•Haziran Gecesi Rüyası•
Haziran, 2017
Havuzun kenarında uzanmış kitap okuyordum. Bir saat içinde İdil ve Ceyda gelecekti, hemen sonra ise hazırlık ekibi burada olacaktı. Kep töreni iki gün önce olduğundan bugüne sadece parti kısmı kalmıştı. İdil de bu bahaneyle bizimle partiye gelecekti ki bölümde benden çok insan tanıdığı kesindi. Benden kısa bir süre sonra da o ülkeden ayrılacağı için kalan vaktini iyi değerlendirmek istiyordu. Benim için de en yakın arkadaşımın yanımda olması iyiydi.
Bahçeye son hız giren arabanın sesiyle bakışlarımı Kerouac'ın satırlarından kaldırmış ve kimin geldiğine bakmıştım. Kırmızı Jeep'i görünce yüzümü buruşturdum. Bunun burada ne işi vardı? The Dharma Bums'ı elimden şezlongun üzerine bırakıp yattığım yerken kalktım.
Havuzun kenarından geçip hızlı adımlarla evin kenarından dolanarak giriş kısma çıktığımda ön koltuktan inen Aras'ı görmüştüm. Sorumu güncelliyorum. Bunların birlikte ne işi vardı?
Diğer kapıdan inen Pars her zamanki gibi rahat çarpı rahat görünüyordu. Aras ise üzerindeki ince kapüşonlunun şapkasını başına geçirmiş ve elleri ceplerinde keyifsiz görünüyordu. Kesinlikle bir şey olmuştu. Pars'ı pas geçerek arabanın önünde dolanıp Aras'ın önünde durdum. Gözlerimi kıstığım o da uykulu gözlerini kısmış ve ayılmaya çalışır gibi başını iki yana sallayıp yüzüme bakmıştı.
"Başını belaya sokmuş olma ihtimalin?"
Tek gözünü kısıp burnunu kırıştırdığında kaşlarımı kaldırdım.
"Karakol deme lütfen, babam onun söylenmesini 2 haftadan açar."
"Değil..."
Rahat bir nefes aldım. "Ne o zaman?"
"İki dakika uyuyayım, konuşuruz günışığı."
Elmacık kemiğimin üstünden yanağımı sıktığında Pars'a dönmüştü. Bahçe tarafına geçmeden önce Pars'ın omzuna elini iki kere vurup "Sağ ol," dedi.
Pars başını hafifçe eğerek önemli değil manasında bir hareket yapmıştı. Aras odasına evin arka bahçesinden girmek için ilerlediğinde kollarımı göğsümde bağlayarak Pars'ın önüne dikilmiştim.
"Anlat"
Pars tam karşısında dikilmiyormuşum gibi yanımdan geçip bahçe tarafına yönelmişti. Çıplak ayaklarımı peşinden sürüklerken adımlarına yetişmeye çalışıyordum.
"Pars uyuzluk yapma da anlat ne oldu? Önden bilirsem babamı da yumuşatırım."
"Hallettik, baban duymaz merak etme."
"Tamam, olsun, bilmek istiyorum." Kolunu tuttuğumda bana dönmüştü. Yüzünde hiç de biraz önce Aras'ı bir beladan kurtarmış gibi bir hava yoktu. Belki çok önemli bir şey değildi belki de üzerinde durmamı istemiyordu.
Siyah gözlüğü hafifçe indirdiğinde bana muzip bakışlar sunmuştu ama benim dikkatimi çeken başka bir şey olmuştu. Uzanıp gözlüğü çıkardığımda sol elmacık kemiğinin üzerinde hafif kızarıklık netleşti.
"Yüzünde morluk oluşacak," dedim, gerçekten de önemli değilmiş imasıyla. "Kızarmış."
"Çok ilginç," dedi dalgaya alarak. "Morluk oluşacak diyorsun, bak sen şu işe."
Burnumu kırıştırarak yüzümü buruşturdum. "Ringte olmadı sonuçta değil mi? Bildiğim kadarıyla en yakın dövüşün Ağustos'ta, o da burada değil zaten İtalya'da."
Dudağını hafifçe bükerek başını sallamıştı. "Kaçında?"
Omuz silktim. "Nereden bilebilirim senin kafana darbe yedikçe biraz daha aptallaşacağın maçın ayın kaçında?"
"18," dedi, yürümeye devam ettiği sırada. "Gelmek istersen haberim olsun."
Adımlarımı adımlarına yetiştirmeye çalışırken görmese de yüzümü tekrar buruşturdum. "Çok meraklıydım ben de senin maçlarına. Bayılıyorum çünkü şıkır şıkır görünüp kan ve vahşet görmek için dövüş seyreden kalabalığa."
Gözlüğünü elimde sallarken bahçe girişinden içeri girmiş ve merdivenlere yönelmişti.
"İşine karışmak gibi olmasın ama..." diye seslendim. "Nereye gidiyorsun?"
"Kahve içerim."
Merdivenleri çıkmadan önce dönmüş ve talimatını tam anlamış mıyım diye bakmıştı. Buna kim yüz veriyordu bilmiyordum ama kesinlikle ben değildim. Hayır yani ünlülüğü bizim ev sınırları içinde söker sanıyorsa çok yanılıyordu. Sökmezdi.
"Yok sana kahve falan, gitsene. Hem hazırlanacağım ben, parti var."
"Şaşırtıcı."
Çokbilmiş.
"Mezun oldum da hani... Üniversiteden. Tabii sana yabancı böyle şeyler, nereden bileceksin mezun olunca ne yapılır, nereye gidilir."
Söylediklerime aldırmadan, "Sade," demişti.
Sade olan kahveydi muhtemelen ama benim hiç umurumda değildi. Kahve içecekse de salonda içseydi, üst katta ne işi vardı?
Elmas abla elinde sardunya saksısı ile giriş kapısından içeri girmiş ve mutfağa yönelmişti. Beni merdivenin başında görünce bir an durakladı.
"Bir şey mi istedin kuzum?"
"Kahve yapar mısın, Pars için?"
"Ali mi geldi?"
Bizim evin en sevilen insanları listesinde nasıl olmuş da kendine yer edinmişti asla anlamıyordum.
"Evet," dedim, kötü haber ifademle. "Kahve içip gidecekmiş. Sadeymiş ama sen nasıl kolayına geliyorsa öyle yap çünkü onun isteklerinin ne önemi var."
Elmas Abla birbiri ardına sıraladığım kelimelere gülerek mutfağa yönelmişti. "Badem kurabiyesi de yapmıştım, bak ne güzel denk geldi. Aras döndü mü, ona da hazırlayayım."
"Döndü döndü..." Merdivende çıktığım üç basamağın ardından durmuştum. "Sen evde olmadığını biliyor muydun?"
Elmas Ablanın mutfaktan gülüşü duyulmuştu. "Sizi ben büyüttüm," dedi, gururla. "Odanızdaki kitabın yeri değişse bilirim."
Haklıydı doğrusu, bilirdi.
Merdivenleri hızla çıkıp odama yöneldim. Pars insanı bir güzel yatağıma kurulmuş, ayaklarını uzatmış, sırtını rengarenk desenlerle kaplı yatak başlığıma yaslamış mesajlaşıyordu. Oh, keyfine diyecek yoktu.
Elimdeki gözlüğünü karnına fırlattım. "Kalksana yatağımdan, örtüsünü bozuyorsun."
Kaşlarını kaldırarak kapının önünde duran kollarını göğsünde bağlamış halime bakmış hemen sonra mesajına geri dönmüştü. Bir de sırıtmıştı. Flört mü ediyordu o?
"Kelimeleri kullanmaya başladıysan hiç şansın yok, keşke konuşmadan görüşseydin."
Kaşlarını büktüğünde kapının kenarından ayrılıp yanına ilerledim. "Bakardın, gülerdin daha çok şansın olurdu, şimdi mümkün değil tavlayamazsın."
"Bakışınla gülüşünle tavlardın diyorsun yani?" diye sorarken yüzünde o gülüş vardı. Kendinden emin, baştan çıkarıcı ve işte yaz akşamları gibi esintili olan.
"Daha çok şansın olurdu, diyorum."
"Aklımda tutarım," dedi ve telefonu yatağın üzerine atıp yerinden kalktı.
Etrafta savsak savsak gezerken gördüğü her şeye ya dokunuyor ya da gözleriyle inceliyordu. Yirmi iki yıllık odamdı işte, bilmediği ne görecekti?
Kitaplıktan bir kitap çekti ve şöyle bir karıştırdı.
Ölmemi Bekleyin.
Alıntıların altını çizmeyi sevmediğimden, kitabın bazı yerlerine küçük not kağıtları veya fotoğraflar sıkıştırırdım. Bu sebeple belli yerleri bulması zor olmamıştı. Küçük polaroid fotoğraflarından birinin olduğu sayfayı açtığında önce fotoğrafa bakmış hemen sonra o sayfadan bir cümle okumuştu. Okuduğu cümle elbette altını zihnimde çizdiğimdi.
"Dünya bir yanılsamadır. Herkes lise mezuniyetinin ertesi günü ölür."
Dudağım bir gülüşle kıvrıldığında ikimizin de aynı şeyi düşündüğünü biliyordum. Ben, lise mezuniyetinin ertesi günü ölmemiştim. Ben, lise mezuniyetinin ertesi günü bir oyun başlatmıştım, ona sebep.
Fotoğrafı yerine yerleştirip kitabı kapattığında rafa koymasına fırsat vermeden uzanıp elinden çektim. Şöyle bir karıştırıp aradığım sayfayı bulduğumda biraz önce alıp baktığı fotoğrafın hangisi olduğuna baktım. Kalp çerçeveli gözlüklerimle kendimi çektiğim bir fotoğraftı. Tekrar yerine yerleştirip kitabı rafa bıraktım.
Pars bu kez dizili kitapların üzerinde duran yeşil kitaba uzandı.
"Benim değil o," dedim, elindeki kitabı incelediği sırada. "Aras verdi okumam için."
Pars'ın parmakları Puslu Kıtalar Atlası'nın üzerinde gezinirken, "Dünya bir düştür," diye mırıldandı. Biraz önce Benim Allen Ginsberg'ten yaptığım alıntıya uygun olarak.
"Evet, dünya... Ah, evet! Dünya bir masaldır."
Devam ettiğinde kitaba sevgiyle bakmasını izlemiştim. Okusaydım neyi bu kadar sevdiğini bilirdim ama okumamıştım.
"Aras ile aynı fikirdesin yani," diye sordum. "Okumam konusunda?"
"Senin için sıkıcı olabilir; o okuduğun yol, macera, anı yaşama hikayelerinden sonra."
"Kerouac onu bu üç kelime ile özetlediğini duysa kendisiyle gurur duyardı."
Küçük bir kahkaha attığında Elmas Abla elinde tepsi ile içeri girmişti. Pars'a sevgiyle bakarak, "Ali oğlum, hoş geldin," dedi.
"Hoş buldum Elmas Abla," derken uzanmış ve tepsiyi almıştı. "Nasılsın?"
"İyiyim kuzum benim, sen nasılsın, annen nasıl?"
"İyi iyi, sağlığı yerinde..."
Odasından çıkmıyor ve konuşmuyordu, Nesrin Teyze'ye sorsak iyi olduğunu söylemezdi bence. Yine de iyi olduğunu ummak daha rahatlatıcıydı tabii.
"Aman iyi olsun," dedi Elmas Abla.
Pars kurabiye tabağını masama bırakmış ve kahvesini alarak keyifli bir yudum içmişti. "Ellerine sağlık," dediğinde Elmas Abla memnuniyetle gülümsemiş ve odamdan çıkmıştı.
Elindeki kahveyi bırakmadan etrafı kurcalamaya devam ederek dolaşıyordu.
"Söyleyecek misin?"
"Bazı arkadaşları ile anlaşmazlık yaşamış."
"Anlaşmazlık? Arkadaşları ile? Ve seni çağırdı öyle mi? Asla inanmam."
"Keyfin bilir," dediğinde takı çekmecemi açmıştı.
"Flört ettiğin kimse ona hediye alacaksan sor söyleyeyim, etrafı karıştırıp durma."
Yüzünde geniş bir gülümseme yayıldığında "Onat'la konuşuyordum," dedi.
"Ooo, desene bir tanecik ve yeri dolduramaz aşkınla konuştuğun için yüzünde güller açıyordu."
Sırıtışı büyüdü.
Odamla giyinme odasını bağlayan yerde asılı duran kumaş kılıfa uzandığında yatağın üzerine oturdum. Bir bacağımı diğerinin üzerine atmış ve dirseğimi yaslayarak yüzümü yumruğumu yerleştirmiştim. Üç yudumluk kahveyi üç yılda içmişti.
"Gitsene artık."
Kumaş kılıfı açtı ve elbisemi hafifçe dışarı çıkarıp baktı. "Bunu mu giyeceksin?"
"Evet," dedim. "Senin için bir sakıncası mı var?"
Umurunda değilmiş gibi bir ses çıkarmıştı. Ne tesadüf, benim de onun fikri umurumda değildi.
"Bak gerçekten içinde kaldıysa gel sen de, hem bir mezuniyet görmüş olursun."
Bu dediğime oldukça komikmiş gibi gülmüş ve sırıtan ifadesi ile bana dönmüştü.
"Neden, kavalyeye mi ihtiyacın var?"
"Eski dönem filmlerinde yaşamıyoruz, kavalyeye bu yüzyılda ihtiyaç duyulmuyor."
Elindeki kahve fincanını tabağın yanına bırakmış ve bana yaklaşmıştı. Biraz fazla yaklaşmıştı. Bir de gözlerinde o bakış vardı. Şu, ne yaptığımı biliyorum, bakışı. O biliyordu belli ki ama ben hiç bilmiyordum. Ne yaptığını yani... Ne yaptığımı biliyordum çünkü. Yatakta geriye çekiliyordum ve hiç işe yaramıyordu.
Gözlerindeki haylaz parıltı oyunun başlangıç ateşiydi ve birden dudaklarım keyifle kıvrıldı. Ellerini iki yanıma yerleştirmiş, avuç içlerini yatağa bastırarak üzerime daha çok eğilmişti.
Dudakları dudaklarıma yaklaştığında kirpiklerim kabullenişle örtülmeye meyletmiş, gözlerim ise bir nefes uzadığımdaki gözlerinde kilitli kalmayı seçmişti.
Bir tek Pars bana bu kadar yakından bakarken gözlerim seçtiği her detaydan memnun kalıyordu. Bir tek onun teninden yayılan sıcaklık benim tenimden yayılan soğuklukla böylesine uyumlu olabiliyordu ve bunu çok önce fark etmiştim. Kaybetmeyi göze alabileceğim bir şey olmasına rağmen ara sıra oyuna geri dönelim isterdim.
İkimizin de bir gün birine hayatını adayacağını düşünmüyordum. Hayatı geldiği gibi yaşayacak ve tüm maceraları hevesle karşılayacaktık. Şimdi yaptığımız gibi. Beni öpmeyecekti biliyordum, bir beklenti oluşturacaktı, haza ulaşmadan önceki o son anda duracak ve bırakıp gidecekti. Bunu birçok defa farklı yerlerde ve konumlarda yapmıştık. Bazen öpücükle bitiyordu bazen biraz daha fazlasıyla ama hiçbir zaman oyunun tüm aşamalarını tamamlamıyorduk. Biraz tadı kaçmasın, biraz da bitip yitmesin diye.
Merak iyiydi. Merak zihni açık, bedeni canlı tutardı.
Dudakları dudaklarımı pas geçmiş ve boynuma yönelmişti. Kulağımın arkasından başlayarak omzuma doğru uzanmış ve öpmeden öpücük vadiyle tenimde dolaşmıştı. Karnımdaki ürperti ile gözlerimi kapattığımda dilimi dudaklarımın arasına yaslamış ve kesik kesik nefes almıştım.
Bedenim gerildiğinde başımı hafifçe geriye yasladım ve sırtımı dikleştirerek dudaklarıyla aramdaki açığı kapattım. O ise bu hamlemi oldukça profesyonel karşılamış ve beni öpmenin kıyısından dönmüştü. Yine.
Biraz önce beklentiyle kavrulmamışım gibi kirpiklerimi aralayıp başımı yana çevirerek yüzüne baktım. Gözlerindeki yanıp duran ateşi gördüğümde gülümsedim. İşte buradaydı, her zamanki gibi Akdeniz kıyısını andıran gözleri yanıp tutuşturmaya hevesli bakıyordu. Yaramaz gülüşü ise dudaklarının kenarında duruyordu ve nedense onu öpmeyi, gerçekten öpmeyi istememi sağlamıştı.
Tamamen geri çekildiğinde kaşlarını hafifçe kaldırmış ve indirmişti. Düşüncelerimin geldiği son halden habersiz bana genişçe gülümseyerek yatağın üzerinde duran gözlüğünü alıp kapıya yöneldi.
Peki... Gidebilirdi.
Gidebilirdi elbette, eğer ben oturduğum yerden fırlamamış, bileğini tutup çekmemiş, üstüne bir de kapıyı kapatarak sırtını kapıya yaslamamış olsaydım. Neden gidemesindi ki? Gidebilirdi.
Gözlüğünü kot pantolonun cebine sıkıştırırken oyunu kazanmış gibi gülümsemişti. Kaşlarını kaldırarak hamlemi sorgulayarak baktı. Ama bunu öyle bir yerden yapmıştı ki zaten beklediğini açıkça belli etmişti. Peki öyleyse onu biraz olsun şaşırtmayı deneyebilirdim.
Küçük bir yol hatırası... Belki yaşlı bir kitabın arasına saklardım.
Dudaklarım dudaklarına yaklaştığında, onu bekletmek, oyunu keyifli hale getirmek, hatta belki biraz daha delirtmek isterdim ama işte beklememiş ve öpücüğü var etmiştim.
Bunu bekliyordu. Biraz bile şaşırmamıştı. Olmayan şaşkınlığı beni daha da hırslandırdı. Dudaklarını dudaklarımdan ayırdığında yoğun bir ifadeyle baktı.
"O gece beni böyle öpmemiştin?"
4 yıl öncesinden bahsediyordu. O ilk öpücüğün ardından Pars'la çok defa öpüşecekmiş gibi yapmış, bazen öpüşmüş ama hiç oyunun sonuna ulaşmamıştık. Oyunun içinde kalıp oyunu asla sonlandırmayan bir yanımız vardı. Hep biraz vur kaçtık.
"O gece benim için keşfedilmemiş bir kara parçasıydın," dedim. "Bu gece bütün sınırlarını ezbere biliyorum."
Gözlerinden gözlerime akan hislerin yoğunluğuyla nefesimi tuttum.
"Bütün değil."
Doğru, bütün değildi. Henüz oyun tamamlanmamıştı. Tamamlandığında ise, bitecekti.
Dudakları dudaklarıma yaklaştığında bu kez beni öpen o olmuştu. Belimi tuttu ve beni kendine çekerek yükseltti. Bacağımı beline sardığında eli çenemin altını kavradı, boynumu tutan parmakları beni kendine çekti. Dudakları dudaklarımla bilmediğim bir dilde, hararetli bir konuşma yapıyordu.
Dudaklarıma hırsla, tutkuyla, yanım tutuşturmaya hevesli en kızgın yanıyla saldırmıştı. Elleri ve dudakları bedenimi ele geçirmişti. İşgal ediliyordum, Pars tarafından.
Öpücük dudaklarımdan başlayarak ruhuma sızdığında bir şarkı çalmaya başladı. Daha önce duymadığıma emin olduğum ama bir şekilde melodisi tanıdık gelen bir şarkıydı çalan. Bunun nasıl mümkün olduğunu düşünmeyecek kadar ele geçirmiştim. Dudaklar, eller ve işte şarkı tarafından.
Öpücükleri dudaklarımı aştı ve yanağımdan çeneme uzandı, oradan boynuma ve omzuma ulaştı. Şarkı güçlendi, öpücüklerinden kalan boşluğu doldurarak etrafımızı sardı.
"Pars," dedim, neden dedim bilmiyordum. "Pars..." dedim bir kere daha. Sanırım adının dilimde bıraktığı aroma hoşuma gidiyordu. Parmak uçlarım saçlarına kaydığında onu kendime tekrar çektim ve öptüm.
Duvara biraz daha yaslanıp başımı geriye ittiğimde kolunu belime sarıp beni kaldırmıştı. Bikinin üzerindeki beyaz gömlek elbiseyi yukarı sıyırdı. Dudakları boynumdan aşağı doğru kaydığında oyunu harlamış ve beni de kendi yanına çekmişti. Parmaklarım saçlarını çekiştirirken dişlerim dudağıma baskı uyguluyordu. Onun dudakları ise göğsümden aşağı doğru inerek, bikinin açıkta bıraktığı tenimde ıslak dokunuşlar bırakıyordu.
Ellerinin altındaki elbiseyi omuzlarıma doğru sıyırmış ve kumaşı avuç içlerinde sıkmaya devam ederken öpücüklerini bacaklarımın iç kısmına taşımıştı.
Dişlerimin dudağımda yaptığı baskıyı arttırdığında kesik bir nefes aldım. Sanki biri karnımda bir noktayı ustaca bulmuş ve tam oraya kuvvetli bir yumruk atmıştı. Sırtım gerildiğinde dudağım dişlerimin baskısından sıyrıldı.
Soluk almak için araladığım dudaklarımdan ise yine "Pars..." döküldü.
Duvara yaslanıp karnıma saplanan hisse karşı tutunduğumda elimi saçlarına götürmüş ve parmaklarımın arasında sıkıştırarak yanıma çekmiştim. Dudakları artık çok daha yakınımdaydı. Beni tarumar etmenin verdiği keyifle gülümsüyordu. Uzandım ve dudaklarımı dudaklarına karıştırdım. Bacağımı beline sardığımda onu daha da yakına çektim.
Ellerinin altında sıkı sıkı tuttuğu elbisem hala ikimizin arasında duruyordu. Ne gerek vardı?
Çıkarabilir, diye düşündüğüm sırada kapım tıklatıldı. Hemen yanında dağılmış halde olduğumuz kapım.
"Atlas," dedi Elmas Abla. "Kızlar geldi, Aras'ın odasındalar."
Sesimi bulmak için önce boğazımı hafifçe temizlemiştim. Başını omzuma yaslayıp gülen Pars hiç yardımcı olmuyordu ama olsun, çok güzel gülüyordu.
Belindeki bacağımı indirdim ve omzuna vurarak onu ittim.
"Tamam Elmas Abla, iniyorum şimdi."
"Tamam kızım," demiş ve kapının önünden ayrılmıştı.
Muhtemelen Pars'ın gittiğini düşünüyordu. Yani, umarım öyle düşünüyordu.
Pars ise bu tatlı kaçamaktan olması gerektiğinden daha büyük zevk almıştı. Gülüşü omzumda konaklarken parmakları bacağımda geziniyordu.
"Görüşürüz..." dediğinde gülüşünü de alarak başını omzumdan kaldırdı.
İdil yine After Party işini NOX'a ayarladığı için görüşeceğiz gibi görünüyordu, başımı sallayarak onu onayladım.
Pars'ın ardından odadan çıkmış kendimi ve üzerimi toparlayarak alt kata inmiştim. Kızlar hala havuz kombinimle olmamı pekiyi karşılamayacaklardı ama hazırlık ekibi gelene kadar duş alırsam her türlü yetişirdim.
En alt kata indiğimde Aras'ın odasına girmiştim. Aras bahçeye açılan sürgülü pencerenin hepsini açmış, sırtını duvara yaslayarak yere oturmuştu. Bir dizini bükmüş ve üzerine yerleştirdiği deftere bir şeyler yazıyordu. Ceyda elindeki telefonla hararetli bir mesai içindeydi, İdil ise Aras'ın plaklarını milyonuncu kez karıştırıyordu.
"Kızım neredesin ya! Şimdi gelecek Rafet'in ekibi..." İdil bir an için durmuş ve gözlerini kocaman açarak bana bakmıştı.
Ne, ne olmuştu?
"Bikini mi var senin üzerinde?"
Bu kadar büyük bir bağırtı kopartmasına sebep olan bu muydu? Ne vardı yani biraz havuza girerim diye düşünmüştüm. Ne olacaktı yarım saat yüzdüysem? Ben de bir şey oldu sanmıştım.
"Pars mıydı o giden?"
Ceyda'nın sorusuyla gözlerimi kıstım. Buradan Pars'ı görmeleri imkansızdı. Araba ön kısımdaydı Aras'ın odası ise arka bahçeye bakıyordu.
"Simge soruyor onu. Gece partiyi NOX'ta bitireceğiz dedim de, gelmek için heyecanlandı."
"Simge?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Nişanlı değil miydi o? Üçüncü sınıfa parmağında pikap iğnesi kadar yüzükle gelmişti de herkes bir hafta hiç işleri yok gibi bunu konuşmuştu."
Aras güldüğünde yaptığım benzetmeden dolayı olduğunu biliyordum.
"Attı canım yüzüğü, attı. Bir hafta da bunu konuştular... Onu duymadıysan demek."
"Tabii," dedi İdil, konuya dahil olarak. "Çocuk aldatıyormuş bunu."
"Ne çocuğu ya, dana kadar adam... Yaşlı bir kadınla ilişkisi varmış."
"Yuh," dedi İdil. "Yaşlı değil, kendisinden 12 yaş büyük."
"Yaşlı işte," dedi Ceyda.
"Atlas," dedi Aras.
Bu, al arkadaşlarını çık odamdan, uyarısıydı.
"Yukarı çıkalım da ben bir duş alayım."
"Sen daha duş almadın mı? Atlas saat 6, 6!"
Olmuş muydu o kadar ya?
"Tamam işte, ben de onu diyorum, hadi."
Ceyda ayaklandığında birine, muhtemelen Simge'ye mesaj atmaya devam ederek odadan çıkmıştı. Peşinden ilerlediğim sırada Aras İdil'e "Filmi izledin mi?" diye sormuştu.
İdil, Aras'ın tam karşısında durmuş ve dizini yere koyarak oturmuştu. "İzledim izledim. Sadece, bana biraz garip geldi. İnsanların evlerine girip eşyalarını dağıtıyor sonra da duvarlarına yazı yazıyorlar, yani, neden ki?"
Aras kalemi defterin arasına bırakıp defterini bacağının altına sıkıştırmış ve sırtını dikleştirerek doğrulmuştu. Şimdi filmin tüm alt metinlerini İdil'e anlatacak ve detaylar üzerinden verilen mesajlar hakkında uzun uzun açıklama yapacaktı. İdil'in yanında getirdiği elbiseyi giymek ve makyajı dışında işi yoktu çünkü kıvırcık saçlarını ondan başka kimse yapamayacağından, zaten kendisi yapıp gelmişti.
💋
"Atlas!"
İdil, Camaro'nun üstünün açık olmasından faydalanarak kapıdan sarkmış ve bana seslenmişti.
"Aras'a kaseti bozduğumu söylemeyeceksin değil mi? Özel üretimdir, sınırlı sayılıdır ne bileyim işte en son ölmek üzere olan rock yıldızının eli değmiştir. Gemiyle Yunanistan'a falan kaçmam gerekir. Ne olur söyleme."
"Korkma," dediğim an yüzündeki gergin ifade gevşemişti. "Yunanistan'a kaçman gerekmez, benimle İspanya'ya gelirsin."
"Ooof!" dedi idil arabadan indiği sırada. Yanaklarını havayla şişirmiş ve ağlamaklı gözlerle kasetçalara bakmıştı. "Benden nefret edecek."
"Etmez etmez," dedim.
Elimdeki telefonu çantamın içine sıkıştırdım. NOX'un girişinde, ikinci kez mezuniyet sonrası duruyordum ve bu Déjà vu hissine oldukça uzaktı.
"Aras kimseden nefret etmez merak etme. Hem düzelir o, sadece sarılması gerekiyor."
"Sahi mi?"
İdil'in gözleri üzerime döndüğünde dudaklarımı birbirine bastırdım. Gülmemek için kendimi sıktığımda "Oof," diyerek beni itmişti.
"Yarın internette arayıp yenisini bulacağım."
"Kızlar hadi... Atlas?"
Ceyda girişte durduğunda geçtiğimiz hafta karamel rengine boyattığı uzun saçlarını yüzünün gerisine atmıştı.
"Geldik..." dedim, girişe uzanan çalılarla çevrili yola ulaştığımda. "Kutlama için neden burayı seçtik demiştiniz? Çünkü şehirde, arttırıyorum, ülkede binlerce başka gece kulübü var."
"Sahibini tanıyoruz," diye cevapladı İdil, omuz silkerken.
"İndirim mi yapacakmış sana, bunun ne gibi bir faydası var?"
"Oof Atlas! İyi burası işte bildiğimiz yer, kızım herkesin aklı çıkıyor NOX'ta bir gece eğlenmek için sen burun kıvırıyorsun. Acaba sen biraz nankör olabilir misin arkadaşım?"
Yüzümü buruşturduğum sırada Ceyda hızlı adımlarla içeri girmiş ve şöyle bir etrafa bakınarak bara yönelmişti. Geceyi kanındaki alkol oranı en üst seviyedeyken bitirmezse diploması iptal edilecek sanıyordu.
İdil heyecanla Ceyda'nın arkasından gitmiş ve içki siparişini vermişti. İçeri girdiğim an Onat'ın zevki olduğundan, oldukça başarılı olan tasarımda gözlerimi gezdirdim. NOX ile ilgili bir sorunum yoktu, hatta, burayı beğeniyor bile sayılırdım. Evet, gidilebilecek birçok mekan vardı ama burası diğer yerlerden bir tık sıyrılıyordu. Büyük, gösterişli, iyi servisli ve nezihti. Herkesin girebildiği bir yer olmamasının yanında Pars'ın alt kattaki kendi yeri de mekanın marka değerini arttırıyordu. Her ne kadar bunu saçma buluyor olsam da asıl marka değeri olan Pars'tı.
Ünlü MMA dövüşçüsü dünyanın her yerinde yaşayabilecekken, kendi ülkesinde kalmayı seçiyordu. Dövüş sporlarıyla ilgilenen insanlar için bir rockstardan farksızdı. Jim Morrison ile aynı gece kulübünde eğlenme fırsatım olsaydı bunu asla kaçırmazdım. Tabii, Pars ve Jim Morrison biraz bile benzemiyordu, o ayrı.
Belime sarılan kol ile irkildiğimde kaşlarımı çatarak başımı çevirdim.
"Selam," dedi, Berker.
Kolunu belimden çekmemiş ama beni kendine çekmişti. Bir de göz kırpmıştı ve çapkınca gülümsemişti. "Naber," dediğinde ise, sanki bana sesini duyurmaya çalışıyormuş gibi üzerime eğildi.
Gözleri gözlerimin içinde bir süre oyalanmış hemen sonra yeniden gülümsemiş ve bir tepki vermemi beklemeden beni iç kısma doğru çekmişti.
"İyi..." dedim, elini tutup belimden uzaklaştırdığım sırada.
"İçki mi dans mı?"
Bir adım uzaklaştığımda gözlerini yeniden üzerime çevirmişti. "Dans?"
Canım dans etmek istiyordu ama öncesinde bir kadeh içki daha iyi gelecekti.
"İçki."
"Peki öyleyse, önce içki."
Kızların yanına ilerlediğimiz sırada çantamı tezgaha bırakmıştım.
"Berker selam," dedi Ceyda. Bir kolunu boynuna atıp onu kendine çekerek iki yanağından öptü.
İdil de aynı şekilde sarıldığında kısa bir, mezun olduk yaşasın, konuşması yapmışlardı.
Berker yaz sonu Fransa'ya gidecekti. Yüksek lisans için seçtiği okulu ülkede kalış bileti olarak görüyordu. Geri dönmek istemiyordu ama o da soyadı kendisinden büyük insanlardandı. Her halükarda dönmek zorunda kalabilirdi. Şimdilik planlarının kendinin yapmasına izin veriliyordu.
Tezgahın üzerine doğru eğilerek barmene yaklaştım. "Tekila, lütfen."
Önüme konan shot bardağına sevgiyle baktığım sırada barmen içkiyi doğdurmuştu. İlkini beklemeden içip ikincisi için bardağı uzattım. O da çok geçmeden midemle buluştuğunda biraz olsun parti havasına girmeye başladım.
Berker ellerini yeniden belime sardığında bu gece eğlenmek istediği açıkça ortadaydı. Onun aklındaki eğlenceyi dans pistinden daha özel bir yere taşımak olsa da onunla paylaşabileceğim tek yüzey dans pisti olacaktı.
Mezun olmuştuk ve herkes kısa süre içinde bir yerlere dağılacaktı. Farklı yollar, farklı ülkeler, farklı hayatlar... Son bir gece eğlencenin tadını çıkaracak, sonra ayda yılda bir dışında görüşmeyecek hatta birbirimizin aklına dahi gelmeyecekti.
İdil ve Ceyda dans pistine yöneldiğinde Berker'in bana uzattığı elini tutmuş ve ona katılmıştım. İdil, Ceyda'ya kısa bir süre katılmış hemen sonra yanından ayrılmıştı. Locaların olduğu kısma gidişini izlediğimde yöneldiği yerde Aras'ı gördüm. Berker ve Ceyda'ya hemen geleceğimi işaret edip İdil'in peşinden localara doğru ilerledim.
İdil, Seda'nın yanına oturup onunla konuşmaya başladığında, Aras'ın yanına ilerlemiştim. Aras beni gördüğünde yerinden kalkıp sehpanın etrafından dolanarak yanıma ulaştı.
Bir kolumu omzuna atıp yanağına arka arkaya üç öpücük kondurdum. Gözleri kısılmıştı, uykusuz görünüyordu. Kalabalığın içinde enerjik dursa da gözlerindeki kızarıklık yorgunluğunu ele veriyordu.
"Elbiseni değiştirmişsin, eve mi uğradın?"
Başımı salladım. "Burası için biraz fazla olurdu," derken burnumu kırıştırmıştım.
"İdil değiştirmemiş," dediğinde gülmüştüm.
Bizi mezuniyet partisinin yapılacağı yere babam arabayla gönderdiğinden Aras hazırlıklarımızın tamamlandığı hali görmüştü ve gözünden bu detay elbette kaçmamıştı.
"Bize uğradık," dedim. "Arabayı evde bırakmışsın, ben de aldım."
Gözlerini kıstığında güldüm. "Sen benim araba mı aldın?"
Başımı hızla aşağı yukarı salladım. "Hı hı. Hatırlarsan bana anahtar vermiştin."
"Acil durumlar için verdim o anahtarı, arabamı çal diye değil."
Dudaklarımı büküp yüzüne hadi oradan, diyerek baktığımda dayanamayıp gülmüştü.
"Kasette kaldığım şarkıyı kaçırdın değil mi?"
"Ben kaçırmadım," dedim. "Hatta İdil'e söyledim, şarkıyı sonra dinlemek için ayarlamıştır kurcalama dedim."
"Atlas!"
İdil'in oturduğun yerden fırladığında Aras'ın kıstığı gözlerinin odağında bu kez o vardı. Kıvırcık saçlarını gergin bir tavırla yüzünden çekti ve panikle açıklamaya koyuldu.
"Gerçekten bilerek olmadı, ben kasete bakıyordum sonra birden o kahverengi ağlar etrafımı sardı, dolandıkça dolandı. Özür dilerim. Yarın söz veriyorum her yerde arayıp yenisini bulacağım. Bulamazsam da gider adamlardan yenisini kaydetmesini isterim."
"Kadın," dedi Aras.
İdil bir an anlamayarak ona bakmış hemen sonra kabullenerek başını sallamıştı. "Tamam kadınlardan isterim. Gerçekten bak ne gerekiyorsa yaparım. Çok üzgünüm..."
Aras bir süre ifadesini ciddi tutmuş, dilini dudaklarının arasına sıkıştırarak gülüşünü bastırmıştı ama çok uzun dayanamamıştı. Başını geriye itip güldüğünde İdil omuzlarını indirdi.
"Üüf," dedi, dolgun yanaklarını sarkıtarak. "Çok kötüsünüz. İkinizle de konuşmayacağım bir daha, hainler."
Biraz önce kalktığı yere oturmak üzere geri döneceği sırada Aras bileğini tutmuş ve gülümseyerek onu yanına çekmişti. "Gel buraya, gel."
İdil'i göğsüne çekerek sarıldığında gülümsemişti. İdil yanağını Aras'ın göğsüne yasladığında yüzünde sevimli bir kızgınlık vardı.
"Çiçekler için teşekkürler," dedim.
Eve döndüğümde yatağımın üzerinde bir buket mavi ortanca duruyordu. Aras özel anlar inceliğini kullanmış ve bana hep yaptığı gibi mavi ortanca almıştı.
"Her zaman," dediğinde, başımı yana eğerek gülümsedim.
İkisine de öpücük atmış ve yanlarından uzaklaşmıştım. İdil Aras'ın arkadaşlarıyla anlaşabiliyordu, gerçi İdil herkesle ortak bir dil bulabilirdi. Huyuna gidildiği sürece uyumlu biriydi ama eğer biri ona ters düşerse tırnaklarını güzelce çıkarıp tırmalamaktan asla geri durmazdı.
Locaların olduğu kısımdan ayrılıp bara doğru ilerleyeceğim sırada bir an için durmuş ve başımı yukarı çevirerek cam ofise bakmıştım. Pars muhtemelen alt kattaki kendine ait yerdeydi.
Bar kısmına geri dönerken Berker'in görüş alanından itinayla uzak durmuştum. Dans edecek birilerini bulmuşa benziyordu ve kısa süreliğine benden başkasıyla ilgilense hoş olurdu. Çoğu zaman yapışkan olmadığından eğlenceli olabilirdi ama bazı anlarda çok büyük davranıyordu. Benden, özel olarak benden hoşlanmadığını biliyordum. Anlık aksiyonlar peşindeydi ama işte benim için yeterince eğlenceli değildi. İyiydi, hoştu ama fazla bilindik ve sıradandı.
"Tekila," dedim, barmene doğru eğilerek.
"Locadayız," diye bağırdı arkamda bir ses. "Çok oyalanmadan gel, bekletme beni."
Konuşan Simge'ydi. Sesindeki ince tondan anlaşıldığı üzere konuştuğu kişi de Pars'tı.
Tekilayı hak ettiği üzere tek seferde içip bardağı ittim.
"Gelirim gelirim," dedi Pars, gelmeyeceğini belli eden bir tonla.
Simge de onun için fazla bilindik ve sıradandı. Değil bir sonraki hamlesini, on beş sonraki hamlesini bile tahmin edebilirdi.
Barın iç kısmına dolandı ve anında bakışları üzerime kondu. Önüme bırakılan tekilayı süzüp içki kısmına yöneldi. Birkaç şişeyi seçti ve hepsinden belli oranda alarak karıştırdı, oldukça süslü ve renkli görünen bir bardağı önüme bıraktı.
"Tebrikler," dedi, gözlerini gözlerime sabitleyerek yoğun bir his bakmıştı.
Gülümsediğimde bardağı alıp ona doğru kaldırdım. "Teşekkürler."
Mezun olmanın en güzel yanı, İspanya'nın en ünlü dergilerinden biri için fotoğraf çekecek olmaktı. En çok bunun için heyecanlıydım. Bir de tabii, istedikleri fotoğrafları çekerken ülke ülke gezecek olmam cabasıydı.
"Simge seni sorduruyormuş," dedim. "Haberin olsun, yeni hedef sensin."
"Biraz önce anladım onu," dedi ve burnunu kırıştırarak gülümsedi. "Sağ ol erken uyardığın için."
Hazırladığı içkiden büyük bir yudum aldım. Çok güzeldi.
"Harika."
Kalın dalgalı, elimle dağıtıp daha doğal bir hal kazandırdığım saçlarıma ve üzerimdeki mini kırmızı elbiseye baktı ve "Öyle..." dedi.
Sesindeki tonun büyüleyici yanı konusunda oldukça başarılıydı. Tam kararında tutmak konusunda da öyleydi.
"Dikkatli ol," dedim, uyaran ama bundan da oldukça keyif alan bir gülümsemeyle. "Oyunun kurallarını bozduğunu düşünmeye başlayacağım."
Gülerek kaşlarını kaldırmıştı. "Onun bir de kuralları mı var?"
"Var tabii," dedim. "Sen hiç romantik komedi filmleri izlemiyor musun? İnsanlar bu konuda liste bile hazırlıyor."
"Liste?" Dudakları beğeniyle büküldü.
"Keşke ben de yapsaydım," dedim, yanaklarımı sarkıtarak.
Bu gece, lisenin son günü gibi hissedecektim, bittiği için buruk değil, hala lisede olduğum için tasasız. Kendime bunun için söz vermiştim. Oyunun en güzel yeri biterken gelecekti. O da şimdiydi, bu gece.
Elini bar tegahına yasladığında parmaklarının üzerindeki dövmelere ve yüzüklere baktım. "Dur tahmin edeyim," dedi, öne doğru eğilerek yaklaştığında. "İlk madde, aşık olmak yasak."
"Kesinlikle!"
Pars başını iki yana sallarken dilini üst dişinin altına yaslayarak güldü.
"Aptalca."
"Hayır bir kere, eğlenceli."
"İlk kural," dedi, taklit tonuyla. "Aşk hakkında konuşmak yasak."
Dudağımı beğeniyle büktüm. Yaptığı gönderme elbette dövüş içeren bir filme olacaktı.
"Bir tümörün olsa adını ne koyardın?"
Kaşlarım havalandığında başını iki yana sallayıp haylazca güldü.
"Atlas."
"Hı?" dediğimde ise gülüşü daha da büyüdü.
İşaret parmağı arkamdaki bir noktayı gösteriyordu. Ellerimi tezgaha yaslayarak gösterdiği yere döndüm.
Berker beni çağırıyordu. Tam zamanıydı gerçekten.
Pars'ın küçük, tatlı, sevimli yemi sebebiyle yerimden kalkmış ve Berker'e doğru ilerlemiştim. Bir de güzelce kollarımı boynuna sarmış ve dansa uyum sağlamıştım.
"Oturdun kaldın orada," dedi Berker. Bence konuşmak zorunda değildik, dans etmemiz yeterliydi. "Gecenin keyfini çıkaralım."
Gülümsediğimde ellerini belime sardı. Bir süre sonra elbisenin açıkta bıraktığı sırtımda parmakları gezmeye başlamıştı. Dansı onun istediği boyuta taşımak için biraz daha yaklaşmam gerekiyordu ama bunu yapmak yerine dans hamlesi gibi göstererek uzaklaşmıştım. Ceyda bölümden biriyle dans ediyordu. Çocuğu tanıyordum tanımasına da isminden emin değildim. İdil ise muhtemelen hala Aras ve arkadaşlarıyla oturuyordu.
Bölümden birkaç kişiyi daha etrafta görmüştüm. Herkes buraya gelmeden önce yeterince içmemiş gibi bir de burada alkole bulanmıştı. Gece yarısını biraz geçiyordu ve böyle giderse partinin bu kısmı sanıldığı kadar uzun sürmeyecekti.
"Ne zaman gidiyorsun?" diye sordu kulağıma eğildiğinde.
"Bir iki gün içinde," dedim.
Aslında biletim üç gün sonrasınaydı ama böyle sorulara net cevap vermekten kaçınıyordum. Anlık gelişen durumlardan hoşlanmazdım. Berker ne zaman ve saat kaçta gideceğimi bilmezse vedalaşma için görüşme yaratma telaşına da kapılmazdı.
Dans kısmı uzadıkça uzamış bir yakınlaşmış bir uzaklaşmıştık ama ben çok sıkılmıştım. Berker'in elleri ise hep bir yolunu bulup sırtıma uzanıyordu ve bir süre sonra küçük hamlelerle kaçışlarım da fayda etmezdi.
"Su," dedim, ellerimi omzuna koyup onu uzaklaştırdığımda. "Su içmem lazım."
Berker'in kollarının arasından sıyrılıp bara doğru ilerlediğimde bir çift gözün tam üzerinde olduğunu görmüş ve genişçe gülümsemiştim.
Mekan sahibi değil miydi? Neden barda takılıp kalmıştı?
"Su," dedim, nefes nefese.
Pars önüme cam bir şişe bırakmış ve bardak faslını pas geçmişti.
Bakışlarındaki koyuluk hoşuma gitmişti. Belki bundan sonra beni kandırmadan önce bir kere daha düşünürdü.
Bundan sonrası olmayacaktı. Onu bu geceden sonra bir kez daha görsem bile artık iki yetişkin olacaktık ve bu düşünceden nefret etmiştim. Yetişkin olmak istemiyordum, büyümemek için ben kendi adıma ne gerekiyorsa onu yapardım. O da yapmalıydı. Büyüyemezdi. Sıkıcı birine dönüşemez, ellerini oyundan çekemezdi.
İşte yine, aynı noktaya gelmiştim. Lisenin son günüydü bugün, değil üniversiteden, liseden bile mezun olmamıştım henüz. 22 yaşında değildim, 18'i sıkı sıkı tutuyordu ellerim. Büyümeyecek, bu gece onun da büyümesine izin vermeyecektim.
Sonra gidecektim ve onu hep böyle hatırlayacaktım.
Boşalan bardağı yenisi ile değiştirdiğinde tezgahın altından bir şey almış ve önüme bırakmıştı. Bir çakmak.
"Şimdilik bununla idare et." Göz kırptığın uzanıp çakmağı aldım. "Sonra daha güzel bir mezuniyet hediyesi veririm."
Aras'ın yatağıma bıraktığı ortancalar yeterli bir mezuniyet hediyesiydi. Babamdan ekstra bir şey beklememiştim, ki zaten İspanya'ya gidiyordum, kendisi bunu hediye olarak düşünüyor olmalıydı. Pars'ın ise bana bir şey vermesi kesinlikle gerekmiyordu. Belki birkaç öpücük vermesi gerekebilirdi, o da bu gecelik, o kadar.
Rose gold, parlak çakmağı incelerken üzerindeki kelebek kabartmasına dokundum. Çok güzeldi. Anlık ve güzel...
Bakışlarımı üzerimdeki ıslak toprak rengi gözlere çevirdim.
"Çok güzel, " dedim ve yine yaptı, aynı ses tonuyla, "Öyle..." dedi.
Dudaklarımda enfes bir tat vardı ve kanımdaki alkol kendini hissettirmeye başlamıştı.
Elimi tezgaha ritmik bir şekilde vurdum. "Devam."
Önüme bir bardak daha konmuştu, o bittikten hemen sonra bir bardak daha. İçimde her geçen an daha da kendini belli eden, kıpır kıpır bir his vardı. Bir yandan dans ediyor, bir yandan yanımdakilerle sohbet ediyor ve ara ara Pars ile gözlerimizi buluşturuyordum.
Gece ilerledikçe ilerlemişti. Kanımdaki alkol oranından mıydı, bu şehirle işimin bitmiş ve babamı gitmek için ikna etmiş olmamdan mıydı bilmiyordum ama yerimde duramıyordum. Sanki içimde taşmaya hazır bir nehir vardı.
Bu gece oyunu bitirmek için son şansımızdı. Kalabalık umurumda değildi, kimin ne düşündüğü ise zaten hiç umurumda olmamıştı.
Oturduğum yerden kalktım, iyice yaklaşarak Pars'ın siyah tişörtünün yakasını tuttum ve onu kendime doğru çektim. Bir eliyle tezgahtan destek almış, diğeri ile yanağımı tutmuştu. Dudaklarım dudaklarına uzandığında ise bunu kesinlikle beklemiyordu.
Hediyesi için teşekkür ediyordum işte, daha ne istiyordu?
Öpücük aramızdaki bar tezgahını aşıp geçmek için heveslenmeme neden olduğunda, aklıma ilk geleni yaparak tezgahın üzerinden yanına geçmeyi düşünmüştüm ama bu pek kolay olmayacak gibiydi.
Kirpiklerim aralandığında beni gözleri karşıladı. Şaşkınlıkla bakıyordu ve uçlarda yaşamayı sevdiğini bilen yanım bundan gurur duymuştu. Ali Pars'ı şaşırtmıştım. Haneme yüz puan yazılmalıydı.
Yüzümdeki oyunbaz gülüşten tüm keyfimin yansıdığına emindim. Engeli aşmayı bana bırakmadı ve tezgahın kenarından dolanarak yanıma ulaştı. Oturduğum tabureyi döndürdüğünde sırtım bu kez tezgaha yaslanmıştı. Kolları iki yanımdan tezgaha uzanıyordu.
"Bu yaptığın," dedi, gözlerini kısarak. "Başına bela açacak."
"Nasıl bir bela?"
Üzerimize çevrili gözler ve fısıltıları aşan konuşmalara inat Pars uzandı ve beni tekrar öptü.
Sanırım umurunda değildi, daha önce birçok kez olduğu gibi, yine yaptıkları hakkında insanların ne konuştuğunu önemsemiyordu.
Herkes her şeyin üzerinde fazla duruyor, fazla düşünüyordu. Canım onu öpmek istemişti ve öpmüştüm. Durup düşünecek, altında anlamlar arayacak bir şey yoktu. Zaten birkaç gün içinde aramızda kilometrelerce uzaklık olacaktı ve insanlar her ne düşünüyorlarsa, bir haftaya kalmadan unutacaklardı.
Yarkın'ların uçarı kızı ile Pars'ların ipe sapa gelmeyen oğlu arasında yaşananlar, cemiyetin dilinde bir kaçamaktan ibaret kalacaktı.
Olması gerektiği gibi...
Öpücüklerinden sıyrıldığım anda belimi dikleştirip kulağına doğru uzandım. "Sadece senin olduğun bir yer istiyorum. Kutlamaya baş başa devam edelim."
Alnını alnıma yaslamış ve gözlerime parıldayan gözlerle bakmıştı. Bu olur demekti sanırım. Yerimden kalktığımda bir an için gittiğimi haber verip vermemeyi düşünmüş hemen sonra Berker'in üzerimdeki gözlerini gördüğümden vazgeçmiştim. Muhtemelen fısıltı yayılmaya başladığında herkes nereye gittiğimi anlayacaktı.
Aras'a bir mesaj atardım, olur biterdi.
Tezgahtan çakmağımı ve çantamı alarak dışarı çıktım. Üzerimdeki gözlerden sıyrılmak için çalılarla çevrili yoldan geçerek NOX sınırlarının dışına geçmiş ve yan kısımdaki, GYM girişinin önündeki açık park alanına ilerlemiştim. Camaro'yu Aras'a bırakabilirdim ama buraya başka bir araba ile gelmiş olma ihtimaline karşı anahtarı çıkardım.
Çakmağımı çantamın içine koyduğumda elimden yan koltuğa bırakmıştım.
"Arabayı aldırtırım," dedi hemen arkamdan yükselen ses. "Gel."
Çantayı geri aldığımda "Anahtarı üstünde bırak," demişti. Söylediğini yaptım ve kapıyı kapattım. Aras bunu duymasa iyi olurdu.
Telefonumu çıkardığımda Pars beni kendi arabasının durduğu yere yönlendirmişti. Aras'a gittiğime dair bir mesaj attım. Pars ile olduğumu zaten duyacaktı. Umarım kalbine inmezdi.
Yanılmıştım. Pars beni arabasının olduğu yere yönlendirmiyordu. Karşısında durduğumuz araç iki tekerlekliydi ve benim buna binme ihtimalim sıfır bile değildi. Hele bu elbiseyle kesinlikle değildi.
"Ben ona binmem," dedim ve bakışlarımla söylediklerimin altını çizdim.
Kendinden emin gülüşü yüzüne yayıldığında ona neden bu kadar gıcık olduğumu bir kere daha hatırladım. Yumruk yaptığım elimi çok da sert olmayan bir vuruşla karnına geçirdim.
Kalçasını motora yasladığında bana meydan okuyan gözlerle bakmıştı.
"Vazgeçtim," dedim hemen sonra arkamı döndüğümde. "Geceyi Berker ile geçireceğim."
Bileğimi tuttu ve beni kendine doğru çekti. Bir bacağım, aralık duran bacaklarının arasına yerleştiğinde hafifçe dizimi bükmüştüm. Bir elini bacağıma uzatmış ve hafif dokunuşlarını tenimde gezdirmişti. Etkilenmiyormuş gibi gülümsemiştim ama elbette bunu yutmamıştı.
Oturduğu yerden kalktığında, hala bileğimde duran eliyle beni kendine çekti, boynuma yerin ayaklarımın altından kayıp gitmesine sebep olacak bir öpücük bıraktı. Ve başardı, sahiden de zeminin ayaklarımın altında sağladığı güven duygusundan giderek uzaklaşıyordum.
Bir adım gerilediğinde aramızdaki yoğunluk da biraz olsun berraklaşmıştı. Motorun koltuğunu kaldırıp içinden deri ceketini çıkardı. Omzumun üzerine doğru atarak ceketi bana giydirdi. Sorun sadece elbise değildi ama olsun. Hemen sonra motora bindi ve anahtarı yuvasına yerleştirerek çalıştırdı.
"Hadi."
İtiraz edebileceğim birçok nokta vardı ama hiçbirine itiraz etmeden koltuğa yerleştim. Gecenin bir yarısında olduğumuzdan trafik diye bir sorunumuz yoktu ki Pars'ın evi buraya oldukça yakındı. Motor konusunda da uzman olduğu düşünülürse çok geçemeden eve ulaşmış olurduk.
Kollarımı beline doladığımda bacaklarımı da etrafında sarıp kendimi tamamen ona bırakmıştım. Hızını ilk an kontrol edecek gibi yapmıştı ama bu Pars'ın doğasına aykırıydı. Motorun üzerindeyken yavaş gitmesi mümkün değildi. Yüzümü sırtına yasladım ve gözlerimi kapattım. Dudaklarından keyifli bir haykırış koptuğunda gecenin içinden son sürat geçiyorduk. Yol tamamen boş değildi ama Pars'ın istediği hızda gitmesine olanak sağlayacak kadar az araba vardı etrafta. Ki olmasaydı da arabaların üzerlerinden geçerek hızını koruyacağına dair bir korkum vardı.
O son derece keyif alıyordu, ben ise çoktan bedenimi bedeni ile bütün haline getirecek kadar sıkı tutuyordum belini.
Sitenin girişine ulaştığımızda rahat bir nefes aldım. Yüksek tutkusu yaşadığı yerde de devreye girdiğinden, önünde durduğumuz binanın en tepesindeki loft Pars'a aitti. Birçok insanın terası ve havuzu sebebiyle o daireyi tercih ettiğini düşünsem de Pars'ın nedeni kesinlikle yüksekte en yüksekte oluşu olduğunu biliyordum. Zirveye ne kadar yakın, o kadar iyi...
Motoru park etmiş ve girişe ilerlemeden önce elimi kavramıştı. İçeri girip asansöre ulaştığımızda en üst kata çıkmıştık.
Uzun zamandır ailesiyle yaşamıyordu. Lisedeyken bile onlarla yaşamaktan çok yazlık evde kaldığından bu durumu kimse garipsememişti. Hakan Amca ülkenin belirli yerlerinde çeşitli mülkler edinirken bu detayı düşünmeliydi. Düşünmemişti, düşünmediği gibi edindiği mülkler ülke sınırlarını aşmıştı. Şimdi de Pars dizinin dibinde otursun istiyordu ama işte oturamazdı.
Pars zirve seviyordu, gözünü uç noktalara dikiyor, anlık hevesler peşinde koşuyordu. Babasının dizi onun için hapishane demekti. Kim ruhu bu denli deliyken, esareti kabul ederdi?
Pars etmezdi.
Durmaz, durulmaz ve sınır çizgilerinden vazgeçmezdi.
Elimdeki çantayı girişe atıp mutfağa ilerledim. Yol zihnimi açmıştı, ayılmak istemiyordum. Dolapları karıştırıp bir şişe beyaz şarap bulmuştum. Gece uzundu ve ben yeniden hafif hafif kıvama gelmek istiyordum.
Pars'ın ceketini omuzlarımdan sıyırdım ve mutfak tezgahının üzerine fırlattım. Şarabın tıpasını dişlerimi geçirmiştim ama açılacak gibi görünmüyordu.
"Dur," dedi Pars, şişeyi altından kavradığında. "Dişini kıracaksın."
"Aay," dedim, sinirle. "Açılmadı."
Tirbuşonu çekmeden çıkarmış ve şarabı usulüne göre açmıştı. Bir de bardak çıkarmıştı. Ne gerek vardı? Uzandım ve şişeyi ellerinden çektim. Dudaklarımı yaslayıp diktiğinde başını iki yana sallamış ve gülmüştü. Dolabı açıp kendine bir bira çıkardı.
"Şimdi," dedim, son sesliyi uzatarak. "Bu geceyi unutulmaz kılacağız."
"Nasıl olacakmış o?"
İçeri geçtiğinde salondaki kahverengi deri koltuğa kendini bıraktı. Bunlar bacaklarına yapışmıyor muydu ya? Hiç kullanışlı değildi.
Koltuğun üzerinde asılı duran motosiklete baktım. Duvara monte edilmişti ama tasarım olarak güzel duruyor olsa da güvenli olup olmadığın merak etmiştim.
"Düşmez, endişelenme."
"Dekorasyon için tablo kullanabilirdin bence ama tabii yine de sen bilirsin."
Keyifli kahkahası etrafımızı sardığında koltuktan kalkıp sandık sehpanın üzerine oturdum. Uzandım ve ayakkabılarımın uzun iplerini çözdüm. Koltuğun kenarına attığım sırada telefonu titrediğinden oturduğu yerden yükseldi ve arka cebinden telefonu çıkardı. O konuşurken ben elimdeki şişeyi bırakmadan yerimden kalkmış ve evi gezmeye başlamıştım. Bu eve birkaç defa, büyük partiler sebebiyle arkadaşlarım tarafından sürüklenerek gelmiştim. Karıştıracak pek bir şey yoktu. Pars'ın zevkine göre döşenmişti. Motoru duvara asan biri nasıl bir zevke sahipse ev de tam olarak bunu yansıtıyordu.
Vahşi bir yanı vardı ama bir yandan da her anı bir parti gibi yaşıyoruz diyordu. Salonun ortasındaki koca bar bize bunu söylüyordu, terasa çıkınca bizi karşılayan havuz ise keyif insanı olduğunu açıkça belli ediyordu. Yakında evindeki partiler için de özel bir güvenlik sistemi geliştirmesi gerekecekti.
Telefonda birileri nerede olduğunu soruyordu ve bir yere, muhtemelen NOX'a geri çağrılıyordu. Birkaç cümle daha dinlemiş ve tüm teklifleri reddederek telefonu kapatmıştı.
"Acıkmadın mı?"
Acıkmıştım. O sorana kadar fark etmemiştim ama fena halde acıkmıştım.
Mutfağa geçtiğinde dolabı açıp bir ekmek, peynir, jambon ve sos çıkartmıştı. "Izgara peynir!" Ada tezgahın üzerine zıplayıp oturduğumda tavayı çıkarttı.
Elimdeki şişeyi sallayarak oturduğum yerde yaylandığımda eksik olanın ne olduğunu anlamıştım. Tekrar arka cebine sıkıştırdığı telefonu çekip aldım. Pars'ın uyduruk müzik listelerini pas geçerek arama kısmına istediğim şarkıyı yazdım.
Parti kısmını başlatmak için parti şarkılarımdan birini açmıştım ve oturduğum yerde dans etmek yetmediğinden ada tezgahın üzerine çıktım. Elbisenin eteği sallayarak şarkıya eşlik ettiğimde Pars büyük bir ciddiyetle peynirleri ve tereyağı sürdüğü ekmekleri kızartıyordu.
"Yine," dedim, yere zıplayarak inmiş ve yanağımı kolunun kenarına yaslamıştım. "Amerika'daki tüm eyaletlerin restoranlarını kıskandıracak kadar iyi bir ızgara peynir yapacaksın, değil mi?"
Bu konuda gerçekten iyiydi.
"Hepsini değil," dediğinde göz kırptı. "Büyük bir kısmını kıskançlıktan çatlatacağım. Bazıları bu konuda sertifika sahibi. Onları geçemeyebilirim."
"Bunu şu an uydurdun."
Dudaklarını bastırsa da gülüşü kaçmıştı.
Yanağıma yayılan sıcaklık hissiyle tekrar ona çekildim. "Bunu özleyeceğim," dedim, peynirleri çevirdiğinde bakışları birden bana dönmüştü.
"Senden başka kim bana gecenin 2'sinde ızgara peynir yapacak?"
"Kimsenin yapması gerekmiyor," dediğinde, sesi yoğunlaşmıştı.
"Gerekiyor," dedim itiraz ederek. "Çok içki içtiğimde canım hep bir şey yemek istiyor ve ızgara peynir en iyi seçenek."
Bir şey daha söyleyecekti ama ekmelerden yayılan koku lafını kesmişti. Onları da çevirdiğinde dudaklarım benden bağımsız olarak omzuna, oradan da sırtına kaymıştı. Suç kokusundaydı, fazla tanıdıktı.
Elim tişörtünün içine girip karnına ulaştığında bileğimi tutmuş ve parmaklarımın üzerini öpmüştü.
Dans ettiğim şarkı bittiğinde, sıradan başka bir şarkı çalmıştı. Şişeyi dudaklarıma götürüp büyük bir yudum aldım. Pars hazırladığı tabağı bana uzattı. Şişeyi kenara bırakıp tekrar tezgaha oturdum.
Ekmekten aldığım ilk ısırıkta ağzımda dağılan trüf mantarı ve peynirlerin tadı enfesti. Gerçekten bu işte çok iyiydi.
"Pars..." dedim. "Sen gerçekten mükemmel bir ızgara peynir uzmanısın."
"Öz geçmişime not düşerim."
"Kesinlikle düş. Sol yumruklarım, reflekslerim ve ızgara peynirim çok iyidir yaz." Büyük bir ısırık daha aldım. "Iıım..."
O birkaç ısırıkla bitirmiş ben ise tamamen tadını çıkartmıştım. Başparmağımı dudaklarımın arasına alıp emdiğimde gözleri üzerimdeydi. Şişeyi kucağıma alarak yere zıpladım.
"Enfes," dedim tabağı lavabonun içine bıraktığımda.
Tek kelime ile enfesti.
Pars bu kadar övgüye alışık olmadığından geniş bir kahkaha atmıştı. O kadar alışık değildi ki gülüşü evin duvarlarında yankılanıyordu. Bir de alışık olsa ne yapardık acaba?
Salona dönmeden önce dolaptan bir şişe tekila çıkardı. İki shot bardağı alıp içeri döndüğünde peşinden gittim.
Şarap şişesiyle kısa bir süreliğine vedalaşacağız gibi görünüyordu. Çünkü tam şu an tekila daha cazipti. Şişeyi açmış ve bardakları doldurmuştu.
Beklemeden içtiğimde arkasına yaslandı.
"Berker ile olayınız ne?"
Kaşlarım çatıldı. Bir olayımız yoktu. Şişeye uzandım ve bardakları tekrar doldurdum.
"Olayımız yok," dedim ve içkiyi içtim. "Bu gece biraz fazla yakın davrandı, ben de savuşturdum."
Omuz silktiğimde başını hafifçe sallamıştı. Anladığını belirtmek için yaptığı bir eylem nedense hiç anlamış gibi hissettirmemişti. Bozulmuş muydu o? Neden?
"Simge miydi demin arayan?" diye sorduğumda ne yaptığımı anlamış ve küçük bir kahkaha atmıştı.
"Değildi..." Kaşlarım kuşkuyla havalandığında güldü. "O aratmış, gelip gelmeyeceğimi öğrenmek için."
"Gelemem deseydin, özel bir partinin tam ortasındayım, hiç bırakamam deseydin."
"Başka ne deseydim," diye sorarken göz kırptı.
"Pikap iğnesi boyutunda yüzük almayı planlamıyorum deseydin."
"Pikap iğnesi boyutunda?" Gözlerini kıstığında başımı hızlıca salladım. "Kaç karat oluyor o?"
"Aay ne bileyim, çok karattır herhalde, bir tane motorunu satman falan gerekebilir. Alma sen alma, boş ver. Simge'ye değmez."
"Değmez diyorsun?"
"Değmez değmez bana güven. Kimseye değmez. Esaret nişanesi o."
Başını iki yana sallayarak oturduğu yerden kalkmış ve belimden tutarak beni de kaldırmıştı. Bir kolu belimi sardığında, bacaklarım yan bir şekilde beline dolanmıştı ve ona yukarıdan bakmamı sağlamıştı.
"Bir tane motor satmam gerekiyorsa kimseye pikap iğnesi boyutunda yüzük almam. Düşünme sen."
"Ne düşüneceğim canım, ben söyledim öyle... Aklında olsun diye. İstersen al yani, bana ne."
Burnunu kırıştırarak cıklamıştı. "Almam..."
"Alma evet," dedim ve üzerine doğru eğilerek beni öpmek için aralanan dudaklarını dudaklarımla buluşturdum.
Öpücüğün rengi giderek koyulaşıyordu. Ellerim saçlarını çekiştirirken boşluklara tahammülüm kalmamıştı. Pars ise yine beni deli etmenin peşindeydi. Hiç sırası değilken geri çekilmişti. Hayır bu taktik falansa işin kötü yanı, işe yarıyordu. Onu daha çok öpmek, ona daha çok dokunmak istememe sebep oluyordu.
Arsız gülüşüyle beni yere bırakmıştı. Bayağı bayağı beni kucağından yere indirmişti. İnanılır gibi değildi.
Bu yaptığını hiç umursamıyormuşum gibi mutfakta bıraktığım telefonu almak için koşmuş ve hemen geri dönmüştüm. Müziği ses sitemine bağladım ve çıkan şarkının ritmine uygun olarak dans etmeye başladım.
Seçtiğim şarkılar birbiri ardına çalarken shot bardağını da boşaldıkça dolduruyordum. Sandık sehpanın üzerinde dans ettiğim sırada yerinden kalkmış ve terasa açılan camların hepsini açmıştı. Şehir gerçekten de ayaklarının altındaydı ve bunu içeriden bile görebiliyordum. Nabzı atan bir yerde yaşıyordu ve ona fazlasıyla uygundu.
Telefonu aldı ve şarkıyı değiştirdi. Yüzündeki keyifli ifade eyleminden oldukça memnun olduğunu gösteriyordu. Uzanmak için öne atıldığımda kolunu elbette yukarı kaldırmıştı.
Oyunbozan!
"Yaaa," dedim, masum bir ifadeyle dudak büktüğümde. "Ama ben bugün mezun oldum, bu benim partim."
"Partin?" demişti kaşlarını kaldırarak. "Özel bir organizasyon olsa gerek."
Biraz önceki cümleme gönderme yapıyordu.
"Çok özel," dedim ve parmak uçlarımda yükseldim. Yine de yetişememiştim. Boy farkı adaletsiz bir şeydi.
"Pars," dedim, dudaklarımı daha da sarkıtarak. "Lütfen, şarkıları benim seçmeme izin ver."
Dudaklarını bükmüş ve bunu asla yapmayacağını belirterek bakmıştı.
Kollarımı göğsümde bağladım. "Oyunbozanın tekisin."
"İşte," dedi, gülüşünün karıştığı bir sesle. "En baştan bazı kurallar koyman gerekiyordu."
"Aklımda tutarım artık, bakarsın belki bir gün başka biri ile oynarım."
Kaşları çatıldı. Güzel... Delirtme sırası bendeydi.
Açıkça bu fikirden nefret etmişti. Bu kez kahkaha atan ben oldum.
Nasılmış?
Telefonu bana uzatacağını sanmıştım ama o tutup beni kendine çekmişti ve öpmüştü. Telefonu sehpanın üzerine bıraktığında beni kucağına almış ve bacaklarımı beline dolamımı sağlamıştı.
"Biliyorsun," dedi, öpücüklerinin arasından. "Bu bize özel... Başka kimse ile olmaz Atlas. Sadece sen ve ben."
Haklıydı. Sadece o ve ben bu denli saçma sapan bir şeyin içinde bu kadar çok eğlenebilirdik.
Tutkunun bu tadını dudaklarında ilk kez keşfediyordum. Bir an için, içeriden, duymamayı dileyeceğim, cılız bir soru duydum.
Ya o gece de beni böyle öpseydi?
Bedenimi saran korku hissi göğsümü tekmeledi.
İyi ki dedim, hemen sonra, iyi ki öpmedi.
Bu gece ise yine iyi ki, iyi ki beni böyle öpüyordu. Yok etmeye de var etmeye de hevesli, sarsan ve saran bir tutkuyla...
Bu bize özeldi, bizim oyunumuzdu ve bu gece sondu.
Yarın zamanının hafızasına kazınacaktır.
Benim için hep o deli ikililerden biri olacaktık. Uğurlarına şarkılar yazılan, filmler yapılan çiftlerden. Kimse bilmeyecekti ama biz hep en güzelini, en eğlencelisini ve en unutulmazını yaşamış olduğumuzu bilerek devam edecektik hayata.
Suç ortağı olacak kadar uzun zaman kalmayacaktık belki hayatlarımızda ama kesinlikle birbirimizi oyun arkadaşı olarak hatırlayacaktık.
Öpücüklerine ara vermeden beni kucağında tutmaya devam ederek üst kata çıktığında ona uyum sağlamıştım.
Yatak odasından içeri girdiğimizde üzerindeki siyah tişörtü çekiştiriyordum. Bu bugün yeterince uzun kalmıştı üzerinde, artık yeri boylayabilirdi. Elbisemin ince askılarını düşürdüğünde omuzlarımda gezen öpücükleri tenimden sıyrıldı ve tişörtü çıkartmama izin verdi. Askıları kollarımdan çıkardığında bu kez dudakları boynumdan göğsüme doğru ilerlemişti.
Ellerim pantolonun belini saran kemerine uzandı. Topuklarımı yatağın kenarına yaslayıp dengemi sağladığımda, öpücüklerinin yarattığı sarhoşluk hissinden sıyrılmaya çalışarak kemeri çözdüm. Deri kayışı yere fırlattığımda Pars elbiseyi kalçalarıma doğru sıyırmış ve belimi tutup beni yükselttiğinde bacaklarımdan çekerek çıkartmıştı.
Bir elim ensesine kaymış bir elim ise belimi tutan kolundan destek almıştı. Yatağa tamamen uzanmamı sağladığında kot pantolonunu da bacaklarından sıyırdı.
Kollarımı yatağa çekip rahatça uzandığımda onu yattığım yerden genişçe süzdüm. Zihnimde birkaç kare çekmiştim. Elimde çok fazla fotoğrafı vardı. Basılmış olanlar, polaroidler ve işte basılmayı bekleyen filmler.
Görmediğim zamanlarda yokluğu ile sarsılacağımı sanmıyordum. Hayatımda o kadar temel bir yer kaplamıyordu. Sadece küçük bir oyun oynuyorduk ve ikimiz de bu oyunu başkalarıyla oynayamayacağımızı biliyorduk, hepsi bu.
Pars hep vardı ama hiç tam olarak bir yeri doldurmamıştı. Onunla aramızdaki bağ daha eğlenceli, uçuk kaçık ve işte kırmızıydı. Vur ve kaç kadar anlıktı. Bitip gitse bile küçük bir gülümsemeyle hatırlanacak gençlik hatıralarıydık.
Pars, benim için lisenin son günüydü. Ruhumu canlı, genç ve kıpır kıpır tutuyordu. Yine de ondan uzaktayken büyümeyecek, yaş alacak ama asla yaşlanmayacak, bitmeyen geceleri sabahlara bağlayacaktım. Hayatın hiçbir yerinde tenimin tenine uyuşu kadar mükemmel bir eşleşme bulamayacaktım, belki de aramayacaktım ama ona hiç geri dönmeyecektim.
Bu gece sondu. Bu gece onunla benim son gecemdi. İşte bu yüzden yattığım yerde doğruldum ve onu öptüm.
Öpücükler dokunuşlara, dokunuşlar iç çekişlere, iç çekişler nidalara, nidalar ise hiç tatmadığım bir zevkin doruklarına uzandı.
Göğsüm hararetle inip kalkarken kesik soluklarım üzerime uzanan bedenine karışıyordu. Yatağa koyduğu kolundan destek alıp doğrulduğunda ağırlığını üzerimden çekti.
Oyunun bu aşamasını çok sevmiştim. Küçük gülüşlerim eşliğinde Pars'ın öpücüklerinden sarhoş olmuş haldeyken, bir an için, kısa bir an için bu aşamayı öne çekmediğimiz için pişman oldum. Bilseydim, oyunun rengini daha erken bu tona boyardım.
Pars belimi tutmuş ve beni yatakta çevirmişti. Uzun yıllardır kol kasları üzerinde harcadığı mesainin sonunda bir faydasını görmüştük. Kahkaha attığımda ne düşündüğümü anlamıştı çünkü tam şu an gülüşüme ortak oluyordu.
"İyi misin?"
Gülüşü tüm bedenine yayıldı, odadan taşıp pencereleri aşarak geceye karıştı.
Başımı salladığında omzumun üzerine yattı ve ıslak saçlarında gezinen parmaklarım ile hafif hafif mayıştı. Mayışamazdı. Gece daha bitmemişti ve uyumak planlarım arasında yoktu.
Ellerim saçlarındaydı, yüzümü yüzüne yaklaştırdığımda örtülü kirpiklerine olması gerekenden uzun baktım. İçime yayılan his göğsümün ortasında yüksek perdeden şarkı söylüyordu. Sakince nefes alıp vererek dinlendiriyorum göğsümdeki vurmalı çalgıları. Saçlarındaki ellerim parmaklarıma olmak istedikleri yeri hatırlatıyordu.
Dünyayı değil bir şehre, bir ülkeye dahi indirgeyemeyen yanım, bu yataktan hiç çıkmamak istiyordu. Gözlerimi kapattım ve içimdeki şarkının susmasını diledim. Susarsa, bu gece eğlenceyle devam eder ve sabah son bulurduk.
Susmazsa...
İşte o zaman onu yok etmem gerekirdi.
Kolumu başının altından çekmeden ona biraz daha yaklaştım. Düz şekilde değil de yan olarak yattığımızdan ayakları kenardan sarkıyordu. Bacaklarımı kendime doğru çekerek yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Gözlerine en yakın mesafeden baktığımda dudaklarım kıvrıldı.
"Pars... Pars... Pars."
Adının dilimde bıraktığı aromayı üçe katlamış ve üç kere tekrarlayarak sarhoşluğuma sarhoşluk katmıştım.
Kanıma karışan onca alkole inat beni sarhoş eden Pars olmuştu.
Pars sarhoşluğumun bu gece devam etmesini istiyordum. Uyuyamazdı.
"Uyuma..." dedim. "Daha parti bitmedi."
"On saniye..."
Kirpiklerini örtüldüğünde başını boynuma gömmüştü. Kolu belime sarıp beni kendine yaklaştırdı. Derin bir iç çektiğinde onun da biraz benim tarafımdan sarhoş olduğunu ummuştum. Benim kadar olmuş muydu bilmiyordum. Damağıma yayılan bu tat fena halde hoşuma gidiyordu.
Başparmağımın tırnağı sırtında gezinirken gözlerim belime sarılı olan sol kolunun içindeki nevermore dövmesinde oyalanıyordu.
"Dedi ki Kuzgun," diye mırıldandım. "Bir daha asla."
Parmak uçlarım sırtında gezinirken ben bir dövme yaptırsam bu ne olurdu diye düşünüyordum.
"Sence ben bir dövme yaptıracak olsam bu ne olurdu?"
"Doors'dan şarkı sözü?" diyerek tahminde bulundu.
Belki.
"Ya da..." diye düşündüm. "Yine Morisson ile ilgili ama direkt anlaşılmayacak bir şey."
Dudakları büküldüğünde sol yanağım yukarı doğru kıvrılmıştı. "Kuyruklu yıldız."
"Şarkısında mı geçiyor?"
"Cık," dedim. "Bir yerde okumuştum. Ray Manzarek'e şöyle söylemiş."
Cümleleri kafamda toplamak için kısa bir süreliğine düşündüm.
"Ben bir kuyruklu yıldız olmak istiyorum. Herkesin durup baktığı, birbirine gösterdiği bir kuyruklu yıldız... Sonra? Boom ve ben yokum. Bir daha hiçbir zaman böyle bir şey görmeyecekler ve beni hiç unutmayacaklar."
"27 yaşında ölen birine göre fazla riskli bir istek."
"Gerçekleşti mi? Gerçekleşti."
"Kuyruklu yıldız..." diye mırıldandı. "Sana daha uygun. Parlak, belirgin, herkesin dikkatini çekecek kadar güzel, kimsesinin ulaşamayacağı kadar uzak."
Dudağını beğeniyle bükerken başını sallamıştı. "İyi seçim. İstersen hemen şimdi yapabiliriz."
Yatakta doğrulup sorarcasına baktığında telaşla başımı iki yana salladım. Tenime boya kazıtmaya hazır değildim. Birden yerimden fırladığımda küçük bir kahkaha kopmuştu dudaklarından. Çekmeceleri karıştırıp aradığımı bulmak için hızla bakındım. Sonunda kırmızı keçeli bir kalem bulduğumda yatağa geri döndüm.
"Biraz da ben çizeyim bakalım nasıl duracak," dediğimde yatağa yüzünü gömmüştü.
"Güzel çizersen gerçeğini yaparım."
"Telif ödersin bana haberin olsun," dedim.
Tamamen yüz üstü yatması için omzundan itip üzerine çapraz şekilde uzandım. Sırtı çok güzeldi, sırtını pürüzsüz bırakmak konusunda çok haklıydı. Sol omzunun üzerine küçük bir çiçek çizmiştim ve görmediği için sorun değildi. Hemen altına ise bir zamanın dövme modası olan oklardan çizmiştim. Kaplan gözüne benzer bir çizim daha yaptığımda bunu biraz büyük tutmuştum. Keçeli kalemin duşta çabucak çıkmasını ummaktan başka şansım yoktu yoksa Pars beni öldürecekti.
"Bak mesela tam göğsüne böyle büyük ve şekilli harflerle dövüşçü adını yazalım. Sizin camiada severler bunu."
"Berbat bir dövme fikri."
"Sen koskoca Conor Mcgregor'a zevksiz mi diyorsun? Skandal!"
Yüzünü bana döndüğünde "Bildiğin tek dövüşçü o değil mi?" diye sormuştu.
"Evet," dedim ve göğsüne bastırarak bu kez sırt üstü yatmasını sağladım. "Yeterli işte, daha ne?"
"Haklısın tabii. Yine de o dövme fikrini üzülerek pas geçeceğim."
"Dedi, elinin parmaklarına soyadını yazdıran kişi."
"Gövdemde durmasındansa, elimde durmasını tercih ederim." Yumruk yaptığı elini çenesine yaklaştırıp çekmişti. "Sonuçta elimle yumruk atıyorum."
Ona doğru eğildim ve kalbinin üzerine kalp çizdim. Sonra da eserime bakıp ağzımı kapatarak güldüm.
"Atlas," dedi sahte bir kızgınlıkla.
"Ne ya, bence ironik oldu."
"Çizimlerin de dövme fikirlerin kadar kötü."
"Senin dövme fikirlerin kötü asıl. Dizinin üzerinde Memento Mori yazıyor, konuşma istersen."
"Seviyorum ben onu," dediğinde yüzümü bir kere daha buruşturmuştum. Üstüne çizdiklerime gözlerini kısarak bakmıştı. "Bir de kırmızı... Çıkmazsa bozuşuruz."
"Kırmızı keçeli kalemin varsa suçlusu ben miyim? Söyle, ben miyim?"
"Sen yıkacaksın bunları," dediğinde yatakta ayaklanmış ve beni de kucaklayarak omuzun üzerine atmıştı.
"Ya bırak," dedim düşmemek için çırpınırken. "Kusacağım bak şimdi bir de onu temizlemek zorunda kalacağız. Pars sallamasana."
Banyonun kapısını ayağıyla itmiş ve beni küvetin içine bıraktıktan sonra suyu açmıştı. Soğuk su tepemden aktığında yerimde sıçradım. Pars'ın bedeni bedime yaklaştığında ondan yayılan sıcaklık ile suyun soğukluğu birbirlerine karışmıştı.
Elimi yüzüme atıp saçlarımı geri çektiğimde ıslak kirpiklerimin arasından ıslak toprak tonu gözlerine baktım. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Çenemin atını kavrayan eli dudaklarımı dudaklarına çekmişti. Beni iştahla öptüğünde sırtımı küvetin kenarına yasladım. Karnımdaki his geri dönmüş, tenim yine yeniden teniyle karışmanın arzusuyla kavrulmuştu.
Sanırım çizimleri temizleme kısmını sonraya ertelemiştik. Dudakları dudaklarımda yeni bir hakimiyet kurma hevesindeydi. Parmakları sertçe bacaklarımı kavradığında beni yeniden kendine çekmesine ve bacaklarımı beline sarmasına izin verdim.
Çok değil, bir saat önce yine bu haldeydik ve bir saat sonra yine bu halde olmaya oldukça hevesli bir yanım vardı. O yanım nedense bir saat sonraları ile yetinmek istemiyordu. Günlerce, hatta aylarca bir sonraki saati de değerlendirmek istiyordu.
Bu, öylece elde edilebilecek bir ayrıcalık değildi. Uğrunda fedakarlık yapılması gereken, sözler verilmesi gereken bir ayrıcalıktı hayatımın hiçbir evresinde bunu kabul etmem mümkün değildi.
Dudakları tenimde süzülen damlalarla eş bir hız yakalamış ve tenimde keşfedilmemiş tek bir nokta bırakmamıştı.
Pars beni bütünüyle sarıyor ve bütünüyle sarsıyordu. Hem birleştiriyor hem de parça parça parça ediyordu.
Pars beni var ederken yok ediyordu. Nefesim kesiliyordu çünkü her yerdeydi, bütünüyle ele geçirilmiştim.
Başım geriye gittiğinde saçlarına tutunmuş ve canının acımasını göze alarak çekiştirmiştim. Şu an saç diplerinin acısını umursayabilecek bir noktada değildim ki o da bunu umursayacak bir noktada değildi.
Suya uzandı ve dakikalardır akıyor olmasını umursamadan kapattı. Suyu neden şimdi kapattığını anlamıştım. Küvetin kenarlarından destek alarak yükselmiş ve bana ıslak kirpiklerinin arasından bakmıştı. Gözlerini gözlerime sabitlediğinde, dudaklarının kenarında daha önce gördüysem bile unuttuğum bir gülüş peyda oldu. Mutluydu.
Sarılmış ve sarsılmış halimle ben de ona gülümsedim çünkü bu diğer gülüşleri gibi haylaz ve oyunbaz bir yerden değildi. Bu daha masum ve sevgi dolu bir yerdendi. Kolu belimin altına sarılıydı, beni başım küvetin kenarına yaslı şekilde tutarken uzandı ve karşı taraftaki askılıktan bornozunu aldı. Hızla katladığı bornozu küvetin kenarına, boynumun altına yerleştirdi. Beni rahat ettirdiğinden emin olduktan hemen sonra biraz önce incinmemeden korkan o değilmiş gibi kuvvetle öptü.
Öpüşündeki yoğunluğa anında karşılık vermiştim. Ruhum ruhuna bulanıyordu sanki. Beni öylesine yoğun bir hisle kendisine katıyordu ki, sadece bedenlerimiz değildi birbirine karışan.
"Bilseydim," dedim, tırnaklarım omzuna iz bırakacak kadar güçlü saplandığında. "Seni daha önce öperdim."
Kahkaha attığında başını kaldırmış ve gözlerini gözlerime sabitlemişti.
"Öpseydin," dedi, arsız arsız arsız bir gülüşle.
Uzandım ve arsız gülüşünü dudaklarından söküp aldım.
"Harekete geçmek için her defasında seni öpmemi bekliyorsun," dedim, kesik solukları omzumda konaklarken. "Bence biraz tembelsin."
Kaşlarını hayretle kaldırmıştı. Haklıydı, tam şu an nefes nefese kalmış bir haldeyken bunu söylemem ironik olmuştu.
"Artık suyu açabilirsin," dediğimde omzuma küçük bir öpücük bıraktı ve küvetin kenarlarına tutunarak doğruldu.
Elimi ona uzattığımda beni de kaldırmıştı. Suyu açtığında life uzandım ve duş jeli dökerek köpürttüm. Önce omzuna çizdiklerimi sonra da karnına ve göğsüne çizdiklerimi temizlemiştim. Pars saçlarımı şampuanlarken köpüklerle oynamayı da ihmal etmemişti. Yüzümü kapladığı köpüğü üfleyerek ona savurduğumda kahkaha attı.
Saçlarımı duruladığım sıra da o da kendi saçlarını yıkamıştı. Biraz önce başımın arkasına yerleştirdiği havlu artık iş görmez haldeydi. Kuru olan bir tane bulmak için küvetten çıkıp kapının kenarındaki beyaz dolaba ilerledim. Bir baş havlusuyla önce yüzümü kurulamış hemen sonra saçlarımı sarmıştım. Diğer havluyu da etrafıma sarıp koltuk altımda sıkıştırdığımda Pars suyu kapattı.
Bir havlu daha alıp ona doğru fırlattım.
"Tişörtlerinden birini giyiyorum," diyerek banyodan çıktım.
Yatak odasında gidip giyinme odasının olduğu bölüme geçtim. Çekmecelerden birini açtım ve elime ilk geçen tişörtü üzerime geçirdim. Hemen arkamdan gelmişti. Giyinmesi için onu bırakıp yatak odasına geçtim. Elbisemin yanındaki iç çamaşırımı alıp bacaklarıma geçirmiştim. Elbisemi de giyebilirdim ama şimdilik tişört rahattı. Onu kaldırıp yatağın üzerine atmıştım. Odadan çıkıp aşağı kata indiğim sırada telefonum çaldı.
Muhtemelen Aras arıyordu.
Çantanın içinden telefonu çıkarttım. Tam tahmin ettiğim gibiydi.
"Efendim abilerin en şahanesi."
"Hmmm. Biri bir suç işlemiş. Dökül bakalım."
"Aaaa," dedim, abartı bir inkarla. "Ben, suç işlemek, ben?"
Merdivenlerden aşağı inerken elindeki havluyla ıslak saçlarını kurulayan Pars, bu dediğimi yalanlar şekilde gülmüştü.
Ondan uzaklaşıp koşarak terasa çıktım. Hava serinlemişti. Çıplak ayaklarımın altındaki zeminin soğukluğu rahatlatıcıydı.
"Pars ile birliktesin ve panikledin. Kesinlikle başını belaya sokmuşsun. Dövüş izlemeye falan gittiyseniz hemen seni almaya geliyorum."
"Yok, ne dövüşü bu saatte ya... İçtik, dans ettik falan işte."
"Yanındaki Pars değil mi senin? Berker, Pars ile çıktı dedi."
"Pars," dedim onaylayarak. "Evet, Pars."
"Atlas sen iyi misin?"
"Çok," dedim ve dediğim gibi dudaklarımı birbirine bastırdım. "İyiyim yani, sorun yok."
"Arabayı bırakmışsın, nasıl döneceksin, onu sormak için aradım."
"Dönerim ben merak etme. Sen eve gidip uyu olur mu? Sabah görüşürüz, hatta birlikte kahvaltı yaparız."
Pars'ın adımları yanıma ulaşmış ve hemen yanımdaki sandalyelerden birine oturarak ayaklarını uzatmıştı. Elindeki birasını keyifle yudumlarken de bana yandan muzip bir bakış atmıştı. Çok güzel bir de kendisi gizli sırrım olmuştu. Harika!
"Seni almamı istemediğine emin misin güzelim"
"Eminim abiciğim, gelirim ben kendim, öpüyorum çok."
"Abiciğim?" diye sordu kuşkuyla. "Hadi bakalım..."
"Seni seviyorum, yarın görüşürüz."
"Ben de seni seviyorum günışığı."
Telefonu kapatacağım sırada "Atlas," demişti. "Pars'ı versene bi'."
Elimdeki telefonu Pars'a uzattığımda dudaklarına yaslı bira şişesini indirmiş ve bacağının kenarına yaslayarak elinden bırakmıştı. Telefonu alıp kulağına götürdüm.
"Ne oldu?"
Kaşlarını çatıp dinlerken bana kısa bir bakış atmıştı.
"Birini yollamış akşam. Sıkıntı çıkmaz."
Başını Aras her ne söylüyorsa onu dinlerken yavaş yavaş yavaş salladı.
"Yok oğlum tamam, hallederiz yarın."
Aras her ne dediyse bu kez ciddiyetsiz bir ifadeyle başını sallamıştı. "Aras siktir git gece gece komplo teorisi üretme. Arif Baba ile konuşuruz hallederim."
İçeri koşmuş ve sehpanın üzerindeki yarım kalmış tekila şişesini almıştım. Kapatacağı sırada terasa geri döndüğümde Pars bana bakarak sırttı.
"Bana seni seviyorum demek yok mu? Kırılırım ama..."
Aras muhtemelen küfür etmişti çünkü Pars tam olarak küfür etmiş gibi gülmüştü. Telefonu kapatıp bana uzatırken "Beni daha çok seviyorum," dedi.
"Yaa," dedim. "Bilmez miyim, bayılır sana."
Tekila şişesini başıma diktiğim sıradan uzanıp kolunu karnıma sarmış ve beni kucağına çekmişti.
Onu uyuz etmek için bu gecelik bu kadar yakınlığın yeteceğini söyleyip yan koltuğa geçerdim ama dizlerim benden bağımsız olarak öndeki sehpaya uzanmış ve sırt üstü kucağına yatmıştım. Sanırım bu gece bir şeyler hiç ama hiç umurumda değildi.
Tekila şişesinden birbiri ardına yudumlar alırken bakışlarımı bulutsuz gökyüzünde gezdirdim.
"Doğum gününü kaçıracağım," dedim.
Bira şişesini dudaklarına yaslamış ve uzun bir yudum almıştı.
"Biletin ne zamana?"
"Üç gün sonra..."
Başını sallayarak beni onayladı. Hemen sonra bir öncekinden daha uzun bir yudum alıp boş kalan şişeyi yere bıraktı.
"Kart atarsın."
Güldüğümde başımı yana çevirip ona döndüm.
"Senin için İspanya'nın en sevdiğim yerinde fotoğraf çekilir, arkasını güzelce yazar ve gönderirim. Hiç endişelenme."
Dudaklarını olumsuz anlamda buruşturmuştu. "Sana göre değil."
Burnunu kırıştırıp başımı salladım. "Değildi, doğru."
Ağırlaşan havayı dağıtmak için gülümsedim. "Belki bu kez benim doğum günümde görüşürüz."
Kaşları sorgularcasına havalandığında devam ettim.
"Şubat'ta İbiza harika olur."
"Öyleyse, 2 Şubat'ta İbiza'dayım."
Oyunu anlamış ve hiç yaşanmayacak bir hayali kurmama ortak olmuştu.
"Ya ben değilsem?"
Meydan okuyan bakışlarıyla "Göreceğiz..." dedi.
"Görelim..."
Ne o şubatta İbiza'ya gelecekti, ne de ben gelmesini bekleyecektim.
İstanbul'a ne zaman dönerdim bilmiyordum, dönmek istemediğimi biliyordum ve ziyaret için geldiğimde onu denk gelmedikçe göreceğimi sanmıyordum. Araya mesafe girecekti, oyunu unutacaktık, başkalarıyla başka eğlenceler bulacaktık.
Aras'ı buradan ayrılmaya ikna edersem hiç dönmezdim. Öyle olursa bir daha görüşmemiz gerekmezdi. Ona, onu bir daha görmeyeceğimin düşüncesiyle baktığımda bakışlarım kirpiklerinde duraksadı. Sık ve koyu kirpikleri, ıslak toprak tonu gözleriyle uyumluydu. Esmer teni güneşin öpücüklerini parıltı olarak taşıyordu ve dudaklarında asılı duran haylaz gülüş gözlerindeki parıltı ile eşti.
Şimdi biraz durgundu, üzerine gece çökmüştü. Gülüşünün izi dudağının kenarında bir sonraki kahkaha için bekliyordu. Gözlerindeki parıltıyı silip atmaya hiçbir karanlığın gücü yetmezdi. O hep, yerli yerindeydi.
Gece üzerimize dökülürken bakışlarımı gökyüzüne çevirdim ve kirpiklerimi örttüm. İçime yayılan huzur, tüm huzursuzluklardan daha rahatsız ediciydi. Şarkı hiç susmadan devam ederken ellerim bacaklarına yaslandı ve yattığım yerden doğruldum. Kucağımdaki şişeyi ona doğru kaldırdığımda başımı yana eğerek üzerimdeki gözlerine gözlerimi sabitledim.
Telefonu elime aldım ve şarkıyı açtım. Bu geceye kazınan sadece ben olmayacaktık. Ona bilmediği dilde bir şarkı armağan edecektim, dudaklarının dudaklarıma bilmediği bir dil öğretmesi şerefine.
Şarkının neşeli melodisi başladığında sehpanın üzerine çıktım ve dans ederek eşlik ettim.
"Esta es la mejor manera de decirte adiós." Mırıldanmaya başladığımda yüzüme büyülü bir andaymışız gibi bakıyordu. Sanırım ilk kez gerçekten aynı noktada buluşmuştuk.
"Aunque me cueste estar a ocio con mi corazón," diye mırıldandığımda uzandı ve şişeyi elimden alıp dudaklarıyla buluşturdu.
Bunun bir veda şarkısı olduğunu bilmesine gerek yoktu.
Bu şarkı, bu gecede kalacak ve hep ikimizin adıyla anılacaktı.
En azından benim kendi tarih ansiklopedimde öyle olacaktı.
Şarkı devam ederken kendi etrafımda dönerek dans ediyordum.
"Prefiero estar sola a estar contigo," dediğimde, ona, onunla olmaktansa yalnız olmayı tercih edeceğimi söylememiş gibi gülümsedim. "El mundo entero es pa mi, ahora se que si."
Bütün dünya benim içindi, evet. Onu keşfetmem için bekliyordu ve bunu hep biliyordum.
Şişeyi elinden çektim ve arka arkaya iki yudum aldım. Durmadan dans ediyor oluşuma keyifle gülmüştü ama gözlerinin üzerine de gece çökmüş gibi bakıyordu. Bana son kez, öyle, parıltılı bakmalıydı.
"No quiero pensar en lo que me perdí."
Ne kaçırdığımı düşünmek istemiyordum, bu, şarkının geri kalanı gibi bana uygundu.
Şarkı kalırsam olacakların kanıtıydı. Biz, sadece oyun arkadaşı olabilirdik. Bizden suç ortağı bile olmazdı. Her zamanki gibi abartmış, onunla benden bir hikaye yaratmıştım.
Birlikte uçuşmamış mümkün değildi, yeri boylamamız birkaç hafta bile sürmezdi.
Uzak ülkelerin düşlerinden, Pars'ın dudağının kenarındaki gülüşün izi için vazgeçemezdim. Bana böyle, beni köklerimden sarsarak baktığı için de vazgeçemezdim. Hiçbir şeyin ömrü sonsuzluk değildi.
"Quien de el primer paso, empezara por romper las ventanas," diye mırıldadım.
İçimde sancılı bir his vardı.
"Y después se caerá toda la casa."
Olacak olan buydu, ilk adımı kim atarsa, camları kırmaya o başlayacaktı ve sonra ev yıkılacaktı.
Pars ve ben, bir ev inşa edemezdik. Ellerimiz bunu uygun değildi. Onunkiler yumruk atmayı, benimkiler fotoğraf çekmeyi seviyordu.
Şarkı devam ederken durmuş ve soluk vererek ona bakmıştım. Aklıma doluşan tüm o düşünceler için alkolü suçlayacaktım, sarhoş oluşumu suçlayacaktım, daha çok Pars sarhoşu oluşumu suçlayacaktım. Geceyi, tenimi okşayan yumuşak havayı, dudaklarımda tadı kalan öpüşlerini suçlayacaktım.
Her şeyi bir bir bir suçlayacaktım.
Gitmeden son kez onu çok güzel, en güzel ben öpecektim.
Belki ona doğum gününde bir plak hediye ederdim, içinde bu şarkının oldu. Şarkının sözleri tenimde kesikler bırakmasaydı, bunu yapabilirdim. Gülüp geçerdik belki ama şimdi değildi.
"Pars," dedim. "Esta es la mejor manera de decirte adiós."
"Söylediğinden tek bir kelime anladım, o da asıl söylemek istediğin."
Kollarımı boynuna sardığımda gülümsemiştim. Yüzünü yüzüme eğdiğinde beni bu kez usulca öpmüştü. Ben ona neşeli bir veda şarkısı söylemiştim, o bana sıcacık bir veda öpücüğü vermişti.
Beni kucağına aldığında öpücüğün terasta sonlanmayacağını anlamıştım. İçeri geçtiğimizde öpüşü büyümüş ve sertleşmişti. Merdivenleri çıkarken tişörtünü çekiştirdiğim ve basamakların ortasında duraksamasına sebep olmuştum. Tişörtü çıkartıp attığımda öpüşü çeneme oradan da boynuma kaydı. En üst basamağa geldiğimizde beni büktüğü dizine yaslamış ve üzerimdeki tişörtünü tek seferde çekip çıkartmıştı.
Yatağa sırtım değdiğinde bir adım uzaklaşarak biraz önce giydiklerini çıkarttı.
"Aşağıda söylediğin şu şarkı..."
"Adını öğrenemezsin," demiş ama sırıtmıştım.
Aslında öğrenebilirdi çünkü adı, o anladığı tek kelimeydi.
Kaşlarını kaldırarak bana meydan okudu. "Belki de öğrenebilirim."
"Unut gitsin Pars..."
Başımı iki yana salladığımda kaşlarını çatmıştı. "Şarkıyı unut gitsin."
Söylediğim cümlenin altındaki o söylenmeyen noktayı da duyduğundan gözlerini kısmıştı.
"Göndereceğimi söylediğim fotoğrafı yak." Gözlerimi kapattım. "Doğum gününde sana hediye etmeyi planladığım plağı kır."
Beni, bu geceyi, şarkıyı, plağı...
Dudakları dudaklarıma kapandığında "Unuttum," dedi.
Ona bu gece son kez teslim olduğumda, tüm dokunuşlarının tenimden ruhuma sızmasına izin verdim.
Sabaha karşı Pars'ın dairesinden elimde ayakkabılarım ile çıkmadan önce, dudağının kenarındaki gülüş izini minicik öpmüştüm. Onu bir daha görmeyecektim. Bu gece, iki oyun arkadaşı, son kez birlikte ne kadar eğlendiğimizi ispat etmiştik.
Kalsaydım unutulup giderdik. Ben hayatın hafızasına kazınmayı seçmiştim. Sıradan bize yakışmazdı, biz yarım ama eşsiz kalmalıydık.
Belki bir gün, aynı ülkenin farklı şehirlerinde bulunurduk. Ben dergi için fotoğraf çekmeye gittiğimde onun dövüşü olurdu. Kazandığını fotoğraflarımdan bazılarını yüklemek için girdiğim hesabımda görür, başarısına burun kıvırır ve altındaki yorumların hepsini onda ne bulduklarını sorgularcasına okurdum.
Onu bir daha görmeyecektim ve onu bir daha görmemek dünyanın geri kalanını benim kılıyordu. Yüzlerce şehir vardı keşfetmek istediğim, onlarca ülke. Tatmak istediğim yemekler, gezmek istediğim tarihi yerler, öğrenmek için yanıp tutuştuğum kültürler vardı. Hepsini bir bir bir keşfedecek, hayatın tadını çıkaracaktım.
Taksiye bindiğim an, gidiş biletimi başlamak üzere olan güne çektim. Madrid'e giden ilk uçak öğleden sonraydı. Aras ile kahvaltı yapacak vaktim hala vardı, sonra gidecek ve son geceyi neşeli bir gençlik hatırası olarak hatırlayacaktım.
Telefonu çıkarıp kulaklıkları kulağıma geçirdim. Şarkıyı açtım ve taksinin koltuğuna iyice yayılarak bakışlarımı doğmak üzere olan güne çevirdim.
"Esta es la mejor manera de decirte adiós,
Aunque me cueste estar a ocio con mi corazón,
Hemos hecho lo que hemos podido,
Prefiero estar sola a estar contigo.
El mundo entero es pa mi, ahora se que si."
(Sana veda etmenin en iyi yolu bu,
Kalbimle boş vakit geçirmek bana pahalıya mal olsa da,
Elimizden geleni yaptık.
Seninle olmaktansa yalnız olmayı tercih ederim.
Bütün dünya benim için, şimdi öyle olduğunu biliyorum.)
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro