18. Söylenemeyenlerin Aksine
Rüzgar'ın ardından oyun odasına girdiğimde hala az önce yaşanan temasın yarattığı sersemlik üzerimdeydi. Adel, ona seslenen babasına bakmak üzere top havuzundan çıkardığı kızarmış suratını bana çevirdi ve sanki çağırmışım gibi, bana doğru koştu. Babasına değil bana.
Bu çok garip ama büyüleyen farkındalıkla yere eğilip, minicik bedenini kollarımın arasına aldım. O an hissettiklerimi kendime bile tarif edebilmem güçtü. Benim çocuğum değildi ama kendimi buna ikna etmemi gerektiren bir sıcaklığı içime yayıyordu. Kocaman gözlerini gözlerime dikip gülümsedi. Bir masum gülüşüyle birlikte iki sene önce göğsümden koparılarak alınmış gibi hissettiğim bir parçanın hiç iyileşmeyen yarasını sızlatmayı başarmıştı. Fakat bu sızlama acı vermiyor, aksine o yaraya iyileştirici bir merhem sürüldüğünde oluşan sızlamaya benziyordu.
"Bisou bisou." deyip yanağını uzattığında ne dediğini anlayamadığım için yanımızda dikilen babasına baktım.
"Küçük bir sarhoş gibi." dedi Rüzgar, adeta söylenircesine. "Nice'teki bakıcısı öğretmiş bisou öpmek demek."
Ah. Demek yanağını öpmem için uzatıyordu. Minik surata doğru döndüm ve işaret parmağımı yanağına uzattım. Bir kez daha yanağını bana çevirdi, ben de içim ona doğru erirken yanağından öptüm.
"Bisou." dedi tekrar.
Bu kez işaret parmağını yanağıma uzatan oydu. Yanağımı çevirdim, o da beni öptü. Onun söylediği gibi bisou bisou demek istiyordum çünkü çok tatlı bir aksanı vardı. Fakat muhtemelen kendimi rezil edeceğim için bu fikirden vazgeçtim.
"Terine bakacağım, bana yollasana."
Bunu ben de yapabilirdim ama nedense ayıp gelmişti. Adel aynı şekilde kollarına atıldığı babasını da öptü. Rüzgar onun dağılmış sarı saçlarını düzeltti ve terini kontrol etmek için sırtına baktı.
"Terlemiş mi?" diye sordum. Bana neydi sanki? Niye soruyordum?
"Havluyla silsem yeter. Üstünü değiştirmeyi gerektirecek kadar değil."
Rüzgar'ı baba olarak görmek beni büyülediğinden ikiliden uzaklaşmak istedim. Onlar benim anlayamadığım o melodik dilde konuşurlarken top havuzundaki diğer iki miniğe doğru ilerledim. Herkesin ter kontrolü ve üst baş değişimi tamamlandığı sırada Esin içeri girdi.
"Naptınız?" Bakışları beni es geçip Adel ve Rüzgar'da sabitlenmişti.
Adel bana yaptığı şekilde Esin'e koşmak yerine top havuzunda sevinç çığlıkları atarak oynayan Ege ve Asya'yla oynamaya döndü.
"Keyifler yerinde görünüyor."
"Evet." dedi Rüzgar.
"Terlemişler mi diye baktık. Ege'nin tişörtünü değiştirdim." dedim.
"İyi yapmışsın canım. Ben de çocuklara yiyecek bir şeyler hazırladım. Aşağı götürelim, onları önden yedirelim demeye geldim."
"Ne hazırladın?" diye soran Rüzgar'dı.
"Sebze çorbası var. Bir de mini mini lahmacunlar yaptım, sağlıklı, onlar için."
Esin'in ses tonu Rüzgar'ın bakışlarının etkisinde git gide daha az kendinden emin bir hal almıştı.
"Sebze çorbasının içinde kereviz var mı?"
Neredeyse bekliyordum bu soruyu. Bir gülesim geldi.
"Var?" dedi Esin tereddütle. Rüzgar tatlı bir ifadeyle burnunu kırıştırdı.
"Çorbayı içmez bizimki."
"Bilmiyordum. Tüh. Ne yapsak?" diyen Esin'i değil Rüzgar'ı izliyordum.
Rüzgar kereviz sevmezdi. Kızı da sevmiyordu.
"Senin gibi aynı." diye döküldü dudaklarımdan.
Rüzgar bana döndü. Boş baktı bir an, sonra gülümsediğimi gördü, onun da yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
Bundan yıllar önce, birlikte gittiğimiz bir restoranda bilmeden sipariş verdiği kereviz soslu yemeğin tadına baktığı anı onun da anımsadığını anladım. Ve benim onun o buruşmuş yüz ifadesine bakarak gülüşümü.
Sahi, bir şeye, herhangi bir şeye, içimden gelerek gülmeyeli ne kadar zaman olmuştu...
Esin'in anlam veremeyen bir ifadeyle baktığını farkettiğimde önüme döndüm.
Rüzgar da Esin'e dönüp, "Çorba içmese de olur. Az yiyor zaten. Lahmacun yeter." diye cevap verdi.
*************
O gece Tekin'le birlikte eve döndüğümüzde ikimiz de suskunduk. Henüz ileri bir saat değildi. Tekin çalışma odasına kapanmak ya da uyumak yerine kendini salondaki geniş koltuğa bıraktı. Televizyonu açıp kanallar arasında rastgele gezindikten sonra bir haber kanalında kaldı. Ben mutfağa yöneldim. Giderken ona,
"Kahve yapacağım. Sen de ister misin?" diye seslendim.
"Yok. Sağ ol."
Gecenin geri kalanında tıpkı Tekin'in yaptığı gibi televizyonun karşısında boş boş oturup düşüncelerimi bir düzene sokmak istiyordum ama tercihim bunu yalnız başına yapmaktan yanaydı. Tekin'le baş başa kalmak istemiyordum. Belki sıkılır gider diye mutfakta mümkün olabildiğince oyalandım. Fakat belli ki onun biraz daha oturası vardı. Salona döndüğümde hala televizyondaki siyasi içerikli tartışmayı izliyordu.
Tekli koltuğa sessizce oturup ayaklarımı altıma topladım. Daha önceden sehpanın üzerine bıraktığım kitabımı elime aldım. Okumuyordum, sadece okuyormuş gibi yapıyordum. Rüzgar'ın sırtına değen yüzümü, elinde dolaştırdığım elimi, parmaklarını, teninin dokunuşunu düşünüyordum ve bir de elimi tutmayışını.
"Kitap çok ilginç herhalde." diyen Tekin'in sesiyle dünyaya döndüm.
"Ne?"
"Yüzünde öyle bir ifade var ki kapıldın gittin."
Kendimi kötü hissederek toparlandım.
"Evet, epey sürükleyici."
"Rüzgar'ın teklifi cazip görünüyor. Ne yapacaksın?"
Tam da Rüzgar'ı düşünürken onun Rüzgar'la ilgili bir soru sorması rahatsızlığımı iyice arttırdı. Oturduğum yerde toparlandım. Aklımı da başıma toplasam iyi olacaktı.
Cv'mi Rüzgar'a gönderme fikrini ciddi anlamda düşündüm. Bir işe ihtiyacım vardı. Çalışmak zorundaydım ve bu iyi bir teklifti. Tufan'ın sevimsizliğini aşıp Buldanlı İnşaat bünyesinde çalışmaya başlarsam, Rüzgar'la çalışıyor olmayacaktım. Çünkü o orada çalışmıyordu. Kardeşine danışmanlık yaptığını söylemişti. Dolayısıyla her gün her an orada olmasına gerek yoktu. Ama onu görecektim elbette. Normal bir zamanda tesadüfi karşılaşmalarımızdan daha fazla karşılaşacaktık, orası kesindi.
Ve ben bunu istemiyordum. Çünkü ona karşı zayıftım. Her ne kadar kendimi kontrol etmeye çaba göstersem de ipin ucu umulmadık yerlerde kaçıyor, kontrolü yitiriyordum.
"Bilemiyorum, çok olumlu değilim açıkçası. Bu da bir emrivaki değil mi sonuçta? Hakkımda işe torpille girdi denilmesine ne kadar tepkili olduğumu biliyorsun."
Tekin, burnundan solur gibi güldü.
"Bazen hangi ülkede yaşadığımızı unuttuğunu düşünüyorum Işık. Ya aşacaksın bu takıntıyı ya da potansiyelinin altında bir yere girmeyi kabulleneceksin."
"Seçim senin diyorsun yani."
"Aynen öyle. Rüzgar tabi ki cv'ni ben vereyim derken mütevazi davranıyordu. Onun insan kaynaklarına cv vermesi demek benim kendi şirketimde cv vermemden farksız; işe alın anlamına geliyor."
"Farkındayım." Elimi yüzüme yasladım. "Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum."
Daha önceki işe girme konuşmalarımızda takındığı motive edici tavrında değildi bu kez, hatta isteksiz olduğunu seziyordum. Beni yüreklendirmek yerine omzunu silkti.
"Düşün. Kararını ver. Çok da uzun düşünme ama, bugün yarın birini alırlar."
İsteksizliği oldukça barizdi.
"İstemiyor gibisin." dedim içimde tutamayarak.
"İstemiyorum Işık." dedi doğruca ve lafını sakınmadan. Bu kadar net bir ifade beklemediğimden olsa gerek bir şaşırdım.
"Neden?"
"Boş ver." Söylediğinden derhal pişman olmuş gibiydi.
"Ne diyorsun Tekin?"
"Bir şey demiyorum."
"Neden istemiyorum dedin?"
"Işık! Beni mi sınıyorsun Allah aşkına?" diye terslendi. "Benim ne istediğimin, ne hayal ettiğimin bir önemi var mı?!"
Birdenbire anlamıştım. Bebek mevzusu. Herkesin içinde çocuk yapalım şakası yaptığımı nasıl da unutmuştum? Benim için ne denli önemsizse onun için o denli önemliydi. Benim işe girmem demek Tekin için umutların bitmesi demekti. Hala. Demek ki hala vardı o umutlar.
"Şimdi anlıyorum." diye mırıldandım.
"Sahiden, arada bir anlaman iyi oluyor!"
Canı yanan bir insanın vereceği tepkileri veriyordu. Bunu beklemeliydim ama gece boyunca yaşananların yoğunluğu yüzünden Tekin'e sıra gelmemişti, onun ne hissedebileceğini hiç düşünmemiştim. Rüzgar'ın inadına konuşmaya çalışırken onun yarasına tuz serpmiştim.
"Orada, herkesin içinde çocuk filan diyerek boş konuştum. Afedersin." dedim alttan alan bir tonda.
"Aptallık bende ki, bir an için -sadece bir an için, filtresizce aklından geçenleri söylediğini düşündüm."
Kafamı iki yana salladım. "Böyle bir isteğim yok Tekin. Bunu çok iyi biliyorsun."
"Bir zamanlar istemiştin. Bir zamanlar gözlerimin içine bakıp senden çocuk sahibi olmak istiyorum, demiştin. Hatırlıyor musun? Ben hiç unutmadım."
Çok çaresiz ve çok umutsuz görünüyordu karşımda. Bense çok üzgündüm ama bunun kadar baskın bir hisle daha mücadele ediyordum o anda. Sıkılıyordum artık. Hem de çok sıkılıyordum.
"Özür dilerim." diye mırıldandım. Ne için özür dilediğimi bilmiyordum o an esasen. Kaybettiklerimin ve onları ne uğruna kaybettiğimin değil, tam şu anda Tekin'in beklentilerine cevap verememenin özrü olabilirdi, olsa olsa. Konuyu bir an önce kapatma isteğimden kaynaklanıyordu.
"Özür dilemesen, bizim için çabalasan ne olur? Ne olur bir şans daha versen bize? Neden bu kadar imkansız? Ne var Işık? Neden?"
Onun acıklı bir isyan gibi yüksek çıkan sesi tüm tüylerimi diken diken etmişti. Bitmeyen bir kabusun içine düşmüş olmalıydım çünkü sürekli aynı yerde debelenip duruyordum. Avukatla görüştüğümü öğrendiği gün verdiği tepkilerden sonra kolay kabulleneceğini, kolay olacağını sanmıştım. Oysa bitmiyor, bitmiyor, bitmiyordu. Oturamadım yerimde daha fazla. Buhran bastı. Ayaklandım.
"Konuyu buraya getirdiğine inanamıyorum!"
Oradan hızla uzaklaşmak istiyordum.
"Gitme, bitmedi daha! Konuşuyoruz."
Fakat agresif ses tonu konuşmaktan farklı bir boyuta geçtiğimizi gösteriyordu.
"Ne duymak istiyorsun?" dedim artık ben de alttan almayı bırakarak.
Hala ayakta ve gitmeye hazır oluşum onu delirtiyormuş gibiydi.
"Kaçma, otur! Konuşuyoruz dedim."
"Yeter! Sıkboğaz etme beni!" diye bağırdım. Benim de bir sabrım vardı ve artık sınırdaydı.
O da bağırarak karşılık verdi: "Ne yaptım seni sıkacak?"
"Bu pasif agresif tavrın! Sıkıyorsun! Düş yakamdan, ben bıktım!"
Yan evde, sönmüş olan mutfak ışığının yandığını farkettim fakat bu bile sinirimi zaptedemedi.
"Ne yapıyorum ben sana?" diye üstelediğinde olan kontrolümü de yitirdim.
"Senden bıktım! Tamam mı? Yaşayamıyorum artık seninle! Ben bu işi sorunsuz halletmeye çalıştıkça sen üstüme üstüme geliyorsun. Tamam anlaştık diyorum ama hayır, hep bir fırsat kolluyorsun. Dayanamıyorum artık!"
Artık o da ayaktaydı ve öfkeli elinin bilinçsizce çarptığı bir vazo paramparça bir halde duvarın dibini boylamıştı.
"Ben mi dedim herkesin içinde, çocuk yapalım diye? Bir öyle bir böyle davranan ben miyim Işık? Beynimi siktin, ruhumu siktin sen benim! Sen misin dayanamayan?"
"Bitti Tekin! Anlamıyor musun? Bitti!"
"Sikeyim böyle yaşamayı da, çabayı da, ızdırabı da! Yaşamak mı bu zaten?"
Ne yaptığını hiç bilmiyordu. Öyle öfkeliydi ki, ikimizin arasında bir tampon görevi gören sehpaya bir tekme savurup üzerindekilerle birlikte devirdi. Anlık refleksle geri çekildim. Kahve fincanım paramparçaydı yerde, içinde kalan kahve bembeyaz parke zemine dökülmüştü. Küçük süs mumlar devrilmiş, dört bir yana yuvarlanmıştı. Onun gözü görmüyordu.
"İyi değilsin sen. Ben gidiyorum." dedim. Çünkü bu tartışmanın sonu iyi yerlere gitmiyordu. Kaçarcasına arkamı döndüm, merdivenlere doğru hızla ilerlemeye başladım. İlk şoku atlatan Tekin arkamdan sesleniyordu.
"Işık dur!"
Fakat duramazdım. Merdivenleri atlaya atlaya çıktım. Yatak odasına girdim. Gardırobu açıp en üstten küçük bir valiz indirdim. Tekin arkamdan odaya girdi.
"Işık dur dedim sana. Dur. Gitmiyorsun."
"Yaklaşma."
Valizi elimden almaya çalışıyordu. Aramızda fazla uzamayan bir arbede oldu. Birdenbire yüzü asıldı,
"Eline ne olmuş?" diyerek geri çekildi. Sağ elimin ayasından sızan incecik kanı ben de o an farkettim. Acımıyordu. Basit bir kesik olmalıydı. "Bakayım." dedi bu kez elime uzanarak.
"Bırak!"
"Tentürdiyot getiriyorum. Kıpırdama bir yere. İçinde parça kalmış olabilir." diyerek odadan çıktı.
Yatağın üstüne oturdum kaldım. Kısa süre sonra geldiğinde ilk yardım malzemelerini yanında getirmişti. Tekin sakinleşmişti. Artık ben de o kadar öfkeli hissetmiyordum. Tepkili de hissetmiyordum. Yatağın yanına yere çöküp elimi eline aldığında direnmedim. Yanında getirdiği kutuyu açtı. Yarayı sildi. Kanaması durmuştu bile, incecik bir kesikti. İçinde parça kalması gibi bir ihtimal yoktu. Yarayı temizleyip sararken canımın acıyıp acımadığını sordu, acımıyordu.
"Özür dilerim." dedi işi bittiğinde, yorgun ve bitkindi. Elim hala elindeydi. Hala yerdeydi. Alnını sargılı elime dayadı, içli içli içini çekti. "Özür dilerim."
Bir şey söyleyemedim. Ben de çok ama çok yorgun hissediyordum. Oysa o bir şey söylememi bekliyordu. Mavi gözlerini gözlerime dikti.
"Gitme lütfen. Sen bu evden gitme." dedi.
"Biz artık aynı evde yapamıyoruz Tekin."
"Ben giderim." dedi.
Düşündüm kısa bir an. Kim gidecekse gitsindi. Ama biri gitsindi artık. Kafamı sallayarak onu onayladım. Bunun üzerine daha fazla uzatmadı. Kalktı yerinden, az önce uğruna savaştığımız valizi aldı. Kıyafetlerinin çoğu hala bulunduğumuz odadaydı. Daha önce bir kez, benden gitmek üzere bir çanta hazırlamıştı. O günleri anımsamak beni çok hırpalıyordu. Hazırlanması için onu tek başına bırakarak odadan ayrıldım.
Salona indiğimde ardımızda bıraktığımız enkazı gördüm. Cam parçaları her yerdeydi. Dökülen kahve, açık renk zeminde rahatsız edici şekilde kuruyordu. Elektrikli el süpürgesiyle cam parçalarını çektim. Deterjanlı bez hazırlayıp kahve lekelerini sildim. Benim işim bittiğinde Tekin'in hazırlanması da bitmişti.
Elinde valizin yanısıra birkaç takım elbise poşeti ve laptop çantası vardı. Elindekileri girişe bırakıp salona geldi.
"Yardım edebileceğim bir şey var mı?" diye sordu.
"Yok, ben hallettim."
"Özür dilerim." dedi bir kez daha.
"Önemli bir şey değil." diye mırıldandım, ne söyleyeceğimi pek de bilemeyerek. "Bunu dert etme." dedim elimi ona doğru kaldırarak, yaşadığımız tartışma kadar aptalca bir kazaydı. "Ofiste mi kalacaksın?"
"Ofiste kalmak için fazla eşya aldım yanıma. Dikkat çeker. Konuşulmasını istemiyorum."
"Otelde o zaman?" diye sordum. Kafasını salladı. Şirketin genel merkezinin yakınında, anlaşmalı oldukları beş yıldızlı bir otel vardı. Bütün şirket misafirlerini orada ağırlıyorlardı. Ofisten daha konforlu bir alternatif olacağı kesindi. "Herkes biraz sakinleşsin. Ne yapacağımızı sonra konuşuruz olur mu?"
"Olur." dedi itirazsız. "Hoşçakal."
"Hoşçakal."
Kısa süre sonra gitmişti. Çekip çıktığı kapının ardından, evdeki derin sessizliği dinledim.
Biri illa gidecekti, ben gitmeliydim, diye düşündüm, keşke ona yaslanmadan geçinebileceğim bir işim olsaydı da ben gidebilseydim.
*********************
Yarı uyur yarı uyanık, dolu bir zihin ve kaotik düşünceler içerisinde sabahı zor ettim. Bu iş bitmişti. Öyle ya da böyle, Tekin kapıdan o çıktıktan sonra ayrılsak da beraberiz durumumuz sona ermişti. Arkadaş olma hayalimi de rafa kaldırsam iyi olacaktı. Bir arada olduğumuz sürece Tekin evliliğimizi sürdürebileceğimiz gibi bir hayale bir adım mesafede duruyordu. Bu yüzden en kısa sürede boşanmak zorundaydık.
Şu koşullardayken Buldanlı Holding'e başvurmak benim için denize düşüp yılana sarılmaktan farksızdı. Bu kadar savunmasız bir haldeyken Rüzgar'ın yüzünü görmekten bile çekiniyordum. Çok farklı bir gündemim vardı; ben kendi ayaklarımın üstünde durmak, kendi kendime geçinmek zorundaydım. Yüzümü kızartıp, onların geri dönüş yapmalarını beklemeden önceki hafta görüşmeye gittiğim iki yeri arayıp görüşme sonucumu sordum. Ne kadar ezik hissediyordum, çaresiz ruh halim sesimden taşıyordu adeta. İki yerden de olumsuz cevabını aldım.
Telefonu kapattım ve bir süre kendi kendime ağladım.
Bir süre sonra toparlandım ve ne olacaksa olacak diyerek Cv'mi Rüzgar'ın eskiden kullandığı şirket mailine yolladım. Mailin iletilip iletilmediğinden bile emin değildim, hala içimin bir yanı inşallah iletilmez diyordu. Bende yeni telefon numarası yoktu. Haliyle Tekin'den istemeyecektim. Ola ki mailim geri dönerse işe başvurmaktan vazgeçecektim. Vazgeçmeye fazlasıyla hazırdım. Her ne kadar yapmak istemesem de bir süre İzmir'e gider ailemin yanında kalırdım.
Esin mesaj atmıştı: "Dün gece bazı sesler duydum. Aramak istemedim ama geceden beri aklım sizde. İyi misiniz?"
Bu mesajı bekliyordum. Onunla konuşmayı ise şuan için kaldıramayacaktım. Evde durmak bana iyi gelmiyordu. İyi kötü hazırlanıp kendimi evden dışarı attım. Seda'nın iş yerine gittim. Fazla kalamayacağımı biliyordum ama içimi dökmeye çok ihtiyacım vardı. Seda elimdeki sargıyı gördüğü an aklı başından gitti. Her şeyden önce onu sakinleştirmem, bunun bir kaza olduğuna ikna etmem gerekti.
"Onun herhangi bir yerinde yere bere var mı Işık? Söyle, her yerini tırnak izi yaptım, yüzünü gözünü paraladım de yoksa duramam ben burada!"
"Sakin ol lütfen. Elini bile sürmedi bana. Kırılan vazodan parça sıçramış."
"Bugün vazo fırlatan yarın elini de sürer."
"Yeter, ne olur. Evden gitti zaten, elini süremez bana merak etme."
İş yerinde oluşumuz Seda'nın kendini tutmasının sebebiydi. Gözlerimin içine öfke ve hüzün dolu bakarak içini çekti.
"Anlat en baştan. Dinliyorum."
Ona anlattım, bir süre konuştuk. Seda da boşanma davasının hemen açılmasını zorunlu görüyordu artık. Onunla konuşurken zamanın nasıl geçtiğinin farkında değildim.
"Bekle biraz daha. Çıkmama az kaldı. Eve beraber geçeriz. Bizde kalırsın bugün, o eve gitmeni istemiyorum. Şimdi geri gelir filan."
"Gelmez."
"Olsun. Bizde kal."
"Peki."
Telefonuma saatlerdir bakmıyordum. Elime almamla birden çok arama geldiğini gördüm. Tekin aramış aramış ulaşamayınca mesaj atmıştı.
"Bugün avukat Fuat Bey'le görüştüm. Anlaşmalı boşanma protokolü hazırlayıp ikimize de gönderecek. Senin için uygun bir zamanda buluşup konuşalım. Davayı açalım."
Derin bir nefes aldım. Rahatlamam gerekiyordu ama pek bir işe yaramamıştı.
"Ne oldu?" diye sordu Seda.
"Tekin boşanma işlemlerine başlamak için avukatla görüşmüş."
"İyi bakalım." dedi ruh halimi yansıtan buruk bir ifadeyle. "Hayırlısı olsun."
Tanımadığım, sabit hatlı bir numara iki kez aramıştı. Rüzgar'ın mailini gördüm: "Cv'ni insan kaynaklarına ilettim. Seni en kısa sürede arayacaklar." yazmış, altına kendi numarasını eklemişti: "Bu da benim numaram. Herhangi bir sebeple aramak istersen."
Ekrana boş gözlerle baktım.
Mailin altında şirketteki konumunu ve iletişim adreslerini belirten bir imza bölümü vardı:
Rüzgar Buldanlı.
Marinescense Yatching CEO.
Buldanlı Holding Board Member.
Şöyle bir silkindim. Sabit hattan gelen arama muhtemelen insan kaynaklarındandı. Saate baktım. Henüz beşi geçmemişti. Geri dönüş yaptım. Elbetteki bu bir santral numarasıydı. Doğru tahmin etmiştim, Buldanlı'dan aramışlardı. Telefonu insan kaynaklarına bağlamalarını rica edip açan kişiye,
"Merhaba, ismim Işık Gökçe. Bu numaradan iki kez aranmışım." diyerek kendimi tanıttım.
Genç ve enerjik denilebilecek bir kadın sesi beni karşılamıştı.
"Işık Hanım merhaba. Sizi ben aramıştım. İsmim Aslı Doruk. İnsan Kaynakları yetkilisiyim. İnşaat Şirketimize yaptığınız başvurunuz elimize ulaştı. Ona istinaden aradım."
"Tabi buyrun."
"Müsaitseniz sizi yarın müdürlerimizle görüşmeye çağırmak istiyoruz."
Bir görüşme olacaktı haliyle.
"Elbette. Yarın müsaitim."
"Öyleyse, saat ikide bekliyoruz sizi."
Sesinden pozitiflik akıyordu. İK'cılarla iyi başlayan sonu kötü biten ilişkilerim geçti bir bir gözümün önünden.
"Teşekkürler Aslı Hanım."
"Ben size bir de evrak listesi yollayacağım. İşe alımlarda talep ettiğimiz evrakların listesi. Onları da mümkün olduğunca hazırlarsınız. Acelesi yok. Cv'nizde yazan mail adresiniz güncel, değil mi?"
"Evet. Güncel."
"Pekala. Maili de gönderdim bir yandan. Yarın görüşmek üzere öyleyse. İyi günler."
"İyi günler."
Telefonu kapattığımda Seda hevesle gözlerimin içine bakıyordu:
"Lütfen geçen hafta görüştüğüm yerlerden biri de."
Kafamı iki yana salladım: "Buldanlı İnşaat."
Seda gözlerini sımsıkı yumup dudaklarını birbirine bastırdı.
Komik yüz ifadesine güldüm: "Ne bu ifade?"
"Bu konuda dudaklarım sonsuza dek mühürlü, demek." deyip eliyle ağzına fermuar çekti ve yeniden dudaklarını birbirine bastırdı.
"Çok güzel. Zaten gönülsüz gidiyorum, bir de sen ger beni böyle."
"Çıkalım hadi gel. Benim işim bitti."
Seda'lara gitmek gerçekten iyi fikirdi. Evde oturup kendimle ve düşüncelerimle baş başa kalmaktan kat kat iyiydi. Bütün akşamı Seda ve Sinan'la laflayıp, Asya'yla oynayarak geçirdim. Yine de uyumak üzere kendi evime gitmekte direttim. Hareketli geçen günün ardından bu kez uyumak fazla zor olmamıştı.
Ertesi sabah ona doğru uyandım. Buldanlı şirketinin merkez binası Maçka'daydı. Mesafe çok uzaktı. Trafik faktörü gözetilince fazla vaktim olmadığından hızlı bir kahvaltı yaptım, ardından duşa girip hazırlanmaya başladım. Kısa saçlarımı duştan sonra kolay şekillendiği için çok seviyordum. Gardıropta ipek gömleklerimin olduğu bölümü açtım. Pembe tonlarına gitti elim, hemen vazgeçtim. Krem rengi, fiyonk yaka bir modeli seçtim. Etek mi pantolon mu ikileminden pantolonla çıktım. Ben pantolon insanıydım. Özellikle bacakları olduğundan ince gösteren kumaşların yarattığı sihrin hastasıydım. Kıyafetimle uyumlu bir ayakkabı ve çanta kombinasyonuyla birlikte neredeyse hazırdım. Makyajım kalmıştı bir tek.
Aklımda ise tek bir soru: Rüzgar'ı aramalı mıydım? Yoksa o zaten bugün şirkete geleceğimden haberdar mıydı? Kendimi fazla önemsiyordum. Nereden haberi olacaktı?
Nezaketen bir mesaj atarak haber vermekte karar kıldım.
"Selam. Işık ben. Beni bugün ikide görüşmeye çağırdılar. Sana da haber vermek istedim." yazdım.
Biraz üstünde düşünürsem göndermeyip silecektim, bu yüzden hızlıca gönder yazısına tıkladım.
Makyajımı da tamamladıktan sonra trafikte takılıp kalmamak için erkenden çıktım. Yoldayken Rüzgar'ın cevabı geldi: "Tamam."
Bu kadar mıydı yani? Canı istediğinde çok kaba biri olabiliyordu ama hatırladığım kadarıyla yontulmamış bir odun değildi. Ekranın üstünde yeniden "yazıyor..." ibaresi belirmişti.
"Geldiğinde görüşürüz."
Arkadaşız, diye hatırlattım kendime. Unutma Işık! Sana arkadaş olmamızda bir sakınca yok, dedi, ve arkadaştan öte bir davranışta da bulunmuyor. Bir arkadaşın arkadaşa yaapbileceği türde bir yardım bu ve sen onun önerdiği iş teklifine muhtaçsın.
Evet muhtaçtım. Hepsi bu kadardı.
Hepsi bu kadardı madem neden basit bir görüşürüz yazdı diye kalbim yerinden çıkarcasına atıyordu?
Buldanlı Holding genel merkez binası, Maçka'da, denize yakın, kendine ait yeşil bir alanın içerisinde yer alıyordu. Arabamı misafir otoparkına park edip de simsiyah cam kaplı büyük binayı görünce nefesimi tuttum. Yoldan geçen bilmeyen birinin dikkat bile etmeyeceği şekilde gizlenmiş bu bina yakından fazlasıyla göz alıyordu. Sahibi olan ailenin bireylerini tek tek tanımama ve onlarla iş dahi yapmış olmama rağmen buraya daha önce hiç gelmemiştim.
Üstüme başıma çeki düzen verip geniş lobiye adımımı attım. Orta yerde yer alan yuvarlak danışma masasındaki görevli iki kızın da başı çok kalabalıktı, telefonları hiç susmuyordu. Mecburen birinin müsait olmasını beklerken etrafı inceledim. Yuvarlak biçimli binanın sarmal yapısı döne döne adeta arşa doğru yükseliyordu. İçe bakan merdivenleri bana Ayanoğlu binasının yapısını anımsatmıştı ama burası Ayanoğlu'ndan çok daha büyüktü. İnşaatı ana odağına alan bir şirketler bütününün genel merkeziydi, dolayısıyla büyük olması normaldi. Hem zaten büyük büyük binalar yapmak gösterişçi inşaatçılığın şanındandı.
"Kusura bakmayın, beklettim. Nasıl yardımcı olabilirim?" diyen kibar sesle birlikte bakışlarımı gök kubbeden yeryüzüne çevirdim.
"Merhaba. Işık Gökçe. Buldanlı İnşaat'a iş görüşmesi için geldim."
"Tabi. Asansörle 7. kata çıkın. İnsan kaynaklarındaki arkadaşlarımız sizi yönlendirecekler."
"Teşekkürler."
7. katta karşıma çıkan manzara aşağıdakinden çok daha farklıydı. Cam bölmelerle ayrılan ofisler içerisinde bir sürü insan çalışıyordu. Asansörden iner inmez karşımda bulduğum bir diğer danışma masasına yürüyüp kendimi tanıttım.
"Hoş geldiniz Işık Hanım. Aslı Hanım'ı bilgilendireyim. Siz buyrun oturun."
Masanın karşısında misafirlerin beklemesi için bir koltuk vardı. Çalışacağım ofis bunlardan biri olabilir miydi? Bu kat veya değil, ne farkeder? Her ne kadar şık ve modern insanlarla ve mobilyalarla çevrelenmiş olsa da burada beni geren bir şeyler vardı. İlk iş yerim olan Ayanoğlu binasından içeri ilk adımımı attığım anda hissettiğim o sıcaklığı kesinlikle hissetmiyordum. Yine de buradaydım çünkü mecburdum.
Oturduğum yerin sol tarafında kalan camlı kapı açıldığında içeriden çıtı pıtı güzel bir esmer çıktı. Elinde klasörü ve cep telefonu vardı. Gülümseyen bir yüzle bana doğru geldiğinde ben de ayağa kalktım.
"Merhaba Işık Hanım." diyerek elini uzattı. "Telefonda görüşmüştük. Aslı ben."
Elini sıktım. Aslı'yla aynı yaşlarda görünüyorduk.
"Merhaba."
"Birazdan sizi önce teknik ofis müdürümüz Selçuk Bey'le ardından genel müdürümüz Tufan Bey'le görüştüreceğim. Şu an bir toplantıdalar. Normalde ikide bitmesi gerekiyordu ama biraz uzadı. İsterseniz onlar müsait olana kadar ben size hızlıca şirketimizi ve binayı tanıtayım."
Bütün basamakları atlayıp işe alım evraklarımı dahi istediklerine göre bunun olmazsa olmaz bir tanışma görüşmesi olacağının farkındaydım. Bir aksilik olmazsa Selçuk Bey benim müdürüm olacaktı. Çoktandır tanıdığım Tufan Buldanlı ise şirketin genel müdürüydü. Onunla yapacağım görüşmeyi düşündükçe hemen şu anda ben vazgeçtim diyerek gitmek gözüme daha cazip görünüyordu. Acaba Rüzgar nerelerdeydi?
Aslı Hanım'ın eşliğinde binanın beni ilgilendiren kısımlarını dolaşmaya başladık. Bir yandan da beni şirket hakkında bilgilendiriyordu.
"Bildiğiniz üzere Işık Hanım, Buldanlı bir aile şirketi. Holdingimiz 1976 yılında Necip Buldanlı beyefendinin kurduğu bir inşaat şirketi olarak sektöre giriş yaptı. Daha sonra maden araştırma, zemin etüd, reinforcement sistemleri, deniz taşımacılığı ve gemi inşaat şirketlerini de bünyesine katarak bugünkü holding statüsüne ulaştı. Necip Bey bugün Genel Kurul Başkanlığı görevlerini sürdürse de ilk göz ağrısı Buldanlı İnşaat'ın yönetimine çok önem veriyor. Bu sebeple birazdan tanışacağınız oğlu Tufan Bey şirketimizin Ceo'sudur..."
Aslı, Cv'mi bizzat Rüzgar'dan almıştı ama belli ki benim aile bireyleriyle tanışıklığımdan haberdar değildi. Bu bence oldukça iyi bir şeydi. Enerjim bir miktar yükselerek anlattıklarını dinlemeyi sürdürdüm.
"Biz İK departmanı olarak şu an bulunduğumuz 7. Katta yer alıyoruz. Her şirketten sorumlu ayrı ayrı İK birimlerimiz var. Ben inşaatın İK'sındayım. Gelin aşağı inelim. Birinci katta..."
Birlikte birinci kata indik. Oldukça büyük bir yer olan yemekhane ve ana çay ocağı birinci katta yer alıyordu.
"Her katta ayrıca çay ve kahve ünitelerimiz mevcut."
Yemekhanenin ardından doğruca 8. katın tuşuna bastı. Aynı zamanda anlatmayı sürdürdü.
"2. katta deniz taşımacılığı şirketi, 3. katta reinforcement sistemleri, 4 ve 5 zemin etüd ve maden şirketilerinin ofisleri, 6. katta ise İK departmanımız kadar kalabalık olan muhasebe departmanımız yer alıyor."
Bu katların hiçbirini gezmedik çünkü beni ilgilendirmiyordu. 8. katta indik.
"Bu katta idari işler, kalite kontrol, pazarlama ve satın alma birimlerimiz var."
Çalışanları rahatsız etmemeye çalışarak küçük sesle bana ofisleri gösterdi. Buket'in eşi Emre'nin ofisi bu katta olmalıydı. Ama burası da oldukça kalabalık bir yerdi, hızlı bir ilk bakışta tanıdık bir yüz seçememiştim.
Sonra 9. kata çıktık.
"Burası sizin çalışacağınız kat Işık Hanım. İnşaat teknik ofis."
Aynı anda telefonu çaldı. Karşı tarafı kısaca onaylayıp kapattı. Toplantı sona ermişti herhalde.
Bir heyecanlanmıştım ben bu esnada. Çalışacağım katı gözden geçiriyordum. İlk bakışta gördüğüm göz alabildiğine beyaz renkli masalardan oluşan bir açık ofisti. Tam olarak çalışmayı sevdiğim tarzda bir yerdi fakat alıştığımdan büyüktü. Kaç masa vardı tahminen söyleyemiyordum bile. Burada da işlerine gömülmüş insanları rahatsız etmemek amacıyla masaların arasından sessizce geçtik. Bazılarıyla göz göze gelmiştim. Ciddi yüzler göz göze gelince gülümsüyordu, bu da iyi bir şeydi.
Dahası Rüzgar'ın bu kata gelmesi için herhangi bir sebebi yoktu, yani onu görmem için de bir sebep yoktu. İnşaatın kendine ait bir katının olması sebebiyle sadece işime odaklı bir hayat sürebilecektim. Ve bence bu da çok iyi bir şeydi.
Aslı'nın izinden açık ofisi geçip yan yana üç odanın önüne geldik. Üç cam ofisti bunlar. Camları jaluziyle kapalı olduğu için içerisi gözükmüyordu. Sadece bir tanesinin ön tarafındaki masada şık giyimli genç bir kadın oturuyordu.
"Tufan Bey'in biraz daha işi var." diyerek Aslı'yı bilgilendirdiğinde onun Tufan'ın asistanı, Rüzgar'ın telefon konuşmalarından öğrendiğim üzere -Sibel olduğunu anladım. Ben daha sarışın bir Sibel hayal etmiştim niyeyse. Bu Sibel koyu kumral saçlı, uzun ince suratlı, ciddi görünümlü bir kızdı.
"Sizi önce Selçuk Bey'le görüştürelim."
"Olur." dedim.
Aslı, Tufan'ın odasının yanındaki kapıyı tıklatırken çaktırmadan derin bir nefes aldım.
Kapıyı açtı. Karşımdaki adam kırklı yaşlarında, kısa boylu, tıknaz biriydi. Gri takım elbise giymişti. Saçlarının tepesi epey seyrelmişti. Aslı beni tanıttığında bakışlarını önündeki ekrandan zorlukla ayırıp bize doğru soğuk soğuk gülümsedi.
"Buyrun. Buyrun."
Ben içeri girip oturdum, Aslı çıktı.
Fazla uzun bir tanışma olmadı. Çünkü zaten kim olduğumu biliyordu. Tekin'in nezdinde beni tanıyordu ve belli ki ne Tekin'den ne de benden hazzetmiyordu. Özellikle de emrivaki ile işe alınmakta olduğuma dair memnuniyetsizliğini hiçbir şey söylemese dahi hissetmiştim. Tekin'in sözlerini aklıma getirmişti bu durum. Ya aşacaksın bu takıntıyı ya da potansiyelinin altında bir yere girmeyi kabul edeceksin, demişti. Öyleyse aşacaktım.
Selçuk Bey'le biraz eski iş deneyimlerimi konuştuk. Çalışmaya ara verdiğim dönemi de bir vesileyle yüzüme vurmayı ihmal etmedi. Benden vasıflı kim bilir kaç kişinin rızkına girdiğimi söylemeden hissettirmekte çok başarılıydı doğrusu. Kişiliğini, ona karşı nasıl bir tavır takınacağımı belirlemek üzere inceledim. Birlikte çalışmamız için beni sevmesi gerekmiyordu, saygı duyması gerektiğini ise öğrenecekti.
Yarım ağız: "Hayırlı olsun." demesiyle birlikte el sıkıştık. Odadan ayrıldım.
Bana kalırsa kolay olanı atlatmıştım, zor olanı önümdeydi.
Aslı, masasının önünde Sibel'le laflıyordu. Çıktığımı görünce tatlılıkla gülümsedi.
Kısık sesle; "Nasıl geçti?" diye sordu.
"Fena değil." derken elimle de eh işte dercesine bir hareket yaptım.
"Suratsızdır o biraz." diye fısıldadı. Güldüm. Bu kıza kolay ısınmıştım.
Sibel de kibar bir kıza benziyordu; "Hazırsanız Tufan Bey şu an müsait."
Hazırdım.
Aslı'nın yönlendirmesini beklemeden bu kez kapıyı kendim çalıp, açtım.
Tufan, yüzünü camdan dışarıya, manzaraya dönmüş telefonla konuşuyordu. Ben içeri girince telefonu kulağından çekip,
"Hoşgeldin Işık, gel." diye seslendi. Eliyle de masasının önündeki deri koltukları işaret etti.
Oturduğum yerden etrafa bir göz attım. Masasının üzerinde yeni evlendiği eşiyle çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Sosyetenin müzmin bekarı Tufan Buldanlı, yaklaşık bir sene önce herkesi şaşırtan, babasını ise kızdıran bir evlilik yapmıştı. Kimsenin nereden tanıştığını anlayamadığı İspanyol bir modelle kızın memleketi olan Mallorca Adası'nda yıldırım nikahıyla evlenmişti. Bir sır gibi sakladığı eşini İstanbul'da fazla gören olmamıştı. Çok aşık olduğu ise dilden dile dolaşıyordu.
Fotoğraftan gördüğüm kadarıyla Tufan ne kadar sarışınsa kız o kadar esmerdi. Birbirlerine yakışmışlardı ve mutlu görünüyorlardı.
Odanın boyutları genel müdür odası olmak için mütevazi sayılacak büyüklükteydi. Tekin'in kendi şirketindeki odası buradan çok daha büyük ve şıktı. Fakat boydan boya cam olan odada son sözü söyleyen bir manzara vardı: Bütün sahil ve devamında Marmara denizi ayaklar altındaydı.
Rüzgar'ın, şimdi Tufan'ın olan bu odada kaç günlerce oturup beni düşündüğünü düşündüm. Yine de hiç sevmemişti burayı. Ne bu şehri ne de burada olmayı. Ama beni sevmişti. Bu odada oturmuş, yaşadığı ve yaşamaya mecbur kaldığı hiçbir şeyi sevemezken beni sevebilmişti.
Bir zamanlar...
"Nasılsın Işık?" diyen sesle birlikte Tufan'a döndüm.
Pek dostane olmayan geçmişimiz gözetilince ona mecbur hissetmek beni tedirgin ediyordu.
"İyi. Sen?" deyip gülümsedim.
"Ne olsun valla, halimizi görüyorsun. Başıma yıktılar bu işi. Anlamıyorum da hala, öğreneceğim diye uğraşıyorum."
Samimi tavrı her zamanki gibi aldatıcıydı. Buz mavisi gözlerindeki o buz gibi bakış yerli yerindeydi. Daha önce de bu şekilde başladığı konuşmaların devamının nerelere geldiğini bildiğimden dert yanışını gülümsemem yüzümde sabit halde dinledim. Bunun üzerine,
"Tekin nasıl?" diye sordu.
"İyi o da. Eskişehir ve Dubai'deki iki projeyle uğraşıyor."
"Haberim var. Girdiği ihaleden de." deyip göz kırptı. "Kazanacak. Çünkü biz çekildik."
İşte bu, benim için yeni bir haberdi. Tufan'ın dağları yerinden eden özgüvenini bir yana bırakırsak, benim hayatımı dolaylı yoldan oldukça ilgilendiren bu bilgi karşısında heyecanlanmaya engel olamadım.
"Ben bu kadar detaylı bilmiyorum tabi." dedim, önemsemiyormuş havasında. "Siz neden çekildiniz?"
"Abimle kocanın arasında nasıl bir konuşma geçti bilmiyorum Işık'cım. Rüzgar son anda geldi, çekiliyoruz, dedi. Çekildik."
Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Rüzgar Tekin'in koltuğunun altını oyar mıydı? Sanmıyordum. Tam tersini yapardı. Yine de ilk şaşkınlıkla,
"Taktik miydi yani?" diye döküldü dudaklarımdan.
Tufan manidar bir ifadeyle gülümsedi. Daha fazlasını açıklamayacaktı, bu kadarını söylemesi bile etik değildi aslına bakılırsa. Herhalde benimle biraz eğlenesi gelmiş, lafı ortaya atmış ve çekilmişti. Kendimden nefret ettirmeyi başarması kaç dakikasını almıştı, on mu?
Burada çalışacaksam şayet bu gibi yemlemelere gelmemem gerekiyordu. Karşımdaki insan benim Tekin'le artık aynı evde bile yaşamadığımı bilmiyordu. Onun gözünde ben rakip firma yöneticisinin eşiydim. Ne sanıyordum kendimi, arkadaşı filan mı?
Burada çalışmamın herhangi bir şekilde kendi işime bakmaktan ibaret olacağını düşünmek de olsa olsa benim saflığımdı zaten.
"Pekala. Sormadım say." dedim.
Rahatsızlığım düpedüz ortadaydı.
"Amacım seni arada bırakmak değildi Işık. Bu konuda taşınacak bir laf da yok zaten. Tekin senin şu ana kadar bildiğinden daha fazlasını biliyor. Kendini kötü hissetme." diyerek geri adım attı.
Bu beni rahatlatmamıştı.
"Yine de bir daha Tekin'in dahil olduğu, işe dair konuları benimle paylaşma. Ben buraya kendi adıma bir iş başvurusu yapmak üzere geldim." diyerek kendimi ifade etme ihtiyacı hissettim.
Kendince tatlı bir ifadeyle kafasını sallayarak beni onayladı.
"İş aradığından yeni haberim oldu." diyerek o da esas konuya geldi.
"İlan açtığınızı bilmiyordum. Benim de Rüzgar sayesinde haberim oldu."
Rüzgar'ın adını anmam ifadesini hiç değiştirmemişti.
"İyi olmuş. Tam senlik bir pozisyon." derkenki tavrı rahattı.
Eski husumetleri yok saydığını böylece anladım. Aynı zamanda bana limitli bir zaman ayırabilecek kadar meşgul biriydi. Cep telefonunun istikrarlı bir şekilde çalması ve onun kararlılıkla meşgule atması gözümden kaçmamıştı. Bunun üstüne bir de oda telefonu çaldı. Farkında olmadığı sıkıntılı bir nefes verdi.
"Efendim Sibel?"
Cam kapının dışındaki Sibel'in sesini hem dışarıdan hem de telefondan duyabiliyordum.
"Tufan Bey kusura bakmayın, bölmek zorunda kaldım. Mustafa Bey acil olarak istediğiniz mal talebini hazırlamış, fabrikadan mal çekebilmeleri için dörde kadar sizin onayınıza ihtiyaçları varmış."
"Tamam, hallediyorum." deyip kapattı.
Birkaç saniyeliğine önündeki bilgisayara gömüldü. Pek çok şirkette olduğu üzere büyük meblağlı satın alma işlemleri kullanılan ortak şirket hesabından genel müdürün onayına düşüyor olmalıydı. Genel müdürler de böyleydi işte. Seni sıkıştırıp talebi hazırlatır sonra o onayı verene dek kıvrandırırlardı.
Tufan daha çok kendi kendine, "Bu ne ya..." diye söylendikten sonra telefonu kaldırıp bir numarayı tuşladı ve ben sonraki birkaç dakika boyunca satın alma müdürü Mustafa Bey'le aralarındaki anlaşmazlığın giderilmesini bekledim.
"Kusura bakma, seni beklettim."
Yeniden bana döndüğünde gerçekten de beklemekten sıkılmış haldeydim.
"Önemli değil."
"Valla Işık, söylenecek çok bir şey yok. İK'daki arkadaşlarımız seni bilgilendirir. Şartlar senin için de uygunsa, bizimle çalışmanı ben çok isterim."
"Teşekkürler Tufan."
"Hayırlı olsun şimdiden."
Adet olunduğu üzere Tufan'la da el sıkışarak kapıya yöneldim. Onun yanında hiçbir zaman rahat olamayacaktım, yine de odaya girmeden önceki beklentimin negatifliği düşünülünce genel tavrını olumlu saymak mümkündü.
Bir ayağım kapıda kapının kulbunu çevirdim. Yakınen tanıdığım bir yüz tam karşımdaydı.
O da beni karşısında gördüğüne şaşırmıştı. Sabıkalı geçmişimiz düşünülünce böyle bir karşılaşmayı kimsenin telefonu kırılmadan ve ayağı incinmeden atlatmamız bir başarıydı. İkimiz de geri çekilirken gülmeye başladım.
"Buyrun lütfen Rüzgar Bey." dedim hala gülerek geçmesi için ona yer açarken.
Öylece durdu bir an. Kısacık bir an. Üzerimde gezinen bakışlarının etkisiyle kıpırdayamazken eski odasının girişinde ben de durdum. Onun gülümsemesi yüzünde değildi.
Gözlerinden yıldızlar dökülürken "Olur mu öyle şey? Önden siz." diyerek geri çekildi. "Ben de yanınıza geliyordum. Görüşmeyi bitirmişsiniz herhalde. Benim odama geçelim."
Arkamda kalan Tufan'ın bize nasıl baktığını bilmiyordum. Omzundan geriye doğru bir bakış attım. Bir eli kulağına dayadığı telefonunda, diğer eliyle selam vererek bizi uğurladı.
Odanın dışında Aslı ve Sibel bize bakıyorlardı.
"Tufan Bey, gerekli bilgilendirmeyi sizin yapacağınızı söyledi Aslı Hanım." dedim.
"Evet. Ben de sizi bekliyordum. Buradan benim ofisime geçelim diyecektim ama..."
Rüzgar'a doğru baktı. Rüzgar ise bana bakıyordu, eliyle öne doğru yönlendirirken neden duruyorsun dercesine sabırsız bir hali vardı.
"Tamam o iş. Aslı sen sözleşmeyi hazırla. Işık birazdan imzalamaya gelir." diyerek son noktayı koydu.
Rüzgar'ın beni yönlendirdiği odası, yan yana sıralı üç cam ofis içerisinde henüz girmediğim üçüncüydü. Yani tam olarak çalışacağım katta yer alıyordu.
Çalışacağım yerde, kafamı her kaldırdığımda görebileceğim bir cam ofis...
Umarım o camı kapatan jaluzilerini hiç kaldırmazdı. Fakat şimdi bile, yönlendirmesiyle içeri girerken açık olduklarını görebiliyordum. Dileğimi güncellesem iyi olacaktı. Umarım bir an önce geldiği yere dönerdi ve bu süreçte ofise nadiren uğrardı.
İçeri geçtik. Bir kez daha karşısında oturuyordum, daha şimdiden odanın sıcaklığının arttığını söyleyebilirdim.
Rüzgar'ın ofisi, gördüğüm diğer iki ofisten çok da farklı değildi. Aynı standart mobilyalarla sade bir şekilde döşenmişti. Diğerlerinden farklı olarak sehpaların üzerinde insanın içini açan lüks yat görselleri içeren kataloglar vardı. Geçici bir süreliğine İstanbul'da bulunduğu için işlerini bu ofisten idare ediyor olmalıydı.
Masasının üzerinde ise Adel'in dünya tatlısı bir fotoğrafı duruyordu.
"Ne içersin?" diye sordu.
"Soğuk su."
"Kahve içelim."
"Peki." dedim.
Ahizeyi kaldırdı.
"Sibel bize iki sade türk kahvesi, iki de soğuk su."
Reddedilemez varlığıyla tüm açmazlarımın ortasında belirmişti bir kez daha. Oysa ne büyük bir terkediş girmişti aramıza, beş koca yıl girmişti. Geri döndüğünden beri bana nerede duracağımı şaşırtan tavırları yüzünden bocalayıp durmuştum. Arkadaş olamayız demişti, arkadaş olabiliriz demişti sonra. Birbirimize laf çarpmıştık, didişmiştik. Neredeydi hepsi?
Ellerini önünde birleştirmiş sıcacık bir ifadeyle bakıyordu gözlerimin içine.
Düşme Işık, dedim kendime. Bu bir uçurum. Bu uçurumun sonu yok. Ölemiyorsun da kalamıyorsun da ardından. Düşme.
"Eline ne oldu?" diye sordu.
Sabahtan beri insanlarla görüşüyor, konuşuyordum. Elimi soran ilk kişiydi.
"Küçük bir ev kazası." dedim.
"Neler konuştunuz Tufan'la?" diye sordu.
İhale ve Tekin konularını es geçtim.
"Bizimle çalışmanı çok isterim, dedi. Hayırlı olsun, dedi."
"Güzel. Aslı'nın sana sunacağı bir teklif var. Maaş senin için uygun olmazsa imzalama, bana söyle. Düzeltiriz. İşle ilgili diğer konuları da bana sorabilirsin."
"Tamam Rüzgar, beni mahcup etme." diye söylendim.
"Niye?" diye sorarken gözleri hafifçe kısılmıştı.
Elbette Aslı'yla görüşürken bir dakika deyip bu maaş az demek üzere Rüzgar'ı aramayacaktım. Söylediğinin saçmalığını anlamış olacak ki, bu kez Aslı'ya bir telefon açıp bana yapacağı teklifin içeriğini kendisine yollamasını istedi. Aslı'nın yolladığı maili çıktı aldı. Önce kendisi baktı. Sonra bana uzattı. Kahveler de bu esnada gelmişti.
Teklif iyiydi. Buket'in söylediği gibi iyiydi. Değiştirilmesini isteyeceğim bir yanı yoktu.
Ama Rüzgar'ın bu tavrı, bu nasıl desem -önemseyen- tavrı, canımı çok sıkıyordu.
"Her şeye tamam." dedim.
"Emin misin?" diye üsteledi.
"Niye bu kadar önemsiyorsun?" diye sordum artık dayanamayarak.
"Hazır buradayken yapabileceğim bir şey varsa yapmak istiyorum." diye açıkladı. Ne sanıyordum acaba? Yine gayet tereddütsüz, gayet emindi kendinden. "Malum, kısa bir zaman sonra olmayacağım."
"Ve sonra yine hiç görüşmeyeceğiz?" dedim.
Gözlerine tereddütün gölgesi düşerken omzunu silkti.
"Arada bir görüşebiliriz sanırım. Burada çalışırsan..."
"Ambargo kalktı diyorsun."
Sözlerimin nereye gittiğini anlayamadığını görebiliyordum. Açıklamamı istercesine kafasını hafifçe yana eğdi.
"Geldiğinden beri her hafta mutlaka görüşüyoruz. Evime geliyorsun, Seda'lara geliyorsun, Esin'le görüşüyorsun. Tekin'e garip garip sorular soruyorsun. Seni anlayamıyorum Rüzgar. İş aradığımı duyuyorsun, bana iş teklif ediyorsun. İş görüşmesine geliyorum, bana yardım etmek istiyorsun."
"Işık..."
Dur der gibiydi. Ama öfke yoktu sesinde. Ellerini yüzüne yasladı, parmaklarını kaşlarından geçirip şakaklarına doğru itti. Aniden başı ağrımaya başlamış gibiydi.
"Lütfen imkansız hale getirme." dedi. Bir ricayı dile getirir gibiydi.
Ama belki de ben sadece imkansız hale getirerek yaşayabiliyordum.
"Ne değişti de arkadaşın olmayı hakettim, diye düşünüyorum. Ben senin yerinde olsam, nefret ederdim benden. Bahanelere ve tesadüflere yer bırakmaksızın yüzünü bile görmek istemezdim. Zorlamazdım yani. Senin yakın çevrene girmeye çalışmazdım. Kızımı da göstermezdim. Birbirinizi sevmenize..." Sesim niye çatlamıştı burada? Neden dümdüz, duygusuz bir tonda anlatamıyordum kendimi? "-fırsat vermezdim."
"Üzgünüm." dedi sadece. Geri döndüğünden beri yükselen her isyanımda yaptığı üzere. "Böyle olduğu için üzgünüm."
Bana karşı bu kadar kibar oluşuna katlanamıyordum. Ben onun hırçınlığını, yakıp yıkmalarını, kavgalarını özlüyordum. Ben eski Rüzgar'ı özlüyordum. Ve o yoktu. Buradaydı, karşımdaydı, iyi ve kibardı ama aslında yoktu.
Utancım bilincime galip gelirken bakışlarımı önüme devirdim. Kocaman soğuk su bardağı duruyordu önümde. Sakinleşmeme yardımcı olur diye hepsini içtim.
"Bundan sonra böyle mi olacağız?" diye sordum.
Sıkıntılı bir ifadeyle gözlerini uzaklara kaçırdı.
Kendi adıma gerçek bir utanç olmayı sürdürüyordum. Ne olurdu şu ağzımı hiç açmasaydım da arkadaş arkadaş davranabilseydik? Tutamamıştım kendimi, resmen rahat batmıştı.
"Işık..." dedi en sonunda konuşmaya karar vermiş gibi. "Tekin'le evlisin. Tekin hala benim arkadaşım. Sen de benim için Tekin'in eşisin. Çizgi burada çizili. Ben görüyorum, sen de gör lütfen."
Her ne kadar ağır gelse de söylediği çok netti. Onun durduğu yerden baktım ve çok net olarak gördüm. Tam şu anda Tekin'le boşanıyor oluşumuzu söylememin bir anlamı olmadığını da gördüm. Çünkü o geçmişi bütünüyle silmiş ve beni hayatında Tekin'in eşi olarak konumlandırmıştı. Ve bu onun açısından her şeyi çözüyordu. Aksi onun için istenmeyen bir durumdu.
"Haklısın." diye mırıldandım. "Haddimi aşıyorum."
"Haddini aşmak meselesi değil bu. Sadece sen sabit bir yerden bakıyorsun. Ben orada değilim artık. Sana bunu açıklamaya çalışmak gittikçe daha yorucu oluyor."
Konuşmasını deli gibi istemiştim, şimdiyse her kelimesiyle birlikte yerin yedi kat dibine girip geri çıkıyordum.
"Anlıyorum Rüzgar... artık anlıyorum." dedim konuşmayı bitirmek isteyerek. "Aramızda bir daha böyle bir konuşma geçmeyeceğine emin olabilirsin. Hatta hiçbir konuşma geçmeyecek. Buna özellikle dikkat edeceğim."
Boşanacağımızı da benden değil Tekin'den duyacaktı.
"Ve bence ben burada çalışmamalıyım." diye ekledim.
Yapma dercesine kafasını iki yana salladı.
"Bizim kişisel meselemizle burada çalışmanın ne ilgisi var? Burası bir iş yeri."
"Aslı Hanım'a yolladığı teklifi beğenmediğimi, anlaşamadığımı söyleriz." diye direttim, içim yana yana.
"Yapma." dedi. Hüzünlü bir ifadeyle kafasını iki yana salladı. "Yapma. Ben senden hiç nefret etmedim Işık, sen de bugün istediğin kişi olamadığım için benden nefret etme." dedi.
O, bir kez daha her şeyi söylemişti, benim söyleyemediklerimin aksine.
Ve bana sadece onaylamak düşmüştü bir kez daha, istediği üzere.
"Ben de senden nefret etmiyorum Rüzgar."
Selamlar, nasılsınız?
Beni sorarsanız, Corona salgınıyla birlikte yavaaş yavaş ilerleyen bir hamilelik geçiriyorum ama her şey yolunda. Ben ve oğluş iyiyiz. Tüm güzel dilekleriniz için teşekkür ederim. Hepsini okuyorum, çok da mutlu oluyorum.
Yeni bölüm en geç bir hafta içerisinde gelecek. Önden iki kısa kesit paylaşayım da bu da böylece benim kendime sözüm olsun :)
19. Bölümden...
"Tekin gitme, biraz bakar mısın?" diye seslendim.
"Çok yorgunum Işık." dedi.
"Yine de bir beş dakikan vardır herhalde."
Eli belinde bıkkın bir ifadeyle geri döndü. Benim yanıma koltuğa oturdu.
"Efendim?" dedi.
Ağzını açtığında aldığım yoğun alkol kokusu, ilk kez beni bir tedirgin etmişti.
Ayrıca bu soğuk, kaba, uzak tavrı ona hiç yakıştıramıyordum. Tekin, beni aldatırken, Sezin'e beni sevmediğini söylerken bile hiçbir zaman bana karşı böyle soğuk olmamıştı. Bir insanın karakteri bu kadar hızlı değişemezdi.
"Beni şaşırtıyorsun." dedim.
"Anlamadım?"
"Seni tanıyamıyorum Tekin. Biz çok kavgalar ettik seninle ama hiç böyle olmamıştık."
Gözlerinin içinde farklı bir ışık yanıp söndü.
"Bitti ya artık." dedi, yüzünü yüzüme eğdiğinde gözlerim kızarmış gözleriyle çakıştı. "Sen söyledin ya artık bitti."
**************
Üç gün sonra kargo görevlisi kata kadar gelip dosyayı elden teslim ettiğinde gün ortasında işimin telaşındaydım. Tekin Gökçe adıyla gelen dosya ilk anda umutlanmama sebep olmuştu. Yoksa imzalamış mıydı? Fakat imzaladıysa bana niye yolluyordu ki avukata yollaması lazımdı.
Henüz daha açmadan üstüne yazdığı notu gördüm, Tekin kendi el yazısıyla zarfın üzerine,
"İstediğin imzayı attım aşkım." yazmıştı.
Bir heyecana kapılarak zarfı açtım ve gördüğüm manzara karşısında neye uğradığımı şaşırdım.
Dilekçeyi önce imzalamış sonra kağıt kesme makinesinde ince şerit parçalara ayırmıştı. Ve bununla yetinmemiş, bana yollamıştı.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro