Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

3. Bölüm - Baba

Junior Zeus'u mort etmemin etkisi ne yazık ki kısa sürmüştü. Zaten belliydi, bizim Richie Rich -adının Richard olduğunu sonradan öğrenmiştim- buralarda popülerdi. Söyleyebileceğim herhangi bir söz onun havasını indirmeye yetmezdi ama otoritesini hafiften sarsmak bile benim için yeterliydi. Bir süreliğine de olsa sesini kesmişti.

İğnelememin yarattığı kargaşanın ardından Zeus, gür sesi ile ortalığı toparlayarak kuralları söylemeye başladı. Bizi bir an önce buradan yollamak istiyordu, belliydi. 

Kurallara göre hiçbir melez bir diğerini sabote etmeye çalışamazdı, bu diskalifye olmasına sebep olurdu. Eğer melezlerden biri ölüm tehlikesi ile karşılaşırsa kanını, hangi kutsal nesneye sahip ise ona damlatarak tanrı ebeveynine adakta bulunacak ve yarışmadan çekilecekti. Bu bir zorunluluktu. İnsanlar ile iletişime mümkün olduğunca girilmeyecekti. Oyalanmak melezin kendi zararınaydı. Son olarak da müttefiklik kurulabilirdi fakat yarışmanın sadece bir kazananı olacaktı. Tanrılar, bu kurallara uyulursa hiçbir sorun çıkmayacağını düşünüyordu.

"Ve tekrar hatırlamanızı isteriz ki daha önce melezler bu savaşlarda hayatlarını kaybetti. Bunun olmaması bizim için önemli. Yine de hayatlarınızın ilk sıradaki koruyucusu sizsiniz. Biz tanrılar olarak size sadece bir yere kadar yardım edebiliriz. Kendinize sahip çıkmak sizin göreviniz." Bu sefer konuşan Zeus'un hemen yanında oturan yeşil gözlü, heybetli tanrıydı. Eh, elinde bir yaba tuttuğu için değil de Zeus'unkine benzer, istediğini elde eden bakışlarından anlamıştım onun Üç Büyükler'den olduğunu. Sonunda Poseidon da dayanamamış ve bir çift laf söylemişti.

"Hepinize başarılar dileriz." diyerek tamamladı Zeus konuşmasını. Ardından normal bir insan boyutuna inerek oğlunun yanına gitti. Etrafıma baktığımda tüm tanrılar aynı şeyi yapıyordu. Arkamdaki gölge ise bana yeterince yaklaşmıştı ve dönmeme gerek yoktu, onu hissedebiliyordum. Bir şeyler söyleyip onu sindirmem lazımdı, düşünmem lazımdı. Fakat sonunda "Ne o, küçük tavşanına iyi şanslar öpücüğü mü vermeye geldin?" dedim arkamı bile dönmeden. İç çekişle karışık bir kahkaha duyduğumda ellerimi göğsüme çekmiş tırnaklarımla oynuyordum. Ama omzuma dokunan el ile arkama döndüm. Gözlerimizin tekrar birleşmesi bir yerlerde bir dağı yerle bir etmiş olabilirdi. İki hırslı göz birbirine bakıyordu. Öfkeli, kırgın iki göz. Şefkat arayışında fakat kavgaya hazırdı bu gözler. Karşımdakinin bakışlarında görebiliyordum başlattığı bütün o savaşları. Bütün o isyanlarını, karşı çıkışlarını...  Tüm o haklı kabul ettiği egosunu. Bakışlarında kendimden bir şeyler bulmak beni ürkütmüştü. Ama bunu belli etmedim. O da konuşmadı zaten. Kılıcımı kınından çıkardı ve gözlerini kapattı. Kırmızı kıvılcımlar içinde koca kılıç; altın rengi, miğfer şeklinde bir yüzüğe dönüştü.

"Ares, teşekkür ederim ama pek mücevher takan bir tip değilim. Ha, bir de önümüzdeki birkaç hafta için kılıç daha fazla işime yarardı, muhtemelen." dedim alay ederek. Sadece saçma sapan bir şekilde sırıttı ve elimi kendine çekip yüzüğü orta parmağıma geçirdi.  Avuç içimi bana doğru döndürdü ve yüzüğün arkasını görmemi sağladı. Çok küçük, gümüş bir kısmı vardı yüzüğün. "Eğer o platin kısma dokunursan kılıcın ortaya çıkar. Elinde yarı boyun kadar bir kılıçla sokakta dolaşmanı istemeyiz, değil mi?" dedi. O sırada ben içimden kendimi 'Hayatında platin mi gördün lan? Gümüş sanman normaldir.' diye avutuyordum. Fakirlik başa belaydı. "Phobe, duyuyor musun beni?" diye sordu babam. Kendime gelip "Duydum, peder! Merak etme." diyip yüzüğümün platin kısmına dokundum. Yüzüğün anında kabzası elimde olan bir kılıca -itiraf etmeliyim, önceki kılıçtan daha havalı- bir kılıca dönüştü. Bir anda hissettiğim ciddiyet duygusuyla "Tavsiye vermeye geldiysen de hiç zahmet etme. Annemi o saçma yerden çıkarmadan hayatıma devam etmeye niyetim yok. İlk dileğim, küçük bir şey gibi gelse de en büyük arzuydu aslında. Gerçeği diledim çünkü. İkinci sefer herkesin büyük olarak nitelendireceği bir şey dileyeceğim. Eğer gerçekten bir Helen'sem, Styx nehri üzerine yemin ederim ki annemi o pislikten çekip alacağım. Ne zaman bilmiyorum ama bunu yapacağım." diye içimi döktüm. Bu hem aramızdaki hem de benim bugüne kadar yaptığım en uzun konuşmaydı. Daha fazla laf ebeliğine gerek yoktu. Ben zaten onca sessizliğinin üzerine ikimizin yerine de konuşmuş, bir de üstüne bozulmaz bir yemin etmiştim. 

"Bu arada bu şey nasıl kapanıyor?" dedim elimdeki bir buçuk kiloluk kılıca bakarak, önceki kılıcımı gerçekten tarttığım için bunun kilosunu tahmin edebiliyordum. Ares şaşkınca suratıma bakmaya devam ediyordu. Yeminimden sonra bu denli hızlı konu atlamama şaşırmış olmalıydı. Farklı bakışlarının arasından "Kılıca 'Panta rhei*" demen gerekiyor." dedi. "Katılıyorum, baş belası." diye kılıcıma hitap ettim. Sonra ise aklıma gelen şeyle Ares'e döndüm "Ben İngilizce dışında bir dil bilmiyorum. Ben... Söylediğin şeyi nasıl anladım?" diye sordum dehşete düşmüş bir ifadeyle. Babam sakindi ve sadece "Beynin doğuştan Antik Yunanca anlayabiliyor, okuyabiliyor ve gerektiğinde konuşabilirsin." dedi omuz silkerek. Ben ise hala dehşet içerisindeydim. "Söylediğin iyi oldu, üniversite başvurularımda bunu da yazarım, unutmayayım." dedim. 

Kılıcımı yüzük haline getirdikten sonra etrafıma göz attım. Melezler durmaları gereken yerlere geçmeye başlamışlardı. Tam hareket edeceğim an Ares aniden "Phobos!" diye beni durdurdu, "Ne ile karşılaşacağını bilmen gerekiyor, diğer Gökdelenler çocuklarına söyledi. Söylenmesi yasak ama bir strateji geliştirmen gerekiyor. Namea Aslanı döndü. Onunla yüzleşmen gerekiyor, Phoebe." dedi. Şimdiden karamsarlığa düşmüştüm. Ne halt yiyecektim ben? "Teşekkür ederim." dedim. En azından ne ile karşı karşıya olduğumu biliyordum. Arkama döndüm ve  yerime geçtim. Meclis'e yerleştirilmiş on iki, tüp halindeki dikey hazneden birine girdim ve girmem ile kapısı kapandı. Bunlar hiçbir yerle bağlantısı olmayan asansörlerdi. Apollon melezi benim kapsülüme bir bakış attıktan sonra kendi kapsülüne girdi ve bu şekilde dışarıda kimse kalmamış oldu. Zeus herkese son bir bakış attı ve asasını yere vurdu. O an beklediğim son şey Olimpos'tan fırlamaktı fakat bu oldu. Kapsüllerimiz bir anda göğe fırladı ve tamamen farklı yönlere dağıldı.

Yunanistan'dan uçuşa geçmek bir şeydi fakat Akdeniz üzerinden Atlas Okyanusu'na geçerek yolculuk etmek çılgıncaydı. Bu sırada kapsülüm yatay pozisyona gelmiş ve üzerime kapanan kapısı birer kanat gibi iki yana açılmıştı. Kapsülde beliren sırt çantası da cabasıydı.

Saatte kaç bin kilometre hızla ilerliyorduk tanrılar bilir. Tek bildiğim, kapsülüm kendi varış noktasına ulaşıp beni bir sahil kenarına fırlattığında kolumdaki saatin en fazla bir buçuk saat ilerlemiş olduğuydu.

Sahil fazla doluydu. İnsanlar güneşleniyor, gülüşüyor ve denize giriyordu. Yaşıtlarım olabilecek bir grup genç birkaç metre ötede voleybol oynuyordu. Güney ya da Kuzey Amerika'da olduğumdan emindim ama hangisinde olduğumu anlamak için diyaloğa girmek zorundaydım. Yan tarafımdaki genç hanımı muhatap olarak seçtim ve tam ağzımı açacaktım ki "Florida," diye bir ses duydum. Lucas birden yanımda bitivermişti, " Florida'dayız. Merak etme, herkes Amerika'nın çeşitli yerlerinde. Namea Aslanı en son bu ülkede görülmüş." dedi. Kumların üzerine, boş bulduğumuz bir yere oturduk. Herkes yerli yerindeydi. O anlatıyordu, ben dinliyordum.

"Dikkat etmediğini varsayıyorum, kapsüllerinizin üstünde yer isimleri vardı. Değiştirilebilirlerdi fakat haberin olmadığı için kendini burada buldun. Siz haznelere girdiğiniz az biz satirler varış noktanıza yollandık. Bu konuda sana teşekkür etmeliyim, kendimi Arizona'nın ortasında bir yerlerde bulmak istemezdim. Sayende yaklaşık iki saattir tatil yapıyorum. Bu arada aklındaki sorulara cevap olsun diye söylüyorum, ben senin Yoldaş'ınım. Bütün melezlerin birer Satir dostu var. Asıl görevimiz sizi korumak fakat küçük yardımlar yapmamız da serbest. Beni atamaz, satamaz, arkada bırakamazsın çünkü sana bağlantılıyım. Birden yanında beliririm. Bir de şu bağlantının iyi tarafı, çok özel olmayan düşüncelerini duyabildiğim için benden kurtulmak istediğinde  bunu anlarım. Katılıyorum, her şeyi sıraladım, aklında soru kalmamıştır umarım." dedi tek nefeste Lucas. Tabii ki de aklımda soru kalmamıştı. Canım Satirim aklımda olmayan soruları da cevaplamıştı.

Emirlere uyan bir asker itaatiyle yerden kalkıp "Şimdi ne yapıyoruz?" diye sordum. Ardından o da ayağa kalkarak "Ben üzerimizdeki kamufleyi kaldırıp sadece boynuzlarımı ve bacaklarımı gizleyeceğim, sen de kapsülden aldığın sırt çantasından kıyafetlerini çıkarıp giyeceksin. Farkında mısın bilmiyorum ama hala Meclis'ten çıktığın halinlesin. Hadi yürü, şurada bir kabin var." diye cevapladı beni. 

Sürüklenerek girdiğim kabinde çantama baktım. Tabii ki de ortama uygun olan kıyafetler çıktı çantadan, Tanrılar hata yapmazdı. Koyu lacivert kot şortu ve siyah tişörtü giydim. Üzerimden çıkardığım saçma Olimpos peştemalini buruşturup kenara koydum. Kırmızı-siyah ekoseli gömleği de üstüme giyip beyaz üstüne siyah çizgili Adidas spor ayakkabılarımı bağladıktan sonra peştemali alıp kabinden çıktım. En yakındaki çöp kutusuna uğrayıp iğrenç çarşaf parçasından kurtuldum. Etrafa bakınarak Lucas'ı aradım. Neredeydi bu yarı koç arkadaşım?

"Ayıp oluyor ama..." diyerek ikaz eden ses kafamın içindeydi ve devam etti "Otoparka gel, araba kiralayacağız bekliyorum." Bir de ayaklara çağrılıyordum öyle mi? Bu nasıl yarı tanrılıktı? El mahkum otoparka yöneldim. Lucas bir arabaya yaslanmış beni bekliyordu. Gerçi bir an Yarı Tanrı olan ben miyim yoksa Lucas mı emin olamamıştım.

Ben salyalarım aka aka yanına gittiğimde, attığım bakışlar garibine gitmemişti. Fakat bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiş olacak ki " Ne var? Ölümlü kızları da severim." dedi. Nasıl olsa düşünsem de öğrenecek diyerek " Ölümlü kızları bilmem de bence yarı ölümlü olanlar da seni severdi." dedim. Gülümsemesi iltifatımı kabul ettiğinin ve bundan memnun olduğunun göstergesiydi. Ben de gülümsedim. Yarı keçi olduğu bilgisi, içine düşmemi engelleyen arkadaşıma "Sırada ne var?" dedim. "Çantanı aç, bakalım neler varmış." diyen Lucas beni beklemden çantayı sırtımdan çekti ve içini açtı. Karıştırırken dışarı fırlattığı, kendisi için önemsiz olan bazı şeyler önemliydi. Fakat ağzımı açmadım. Çanta bir kızın ihtiyaçlarına göre hazırlanmıştı. Sonunda tarak ve birkaç iç çamaşırını fırlattığında onu durdurmayı akıl edip atarlı bir tavırla sabahtan beri ne aradığını sordum. "Para." yanıtını alınca çantanın iç tarafındaki fermuarlı gözü açtım. Mantıklı olan biri parayı oraya koyardı. Parayı gördüğümde rahatladım ve Lucas'a döndüm, "Etrafa fırlattığın her şeyi toplamak ister misin? Bence istersin." dedim. Oflayarak her şeyi tek tek kaldırıp çantaya geri koydu. Bazı şeylere "Bunlar ne ki?" dese de sesimi çıkarmadım. Her şey eski yerine konduğunda arabayı kiralayacağımız yere paralarla aynı gözden çıkan kredi kartıyla ödeme yaptım. Bu şekilde arabayı teslim etmek zorunda kalmayacak ve kira süresini uzatabilecektik. Karşımdaki adam anahtarı Lucas'a teslim etti ve arabaya yöneldik. Ben ön yolcu koltuğuna oturduktan sonra Lucas sahildeki kızlara doğru dönerek güneş gözlüğünü taktı ve sürücü koltuğuna geçti. Araba harekete geçtiğinde dikiz aynasından kızların aralarında gülüştüklerini görmek mümkündü. Kafamı iki yana sallayıp gülümsedim ve kafamdaki güneş gözlüğünün bir darbeyle yerine, burnumun üzerine, düşmesini sağladım. Ardından da Lucas ile göz göze gelip "Hadi bakalım." dedim. Lucas anayola çıktı ve ben tek bir haftada yaşadığım şeyleri düşünmeye başladım. Sıcak rüzgar açık camdan yüzüme vuruyordu ve düşüncelere dalmış halim tam uyumalıktı. Ben de bu halime uyuması için izin verecektim. "İyi ki bir Satirim var." diye düşündüm o an. Ne olursa olsun şu an yalnız olmak istemezdim ve bir an için yalnız değildim.

***

  Panta rhei: Her şey akar, her şey değişir. 

Selamlar! Kaç ay oldu bilmem en son yazalı. Sözümü de tutamadım zahar, hızlı hızlı yazacaktım güya. Olsun, yazma hevesi gelene kadar beklemiş oldum. Okuyan bir iki arkadaşımı, okurumu da beklettim ama o kadar kusur kadı kızında da olur. Artık gerçekten kararlıyım, sınavlarım dahi olsun olmasın her hafta en azından bir bölüm yayımlamaya çalışacağım. Okuyan birkaç kişiye sevgiler! :D

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro