Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 60 • Karanlığa Esir Günışığı


Holaaa,

Instagram'da bunun Atlas'ın yaşadıklarını ve Taşkıran olmasını anlatan bir bölüm olacağını söylemiştim. Okuyacaklarınız bu bölüm ile sınırlı kalmayacak. Atlas'ın Görkem ile yapacağı anlaşmayı ve bu anlaşmaya nasıl ikna olduğunu yazacağım bir bölüm daha gelecek ama hemen bu bölümden sonra değil. 61'de yeniden güncelde olacağız. 

Sevgiler, öpücükler...

İrem Pelin xx

🩸

Süresiz günlerin karanlığından beni çekip alan Pars olsaydı, ne olurdu?

Süresiz günler bitti. Kaçıp saklandığım günler de öyle... Her şey bitmeye mahkûmdu. Yazlar, oyunlar, oyun arkadaşlıkları ve aşklar.

Hepsi bitmişti. Ben bitmiştim. Pars bitmiş miydi? Kolları etrafımı öyle sıkı, öyle güçlü, öyle bırakmamak üzerine sarıyordu ki bitmemiş olmalıydı. Bir tek Pars, bir tek o bitmemeliydi.

Benden geriye ne kalacaktı?

Oyunlar mı? Şarkılar mı? Anları ölümsüz kılmak uğruna çektiğim fotoğraflar mı?

Hiçbiri değil.

Benden geriye Pars kalacaktı.

Dakikalardır tuttuğum nefesimi bırakırken kokusunu içime çektim. Bana daha sıkı, tüm korkularımı savuşturacak kadar güçlü sarıldı. Karanlığın içine sızıyordu sesi, kokusu... Pars beni karanlıktan çekip almak için mi gelmişti?

"Pars..." diye fısıldadım, dudaklarım boynuna değerken.

"Buradayım."

Fısıltısı saçlarıma çarpıp içime yayıldığında korkumun yerini yenisi aldı. Kollarının arasından çıkmaya çalıştığım "Kal," dedi.

Sessiz kabullenişim saçlarımın üzerine bırakılan belli belirsiz öpücükle ödüllendirildiğinde içimden geçirdiğim aynıydı.

Kal

"Atlas..."

Pars'ın sesini bir kez daha duyduğumda zihnimdeki sis dağılmaya meyletti.

"Korkma."

Bir hareketlilik oldu. Pars benden uzaklaşmadı ama kıpırdadı, hemen sonra fısıldayan sesinden daha tok çıkan bir sesle "Susturun şu havai fişeği" diye bağırdı. "Onat! Ulaş şunlara."

"Deniyorum."

"Acele et!"

Kalabalık seslerden irkildiğimde aynı hareketlilik tekrar yaşandı. Aklım giderek karışıyordu. Pars burada mıydı? Bana sarılan o muydu? Yoksa ben yine bana sarılanın Pars olmasını mı umuyordum?

"Karşıdan geliyor ses. Tamam, halledeceğim ben."

Biri konuştu. Onat olmalıydı. Onat buraya ne zaman gelmişti?

"İklim..." dedi, Pars. Sesi yakındaydı ama bu kez bağırmamıştı.

Biri, belki Pars, beni omuzlarımdan tuttuğunda irkildim. Hemen sonra başka bir ses duyuldu, çok yakından bir gürültü koptu. Kulaklarımı kapatıp sesten kaçmaya çalıştığımda etrafımdaki hareketlilik arttı.

"Murat'a söyle arabayı getirsin. Hastaneye gidiyoruz."

Masanın altına girmeye çalıştığım sırada sırtım sert bir yere çarptı.

"Bağırarak konuşuyorsun. Daha çok ürkmesine neden oluyor. Çekiştirip durdukça da kendini güvensiz hissettiriyorsun."

Konuşan Göktuğ'uydu. Sesi o kadar da yakında değildi. Pars geçmelerine izin vermiyor olmalıydı.

Beni tekrar tuttuğuna "Atlas," dedi neredeyse fısıldayarak. "Gözlerini aç. Bak hiçbir şey yok. Bana bak."

"Ali çekil."

Görkem'in sesi yakından geliyordu.

"Çekil."

Sesi daha da yaklaşmıştı. Havai fişek sesleri nihayet sustuğunda ellerimi kulaklarımdan yavaşça çektim.

Etrafımdaki hareketsizlikten Pars'ın olduğu yerden kıpırdamadığını anlamıştım. Kirpiklerimi araladığımda bakışları üzerimdeydi. Yutkunmaya çalıştım. Pars'ın tamamen uzaklaşmamış ama bana hareket edecek kadar boşluk bırakmıştı. Ondan uzaklaştığımda gözlerindeki acı benim eserimdi. Göğsüm bu farkındalıkla sıkışırken bir ses daha koptu terasta. Öyle büyük bir patırtı duyulmuştu ki dudaklarımdan kopan bağırışa engel olamamıştım.

"Ali, müsaade eder misin?"

Görkem, Pars'ı önümden çektiğinde başımı kaldırıp bana doğru eğdiği yüzüne baktım.

Görkem yavaştan da yavaş hareket ederek usulca göz hizama indi. "Şampanya patladı," dedi. "Son duyduğun ses bir şampanyadan çıktı." Kısa bir an için terasın iç kısmına doğru baktı ve bana geri döndü.

"Veuve Clicquot."

Bana sakince bakarken gözleriyle nefes almamı söyledi. İşaretiyle derin bir nefes aldım ve yavaşça verdim.

"Aile yemeği gibi görünüyor," diyerek devam etti açıklamaya. "İki genç var masada, bir kadın ve bir erkek. Kadın lacivert bir elbise giymiş. Çatık kaşlı biri. Kız erkekten büyük."

Başımı usulca sallarken sakin bir ritimde konuşmaya devam etti.

"Kız üniversiteye gidecek olabilir. Kutlama onunla ilgili görünüyor."

Bir kere daha yavaşça nefes verdim.

"Seni asıl korkutan havai fişekti. Işığı fark ettin değil mi?"

Başımı belli belirsiz salladım.

"Güvendesin."

Görkem bunu tekrar etmemi istercesine söylediğinde "Güvendeyim," dedim.

Güvendeydim.

İstanbul'dayım. Fas'ta değil.

Görkem yavaşça ayağa kalktığında bana elini uzattı. Gözlerim bir süre bana uzanan elinde durdu. Bir kez daha derin bir nefes aldım ve eline tutunarak yerden kalktım.

Güvendeyim. Havai fişekti patlayan, silah değil. İstanbul'dayım. Fas'ta değil.

Görkem'in elini tutarak yerden kalktığımda gözlerim karşı konulmaz bir şekilde ıslak toprak rengi gözlere çekildi. Pars'ın kararsız bakışları kirpiklerimin bir kez daha örtülmek istemesine neden oldu.

24 Mayıs 2021, 
MOROCCO / FAS

Bazı anlar bulanıktı. Silah seslerinin kesildiği anı hatırlamıyordum. Odadan çıktığım anı hatırlıyor ama nasıl çıktığımı hatırlamıyordum. Bilincim mi kapanıyordu? Odadan nasıl çıkmıştım hatırlamıyordum.

Evden çıktığım an hissettiğim ilk duygu neydi? Hatırlamıyordum. Nefes almaya çalışmam dışında hiçbir şey hatırlamıyordum. Gözlerim gökyüzünden kaçınırken ben usulca nefes almıştım. Belki de hatırlayabildiğim tek ezber hareket bu olduğundadı.

Helikoptere binmek için hareket ettiğimizi anladığımda tek bir şey söylemeye yeltenmiştim. Daha doğrusu sormaya.

Pars iyi mi?

Konuşacak kadar gücüm olmadığını dudaklarımı araladığımda fark etmiştim. Gözüm karardığında bilincimin kapanmak üzere olduğunu anlamış ama yapabileceğim hiçbir şey kalmadığından kendimi düşüşe bırakmıştım. Yüksekten, çok yüksekten o düşüşe. 

Gözümü tekrar açtığımda helikopterdeydik. Koluma serum takan bir kadın ve hızla beni muayene eden bir erkek vardı iki yanımda. Korku ve panikle ellerinden kaçmaya çalıştığımda beni olduğum yerde sabit tutmak için direnmişlerdi. Başımı çevirdiğimde tam karşımda gözlerini üzerime dikmiş ve dikkatle bana bakan Görkem Taşkıran oturuyordu. 

Kirpiklerimi araladığım ilk an gözlerimin yeniden kapanacağını anlamış buna da ilkinde olduğu gibi karşı koyamamıştım.

Helikopterden inerken gözlerim bir an için yeniden açılmış hemen sonra tekrar kapanmıştı.

Kendimi zorluyor, uyanmaya ayılmaya çalışıyor ama bir türlü başaramıyordum. Korkuyordum. Kaçma dürtüm ağır basıyordu. Kimdi bu insanlar bilmiyordum. Bana yardım etmek istiyor gibi görünen ve doktor olduklarını düşündüğüm insanlara bile güvenmiyordum. Tanımıyordum onları. Belki gerçekten doktor değillerdi. Belki beni kurtarmamış başka bir esarete götürüyorlardı. Gözlerimi açmalıydım.

Görkem Taşkıran tüm bu kargaşanın içinde en bilindik insandı olmasına rağmen sadece birkaç kez gördüğüm biriydi, onu tanımıyordum. Ona da güvenemezdim.

Helikopterden indiğimde beni nereye götüreceklerdi? Müdahale etmem gerekiyordu. Koluma taktıkları seruma uzanmaya çalıştım. Beni bu mu uyutuyordu? Belki de özellikle baygın olmamı istemişlerdi. Kimdi onlar? Kimdi beni özellikle uyutmak isteyenler. Görkem neden buradaydı? Pars neredeydi? Pars'ı aramış mıydı? Pars nerede olduğumu bilmeliydi. Aklımdan geçen sorular dudaklarımdan dökülemeden yeniden kapandı gözlerim.

25 Mayıs 2021

Karanlığı aşan güneşin içeri sızma telaşıydı. Güneş yüzüme vuruyordu. Bir teslim oluş gibi güneşe tutunmak istedim. Kim bilir kaç zaman sonra ilk kez tenime güneş değiyordu.

Sabah olmuştu.

Küf kokulu, havasız, penceresi tahtalarla örülü odadan çıkmıştım. Çıkmıştım da kurtulmuş muydum?

Kuru dudaklarım aralandı. Bir kadın, adımı söyledi. Kadının sesinden kaçmaya çalıştım. Adımı nereden biliyordu? Bir uçaktaydım. Helikopterden uçağa geçmiş olmalıydık. Uçak nereye gidiyordu?

Kadın bir şey söylüyordu ama ne dediğini anlamıyordum. Arapça değildi konuştuğu dil. Neredeydim? Konuştuğu dili anımsıyor ama çıkaramıyordum. Birkaç kelime daha söylemeliydi. Bildiğimden emindim.

Birden arkasını döndü ve uçağın diğer tarafına doğru konuşmaya başladı. Sustuğunda hızla yanımdan çekilmişti. Bunu yattığım yere yaklaşan biri sebebiyle yaptığını anlamış, birkaç saniye sonra o biri bir isim kazanmıştı. Görkem yanıma ulaştığında mesafeli bir ifadeyle bana baktı.

"Nasıl hissediyorsun? Daha iyi misin?"

Sorusunun cevabını bilmiyordum. Dudaklarımı aralasam da konuşmak için yeterli gücü bulamıyordum.

"İtalya'ya giden bir uçaktasın," dedi, sormadığım soruyu cevaplayarak. "İlk kontrollerini yaptılar fakat yeterli değil. Milano'ya gidiyoruz, orada daha kapsamlı bir hastanede bakılacaksın."

"Pars..."

Konuşmak için gücümü topladığında dudaklarımdan ilk dökülen adı olmuştu.

"Hayatta," dedi Görkem.

İlk bunu merak ettiğimi düşünmüş olacak ki sadece adıyla sorduğum soruya bana dayanma gücü verecek şekilde cevap vermişti.

"Telef-"

Mırıldanmaya çalıştığım sırada gözlerim yeniden karanlığa esir düştü.

Ne kadar süre geçtiğini bilmediğim bir zamanın sonunda yeniden uyandığımda uçaktan indiriliyordum. Milano'ya gelmiş miydik? Havaalanından ambulansa aktardığımda çevremdeki hareketlilik korkudan kilitlenmeme sebep olacak düzeydeydi. Gözlerim kendiliğinden kapandığında zihnim çoktan kendini kapatmıştı.

30 Mayıs 2021,
MİLANO / İTALYA

"Uyanıyor."

Biri konuştu. Konuştuğu tek kelime öylesine tanıdıktı ki ağlamak istedim.

"Abi, uyanıyor."

Gözlerim açıldığında ilk gördüğümde bana çocuksu bir heyecanla bakan bal rengi gözler oldu. Gözlerin sahibinin tanıdık olduğunu biliyordum ama aklım bir türlü doğru çalışmıyordu.

"Atlas," dedi, yüzü anlam veremediğim bir gülümsemeyle aydınlanırken. "Uyandın."

"Göktuğ, doktora haber ver gelip kontrol etsinler."

Görkem Taşkıran hatırlayamadığım ismi söylediğinde aklımdaki yoğun bulut dağıldı. Göktuğ, Görkem Taşkıran'ın kardeşiydi. Bunu biliyordum. Bunu hatırlamıştım.

Neden buradaydı? Görkem Taşkıran, asıl o neden buradaydı? Benim yanımda olmalarının nasıl bir mantığı vardı? Benden ne istiyorlardı? Neden kimse Pars'ı çağırmıyordu?

Canım yanıyordu. Ağrı çok keskindi. Başım çatlıyordu. Gözlerim sızlıyordu ve bacağımdaki ağrı dayanılmaz boyuttaydı.

"Sakın tekrar uyuma."

Kardeşi odadan çıktığında görüş alanıma Görkem Taşkıran girdi.

"Birkaç gündür uyanmanı bekliyoruz," diye açıkladı. "Vücudun susuz ve besinsiz kalmış bu da bağışıklığını zayıflatmış. Serumla takviye yapıldı ama kilon normalden oldukça düşük."

Bilmem gerektiğine inandığı bilgileri sıralarken dudaklarımı zorlukla araladım. Boğazım, dudaklarım kupkuruydu.

"Su içmek istediğini biliyorum ama doktoru beklemeyi tercih ederim. Belki içmemen gerekiyordur."

Sakin sesi ve kelimeleri tane tane söyleyerek konuşması son bulduğunda gözlerim odada dolaştı. Standart bir hastane odasıydı, sadece özel olarak seçildiğini belli edecek kadar büyüktü. Kafam karışıyordu. Burada olmam güvenli miydi? Ya burayı da bulurlarsa? Kim bulacaktı burayı? Canavarlar mı? İsimleri yoktu. İstemiyordum burada kalmak.

"Pars?"

"Pars ile iletişime geçmeden önce kendine gelmeni bekledim. Bilmen gereken bazı durumlar var. Koşulları tam olarak anlayıp değerlendirmelisin."

Anlamıyordum. Anadilimde konuşuyor olmasına rağmen cümleler zihnimde bir anlam ifade etmiyordu.

Görkem konuşmaya devam etmeden önce odanın kapısı tekrar açıklı ve içeri orta yaşlı bir adam girdi. Adam uyandığımı görünce Görkem Taşkıran'ın kardeşi kadar olmasa da mutlu olmuştu.

Yanıma yaklaştığında birkaç soru sordu. Cevaplarını bildiğimden emin değildim. Beni hızlıca kontrol etti. Bir şeyler söyledi. Kan değerlerim, durumum ve işte nasıl bakılmam hakkında bilgiler verdi. Görkem dinledi. Ben dinlemedim. 

Pars'ı neden arayamıyorduk? Pars'ı aramalıydık. Burada kalmak istemiyordum. Adam İtalyanca konuşuyordu ve ben artık sadece Türkçe duymak istiyordum. Bildiğim bir dilde bile olsa anadilim dışındaki tüm konuşmalar güvensiz hissettiriyordu. Korkuyordum. Hissettiğim güvensizlik korkumu perçinliyordu. Çok korkuyordum. Göğsüm sıkışıyordu. Sanki biri boğazımı eliyle sıkıyordu.

"Atlas."

Boğuluyormuş gibi hissediyordum. Boğulmamak için kendimle, bedenimle, zihnimle savaşmak zorunda kalıyordum. Bunu sürekli tekrar ve tekrar yapmam gerekiyordu. Kendimle, zihnimle savaşmaktan yorulmuştum. Neden Pars'ı arayamıyorduk? Arayabilmeliydik. Pars gelmeliydi. Pars beni gelip buradan alırdı. Biri Pars'ı arayabilir miydi?

"Atlas, nefes al."

Doktor beni sabit tutmaya ve işte kafamın içindeki girdaptan dışarı çıkartmaya çalışırken istediğim tek şey gitmekti. Kablolardan ve doktorun ellerinin arasından sıyrılıp gitmek... Belki de ilk kez bu kadar karşı konulmazdı gitme arzusu. Gitmeliydim. İlk kez İstanbul'dan uzağa değil. İstanbul'a.

Eve dönmeliydim. Pars'a. Abimin hala konuştuğu o şehre.

Gitmek değildi istediğim. Ben geri dönmek istiyordum. Pars'a ve şehre...

Uzun zamandır hep olduğu gibi bana dışarıdan uygulanan gücün kaynağı kazandı ve ben kaybettim. Gözlerim kapandı. Uyku muydu bu daldığım? Yoksa beni içine çekip duran o karanlık mı?

Karanlıktı.

Güneşe öyle uzun süre hasret kalmıştım ki artık emindim karanlığın kazandığından. Artık emindim kaybettiğimden. Güzel bir yenilgi de değildi bu. Bir oyunda Pars'a yenilmekle eş tutulamazdı. Bilsem başka bir kelime kullanırdım. Yenilgi Pars'la özdeş kalmalıydı. Kaybolmak? Hayır hayır. Yok olmak demeliydim, kaybolmak içinde bulunabilirlik taşırdı.

Karanlığın asıl sahiplerini çok sonra öğrenecektim. Bir de bir daha hiç bulunamayacağımı.

12 Haziran 2021,
MİLANO / İTALYA

Günler sonra gözümü tekrar açtığımda. Görkem bacağımdaki ameliyatın tekrarlandığını söylemişti. Bacağımdaki ağrının boyutu öyle yoğundu ki bana düzenli olarak yüksek doz ağrı kesiciler veriyorlardı. Ağrı kesicilere eklenen diğer ilaçlar da sürekli uyumama neden oluyordu. Kaç gün geçmişti sormamıştım çünkü bir önemi yoktu. Günler adlarını yitireli çok olmuştu. Günleri çoktan unutmuşum. Kendimi hatırlamamın tek sebebi Pars'tı. Pars'ı hatırladığım sürece kendimi unutamazdım.

Hastanedeki günler birbirine eklenirken artık iyileşmeye başladığımı söylemek için geldiğinde Görkem Taşkıran ilk kez o gün öğrenmiştim hangi günde olduğumuzu.

12 Haziran'daydık. Yarın şehre dönebilirdim. İdil'in dediği gibi ben severdim Pars'ın doğum günlerinde iz bırakmaya. Bundan daha büyük bir iz bilmiyordum. Ona geri dönebilirdim. Bekliyordu, biliyordum. Emindim bundan. Beni arıyordu. Delirmiş olmalıydı. Pars'a geri dönmeliydim.

"İstanbul'a..."

Kelimeler zihnimde sıralandığı gibi dökülmüyordu dudaklarımdan. Uzun zamandır konuşmamıştım. Ne kadardı o uzun zaman bilmiyordum, günleri çoktan unutmuştum. Belki de konuşamıyor olmamın sebebi beni günlerdir hastane tuttukları şeylerle alakalıydı bilmiyordum ama kendimi anlatmam çok zordu.

Görkem Taşkıran'ın duygudan yoksun gözlerinden kelimeleri çözmeye çalışmak da en az kendimi anlatmak kadar zordu. Onu tanımıyordum, aklından tam şu an ne geçtiğini bilmiyor, bilmediğim gibi ilgilenmiyordum da. Şehre dönmek istiyordum. Pars'a dönmeliydim.

"Doktorla görüşmen lazım önce, taburcu olabileceğini söylendiği takdirde hastaneden çıkarsın."

Kelimeler içimden geçeni anlatmaya yetmeyeceği için başımı iki yana sallayarak ettim itirazımı.

"Doktor gelsin, o sana açıklar yapılması gerekeni."

İstemiyordum. Gitmek istiyordum ya da işte dönmek.

Doktor geldiğinde anlattığı hiçbir şey yeterli değildi. Cümlelerin hiçbirinde Pars'a gidemezsin dememişti. Öyleyse gidebilirdim.

Görkem Taşkıran doktorla dışarı çıktığında etrafa bakındım. Beni şimdi de burada mı esir tutacaklardı? Odanın içine güneş sızıyordu. Yaşadığım artık pencereli bir esaret miydi? Pencereye ihtiyacım yoktu ki gökyüzü çoktan düşmüştü. Aras susmuş, ben kaybolmuştum.

Odanın kapısı aralandı. İçeri esaretimin soylu koruyucusu girdi. Beni Pars bulamazken, Görkem Taşkıran nasıl bulmuştu?

13 Haziran 2021, 
MİLANO / İTALYA

Uykunun içinden sıyrılıp çıktığımda kısık gözlerle odaya baktım. Dışarısı karanlıktı. Gece mi olmuştu yoksa yine günler mi geçmişti? Emin değildim.

Önce odanın boş olduğunu düşündüm. Çok geçmeden yatağın yanındaki iki koltukta uyuyan Görkem Taşkıran'ın kardeşini fark ettim. Onun burada ne işi vardı? Neden burada uyuyordu? Kalabileceği bir sürü yer yok muydu? Neden İtalya'daydı? Asıl ben, ben neden İtalya'daydım?

"Uyanmışsın."

Kapıdan içeri giren adamı o konuştuğunda fark ettim.

"Üşüdün mü? Göktuğ'a pencereyi kapatmasını söylemiştim ama senin sıcaktan bunalmanı istemedi."

Beni tanıyor muydu?

"Yiyecek bir şeyler almıştım. İster misin? Gerçi sana uygulanan bir diyet vardır, affedersin düşünemedim."

Dudaklarım aralandığında hiçbir şey söylemeden geri kapandı.

"Nasıl hissediyorsun? Kontrol etmeleri gerekiyorsa birilerini çağırabilirim. Durumuna çok hâkim değilim. Görkem'in İstanbul'a dönmesi gerekti. O zamana kadar yanında sadece Göktuğ kalsın istemedik."

Bir şey diyemediğimi fark edince "Birkaç güne gelecek," diye ekledi.

Yatağın tam karşısındaki koltuğa oturdu ve yemek poşetlerini karıştırmaya başladı. Tam o sırada sağ tarafımdaki koltukta bir hareketlilik oldu.

"İnanç," dedi Göktuğ uykulu bir sesle. "Otelde niye kalmadın?"

Adamın kim olduğunu hatırladığımda gözlerim kısıldı. Görkem Taşkıran yokluğunda başıma kardeşini ve kuzenini dikmişti.

"Görkem burada kalmamı istedi."

Esnerken başını salladı ve ayaklandı. Kuzeninin yanına gideceğini düşünmüştüm ama o hemen yan tarafımda duran suya uzandı ve yanıma yaklaştı.

"Susadın mı?"

Cam şişenin kapağını açtı ve yandaki bardağı doldurdu. Susamıştım. Önce suyu içmeyi reddetmek istedim. Görkem gibi onu da sadece birkaç kez görmüştüm ve kimseye güvenmemen gerektiğini zor yoldan öğrenmiştim. 

Elindeki bardağı bana yaklaştırdığında ondan uzaklaşarak yatakta geri çekildim. 

"Kendin mi içmek istersin?"

Bana sakince bakıyordu. Hastanede başka insanlar olmalıydı, bana herkesin ortasında zarar veremezlerdi. Yapacak olsalar bunu ben uyurken çok daha kolay yaparlardı. Çok susadığım için ve bana zarar vermeyeceklerine inandığım için suyu içtim. İçerken düşüncelerimin arasından sıyrılıp gelen sesler buranın bir hastane bile olmama ihtimalini fısıldıyordu. Belki İtalya'da bile değildik.

Esaretim bitmemiş, sadece şekil değiştirmişti.

"Atlas," dedi, sesini özellikle küçük tutmaya çalışarak. "Hemşire istersen biraz hava alabileceğini söyledi. Bacağını çok yormadan tabii... Hazır gecenin ikisinde uyandık. Bahçeye çıkmak ister misin?"

Söylediği her kelimede şaşkınlığım daha da arttı. Dışarı mı çıkacaktım? Bahçeye?

"Emin misin?"

İnanç'ın tereddütlü sesine aldırmamaya çalıştım.

Gökyüzünün altında duracaktım, öyle mi?

"İstersen seni çıkarabilirim."

Çıkarabilir miydi?

Yüzümdeki ifadelerden ne sonuç çıkarıyordu bilmiyordum ama ben aynı anda onlarca şey düşünüyordum. Bilerek mi yapıyordu? Benimle samimiyet mi kurmaya çalışacaktı? Belki de benden almak istedikleri bir şey vardı. Ne alabilirlerdi? Görkem Taşkıran madem İstanbul'a gitmişti beni de götürebilirdi. Götürmemişti. Neden götürmemişti? Üstelik kardeşini ve kuzenini başıma dikmişti. Ne vardı aklında? Neden beni özellikle burada tutuyordu?

Benden cevap beklediği için usulca başımı salladım. Dışarı çıkarsam elimde daha çok veri olurdu. Gerçekten İtalya'da mıydık onu öğrenirdim. Peki daha önce neredeydim? Arapça konuştukları yer neresiydi?

Tekerlekli bir sandalye getirdi ve beni yavaşça, çok yavaşça sandalyeye oturttu. Kuzeni ona yardımcı olmuş ve bacağıma ikisi de özellikle dikkat etmişlerdi. Hastane önlüğünün üzerine giymem için tişört vermek istediklerinde gerek olmadığını anlatmak için başımı iki yana sallamıştım. Aynı kıyafetlerin içinde olmaya alışkındım. Eski ben değil, benden geriye kalan alışkındı.

Normalde ne kadar neşeli biriydi bilmiyordum ama gözümü açtığım her an bir partinin ortasındaymışız gibi davranıyordu. Mimiksiz suratım ve dışımdan birkaç kelime edebiliyor oluşum onu biraz bile durdurmuyordu.

Tekerlekli sandalyeyi odadan dışarı sürerken kuzenine bir şey dedi ama odaklanamadım. Odaklandığım tek şey açık havaya çıkacak olmaktı.

Koridor boyunca ilerledik. Karnıma kramp giriyordu. Kısacık bir an sonra hastanenin giriş kapısına ulaştık. Büyük bir hastanedeydik ve evet burası gerçek bir hastaneydi. Beni kandırmamışlardı. Belki bu da iyi niyetli olduklarını düşünmem için yaptıkları bir şeydi.

Yüzüme vuran havayla gözlerim kocaman açıldı. Bir şey söyledi ama dinlemedim. Rampadan aşağı doğru indiğimizde ürktüm, düşmekten korktum ama sonra geçti. Bir banka doğru ilerlediğimizde küçük bir çocuk gibi şaşkındım.

Nefes almaya, çok uzun zaman sonra ilk kez gerçekten nefes almaya çalıştım. Bir banka doğru ilerledi ve önüne geçirerek durdu. Bir süre karanlık bahçeye baktım. Etrafta tek tük insan vardı. Göktuğ banka oturacak sandım, oturmadı.

"Bize içecek bir şeyler alayım," dedi.

Beni yalnız mı bırakacaktı? Dışarıda? Tek ?

"Ne içmek istersin? Gerçi seçeneklerin su ile sınırlı sanırım. Sana yanlış bir şey içirirsem abim dört yaşımda bahçede kaybolan tavşanımdan başlayarak tüm sorumsuz davranışlarımı sıralayarak nasihat verir."

Sessiz kaldığımda yine bir partinin ortasındaymışız gibi neşeyle "Su öyleyse," diyerek yanımdan ayrıldı.

Gerçekten gitti. Hızlı adımlarla hastane binasına doğru ilerledi. Sırtım hastaneye dönük olduğundan onu göremiyordum artık. Bakışlarım tekrar bahçeye döndü. Tek başınaydım. Ne kadar zaman sonra ilk kez tek başına kalıyordum bilmiyordum. Görkem Taşkıran 12'sinde olduğumuzu söylemişti ve artık gece olduğuna göre 13'ündeydik.

Bugün Pars'ın doğum günüydü.

Onu son görmemin üzerinden 5 ay 27 gün geçmişti.

Artık tarihi bildiğime göre hesaplayabilmiştim. 5 ay 27 gün... Hissettiğim çok daha uzundu. 5 ay değil, 5 yıl deseler yine de ikna olmazdım.

Gözlerim ellerime kaydığında kaşlarım çatıldı. Ellerim yabancıydı. Tırnaklarımın kenarları sertleşmişti ve etleri kopmuştu. Ben mi kopartmıştım? Bazılarının yaraları hala açıktı. Kısaydı bir de, normalden de kısa. Eğri büğrü bir kısalıktı bu. Tırnaklarımı kopartıyor muydum?

İçimi kaplayan huzursuzluk beni ansızın yakaladığında elim hastane önlüğünün önüne kaydı. Çıkarmak istedim. Çıkaramazdım. Nefes alamadım bir an hemen sonra bir şey oldu, biri omzuma dokundu. Korkarak irkildiğimde sessizce yaklaştığına pişman olmuş gibiydi.

"Pardon, korkutmak istemedim."

Elinde tuttuğu pastayı bana doğru uzattığında yüzünde aynı gülümseme vardı.

"Bunu buldum, yani etrafta pastane vardır da bu saatte açık mıdır bilemedim. Arayabilirdim aslında. İstersen gidebilirim. İster misin? Yalnız kalmak istemezsin diye düşündüm. Daha büyük bir pasta mı olsun isterdin?"

O cümleleri sıralarken ben öylece ona bakmaya devam ediyordum.

"Kırmızı balon bulamadım," dedi diğer elini bana doğru uzattığında. "Bunu çocuklar için satıyorlar sanırım. Balon yerine geçer mi?"

Elindeki oyuncuğa baktım.

"Önce pastayı üflemek istersin tabii. Sonra dilekler için baloncuk patlatırız."

Anlamıyordum. Ne yapmaya çalışıyordu?

Banka oturduğunda uca gelerek benimle hizasını yaklaştırmaya çalıştı ve cebinden çıkardığı çakmağı yaktı. "Mum yoktu."

Gözlerim kısıldığında yüzümdeki ifadeden anlamadığımı fark etmiş olmalıydı ki çakmağı söndürüp dikleşti.

"Pars ile ilgili bir şey yaparsan belki eskisi gibi hissedersin."

Kaşlarım havalandığında konuşmaya devam etti.

"Dur baştan alayım, kafan karıştı haklısın. Çok uzun zamandır seni arıyoruz," dedi. "Patlamadan bir süre sonra Pars abimi görmeye geldi."

Pars dediği an tüm dikkatim ona yönelmişti. Bunu fark ettiği için bir an için bana tebessümle baktı. Ne istiyordu? Neden bana böyle davranıyordu? Anlamıyordum.

"Gelmiş daha doğrusu. Ben LA'deydim o sıra. Eve döndüğümde abim seni arıyordu, İnanç seni arıyordu. Dağhan ve tüm ekibi seni arıyordu. Ki kendisi Amerikan filmlerindeki özel timlere taş çıkarır, onun birini bulamaması imkansız. Önce anlamadım, neden seni arıyorduk? Sonra herkesin senin kaçırıldığını düşündüğünü fark ettim. Bu korkunç bir şey Atlas... Neyse tatsız kısımları geçelim, konuşmak istemiyorsundur. Ve seni bulduk. Abim haber alır almaz Fas'a gitti."

Fas. Arapça konuşulan o yer Fas'tı.

"Şimdi buradasın. Seni o kadar uzun zaman aradık ki bir gün bulduğumuzda sana nasıl davranmam gerektiğini çok düşündüm. Anne ve babamdan sonra ilk kez tanıdığım birinin başına bu kadar korkunç bir şey geldi. Annem öldüğünde 12 yaşındaydım, keşke çok hatırlamıyorum diyebilseydim ama hatırlıyorum. Öldüğü zamanı yani, yoksa onu hatırlamasaydım üzülürdüm. Babam tutuklandığında ise... İşte biliyorsun."

O aralıksız konuşmaya devam ederken öylece ona bakıyordum. Beni nasıl aradıklarını, korktuklarını, bulunmam için her yolu denediklerini anlatırken bir yandan da kendi üzüntüsünden bahsediyordu. İyi de neden? Neden ortadan kaybolmamdan bu kadar etkilenmişti?

"Abini tanımıyordum ama birkaç kez denk gelmiştik. Babanın arada bizim eve geldiğini hatırlıyorum. İkisi de artık yok ve sen kaçırıldın."

Göktuğ'un yüzü üzüntüyle buruştuğunda kaşlarım çatıldı.

"Abim bana durumu anlattığında aklıma ilk gelen bu oldu. Abin ölmüştü, baban ölmüştü. Üzgünüm böyle söyleyince de acını deşmiş oldum. Anlatmak istediğim, kaybolman ve başının dertte olma ihtimali beni etkiledi. Abim üzüldüğümü fark ettiğinde benden yardım istedi, seni arama görevini bana verdi ve ben daha önce gittiğin tüm ülkelere gittim. Seninle konuşan, tanışan herkesle konuştum."

Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Doğru mu söylüyordu? Hayır. Yalan söylüyor olmalıydı. Neden böyle bir şey yapacaktı ki? Yapmazdı. Kimse birkaç kere gördüğü biri için böyle bir çaba ve vakit harcamazdı.

"Seni tanıyor gibiyim," dedi. "Çektiğin fotoğrafların bazılarına sanal depolama alanlarından ulaştık. Bunun için üzgünüm ama bir iz bulmaya çalışıyorduk. O fotoğraflara bakarken artık seni tanımaya, çok ilginç gelecek ama arkadaş olduğumuzu hissetmeye başladım. O yüzden biliyorum bugünün senin için önemli olduğunu."

Bir kez daha çakmağı yaktı ve bana uzattı.

"Ben annemin doğum günlerinde hep pasta alırım. Yanımda olmasa da pasta üflemek hoşuma gidiyor, onun adına dilek diliyor sonra da bu dileği gerçekleştirmeye çalışıyorum."

Çakmağı biraz daha yüzüme yaklaştırdı. Üfleyecek miydim? Eğer benim için bir şey yapmak istiyorsa beni Pars'a götürebilirdi.

"Pars'a haber ver."

Yüzü asıldığında bakışlarını çakmaktan çekti ve üzgün gözlerle bana baktı.

"Abim geldiğinde seninle konuşacak."

Ne konuşacaktı? Pars geldikten sonra da konuşabilirdik. Önce Pars gelmeliydi.

O madem bana yakın davranmaya çalışıyordu, ona uyacaktım. Belki o zaman istediğimi yapardı. Uzandım ve çakmaya yaklaştım. "Dilek tut," dedi ama hemen sonra o da bu durumda saçma olduğunu fark etmiş gibi yüzünü buruşturdu. 

Ateşi üflediğimde gülümsedi. Pastayı kenara bıraktı "Yiyemiyorsundur, bu sembolik olarak şurada otursun," dedi ve kucağında duran oyuncağa uzanıp kapağını açtı.

İçinden çıkan çubuğun ortasındaki deliğe üfleyerek baloncuk çıkardığında yeniden ona özgü olduğunu anladığım gülümsemesini takındı.

"Her balonda bir dilek tutalım mı?"

Bunu soru olarak sormamış olmalıydı ki ilk baloncukta başladı.

"Hemen iyileş."

Bakışlarım ona döndü ve gözlerim kısıldı.

"Seninle çok iyi arkadaş olacağız," dedi. Ona sorgulayarak baktığımda gülümseyerek ekledi. "Küçükken kız kardeşim olsun isterdim."

Kaşlarım çatıldı. Saçmalıyordu. Ne kimseyle arkadaş ne de birinin kız kardeşi olmak istiyordum.

Elimdeki oyuncağa bir kere daha üflediğinde çıkan baloncuklara baktım ve iç çekerek gözlerimi kapattım.

Pars beni bulsun, dedim içimden. Dileğim bu kadardı.

🩸

16 Haziran 2021,
MİLANO / İTALYA

Görkem Taşkıran odadan içeri girdiğinde gözlerim beyaz ve temiz tavandaydı.

"Atlas..." dedi yanıma yaklaştığında. "Üzgünüm, daha önce gelemedim."

Kardeşi sürekli bana rapor geçtiğinden burada değilken olan her şeyi biliyordum. O yine de kısaca neden gelemediğini açıklamıştı. İlgilenmiyordum. Yanıma gelmeden önce üzerinde ince keten ceketi çıkarttı. İçine giydiği krem rengi keten gömleğin yaka düğmesi hariç düğmeleri kapalıydı. Sıcaklamış görünüyordu. Gömleğin kollarını açıp kıvırmaya başladığında gözleri üzerimdeydi.

"Göktuğ onunla az da olsa konuşmaya başladığını anlattı. Doktor bir süre daha uzun cümleler kuramayabileceğini söyledi ama bunu aşabilirsin. Göktuğ ya da İnanç'la konuşarak pratik yapabilirsin."

İfadesiz bakışlarımdan gözlerini çekip diğer kolunu kıvırdı.

"Arzu edersen..."

Kibarlığından ödün vermemesi bir şeyi değiştirmiyordu. Neden buradaydım, bana önce onu anlatmalıydı.

"Aklındaki soruları cevaplamak isterim ama istersen dışarı çıkarım."

İtiraz etmediğimde tekerlekli sandalyeyi yatağın kenarına çekti ve belimden tutmak için önce ona bakışlarımla onay vermemi bekledi. Onay verdiğimde beni yavaşça sandalyeye taşıdı.

Bahçeye çıktığımızda kardeşinin yaptığı gibi beni süs havuzunu gören banka doğru götürmemiş, ağaçların arasındaki yola doğru ilerlemişti. Bir süre sonra, sessiz ve insansız bir nokta bulduğunda durdu.

"Aklının karışması normal," dedi, düz bir ifadeyle. Kardeşinin sürekli gülüp durmasındansa onun duygudan uzak ve mesafeli olması daha iyiydi. "Korkman da öyle... Asıl merak ettiğin konuya ilk açıklık getirecek olursam. Ali bulunduğunu bilmiyor. İstanbul'a dönmek istiyorsun, farkındayım."

Başımı salladığımda konuşmasına küçük bir es verdi.

"Şartları bilmende fayda var öyleyse. Limandaki patlama Ali'yi öldürmek için tasarlandı."

Kaşlarım havalandığında sindirmem için bir kez daha es verdi.

"Senin orada bulunmanın beklenmediğini var sayıyorum. İkinizi birden gözden çıkartmak kimsenin işine yaramaz. Senin de limanda olduğun Ali günler sonra uyandığında öğrenildi."

"Pars..." dedim bir çırpıda konuşmaya çalışarak.

Göğsüme saplanan korkunç ağrı ile nefesim kesildi. Hastaneden çıkarken fotoğrafını görmüştüm ama o durumunun ne kadar ciddi olduğundan habersizdim. Günler sonra mı uyanmıştı?

"Üzerinden bir hayli zaman geçti, sağlığı iyi."

Göğsümü rahatlatma umuduyla dudaklarımı aralayarak nefes almaya çalıştım. Boğazım yanıyordu. Konuşmanın tonunu sevmemiştim. Ne söyleyecekti?

"Uzatmayacağım," dedi. "Birileri Ali'yi öldürmek istedi ve bu birileri uzaktaki insanlar değiller. Masada söz hakkı olan kişiler."

Burnuma aniden deniz kokusu geldiğinde Hakan Pars ile yaptığımız sahil konuşmasını hatırladım. Beni önceden uyarmıştı.

"Ali'yi o masaya oturtmazlar."

Oturmuştu, öyle değil mi? Artık sorun neydi?

"Pürüzsüzce kurduğum düzeni, dilediğimce Ali'ye devredebilmiş olsaydım, Ali bıraktığım yerden alarak devam edecekti. Ali bana gösterdiği dirençle, düzen için tehlikeli olduğunu düşündürdü. Akıllara düşürdüğü şüphenin ardından masaya otursa bile ki artık mümkün değil, o güveni en baştan inşa etmesi gerekecek. Ali, onun için döşediğim köprüleri birçok kez yaktı. Görkem ise masanın çıkarlarını korumak için kendi babasını bile harcayacağını kanıtlayarak yerini sağlamlaştırdı. Ali'nin gözlerindeki serseri mayın imajının yanı sıra, senin Ali ve Görkem tarafından kontrol edilebilir görünmen, çoğunluğun seni seçmesine neden oldu."

"Beni seçmelerine derken?" diye sorduğumda verdiği cevap biraz önce Görkem'in söylediğiyle aynı anlama geliyordu.

"İkinizden birini gözden çıkarmaları gerektiğinde ki yakın zamanda gerekecek, Ali yerine senin kalmanı seçecekler. Söz konusu düzenin devamıyken kimse risk almaz. En ufak bir aksaklıkta gerekeni yaparlar."

Gereken neydi? Limanı üzerinde Pars varken patlatmak mı?

"İkinizi birden kaybedemezler. Sizin yarattığınız boşluk doldurulabilir bir boşluk değil. İkinize birden yer de açamazlar çünkü güven oluşturmuyorsunuz. Ali de sen de onların gözünde birer serseri mayınsınız. Birinizi gözden çıkaracaklar ve bu Ali olacak."

Pars'ı gözden mi çıkarmışlardı? İyi de neden? Pars masadaydı, güven oluşturmuştu, onlarla çalışıyordu ve... 

Ve yine de kendi bildiğini okuyordu. Pars hep Pars'tı. O masadaki kimse Pars'ın Pars olmasını istemiyordu.

"Ali'ye kıyasla seni daha kontrol edilebilir görüyorlar. Görkem onları buna ikna etti. Sana oynayacaklar. Yapman gereken onlara Ali'den daha deli olduğunu kanıtlamak..."

Yapmıştım. Limanları kapatmış sonra da gitmiştim. Babamın servetinin ve soyadının ayrıcalıklarından sıyrılarak şehri terk etmiştim.

"Onlara senin de kontrol edilemeyeceğini, masada güçlü bir figür olduğunu ispat etmelisin. Böylelikle bütün planlarını, dengelerini değiştireceksin. Sen onlara daha kontrol edilemez, daha tahmin edilemez olduğunu göstereceksin ki onlar sabit düzene geri dönmek istesinler ve benim kapımı çalsınlar."

"Tüm bu yaptıkların Pars'a nasıl yansıyacak?" diye sormuştum. 

Çünkü ilk kez Hakan Pars ile çıkarlarımız ortaktı. İkimiz de Pars'ı hayatta ve güvende tutmak istiyorduk. En azından bu konuşma sırasında ben öyle sanıyordum. Sonra Pars deliliğinin en koyu kırmızısına bürünmüş ve babasının mirasını devralmıştı.

"Onu hedeften çekeceğiz. Seninle ben, birlikte... Komisyonun üyeleri eski düzenlerine dönmek istediklerinde, ilk benim telefonlarım çalacak. Koşarak benim kucağıma gelecekler. Siz de dilediğinizce gezer tozar, bildiğinizi okursunuz."

Hakan Pars ikizimin de aynı tarafta olduğunu düşündürerek Pars'ı o masaya benim elimle oturtmuştu.

"Ya kabul etmezsem?" diye sormuştum, ona hala hiç güvenmeyen yanıma tutunarak.

"Atlas," demişti. "Ali'yi öldürürler."

Pars'ı öldürememişlerdi. Geriye tek bir seçenek kalmıştı. Pars'ın patlamanın etkisiyle kendinde olmayışını fırsat bilerek beni Fas'a kaçırıp aylarca esir tutmuşlardı.

"Ben oğlumu da bunca yıllık emeğimi de kimseye harcatmam. Tüm hayatımı bu düzen uğruna adadım, ben emeklerini boşa harcayacak bir adam değilim. Kendimi yakmak zorunda kalsam bile oğlumun harcanmasına izin vermem, sen de, kendini yakmak zorunda kalsan bile oğlumun harcanmasına izin vermeyeceksin çünkü senin zayıf noktan da bu. Senin zaafın Ali!"

Buradan bakınca öyle görünüyordu ki başarmışlardı. Pars'ı olabilecek en adi şekilde öldürmüşlerdi. Beni yok ederek.

"Oğlumu öldürecekler Atlas," demişti Hakan Pars. "Oğlumu öldürmelerine izin verme."

Hakan Pars'ın oğlu için benden yardım dilemesi kişisel tarihindeki en zayıf anlarından biri olmalıydı. Benim insafıma kalmıştı ama o da çok iyi biliyordu ki oğlu için her şeyi yapardım. Yapmıştım da ve yine yapacaktım.

"Senin yaşaman," dedi Görkem beni Hakan Pars ile yaptığım konuşmanın içinden çekip alarak. "Ali'nin ölmesi demek..."

Gülebilseydim tam şu an gülerdim. Gülmekle kalmaz kahkaha atardım çünkü fazla ironikti. Ben böyle demezdim. Ben, senin yaşaman Pars'ın yaşamasına bağlı derdim ki öyleydi. Pars beni hayatta tutandı. Parmağıma bağlı kırmızı ip olmasaydı aylar önce ölürdüm o leş kokulu iğrenç yerde.

"Dilediğin an uçağı hazırlatırım," dedi. "Karar senin. Tedavine İstanbul'da devam edilmesinde hiçbir sakınca yok. Şimdi yola çıkabilirsin."

Küçük bir çocuğun umuduyla baktığımda ona bana bir çıkar yol söyleyecek sanmıştım.

"İzini saklamak için elimden geleni yapıyorum Atlas. Buna devam edebilirim." Bu dediğini yapacağına ikna edercesine netti sesi. "İstanbul'a indiğin an haberleri olacaktır. Yine de olabildiğince geciktiririm bunu."

Sonra? Sonra ne olacaktı? Pars'ı nasıl koruyacaktım? Bunu da söylemeliydi.

"Haberleri olduğu ilk an Ali'yi öldürürler," dediğinde bir kez daha yüksek, çok yüksek bir yerden düştüğümü hissettim.

"Eğer şanslıysan cenazeye yetişirsin."

Görkem Taşkıran kalpsizdi. 

Bunu İtalya'nın en büyük şehirlerinden birinde tedaviye muhtaç bir halde öğrenmek fazla çaresiz hissettirmişti. Belki de uzun zaman sonra gözümden akan tek damla yaşın sebebi buydu.

"Dilersen," dedi, sanki dileklerimin önemi varmışçasına. "Ali'ye burada olduğunu haber veririm. Eğer bu göze alabileceğin bir riskse, buluşmanızı sağlarım. Fakat senin izlerini silmekle Ali'nin izlerini silmek aynı düzeyde değil. Burada olduğun öğrenilirse sonuç yine aynı olacaktır."

Görkem Taşkıran sadece kalpsiz değildi, acı çektirmekten zevk alan bir yaratıktı.

"Ne yapmamı istiyorsun?"

"Ben değil, sen ne yapmak istiyorsun?"

Gözlerimden akan yaşlara engel olamadığımda bir süre bekledi. Yanaklarımı hızla kuruladım. O bakarken ağlamak istemiyordum. Ruhsuz tavrı midemi bulandırıyordu.

"Pars'ı korumak."

"Öyleyse sen iyileştiğinde seçeneklerini konuşuruz."

"Şimdi," dedim.

Başını belli belirsiz öne eğerek beni onayladı.

"İlk seçeneğin Taşkıran olmak..."

Dudaklarım büyük bir şaşkınlıkla aralandığında bir süre sindirmemi bekledi.

"Evlenebiliriz," dedi. "Böylece seni güvencem altında tutacağımdan emin olurlar, haliyle Ali ile aranızda hiçbir yakınlığın olmayacağında da. Ali kendi payını yönetir, sen de benimle masaya oturursun ve kendi payını yönetirsin. Detaylar hakkında seni bilgilendiririm, vaktimiz var."

Belki de o yıkık dökük yerden hiç çıkmamıştım. Jawad'a isabet eden kurşunlarsan biri göğsümü delmişti ve çoktan ölmüştüm. Aksi halde böyle bir konuşmanın içinde bulunmam mümkün değildi. 

Başım dönüyordu ve tutunmak için sandalyenin kenarına tutunmam gerekmişti.

"Dinlensen iyi olacak," dedi Görkem tekerlekli sandalyeyi hastane binasına ilerlettiğinde. "Düşünmek için vaktin var. Tedavin bittiğinde tekrar konuşuruz. Bu süre içinde İstanbul'a gitmem gerekecek, çok sık gelemeyebilirim. Göktuğ seninle ilgilenir."

Görkem Taşkıran çok şanslıydı çünkü kendi çabamla bu sandalyeden kalkamıyordum. Kalkabilseydim o duygusuz kalbini sökerdim.

Söylediği tek bir kelimeye inanmıyordum. Kendi başımda ayağa kalkabildiğim ilk an Taşkıran olmayan biriyle irtibata geçecek ve gerçekleri öğrenecektim. 

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro