Bölüm 8 • Ölü Karanlık Işığı
"Hadi," dedi Pars bir kere daha motoru bıraktığı dar yola doğru ilerlediğinde.
Çantanın içinde telefonu çıkardığımda ekranı açmış ve gerekli numarayı bulmak için giriş yapmıştım.
Pars motora bindiğinde kırmızı beyaz detaylı siyah kaskı bana doğru uzattı.
"Atlas acele et."
"Ben ona binmem," dedim, gözlerimle üzerinde oturduğu motoru işaret ettiğimde.
"Seninle bunun üzerine uzun uzun tartışmak, sevgili motorumun kırılan gururu için özür dilemeni sağlamak isterdim ama vaktimiz yok. Hadi."
"Taksi çağırıyorum," dedim, telefonu ona doğru çevirerek ekrandaki açık uygulamayı gösterdiğimde.
"Harika," dedi Pars, aptalmışım gibi bakarken. "Not kısmına, biraz önce mekanlarına polis baskını yaptırdığımız adamlar peşimizde, acele ederseniz sevinirim, yazmayı unutma."
Yüzümü buruşturduğumda alayla sırıtıyordu. "Çok komik," dedim.
"Bin artık," dedi, yüzündeki alaylı gülümseme son bulduğunda. "Gelecekler şimdi."
Kuşkulu bir ifadeyle, biraz önce çıktığımız arka kapıya baktım. Haklıydı, Erdinç peşimizden birilerini göndermiş olabilirdi. Fazla olasıydı.
Bakışlarımı tekrar motora çevirdim. Araba ile gelip uzak bir yere park edebilirdim. Birkaç sokak aşağıda durması mantıklı olabilirdi ama işte yapmamıştım ve tam şu an Pars ile aynı motora binmek zorunda kalacaktım. Üstelik güvenli değildi. Pars yakındayken hiçbir şey güvenli değildi.
"Atlas," dedi Pars, sabrının taştığını belirten bir vurguyla.
Düşünmek için doğru bir an sayılmazdı.
Bir şey daha söylemesine müsaade etmeden arkasına yerleştim. Kaskı almam için bir kere daha ısrar edip vakit kaybetmek yerine motoru çalıştırmıştı.
Bacaklarımı ona yaklaştırıp kendime güvenli bir konum bulduğumda ceketinin arkasını avuç içlerime sıkıştırarak tuttum. Bir anda yola çıktığında avuçlarımdaki kumaşı daha çok sıkmıştım.
Ne konteynırdaki Metin Aksoy sorgusu, ne Erdinç Kurtuluş'u 20 dakikalık oyalanma seansı, hiçbiri değildi kanımdaki adrenalini fırlatan. Bir motorun üzerinde ve Pars'ın hemen arkasında olmak kalbimin göğsüme hınçla çarpmasına sebep olmuştu. Bacaklarım kaskatı olduğunda avuçlarım kumaşı daha da sıktı. Beline sarılmanın daha güvenli olduğunu biliyordum ama fiziksel güven ikinci sıraya ertelenmişti. Benim hayatta kalmam gerekiyordu, her anlamda.
Dar sokaktan çıktığımızda büyük büyük büyük bir yola kıvrılmış hemen sonra da sahile çıkmıştık. Sahil yolundan son sürat giderken yapmak istediğim tek şey avazım çıktığı kadar bağırmaktı. Belki biraz olsun ciğerlerimdeki hava dışarı taşar da içeride soluk alacak yer açılırdı.
Pars hız kesmeden gitmeye devam ederken mideme saplanan hoşnutsuz his beni kıvrandırarak boğazımdan taşıyordu. Sanki karnımın içinde kötü kokulu, ekşi bir şey kaynıyordu.
"Dur!"
Yüksek yüksek yüksek sesim Pars'a ulaşmamıştı.
Bir elimi bırakıp sırtına avucumun içiyle sertçe vurdum. "Dur."
Başını çevirip bana kısa bir an için bakmaya çalıştığında tekrar "Dur," diye bağırdım. Motoru sahilin kenarına kıvrılan bir yere doğru sürüp birkaç dakika içinde durmuştu. Ayaklarını yere yaslayarak başını bana tekrar çevirdi.
"Ne oldu?"
Kaşlarını kaldırmış ve yüzüme gerçekten endişeyle bakmıştı. Karnımda kaynayan ekşi ve pis kokulu şey yüzümden de belli oluyor olmalıydı.
"İyi misin?" diye sormuştu hemen sonra.
Değildim.
Hızla motordan indiğimde elbisemi düzeltmiş ve gözlerimi büyük bir özenle gözlerinden kaçırmıştım. "Git sen."
"Atlas?"
"Git," dedim kollarımı göğsümde bağladığımda. Bakışlarımı etrafta şöyle bir dolandırdım. Ne taraftan gideceğimi kestirmeye çalışıyordum. Sonra her iki taraftan da vazgeçerek denize doğru yürümeye başladım. Beton yolu döven topuklarım biraz olsun midemdeki acı tadı bastırıyordu. Denize ulaşmak üzereyken bakışlarımı gökyüzüne çevirdim.
"Bir şey söyle," dedim, şehrin ışıklarının yıldızlarını kaçırdığı gökyüzüne. "Tam sırası."
Hiçbir şey söylemedi. Aras, bilse söylerdi.
"Atlas."
Hiçbir şey söylemedim. Hemen yanımda durduğunda dönüp ona bakmadım. Bakışlarım gökyüzünde bir cevap arıyordu. Deniz durgundu çünkü şehrin ortasındaydık ve burada kayalıklar boyumuzu aşmıyordu . İnsanların yürüyüş yaptığı, sabahları koşuya çıkılan, seyyar satıcıların mutlu eden yiyecekler sattığı bir yerdi burası. Dalgalar bir haykırış olarak kendilerini kayalıklara vurmuyordu. Ay yerindeydi ama işte yıldızları şehrin ışıkları kaçırmıştı.
"Ne oluyor?" diye sordu bu kez Pars, yakın yakın yakın mesafeden.
Çok değil, biraz önce elimde gerçekten dolu bir silah vardı. Bana böyle yakın yakın yakın durmamalıydı.
"Motor yüzünden mi, miden mi bulandı?"
"Evet," dedim, bakışlarımı hala elimde dolu bir silah var gibi gözlerine diktiğimde. "Motor yüzünden. Gidebilirsin artık, işimiz bitti."
Kaşları çatılmıştı. Yüzüme sorunun ne olduğunu bulmaya çalışan bir ifadeyle baktı baktı baktı. Sonra gidecek sandım. Aradığı her ne ise bulamadığında gidecek diye umdum, gitmedi. Bakışlarını yüzümden çekti ve denize çevirdi. Bir tek şey söylese yeterdi. Tam şu an, söyleyeceği aptalca tek bir şey yeterdi. Bağırsaydı mesela ya da iğneleyici bir laf etseydi.
Bir yaprak kıpırdatsa yeterdi, ben fırtına koparırdım.
Bekledim. Fitili ateşlemesini tüm sabrımla bekledim. Yapmadı. Ellerini ceplerine sıkıştırdı ve boynunu geriye atarak gökyüzüne baktı. Gökyüzü bu gece suskundu. Yine de belki beklediği sesi o bulurdu.
"İşimiz bitti, doğru," dedi, benden dakikalar sonra, onaylayarak. "Erdinç seni bulmaya çalışabilir."
Sesi denizi ürkütmeyecek kadar durgundu, oysa şehrin ortasındaydık ve etrafta bizim aksimize yaşayan insanlar vardı.
"Çalışsın," dedim. Omuz silkmiştim.
"Hakkında bir şey söyledin mi ona?" Bakışlarını bana çevirmişti. "Kim olduğuna dair, seni bulduracak bir şey?"
"Adım?" Kaşlarını çatmıştı. "Bir de gözlerime taktı," dedim, anlam veremeyen bir ifadeyle. Ellerini ceplerinden çıkarmadan bana döndüğünde üzerime doğru eğilmiş ve gözlerini dikkatle kısmıştı.
"Ne?" dedim, çıkışarak.
"Gözlerine iltifat mı etti yoksa kafayı takmış bir tavırda mıydı?"
"Tanıdık geldi falan dedi," dedim omuz silkelerken. "Ayrıca iltifat da etti."
Gözleri daha da kısılmıştı. Anladığını belli edercesine başını yavaş yavaş yavaş salladı. Hemen sonra burnundan derin bir nefes almış ve bakışlarını benden çekmişti.
"Asıl mevzuya dönersek," dedim, kollarımı göğsümde bağladığımda. Kaşlarımı kaldırmış ve dikkatini tamamen bana yönlendirmesini bekliyordum.
"Asıl mevzu?"
"Ben sana yardım ettim." Başını salladığında ona doğru bir adım attım ve boynumu dikleştirdim. "Ödeşmemiz gerekiyor." Kaşlarını çattığında yüzümde soyadımın hakkını veren bir gülümseme vardı. "Erdinç olayını çözdüğüme göre... Sen de, Kerem olayını çözeceksin." Bu kadarcık, dercesine omuz silktim.
Çattığı kaşları birden gevşedi ve büyük büyük büyük bir kahkaha attı. "Anlamalıydım," dedi, gülüşünün arasından. "Kerem için."
Bir kere daha omuz silktim. "Kerem için."
"Hayır," dedi, beklemeden.
"Evet," dedim, üste çıkarak.
"Atlas, unut onu."
"Ne o?" Bileklerimi omzuna yaslayıp gömleğinin kenarlarıyla oynadım. "Artık durumu eşitlemiyor musun?"
Gözlerini kıstı. Borçlu kalmaktan hoşlanmazdı. Bana borçlu kalmaktan ise hiç hoşlanmazdı.
"Pişman olursun," dedi, kendinden emin bir tonla.
"Olmam merak etme."
Başını öne doğru eğerek, tamam, demiş ve bileklerimden tutarak ellerimi üzerinden çekmişti.
"Anladığım kadarıyla seni eve bırakmamı istemiyorsun."
"Cık," dedim, ellerini bileklerimden çektiğinde. "İstemiyorum."
"İyi geceler."
Dudağımın kenarı kıvrıldığında yüzüme birkaç saniye daha bakmış ve gitmişti.
🩸
Gölge'den mail geldiğinde; sabah koşusundan dönmüş, duş almış ve uzun zaman sonra kahvaltı keyfi yapmıştım. Saat 10.00'a geliyordu. Hızla hazırlanmam gerekiyordu. Neyse ki dün gece aklımı toplamak için önce eşyalarımı toplamam gerektiğine kendimi ikna etmiş ve kıyafetleri dolaba yerleştirmiştim.
Bacaklarımı tamamen saran yüksek bel, siyah pantolonun üzerine; kolsuz, göbeği açık ve üzerime tam oturan bir bluz giymiştim. Ayaklarıma krem rengi, üzerinde işlemeler olan, yüksek topuklu botları geçirip küçük bir çantanın içine lazım olabilecek eşyaları attım. Bir an önce Tarık Güngör ile karşılaşmak istiyordum. Metin Aksoy küçük hedefti, Tarık Güngör ise gazeteciydi ve kesinlikle bir şeyler biliyor olmalıydı.
Gölge'nin attığı konumu açarak evden çıktım. Çok uzak değildi, trafik yoksa yarım saat içinde gösterilen adreste olurdum.
Arabayı çalıştırmadan hemen önce Walkman'in kulaklıklarını taktım, bugün kesinlikle ihtiyacım olan notalar bir NOFX şarkısındaydı.
Tarık Güngör bu işin ne kadar içindeydi bilmiyordum. İdealist bir gazeteci olduğunu ummak işime geliyordu. Belki birilerinin adamıydı ve Pars için kanıtları yok etmişti, belki de gerçekten bu işin peşine düşmüştü. İdealist olduğunu ummak bu sebeple işime geliyordu. Eğer kendi araştırmalarını yürüttüyse elinde haklılığımı ispat edecek kanıtlar olmalıydı. Gölge beni ona boşuna gönderiyor olamazdı.
Gölge'nin gönderdiği konuma gelmem sandığımdan çabuk olmuştu. Arabayı uygun bir yere park etmek için kuşkuyla etrafa bakındım. Zincirlikuyu'ya gelmiştim. Limandan sonra mezarlık orijinal bir geçiş sayılırdı. Tarık Güngör'ü bağlı bir halde mezarlıkta, halka açık bir yerde bulamayacağımı düşünürsek benimle görüşmeyi kabul etmiş olmalıydı. Bu da idealist bir gazeteci olduğu konusundaki fikrimi perçinliyordu. Yani, umarım öyleydi.
Arabayı güvenli bir noktaya bıraktığımda yanıma sadece anahtarı ve telefonu alarak çıktım. Konum hala açıktı, adım adım beni götüreceği noktayı takip ediyordum. Bakalım bu kez Gölge benim için ne gibi hazırlıklar yapmıştı. Mezarlık fikrini takdir ettiğime dair bir mail atacaktım kendisine. Üstelik sadece konum göndermekle yetinmişti, kırılmıştım. Yok muydu şöyle güzelinden bir mezarlık alıntısı?
İçeri girdiğimde sol kısma doğru dönen yokuş yola yönlendirmişti beni konum. Gökyüzüne doğru uzanan ağaçların ve kim bilir kimlerin yokluklarıyla sınandıkları mezar taşları arasında ilerlerken bakışlarım telefon ekranındaydı. Yol bir süre sonra bir kere daha sola kıvrılmıştı. Mezarlık şehrin diğer kısımlarına oranla biraz olsun esiyordu ve bu, bugün olan tek iyi şeydi. Bir kere daha sola döndüğümde bu kez sık mezarlıklar ile dolu olan bir ara yola girmiştim. Mezarların arasından ilerlerken bir yandan da etrafa bakıyordum, kimse yoktu. Konum geldiğimi bildirdiğinde bakışlarım bir kere daha etrafta gezindi. Hemen sonra şüpheyle önünde durduğum mezarın taşına baktım.
Tarık Güngör.
Gölge beni mezarlıkta biriyle görüşmem için buraya göndermemişti. Beni bir mezara göndermişti. İşte bu gerçekten orijinaldi.
Tarık Güngör'ün 2 Mayıs 1979'da başlayan hayatı, 17 Ağustos 2019'da son bulmuştu.
Bu da kesinlikle ilk seçeneğin doğruluğunu ispat ediyordu. Tarık Güngör her ne biliyorsa, bu uğurda öldürülmüştü. Demek ki o görüntülerde gerçekten de önemli bir şeyler vardı. Hakan Pars, oğlunu kurtarmak konusunda oldukça ileriye gitmişe benziyordu.
Ellerimi sıkıntıyla saçlarıma geçirdiğimde bakışlarımı ıslak toprağın içinden çıkan çiçeklere odakladım. Ziyaretine gelen birileri olmalıydı. Mezar temizdi ve çiçek kaplıydı.
Gölge benim için buraya bir yere bir şey bırakmış olabilir umuduyla mezarlığın üstünü ve kenarlarını kontrol ettim. Yoktu. Buraya beni sadece adamın öldüğünü göstermek için göndermiş olamazdı. Neydi bu şimdi, ölümle yüzleşme aşaması falan mı? Tarık Güngör bir şeyler biliyordu ve benim öğrenmem gereken de o şeylerdi.
Telefon titrediğinde bakışlarımı ekrana çevirdim. Mail gelmişti.
Kimden: Gölge
Kime: Atlas Yarkın
Atlas,
"Ölüler nasıl ki ışığı göremezlerse, yaşayanlar da karanlığı ölüler kadar iyi göremezlerdi."
Karanlığı gör istedim.
Karanlık bu...
Karanlığı tanı Atlas, tanı ki yola devam edesin.
Gölge.
17 Haziran 2020
Karanlık, Tarık Güngör'den geriye bir mezar taşı bırakmıştı.
Bulunacak bir şey yoktu burada. Gölge gerçekle yüzleşmem gerektiği için beni bir mezar taşıyla karşı karşıya getirmişti ama atladığı bir gerçek vardı.
Yanlış mezar taşı seçmişti.
Ekranı kapatıp telefonu pantolonun arka cebine sıkıştırdım. Arkamı döndüğüm sırada bana kuşkuyla bakan bir çift gözle karşılaşmıştım. Turuncuya yakın kızıl saçlarını sıkıca toplamış, 40'lı yaşlarda, hoş bir kadın bana bakıyordu.
"Kimsiniz?" dedi, gözleri kadar kuşkulu sesiyle.
Tarık Güngör'ün mezarındaki çiçeklerin asıl sahibi tam karşımda duruyor olmalıydı. Sıkı sıkı sıkı tuttuğu bebek arabasında ise en fazla 6 aylık bir bebek uyuyordu. Tarık Güngör'ün kardeşi olabilirdi, daha yakıcı ihtimalle ise karısıydı. Bakışlarımı arabanın üstüne kapatılmış tülün altında uyuyan bebekten çekerek kızıl saçlı kadına çevirdim.
"Merhaba," dedim, ben dostum sıcaklığında. "Ben uzun zamandır yurt dışındaydım. Bir türlü fırsat olmadı ziyarete gelmeye." Kadının çatılı kaşları bir an için gevşer gibi olmuştu ama henüz tam kıvama geldiği söylenemezdi. "Tarık Abi benim staj yaptığım gazetede yanında çalıştığım kişiydi."
Bakışları üzerimde şüpheyle gezmişti. Geçmesi için çekildiğimde, mezarların arasında birkaç adım geriledim. Bebek arabasını yavaşça mezarın yanına çekmiş, bebeği uyandırmamaya çalışarak çevirmişti. Sanki bebeğin, mezar taşına dönük durmasını istiyor gibiydi. Elleri toprağın üzerinde gezinirken evlilik yüzüğünü fark etmiştim. Yakıcı gerçek fazlasıyla ortadaydı, kadın Tarık Güngör'ün eşiydi. İçten içe babası ile bebeği görüştürüyordu. Yüzüme bir gülümseme yayıldığında iç çekmiştim.
"Siz Tarık Abi'nin eşi misiniz?" diye sordum, abi kısmının altını çizerek. Samimi olduğumuza inanırsa benimle konuşurdu.
Bir şey söylememiş, sadece başını sallayarak çiçeklerin yanlarında çıkan otları temizlemeye başlamıştı. Mezar sahipleri bunun hayati bir önem taşıdığını düşünürlerdi, garipti. Oysa otlar ve çiçekler aynı toprakta yetişiyordu ve birbirlerinden ayırmak gereksizdi.
"Tarık Abi olmasa ben gazeteciliği bırakacaktım," dedim, kadının konuşmuyor olduğu gerçeğini görmezden gelerek. "O öyle bağlıydı ki bu mesleğe, onun azmi sayesinde ben de ısındım."
İşte şimdi olmuştu. Kadının çatılı kaşları gevşemiş ve yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirmişti.
"Mesleğe devam ediyorsun öyleyse?" diye sordu.
Başımı hafifçe salladım ve aynı ifadeyle gülümsedim. Birini kaybettiğinde tanıdık bir hissin peşinden gitmenin ne kadar önemli olduğunu biliyordum.
"Evet, eğitim sürecimde bana çok faydası olmuştu. Sonra yurt dışına gidince bağlantımız koptu. Öldüğünü duyunca çok şaşırdım."
Kaybın sahibine asla söylenemeyecek bir şeydi bu ama mecburdum. Nasıl öldüğünü ve kadının neyi ne kadar bildiğini öğrenmeliydim.
"Olanlardan haberinin olmadığı belli?" dedi kadın kendi kendine söylenir gibi. "Olsa herkes gibi sırt dönerdin."
"Olanlar?" diye sordum, kaşlarımı çattığımda. Belli ki bir şeylere kırgındı. Hem kayıp yaşayan hem de kırgın olan biri, karşısında onu gerçekten anlayacağını düşündüğü biri varsa içini dökerdi.
"Sırt dönmek mi dediniz? Tarık Abi benim için bir hoca gibiydi, ondan çok şey öğrendim. Yeri bende çok ayrı... Kaybı için çok üzgünüm."
Kadının gözleri parladığında bakışları uyuyan bebeğe kaymıştı. Yüzündeki tebessümle tekrar bana döndü.
"İftira attılar Tarık'a ," dedi, bir çırpıda. "Araştırdığı dava her ne ise, ben bilmiyorum aslını astarını. Onu kapatmak için Tarık'a kumpas kurdular. Peşinde birileri vardı, tehdit ediliyordu. Kaçıp gidecektik buradan." Elini karnına attığında gözleri bebeğe daldı. Sıkıntıyla bir nefes aldı. "Gidemedik."
Ona doğru bir adım attım. "Öldürüldüğünü mü düşünüyorsunuz?"
Bakışları bir anda bana çevrildiğinde yüzünde tereddüt eden bir ifade vardı. Haklıydı, belki ben Tarık'ın peşindeki insanlara çalışıyordum. Bana güvenemezdi.
"Ben de gazeteciyim," dedim, pekiştirmek için. "Eğer öyle olduğunu düşünüyorsanız bunu araştırırım."
Başını hızla sağa sola salladı. "Yok," dedi, tereddütle. "Araştırma senin de başını yakarlar."
Yakmışlardı çoktan. Onun gibi ben de bir mezar taşıyla akraba olmuştum. Sadece, onun aksine ben konuşmak için toprağı değil göğü tercih ediyordum.
"Yakamazlar," dedim, ona güven vermek için. "Bana güvenebilirsiniz. Biliyorum, bu sizin konumuzda çok zor ama ben eşinizden haksızlığa boyun eğmemeyi öğrendim."
Yüzündeki gülümsemeye saklı gurur canımı yakmıştı. Tarık Güngör umarım gerçekten de idealist bir gazetecidir de buna değmiştir.
"Vaktiniz varsa," dedi, kuşkuyla. "Bir kahve içelim."
"Çok isterim," dedim. "Arabam dışarıda, ben bekleyeyim sizi ziyaretinizin ardından yakında kafeler var, birine oturalım."
Gülümsediğinde başını sallamıştı. "Ben de arabayla geldim, geçebiliriz birlikte."
Kısa süreli bir ziyaretin ardından adının Burcu olduğunu öğrendiğim, Tarık Güngör'ün eşi ile yakınlardaki bir kafeye geçmiştik. Bebekleri bir anlığına uyanmış, annesi karnını doyurduktan sonra tekrar uyumuştu. 5 aylıktı ve dünyada olan biten hakkında en ufak fikri yoktu. Yerinde olmak mı daha kötüydü yoksa olmamak mı emin değildim. Geçtiğimiz bir yıl boyunca Madrid'de yaptığım tam olarak buydu.
Gölge haklıydı, karanlık bir ölünün gözleriyle bakmadan tam anlamıyla görünmüyordu.
"Burcu Hanım, Tarık Abi tam olarak neyi araştırıyordu?"
Sıkıntıyla yutkunduğunda duruşunu düzeltmiş ve bakışlarını bana odaklamıştı. "Çok detaylı bilmiyorum. Çalışma odasını dağıtmadım, araştırmaları orada. Sadece bir şeyi benim saklamamı istemişti. Gizlemişti. Bir dosya. Açtım baktım ama birinin ölüm raporu ve birkaç belge var, anlamadım."
Ölüm raporu?
Avuç ilerimi masaya bastırarak ifademi korudum. Adli tıp raporu peşine düştüğüm ilk belge olmuştu, elbette bulamamıştım. Pars'ı kurtarmak için ortadan kaldırdıkları ilk raporun o olduğundan şüphem yoktu. Hastane kayıtlarından avukat belgelerine kadar her yere bakmış, araya güvendiğim birkaç kişi bile sokmuştum ama ulaşamamıştım. Polis dosyasında eksik olmasına rağmen Pars'ın suçsuz bulunması ise şaşırdığım bir nokta bile değildi.
"Son zamanlarda çok gergindi, endişeliydi. Sabahlara kadar uyumuyor, bazen günlerce çalışma masasından kalmıyordu. Sonra sonra seyrekleşti çalışmaları, bir savcı arkadaşı var aynı Üniversite'den mezunlar, ona gitti. Ne olduysa işte o zaman oldu."
Tarık Güngör tam da düşündüğüm gibi idealist bir gazeteciydi. Doğru bildiği uğurda çaba harcamasını takdir ediyordum ama bu uğurda ölmesi adil değildi. Araştırdığı davada adil olan bir taraf yoktu zaten.
"Tehdit edildi demiştiniz, siz birini gördünüz mü hiç? Bir isim ya da yüz, kim olduğunu biliyor musunuz?"
Başını salladı. Yüzündeki acı gözlerine çöreklenmişti, birini kaybetmiş ve onunla birlikte bir parçasını toprağa gömmüş biri gibi bakıyordu.
"Yok, beni apar topar Balıkesir'e yolladı son hafta. Evin güvenli olmadığını söyledi. Seni gelip alacağım dedi ama..."
"Gelemedi," diye tamamladım yarım kalan cümleyi.
Bakışları ellerinin arasındaki kahve fincanına kaydığında kaşlarını çatmıştı. Aklından geçen her ne ise birden gözlerini yüzüme odakladı.
"Sen araştıracak mısın bu olayı?"
"Evet," dedim, beklemeden.
"Öyleyse o dosyayı sana veririm. Tarık çok gizli, kimsenin bulamayacağı bir yere sakla demişti."
"Nereye sakladınız?"
"Mezarına."
Akıllıcaydı. Kimsenin bir ölünün toprağında cinayet dosyası aramazdı.
"Eğer olayı çözersen, Tarık'ın adı da temizlenir, öyle değil mi?"
Gülümsedim. Bu, umut vermek istemiyorum ama öyle olduğunu düşünmeniz lazım gülümsemesiydi. Bir şey daha söylememiştim. Kahvesini içtiğinde gözlerindeki dalgın ifade bu umuda ne denli ihtiyacı olduğunun kanıtıydı. Küçücük bir bebek vardı hemen yanında ve büyüdükçe sorular soracaktı. Babasını ona gururla anlatmak istiyordu. Artık ben de istiyordum.
🩸
Telefon bir kere daha çaldığında bakışlarımı ekrana çevirdim. Üçüncü kez evin güvenliği arıyordu. Burcu Hanım ile mezarlığa döndüğümüzde ve dosyayı alıp arabaya bindiğimde de aramışlardı. Her ne olduysa önemli duruyordu.
"Efendim," dedim aramayı açıp hoparlöre aldığımda.
"Atlas Hanım?"
"Evet."
Gözümü yoldan ayırmamaya dikkat ederken karşıdan gelen adamın sesini dinlemeye devam ettim.
"Atlas Hanım bir güvenlik ihlalini bildirmek için arıyorum. Korkarım evinize izinsiz girildi."
Kaşlarım çatıldığında arabayı sağ şeritte çekmiştim.
"İzinsiz mi girildi?"
"Evet," dedi, adam sıkıntılı bir sesle. "Eksik bir eşyanız var mı tespit etmek için gelmeniz gerekiyor. Yan dairenizdeki Kerem Bey ile de bir münakaşa yaşanmış, kendisi polis çağırmamızı istemedi ama eğer siz isterseniz..."
Münakaşa kısmı her şeyi açıklıyordu.
"Tamam," dedim, durumu anladığımı belli ederek. "Sorun yok, bir şeyin çalındığını düşünmüyorum."
"Atlas Hanım..."
"Siz raporu öyle tutun lütfen, benim şu an bir işim var."
Telefonu kapattığım gibi Kerem'i aradım.
"Atlas iyi misin?"
Kerem nefes nefese kalmış bir sesle konuşmuştu.
"Ben iyiyim de... Sen iyi misin asıl?"
Kerem, rahatlamış bir nefes verdiğinde kaşlarımı çattım.
"Sana ulaşamadım," dedi, panikle.
Arama bildirimi gelmemişti. Güvenliğin ısrarlı aramalarının arasında Kerem de vardı demek ki.
Arkasından kalabalık sesler geliyordu. "Sen neredesin?"
"NOX'da," dedi sıkıntıyla. "Atlas hiçbir yerde durmadan buraya gelmen gerekiyor."
"Tamam," dedim ve telefonu kapattım.
Parçaları birleştirmek zor değildi. Erdinç Kurtuluş belli ki peşime düşmüştü. Sadece ismim yeterli olduğuna göre sağlam bir ağı vardı. NOX'a gidince nasıl olsa detayları öğrenecektim ama Kerem de işin içine dahil olduğuna göre, Erdinç gözünü karartmış olmalıydı. Bir uğraşmalık manyağımız eksikti, o da olmuştu.
Gün yüzüne çıkalı 1 hafta bile olmamıştı ve peş peşe olaylar silsilesinin rüzgarında kalmıştım. Pars kesinlikle başa belaydı, eh ben de fena sayılmazdım.
Arka koltukta duran dosya şu an için tüm işlerden daha önemliydi ve ben onu incelemek yerine NOX'a gitmek zorundaydım. Üstelik Gölge ile konuşacak fırsatım da olmamıştı. Burcu Hanım'dan ona bahsedip bahsetmemeye henüz karar vermemiştim. Bunu düşünmem gerekiyordu.
Arabayı NOX'a giden yola çevirdiğimde gaza bastım. Bir an önce gitsem iyi olacaktı. Kerem'in sesi şaşırtıcı derecede panikti ve kendisi muhtemelen bölüm canavarı ile değil de, kapısında duran tasmalılardan biriyle karşılaşmıştı. Bu bile onu büyük paniğe sürüklediğine göre, Erdinç Kurtuluş güzel hamle yapmış olmalıydı.
Kafamın boşalması gerekiyordu ve bugünün şarkısı belliydi. Kaseti sarıp play tuşuna bastım.
NOX'a geldiğimde arabayı park edip telefonu ve anahtarı alarak çıktım. Danışma kısmında kimse yoktu, öğlenden sonra olmasına rağmen ana salonda boştu. Ne olmuştu, Erdinç Kurtuluş topla tüfekle mi saldırmıştı?
"Ne o," diye seslendim içeri doğru. "Korkup saklandınız mı?"
Cam ofisten baş ağrıtacak derecedeki sarılık değil de, esmer esmer esmer olan çıkmıştı.
Yüzünde sıkıntılı bir ifade vardı. Bakışları beni hızla taramış ama durgun ifadesi bozulmamıştı.
"Neredeydin?" diye sordu, Kerem kadar bariz bir endişeyle kaplı değildi sesi ama ciddiydi. Pars bir şeyi önemsiyorsa ciddileşirdi.
"Maaşımdan yarım gün kesersin patron," dedim, alaylı bir mahcubiyetle.
"Atlas, neredeydin?"
"Mezarlık ziyaretindeydim," dedim, yüzündeki ciddi ifade sinirimi bozmuştu. "Gelecek sefere tarif et de bir kova su da Sezin'e dökeyim."
Yüzündeki ifade dağıldığında burnumdan nefes vererek güldüm. İşte bu kadardı. Kimse karşısındakinin kim olduğunu unutmamalıydı. Ben Aras'ın kardeşiydim, benimle konuşurken benim için endişeli olamazdı. Benimle konuşurken öfkeli olabilirdi, alaylı olabilirdi, şaşkın olabilirdi ama asla endişeli olamazdı.
"Kerem içeride," dedi, kestirip atarak.
Bakışlarımı ondan çekip cam ofise ilerledim. Kerem koltuğun kenarında, yere oturmuş elindeki pamuğu dudağının kenarına bastırıyordu. Yüzü bir miktar dağılmıştı. Henüz geçmemiş yaralarına yenisi eklenmişti. Her kim yaptıysa eli kesinlikle Pars'tan hafifti, daha az hasar bırakmıştı.
"Bu kez sen de vurdun mu bari?"
Bakışlarını kaldırdığında kendini tutamayıp gülmüştü. Başını sallarken yüzünü buruşturdu.
"Senin karşına çıkan oldu mu?"
Başımı iki yana sallarken karşısına geçip dizlerimin üzerine oturdum.
"Dur tahmin edeyim... Erdinç'in kılıksız bir adamı eve girdi, bir şekilde karşı karşıya kaldınız ya da beni o kadar iyi araştırmış ki sana da ulaştı. Sonra senin eve girdi. Sen de tam o sırada evde olduğunda vur kır yaşandı." Parmağımı yüzüne doğru döndürdüm. "Sonuç bu."
Eh, dercesine başını iki yana salladı. Sol elinin işaret ve orta parmağını kaldırarak "2 adamı," dedi. "Senin evden gelen seslere çıktım, ne oluyor diye içeri dalınca... Sonuç bu."
Saçlarımı boynumun arkasına atıp birbirine dolayarak topuz yaptım. Yerimden kalkıp suların dizili olduğu rafa ilerledim. Buradaki dolapların birinde küçük bir ilk yardım çantası olacaktı. Çantayı bulduğumda açıp Batikon'u çıkardım. Pamuğa batırıp tekrar Kerem'in karşısına geçtim. Kapıda beliren kişiyi gördüğümde yere oturmak yerine biraz daha yaklaşarak Kerem'in bacaklarının üzerinde, dizlerimi yere yaslayarak durmuştum.
Pars arkamdan geçip masaya ilerledi ve sandalyeye oturdu. Neyse ki arkamda kaldığından ona bakmadan işime odaklanabiliyordum.
"Biraz acıyacak ama sen zaten alışkınsındır."
Kerem'in su yeşili gözleri yüzüme sabitlenmişti. Pamuğu yavaşça dudağına bastırdım. Sonuçta bir nevi benim sebep olduğum bir durumdu ve çözmek bana kalırdı.
Bacaklarının üzerinde olmam ona cesaret vermiş olmalıydı ki bir elini belime yasladı. Bileğinden kıvırıp bükmüyor olmamın tek sebebi, sırtıma vuran Akdeniz kıyısı bakışlardı. Ona malzeme veremezdim. Kerem'i önemsediğimi düşünebilirdi, kimseyi önemsemeyeceğimi bilmesine rağmen. Önemli değildi.
Dizlerimin üzerinde kalktığımda bu kez pamuğu kaşına bastırdım.
"Yaralandığımda artık sana geleceğim," dedi, çapkın bir gülümsemeyle. Bu gülümsemelere numara falan vermiş miydi acaba?
"Gelme," dedim, kaşından çektiğim gözlerimi su yeşillerine çevirdiğimde. "Erdinç benim sorunumdu, tüm yaralanmalarından ben sorumlu olamam."
Başını öne eğerek güldüğünde ben de gülümsedim. Aslında yakışıklıydı. Sadece çekicilik sonradan öğrenilen bir şey değildi ve Kerem sıradandı. Cazibe bir bütündü, görüntü ile sınırlı değildi.
Yaralarına antibiyotik krem de sürdüğümde işim bitmişti. Kerem hala gözlerimin için bakıyordu. Bende gerçek bir şey görmüyordu, dışımda gördüğünü sandığı ne ise onu beğeniyordu. Bu da onu sıradan yapıyordu. Beni hep sakin ve parlak düzlemler üzerinde görmüştü. Ayağımın altında dikenli teller varken nasıl biri olduğumu bilmiyordu. Bileğim kapana kısıldığında nasıl çığlık attığımı, daha fenası, bir çığlığı nasıl yuttuğumu bilmiyordu. Sadece Kerem değil, kimse bilmiyordu.
Bir kişi hariç, dedi Aras.
Kerem'in omuzlarına tutunarak kalktığımda elimdeki pamukları masanın altındaki çöp tenekesine attım.
"Şimdi," dedi, masanın ardında oturan kişi. "Erdinç seninle bir mesaj göndermiş olmalı, ne dedi?"
"Haa," dedi Kerem, Pars'a meydan okuyan bir ifadeyle. "Yolladı haklısın. Sana."
Pars bunu bekliyor gibi başını öne eğdi. Ayaklarını masanın üzerine uzatmıştı ve ciddi ifadesi kesinlikle eski yerinde değildi. Anlatın da bitsin, moduna girmişti.
"İklim sende kalabilirmiş," dedi Kerem, anlam veremeyen bir tonla. "O artık sarışını istiyormuş." Kerem'in bakışları bana döndüğünde kaşlarım çatılmıştı. "Tam onun kalemiymiş, vahşiymiş ve babasına hürmetler ediyormuş. Bir de..." Parmağını düşünür gibi bana doğru salladı. "Aralarında bir çekim olduğunu düşünüyormuş."
Kollarımı göğsümde bağlayıp dudağımı takdir edercesine büktüm. "Azimli biri."
Pars sıkıntıyla ellerini saçlarının arasına atıp karıştırdı. Bacaklarını masadan çekti ve cebindeki telefonu çıkardı. Bir yere girdi ya da birine mesaj attı. Sonra bana döndü.
"Evde kalmıyorsun," dedi.
"Anlamadım?"
"Çok net anladın," dedi. "Evde kalmıyorsun, Erdinç'in giremeyeceği üç yer var, biri benim evim."
"Yaaaa," dedim, kaşlarımı kaldırdığımda. "Yani diğer ikisinden birinde kalıyorum."
Pars'ın yüzünde keyifli bir ifade belirmişti. "Birinin tapusu Doğan Yarkın'ın, diğerininki Hakan Pars'ın üzerine. Seç lütfen, bekliyorum."
Sıkıntıyla aldığım nefesi bizzat Pars'ın yüzüne doğru üfledim. "Erdinç'e gideyim ben direkt, uğraşmayalım hiç."
"Bölüyorum ama," dedi Kerem yerden kalktığında. "Bu Erdinç kim?"
"Eski bir tanıdık," dedi Pars, Kerem'i başından atarak.
"Tanıdık? Senin bu tanıdık kafayı nasıl Atlas'a taktı?"
Pars sinirle güldüğünde Kerem'i karşısından çekmem gerektiğini biliyordum ama Kerem'in de biraz vura vura öğrenmesi gerekiyordu. Mesela Pars, üzerinde, ateşle yaklaşmayınız yazan biriydi. Kerem ise meşale ile yaklaşıyordu. Kerem biraz geç öğreniyordu.
"Atlas işi olmayan durumlara burnunu sokmayı sever," dedi Pars sevgi dolu bir sesle.
Aynı sevgi dolu ifadeyle ona bakmıştım. O kadar çok seviyordum ki kafasını kopartabilirdim.
"Atlas burnunu sokuyor ama adam sana haber yolluyor, ne iş?" Kerem imalı tonlaması ile yetinmemiş bir de göz kırpmıştı.
Acaba Kerem'e Pars'ın katil olduğunu söylemek için geç mi kalmıştım? Hemen şimdi söylesem belki hayatını kurtarabilirdim ama hayatını kurtarmayı isteyip istemediğimden emin değildim.
"Sen yine de Atlas'a uyma," dedi Pars, Kerem'in aksine sakin sakin sakin bir tavırla. "Burnunu öyle her şeye sokma."
Kerem hızla başını salladığında bir hamle yapmaya yeltenmiş ama araya girdiğimden fırsat bulamamıştı.
"Yani sen diyorsun ki, Erdinç başıma bela olmasın diye seninle kalacağım?"
Pars'ın bakışları bana dönmüştü. Neyse gözlerinde alaylı bir öfke vardı. Kaşlarımı kaldırdığımda dudaklarını keyifli bir gülümseme kapladı.
"Ben seni uyarmıştım," dedi, keyifli bir alayla. "Erdinç senin boyunu aşar demiştim ama sen bayılıyorsun oyunlara."
"Tamam," dedim kollarımı göğsümde bağladığımda. "Erdinç karşılığında verdiğin sözü tutacaksan eğer, ben de sana uyarım."
Kaşları havalandığında ifademi dikkatle süzdü. "Ben sana bir söz vermedim."
"Verdin," dedim, gülümseyerek.
Bakışlarını benden çekmiş ve Kerem'e yöneltmişti. Can güvenliği hakkında tereddütlerim vardı, umarım Kerem bu seneyi canlı atlatırdı.
"Tamam," dedi, beni taklit ederek. "Diyelim ben sana o vermediğim sözü tuttum, sen de Erdinç konusunda bana güvendin. Sonra?"
"Ne sonra?" diye sordum. "Bende kal dedin, sonrası ne?"
"Erdinç bir sorun olmaya devam edecek biliyorsun değil mi? Tamamen çözülene kadar."
"Tamamen çözmek?" Kaşlarımı merakla kaldırmıştım. "Ne yapacaksın Pars, bir kere başlayan duramıyor herhalde."
Kerem konuştuklarımızdan bir şey anlıyor muydu bilmiyordum ama Pars'ın yüzündeki sabır dilenen ifade keyfimi yerine getirmişti. Onunla kalmam gerekiyorsa kalırdım, sorun değildi. Ben güvende olurdum olmasına ama Pars için aynı şeyi söyleyemeyecektim. Bu başını daha çok belaya sokmak dışında bir şeye yaramayacaktı.
"Erdinç bir suçlu Atlas... Mekanında uyuşturucu yakalattık ama bu onun başını toptan belaya sokmaz, birkaç kişi feda eder ve çıkar işin içinden. Önemli olan onu tamamen ortadan kaldırmak, yani, hapse attırmak..."
"Yaaa," dedim, yapmacık bir ifadeyle. "Suçluyu adalete teslim edeceğiz yani. Hayret verici."
Burnundan nefes vererek güldüğünde ben de gülmüştüm.
"Bir kere daha," dedi Kerem araya girerek. "Bölüyorum ama ne anlatıyorsunuz?"
"Şimdi Kerem'ciğim, senin çok sevgili antrenörün bazı kahramanlıklar peşinde ama merak etme her şey benim kontrolüm altında."
Kerem düşünceli bir ifadeyle Pars'a bakmış sonra bana dönmüştü. "Onunla kalmana gerek yok," dedi, gözlerini Pars'ın Akdeniz kıyılarını yaşatan ama tam şu an kızgın kumları andıran gözlerinden çekmeden. "Yan dairende ben oturuyorum."
İçime su serpilmişti doğrusu. Ben nasıl daha önce bunu düşünememiştim. Tabii ya, yan dairemde Kerem Soykan oturuyordu. Yılların UFC dövüşçüsü Pars'ı yerle bir etmiş bir şampiyondu kendisi. Keşke bu gerçek daha önce aklıma gelseydi.
"Bence senin yüzüne biraz zaman verelim, yaralar kapansın."
Kerem bozulmuştu bozulmasına ama bazen de gerçekleri şak diye söylemek gerekiyordu. Kibarlık, lafı dolandırma falan hiç bana göre değildi. Birinin beni korumasına ihtiyaç duyduğum için Pars'ın teklifini kabul etmemiştim, en büyük ve son hedef Pars olduğu için kabul etmiştim. Ne kadar yakın olursam hançeri o kadar çabuk saplardım göğsüne. Bunun Kerem ile ya da Erdinç ile bir ilgisi yoktu. Döndüğümden beri her şey sade ve sadece Pars ile ilgiydi.
"Tamam," dedim, bakışlarımı Pars'ın kızgın kumlar gibi parlayan gözlerine çevirdiğimde. "Bu akşam sende kalırım."
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro