2. Bölüm - Olimpos
Gözümü açtığımda cennetteydim. Hayır, cidden cennetteydim. Etrafımda üzüm bağları vardı. Karşımda ise küçük bir göl. Yeşilliklerin içinde bir çardakta yatıyordum. Önümde her çeşit yiyecek ve içecek vardı. Üzerimde ise benim olmadığına emin olduğum altın işlemeli beyaz bir elbise vardı. Bir süre öylece etrafıma bakındım. Kimse yoktu.
"Ölümün bu kadar güzel olduğunu bilsem daha önce ölürdüm." diye kendi kendime konuşup yemeklere gömüldüm. Çeşitli etler, sütlü ve şerbetli tatlılar, hem Avrupa hem de Anadolu kültüründen tatlar... Her şey önümdeydi.
"Şey, ne yazık ki ölmedin. Ama iyi tarafından bakalım, değil mi? Bu kadar güzel olan şey ölüm değil."
Tanımadığım sesle arkama döndüm. Benden yaklaşık bir cetvel uzun boylu, kumral saçlı, buğday tenli bir çocuk vardı karşımda. Benden birkaç yaş büyük olmalıydı.
"Aslında ben yüz altı yaşındayım." dedi çocuk. Tek kaşımı kaldırarak şüpheyle baktım. Bakışlarıma anlam verememiş olacak ki konuşmadı. Bir süre sonraya kadar.
"Biliyorum, daha çok gencim. Hatta çırak satir olduğumu söyleyebiliriz." dedi
"Çırak-ne?"
"Satir. Ah, sentor gibi bir şey. Sadece... Belden aşağım at değil, keçi."
Gözlerimi bacaklarına çevirdim ve küçük bir çığlık attım. Bu herifin bacakları gerçekten de bir keçinin arka iki ayağıydı. Bildiğiniz, toynaklarıyla falan beraber.
"Lanet olsun! Nasıl bir rüya görüyorum? Keçi insanlar mı? 'Fee-fi-fo-fum' diyen tek gözlü devler nerede? Altınlarına ihtiyacım olabilir."
"Hey, kikloplar hakkında böyle konuşmamalısın. Seni duyabilirler ve bu kalplerini kırar. Zaten kendilerini akılsız ve işe yaramaz gösteren o hikayeden de nefret ederler. Onların yanında bundan bahsetme, olur mu? Bu arada, ben Lucas."
"Ben Phoebe ama sen ciddisin."
"Lucas demeni tercih ederim ama ciddi de olur tabii. Ve ben zaten seni tanıyorum. Buradaki herkes tanıyor."
Cümlesinde geçen 'buradaki' sözcüğü beni kendime getirmişti. Sahi, ben neredeydim?
"Lucas, buradaki derken... Sorması ayıp burası neresi?"
"Eee, anlamadın mı? Olimpos'tayız."
Tamam, sanırım aklımı kaçırıyorum.
"Bu koyun adam demin Olimpos mu dedi ben mi yanlış anladım?" diye düşüncelerimi dile getirdim. Bu kez de bambaşka, büyülü bir ses konuşmaya başladı.
"Hayır, hayatım. Burası Olimpos. Tamamen kahramanlardan oluşan o koca dağ. Evet, şu efsanedeki..."
"Hey!" diyerek bu büyülü anı bozan kulak tırmalayıcı sese sinirlendim. Neden bunu yapmıştı şimdi?
"Git buradan, Lyla. Yoksa baban ile konuşmamı mı istersin?" dedi satir.
Korkutucu olan o büyülü kadının iğrenç bir yaratık gibi tıslayarak geldiği yere, göle kaçmasıydı.
"Sirenler," dedi Lucas "sesleri ölümlüler için ölümcüldür. Biraz daha dursaydım ve sana şarkı söyleseydi vücundaki tüm kan kulaklarına yükselecek ve basınçtan ölecektin. Hah, tabii bu kez huzurlu bir ölüm olabilirdi." Sırıttı.
"Pekala, devam edelim şu küçük oyuna. Uyanamıyorum madem, rüyanın tadını çıkaralım. Sevgili Satir Lucas hazretleri, hangi sıfatla Olimpos'a yükselme şerefine nail oldum, açıklayabilir misiniz?" dedim onunla aynı şekilde sırıtarak.
"Ah, elbette sevgili Phoebe. Yeni kahraman adayı olarak buradasın. Her yıl yapılan melez seçmeleri için. Ama önce bir dilek hakkın olacak. Geçen seneki melez yarışmasında öldürülmesi gereken yaratık, Hidra, kaçmıştı. Sen ise onu öldürdün. Yani geçen senenin yarışmasının hükmen galibisin bu yüzden de geçen seneki dilek hakkı senin."
"Bu çok açıklayıcıydı, teşekkürler. SEN NE DEDİĞİNİN FARKINDA MISIN? BANA MELEZ OLDUĞUMU, ANNEMİN YA DA BABAMIN LANET OLASI BİR TANRI VEYA TANRIÇA OLDUĞUNU SÖYLÜYORSUN VE BU KADAR SAKİNSİN! Ve o... O yaratık, bir Hidra mıydı?"
"Hayır, tek bir Hidra var. Zaman geçtikçe canlanıyor. Ve evet, o Hidra'ydı. Ve baban bir tanrı."
"Ne kadar rahatladım, peki kim? Lütfen üç büyüklerden biri deme. Hepsinin egosu boylarından yüksekte. Yaklaşık sekiz metre olsalar da."
Benim bunu demem ile yakınımızda bir yere yıldırım düştü.
"Üzgünüm, Zeus. Ağzımı tutamıyorum işte!" diye bağırdım gökyüzüne doğru. "Mükemmel, şimdi de gökyüzüyle konuşuyorum."
Lucas hala gülüyordu. Bu sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Yine de bulaşıcı olduğu bir gerçekti, ona katılmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Babam kim?" diye direttim konuya dönmek istercesine.
"Ares."
Ares mi? Babam Ares miydi? Şu, savaş tanrısı olan. Güldüm. Rüyamda bile kişiliğime uygun bir şeyler bulabiliyordum. Bu hikayede bir rolüm vardı. Oynayacaktım.
Ardından Lucas yanıma oturup her şeyi anlattı. Her yıl yapılan Melez Savaşları'nı, bu yarışmayı kazananın Olimpos meclisinden bir dilek hakkı elde ettiğini, on dört yaşında veya daha büyük yarı tanrıların Olimpos'a getirildiğini... Aynı zamanda bu yarışların ilk kez Herakles ilk öldüğünde onun ve on iki görevinin anısına on iki melez arasında gerçekleştirildiğini anlattı. Aslında on iki Olimposlu'nun melezi olması gereken bu yarı tanrılardan ikisi, bekaret yemini etmiş iki tanrıçanın -Hera ve Artemis'in- yarı tanrı çocuğu olamayacağından Hades ve Hestia'nın melez çocuklarıydı. Bunun gibi bir sürü detay ile birlikte konuşmasını sonlandırdı satir.
"Eğitim için iki günümüz var. Eğer talimatlarıma harfiyen uyarsan bu uzun bir süre."
İki gün mü demişti o? Melez Savaşları adında bir şeye körleme dalıyordum ve iki günüm mü vardı? Tanrı beni korusun! Şey, bu durumda tanrılar galiba.
***
İki gün o kadar hızlı geçmişti ki! Öğrendiğim şeyler birer hayalden ibaretmiş gibi hissediyordum. Haklı bir yanım da yok değil, bu iki günün en az yirmi beş saati uyumuştuk. Bir süre boyunca uykusuz kalacağımızdan herhalde.
Meclise ilerliyorduk ve Olimpos denilen, bugüne kadar hayal olduğunu sandığım bir yerde olduğum halde beni en çok korkutan buydu. Rüyamdaki rolümü oynamaktan bahsetmiştim ya, artık o rol o kadar da "rüyada" gelmiyordu.
On iki melez, hala söylemekte zorlanıyorum çünkü söylemek gerçekmiş gibi hissettiriyor, devasa bir kapının önünde durmuştuk. Diğer yarışmacılara göz gezdirdim, sanırım bu fırsatı ilk kez yakalıyordum. Çoğu benim yaşlarımdaydı. Hepsi tanrı ebeveynlerinin sembolünü taşıyordu, bir şekilde. Bende yaşlı adamın kılıcı vardı. Şu kabzasında akbaba olan. Ares'in sembollerinden birinin akbaba olması ne büyük bir tesadüf (!) Onun da zamanı gelecekti, şimdi çok daha büyük bir şeyin parçasıydım. Kapılar açılmak üzereydi. Olimpos Meclisi'nin kapıları... Bir anda her şey o kadar gerçeğe döndü ki...
Karşımızda on iki devasa taht vardı. Her birinde on iki Olimposlu'dan biri oturuyordu. Yan tarafta bir yerlerde daha az gösterişli bir taht vardı. Üzerinde oturan tanrıçanın Hestia olduğunu tahmin ettim. Burada olmayan fakat yarı tanrı çocuğu burada olan tek tanrı Hades'ti. Doğru ya, onun Olimpos'a girmeye izni yoktu.
"Hoş geldiniz, evlatlarımız." dedi gür bir ses. Hem tahtının diğerlerinden yüksek olmasıyla hem de konuşmayı yapmasıyla "Ben tanrıların tanrısı Zeus'um!" diye bağırıyordu adeta. "Çaylak satirlerimizin bu sene aramıza yeni katılanlara her şeyi açıkladığını varsayıyorum. Kalanınız geçen sene her şeyi bizzat yaşadı zaten. Ama hatırlatmak isterim ki savaşların asıl amacı canavarı öldürmek. Ancak bu şekilde kahraman olabilirsiniz. Geçen seneki yarışma bir melezin ölümüyle sonuçlandı. Bunun bilinciyle savaşmanızı istiyoruz." diyerek bitirdi konuşmasını. Ne yani? Tanrılar her sene çocuklarını ölüme mi yolluyorlardı? Çapkın olmaları işe yarıyor olsa gerekti.
"Başlamadan önce geçen seneki savaşların birincisine ödülünü vereceğiz. Birçoğunuzun bildiği üzere Hidra kaçmıştı. Deneyimli melezlerimizden hiçbiri onu öldürmeyi başaramadı."
"Ah, baba! Yapma ama. Onu kendisi öldürmedi bile. Yaratık aptallığından kendi kendini öl-..."
Konuşan melezin lafı gök gürlemesine karışık bir "Sessizlik!" sözü ile bölündü. "Bu odadaki başka bir yarı tanrı o aptal yaratığı öldürmeyi başaramadı, öyle değil mi? Netice." dedikten sonra öfkesini bastırarak devam etti Zeus. "Her neyse, yaratık bir hafta önce bu odadaki melezlerden biri tarafından öldürüldü. Öne çık, Phoebe Morgan." dedi Zeus. Ben ise hala Zeus'a çıkışan çocuğa bakıyordum. On yedi yaşlarındaydı. 'Baba' demişti değil mi o? Zeus meleziydi yani. Ego konusunda kime çektiğini anlamak zor değildi. "Phoebe Morgan!" diye bir ses yükselmesiyle kendime geldim ve öne çıktım. "Dileğin nedir, kahraman adayı?" diyerek hafif bir gülümseme sunmuştu tanrıların tanrısı. Zeus kibarlık için dudağının kenarını oynatmıştı, ha? "Artık rahatlıkla ölebilirim." demişti iç sesim göz devirerek.
Aynı anda iki kıkırdama duydum. Tanrım -ya da tanrılarım-, sesli mi düşünmüştüm? Kıkırdamalardan biri tam arkamdan geliyordu, döndüğümde bu sesin benim yaşlarımda bir melezden geldiğini anladım. Güneş şeklinde bir broşu vardı, Güneş tanrısı, Apollon'un meleziydi. Diğerine bakmak için önümü döndüğümde göz göze geldiğim kişi O'ydu. Bunu biliyordum. O'ydu. Odaya girdiğimden beri ona ilk kez baktığımı fark ettim. Gözlerinde garip bir şey vardı. Kıkırdama ondan gelmişti ama ona emindim. Gözlerimi ayırıp Zeus'a döndüm.
"Ölmek mi istiyorsun?" diye sordu bana anlamamışcasına. "Afedersiniz, sadece sesli düşündüm. Arada bunu yaparım. Neyse, izninizle dileğimi beyan etmek isterim" dedim. Demin 'beyan etmek' mi demiştim ben? "Hiç durma." dedi Zeus. Derin bir nefes aldım. "Hidra bana bir şeyden bahsetti. Annem... Dileğim ona ne olduğunu öğrenmek. Bana annemin beni terk etmediğini söyledi o yaratık, bu doğru mu?" diye sordum. Zeus bunu isteyeceğimi biliyormuş gibi gözlerini devirdi.
"Sanırım bunu birinci ağızdan duymalısın. Oğlum..." diyerek Ares'e döndü. "Oğlum" sözcüğündeki tiksintisi içimi titretmişti. Ares, benim titrememe karşın Zeus'a gülümsedi. Bana döndüğünde konuşmaya başladı. "Annen seni terk etmedi. Sen zaten onun yaşama sebebiydin. Benim de on üç ay boyunca hapsedildiğim küpte on üç yıldır hapis annen. Şaşırtıcı bir şekilde hala hayatta ve eğer çıkabilseydi seni asla terk etmezdi."
Kendime gelmem biraz zaman aldı. Annem, bir tanrının bile ancak on üç ay dayanabildiği lanet bir küpte hapis miydi?
"Ah, harika! Şimdi de dilek hakkını kullandığı yere bakın. O dilek ile istediğini yapabilirdin. Anneni babana sorsan zaten söylerdi, sanıyorum."
Duygduğum imalı ve özgüven fışkıran ses öncekinden farklı değildi. Junior Zeus'tu konuşan. O anda dışarıya konuşan iç sesim meclis odasında kısa süreli bir sessizliğe sebep olmuştu.
"Kes lan artık sesini! Dilek hakkının boşa gitmemesini mi istiyordun? O zaman kazanacaktın. Kimseye isyan etme şimdi burada, zira kendini acındırmaktan, küçük düşürmekten başka bir işe yaramıyor."
O anda hem Zeus'un hem de Junior Zeus'un suratında oluşan ifade birbirinin aynısıydı. İkisinin de elektrik mavisi gözleri kocaman açılmış, biçimli yüz hatları gerilmişti.
Yanlış bir şey söylediğimi anladığımda ona baktım. Diğer herkesin aksine yüzünde gururlu bir ifade vardı. 'Sorun değil." der gibi bakıyordu. Bundan güç alıp etrafıma göz attım ve yine aynı gözlerle karşılaştım. Apollon melezinin suratında da farklı bir ifade vardı. 'Sonunda!" ünlemi seçiliyordu gözlerinden. Ardından duyduğum kahkaha ile kafamı bir önceki noktaya çevirdim. Ares, göbeğinde eli katıla katıla gülüyordu. Öylesine eğlenmiş gibiydi ki gülmesi iyice bulaşıcı hale gelmişti. Ortam biraz daha az gergin olsaydı ben de gülmeye başlardım muhtemelen. Gülmesine ara verip ona dönmüş bütün kafalara bakarak "Ne var? O benim kızım. Ondan daha azını beklemiyordunuz değil mi?" dedi. Odadaki herkes durum daha kabul edilebilir hale gelmişçesine kafasını salladı. Sonuçta babamın Ares olması bana istediğimi yargılamadan yapabilme yetisi vermişti. Buna alışabilirdim.
♤♤♤
Biliyorum çok olmadık bir yerde bitiriyorum bölümü, belki de olabilecek en saçma an ama belirlediğim kelime sınırını bayağı aştım. Yeni bölüm çok kısa zamanda gelecek. Yeni başladığım için ilk bölümleri hızlıca paylaşarak ilerleyeceğim. Altıncı bölümden sonra da haftada bir bolüm yayımlayacağım.
Kendinize iyi bakın!
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro