Bölüm 56 • Tanıdık Bir Yabancı
"Başlamadan önce. Uzun zamandır boş kalan bir koltuk doldu bu gece. Atlas Taşkıran aramızda..."
Gülümsediğinde hissettiğim tek şey ürpertiydi. Tüm vücudum soğuk bir esintiyle ürperdiğinde gözlerimi gözlerinde güçlükte tuttum çünkü biliyordum karşımdaki artık oyun arkadaşım değil, rakibimdi.
Ellerimin arasındaki beyaz kumaş peçeteyi iki ucundan sıkarken Pars'ın gözlerinden bakışlarımı çekemedim. Gözlerini gözlerimden ayırmadan önünde duran kadehi tuttu ve havaya kaldırdı.
"Hoş geldin," dedi, tok bir sesle. Ona ait olan bu yere beni kabul edercesine keskindi bakışları. İçkisinden bir yudum aldığında diğer kadehler de havalandı ve beni selamladı.
"Aceleye geldi böyle," dedi, olağan bir havayla. "Seni daha iyi ağırlamak isterdik yalnız bu gece gündemimiz biraz yoğun."
Gülümsediğinde dudaklarım aralandı ama donup kaldığımdan kıpırdamadı.
"Telafi edilir..."
Hükmeden tavrı, tavizsiz bakışları ve ses tonundaki rahatsız edici sıradanlık karnımdaki huzursuzluğu arttırdı. Acıyla yüzümü buruşturmak istesem de yapmadım. İfadesiz durmalıydım. Tavrı beni etkilememeliydi. Dudağımın içini dişlerken başımı hafifçe öne doğru eğerek teşekkür ettim.
Birkaç ses daha yükseldi. Masaya dakikalar önce değil de tam şu an oturmuşum gibi birileri daha hoş geldiğimi belirtti. Hoş gelmemiştim ama onlara da teşekkür edercesine gülümsedim. Bu faslı geçebilir miydik artık? Bayılacak gibi hissediyordum ve bunun tam şu an olmasını istemiyordum. Gözler bir an önce üzerimden çekilmeliydi.
Üzerimdeki bakışların kıskacında gerilirken gözlerim tekrar Pars'ın giderek yabancılaşan gözleriyle buluştu. Ne yapıyordu, her geçen saniye içinde benim bildiğim bir yanını mı yok ediyordu? Biraz önce söylediği gibi yine kendini kendine çarparak mı var ediyor, bu kez yeni bir Ali Pars mı yaratıyordu?
Görkem'in gözleri de diğerleri gibi üzerimdeydi ama ona dönüp bakacak gücüm yoktu. Hissiz mavilerim kor gibi yanan kahverengilerdeydi. Kalbimin atışı her saniye daha da hızlanırken gözlerimi gözlerinden çekmemek için direndim. Pars'ın dudakları ukala bir gülümseme ile kıvrıldığında midemde hissettiğin sancı büyüdü ve sağ bacağımdan yükselerek bedenimi saran acıyla eşitlendi.
Görkem uzanıp bileğimi tuttuğunda peçeteyi sıkmaktan kızaran ellerime indi bakışlarım. "Gevşe biraz," dedi, sadece benim duyabileceğim bir sesle.
Pars'ın karşılama şovundan sonra dikkatler eskisinden de fazla bana çevrilmişti. Görkem haklıydı, tüm gözler üzerimdeyken fazla gergin görünüyordum. Bazıları bunu ikinci kez bu odada bulunmama bağlayabilir ama dikkatli bakan birileri asıl nedeni görebilirdi.
Asıl neden şu an tam karşımda onun için tasarlanmış gibi görünen bir takım elbise ile oturuyordu. Bu mesafeden ne kadar da yabancıydı. Birkaç metrelik uzaklık giderek artarken ona aylar sonra ilk kez doğrudan bakabiliyor olmanın özlemini, şaşkınlığını ve gerginliğini aynı anda hissettim.
"Gündem başlıklarına geçmeden önce, değinmek istediğim bir konu var."
Tüm gözler yeniden ona çevrildiğinde ve o inatla gözlerini gözlerimden çekmediğinde sırtımı dikleştirdim. Bakışlarındaki resmiyet daha önce karşılaştıklarımdan farklıydı. Pars'ın bana uzak baktığı olmuştu. Pars'ın bana soğuk davrandığı olmuştu. Pars'ın canımı acıtmak için hep doğru yerlerde gezindiği olmuştu. Pars'ın pimi gözlerime baka baka çektiği bile olmuştu ama hiçbir zaman aramızda resmiyet olmamıştı.
Hep bir şekilde kim olduğumu bilerek, beni tanıyarak, gerçekten tanıyarak bakmıştı. Soğuk baktığında da öfkeli baktığında da... Şimdi ise o karşımda oturuyordu, gerçekten karşımda ve bu masanın lideri olduğunun altını çiziyordu. Bu masa onun yönetimindeydi, doğru. Peki sandalyeleri dolduran insanlar, içlerinden hangileriydi onu öldürmek isteyenler?
"Hepinizin bildiği üzere bir süredir limanların işleyişi benim kontrolümde."
İstanbul'a dönmeye karar verdiğimiz, vermek zorunda kaldığımız andan itibaren en yoğun gündem konusu buydu. Limanlar.
İnanç, Pars'ın sorun çıkaracağını düşünüyordu. Pazartesi gece gerçekleşecek sevkiyattan önce herhangi bir sorun çıkmaması için Görkem'in konuyu şimdilik açmamasını önermişti. Görkem bu öneriyi dinlemiş ve ne yapacağına dair bir fikir belirtmemişti. Tavrından anladığım kadarıyla eylem kararını bana bırakıyordu. Masada konuyu ben açabilirdim. Limanlar bana aitti ve bu konuşmayı yapmak bana düşerdi. Onun da çok iyi bildiği gibi umurumda değildi, ne limanlar ne de bu masada konuşulacak konular. Umurumda olan tek bir şey vardı o da Pars'ı namlunun ucundan çekmek. Sırf bu yüzden, gecenin ilerleyen dakikalarında söz alacak ve limanların yeniden benim kontrolüme geçmesi gerektiğini söyleyecektim.
Taşkıran olmam yetmediyse, parmağımdaki yüzüğün parıltısını yeterince göz alıcı bulmadıysanız, bu toplantıya Görkem'in kolunda katılmam sizin için yeterince ikna edici değilse bakın bir de bu var demek için. Limanları da alıyorum çünkü Pars hiç kimse ve benim hiçbir şeyim demeliydim.
"Limanların asıl sahibi aramızda olduğuna göre, artık emanetlerine göz kulak olmama gerek kalmadı."
Ki diyecektim de... Eğer Pars konuşmaya böyle devam etmemiş olsaydı.
Şimdi ne olacaktı?
Göz ucuyla Görkem'e bakmak ve tavrından ne düşündüğünü çözmek istiyordum. Gözlerimi Pars'ın üzerinden çekebilseydim yapardım ama işte yapamıyordum.
Küçük tepkiler duyuldu. Bazıları olumlu, bazıları olumsuzdu.
"Bu geceden itibaren limanların işleyişine dair söz hakkı yeniden Atlas'a ait..."
Gözlerini gözlerimden çekmeden gülümsediğinde kimsenin görmediği ama benim durarak, sadece tam karşısında oturarak kabul ettiğim bir savaşın ilk adımları atıldı.
"Hayırlı olsun," dedi biri. Bir diğeri "Olması gereken buydu..." dedi. Başka biri "Toy daha nasıl verecek kararları?" diye sordu.
"Görkem var," diye yanıtladı Zerrin. "O öğretir."
Sesler seslere karışırken öylece durup Pars'a baktım. Ben bakarken savaşın sınırları çizildi, cepheler oluşturuldu, taktikler belirlendi. Ben bakarken dönüp durdu dünya aynı eski acıların ve yalanların üzerinde.
Hiçbir şey yoktu elimde ve karşısında tek başıma duruyordum. Ne onun sandığı gibi iki kişiydim ne de dakikalar önce kabul ettiği gibi düşmandım.
Benden kalan ne varsa hepsini biriktirmiş göğsümde öyle duruyordum karşısında. Nişan almak istiyorsa şimdi tam sırasıydı. Ben bu gece tam kalbine isabet eden bir atış yapmıştım. Sıra ondaydı. Yine ve yeniden iki kişilik bir oyundu oynadığımız. Bu kez o kazanacaktı. Hazır olmamı söylemesine gerek yoktu, ben şehre dönmeden kabul etmiştim tüm yenilgileri.
Ve şimdi tam sırasıydı, tüm gözler üzerimizdeyken başlamalıydı o savaş. Son kez karşı karşıya durmalı ve oynamalıydık iki oyun arkadaşı. Son kez, tüm gözler üzerimizdeyken. Ancak o zaman inanırlardı gerçekten karşı karşıya durduğumuza ve ancak o zaman ikna olurlardı bir daha yan yana durmayacağımıza.
Dolu silahı ateşle oyun arkadaşım, ateşle ki geri dönülmez bir şekilde başlasın sonumuz.
"Deniz hudut kapıları artık senin kontrolünde Atlas," dedi Pars. "Zor kararlar konusunda başarılı olduğunu tahmin etmek güç değil. Limanların işleyişi ve Doğan Yarkın'dan kalan diğer birçok şeyi yönetmekte başarılı olacağına inanıyorum. Desteğe ihtiyaç duyduğunda bu masada bulunan herhangi birinden yardım isteyebilirsin. Var güçleriyle yardım edeceklerdir."
Gözleri yavaşça masadakilerin üzerinde gezindi. Her birine baktıktan sonra bana geri döndü bakışları. Kimse itiraz etmemişti. Ya Pars söylediğinde haklıydı ya da her birinin üzerinden böyle de bir etkisi vardı.
"Eklemek istediğin bir şey varsa, söz sende."
Başımı iki yana sallayacakken kendimi durdurdum. Bir şey söylemem mi gerekiyordu? Belli ki Pars'ın elinde kızıl bir bayrak vardı ve tam karşımda onu sallıyordu. Ben savaşın başlangıcını nasıl gözler önüne serecektim? Ne diyecektim? Ne dersem ikna olacaklardı onun tarafında olmadığıma?
"Ekleyecek bir şey yok," dedim sesim sandığımdan güçlü çıkarken. "Bana ait olanları iade ettiğin için teşekkür beklemiyorsundur, değil mi?"
Bu yeterli miydi? Toplantının yapılacağa salona bile ondan sonra giremeyen insanların gözü önünde ona meydan okumam yeterince kabul edilir miydi? İkna olmuşlar mıydı? İyi miydi bu, isterlerse birkaç ton yukarı çıkabilirdim? Doyuma ulaşmışlar mıydı? Hani neredeydi alkışım, ıslığım? Bir tebrik etselerdi bari...
Görmüyorlar mıydı neyi yok ettiğimi? Belirgin değil miydi yerle bir oluşumuz? Kahverengilere çöken hayal kırıklığı bir tek benim için mi bu kadar görünürdü? Bir tek benim mi göğsüm sıkışıyordu?
Kayboluyordum. Pars'ın aramıza koyduğu mesafe her saniye artarken ben kayboluyordum.
Arkama yaslanıp kabullendim yok oluşumu. Nasıl olsa anlamayacaklardı. Nasıl olsa gördüklerine ve duyduklarına inanacaklardı. Nasıl olsa işaret parmağımın ucundaki kırmızı ip onlara bir anlam ifade etmiyordu. Baktıkları yerden görünür değildi. Sol elimde dikkat çeken tek şey bilmem kaç karat bir yüzüktü.
Zamanın hafızasından silinir miydik? Gözlerim tutunmak için bir şey ararken ellerini buldu. Gümüş yüzüklerle çevrili parmakları beyaz ipek masa örtüsünün üzerinde ritim tutarken gülümseyerek başını öne doğru eğdi ve beni onayladı.
Sağ elinin parmakları ritim tutarken benim bakışlarım diğer elinin her bir parmağının üzerindeki harflerdeydi. P A R S dövmesi diğer elindeki dövmeler gibi yüzüklerle sarılmış değil, açıkça meydandaydı. Parmaklarına bakan gözlerim bileğine kaydığında, bileğindeki kırmızı ip bileklik ile kısa bir an şaşkınlıkla sarsıldım.
İki kırmızı bileklik takılıydı bileğinde. Biri ince ipti, diğeri ise kalındı ve uçları bileğinden sarkıyordu. Dikkatle baktım, daha kalın olan bilekliğini bir yerden tanıyordum. Eski bir hayattan...
Bileğindeki kırmızı ip bileklik, benim taktığım mıydı?
Ekim 2020, BARCELONA
İklim, benzinliğin marketinde içecek bir şeyler alırken ben kucağıma dondurma dolduruyordum. Pars'ın sevdiği naneli dondurmanın kutulu olanlarından aldım. Onat çilek ve vanilya seviyordu. Onun için de bir kutu çilek ve vanilya ekledim. İklim bitter çikolata, orman meyveleri ve lotus seviyordu. İklim'in sevdiklerinin de kutulu hallerini bulduğumda kucağımda yer kalmamıştı.
Koşarak kasaya gidip kucağımdaki dondurmaları bıraktım ve kasada duran orta yaşlı kadına hemen geri döneceğimi söyledim. Dondurma dolabına geri döndüğümde kucağıma buzlu dondurmaların her bir çeşidini doldurup söylediğim gibi kasaya geri döndüm.
İklim elinde su ve diğer soğuk içeceklerle yanıma geldiğinde, kasanın hemen yanında duran stanttan birkaç çeşit de cips aldım. Kadın aldıklarımızı geçirirken kasanın etrafına konan şeker, çikolata, minik krakerler gibi bulduğum ne varsa kadının geçirmesini bekledim.
İklim bir yandan aldıklarımızı poşetliyordu. Kot şortumun cebine elimi attığımda telefonu arabada bıraktığımı fark ettim. Kartı arkasına sıkıştırdığımdan yanıma çantamı almamıştım. Koşarak marketten dışarı çıktım. Pars arabaya benzin dolduruyordu. Hızlı adımlarla onun yanına ilerleyip elimi açarak öne uzattım.
"Kartını ver."
Elini kotunun arka cebine attığında güldü.
"Ne oldu sınırsız dondurma aşkın yüzünden iflas mı ettin sonunda?"
Yüzümü buruşturmakla yetindim. Kötü esprilerine verebileceğim tek cevap buydu.
Cüzdanından kartı çıkarmasını beklerken olduğum yerde sallanıyordum.
"Hadi hadi hadi..."
Kartını elime bıraktığında parmak uçlarımda yükselip yanağına küçük bir öpücük kondurdum. Koşarak markete döndüğümde İklim elindeki poşetleri almış kadına teşekkür ediyordu. Yanına ulaştığımda "Nereye kayboldun?" diye sordu.
Elimdeki kartı gösterdim.
"Bana sorsaydın ya," dedi gülerek. "Ödedim, gel..."
Bu aklıma gelmemişti. Ona sormayı hiç düşünmemiştim. Bu benim için genel bir durumdu. Kim olursa olsun yakınımdaki insanlardan bir şey talep etmek konusunda iyi değildim. Bir şey bende varsa bende vardır, yoksa Aras'a sorarım, Aras'a soramıyorsam kimseye sormam. Beynim böyle çalışıyordu ama biraz önce bir saniye düşünmeden Pars'a koşmuştum. Üstelik arabanın ön kısmında telefonum duruyordu ve arkasında kartım vardı. Bagajda ise çantam ve cüzdanım vardı. Yine de Pars'a koşmuştum.
Ben artık gündelik dertlerimin çözümü için Pars'a mı gidiyordum?
İklim elinde poşetlerle önden yürümüş ve arabaya geçmişti. Dalgın bakışlarım önce marketin girişinde, iç kısma yerleştirilen stantta kaydı. Şans bileklerine bakarken gülümsedim. Kırmızı olanı alıp koşarak kasaya döndüm.
Pars'a alacağım hediyeyi onun kartıyla ödemek istemediğimden şortumun ceplerini karıştırdım. Bir yerden kalan para üstünü kesin sıkıştırmış olmalıydım. Yol boyunca durmuştuk. Tamam, bu duruşların çoğunda benim payım vardı. Uzun yol giderken sürekli durup yeni yerler görmeyi, bir şeyler yemeyi seviyordum. İlk kez burada Pars dediği için durmuştuk onda da amacımız benzin almaktı. Ta ki ben markete dalana kadar...
Kot şortumun mini cebine sıkıştırdığım kağıt parayı çıkardım. Kasaya ilerleyip bilekliğin fiyatını sordum. Üç Euro'ydu, güzel bende de beş vardı. Kadına parayı uzatıp bilekliği inceledim. Standart ip bilekliklerden biraz daha kalındı ve kırmızısı çok güzeldi. Heyecanla gülümsediğimde kadın da gülümseyerek para üstünü uzattı.
"Que tengas mucha suerte."
Şansın bol olsun diyen kadına daha da gülümseyerek "Gracias," dedim.
Marketten çıktığımda heyecanla Pars'a baktım. Arabaya yaslanmış telefonla uğraşıyordu. Hızlı adımlarla onun yanına gideceğim sırada market duvarına asılı afişi gördüm. Bu gün kesinlikle şanslı günümdeydim. Afişin altında birkaç tane daha fazla olduğundan içlerinden birini alıp Pars'ın yanına koştum.
Geldiğimi fark ettiğinde telefonu kilitleyip bana gülümseyen gözlerle baktı. Tam karşısında durduğumda ise gözlerinden sızanla yetinmeyip kocaman gülümsedi.
"Bak ne buldum!"
Elimdeki afişi ona uzattığımda kâğıdı alıp inceledi. "Ne bu?"
"Bu akşammış, gidelim mi? Lütfen gidelim!"
Yerimde zıpladığımda küçük bir kahkaha attı.
"Dövüşmemi mi istiyorsun?"
Başımı yana eğerek ona kaşlarımı kaldırarak baktım. Ciddi miydi?
"Üf, sizin meslekteki deformasyon da böyle oluyor demek ki. Sadece izleyeceğiz."
İklim arabanın açık kapısından başını uzattı ve "Artık gidebilir miyiz?" diye sordu.
"İklim!" dedim heyecanla, "Akşam dövüş varmış gidelim mi?"
"Dövüş mü? Büyük organizasyon mu? Mahalle arası bir şey mi?" diye sordu İklim.
"Küçük bir şey sanırım. Afişte Pars'ın tişörtlerindeki gibi UFC yazmıyor. Bahisli falan bir şey olabilir. Bak."
Pars'ın elinden çektiğim afişi İklim'e uzattım.
Pars güldüğünde Onat arabanın diğer tarafından dışarı çıktı ve "Ne zamandır dövüş seviyorsun?" diye sordu gülerek.
Omuzlarımı düşürdüm. "Eğlenceli olurdu... İyi siz bilirsiniz."
Surat astığımda Pars göz kırptı.
"Dövüşürsem daha keyifli izlersin."
Afişi elinden çekip aldım.
"Kendini beğenmiş. İnsanlar dövüş organizasyonlarına seni neden alsınlar?"
Pars bu da soru mu, dercesine kaşlarını kaldırarak baktı.
"Ali Pars olduğum için."
"Kendini beğenmiş çarpı iki."
İklim kahkaha attığında, Onat da onun gülüşüne eşlik ederek arabaya binmiş ama binmeden önce, "Hadi yolda tartışırsınız," demişti.
İklim kendi tarafının kapısını kapattığında Pars'a biraz daha yaklaştım.
Pars başıyla arabayı işaret etti. "Geç bakalım..."
Dudak büküp omuz silktim.
"Ben seni düşünüp hediye alayım sen benim kalbimi kır."
"Kalbini mi kırdım?" diye sordu hayretle.
Bu çocukla da hiç şakalaşılmıyordu hemen her şeyi ciddiye alıyordu.
"Dövüşe gitseydik sana bir sürprizim olabilirdi."
Üzerime doğru eğildi ve ellerini belime sardı. Sıcak elleri belimde gezerken "Üşümüşsün..." dedi ve nasıl oluyorsa bunu fazlasıyla baştan çıkarıcı söyledi.
Dudakları yanağımda, çenemde ve boynumda gezindi.
"Arabaya geçelim hadi."
Arabadan inerken üzerime ceketimi giymemi söylemişti ama ben dondurma alacağım diye heyecanla dışarı fırladığımdan giymemiştim. Pars hep yaptığı gibi bana sonbaharda olduğumuzu, yazın bittiğini hatırlatmış ama umursamamıştım.
Yaz bitmemişti, kabul etmiyordum. O yanımdayken mevsim hep yazdı.
Arka cebime sıkıştırdığım bilekliği çıkarmak için uzandığımda dudaklarını omzuma yaslamış ve minik öpücükler bırakıyordu.
"Sana şans bilekliği aldım..." dedim, bilekliği havaya kaldırdığımda. "Kırmızı."
Pars gözlerini kısarak bilekliğe baktı ve aniden bana dönerek dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Güçlü öpüşüne ayak uydurmak için omzuna tutundum. Tutunmasam da düşmem mümkün değildi çünkü tek kolu belimi bütünüyle sarıyordu ve beni gövdesine yaslı tutuyordu.
"Benim şansım sensin," dedi, dudaklarını dudaklarımdan çekmeden.
"Ucuz romantizm..." derken gülerek yüzümü buruşturmuş ama yine de gülmüştüm.
Gülüşüme eşlik ederken "Sadece şans bilekliği mi?" diye sordu.
Kolunu belimden ayırıp birazcık uzaklaştığında bileğini uzattı. Kırmızı bilekliği bileğine takarken "Tamam tamam," dedim. "Sadece Şans bilekliği değil."
Pars zaten çoktan vardığı sonucu açıklamam için keyifle bekledi.
"Parmağımın ucundaki kırmızı ip dövmesi ile eş olsun diye aldım. Sen benim parmağımın ucuna bağlı kırmızı ipsen, ben de senin bileğinde duran kırmızı ip olayım istedim..."
"Atlas..."
Tatlı bir andaydık, adımı bu kadar yoğun bu kadar duygusal söylemezdi.
Bilekliği taktığımda bana sıkıca sarıldı.
Bu hediyemi beğendiği anlamına mı geliyordu, beni bileğine takılı kırmızı bir ipten bile daha yakınında tutmak istediği anlamına mı?
🩸
"Şimdi daha önemli konulara geçebiliriz," dedi Pars ve bakışlarını Timur'a çevirdi. "Başlayabilirsin..."
Timur, Pars'a bakarak başını öne doğru eğdi ve diğerlerine döndü. Teşekkür etmiş de olabilirdi, saygı gösterisinde bulunmuş da. Ortak dillerini anlamıyordum.
Timur ve diğerleri ne kadar dikkat etmişti bilmiyordum ama Pars alt metinlerle insanların düşündüklerinin tam tersini söylüyordu. Açıkça limanların önemsiz bir konu olduğunu belirtmişti, diğerlerinin sandıklarının aksine.
Kara gümrük kapıları ondayken, bir de deniz gümrük kapılarını tutarak masadaki gücüne güç katmıştı. Gitmeye ilk karar verdiğimde her şeyi ona bırakmak için çırpınmamın asıl amacı da buydu. Eli ne kadar güçlü olursa söz hakkı da o kadar çok olur diye düşünmüştüm. Belli ki düşündüğüm gibi olmuştu ama yine de bu yabancı kimdi? Kimdi ve nasıl bu kadar hem hep tanıdığım birine hem de hiç tanımadığım birine benziyordu?
"Limanlar da oldukça önemli bir konuydu fakat emin ellere geçtiğine göre ben daha acil bir durumdan bahsetmek istiyorum," dedi Timur, kısa bir an için bana bakmış ve hemen sonra Pars'a dönmüştü.
Kendince diğerlerinin sempatisini kazanmaya çalışıyor olmalıydı. Timur'un Pars'ın limanları bırakmasına içten içe sevindiğini tahmin etmek zor değildi. Onun gibi birkaç kişi daha bu durumdaydı. Pars'ın güç kaybedeceğine inanıyorlardı. Bu gecenin çok öncesinden başlayan liman muhabbetinin kaynağı da buna dayanıyordu. Limanların kontrolünü kaybederse masadaki baskınlığının azalacağını düşünüyorlardı. Tabii tek nokta bu değildi. Limanların kontrolü bana geçerse Görkem başta olmak üzere masadaki üyelerden bazılarının istediği ticaret serbestliği sağlanacaktı. Pars'ın en baştan beri karşı durduğu en büyük konu yeniden gündeme taşınacak ve karar bana kalacaktı.
Kalbimin atışı hızlandığında Timur'un konuşmasına odaklanamaya çalıştım. Bahsettiği konuyu dinlemek için kendimi telkin ederken elimi sağ bacağıma sardım ve tüm gücümle sıktım. Bacağımdan başlayan ağrı sağ tarafım boyunca yükselirken yüzüm acıyla kasıldı.
Pars oturduğu yerden kalktı ve Timur'u dinlerken masanın etrafında yürümeye başladı. Timur bir an susup gözlerini kısarak es verse de çok beklemeden konuşmaya devam etti.
"Dün gelmesi beklenen tırlar bu saat oldu hala bize ulaşmadı," dedi Timur sesini birkaç desibel yükselttiğinde. "Edirne'den sorunsuz geçtik. Çorlu'da bir ekip belirmiş, bunun duyumunu almıştık doğrusu ama durdurulacağımızı düşünmemiştik. Rehin tutuluyor tırlar. Vaktin öneminden dem vurmayacağım, nasılsa bu masada bulunan herkes bu konuda hemfikir."
Pars dinlerken bir yandan elleri ceplerinde sandalyelerin arkasında yürüyor, bir yandan da başını sallıyordu. Timur bu umursamaz tavrın karşısında konuşurken gerilmeye başlamıştı. Belki de öfkeleniyordu.
"İyi misin?"
Bakışlarım Görkem'e çevrildiğinde bir an için duraksadım.
İyi miydim? İyi olmak uzun bir süredir ruh durumlarım içinde yoktu. Neye dikkat çektiğini anladığımda gözlerim hala sağ bacağımı sıkan elime kaydı. Bacağımda iz çıkaracak kadar güçlü sıkıyordum ve bunu fark etmeyecek noktaya gelmiştim.
Timur'un sesi birden yükseldiğinde ikimizin de bakışları ona döndü.
"Bu masada kimse böyle bir sorun yaşamadı," dedi Timur, neredeyse bağırarak. "Şu an İstanbul'da olması gereken, hatta ve hatta içindeki malzemelerin çoktan hastanelere dağıtılması gereken dört tırın neden hala Çorlu'da tutulduğunu bana açıklayabilir misin?"
"Açıklayayım..."
Pars'ın umursamaz tavrı ile daha çok gerilen Timur'un bakışları Görkem'e çevrildi. Görkem hemen sağ tarafımda oturduğundan bakışlarını göremiyordum ama bir şekilde anlaşmış olacaklar ki Timur başını belli belirsiz sallayıp Pars'a döndü.
"Masada aramıza yeni katılan biri olduğuna göre, gündem konumuzun detaylarını bilmek onun da hakkı."
Pars bana bakmamış ama bana açıklıyormuş gibi konuşmaya devam etmişti.
"Rusya'dan Bulgaristan'a, Bulgaristan'dan da ülkeye sokmaya çalıştığın dört tırın içinde ne var Timur?"
"Hastane için gerekli malzemeler. Yeni eşyalar ve ekipmanlar..." diye cevapladı Timur Serez manasız bulduğunu beden diliyle belli ettiği soruyu.
"Hastane dekorasyonunu değiştirmek amacıyla alışveriş yaptığın ülkenin Rusya olmasını absürtlüğünü geçtim..."
Timur'un bakışları tekrar Görkem'i buldu, bu kez Görkem'e döndüm ve yüzünde belirgin bir ifade olmayacağını bile bile baktım. Timur'un belli ki sakin olmakla ilgili bir sorunu vardı ve Görkem bakışlarıyla onu bu konuda uyarıyordu.
"Bu ay içinde ikinci kez aynı ölçüde malzeme getirmeye çalışmanı da geçtim... Hadi hastanelerin her bir odasında değişiklik yapacağını farz edelim. Yine de müsrif bir yaklaşım olduğunu kabul etmelisin. Ben birkaç kez hastanelerinizin birinde tedavi oldum, her şey oldukça yeni ve sağlam görünüyordu."
Pars konuşmayı uzattıkça ve açıkça Timur'u alaya aldıkça, Timur geriliyordu.
"Baban hastanelerle bu kadar özenli ilgilendiğine şahit olabilseydi keşke. Eminim seninle gurur duyardı."
"Gözü arkada kalmadı diyelim," dedi Timur, bastırarak.
Pars kaşlarını kaldırıp başını sallayarak onayladı Timur'u.
"Merak ediyorsunuzdur," dedi, masadakilere dönerek. "Timur'un dört tırı neden Çorlu'da kaldı da bir türlü İstanbul'a gelemedi. Hemen merakınızı gidereyim. Ağırlarmış. Şoförlerle konuştum, çok benzin yakıyorlarmış. Her istasyonda bir durmak gerekiyor dediler. Koskoca hastane ekipmanı tabii ağır olacak da Timur bir ağırlık bildirmişti."
Timur oturduğu yerde dikleştiğinde Pars ona döndü. "Bildirmiştin değil mi?"
Timur başıyla onayladı. Daha çok geçiştirmeye çalışıyor gibi görünüyordu.
"Birkaç kişi yönlendirdim bu iş için, şimdi oradalar tırların başında. Bir arayalım ister misin, tartsınlar bakalım ne kadar fazlalık var verdiğin miktardan? Hatta açıp bakalım, neler getirmişsin Rusya'dan..."
Pars'ın sesi ciddileştiğinde diğerleri de konuya dahil olmaya yeltenmişti. Birkaç fısıltı duyulduğu an Pars'ın havaya kalkan eliyle sessizlik yeniden sağlandı.
Timur derin bir nefes aldı. Pars adımlarını Timur'un tam arkasında durduğunda avını izleyen yırtıcı bir canlı gibi görünüyordu. Bu halini biliyordum, bu halini tanıyordum ama karnımdaki huzursuzluk geçmiyordu.
İçinde var olan bir tarafı, gücü büyütmüş, sivrilttikçe sivriltmişti. Yırtıcı yanı artık daha baskın, daha keskindi.
"Ne dersin Timur, inceleyelim mi tırları?"
"Pars..."
"Ali..."
Masadan iki farklı ses yükselmişti. Biri Timur'a, diğeri Görkem'e aitti. Pars'ın bakışları Görkem'e çevrilmedi ve Timur'da kaldı.
"Talimatımı bekliyorlar. Şimdi dersen şimdi..."
"Sınırdan döndürsünler," dedi Timur. "Ara söyle."
Pars keyifle güldüğünde Timur sinirle arkasına yaslandı.
"Bu konuda itirazı olan var mı?"
Şimdi bakışları masaya dönmüştü. Birkaç kişi kıpırdansa da kimse itiraz etmedi. Gözleri gözlerime sabitlendiğinde "Atlas?" diye sordu. "Senin bir itirazın var mı?"
"İtiraz denilemez," dediğimde tüm gözler bu gece bir kez daha bana çevrildi. "Asılda bir açıklamam var."
Pars ya neyin geleceğini biliyordu ya da benden gelebilecek her şeye hazırlıklıydı. Emin değildim ama işte o emindi. Bakışından, gülüşüşünde, masanın diğer tarafında tam karşımda elleri ceplerinde duruşundan belliydi.
"Limanların kontrolü yeniden bana geçtiğine göre, bu konuda komisyon üyelerin bilgisine sunmak istediğim bir güncelleme var."
İşte şimdi gerçekten dikkatler üzerimdeydi ve bakışlardaki merak gözle görünür düzeydi. Görkem ne söyleyeceğimi biliyordu, Pars ise ne söylersem söyleyeyim etki etmeyecekmiş gibi sağlam duruyordu.
"Limanları serbest ticarete açıyorum."
Birkaç mırıltı, birkaç takdir...
Pars'ın tepkisiz yüzünde alaylı bir ifade belirdiğinde kahkahasını bekledim. Beklediğim tek şey büyük salonu inletecek kahkahasıydı.
Duyulan kahkahası değil, adım sesleri oldu. Yeniden masanın etrafını turlamaya başladığında geçtiği her sandalyede bana birkaç adım daha yaklaşıyordu. Biraz önce gezinirken bunu tam tur yapmamaya özen göstermiş ve oturduğum yere yaklaşmamıştı, şimdi ise birkaç adım sonra hemen yanımda olacaktı.
Nefesimi tuttuğumda adımları yaklaştı yaklaştı ve arkamda durdu.
"Bunun ne anlama geldiğini bize açıklamak ister misin?"
"Yeterince açık..."
Zerrin'in kaşları havalandığında doğru yolda olduğumu anladım. Pars'a karşı takındığım tutum günün sonunda akıllarda kalacaktı. Bu iyiydi, bu işime yarardı.
Biraz daha yüksekten, biraz daha sert gitmeliydim.
Bacağımı sıkan elimi çekip masadaki suya uzandım ve içinde bulunduğumuz durum olağanmışçasına uzun bir yudum içip bardağı masaya bıraktım.
"Limanlardan geçirmek istediğiniz ne varsa, geçirebileceksiniz. Kapıda ton tartılmayacak, ağırlık hesaplanmayacak. Depo sorunu yaşayan olursa da, ben alır depolara koyarım. Kimin nereden ne getirdiğini de sorgulamam."
Pars'ın bakışlarındaki hayal kırıklığı herhangi birinin baktığında göremeyeceği kadar saklıydı ama işte ben görebiliyordum. Sağ bileğindeki kırmızı ipe uzanan parmaklarını ne yaptığını fark ettiğinde hızla geri çekti ve ellerini tekrar ceplerine sıkıştırdı.
"Sizi ticarete teşvik ediyorum," dedim, Doğan Yarkın'ı gururlandıracak kadar kendinden emin bir havayla. "Buyurun değerlendirin."
Doğrudan masaya konuşup arkama yaslandığımda Pars'ın kaşları havalandı ve yüzünde alaylı bir gülüş belirdi.
"İddialı..." dedi, kinayeli bir övgüyle.
Öyle de olması gerekiyordu.
Masanın sağ tarafı boyunca ilerledi ve adımları kendi yerine geldiğinde durdu. Ellerini sandalyenin sırtına yasladığında bir süre bakışlarım ellerinde kaldı.
Ellerinden başlayarak özür dilemek istiyordum. Ellerimden başlayarak affedilmek... Mümkün olmayan arzuların kıyısından çekildim ve gözlerimi üzerinden çekmeye yeltendim. Öne doğru hafifçe eğildi ve masanın diğer tarafından doğruca bana baktı. Gözlerimin gözlerinde durmak dışında pek bir şansı kalmamıştı.
"Limanın serbest ticarete açılmasının ne demek olduğunun farkında mısın?"
Alay ediyormuş gibi başımı art arda iki yana eğerek durumu tarttım ve tek gözümü kısarak soruyormuş gibi baktım.
"Sıcak para akışı?"
Güldü. Gülüşü diğerlerince alaylı kabul edebilir türdendi ama ben öfkelenmeye başladığını biliyordum. Sandalyenin ahşabını sıkan parmakları sertleşti ve gözlerim bir an için, minicik bir an için kendi gibi baktı.
Bir kere başladık oyun arkadaşım, şimdi duramayız.
"Görkem..." dedi, bir anda bakışları sağ tarafıma çevrildiğinde. "Arzu ve dileklerini kabul ettirmek için artık sevgili eşini mi kullanıyorsun?"
Sevgili eşin...
Yine yapıyordu işte, benden önce kendine vuruyor, önce kendi canını yakıyordu.
Görkem'in kibirli gülüşü ile bakışlarımı Pars'tan çekip ona çevirdim.
"Atlas kendi kararlarını almak konusunda tahmin ettiğinden başarılı... Kimsenin yönlendirmesine de onu etki altına almaya çalışmasına da fırsat vermez. Limanlar ona ait, bu konuda söz söyleme hakkı onda."
Görkem, yeniden bacağıma inen elime uzandı ve bana güç vermek istercesine sıkıp bıraktı. Kalbim masaya oturduğum ilk anda olduğu gibi hızla atıyordu. Görkem elimi bir kez daha sıktı.
"Toplantının akışından uzaklaşıyoruz," dedi, Pars'ın sol tarafındaki sandalyede oturan Bülent Yüksel.
Kırklarını geçmiş, ellilerinin henüz başında olan, çatık kaşlı ve ağır görünen biriydi. On yıllardır tohum ticareti yapıyordu. Babasının ve dedesinin de yaptığı gibi... Büyük büyük dedesi gerçek bir toprak zenginiydi. Şanlıurfa'dan ülkenin her yanına uzanan bir başarı öyküsü vardı ailesinin. Babam ile bir yakınlıkları yoktu, daha önce hiç karşılaşmamıştık ama onu cenazede gördüğümü hatırlıyordum.
"Limanların ticareti konusunda zaten bir karara vardık."
"Atlas burada..." dedi Görkem, bastırarak. "Elbette o buradayken limanların ticareti yeniden oylamaya sunulacaktı."
Bu masaya yaptığım bir önceki ziyaretten hatırladığım ve Hakan Pars'tan eski deniz subayı olduğunu öğrendiğim Müfit Rutkay, elinde çevirip durduğu yemek bıçağını durdurdu ve bakışlarını bana çevirdi. Bunun ne anlama geldiğini de Hakan Pars'tan öğrenmiştim. Bıçağı çevirip duruyorsa konuşulan konu ile ilgilenmiyordu, ne zaman o bıçak sabit durursa o zaman dikkati konun üzerinde demekti.
Bana bakarken gözlerinde bariz bir küçümseme vardı.
"Saçmalık."
Müfit Rutkay'ın neye bu kadar tepkili olduğunu anlamamıştım ama bu Görkem'in ona dönmesine ve doğrudan ona bakarak ama bütün masayı hedef alarak "Reddedenler tam olarak neye itiraz ediyor?" diye sormasına neden olmuştu.
"Üzerine konuşup anlaştığımız bir konuydu bu," dedi Pars. "Tekrar gündeme gelmesine gerek yoktu ama getirdiniz."
"Ben artık burada olduğuma göre, konunun yeniden gündeme gelmesi olağan değil mi?"
"Olağan..." dedi Pars, öyle olsun, dercesine.
Ellerini sandalyenin sırtından çekti ve ceketinin iç cebine uzanarak kırmızı bir çakmak ve sigara paketi çıkardı. Birkaç saniye kadar insanlara baktım, herhangi biri tepki verecek mi diye bekledim ama hayır kimse tepki vermemişti.
Burada sigara içiliyor muydu?
Paketten çıkardığı sigarayı dudaklarının arasında sıkıştırdı ve üzerine çevrili bakışlara aldırmadan ucunu yaktı. Çakmağı masaya bırakıp bakışlarını bana çevirdi, doğrudan bana bakarken sigaradan uzun bir nefes aldı.
Kalktığı sandalyeye oturduğunda arkasına yaslandı ve boynunu dikleştirerek masadakilere baktı.
"Atlas'ın kararı bu yönde olduğuna göre, kararı oylamaya açıyorum. Kabul edenler?"
İlaç şirketleri olduğunu bildiğim, sol çaprazımda oturan Ferhat Ünal ilk el kaldıranlardan olmuştu. Hemen ardından Zerrin, Timur, Cevdet, Tahir ve Görkem el kaldırdı.
Ben de eklediğimde toplamda yedi kişi onay vermiş, altı kişi ise vermemiş oluyordu. Bu da çoğunluğun sağlandığı anlamına geliyordu.
Pars'ın karşı çıkan bir şey demesini bekledim ama kalkan ellere bakıp başını sallamakla yetindi.
"Yönetimi Atlas'ta olan limanların serbest ticarete açılması kabul edilmiştir..." dedi Pars.
Sonuna gelen sigarayı dibi hala bir miktar beyaz şarap ile dolu kadehin içine attı. Gözlerimi üzerinden çekmeden bekledim. Bakışları bana dönmedi, gözlerime hayal kırıklığı ile bakmadı. Suçlayıcı bakışlarını üzerimde hissetmeyi beklerken bana çevrilmeyen gözleri ile bu gece ikinci kez ürperdim.
Pars'a ihanet etmiştim. İlk değildi, son olmayacaktı. Geri dönerken göze aldıklarımdan biri buydu. Biliyordum, bilmek acıtmasına engel olmuyordu.
Pars'ın doğrularının karşısında durmuş, yetmemiş bir buçuk yıldır kurduğu düzenin en büyük maddesinin değişmesine neden olmuştum.
Nereye gittiğimizi göremediğim belirsiz gecelerde Pars'ın canavarlara yenilmemesi için ağlarken, nasıl olmuş da onlardan biri olmuştum?
Benden nefret edecekti. Bugün değilse de bir gün benden nefret edecekti.
"Ülkeye istediğinizi sokmakta özgürsünüz. Ha ama getirdiklerinizi karayollarından nasıl sevk edeceksiniz artık orasını da ilerde düşünürsünüz."
Pars konuşmaya devam ederken hissettiğim suçluluk bedenimi giderek sarmıştı. Sesler giderek silikleştiğinde gözlerimi kapattım. Terleyen ellerimi dizlerime yasladım ve sık soluklar alarak göğsümü rahatlatmaya çalıştım.
"Karayolunu tutamazsın," diyen Timur'u duydum. "Ticarete açman gerekiyor."
Timur birden sessizleşti. Kimse konuşmadı. Belki de konuşuyorlardı, duymayan bendim.
"Atlas..."
Görkem omzuma doğru eğilerek konuştuğunda gözlerimi açtım ve başımı ona çevirdim. İyi olup olmadığımı sormasına gerek kalmamıştı. Gözlerimden anlıyor olmalıydı.
"Yapabileceğim bir şey var mı?"
Gözlerimi kapattım ve olmadığını kabullenircesine başımı iki yana salladım. Yapabileceği hiçbir şey yoktu ve çok uzun bir süre daha kimsenin yapabileceği bir şey olmayacağının bilincindeydim.
"Bitecek birazdan," dedi. "Az kaldı."
Zorlukla nefes aldığımda "Göktuğ gelsin mi?" diye sordu.
Beklemeden başımı salladım. Konuşabilseydim, "Lütfen Göktuğ gelsin," derdim.
Görkem bakışlarıyla beni onaylayıp arkasına yaslandı. Nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Biraz olsun gücümü toplayabilirsem bu geceyi atlatabilirsem bir sonraki toplantıya kadar altı günüm olacaktı. Pars görmezsem bu suçluluk azalır mıydı? Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Benden nefret etmeye başlamış mıydı? Mecburdum. Belki bir gün beni anlardı. Hayır, beni hiçbir zaman anlamayacaktı. Baktığı yerden hep suçlu görünecektim. Suçluydum da.
Pars'a ihanet ettim.
Arkama yaslandım ve nefesimi düzene sokmaya çalıştım.
Pars'a yalan söyledim.
Kadehte kalan suyun hepsini içtim.
Benden nefret edecekti.
Kalbim sıkışıyordu. Çantaya uzandım ve ilaç kutusundan bir ağrı kesici daha çıkarıp avcuma bıraktım. Görkem'in su dolu kadehine uzandım ve ilacı içtim.
İnsanlar konuşmaya devam ediyor muydu? Bana bakmıyorlardı değil mi? İstediklerini vermiştim. Yaşanan her şeyin temelinde bu yok muydu? Bende deniz ticaret kapılarının anahtarı vardı, Pars'ta karayollarının. Bu yüzden çekiştirmiyorlar mıydı bizi? Şimdi rahatlayabilirlerdi. Limanları istedikleri gibi kullanabilirlerdi umurumda değildi.
Pars'ın umurundaydı.
Başa geçer geçmez koyduğu tek kuralı, masaya gerçekten oturduğum ilk gece değiştirmiştim.
Pars benden öyle çok nefret edecekti ki beni unutmak, silmek isteyecekti. Gözlerine baksam anlardım. Gözlerine baksam bilirdim ne hissettiğini.
Başımı kaldırıp Pars'a baktım. Bana bakmıyordu, Bülent Yüksel ile konuşuyordu. Ben acınası bir muhtaçlıkla Pars'ın gözlerini gözlerime çevirmesini beklerken büyük salonun iki yana açılan büyük kapılarından içeri içki servisi yapmak için iki servis görevlisi girdi.
Görevliler içki servisini hızla tekrarlarken, Görkem içlerinden birini yanına çağırdı ve kapıda bekleyen şoförünün Göktuğ'u aramasını ve buraya çağırmasını söyledi.
Görevli başını sallayarak yanımızdan ayrıldığında kalbimin atışı biraz olsun sakinleşti. Göktuğ gelecekti. Birazdan buradan çıkacaktım ve Göktuğ gelecekti. O gelene kadar dayanabilirdim.
İçki servisi bittiğinde servis görevlileri dışarı çıktı. Bu sırada Zerrin söz aldı ve kendince çok önemli ama artık kontrolümü yitirmek üzere hissettiğimden dinleyemediğim bir konuyu açtı.
Birkaç kişi daha bu konuşmaya katıldığında konu giderek uzamıştı. Bir noktada Görkem de dahil oldu. Onlar aralarında sorunu çözmeye çalışırken benim elimden gelen tek şey kriz geçirmemeye çalışmaktı.
Birkaç dakikada bir bakışlarımı Pars'a çeviriyor ve ona bakıyordum ama bir kere bile bana bakmamıştı.
Son oyunu kabul etmekle kalmamış, rakip olmakla yetinmemiş, düşman mı olmuştu? Bir gecede? Şaşırmam aptalcaydı. Ben de bir gece ikna olmamış mıydım katil olduğuna?
Ben ona düşman olmak zorunda kaldığımda canım çok yanmıştı. Canı çok yanıyor muydu?
Kontrolümü yitirmemek için duruşumu dikleştirdim ve konuşulanlara odaklanmayı denedim yeniden. Yapamıyordum. Kelimeler kayıp gidiyordu sanki.
İnsanlar içkilerini içerken ve bir yandan konuşmaya devam ederken Görkem koluma dokunup dikkatimi kendine çekti.
Bal rengi gözlerinin etrafındaki yeşil harelere odaklandım. Görkem tanıdıktı, gözleri de öyle. Güvendeydim. İstanbul'daydım. Çaprazımda oturan kadın ne kadar sinir bozucu olursa olsun en yakın arkadaşımın halasıydı. En yakın arkadaşım uzun bir süredir en yakın arkadaşım değildi ama olsun. Hem bu düşen bir sıfat mıydı ki? Bir süre kullanılmadığında yürürlükten kalkıyor muydu? Bence kalkmıyordu. İdil'in buna itiraz edeceğini düşünmüyordum. Son görüştüğümüzde aramız iyiydi. Pars'ın katil olmadığına ikna olmuştu. İdil beni tanıyordu, halası da tanıyor sayılırdı. Sonuçta annemi tanıyordu.
Annemi başka kim tanıyordu? Nesrin Pars... Ama o benimle konuşmuyordu. Hayır hayır... O kimseyle konuşmuyordu. Bir gece susmuş ve bir daha asla konuşmamıştı. Doğru değil, konuşmuştu. Hakan Pars, Sezin'i ve Sezin'in karnındaki bebeğini öldürmesin diye onu durdurmak için konuşmuş ama sonra yine susmuştu. Sezin'in karnındaki bebek Pars'ın değildi ama olabilirdi de. Pars olmadığını öğrenince ne hissetmişti? Üzülmüş müydü? Bebeği hatırlıyordum, saçları sarıydı. Pars'ın bir bebeği olsaydı sarışın mı olurdu? Sanmıyordum. Pars küçükken de kahverengiydi saçları. Koyu değildi ama iç ısıtan bir kahverengiydi. Sıcak, hep en sıcaktı.
Görkem tanıdıktı, evet. Zerrin Çetiner tanıdıktı, evet. Pars buradaydı, en çok o tanıdıktı ama bana bakmıyordu. Bana neden bakmıyordu?
O söylemişti, gözlerimi ondan çekmememi o söylemişti. Şimdi neden beni karanlıkta bırakıyordu?
"Sen gözlerini benden çekince karanlık çöküyor üzerime."
Sadece karanlık çökmemişti üzerime, suyun dibinde kalmıştım. Ciğerlerime hava doluyordu ve çırpındıkça daha derine batıyordum.
"Bunu haftaya tekrar konuşalım olur mu? Kalmasın böyle."
Puslu zihnime zorlukla sızan Zerrin'in sesi oldu. Pars onu onaylayan bir şeyler söyledi. Görüşümü netleştirmek için birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım. Sakin nefesler alıp verdim. Görkem elimi tuttu. Bakışlarımı kısa bir an için ona çevirdiğimde beni telkin edercesine gözlerini kapatıp açtı. Buradan çıkmak istiyordum. Bir an önce buradan çıkabilir miydim artık?
Bunun cevabını öğrenmek için Pars'a baktım. İçten içe belki gözlerimin birleşmesi gibi çocukça bir beklentim vardı. Gerçekleşmedi.
En yakın ağaca tırmansam peşimden gelir miydi?
Pars'ın bende olmayan gözleri her yerdeydi. Önce Zerrin'e baktı çünkü Zerrin'in dudakları hareket ediyordu. Bu da konuşmaya devam ettiği anlamına geliyordu. Hemen sonra Timur'a baktı. O da mı bir şey söylemişti? Daha sonra ise masaya baktı ve ne zaman yaktığını görmediğim ve bitmek üzere olan sigarasından bir nefes daha alıp ayaklandı.
Elindeki dalı diğerlerine yaptığı gibi şarap kadehinin içine attığında masadakilere baktı ve "Toplantı bitmiştir," dedi.
İlk Zerrin kalktı oturduğu yerden ve Pars'ın yanına giderek koluna girdi. Diğerleri de tek tek ayaklandı.
Bir süre bekledim.
Zerrin, Pars'ın kolundan çıkmadı ve birlikte büyük salonun kapısına doğru ilerlediler. Herkes bir bir salonu terk ettiğinde tuttuğum nefesimi bıraktım.
"Gel..."
Görkem oturduğu yerden yavaşça kalktı ve elimi tutup kalkamama yardım etti.
"Nefes alamıyorum."
"Açık havaya çıkacağız şimdi."
Yavaş adımlarla büyük salonun ihtişamlı kapısına ilerlerken Görkem'in kolunu sıkıca tuttum. Dışarı çıktığımızda doğrudan köşkün girişine ilerledik. Köşkten çıktığımız an tüm göğsümü dolduracak kadar derin bir nefes aldım.
Merdivenlerin bittiği yerde kırmızı arabasının önünde Göktuğ duruyordu.
Giderek boşalan bahçenin yarattığı rahatlamayla Görkem'in kolundan çıktım ve ayağımdaki sivri topuklu ayakkabılara aldırmadan basamakları koşarak indim. Yanına ulaştığımda kollarımı boynuna sardım ve tüm gücümle sarıldım. Göktuğ, burada olduğuna ikna olmam için bana sıkıca sarılırken sakinleşmem için "Şşş," diye fısıldadı. "Gördün mü bak, ilkini atlattın."
Zorlukla nefes aldığımda saçlarımı çekerek geriye attı ve hava alabilmem için alan sağladı. Biraz geriledi ve başını eğerek gülümsedi.
"Sıkıcı insanlarla dolu bir yemek yedin ve kıymetimi bir gecede anladın."
"Göktuğ," dedim, zorlukla. "Beni buradan götür."
Kaşları muzip bir tavırla havalandığında "Hemen!" dedi.
Görkem yanımıza ulaştığında kısa bir an için kardeşine bakmış ve bana dönmüştü. İyi olup olmadığımdan emin olmak için bir süre bakışlarını üzerimde tuttu. Gözümü kapatıp açtım ve iyi olduğumu bakışlarımla anlatmaya çalıştım.
Göktuğ beni yanına çekerek kolunu omzuma attı. Omzumun arkasından Görkem'e bakarak "Bu güzelliği kaçırıyorum abicim," dedi.
Görkem "Geç kalmayın," dediğinde Göktuğ başını hafifçe öne doğru eğdi ve iki parmağını kaşına değdirip yere indirerek selam verdi.
Hemen arkamızda duran arabanın ön kapısını açtı ve binmem için bekledi. Koltuğa yerleştiğimde kapıyı kapattı. Görkem de bu sırada kendi arabasına ilerlemişti. Göktuğ sürücü kısmına geçtiği sırada Görkem'in arabası bahçeden uzaklaştı.
Kemere uzandığım sırada dikiz aynasından Pars'ı gördüm. Hemen arkamızda duran siyah minibüsün önünde durmuş İklim ile konuşuyordu. Bakışlarımı çekmek istedim ama yapamadım. İklim'le de konuşamamıştım. Benimle konuşmak isteyeceğini düşünmüyordum. Hayatta en değer verdiği insanlardan birinin canını yakıyordum ve daha da yakacaktım. Bunun bir sonu yoktu. En azından durduğum yerden baktığımda görebildiğim kadarıyla yoktu.
"Hazır mısın?"
Neye hazır mıydım bilmiyordum ama umurumda değildi. Başımı salladım. Nereye isterse gidebilirdi, hiçbir yer biraz önce çıktığımdan kötü olamazdı.
Pars siyah minibüse bindi ve otomatik kapısı kapandı. İklim motoruna bindi ve kaskını başına takıp önünü kapattı. Pars'ın aracı bahçenin çıkışına yöneldiğinde İklim motorla onu takip etti ve eş zamanlı olarak uzaklaştılar.
"Kayıtları silelim..."
Burnumdan nefes vererek güldüğümde kemeri taktım ve Göktuğ'a döndüm.
"Bu gece zor," dedim. "Hiçbir içki son iki saati silecek kadar güçlü değil."
"Arkana yaslan ve benim parti zekama güven tırtıl."
Derin bir nefes aldım ve arabayı çalıştırmasını bekledim. Göktuğ durdurduğu şarkıyı başlattığında dediğini yaptım ve arkama yaslandım. Sesi yükselttikçe yükseltti ve bağırarak şarkıya eşlik etmeye başladı.
Beynimin en hızlı şekilde kapanması için bu gece tüm kontrolü ona bırakacak ve sadece talimatlarına uyacaktım. Yaklaşık bir yıldır hep yaptığım gibi.
Şarkıyı biliyordum, Göktuğ'un birbiriyle alakasız şarkılardan oluşan playlistlerinin birindeydi. O sözlere bağırarak eşlik ederken her bir cümleyi hislerime bağlarken buluyordum kendimi. Şarkılar benim için hep özeldi, çoğu zaman duygularımı dışa vurma aracımdı ama artık eskisinden de daha değerlilerdi. Sustuklarımı şarkılar aracılığıyla söyleyebiliyordum. Bunu sadece kendi sevdiğim şarkılarla yapamıyordum. Onlar da başka bir hayatta kalmıştı, benim ben olduğum bir hayatta. Bu hayatta çalan şarkının bir önemi yoktu.
"Holdin' me back, gravity's holdin' me back.
I want you to hold out the palm of your hand.
Why don't we leave it at that?"
Bu şarkıyı ezberlemek istemezdim. Aslına bakılırsa Göktuğ'un bağıra bağıra söylediği hiçbir şarkıyı ezberlemek istemezdim ama işte onunla yaşamak böyleydi. Bir şekilde çatlaklardan sızıyordu.
"Nothin' to say
when everything gets in the way.
Seems you cannot be replaced
and I'm the one who will stay, oh-oh-oh."
Göktuğ'un bir kez daha çatlaklardan sızıp hiç durmadan konuşan iç sesimi susturmasına izin vermek için ona ayak uydurdum ve şarkıya eşlik ettim.
"In this world, it's just us.
You know it's not the same as it was.
In this world, it's just us.
You know it's not the same as it was,
as it was, as it was.
You know it's not the same."
Şarkıda dediği gibi bir zamanlar bu dünyada sadece biz vardık ve eskisi gibi değildi.
Göktuğ ana yola çıktığında "Deniz mi kara mı?" diye sordu. Omuz silktim. Bu gece, dönüp duran tüm gergin konuların ardından bu iki kelimeyi bir süre duymak istemiyordum. Üstelik nerede olacağımız önemli değildi. Yata da gidebilirdik biri hariç şehirdeki herhangi bir gece kulübüne de. Zihnim kapanana kadar içmek ve bu geceye dair hiçbir şey düşünemeden sızıp uyumak istiyordum.
Araba servisi yapan bir McDonald's gördüğünde, yolda geri dönüp bekleme sırasına girdi. Önümüzde iki araba varken çalan bir sonraki şarkı, Göktuğ'un çok sevdiği İspanyol kadın şarkıcı ve bir rapçinin düetiydi.
Şarkı bitene kadar telefonuyla uğramış, birilerine mesaj atmış ve milim milim ilerleyerek servisin önüne gelmişti.
"Favori menümüz dışında ne yiyeceksin?"
Favori menümüz tamamen Göktuğ'un ve küçük bir çocuğun zevkine hizmet eden yiyeceklerle doluydu.
"Su," dedim, sinir bozucu olmamaya çalışarak.
"Su ve diğer her şey, tamam..."
Bu kadar bekledikten sonra itiraz edip keyfini kaçırmak istemediğimden kabullendim ve çıkan üçüncü şarkıya odaklandım.
Üçüncü şarkı Koreli bir şarkıcınındı ve yarı İngilizce yarı Korece'ydi. İngilizce kısımları şarkının ne anlattığı hakkında pek bilgi vermiyordu. Yine de herhangi bir ses olması iyiydi. Aklımdan geçenleri duymaktansa saatlerce Göktuğ'un playlistlerini dinlemeye razıydım. Elindeki telefonu bacağının üzerine bırakıp iki kağıt poşetten oluşan siparişlerimizi aldı ve bana uzattı.
Arabayı yeniden hareket ettirdiğinde dar sokaklardan sıyrılıp sahile sürmüştü. Bir yandan da poşetlerin içindekilerden tırtıklıyordu. Suyu alıp birkaç yudum içip kapının kenarına bıraktım. Biraz patates yiyebilirdim. Başka bir şarkı çaldı, bunu ilk kez duyuyordum. Bilmediğim şarkıları ezberleyebilirdim. Araba hızla ilerlerken nerede duracağını düşünmedim. Parti devam ettiği sürece Göktuğ'a ayak uydurabilirdim.
Mış gibi yapmak yanımda dünyanın en umursamaz, en sınır tanımaz, en eğlence düşkünü insanı varken daha kolaydı.
Parti devam ediyordu, müzik de öyle. Artık şarkıları ben seçmiyordum. Şarkıyı unuttuğumdan beri, şarkıları kimin seçtiğiyle ilgilenmiyordum. Çalan şarkılara bağıra bağıra eşlik ediyor, dans ediyor ve içiyordum.
Pars'tan önce ben yapmalıydım. O unutmadan, kendimi unutmalıydım.
Zamanın hafızasından silinirken biz, Pars'ın hafızasından silinecekken ben gecenin içinde son sürat ilerleyen kırmızı bir arabanın içindeydim ve arabayı ben sürmüyordum.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro