14. Bir Hayalin Resmi
Yüzümü yıkayıp biraz olsun kendime geldikten sonra mutfağa inerek buzdolabını açtım.
Buzdolabında kim bilir ne zamandan kalma eski yemekler vardı. Hüsranla eldeki malzemelerle sadece salata yapabileceğime karar verdim. Buzlukta annemin önceden yapıp attığı köfteler vardı. Bunlar işe yarayabilirdi. Yine de düzgün bir sofra hazırlayabilmek için işi bilen bir elden yardım almam gerekiyordu. Aklıma ilk olarak Esin geldi. Sonuçta ondan daha beceriklisi yoktu. Sonra Esin'den yardım alırsam, yemeğe Rüzgar'ın geleceğini ona açıklamam ve nezaketen de olsa onu da davet etmem gerektiği aklıma geldi. Bir anda Esin'den yardım isteme fikri gözüme o kadar da cazip görünmedi. Aile candır, diye düşündüm ve Seda'yı aradım.
Tekin, bendeki telaşı normal algılayıp bahçede günlük haberleri okurken, arada bir mutfağa uğrayıp yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sorarken, benim zihnimde kriz çanları çalıyordu. Seda'nın varlığı bana iyi geliyordu, Tekin duymasın diye açıkça ondan konuşamıyorduk bile ama sadece yanımda olması bile iyi geliyordu. Mutfaktaki işimiz akşam beş civarı bitti. Seda'nın gitmesinin ardından üzerimi değiştirmek üzere odaya çıkıyordum ki, Tekin'in telefonda Rüzgar'la konuştuğunu duydum. Elim merdiven trabzanında kaldım. Geliyordu ve benim aklım hala almıyordu. Olsa olsa kötü bir şaka diyebilirdim buna ama değildi. Gerçekten geliyordu. Tekin ona yolu tarif ediyordu.
"Tamam oraya kadar geldiysen, en geç yarım saat sonra buradasın."
Yarım saat... beynim karıncalanıyordu. Beş yıl nasıl geçmişti, bilmiyordum. Sadece yarım saat sonra yüzünü görecektim ve buna bile dayanamıyordum. Gelenle birlikte neyin geleceğini bilmemek insanı bütünüyle geren bir histi. İşkence bir an önce başlasın ve bitsin istiyordum.
"Yalnız mı geliyormuş?" diye seslendim Tekin'e. Yüzüme bunu hiç düşünmemiş gibi baktı.
"Bilmem."
Kafamı sallayıp odaya çıktım. Yatak odasındaki boy aynasının karşısında kendime şöyle bir baktım. Aldığım kilolar en çok basen bölgesinde kendini gösteriyordu. Yüzümde ise eski ışıltılı halimden eser yoktu. Fiziksel anlamda değil ama genel olarak yorgun görünüyordum. Gözlerimde bayık bir ifade vardı. Yirmili yaşların başındayken zayıf olmama rağmen yanaklarımda çocuksu bir dolgunluk vardı. Şimdilerde kilo almıştım fakat yüzüm küçülmüştü. Güzel bulmuyordum kendimi. Fakat sorunun temelinin bu olmadığının da farkındaydım. Yere göğe sığmayan bir egoyla kendimi beğensem dahi hiçbir koşulda onunla yeniden bir arada olmaya hazır hissetmem mümkün değildi. Tesadüfi olsaydı, bir derece katlanılırdı belki. Bu kadar planlı, programlıyken, baygınlık geçirmeme sebep olmasından korktuğum kalp atışlarımı dizginleyemiyordum.
Makyaj çantamı çekmecemi açıp, neler yapabileceğime göz attım. Sıcak tonlarda kahve, karamel, bej renklerde bir göz makyajı göz rengimi belirginleştiriyordu. Birkaç fırça darbesi ve göz makyajı sonrası kendimi ikna edebilir hale gelmiştim. Dudağıma pembe mat ruj sürdüm. Kısa saçlarımı her zaman yaptığım gibi ellerimle şekillendirdim. Zaten bu model çok ilgi istemiyordu. Ne giyeceğimi seçmem biraz daha uzun sürdü. Delicesine önemserken aslında önemsemiyormuş gibi görünmem gerekiyordu. Etekleri, salaş pantolonları, bol bluzları eledim. Hafif basenli dursa da, görüntüyü toparlayan açık renk kotumun üzerine denizci mavisi bisiklet yaka bir atlet giydim. Atletin dekolte kısmı hoşuma gidiyordu. Boynuma küçük pırlanta taşlı bir kolye taktım. İddiasız ama gerekli yerleri vurgulayan bir seçim olmuştu.
Aşağı indiğimde Tekin salondaydı.
"Hazırlandın mı? Makyaj mı yaptın sen?"
"Evet, yorgun görünüyordum."
"İyi yapmışsın. Ben Rüzgar'ı karşılamak için sitenin girişine yürüyeceğim. Karıştırıp, içeride boşuna dolanmasın şimdi."
Tekin'in daha önce kimseyi böyle karşıladığını görmemiştim.
Onun Rüzgar'a dair bu aşırı ilgisi benim normal olmayan halimi gizlemeye yetiyordu. Sürekli normal görünmem, normal davranmam gerektiğini hatırlatıyordum kendime. Mutfağa geçip yemeklerin altını açtım. Yemek masasına götürülecek son malzemeleri götürdüm. Kulağıma bahçeden gülüşme sesleri geldiği an, elimi ayağımı güçten kesen o gerginlik hissi yüzünden az daha elimdeki çorba kaselerini düşürecektim. Onları da masaya bıraktım. Kendimi toplamak için derin bir nefes aldım. Henüz çalmadıkları sokak kapısını araladım.
Görüş açımda kimse yoktu.
Gün batımı saatleri sokaktaki evlerin yemyeşil bahçelerinde fıskiyelerin çalıştığı saatlerdi. Tertemiz, serin eylül havası burnuma dolarken, fıskiyelerin ve gülüşme seslerinin geldiği yöne, evin yan tarafına doğru döndüm.
Onu gördüm.
Garajın yan tarafındaki açıklıkta iki bahçenin kesiştiği noktada, Esin'in evinin yönünde yere eğilmiş bir köpeği seviyordu. Esin'in köpeği Lima'yı. Yanı başındaki Tekin'in tişörtü aniden çalışmaya başlayan fıskiyeler yüzünden ıslanmıştı.
Yan bahçeden "Lima gel kızım!" diye seslenen Esin'in sesini duydum. Köpeğinin biriyle oynadığını gördüğünde bağırmaktan vazgeçti. Köpeğinin kiminle oynadığını gördüğünde ise tabiri caizse tutuldu kaldı. Rüzgar'la Tekin bu esnada kendi hallerinde gülüşüyorlardı. Elbette ki Esin'in bocalayan hali gözlerinden kaçmamıştı. Ne de olsa kadınların bu ve bunun gibi tepkilerine çok alışkınlardı. Esin kendine hızla çekidüzen verip,
"Merhaba!" diyebildi. "Fıskiyelerden kaçarken sizin bahçeye atladı. Kusura bakmayın."
"Sorun değil. Baksana bir anda çalışmaya başladılar. Ben de ıslandım." dedi ona Tekin.
Rüzgar Lima'nın kulak arkasını kaşımayı bırakarak, ayağa doğruldu. Her şeyiyle aynıydı, upuzun boyu ve fit görüntüsüyle hala göz alıyordu. Bu endam kirli sakal, bronz ten ve ona has bir gülüşle birleşince tümüyle can yakıcı bir hal alıyordu. Gözlerini üzerine dikip elini uzattığı Esin'in hayran kalmaktan başka çaresi yoktu. Bazı şeyler asla değişmiyordu.
Bakışları birbirini bulduğunda Esin gözlerini kaçırdı. O gözlere alışmak biraz zaman alıyordu.
"Rüzgar ben."
"Esin."
"Çok güzel bir köpek."
"Teşekkürler. Labrador retriever."
Çok iyi tanıdığım ilgiyi sezen ve besleyen Rüzgar tavrını izlemek kendimi birdenbire yıllar öncesinde hissettirdi. Fakat ben her zaman denklemin ters tarafındaydım. Bana karşı hiçbir zaman Esin'e olduğu gibi kibar davranmamıştı.
Tekin bu esnada Rüzgar'la üniversiteden beri arkadaş olduklarından ama onun şimdilerde Fransa'da yaşadığından bahsediyordu.
"Çok yazık." dedi Esin.
"Evet." dedi Rüzgar'da. Gözlerimin önünde flörtöz bir edayla gülüştüler.
Sabah, yemek konusunda Esin'den yardım istememekle ne kadar doğru bir karar verdiğimi o an anladım. Rüzgar'ın bahçeme adım attığı anda, en yakın arkadaşlarımdan biriyle gülüşüp, flört etmesine göz yummayacaktım.
Nasılsa beni görmedikleri için sessizce kapıyı kapattım. Gürültülü bir şekilde yeniden açtığımda yüzümde plastik bir gülümseme vardı ve tek kaşım havadaydı.
"Hoşgeldiniz!" diye seslendim.
Tekin gülümsedi. Esin de gülümsedi ve bana doğru neşeyle el salladı.
Rüzgar'ın yüzünde ise az önce Esin'le konuşurkenki güleç tavrından eser yoktu. Bedeninden kan çekilmiş gibi duruyor ve bana bakıyordu öylece. Başa sardığımızı düşündüm. Her şeyin kötü gittiği ta en başa ve bu bana kendimi çok kötü hissettirdi. Bana bakmaya dayanamıyormuş gibi bakışlarını yere eğdi. O sırada Lima yeniden ayaklarına dolaşmaya başlayınca, yeniden Lima'yı sevdi. Beni görmeye katlanamadığını düşündüm. Beni görmek bile istemediğini. Öyleyse şimdi neden buradaydı? Neden kendini evime davet ettirmişti?
Esin'in selamına aynı şekilde karşılık verdim. Esin hepimize iyi akşamlar diledikten sonra köpeğini alıp, bahçesine döndü. O zaman Rüzgar'da ayağa doğrulup bana doğru yürüdü. Yüzüne mesafeli, pırıl pırıl bir gülümseme yerleştirmişti şimdi. Muhtemelen köpeği sevdiği için rahatsız olurum diye düşünerek, ellerini arkasında birleştirmişti. Bu halinin hesaplanmış bir tavır olduğunu anlasam da görüntünün sempatikliği karşısında çaresiz kaldım. Ben de ona gülümsedim fakat gerçek hislerimin yakınından bile geçmiyordu bu gülüş.
"Selam." dedi bir adım mesafede durarak. Yeni tanışmıyorduk, bu yüzden elimi sıkamazdı. Yine de yakınlığı parfümünü değiştirmediğini farketmem için yeterliydi. Yıllar yılı klasikleşen o kokuyu kullanıyordu hala.
"Hoş geldin." dedim.
En arkadan gelen Tekin bizi içeriye yönlendirdi.
Hep birlikte salona geçtik. Bu esnada fırını kapatmamış olabileceğim aklıma geldi. Bir telaş mutfağa koştum. Neyse ki kapatmıştım. Rahatlayarak salona döndüğümde Tekin ve Rüzgar salon duvarını kaplayan turkuaz rengi tabloya bakıyorlardı. Tekin bana döndü,
"Bu tablo Rüzgar'ın evinden limanın manzarasıymış. İnanabiliyor musun buna?"
İnanabiliyorum, demek istedim. Çok uzun zamandır biliyordum. Herhangi bir tepki vermeden sadece kafamı salladım. Rüzgar'ın gözleri kısacık bir an beni buldu. Hala aynı şekilde bakışlarının değdiği yeri yakıp geçiyordu. Tekin,
"Böyle bir manzara olabilir mi ya? Çok kıskandım. Seninkine benzemez tabi ama gel sana bizim evi gezdireyim." diyerek Rüzgar'ı üst kata çıkardığında ben olduğum yerde çakılı kaldım. Kim bilir ne kadar uzun zamandır kaldığım üzere.
Çok geçmeden merdivenlerde yeniden ayak sesleri duyuldu. Tekin,
"Sen in. Ben tişörtümü değiştirip geliyorum." diye seslendi.
Kafamı kaldırdım ve Rüzgar'ın büyük adımlarıyla merdivenleri indiğini gördüm. Hiç hazırlıksız şekilde baş başa kalmıştık. Sağlıklı bir konuşma başlatabileceğimi sanmıyordum fakat ağzımı açacak olsam en önce 'Neden buradasın?' diye sormak isterdim. O merdivenin başında durmuş, inceleyen bakışlarıyla bana bakıyordu. Bakışlarına karşılık verdim. Sonsuz gibi bir an sadece birbirimize baktık. Koyu renk bir pantolon üzerine, yazlık beyaz bir gömlek giymiş, gömleğinin üst düğmelerini açık bırakmıştı. Bir zamanlar nerede nefes alıp verdiğimi hatırlıyordum. Hala özlemini çekiyordum. An itibariyle çok daha fazla.
"Seni yeniden görmek güzel." dedi ansızın gülümseyerek, "Değişmişsin."
Serin bir utanç dalgası her yanımı kapladı. Ne kadar değişmiştim? İyi mi, kötü mü değişmiştim? Kötü değişmiş olmalıydım. İnsan yaşadıklarının izlerini bir hatıra gibi yüzünde taşıyordu. Kocam dediğim adam bir başkasını benden çok sevebilmişti. Bir bebek kaybetmiştim. Hayalkırıklıklarım olmuştu. Pişmanlıklarım. Utançlarım. Sıkıcı görünüyor olmalıydım, belki de acınası.
"Nasıl..." diye mırıldandım, tek bir kelimeyi soruya bile dönüştüremedim.
"Yüzündeki çocuksuluk değişmiş. Olgunlaşmışsın."
"Sen hiç değişmemişsin." dedim düşünmeden.
Gülümsemesi bir miktar genişledi. Ben dudaklarımın iç yanlarını kemirdim.
"Yanılıyorsun. Ben de değiştim." dedi.
"Eh, biraz yaşlanmışsın. Ben öyle senin gibi pat diye söylemek istemedim." dedim.
"Onu kastetmedim." dedi. Aptal aptal yüzüne baktım. "Hayatımda değişiklikler var. Dün herkes öğrenmişken, sen de öğren istedim. Yarın gidiyorum. Elbet duyacaksın. Benden duymanı istedim."
Galiba düşüp bayılacaktım.
"Tabi geç kalmadıysam... Tekin anlatmadıysa." diye ekledi.
"Tekin bir şey anlatmadı." dedim hızlıca. Yutkunmaya çalıştım. Ağzımın içi kurumuş gibi hissediyordum.
Rüzgar evlenmişti. Evlenmiş olmalıydı. Düşüncesi bile beni mahvetmeye yetiyordu. Gözlerim ellerine kaydı. Yüzük göremedim. Evlenip yüzük takmaması da olasıydı.
"Evlendin mi Rüzgar?" diye sordum. Kaşları belli belirsiz çatılırken kafasını iki yana salladı.
"Hayır, benim..."
Merdivenlerde Tekin'in ayak seslerinin duyulmasıyla yarım kalan cümlesini tamamlamadı. Gözlerim yerlerinden fırlayacaktı sorma isteğinden. Söyle, diye haykırmak istiyordum. Evime kadar gelmeni sağlayan, öğrendiğimde beni yerle bir etme garantisi olan o değişiklik ne? Evli değil. Peki ne? Düğününe mi davetliyiz?
"Ben çok açım gençler. Oturmuyor muyuz?" dedi Tekin merdivenleri pata küte inerken.
"Sofra hazır." Yemekte çorba ve balık vardı.
"Rakı içer miyiz?" diye sordu. Rüzgar onayladı. Kadehler dolduruldu. Buzlar eklendi.
"Hoş geldin." diyerek kadeh tokuşturduk. Tekin sitemkardı.
"Geldiğin gibi gidiyorsun be oğlum. Oldu mu böyle?"
"Gitmem lazım. Orada da işlerim var."
"Babanın isteğini düşündün mü?"
"Hala düşünüyorum onu." diyerek içini çekti. "Keşke sen kabul edebilseydin."
"Sağolsun babanın, benim bugünüme gelmemde çok katkısı oldu Rüzgar. Hakkını ödeyemem. Ama onun oğlu ben değilim."
"Saçmala amına koyayım. Yokluğumda ona Tufan kadar evlatlık ettin."
"Öyle deme oğlum." Tekin buruklaştı. "Kimse gitmeni istemedi. Ne halt etmeye gittin hala bilen eden yok. Orada ne yaptıysan burada da yapabilirdin."
Rüzgar güldü. Ne anladıysa bu gülüşten Tekin de güldü.
"Bir Mısır piramitleri bir de senin gidişinin gizemi amına koyayım."
"Eninde sonunda giderim ben, bilmiyor muydun sanki?" dedi. İşte bu çok doğru diye geçirdim içimden.
"Şirketin yönetimine geçmiştin Rüzgar. Bok biliyordum." diye çıkıştı Tekin. Sessizce keşke bu kadar üstelemese diye düşündüm.
"Her neyse. Gittim işte. Siz de burada hayatlarınıza devam ettiniz. Gayet güzel oldu."
"Zaten seni dost bilip sitem edende kabahat."
"Sikicem ama Tekin duygusallığını. Anlattım sana detaylıca. Daha geldiğim gün anlattım."
Tekin ağır ağır kafasını salladı. Rüzgar ona her ne anlattıysa, benimle ilgili olmadığı kesindi. Aynı zamanda benim için yıkım olacağını anlamıştım.
"Babanın durumu nasıl?" diye sordum, yemeğe başladığımızdan beri ilk kez konuşmaya katılarak.
"Kanser. Hafta başında ilk seans kemoterapiyi aldı. Doktor pek olumlu konuşmuyor. Bilmiyorum. Tedavi tamamlansın, göreceğiz." Bu kadarını bile konuşmaktan hiç hoşlanmadığı belliydi.
"Seni çağırmadan önce tedavi kararı verilmiş yani."
"Evet biliyorlarmış. Biyopsi yapılmış. Tufan hastalık netleşir netleşmez beni hemen aramak istemiş. Babam öyle hemen gelemem diye telaşlandırmak istememiş. Tahliller tamamlanıp, kemoterapi tarihi belli olduğunda aradılar. Babam aslında beni çağırmadı." diye devam etti Tekin'e dönerek. "Sadece haber vermek için aradı. Doktorun söylediklerine rağmen sıradan bir olaymış gibi davranıyor."
"Baban yıllar yılı o kadar çok güçlü durmak zorunda kalmış ki, bırakmak istiyor ama tam olarak ne zaman kontrolü bırakacağını bilmiyor. İş konusunda da aynı." dedi Tekin. Rüzgar rakısından bir yudum alıp, bir sigara yakarken onaylayarak kafasını salladı. Rüzgar'ın işi devraldığı dönemlerde babasıyla yaşadığı çatışmalar daha dün gibi aklımdaydı.
"Bana soramadığı için Tufan'ı inşaata yönlendirdi. Çocuk otuz yaşında sektöre girdi. Ama olmuyor tabi. Şirketin başında seni istedi, senin de durumun belli. Döne dolaşa yine bana geldi."
"Yok mu bir imkanı be oğlum?"
"Onu bir kez hayal kırıklığına uğrattım. Şirketin sorumluluğunu ikinci kez almak istemiyorum. Nice'te kurulu düzenim var, en çok da o yüzden geri dönemem." dedi. Sesinde kırılan bir şeyler vardı. Masaya bakıyordu konuşurken. "Genç daha babam. İyileşip işine dönsün. Herkes için iyi olan bu."
"İyileşse bile artık istemiyor Rüzgar. Tufan'ı hastalığından çok önce ikna etti."
"Kalp krizinden sonra."
"Evet. Adam artık iyi hissetmiyor. İyileşince emekli olmak istiyor." Rüzgar sıkıntıyla içini çekti.
"Geri dönemem Tekin."
"Biliyorum bok kafalı. Ne kadar istesem de sana ısrar edemem. Orada kalmak için de haklı sebepler edinmişsin." Rüzgar burukça gülümsedi. O gülümseyişinde yüreğimi sıkım sıkım sıkan bir şey vardı. "Git bir düşün bakalım. Bir oluru bulunur belki."
Pek istekli görünmüyordu Rüzgar. Bu yüzdendir konuyu değiştirdi.
"Sizleri iyi gördüm. Bu herif Ağustos böceği gibi çalışıyor. Sen napıyorsun Işık? Bu arada yemekler harika olmuş."
"Üzgünüm ama bu gerçeği en yakın arkadaşımdan saklayacak değilim hayatım." diye araya girdi Tekin. Sanki içi içine sığmıyor, çenesine vuruyordu: "Yemekler için Seda'dan yardım aldı. Seda'yı hatırlar mısın? Işık'ın kuzeni."
Belli ki kendince komik olduğunu düşünüyordu. Rüzgar'ın bakışlarına geçmişi hatırlatan bir ışıltı değip geçti.
"İnsan bunca yılda kendini geliştirirsin sanıyor."
Elbette ne söylediğinin farkındaydı. Gülemedim. Cevap da veremedim. Rüzgar'ın evime geleceği gece yaptığım makarnadan başlamak üzere birlikte uyandığımız sabahlarda hazırladığı kahvaltıları hatırladım bir bir. Neredeyse birlikte yaşadığımız günlerde benim için yaptığı yemekleri hatırladım. Gözümün önünde beliren bir imge, mutfakta, üzerinde rahat eşofmanıyla, uzay üssüne benzettiğim ve kullanmayı beceremediğim kahve makinasının yanında, bana sataşıyor, gülüyor, gülüyoruz. Karşımda duran ciddi yüzüne bakarken bu işkenceye daha ne kadar dayanabileceğimi bilmiyordum.
Tekin kalktı, televizyon ünitesinin yanında duran mini hoparlörü aldı geldi. Telefonunu bağlayıp sevdiği türk sanat müziği parçalarından oluşan bir listeyi açtı. Bu esnada Rüzgar, gözlerimin içine delip geçercesine bakmayı sürdürerek,
"Neler yaptınız bunca sene? Bu adamla sizden konuşmaya vaktimiz olmadı pek." diye sorgulamayı sürdürdü.
Gözlerimi kaçırdım. Demek Tekin anlatmamıştı. Anlatsa bile ne anlatacaktı? Peki ya ben? Anlatmaya nereden başlayacaktım? Ne çok şey vardı ve hiçbir şey yoktu anlatılacak. Heyecanını çoktan yitirmiş bir hayatın içinde debelenip gidiyorduk işte. Kimse nasılsın diye sormadıkça farkına bile varmıyordum nasıl olduğumu. Bir önemi de yoktu. Kendi kaderimi yaşıyordum. Fakat onun, karşımda oturmuş bana sanki dostmuşuz gibi davranırken mükemmel bir rol yeteneği olduğunu düşünüyordum. Hani biz dost olamıyorduk ya. Olabiliyormuşuz meğer.
Kadehimden büyük bir yudum aldım. Tekin beni takip ederek kadehini fondip yaptı. Yeniden Rüzgar'a baktım. Ona neyi anlatamayacağımı çok iyi biliyordum. Geri kalan her şey ise karbon kağıdıyla kopyalanmış silik hayatımızın ne kadar yolunda olduğuna dair yalanlardı. Ama zaten yalanlarla dolu bir gece yaşamıyor muyduk? Rüzgar'ın mutsuz olduğumu düşünmesi için bir sebebim yoktu. Bana acımasını istemiyordum. Beş yılın hesabını yapacak konumda hiç değildim. Anlatılmaya değer sıradan konular seçtim. O da beni ilgiyle dinliyormuş gibi davrandı. Kısa bir süre için gerçekten de iki eski arkadaştan fazlası değildik.
Sonra o, dozu daha da arttırdı ve,
"Dün akşam Tarık'ların eve girdiğim anda anaokuluna girmiş gibi hissettim. Her yer çoluk çocuk dolmuş. Yüzler aynı yüzler. Herkesin bir minyatürü olmuş adeta. Siz niye yapmadınız bir tane?" diye sordu.
Bunu yüzüme baka baka gerçekten soruşunu bir an için kabullenemedim. Bilincin zihnimin kıyılarına çarptığı o sarsıcı an ise, aramızdaki her şeyin çoktan bitmiş olduğunu anladığım an oldu. Tekin'le evlenmemi istemişti. Çok mutlu olmamı da. Üstelik bunlar çok eskide kalmıştı. Yıllar öncesinde yaşanan tutkudan ibaret bir ilişkiyi hayatımın merkezine oturtan kişi bendim. Çünkü o ilişkinin diğer sahibi, şimdi bana aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi, Tekin'den neden çocuk sahibi olmadığımı sorabiliyordu. Onun yerinde olsaydım, kalbime bir bıçak sokulmadan bu beş kelimeyi bir araya getiremezdim. Öte yandan, diye düşündüm, ben onun yerinde olsam, bu eve adımımı da atmazdım. Çekiciliğini en ufak yitirmemiş yüzüne bakarken, beni yaralamak üzere evime geldiğini anlamıştım ve çok belliydi ki, dahası da yoldaydı.
Tekin, Rüzgar'ın sorusunu, sanki hep bu anı beklemiş gibi atılarak yanıtladı:
"Çünkü Işık hanımefendi öyle uygun görüyor."
Hala utanmadan bu konuyu üçüncü şahısların arasında açabiliyordu. Onun sataşmasına karşılık vermeyecektim. Çoktan konuşmuştuk, bitmişti. Kabullenip kabullenmemek kendisine kalmıştı. Özellikle Rüzgar'ın yanında bu konuyu kesinlikle konuşmayacaktım.
Bakışlarımı başka yöne çevirdim. Rüzgar düşünceli gözlerle ikimize bakıyordu. Neler olduğunu anlamadığı belliydi fakat sormamayı seçti. Önünde duran sigara paketini bana doğru uzattı. İçinden bir tane aldım. Tekin'inse içi durmuyor, durulmuyordu. Alkollü ve sitemli bir ifadeyle dolu mavi gözlerini üzerime dikti:
"Ya Işık Hanım..." dedi. "Senin beni baba olmaya layık görmediğin şu dünyada Rüzgar'ın bile bir kızı var."
Elimde yanmayan bir sigarayla kaldım.
Rüzgar'ın bir kızı var. Şakaysa bu gerçek olamayacak kadar kötü bir şaka.
Rüzgar'ın bir kızı var. Çünkü kıyamet koptu şu an ve ilk ben öldüm.
Rüzgar'ın bir kızı var. Mümkün değil. Mümkün değil. Mümkün değil bu.
İçimden ne kadar tekrarlarsam tekrarlayayım gerçek gelmiyordu. Fakat Rüzgar'ın üzerimden çekilmeyen ve Tekin'in söylediğini reddetmeyen bakışları cehennem azabını yüreğime taşıyordu.
Rüzgar'ın bir kızı var. İşte hayatım dediğim yalan. Bomba patlamış, talan olmuş bir yol misali önümde uzanıyor.
Hala Rüzgar'ın gözlerine bakıyordum fakat bana bakmasını istemiyordum. Oturduğumuz masa önümde yarılsa, yer bile yarılsa, dev bir çukur olsa ve önümde oturan bu iki adamla arama ateşlerle dolu bir çukur girse... ikisi de defolup gitse hayatımdan... Anlamamışım. Neyi seçersem seçeyim, sadece hatalı seçim yapacakmışım. Çünkü bana sunulan seçeneklerin içinde doğru seçenek yokmuş. Milyonlarca sorum vardı bir zaman evvel fakat içlerinde tek bir doğru cevap yoktu. Bir yanım yıllar evvel Rüzgar'a güvenemezken çok haklı olduğumu söylüyordu. Diğer bir yanım, Tekin'e güvenirken ne kadar haksız olduğumu söylüyordu. Her bir yanım acı içindeydi. İçim yanıyordu.
Rüzgar'ın bir kızı var.
"Bir kız. Adı ne?" diye mırıldandım.
"Adel." dedi aynı mırıldanır tonla.
"Sen bunu bizden yıllarca nasıl saklarsın abi? Sırf bu yüzden bile seni affetmemem gerekir." dedi Tekin.
Yıllarca.
"Kaç yaşında?" diye sordum.
"Üç buçuk." dedi Rüzgar.
Sessizce bakışlarımı önüme eğerken kafamı salladım. Üç buçuk. Ne kadar zaman almıştı yeniden sevmesi? Bir yıldan bile az mı? Benim düğün gecemde onun yatağında bir başkası vardı. Bunu hazmetmem gerekiyordu. Ben onu kaybetmenin acısını çekerken o çoktan başkasını sevebilmişti. Sevildiğimi sanmıştım. Çok da sevmiştim. Hata üstüne hata yapmış, kendimi ne kadar da önemsemiştim. Yazıklar olsun... yazıklar olsun bana. Yazıklar olsun onun için akan gözyaşlarıma.
Sevdiğim adamlar için herkes kolayca sevilebilirdi. Herkes kolayca unutulabilirdi. Öyleyse benim için neden bu kadar uzun zaman almıştı?
"Kime benziyor?" diye sordu Tekin. Bakışlarımı yeniden onlara diktim.
"Bana benzemiyor. Annesine de. Anneme benziyor." dedi gözleri gözlerimde.
Yıkılmış inançlarımı gördüm gözlerinde. Ah ettim çaresizce. İlahi adalet diye bir şey varsa, gerçekten varsa, benim yandığım gibi yanmalıydı o da. Ben onu üzdüğüm için yıllarımı vicdan azabına boğmuşken, o da en çok sevdiği canlının yüzünde beni görmekle lanetlenmişti.
"Göstersene, fotoğrafı vardır." dedi Tekin.
Rüzgar cebinden telefonunu çıkardı. Önce Tekin'e gösterdi, sonra ben baktım. Sapsarı saçları dalgalı, kocaman yanakları olan, bal rengi gözlü bir kız çocuğuydu fotoğraflardaki. Bilmiş bilmiş bakıyordu. Fakat bir o kadar da masum görünüyordu. Küçücüktü. Babasına sarılan elleri. Küçücük dudakları. Küçücük çiçekli elbisesi. Fotoğraflarına bakmakla bile insanın içine mutluluk yayılıyordu. Ancak babasını çok sevmiş bir kadın olarak, onun başka bir kadının çocuğu olduğunu bilmek içimdeki en ufak mutluluk kırıntısını parçalayarak yok ediyordu. İkinci ya da üçüncü fotoğrafa bakarken tıkandığımı hissettim. Onun Rüzgar'la benim kızım olabileceğini ve bu şansı çoktan kaybettiğimizi düşündükçe gözyaşlarıma engel olamadım. Telefonu elimden bırakıp, hızla masadan kalktım.
Gözyaşlarımı kendinden kaynaklanan sebeplere yoran Tekin'in allak bullak olmuş yüzünü gördüm. Ben çıkarken arkamdan gelemeyip, yeni bir kadehin dibini buldu. Rüzgar'sa benim peşimden masadan kalkıyordu.
Mutfaktan geçerek arka bahçeye çıktım. Ellerimi ağzıma bastırıp sessiz geceye doğru birkaç kez bağırdım. Arkamda kalan bahçe kapısının açıldığını duydum. Rüzgar bana yaklaşmadan, ben ondan uzaklaşmak istedim. Ne acıma ne de bir sempati, ben artık onun gözlerinden bana hiçbir duygu aksın istemiyordum. Evime kadar gelip, ne hissettirdiğini görmesine gerek var mıydı? Öğrenecektim bir şekilde. Başkalarından öğrenseydim keşke. Dünyalar güzeli bir kız çocuğunun babası oluşunu, bir başka kadını sevebildiğini öğrenmeseydim keşke. Özellikle kendisinden öğrenmemi istemişti. Tıpkı benim elimde bir yüzükle onun kapısını çaldığım bir geceyi yeniden yaşamak gibiydi bu. Ben o gecenin pişmanlığını bir gün olsun aşamamışken, özür dilememe bile fırsat verilmemişken... yıllar yılı o gecenin tekrarlarını zihnimde yaşamaya mahkum kılınmıştım. Fakat özür dilesem de neyi değiştirebilecektim? İşte bu geceki varlığı bunu vurguluyordu adeta. Ben hiçbir şeyi değiştiremezdim çünkü ben hiç kimseydim. Ve o her zamanki gibi hem haklıydı hem de çok zalimdi.
Bahçede ondan uzaklaşmak için yürürken, inadına üstüme geliyordu.
Bir anda geri çekilmekten vazgeçip, ona döndüm ve tokadı yüzüne yapıştırdım. Sendeledi ama geri çekilmedi. Hırsımı alamayıp göğsünü yumruklamaya başladım. Avazım çıktığı kadar bağırmak, canımı yaktığı kadar canını yakmak istiyordum. Yumruklarım göğsüne inerken bana hiç karşı koymadı. Karşımda bir dev gibi dikilmiş halde, göğsüne akan gözyaşlarımı ve yumruklarımı sineye çekti. Belli ki gözyaşlarım da onun için bir şey ifade etmiyordu artık.
Ben tükenene kadar sürdü çırpınmalarım. Ne zamanki yere çöktüm, bileklerimden tutarak beni yerden kaldırdı. İki kolumdan nazikçe kavrayıp, peşi sıra sürükleyerek, bahçe koltuğuna oturttu. Kendisi de yanıma oturdu. O koltukta iki yabancı gibi oturduk yan yana. Bir süre sonra,
"Özür dilemeyeceğim." dedi.
Özür bekleyen yoktu zaten.
"Eşinle nasıl tanıştınız?" diye sordum.
"Ben evli değilim Işık. Hiç evlenmedim." dedi. Sanki bir şeyi değiştirirmiş gibi.
"Adel'in bir annesi var, değil mi?"
"Evet, var." dedi, tereddütlüydü, isteksizce bir iç çekti ve, "Lara müzisyen." diyerek açıkladı. "Tanıştığımızda üniversite eğitimini yarıda bırakmıştı. Müzisyen arkadaşlarıyla beraber Nice'te bir barda şarkı söylüyordu."
"Ona ilk görüşte mi aşık oldun?"
"Öyle bir şey değildi." dedi yüzüme bakmadan.
"Sadece doğruyu söyleyemez misin?"
"Doğruyu söylüyorum. Öyle bir şey değildi." diye tekrarladı.
"Neyse ne." dedim kafamı iki yana sallayarak. "Ben seni anladım. Gecenin başında bana bunu senden öğrenmem için geldiğini söylemiştin. Geri dönmeden önce, Nice'te bir aile kurduğunu yüzüme karşı söylemeyi seçtiğin için sana teşekkür ederim."
Ses tonum küfür gibiydi. Bitmek tükenmek bilmez seanslarımızdan birinden psikoloğum bana öfke kırgınlıktan gelir, kırgınlığımızı itiraf edemediğimiz için öfkeleniriz, demişti. Ona kadar öfkeli ve aslında o kadar kırgındım ki...
"Adel'in annesiyle birlikte yaşamıyoruz. Uzun süredir sadece arkadaşız. Yine de bilmen gerektiğini düşündüm. Dün akşam Tarık'ların evinde bizimkilere anlattım. Sen de benden öğren istedim."
"Çok kibarsın. Değişmişsin evet, eskiden bu kadar kibar biri değildin."
"Işık..." dedi, arkamızda bahçe kapısının açıldığını duyduk ikimizde. Sözünü bir kez daha yarıda kesti. Tekin bahçeye gelmişti. Yaşadığım bütün bu yıkıntının kendisinden kaynaklandığını düşündüğü için, bunca süre Rüzgar'la dertleştiğimi sanıyordu. Kendince bize zaman tanımıştı. O kadar aptaldı ki. O kadar aptaldı. Onun da yüzünü görmek istemiyordum artık.
Bahçe taburelerinden birini çekerek karşımıza oturdu. Ellerini uzatıp kurumaya yüz tutmuş gözyaşlarımı sildi. Gözleri gözlerime kenetlenmişken ben de aynı sabit, ruhsuz bakışlarla ona bakıyordum.
Kimdik biz? Sevgilisini aldatan bir kadın. Karısını aldatan bir adam. En yakın arkadaşının sevgilisiyle ilişkiye giren bir adam. Bugünümüze ulaşana dek, bir şekilde mükemmel derecede hassas bir denklem kurduğumuzu düşündüm. Son derece lanetli, naif ve kırılgan. Üçümüzü bir arada tutan bağlar kopacak kadar ince, yine de dengede kalmıştı senelerce. Koptuğu anda ise göz alacak denli yıkıcı olacaktı.
Rüzgar yeniden sigarasını çıkardı, tam yakacakken Tekin uzanıp elinden aldı. Rüzgar itiraz etmeden onun sigarasını yaktı. Bir süre sonra içtiği sigarayı bana uzattı. Derin bir nefes çekerek göğe baktım. Gece kapkaraydı, üstümüzde ışıldayan yıldızlar ise geceye inat göğü aydınlatmaya çabalıyordu. Rüzgar kendisi için bir sigara daha yakarken, Tekin'e baktım. O ana dek mavi mavi bakan gözleri artık gece kadar karanlıktı.
*******************
Ertesi sabah, Tekin erkenden işe gitti. Ben de o evden çıkar çıkmaz duvardaki turkuaz tabloyu yerinden indirdim. Düzgünce sarıp sarmaladım ve muhtemelen Rüzgar'ın uçağa binip gittiği saatlerde, sahibine iade edilmek üzere kargoya verdim. Akşam geldiğinde Tekin gereksiz sorular sormasın diye evin dekorasyonunda bazı başka değişiklikler de yaptım. Gerçi sorsa bile hiç umrumda değildi, sadece gereksiz sorularla uğraşmak istemiyordum.
Yine de sordu.
"Yemek odasının duvarı niş yapılacak diye kırılırken titreşimden o da düştü. Çerçevesi kırılmış. Tamire yolladım, gelir birkaç güne. Ama bence yeni astığım daha güzel durdu. Sence de öyle değil mi?" dedim.
Yorgun argın bir ifadeyle kravatını çözerken: "Sen ne diyorsan o." dedi.
Seda'yla buluştuk. Seda beni konuşturmak, içimdeki zehri akıtmak istiyordu ama bana kalırsa bu saatten sonra söylenecek fazla bir şey yoktu. Sorunsuz bir boşanma davası yürütebilmek için öncelikle bir fikir almak üzere güvenilir bir avukat bulmasını istedim. Sinan'ın şirketinin çalıştığı hukuk bürosu aracılığıyla tanıdıkları genç bir avukat bulduk. Ertesi güne randevu aldım. Bu olayı da kimseyle paylaşmadım.
Avukatın görevi yorum yapmak değildi ama her şeyden önce bir evlilik terapistiyle görüşmemin, hiç olmazsa eşime haber verdikten sonra görüşmemizin daha doğru olacağını söyledi. Böylelikle onun üzerini çizdim. Yeni ve yorum yapmayan bir avukat bulana dek, dernekteki işlerimi sürdürecek ve fazla ilgi istemeyen evliliğimi sürdürüyormuş gibi yapmaya devam edecektim.
Arkadaşlarımla buluştum. Kalabalıklar içerisinde bulundum. Nelerden bahsettim, nelere güldüm bilmiyordum. Sağlıklı bir plan yapacak aklı toplayana dek ben sadece anı geçiriyordum. Gücümü topluyordum. Şimdi düşmüştüm ama kalkacaktım. Elbet kalkacaktım.
Tabloyu yolladığımın beşinci günüydü. Kızlarla sahilde yürüyüş yaparak köpekleri gezdirdiğimiz bir akşamüstüydü. Sahil kalabalıktı. Hava sıcaktı. Adeta yazdan kalma bir gündü. Yıllar yılı aramayı çok dilediğim, bende numarası olmadığı için arayamadığım bir ülkenin koduyla gelen aramayı gördüm ekranımda: Fransa. Kızlara siz önden gidin işareti yaptım. Birkaç adım geride kaldım. Kolumu kessen kanamaz bir soğukkanlılıkla aramayı yanıtladım.
"Efendim?"
Lafı hiç gereksiz dolandırmadan: "Tabloyu neden geri yolladın?" diye sordu.
"Sana ait bir hayalin resmiydi. Bana ait değildi." dedim.
"Bunca yıl sonra mı anladın sana ait olmadığını?"
"Hiçbir zaman bana ait değildi."
"Madem öyle, eline ulaştığı gün geri yollasaydın. Söylediğin yalan biraz kulak tırmalıyor. Özellikle de tabloyu evinin salonuna asmışken."
"Ben asmadım onu. Tekin astı. Benim umrumda mı sanıyorsun?"
"Detaylar sonucu değiştirmez diyorum."
"Ne söylememi istiyorsun Rüzgar? Ne? Bana azap çektirmek için yolladığın tablonun evinin manzarası olduğunu ilk günden anlamadığımı mı söyleyeyim? Anladım! Ben bununla... Ben çok..." Söylemeyecektim. O tabloya baka baka yaşamayı ve onu sevmekle geçen yıllarımı ne biçim kayıptan saydığımı -bugün saydığımı- dile getirmeyecektim.
"Sen. Çok. Ne?"
"Neyse ne. Konuşacak bir şeyimiz kalmadı bizim."
"Bence var Işık. Üzgünüm ama var. Çoktan aşmışsındır sandım. Bu kadar saçma bir tepki vereceğini kestiremedim. Bunu çözmemiz lazım. Geri dönüyorum çünkü. İster istemez aynı ortamlarda bulunacağız. Konuşup bir orta nokta bulalım ki, birarada bulunduğumuz ortamlarda başkalarının huzurunu kaçırmayalım."
Söylediği bunca şey içerisinde her bir kelimenin üstünde durabilirdim de sanki tek bir cümle kurmuş gibi;
"Geri mi dönüyorsun?" diye sayıkladım.
"Evet geri dönüyorum." dedi. "Babam için... ve kızım için."
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro