğu bir ilişkiydi üstelik."
"Ne hissettin?"
"Aşağılanmış. Ama ona kızamadım. İlahi adalet demeyi seçtim. Ettim, buldum dedim."
"Kimse edip bulmaz Işık. Kimse aldatılmayı haketmez. Böyle bir adalet dengesi yok. Ben inanmıyorum buna. Ne oldu o bebeğe? Neden ayrılmadın Tekin'den?"
"Bebek düştü. Benim genetik olarak yatkınlığım varmış maalesef. Bir kez daha oldu sonra. Yakın zamanda da bir operasyon geçirdim. Artık çocuk sahibi olmam imkansızdan sadece bir tık daha mümkün."
Elif yine kasvetle yanağını şişirip indiren bir nefes aldı.
"Çok üzgünüm böyle olduğu için."
"Ben de. Onu da konuşuruz ama sorun yarım kalmasın. Tekin'den neden ayrılmadım? Hata üstüne hata yaptığım hayatımın bir hatası daha. Hakettiğimi düşündüm. Bana gelip ilişkisini sonlandırdığını ve beni daha çok sevdiğini söyledi. Bebek o sırada düşmemişti. Bebek için dedim herhalde. Sonra bebeği kaybettikten sonra çok defalar ayrılmak istediğimi söylediysem de, Tekin evliliğe asıldı bu sefer. Ben kötü bir psikolojiye saplandım. Bitsin istiyordum, bitiremiyordum. Sizden uzaklaşmıştık. Sadece Seda vardı her şeyi bilen. Bir tek ona anlatabiliyordum. Ama onun kadar iyi bilmeyen insanlara, size, ailelerimize, herkese şöyle doya doya, bağıra çağıra içimi dökemedikçe, kendi içimde boğulmaya başladım. Rüzgar babasının hastalığı sebebiyle geri dönene kadar da aşağı yukarı 2-3 yıl bu şekilde geçti. Tam tabiriyle bir boğulma hali içerisinde."
"Birkaç yıl geriye gidip, hayatının iplerini eline verip, seni sıkı sıkı tutundurmak istedim Işık."
"Biliyorum, biliyorum. Bugün ben de öyle düşünüyorum. Yapmaya çalıştığım şey de bu."
"Olması gereken de."
"Evet ama bu Rüzgar etkisi ile oluyor diye düşünürsen kendime haksızlık sayarım. Rüzgar döndüğünde, bir şeyler yeniden başlamadı. O, yine yeniden bana bok gibi davranmayı seçti. Bu sefer kibar bir mesafe de cabası. Yokluğunda yaşananları öğrenene kadar sürdü o öyle. Neyse, onun dünyalar güzeli bir kız çocuğu babası olduğunu öğrenmek çok koydu bana. Senin de dediğin gibi herkesin gidecek bir yolu vardır her zaman. O da devam etmiş diye düşündüm. Kendi adıma, nefret ettiğim hayatımla ne yapacağımı bilemedim. Rüzgar biraz burada gözümü açmama vesile oldu diyelim. Nihayet Tekin'le boşanma sürecine girebildik. Ben yeniden çalışma hayatına döndüm. Kendi evime çıktım. Hiçbiri kolay olmadı. Söke söke diyebilirim. Tekin, çok değişti Elif. Bildiğiniz Tekin değil artık."
"Kimse bildiğimiz gibi değilmiş ki Işık. Ben artık duyduklarıma şaşırma safhasını geçtim."
"Öyle. Tekin, boşanma sürecini elinden geldiğince zorlaştırdı. Pasif agresif bir savaşla ayları kabusa çevirdi."
"Boşanmak istemediği için mi?"
"Evet. Normal iki insan sanırım alacağı vereceği paylaşır, biter gider. Ben ondan hiçbir şey istemedim. Bu onun zoruna gitti. Bir çevrem var dedi, nasıl konuşurlar dedi. Ya oturacağım apartman dairesi için bile eskort gibi yaşıyor derler dedi. Onu bile kendine kötü intiba getirir diye zorlaştırdı."
"O ne istiyordu peki?"
"Boşanmamak. Ama bunun dışında, her şeyi benim almamı istiyordu, abartılı bir şekilde. Evi filan da. Almayacağımı bildiğinden o da."
"Ay alsaydın ya Işık. Manyak mısın ya?"
"Biliyorum. İşte boktan bir inada tutuştuk orada. Ben ona dair hiçbir şey olsun istemedim yeni hayatımda. Onun parasıyla alınmış herhangi bir şey. Onunla olan anıları yaşatacak herhangi bir şey. Tamamen silmek istedim onun hayatımdan. O da bunu farkettiği için zorladı zaten. Dediğim gibi bitmesini istemiyordu. Bir gece eski evde, Göktürk'teki o evden henüz ayrılmamıştım ben, o başka yerde kalıyordu o sırada, o evde buluştuk. Bir kereliğine medeni bir tavır deneyeyim dedim çünkü zorla güzellik olmuyordu, Tekin'le bir türlü anlaşamıyorduk. Yemek hazırladım filan, geldi."
Bir durakladım burada. Hala en zor olan buraları anlatmaktı. Hala, o geceyi düşünmek nefesimi kesiyor, beni kendi içimde boğuyordu. Derin bir nefes aldım, içimdeki karanlıkları yatıştırsın diye. Devam ettim.
"Geldi. Yemek yedik. Ben yeni dilekçeyi elimin altında hazır tutuyordum. Tatlı bir anında vereceğim o imzalayacak. Dostça ayrılacağız sanıyordum hala. Aptallık bende. Çok içtik. İçtikçe çenem açıldı. Onun o manik haline de katlanamadım sanırım. Çok mutluymuşuz da barışmışız gibi sanki. Neyse, geçmişin muhasebeleri açıldı yeniden. Nedendi, şuydu, buydu. Çok eskiden birine aşık olduğumu itiraf ettim ona o gece. Yani o hayatımdayken başka birinin olduğunu. Tuhaf tepkiler verdi. Düşünüyorum da ne normaldi ki yani o gece? Neyse, neyse." Derin bir nefes daha. "Uyumak istedim, odaya çıkmama yardım etti. Gidecek sandım. Gitmedi."
Elif dehşet içinde bakıyordu şimdi yüzüme.
"Sandığım şey mi oldu Işık?" dedi.
Kafamı salladım.
"Olamaz." dedi dehşetle, "Yapmış olamaz."
"Sana Tekin artık o tanıdığınız Tekin değil demiştim."
Elif'in gözleri doldu.
"Işık, çok üzgünüm. Korkunç bir şey bu. Yapmış olamaz."
"Zorla. Ve hiç kısa sürmedi."
Kollarımı açtım ona doğru, sanki morlukları hala görebilirmiş gibi. Ben hala görür gibiydim.
"Sabah her yerimde morluklar vardı."
Elif'in gözlerinden yaşlar damladı.
"Allah kahretsin. İğrendim resmen."
"Ben bir kalkayım." dedim yoğunluktan kaçmak isteyerek. Çok ağır gelmişti yine ve yeniden. Restoranın tuvaletine gitmeyi seçtim. Pek havadar sayılmazdı ama havanın değişmesine yardımcı olmuştu. Aynada yüzüme baktım. Eskiden çocuksu bir yüzüm vardı. Yerini arayan genç bir kızla genç bir kadının arasında bir yüz. Hiçbir şekilde o eski Işık değildim artık. Yaşlılık değildi bu ama yılların ağırlığını yüzümde görebiliyordum. Hızlıca tuvalete girip çıktım. Ellerimi yıkarken, akan suyun düşüncelerimi ferahlatmasını diledim. Elif'in yanına döndüğümde çok daha iyiydim.
O da sordu hemen.
"Daha iyi misin?"
"Evet, evet. İyiyim." deyip gülümsedim. "Geçiyor. İyileşiyorum, merak etme. Son bir ayda çok çok daha iyi hissediyorum kendimi. Boşandıktan sonra bir kat hafiflemiştim. Yüzleşmeden sonra, tümüyle dağlar kalktı üstümden. Bitti demek çok güzel bir şeymiş."
"Bitti Işık." dedi Elif onaylayarak. "Bittiğine senin adına bu kadar sevineceğimi düşünmezdim."
"Takvimsel bir kayma. Bir karar verme mekanizması arızası diyelim, Tekin'le evlenişime. Onu düzelttik şimdi. Yeniden başlıyorum her şeye."
"Geçmişi düşündükçe çok üzgünüm. Ama şimdi mutluyum senin adına. Bunları konuşabildiğimiz için de mutluyum."
"Ben de öyle. Yıllar içerisinde en çok özlediğim şeylerden biriymiş seninle konuşabilmek. Gerçi, sevgili eşin duyarsa senin için hiç iyi olmaz ama mümkün olduğunca daha sık görüşebilmek isterim seninle."
"Elbette. Ben de öyle. Gerçekten, çok özledim seni. Hiç gizlemek istemiyorum seninle görüştüğümü. Biraz zaman alacak. Tarık da anlayacak ama. Eminim buna. Kendi etik değerlerine takılıp, bir başkasını yargılama hatasına düşüyor o da. Hepimiz bazen yapıyoruz. Hakkımız olmayarak."
"Gerçekten böyle mi düşünüyorsun Elif? Merak ediyorum sahiden. Bütün bunlar yaşanmış olmasaydı, ben Tekin'le evlenmek yerine Rüzgar'la olmayı seçseydim ve bunu sizinle paylaşsaydık... Tarık aynı yerde dururdu, bunu görebiliyorum. Tam da böyle olacağını düşünmüştüm zaten. O hiç şaşırtmadı beni. Ama sen? Sen o zaman da benimle görüşmek ister miydin?"
Arkasına yaslandı Elif. Dikkatle baktı yüzüme. Bir süre düşündü.
"Muhtemelen ilk başta ben de Tarık'la aynı düşünürdüm. Bu biraz da biz aldatılmışız gibi bir his, anlıyor musun? Saçma biliyorum ama sanki sadece Tekin değil de biz de aldatılmışız gibi."
"Anlıyorum. Çünkü tam da öyle. Çünkü hepinizin gözünün içine baka baka gizledik. Kaç defalar sizin evinizde buluşmuşuzdur, Tekin Japonya'dayken ve biz Rüzgar'la birlikteyken. Sizi de aldattık. Bu doğru."
"Hepimiz çok gençtik. Hayattan bir bok anladığımız söylenemezdi. Hepimiz farklı farklı tecrübelerden geçtik. Benim de bir kuzenim var, çok genç yaşta eşini kaybetti mesela. Küçücük çocuğuyla baş başa kaldı. Çok zor yıllar geçirdi. Acısına şahitlik ettik ama bir şey gelmedi elimizden. Sonra bir gün, lise aşkıyla bir yerlerde yeniden karşılaştılar. Evlendiler daha çok yeni. Ve nasıl mutluluar. Hayat düz bir çizgi değil. İnişli. Çıkışlı. Yaşamadan yaşananın ne olduğunu kimse bilmiyor. O yüzden, ben böyle yapardım veya yapmazdım demeyi, bu bana ters diye asıp kesmeyi ben doğru bulmuyorum. Kimseyi yargılamayı da. Nedir yani eni konu, aşık olmuşsunuz yahu sonuçta! Affedilmez lanet değil bu." dedi gülümseyerek.
Bir zamanlar Rüzgar'ın da bana aynen böyle bir cümle kurduğunu hatırladım. O ta o zamanlardan bu ileri görüşe sahipti. Ama düşününce ben de yirmi beş yaşında bir insandım. Ben de çok gençtim ve henüz yaşayacaklarım vardı.
"Rüzgar da buna benzer bir cümle kurmuştu zamanında." dedim.
"Çok sevmiş seni. Bu aşk onu bir elekten geçirmiş, dikenli tellerini de alıp götürmüş belli. Bana sorarsan hala seviyor. Ama söylemedim ben bunu. Sen de hiç duymadın."
Kafamı iki yana salladım son cümlesiyle.
"Duymadım yok. Öyle bir şey yok zaten."
"İnanıyorum sana. Bu kez doğruyu söylüyorsun." dedi gülerek, ama gözlerini muzipçe kısarak içimi görmeye çalışır gibi bakıyordu.
Güldüm ben de.
"Gerçekten yok. Babası öldüğünde Adel bende kaldı iki gece filan sadece o kadar."
"Bak bak."
"Arkadaşça bir yerdeyiz. Ben, yeniden sadece ben demek istiyorum hayata karşı. O da anlıyor bunu. O da bakıyordur hayatına. Bazen kısa kısa mesajlaşıyoruz, napıyorsun ne ediyorsun gibi. Hayatta mıyız diye bir nabız kontrol yani."
Gülüyorduk.
"Adel'in fotoğraflarını yolluyor. Çünkü ben istiyorum ondan."
"Adel çok çok güzel bir kız çocuğu. Eridim o güzelliğine." dedi bir durdu, dikkatle bana bakarak. "Bir şey diyeceğim-"
Anladım gibi oldu o an ne diyeceğini.
"Adel sana benziyor biliyor musun?"
"Rüzgar, şey demişti; bana da benzemiyor, annesine de, anneme benziyor."
"Şaka yapıyorsun!" dedi Elif. Omuz silktim.
"Her şey çok garip." dedi kendi kendine konuşur gibi. "Hayat çok garip."
"Bence de öyle." dedim. "Bence de."
Rüzgar, şirketin kuruluş yıl dönümü yemeği için İstanbul'a geliyordu. İki aydır yüz yüze görüşmemiştik. Bu iki ayı ben, tam da kendime söz verdiğim şekilde kendimle dolu dolu geçirmiştim. Yeniden, yaşamayı sevmeye başlıyordum ve inanması güç olsa da, kendimi de. Rüzgar'ı yeniden görmeye dair içimde ince ince tutuşmaya başlayan bir heyecan vardı. Bunu da kendimden gizlemiyordum. Kuaföre gittim, saçlarıma yeni bir şekil verdim. Hala kısa ve kıvırcık kullanıyordum. Bu hali daha bakımlı duruyordu sadece. Son iki ayda spor yapmanın etkisiyle fiziğim daha şekilli bir hal almıştı. Bu konuda özgüvenim yerindeydi. Giydiklerimi kendime yakıştırıyordum.
Buldanlı Grup, normalde her sene yılbaşında düzenledikleri şirket yemeğini Necip Buldanlı'nın vefatı sebebiyle iptal etmişlerdi. Kuruluş yıldönümünü ise normalde yemekle kutlamıyorlardı, bunun yerine çalışanlarına ekstra prim yatırıyorlardı. Bu sene bir farklılık gerçekleşiyordu. Hem primler yatmıştı hem de yemek veriliyordu. Ofiste moraller yüksekti. Bahar aylarının gelişiyle art arda yüzünü gösteren güneşli havalar da motivasyonu arttırıyordu. Yemek, bir cumartesi akşamı, Maçka'da büyük bir otelin balo salonunda gerçekleşecekti. Büyük patron Rüzgar'ın gelişi cuma günü kulaktan kulağa fısıldanıyordu. Her an ofisten içeri girecekmiş gibi gözüm asansörlerdeydi. Geleceğini bana günler öncesinden mesaj atmış olsa da, o cuma günü telefonum sessiz ve uslu bir şekilde duruyordu. Oysa bir mesaj görmeyi beklerdim. Neden ben yazmıyorum ki, diye düşündüm.
Ve sonra, uzun uzun düşündükten sonra, anlam ve zeka dolu o mesajı attım.
"Selam. Naber?"
Kısa süre sonra ondan da aynı içerikte bir cevap geldi.
"İyi. Senden?"
"Çalışıyorum. Geldin mi diye merak ettim."
"Yok. Uçaktayım daha. İnişe bir saat var."
Şöyle bir telefonu uzaklaştırdım kendimden. Dalga mı geçiyordu benimle?
"Uçakta internet var, evet." yazdı sonra. "En azından Business class yolcuları için."
"Züppe." yazdım.
"Ben senin patronunum. Bunun farkındasın, değil mi?"
"Sürekli bu kartı öne sürmesen daha etkili olacak."
"Bir şey ifade etmiyor mu senin için?"
"Cılız bir etki, diyelim."
"Ofisten içeri girdiğimde de o cılız etkiyi görmek isterim."
"O kadar cılız ki göremezsin."
Sadece bir gülücük yolladı bunun üzerine. Oysa biliyordum ki, o gülücüğün dahi cılız bir etkisi yoktu üzerimde. Mesajlaşmanın ardından bana bir rahatlık gelmişti. Her an ofisten içeri Rüzgar girebilir gibi tetikte bekleyen ekibime,
"Rüzgar Bey, uçaktaymış daha. Birkaç saat daha rahatsınız hadi." diye şaka bile yaptım.
Sağolsunlar hiçbiri, siz nereden biliyorsunuz diye sormadı. Herhalde benim dışımda herkes uçaklarda artık internet olduğundan haberdardı. Ekibimle aramız ısınmıştı geçen zamanda. Tavrın değişirse kaderin değişir mantığıyla yaşama döndüğümden beri herkesle daha sıcak bir iklim içerisindeydim. Beni sevdiklerini umuyordum, ben de çoğunu seviyordum.
Rüzgar ofisten içeri girdiğinde, öğle yemeğinden yeni dönmüştük. Ekipten genç bir kızla proje hakkında konuşuyorduk. Aslında proje konuşmamız bitmişti. Konuşmamız şu minvalde sürüyordu;
"Işık Hanım saçlarınızı yeni mi kestirdiniz? İki gündür sormak istiyorum soramadım."
"Evet. Yakışmış mı?"
"Çok yakışmış size. Nereye gidiyorsunuz diye sorabilir miyim? Fani bütçem yeterse ben de gitmek isterim."
"Yeter. Yeter. Öyle maaş bırakmalı değil, mahalle kuaförü benimkisi. Arkadaşlarımdan referanslı, teyitli buldum ben de. İkidir gidiyorum çok memnunum. Bakırköy'de. Sen de Bakırköy'de oturuyordun, değil mi?"
"İncirli'deyim. Yakın baya."
"Süper. Git buraya. Ahmet kesecek ama. Kardeşi oluyor genelde. Ondan değil, Ahmet-"
Tam o sırada gördüm onu asansörden inerken. Ofisin uzak ucunda, masamda oturduğum o yerde kalbim yerinden çıktı.
"-ten randevu al. Ahmet."
"Tamam Işık Hanım. Adını da söylerseniz?"
"Neyin adını? Adını söyledim ya Ahmet diye."
"Salonun adını?"
"Ahmet işte."
"Ahmet Kuaför?"
"Evet, canım." derken kıza bakmıyordum. O da baktığım yönü farketmişti. O baktığım yön ise zaten bana bakıyordu. Çok yakışıklı görünüyordu. Bronz tenini vurgulayan siyah bir gömlek ve siyah bir kot giymişti. Bir elinde ekranı parlayan telefonu diğer elinde laptop çantası vardı. Ofisine doğru ilerlerken bana bakan yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Sanki yirmi yaşındaymışım gibi yüzümü al basarken, gözlerimi kaçırıp bakışlarımı bilgisayar ekranına çevirdim. Özlemiştim.
Kendi hislerimden sıyrılabildiğimde ofistekilerin genel olarak kıpır kıpır hale büründüğünü gözlemleyebiliyordum. Gelişi herkesi heyecanlandırmıştı. Bu hiç değişmiyordu.
Telefon ekranım yanıp söndüğünde gelen mesaja baktım.
"Baya cılızmış gerçekten."
"Hiç işin yok. O kadar belli ki bu."
Nasıl güldüğünü görmek için bakışlarımı cam ofise çevirdim. Tam da tahmin ettiğim gibi keyifle gülüyordu.
"Hoşbuldum." yazdı.
Gülümsüyordum. Cevap vermedim.
Son işler toparlanır, gün ve hafta el ele sona ererken, tatlı bir yorgunluk vardı üzerimde. Güneşin her gün biraz daha geç batmasını seviyordum. İş çıkış saatlerinde hala aydınlık bir güne karışmak mutlu ediyordu beni. Camdan dışarı baktığımda gördüğüm aydınlık hava hoşuma gitti. Masamın üstündeki klasörleri toparlarken, Rüzgar'a mesaj attım.
"Birlikte yemek yiyelim mi?"
"Çok isterdim. Gerçekten. Ama tekrar havalimanına gitmem lazım."
"Neden?"
"Lara'yı karşılamak için."
Bir kal geldi bunun üzerine bana. Lara mı? Lara nereden çıkmıştı şimdi?
"Yarın akşam şirket yemeğinde Lara sahne alacak."
Şimdi anlaşılır olmuştu her şey. Günlerden beri ofiste yemekle ilgili bir sürü şey konuşuluyordu ama kimse sanatçı hakkında bir şey söylememişti. Ben de gidip kimseye, mesela Sibel'e sormamıştım. Ne ilgimi çekmişti, ne de aklıma gelmişti. Ama düşününce gayet mantıklı geliyordu. Lara, müzik eğitimi alıyordu. Rüzgar'la da yollarını ayıran bu karar olmamış mıydı? Öyle olmalıydı. O kadar az şey biliyodum ki ilişkileri hakkında. İçime bir ağırlık çöktü. Sanki güneşim bulutla örtülmüştü. Lara geliyordu. Rüzgar onu havalimanından karşılamaya gidiyordu. Tıpkı sevgilisini karşılayan bir adam gibi. Saçmalıyor olabilir miydim? Bilmiyordum. Hiç bilmiyordum. Saniyeler içinde zihnime hızlı bir çekidüzen verip,
"Aaa, ne iyi!" Minvalinde bir şeyler yazdım ve birer birer ofisten çıkan mesai arkadaşlarımın arasına karışmak üzere hızla toparlanmaya başladım.
Telefonum hızla çantamın derinliklerini boylarken Rüzgar başka bir şey yazdıysa da haberim olamadı.
Eve ulaşmam çok sürmedi. Kendimi hızlıca içeri attım. Ayakkabılarımı bile yerine yerleştirmeyip kapının girişinde öylece bırakıp, yağmurluğumu portmantoya düzensizce astım. Çantam da hep, her zaman girişte portmantonun üzerinde atılı dururdu. Önce bir duşa girdim. Haftanın yorgunluğunu büyük ölçüde alan ılık bir duş hücrelerime iyi gelmişti. Saçlarımı kurutup, üstüme en rahatından lila rengi bir pijama takımı, ayaklarıma da ev patiklerimi geçirdim. Artık guruldayan midemin sesine kulak verme zamanıydı. Dolapta önceki günden biraz çorba vardı. Hazır aldığım köfteleri çabukça kızartıp, yanına büyükçe bir salata hazırladım. Bir yandan yemeğimi yer, bir yandan haberleri izlerken kendi içimde izini süremediğim düşüncelere daldım gittim. Bir heyecanla başlayan gün, kısa sürede her günkü gibi bir güne evrilmişti. Yalnız yaşadığım hayatım böylesi bir basitlikle geçiyordu. Bugün spor günüm değildi. Normalde o gün spora gideceksem, genellikle hızlıca bir çorba içip evden çıkıyor, aynı bu şekilde tükettiğim akşam yemeğime spordan sonra devam ediyordum. Bugün dinlenme günüm olduğuna göre, yemekten sonra sezonlarca sürüp giden online dizilerimden birini izlemeye devam edebilirdim. Keyifliydi hayatım. Ve böylece güzeldi.
Kapı zili çaldı. Tamamen boş bir zihinle ve beklentisizlikle otomata bastım.
"Kim o?"
Kapı tokmağını duyunca irkilerek geri çekildim. Eğilip gözden baktığımda gördüğüm yüzü görmeyi hiç ama hiç, en ufacık bir hiç, beklemiyordum.
Rüzgar kapıdaydı.
"Aaa!" diyebildim şaşkınlıkla kapıyı açarken. Başka ne desem saçmalayacaktım.
"Naber?" dedi rahat bir gülümsemeyle.
"Sen nasıl? Sen havalimanına gitmeyecek miydin?"
"Gittim, geldim. Lara'yı oteline bıraktım. Bizim yemeğin yapılacağı otelde kalıyor."
"İyi. İyi yapmışsın." Hala nutkum tutulmuş gibi yüzüne bakıyordum ki elindeki paketi gösterdi.
"Yemeğe yetişememişimdir diye tahmin ettim. Tatlı getirdim bu yüzden. Hoş geldim diye hani. İçeri girebilir miyim?"
Kalbim ağzımdan çıkacak gibi atarken sadece sırıtarak geriye çekildim.
"Tatlı aldın?"
"Hıhı." dedi içeri girdi. "Misafir gibi poşeti sana uzatmayacağım." dedi ve doğruca mutfağa yöneldi. Sonuçta kendi eviydi.
Ben de mutluluktan uçarak peşinden ilerledim.
"Ne aldın?"
"Tiramisu."
Kutuyu açtı. Bir iki dolap kapağını açıp kapattıktan sonra uygun boyutlarda tabakları buldu ve tatlıyı tabaklara bölüştürdü.
"Hoş geldin diye öyle mi?" dedim kapıda söylediğini hatırlayarak.
"Teşekkür ederim. Hoş buldum Işık." dedi tatlı bir şakacılıkla.
"Ben, demedim?"
"Yani ben fırsat bırakmamış olabilirim ama eminim fırsatın olsa sen söylerdin."
Gülmeye başladım.
Uzattığı tabağı aldım. Tatlının tadına baktım.
"Bu cidden çok güzel."
"Sen kilo vermişsin."
"Sıkılaştım biraz. Düzenli spor yapıyorum. Sen de fit görünüyorsun."
"Ben hep fittim zaten."
Doğruydu bu söylediği. Yine de.
"Seni görmek güzel." dedim onun yerine. "Hoş geldin."
Güzel yüzü yakışıklı bir gülümsemeyle aydınlandı. Mutfağın bir ucunda o, bir ucunda ben birbirimize baktık. Birdenbire bir zaman makinesine binmiş ve yıllar öncesine gitmişiz gibi tuhaf bir hisse kapıldım. Yıllardır tanıyordum onu, yine de yeni tanışıyor gibiydim. Aynı anda iki hissin birbirine karıştığı bir andı.
"Hadi içeri geçelim." diyen o oldu.
"Aç mıydın? Hala yiyecek bir şeylerim var." diyen ben oldum. "Tatlı yemek istemezsen."
"Tatlı yemek istemesem, başka bir şey getirirdim. Işık, farkında mısın bilmiyoum ama sen yemek yapamıyorsun."
"Gerçekten çok komiksin. Yemek yapabiliyorum ben artık. Bazı bilgilerin güncellenmesi lazım."
"Allah aşkına söyle ne yaptın bu akşam?" derken, yemekleri kontrol etmek üzere yeniden mutfağa yönelecek oldu. Omzundan yakalayıp durdurdum onu. Sonra salona doğru itelemek zorunda kaldım. Kocamandı ve zor itelenen biriydi. Bu esnada,
"Cevap bekliyorum." diye ısrar ediyordu.
"Çorba."
"Ne çorbası?"
Küfür yok Işık, küfür yok. Sen bir hanımefendisin.
"Tavuk suyuna şehriye çorbası."
"İçinde tavuk varsa net içerim."
"Yok."
Burada mini bir gülme krizi yaşandı.
"Başka?"
"Köfte ve salata."
"E, köfteyi de sen yapmamışsın. Gördüm paketini. Hazır köfte o. Salatayı yaparken çok yorulmasaydın."
"Küfürsüzlük çok zor Rüzgar." derken ikimizi de bir kahkaha aldı.
"Et, içinde kalmasın. Mesela küfür etmesem ben, ben olmazdım. Küfüre asla karşı değilim. Sana yakışıp yakışmadığına bilahare karar veririm."
"Eskiden de ederdim ki ben küfür. Ediyorum bazen hala."
"Çok sinirlenmen lazım. O anlarda genellikle ben de çok sinirli olduğumdan herhangi bir kayıt tutamadım."
"E, ederim o zaman bir ara. Kaçtı şimdi."
"Tamam neyse. Çorba içerim, hala varsa."
Rüzgar tatlı yemeden önce çorba içerken ben de yemek masasının karşısında oturmuş onu izliyordum. Onu yeniden görmek, yeniden yakın olabilmek çok güzeldi. İçimde mutlu mutlu dalgalanan bir deniz vardı. O hep böyle olabilirdi. Benimle şakalaşabilirdi. Birlikte yemek yiyebilirdik ve sonra mesela birlikte salonda oturup dizi izleyebilirdik. Hiç sıkıcı bir hayat olmazdı bu. Olsa olsa mutlu bir hayat olabilirdi.
Rüzgar'a o gece Lara'yla birlikte kalıp kalmayacağını sormadım. Lara'yla ilgili hiçbir şey sormadım. Benim yanımda olduğu iki saat boyunca birkaç kez konuşmamızdan kopup, ilgisinin telefonuna yöneldiği anlarda da bir şey sormadım. Adel'i sordum. Çünkü Adel'i çok özlemiştim. Bu yüzden Adel'le benim yanımda görüntülü konuşma yaptığı anlarda ekranın içine geçip Adel'i koynuma sokup öpüp koklamak istediğimi içime hapsettim. Neşeliydi miniğim. Yine de babasına gittiği için sitem ediyordu. Yakında döneceği için küsmediği sözünü vererek telefonu kapattılar. Konuşmanın tamamı fransızca geçtiği için bunların çoğunu ben Rüzgar'ın çevirisiyle öğrenebildim.
"Fransızca öğrenmeye başlamak istiyorum." dedim birden pat diye.
Rüzgar yüzüme ilgiyle baktı.
"Adel'i anlayabilmek için." diye açıkladım.
Ağır ağır kafasını salladı.
"Mantıklı bir sebep." dedi. "Sonra belki, bizi ziyarete filan gelirsin."
"Belki."
"Bu yaz."
"Olabilir. Bu yaza kadar çok gelişmez fransızcam ama."
"Başlarda ben yardımcı olurum."
"Öyle olabilir."
Tekrar kafasını salladı düşünceli bir şekilde.
"İyi fikir bu."
"Rahatsızlık vermem, değil mi?" dedim sonradan aklıma gelmişçesine.
"Kime?"
"Hiç öyle."
Tek kaşı hafifçe havalanmıştı.
"Vermezsin."
"İyi o zaman."
"Bekliyoruz bu yaz."
"Tamam."
Telefonu çaldığında türkçe cevap vermesine dayanarak, İstanbul'da olan ama adı Lara olmayan birileriyle konuştuğu hükmüne vardım. Yemek yedim ve birazdan geliyorum gibi şeyler söyledikten sonra telefonu kapattı. Bakışları bana döndüğünde yeni bir şey söylemesine gerek kalmamıştı.
"Kısacık kaldın." dedim.
"Öyle kısa uğramak istemiştim zaten. Yarın görüşeceğiz nasılsa." dedi.
Ertesi akşam şirket yemeğinde görüşmek üzere vedalaşarak ayrıldığında, beni içimde mutluluğun ve hüznün bir çekişmesiyle baş başa bıraktığından habersizdi. Varlığına alışmak öylesine kolaydı ki. Onun da benim yanımdayken ne hissettiğini öğrenmeyi çok istedim. Ve bir de bu gece Lara'nın yanına gidip gitmeyeceğini.
Aklım sana ne diyordu. Kalbimse, gitmesin.
Cevabını almadığım çünkü sormadığım sorularım vardı. Bunları ve çok daha fazlasını sadece bir gece sonra Lara'dan öğrenecektim.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro