Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 32 • Kimsesiz Düşler Zamanı


Bileklerim ve omuzlarımdaki sızı sinirimi bozuyordu. Başımdaki uğultu ise sinirimi bozmanın çok ötesindeydi. Gözlerimi açmadan önce hissettiğim en baskın duyu kokuydu. Nemli ve küflü bir yerde olduğumu tahmin ediyordum. Gözlerimi açtığımda; loş, nemli, hatta ıslak ve küflü bir yerde olduğumu gördüm. Depoya benzer bir yerdi ve belli ki terk edilmiş bir binanın altındaydı. Sıvası dökülmüş, pis kokulu, ıslak duvarların üzerindeki pencerelerden sızan ışık bulunduğum yeri aydınlatmaya yetmiyor ama tamamen karanlığa gömülmesine de müsaade etmiyordu.

Burnumdaki korkunç sızının kaynağı ise kesinlikle kokuydu. Gözlerimi kısıp birkaç ayrıntı görmek için etrafa bakındım. Bomboş bir yerin ortasında, demir bir sandalyenin üzerinde ellerim ve ayaklarım bağlı şekilde oturuyordu. Sesleri dinlemek için dikkat kesildim. Her neredeysem kalabalık bir yerde olmadığı kesindi.

Bileklerim sandalyenin iki yanından demirlere bağlıydı, ayaklarım da sandalyenin ayaklarına.

Beni buraya kim getirdiyse ortada yoktu.

"Hey," diye bağırdım yüksek sesle.

Her kimse yüzünü artık gösterebilirdi. Avını almış ve ellerini bağlamıştı. Gözlerini bağlamadığına göre kim olduğunun görünmesinden korkmuyor olmalıydı.

Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan.

Uyanmıştım.

Simurg muydu gördüğüm yoksa serçe mi bilmiyordum ama uyanmıştım.

"¡Hola!"

Kendini gösterene kadar bunu merhaba demeyi bildiğim bütün dillerde deneyebilirdim.

"Ciao!"

Herhangi bir yaşam belirtisi yoktu. Beni buraya getiren her kim ise bir amacı olmalıydı değil mi? Beni buraya getirmiş ve bırakmış olamazdı. Günün konumunu anlayamıyorum, içerisi zaten karanlık sayıldığından saat kaç olmuştu bir fikrim yoktu. Belki de gün dönmüştü. Kaşlarım panikle çatıldı. Diğer güne geçmiş olabilir miydik?

Birinin beni duyduğundan bile emin değildim. Panik dalgası etrafımı sarmışken zihnimi yaptığım oyunda tutmak için tekrar bağırdım.

"Aloha!"

Ayaklarım çıplaktı, yer nemli olduğundan sevimsiz bir ürperti hissi sarmıştı bedenimi.

"Konnichiwa," diye bağırdım, hiçbir anlamı olmadığını bildiğim halde.

Gördüklerimden yola çıkmaya denedim. Bir el ağzımı kapatmıştı ve bayılmadan önce eski model gri bir arabanın içine çekilmiştim. Gölge ile konuşmamın üzerinden birkaç dakika geçmişti henüz ve beni gördüğünü söylemişti. Bu bir metafor değilse ve Gölge tam o an gerçekten beni görüyordu ise kurtulmak için bir şansım vardı.

İpuçlarının peşini benim takip etmem değil onun izlemesi gerekiyordu.

Mesela plakayı.

Bilişim ile arası bu denli iyi birinin beni bulması uzun sürmese gerekti. Tabii bu biraz beni kimin alıkoyduğu ile de ilgiydi.

Serdar ise onun polis yetileri devreye girmiş demekti ve bu Gölge'nin işini biraz zora sokacak bir durumdu.

Halsiz hissediyordum.

Bayıldığım için olabilirdi. Muhtemelen bayıldığım içindi. Ağzımın içi kuruydu ve midem bulanıyordu. Karnıma bir darbe yemiş olabilirdim. Belli belirsiz bir ağrı hissediyordum.

Cılız bir tıkırtı duyduğumda başımı uzatıp daha geniş bir alan görmeyi umdum. Birkaç saniye içinde adım sesleri yaklaşmış ve hemen sonra sesler görünürlük kazanmıştı.

Serdar Deren.

Başımı yana eğdiğimde kaşlarımı kaldırmıştım. Yaklaştığında, yere odaklı bakışları kalkmış ve doğrudan bana bakmıştı.

Kaşlarım aniden çatıldığında yüzündeki izlere ve kırık koluna şaşkınlıkla baktım.

Bir kolu sargıda ve askıdaydı. Gözünün altında büyük ve geniş bir morluk vardı, sağ gözüne kan oturmuştu ve yüzünde diğerlerine küçük sayılan birkaç iz daha mevcuttu.

Biri Serdar Deren'i fena halde darp etmişti.

"Ayılmışsın," dedi, bir önceki karşılaşmamıza nazaran enerjisiz ve keyifsiz bir sesle. "Güzel."

Gözlerimi kıstım ve yüzündeki vazgeçmiş ifadeye odaklandım.

"Polisler ne zamandan beri insanları kaçırıp böyle nerede olduğu belirsiz depolarda tutuyor?"

"Ne bilirsin polisler hakkında, kaç polis tanıdın da sen, konuşuyorsun?"

Çok fazla değildi.

"Senin gibilerin kapısına polis gelse böyle mi olurdu?"

"Benim gibilerin?" diye sordum. "Bulunduğumuz yerdeki en aşağılık insan sensin Serdar, karıştırma istersen."

Dilini ağzının kenarına yaslayıp sinirle güldü. "Aşağılık... Sosyetik kaşara bak sen, hakaret etmeyi de biliyor."

Gözlerimi kısıp yüzündeki bezgin ifadeye tiksintiyle baktım.

"Benimle konuşma şeklini beğenmedim Serdar."

Gülüşü silindiğinde sinirli ifadesi netlik kazandı. Bana hızla yaklaştı ve bağlı olduğum sandalyeyi altından tutup çekiştirdi. Sandalye geriye doğru eğilmiş ama altından tutmaya devam ettiği için dengem bozulmamıştı. Başımı geriye iterek yüzümü yüzünden uzaklaştırdım.

"Elleri ve ayakları bağlı halde karşımda kaderini bekleyen sensin. Şurada kafana sıksam, leşini bulmaları en az 10 gün sürer."

Başımı olabildiğince geriye itip yüzüne tiksinti ve alayla baktım.

"Keşke gözlerimi de bağlasaydın... İğrenç suratını görebiliyorum hala."

Elini sandalyenin altından hızla çekmiş ve beni geriye doğru savurmuştu. Sandalyenin çıkardığı cılız ses kulaklarımı tırmalarken dengemi korumaya çalıştım.

"Beni zorlama," dedi, yüzüme doğru eğildiğinde.

Midem bulanıyordu. Yüzüme yayılan tiksinti dolu ifadeye aldırmadı ve bağırarak konuşmaya devam etti.

"Lan senin yüzünden benim sevdiğim kadın öldü!"

"Sevdiğin kadın?" dedim öfkeyle. "Sevgi tabiri üzerine bazı sıkıntıların var Serdar. Uygun bir anda ben sana açıklamak isterdim ama yüzüne bakınca midem bulanıyor, kusura bakmayacaksın artık."

"Asıl mide bulandırıcı olan sizsiniz. Senin gibi parasıyla insanları satın almaya çalışanlar..."

Aklında bir şey vardı. Onu kim bu hale getirmişti bilmiyordum ama işlerin pek de yolunda gitmediği açıktı. Beni buraya getirip elimi ayağımı bağladığına göre de bir planı vardı. Öldürecek olsaydı bu kadar zahmete girmezdi. Ne planladığını öğrenmeliydim.

"Bursa'ya kadar benim için mi geldin Serdar?" dedim, alaylı bir tonla. "Ne tatlı..."

"Tek başına gezdiğin yok, biraz takip ettim doğru."

Geriye çekilmiş ve bana nefes alanı sağlamıştı. Bir elini sargıdaki kolunun altına yasladı ve birkaç adım gerileyerek bana baktı.

"Hakan şerefsizinin oğluyla baya iyisin..." Dudağını abartı beğeniyle büktü ve başını aşağı yukarı salladı.

Gözlerimi kapattım ve küçücük bir an için Pars'ın ne kadar deliye dönmüş olabileceğini düşündüm.

"Benim için bu kadar zahmete katlandın yani öyle mi?" diye sordum. "Bursa'da bile kendine böyle bir yer bulabildiğine göre, bu birini ilk kez alıkoyuşun değil?"

"İstanbul'dayız," dedi Serdar, aradığım cevabı bana vererek. "O şerefsizin oğlu seni hala Bursa'da arıyordur."

Kendimi tutamayarak güldüğümde yüzüme şaşkınlıkla bakmıştı. Yüzündeki ifade daha çok gülmeme sebep oldu. Deliliğimin rengi giderek Pars'ınkine benzemişti. Başımı geriye itip kahkaha attığımda Serdar sandalyenin ayağına tekme attı.

"Kes sesini!"

Yüzümdeki kahkaha izlerini silmeden kaşlarımı kaldırdım.

"Hakan Amca ile de ters düştün yani," dedim, kendimi tutamayarak tekrar güldüğümde. "Babam desen e o zaten şu anki durumumuz göz önünde bulunduğunda başındaki en büyük belalardan biri sayılır. Pars kısmına gelirsek Serdar, tanışmıyor olmanıza veriyorum bu kötü tahminini."

"Sen çok güvenme onlara," dedi, kendinden emin bir tavırla. "Seni burada kimse bulamaz."

"Başın 1 ile 10 arasında ne kadar belada sence?" Sorum onu keyiflendirmemiş, aksine daha da sinirlendirmişti. "Ben söyleyeyim... 10!"

"Siz sosyetiklerin böyle bir derdi var işte. Kendinizi çok önemsiyorsunuz."

Omuz silktim. Kendimi çok önemsediğim falan yoktu, ben sadece olacakları öngörüyordum.

"Baban istediğim parayı versin de, ben atarım adresi ona, dert değil."

Yüzümü buruşturdum. Ne? Beni para için mi alıkoyuyordu? Skandal!

"Ne?" dedim, yüzümü daha da buruşturarak. "Beni gerçekten para için mi kaçırdın? Ne bu, eski dönem yerli film senaryosu mu? Hiç yakıştıramadım."

"Bilsem ağzını bağlardım. Baya geveze çıktın sen."

Stres anında çok konuştuğumu kabul edebilirdim sanırım. Serdar'ın beni öldürmemiş olması öldürmeyecek olduğu anlamına gelmiyormuş, biraz önce bunu öğrenmiştim. Beklediği bir para olması durumu karıştırmıştı. Belki de parayı aldıktan sonra öldürecekti, elinde olduğumu kanıtlamak için canlı tutuyordu.

Gölge'nin plakanın izini sürmeye devam etmesini, mobese kameralarını hacklemesini ummaktan başka çarem yok gibi görünüyordu.

Hem kendimi rahatlatmak hem de onun daha fazla sinirini bozmak için konuşmaya devam ettim.

"Babam birçok konuda berbat biridir," dedim, bir nevi bunları kendime de söylüyordum. "Ama söz konusu çocukları olduğunda inan bana onlara kimsenin zarar vermesine izin vermez."

Serdar'ın yüzüme odakladığı bakışlarında cılız bir alay parıltısı belirdi. pek de inanmış gibi bakmıyordu. Haklıydı sanırım.

İstisnai durumlar hariç, dedi Aras.

Dudağımı bükerek ona hak verdim.

İçimde, çok derin bir yerde Aras'ın sesini duymak beni rahatlatmıştı. Belki de endişelenecek bir şey yoktu. Eğer gerçekten herkesin gittiği bir yer varsa orada Aras ile sarılma ihtimalim vardı. Gülümsemem büyüdüğünde Serdar suratıma anlam veremeyen bir ifadeyle baktı.

Aras'ın sesinin geldiği yerden, eski bir melodi duyulduğunda gözlerimi kapattım. Burada işim bitmemişti, onun yanına ruhunu azaptan kurtarmadan gidemezdim. Önce onu özgür kılmalıydım. Bunu birçok insan için yapmalıydım. Tarık Güngör için, onun karısı ve kızı için, Sevda için...

"Peşine düşecekler Serdar," dedim, sesimi kendinden emin bir tonla çıkararak. "İnan bana bunlar son iyi dakikaların."

"Sen az önce tehdit mi ettin lan beni?"

Tehdit etmemiştim, olacaklar hakkında ön bilgi vermiştim.

Ellerini yüzüme uzatıp yanaklarımı parmaklarının arasına alıp sıkarak başımı geriye doğru itti. Öfkeli bakışlarını gözlerime odakladığında yanaklarımı sıkan elini sertçe ısırdım. Yüzünde acı dolu bir ifade belirdiğinde geriye doğru adım atmış ama elini dişlerimin arasından kurtaramamıştı. Sandalyeyi geriye doğru itip kendini çektiğinde dişlerimden kurtulmuştu. Dengemi sağladığımda başımı yana çevirip yere tükürdüm. İğrenç teninin tadı ağzımdaydı. Tüylerim ürperiyordu tiksintiden.

"Aah," dedi, acıyla. Bir kolu sargıda olduğundan elini diğer eliyle tutamamış ve havada aşağı yukarı sallayarak acısını geçirmeye çalışmıştı.

Yere bir kere daha tükürdüğümde bakışlarımı ona çevirmiş ve tek kaşımı meydan okuyan bir ifadeyle kaldırmıştım. Baş ve işaret parmağının arasına, ısırdığım yere yüzündeki acıyla bakıyordu.

"Amına koyduğumun orospusu... Burada böyle aç susuz geber."

Sert adımlarla yanımdan ayrılıp gözden kayboldu.

O etraftayken öfkemden beslenmek kolaydı. Şimdi kendimle kaldığımda ürperti hissi beni yeniden sarmış ve içimdeki endişe balonu büyümüştü.

İçimdeki endişe balonunun patlamaması için güzel bir şey düşünmeye çalıştım.

Beni bulmaları ne kadar sürerdi, birkaç saat mi, yoksa gün mü?

Güzel bir şarkı mırıldanmak için zihnimi yokladım.

Telefonumu almış olmalıydı, eğer yanında tutuyordu Gölge nerede olduğumu biliyor demekti.

Aras'ın bana hep söylediği şarkılardan birini mırıldanmak istemedim. Onu da buraya, bu loş ve pis kokulu depoya getirmek istemiyordum. Başka bir şarkı mırıldanmalıydım. Burada benimle olsa bile bu yerin pisliğinden etkilenmeyecek bir şarkı.

Gözlerimi kapattım. Güzel bir yerde olduğumu düşünürsem kendime güzel bir şarkı düşünme hakkı da vermiş olurdum.

Pars Pars Pars

Sesleri geriye itmek konusunda iyiydim. Bir partinin tam ortasında uyuyabilir, ringde haykırışları görmezden gelebilir, yüksek sesin hakim olduğu NOX gecelerinde müziği duymayabilirdim. Dış kaynaklardan gelen sesleri geriye itmek konusunda ustaydım. Sorun içerideydi.

İçime örümcek ağı gibi yayılan; cızırtı dolu, marazlı ve kurtlu ses, beni hasta ediyordu.

Elimde çevirip durduğum telefonun ekranına gözlerim takıldı. Saat 3.

Atlas'ın yanımdan ayrılışının üzerinden 36 saat geçmişti ve elimde çalıntı bir arabanın modelinden başka bir şey yoktu.

2007 model gri Toyota Corolla.

İçime örümcek ağı gibi yayılan, tenime batan ve beni kangren etmek konusunda ısrarcı ses 36 altı saattir durmadan aynı şeyi söylüyordu.

Dile dökemediğim gerçek, ağın telleri tarafından boğazıma dolanıyor, nefes alışlarıma bir halat gibi engel oluyordu.

Atlas hep zordu.

Onunla ilgili her şey, diğer insanlara göre her zaman daha zordu. Bir tek konuşmak kolaydı. 29 yıl boyunca tanıdığım tüm insanlar düşünüldüğünde, en rahat konuşabildiğim kişi hep Atlas olmuştu. Aklından geçenlerin sınırı yoktu. Herhangi bir nesneye bakar ve ondan sınırsız anlam çıkarırdı.

Şarkılarla yaşar, dilinden düşürmediği bitmeyen gecelerde dans eder, alkolün kanına karışmasını zaferi karşılayan topraklar gibi coşkuluyla göğüsler ve her şeyin tadını en çok o çıkarırdı.

Bitmeyen bir neşe, enerji ve tutku yumağından oluşuyordu.

Ve kuşlara özeniyordu... Muhabbet kuşlarına değil.

Kırlangıçlara.

Bir kırlangıç gibi göçüp gitmeye yatkındı.

Bunu o gün anlamıştım. Ağaç tepesine tünemişken, bulunduğu coğrafyaya sıkışıp kalan göçmen bir kuş gibi bakışları en uzağa dikiliydi. Cam gibi parlayan gözlerindeki merak öylesine yoğundu ki, kanatları olmayışına lanet ettiğinden emindim. Uçabilse, o an bile düşünmez, uçardı.

Ki uçmuştu. Ona göre yıllar sonra, bana göre tam vaktinde.

Uzun bir zaman ondan haber almamıştım. Üzerine düşünmemiştim. Nerede olduğu, ne yaptığı, hayatını nasıl geçirdiği hakkında bir fikrim yoktu. Aklıma geldiği anlarda, adının yanına tebessüm ekleniyordu, o kadar. Bir yerlerde ve mutluydu. Yine dans ediyor, yine şarkıların peşinden gidiyor ve yeni insanlar tanıyordu.

Geçen tüm o zaman boyunca, onunla ilgili beni endişelendiren tek bir şey vardı. Günleri günlere eklerken, tanıdığı tüm o insanlar ona beni unutturursa, küçük bir anıdan ibaret olduğum aklından bütünüyle silinirsem diye endişe ediyor ve bu fikri aklıma her getirdiğimde savuşturuyordum. Unutabilirdi. Bir daha dönmeyeceğinden emin olduğum birinin beni hatırlayıp hatırlamamasının önemi yoktu.

Atlas gitmiş ve geri dönmeyecekti. Dönmemeliydi de. Burası ona göre değildi. Doğan kendi çıkarları için Atlas'ı kullanmaktan çekinmezdi. Onun görüşüne göre, Aras kullanabileceği yeterlilikte değildi, Atlas ise öyleydi. Onun öngördüğünden daha fazlasıydı. Doğan bunun farkında değildi, farkına varmadan önce Atlas yine gitmeli ve izini kaybettirmeliydi.

Ben ise, çocukken tanıdığı biri olarak kalmalıydım hayatında. Onun benim hayatımda kaldığı gibi. Tek farkla, ben onun adını tebessümle anardım, o beni hafızasındaki onlarca belki de yüzlerce isim arasında unutup giderdi.

İnsan birçok şey olabiliyordu. Birçok şeyi yapabiliyor ve adının önüne sayısız sıfat ekleyebiliyordu. İnsan bir tek çocuk olamıyordu. Onun zamanı kaçtı mı kaçıyordu, tekrar yakalamak imkansızdı.

Atlas bana ne zaman baksa, bir zaman önce çocuk olduğumu hatırlatıyordu.

Çünkü hala, bana baktığında, o kişiyi görüyordu. Bir çağ öncesinden kalma beni. Bir daha asla olamayacağım kişiyi. Uzansam asla dokunamayacağım yere, o tek bakışıyla ulaşıyordu. Bu yüzdendi, hep bana baksın istemelerim.

Bir tek o bana bakarken, bir zamanlar masum olduğum gerçeği netti.

Yine gitmişti. Yine kuşlara özenmiş ama bu kez kafese hapsedilmişti. Şimdi dünyanın bir ucunda yeni yerler keşfetmiyordu. Biri onu şehrin ortasından çekip almıştı.

36 saat bir insanı delirtmek için yeterliydi.

Bir insanı delirtmek için değil 36 saat, 36 saniye bile yeterdi.

2. güne yaklaşırken attığım bütün adımlar boşa düşmüştü.

Atlas yoktu.

"Pars."

Onat telefon elinde başımda dikildi. Kararsız ifadesi yüzümü gördüğünde kararlı bir hal aldı. Başımdan çekilerek telefonu cevapladı.

"Düşünüyor," dedi.

Kısa ve net.

Düşünmüyordum, deliriyordum.

"Kapalı mı? Sinyal yok. Tamam İklim, sen eve dön Pars normal değil."

Sesinin volümünü düşürdü. Söylediği her ne ise duyulmasını istemiyordu. Odadan çıktı, sesi duyulmaz bir hal alana kadar koridorda yürüdü.

Avuç içlerimi göz kapaklarıma bastırdım. Emin olduğum tek şey hayatta olduğuydu. Delirmememi sağlayan tek şey de buydu.

"Pars."

Onat odaya döndüğünde yanıma geldi. Beklediğini İklim'den duyamamış olmanın verdiği umutsuzluk bakışlarına yerleşmişti. Konuşmak gereksizdi, suratı her şeyi ele veriyordu.

"İklim'in bir önerisi var."

Saatlerdir beklediğim onca şeye bir yenisi daha eklendi ve devam etmesini bekledim.

"Arif Bey'in yardımı olab-"

"Olmaz."

Bu kestirip atmak değildi. Bu öngörüydü. Yok yere bir diyalog üretmek gereksizdi. Arif Turgutlu'dan ambargo yemiştim. Ben ölüyor olsam da kılını kıpırdatmazdı. Eski toprak olmasının sağladığı prensiplerine haddinden fazla bağlıydı.

"Pars, bir ihtimal yardımcı olabilir."

İhtimal...

İçime yayılan his dışıma tebessüm olarak yansımıştı. Atlas görse bunu oyuna çağrı kabul ederdi, oysa bu teslimiyetti.

"Aklıma getirmek istemiyorum ama."

"Getirme o zaman."

Hayattaydı, bundan emindim.

Kimse Doğan Yarkın'ın kızını kolayca öldüremezdi. Serdar Deren buna cesaret edebilecek en son kişi bile değildi. Onu elinde tutmasının bir sebebi vardı. Beni delirtmek dışında bir sonucu da olacaktı.

"Pars..."

Onat sakinliğimden korkuyordu. Onca yılın ardından bu da olmuştu işte. Can dostum sakinliğimden korkuyordu.

"Merak etme..."

Merak etmeliydi. Bir sonraki adımımı ezbere bilen ben, ilk kez davranışlarımı öngöremiyordum. Kapana kısılmış gibi hissetmek kanımı köpürtüyordu. Biri boynuma bir zincir takmıştı, ne kadar çekersem çekeyim yuvasından çıkmıyor, duvardan kopmuyordu.

Kendini bilmez, satranç tahtasında piyon dahi olamayacak biri tarafından gafil avlanmıştım.

Bana saldırmalıydı. Beni vurmalı, beni almalı ve resti bana çekmeliydi.

Hata yapmıştım. En baştan bu yana hata yapmıştım. Kabul etmek kolay değildi. Sağlıklı düşünemediğim gerçeğine sınmak isterdim. Ne yazık ki bu bir yalan olurdu. Aklım yerindeydi. Aklım yerindeyken yaptığım hatanın bedelini Atlas ödüyordu.

Aklımı yerinden sökmek isteği ile doldum.

Beni almalıydı, beni!

Tek tek parmaklarımı çıtlatırken gözlerim havuza odaklanmıştı. Atlas'ın suyun üstüne çıkarken attığı kahkaha kulaklarıma dolduğunda tebessüm ettim. Burada olmalıydı, tam yanımda.

O an daha önce düşünmemiş olmama hayret ettiğim bir detay belirdi aklımda.

Atlas'ın telefon sinyali en son Bursa'da alınıyordu. Telefonunu atmıştı çünkü İstanbul'da girişleri Serdar'ın üstleri tarafından onaylanmıştı. Serdar'ı aradıklarına dair büyük güvenceler vermişlerdi. Serdar umurlarında değildi ve 36 saatte 3 kere arayarak kendini hatırlatan babam ters düşmek istemeyecekleri insanların yazılı olduğu listeydi.

Onat elindeki telefonu uzattığında 4 olmuştu. Ekranda yazan isme bakarken sol bacağım sinirle sallanmaya başladı. Gözlerim isme odaklıyken Onat'ın sesini duydum.

"Babam elinden geleni yapıyor. Bulacağız."

Bunlar saatlerdir söylediği cümlelerin aynısıydı. Babası bakıyordu, Serdar'ın üstleri ilgileniyordu, doğru. Ben girebileceği her deli kontrol etmiştim. Yoktu, Allah'ın cezası yeri yarmış içine girmişti.

Kapana kısılmıştım.

Yüzüm kasıldığında Onat tekrar konuştu.

"Ona zarar vermeye cesaret edemez."

Bu umduğumuz gerçekti. Kaybedecek neyi vardı? Kaybedecek tek bir şeyi olmayan biri, ne denli tutarlı olabilirdi? Olamazdı.

Çağrıyı cevapladığımda Onat gözlerini suratıma dikti.

"Pars... Birkaç saat daha bekleyelim. Babam araya birilerini sokacağını söyledi, bulacağız."

Çok geçti. 36 saat çok fazlaydı. Ne halde olduğunu bilmiyordum. Yaralı mıydı? Nerede tutuluyordu? Zarar görmüş müydü? Atlas susmazdı, geri adım atmazdı, suyuna gitmezdi. Daha fazla bekleyemezdim. Her saniye önemliydi. Geçen her saniye riski arttırıyordu.

Telefonu kulağıma götürdüm.

"Evet."

Başka zamanda olsak beklettiğim için telefonu kapatırdı. Başka bir zamanda olmadığımızda hattın diğer ucunda soluğunu duyabiliyordum.

Hades, elinde Tartarus'a giriş biletini tutuyordu. Davetinin kabul edilme olasılığı ise, ilk kez bu denli yüksekti. Çaresizliğimin kokusundan sarhoş olmuş olmalıydı.

"Hisarlı aradı az önce."

Murat Hisarlı.

Hakan Pars yine bildiğimiz gibiydi. Hamlesi akıllıcaydı. Bunca aramanın ardından benim bulamadığım yeri, bulsa bulsa istihbarat bulurdu.

"Konu ile bizzat ilgileneceğinin sözünü verdi."

Demek istediği şuydu; Mustafa Hisarlı ile iletişime geçtim ve konuyu bildirdim. Eğer, şimdi isteğimi kabul edersen saatler içinde adres elinde olur.

Gözlerimi kapattım ve dramatik bir kaosun hakim olduğu aklıma birkaç saniye tanıdım.

Hayattaydı, biliyordum. Bu yeterli miydi? Değildi.

Nefes aldığından emindim, elimde olan sadece buydu. Detaylar üzerinde düşünemezdim. Aklımı yerinde çok ince bir bağ ile tutuyordum. Birinin, o mahlukun, Atlas'a zarar verme ihtimalini düşünmek kanımın hiddetle köpürmesine neden oldu. Tüm vücudumu saran sıcaklık avuç içlerimi yakıyordu.

Ölüler diyarının altı umurumda değildi, Hades'in kazanıp kazanmaması önemini yitirmişti, cehennem aklımda beliren olasılıkların görüntüsünden daha kötü olamazdı.

En kötüsü çoktan yaşandı.

Biri Atlas'ı aldı ve benim bulamayacağım bir yere sakladı.

Tartarus, kafamın içinden daha karanlık değildi.

"Ali."

Telefonun diğer ucundan adımı seslendiğinde gözlerimi açtım.

Hades ile bir anlaşma yapacaktım, karşılığında ruhumu ona satacaktım ve tüm hayatım boyunca reddettiğim gerçeğe teslim olacaktım.

Boynumdaki zincirin sıkıştığını hissettim. Duvarı söküp atmak için kasılan eklemlerimi büktüm ve telefonu tutan parmaklarımı tam gücümle sıktım.

Kadere inanmıyordum. Kadere inanmak dilimin üzerinde aciz bir teslimiyet tadı bırakıyordu. Yüzümü hoşnutsuz biçimde ekşittim.

Serdar küçümsediğim kadar tecrübesiz değildi. Tüm izleri takip etmiş, üstlerine ulaşmış, çalıştığı adamları bulmuş, kayıtlardan gidebileceği her yerin listesini çıkarmış olmama rağmen yerini bulamamıştım. Gücümün sınırlarını sonunu kadar kullanarak tüm kapıları zorlardım zorlamasına ama vaktim yoktu. 2. güne yaklaşırken artık her saniye önem taşımaya başlamıştı.

Geriye tek bir seçenek kalmıştı. Teslim olmak.

Buraya kadardı demek.

"Adresi mesaj atarsın."

Telefonu fırlattığımda Onat'ın kaygılı bakışları üzerimdeydi. Yüzümü sıvazlarken soluklarımı sakinleştirmeyi denedim. Serçe sakallarımı kaşırken Onat telefonu yerden aldı. Gözlerimin önünden geçen her görüntü kanımı biraz daha kaynatıyor, öfkemin fokurdamasına neden oluyordu. Adresi attığı an yapacaklarım, yapmak istediklerim fotoğraf kareleri şeklinde kafamın içinde belirdi.

"Onat," dedi. Başımı görüntüleri savuşturmak için iki yana salladığımda Serdar'ı lime lime etme hissim biraz bile azalmamıştı. "Gelen adrese ekip göndersinler."

Polisin benden önce gitmesi Serdar'ın yaşamak için tek şansıydı.

🩸

Mayıs, 2015

"İmkanı yok," dedi İdil bastırarak. "Bak... Tekrar söylüyorum. İmkanı yok! Kesin biriyle gelecek."

Parmaklarımı bohem bir hava verdiğim saçlarımın arasından geçirip ön iki tutamı arkaya doğru kıvırarak elimdeki küçük tokayla tutturdum. Kırmızı, kalp çerçeveli gözlüklerimi başımın üzerine taktığımda hazırdım. Parti bahçede olduğundan beyaz elbisemin üzerine bir şey alma ihtiyacı hissetmemiştim.

"Neyse ne," dedim.

"Atlas hadi ama..." diye yakındı İdil. "Partiye kiminle geleceğini umursamadığını söyleme. Kim olduğunu merak etmiyor olabilirsin ama onunla uğraşma fırsatını asla kaçırmazsın."

"Gerçekten..." dedim, kısa bir soluk verdiğimde. "Pars ile uğraşacak enerjim yok. Bugün değil."

"Üüf..." İdil düşük omuzlu, büzgülü elbisesini düzeltip kapıya yöneldi. "Bazen çekilmez biri oluyorsun?"

Ona gözlerimi diktiğimde uzanıp yanağımı sıktı. "Seni sevdiğim için şükretmelisin."

Ona güldüğümde hızla merdivenlere doğru koşturdu.

"Bahçeye çıkmadan önce Aras'a bir şey söyleyeceğim..." Merdivenleri koşarak inerken bana dönmeden tek elini hava kaldırıp salladı. "Sen çık bak bakalım yaralı playboyumuz partiye 3 seçenekten hangisi ile gelmiş."

"Ne söyleyeceksin?" diye seslendim arkasından.

"Ona aşık olduğumu!"

"İuv. İğrenç."

Yüzümü buruşturduğumda İdil gürültülü bir kahkaha attı.

"Proje ödevi ile ilgili akıl alacağım sadece."

Başını kaldırıp bana göz kırpmış ve hızla bodrum katın merdivenine dönerek gözden kaybolmuştu.

Bahçeye çıktığımda Paris moda haftasının bizim evin sınırlarına taşınıp taşınmadığı konusunda endişelenmiştim. Alt tarafı bir partiydi, bu kadar ciddiye alacak bir şey yoktu. Mayıs ayının sonlarına geldiğimiz için beyaz ve yaz karşılamaya gönüllü elbisem havuz partisi için uygundu. Uzun bacaklı, bronz tenli ve abartılı kalabalığın seçimini görmezden gelerek içki standına ilerledim.

İdil dönene kadar kendime bir kadeh Sangria dolduracak ve konukların sıkıcı gürültülerine odaklanmadan sakin bir yer bulacaktım. Bugün hiç parti havamda değildim. Babamın sosyal hayatı ihmal etmemeliyiz davetlerinden biriydi ve sadece gençleri kapsıyordu. Sosyal hayattan kastı da iş yaptığı ya da yapma ihtimali olan insanlarla bağları güçlü tutmaktı. Her adımı düşünüyor olmak yorucu değil miydi? Saçlarının şimdiye bembeyaz olması gerekiyordu.

Telefonu çıkarıp José'nin yolladığı selfieye cevap olarak dilimi dışarı çıkardığım bir fotoğraf çektim ve gönderdim. Plastik bardağı alıp havuz başını pas geçerek bahçenin kenarına doğru ilerledim.

"Atlas..."

İdil koşarak yanıma gelmişti. Telaşla saatlerce köpükleyerek kabarık ve tek tek ayrılmış bukleler haline getirdiği saçlarını düzeltti. Omzundan çapraz olarak asılı olan, küçük, ip çantasından lipbalm çıkarıp dudaklarına sürdü.

Bir şey söylemek için acele ettiği barizken bir yandan da hazırlanmaya devam etmesine kıkırdamadan duramamıştım. Çantasının kahverengi düşmesini takarak başını iki yana sallayıp silkelendi. Kendine geldiğinde kirpiklerini kırpıştırarak söyleyeceği her ne ise dikkatimi sonuna kadar çektiğinden emin olmuştu.

"1 mi, 2 mi, 3 mü?"

Parmaklarını tek tek açarak saydığı rakamlara abartıyla göz devirdim. Gerçekten mi? Kimin umurundaydı ki?

"3?" dedim, omuz silktiğimde.

Üçüncü seçenek, en sıradan olanıydı. Tıp Fakültesinden bir kızdı ve hakkında pek bilgi sahibi değildi. İdil'in ise kızın tüm bilgilerine sahip olduğundan emindim. Bazen küçük bir blog açacak ve o dizideki gibi cemiyetteki insanların skandallarını ifşalayacak diye endişelenmiyor değildim. Acaba bunun için yeterli teknik bilgi kolayca öğrenilebilir miydi? Aras'a sormayı aklıma not ettim ve İdil'e odaklandım.

İdil'in omuzları düşmüştü. Yanaklarını şişirdi ve zeytin karası gözlerini gözlerime dikti.

"Daha fazlasını beklerdim. Victoria's Secret mankeninden sonra çıta baya bi' yükselmişti."

Gerçekten hayal kırıklığına uğramıştı. Pars hayranlığı değişik bir boyuttaydı. Onu ünlü biriymiş gibi görüyordu. İtiraf etmek gerekirse bu biraz aptalcaydı. İdil'in ilgisi Pars'ın varlığından bağımsızdı. O marka değerine odaklıydı ve işte komikti.

"Belki sadece arkadaşıdır?" dedim, moralini düzeltmek umuduyla.

Pars'ın bugün partiye gösterişli bir isimle katılmasını umuyordu. Hayal kırıklığı ne kadar aptalca olursa olsun onu çok seviyordum ve yüzünü düşürmesini istemiyordum. Yanaklarına uzandım ve parmaklarımın arasına sıkıştırarak sıktım.

"Söyle bakalım... Kimle gelse hoşuna giderdi?"

"Iııım," dedi, düşünür gibi elini çenesinin altına yasladığında. Cevabının çoktan hazır olduğunu bildiğimden sabırla bekledim. "Serezlerin en küçük kızı ile."

"Bade?"

Babamın en yakın arkadaşlarından biri olan Ekrem Serez'in kızıydı Bade. Aile fertlerinin hepsinin katılımının gerektiği davetlerde yan yana gelmiş olmamıza rağmen yakın olmamıştık. Liseyi İngiltere'de okumuştu ve üniversiteye için de yine orayı tercih ettiğini duymuştum. İlgi alanlarımız oldukça farklı olmasına rağmen kendini buradan ve bu insanlardan uzak tutma çabasına hak veriyordum.

"Evet..." dedi İdil iştahla. Aklında senaryoyu çoktan yazmışa benziyordu. "Hakan Pars'ın biricik veliahttı Ali Pars ile Ekrem Serez'in en küçük ve cemiyet hayatından uzakta yaşayan kızı Bade. Biri cemiyetin gözdesi, diğeri ise kimsenin hakkında bilgi sahibi olmadığı gizemli genç kadın..."

"Veliaht biraz abartılı oldu..." dedim. "Hakan Amca'nın sadece adı Hakan, biliyorsun değil mi? Yani, padişah falan değil."

İdil söylediklerimi biraz bile umursamamıştı.

"Düşünsene," dedi, beni yeniden hayal dünyasına çekmek için dürttüğünde. "Pars onu gördüğünde birden ilgisini çekecek ve büyük bir merak duyacak, hemen ardından tanımak isteyecek ama ilk anda iletişimlerinde ufak bir aksilik yaşandığından zıtlaşacaklar, sonrasında ise..." Başını yana eğip hayal bulutuna bakar gibi yaptığında iç çekmişti.

"Aras'ın yanına gitmişken söyleseydin de sana sağlam bir roman verseydi, o bestseller kitapları okuya okuya kafanın içi pembe dizilere döndü."

Belimin iki yanı kavrandığında olduğum yerde hafifçe zıplamam neden olacak şekilde gıdıklandım.

Aras'ın güldüğünden kısılan gözleriyle karşılaştığımda elinden kurtuldum.

"İyi insan..." dedi İdil Aras'a gülümseyerek baktığında.

Kirpiklerini mi kırpıştırmıştı o? Elleri tekrar saçlarına gitti ve saçlarını düzelti. Hareketleri tutarsızlaşmıştı.

"Bu da mı geldi?" diye homurdandı Aras, bir kolunu omzuna attığında.

Yaklaşanlara bakmama gerek yoktu, kim olduğunu biliyordum.

Bir yanımda kendisine delicesine hayranlık duyan en yakın arkadaşım ve diğer yanımda kendisinden delicesine hoşlanmayan abim ile yanımıza yaklaşan Pars'a çevirdim bakışlarımı.

Kaşları çatıktı. Kalabalığın arasından sıyrıldı ve doğrudan bize doğru ilerledi. Telefonun ekranını kendine çevirdi ve dudakları sıkıntıyla kıvrıldı.

"Hay si..."

Hemen yanımızda durduğunda bakışlarını siyah ekrana dönmüş telefonundan kaldırmadı.

"Şarj aleti var mı?"

"Benim var," diye atıldı İdil. Avuç içi kadar çantasını hızla açmış olsa da aradığını bulamayacaktı çünkü dakikalar önce odada, yatağımın üzerine bırakmıştı. "Yokmuş." Yanakları üzüntüyle sarktığında neredeyse kahkaha atacaktım.

Pars bakışlarını kaldırdı ve beni pas gerecek Aras'a baktı. "Şarj?"

"Odada."

Aras'ın cevabını bir izin olarak algılamış olmalıydı çünkü durduğumuz yerin karşısına geçti ve bahçe kapısına doğru dolanarak içeri girdi.

"Nezaketsiz ne olacak," diye söylendim arkasından.

İdil abartıyla iç çekti. Aras yanağımdan küçük bir makas almış ve yanımızdan ayrılmıştı.

"Eee..." dedi İdil, Aras gittiğinde. "Hani üçüncü seçenek?"

"Bilmiyorum İdil'cim, sorsaydın ya kendisine."

"Pars'a?" dedi, gözleri büyüdüğünde.

"Evet canım, Pars'a. Abartma artık şunu gözünde. Kendini bir şey sanıyor sonra."

Gözlerini kıstı ve yüzüme dikkatle, çok dikkatle baktı.

"Atlas..." dedi, yüzümde onun yeni fark ettiği bir şey görmüş gibi bakarken. "Bade falan boşa uğraştırıyorsun beni. Asıl eğlence burada işte. Pars ve sen..." Kaşlarım çatıldığında gözleri hevesle parladı. "Bu daha önce aklıma nasıl gelmedi?"

Elimdeki bardağı eline tutuşturdum.

"Ondan hep yüzünde sevimsiz bir ifadeyle bahsettiğin için olmalı, yoksa kesin aklıma gelirdi."

"İdil..." Uyarı dolu sesim minicik bile işe yaramamıştı. Bir kere başlamıştı, durana kadar bu konudan sıkılması gerekecekti. İdil'i atlatmak için içki standına doğru ilerlediğim sırada gözlüğüm saçlarımın arasından kaymıştı. Onu düzeltmek için uğraştığım sırada birinin omzuna çarpmıştım.

"Pardon," dedim refleksle tutunduğumda.

Parmaklarımı tuttuğum koldan çektiğimde bal rengi gözleri olan, uzun boylu bir erkek bana gülümsemişti. "İyi misin?"

"İyiyim," dedim. "Sadece bir an dengemi kaybettim."

Kibar bir tavırla elini bana doğru uzattı. "Göktuğ."

Eline uzanıp sıktığımda yüzüne yayılan gülümseme büyüdü. Aslında tanıdık geliyordu ama tam çıkaramıyordum.

"Daha önce denk geldik değil mi?"

"Muhtemelen," dedi. "Babama genelde resmi davetlerde abim eşlik eder. Havuz başı olunca davet beni gönderdiler."

Bu durum onu rahatsız etmiyor olmalıydı. Abisinin ciddi işleri devralması hoşuna gitmiş gibi görünüyordu. Kayıtsız bir havası vardı ve enerjisi hoşuma gitmişti.

"Abin?" diye sordum. Belki abisinin kim olduğunu öğrenirsem onun da nereden tanıdık geldiğini çözerdim.

"Görkem," diye yanıtladı sorumu beklemeden. "Taşkıran."

"Taşkıran..." diye mırıldandım gözlerim kısıldığında. Tabii ya. Oktay Taşkıran'ın iki oğlundan küçük olandı Göktuğ. Şimdi hatırlamıştım.

"Sen?" diye sordu.

Atladığım gerçeği ortaya serdiğinde dalgınlığım için mahcup olarak başımı iki yana salladım. "Pardon..." dedim, kendimi tekrar ederek.

"Atlas." Bu kez elimi ben uzatmıştım ve bu hamleme keyifle gülümsemişti. Ön dişleri alttakilere göre daha çıkık olduğundan güldüğünde yüzünde sevimli bir ifade oluşmuştu.

"Parti sahibisin," demişti, elini elimden çektiğinde.

Dudaklarımı yana çekerek umursamaz bir ses çıkardığımda gülümsemesi büyüdü.

"Bir şey içer misin?" diye sordum, içki standını işaret ettiğimde.

Benim planım bir şişe kapmak ve koru tarafına kaçmaktı. Göktuğ ise sohbet etmek istiyor gibi görünüyordu. Kibar biriydi ve karşısından kaçmak istemiyordum.

Bahçedeki herkesin dikkatin çekecek boyutta, gürültülü bir kahkaha duyulduğunda arkama dönüp bakmama gerek yoktu. Kaynağını biliyordum. Görmeden resmedebilirdim. Beyaz koltukların ortasına oturmuş, etrafına kalabalığı toplamış ve dikkatleri üzerinde tutmanın tadını çıkararak keyifle espriler yapıyordu. Zekice olmasına gerek bile yoktu çünkü etrafında ağzından çıkan her harf için kahkaha atacak bir kitle vardı.

Göktuğ zihnimde resmettiğim yere dikkatle baktığında kaşlarını kaldırmıştı.

"İlginç değil mi?" diye sormuştu.

Değildi muhtemelen, yine de kibarlığını karşılıksız bırakmadım. Kaşlarımı sorarcasına kaldırdım ve devam etti.

"24 yaşında ve neredeyse tüm dünyaya adını duyurdu."

"Dövüş sporları ile ilgilenenlere adını duyurdu," diye düzelttim.

Kulağa kıskanıyormuşum gibi geldiğinin farkındaydım. Yüzümü buruşturdum. Kıskanmıyordum. Sadece başımı ağrıtıyordu. Birini, başka birine yumruk attığı için alkışlayacak değildim.

"Yine de..." dedi Göktuğ, takdir eden bir ifadeyle. "Başarılı."

"Bence tanışmalısın," dedim. Göktuğ ilgimi çoktan kaybetmişti. Artık bir şişe şarap alıp ortalıktan kaybolabilirdim.

Bir an için tereddüt etmiş, hemen sonra bana veda ederek beyaz koltuklara doğru ilerlemişti. Zaman kaybıydı.

Standa ilerleyip süslü şişeleri pas geçtim ve şaraplardan birini aldım. Atıştırmalıklara uzanıp plastik bir bardağın içine çerez doldurduğumda kalabalığın arasından sıyrılarak uzaklaştım.

Koru boyunca yürüdüğümde hava kararmak üzereydi. Aras'ın ağacın ulaştığımda şişeyi sol kolumun altına sıkıştırmış, plastik bardağın ağız kısmını da dişlerimin arasına yerleştirmiştim. Dikkatle ağaca tırmandım. Aras'ın hep oturduğu düz dalın üzerine kurulduğumda sırtımı ağacın yaşlı gövdesine yaslamıştım. Dişlerimi tıpanın üzerine geçirdim ve önce gevşemesini sağlamak için iki yana çekiştirdim. Yeterince gevşediğinden emin olduğumda dişlerimi sertçe geçirdim ve çekerek açtım. Tıpayı aşağı doğru tükürdüğümde onu oradan almak için kendime söz vermiştim.

Serin hava tenimi okşarken keyifle şaraptan arka arkaya yudumlar alıyordum. Gözümle oturduğum yüksekliği taradım, buradan düşme ihtimalimi hesapladım ve başımın üzerine düşmediğim sürece ölmeyeceğime kanaat getirdim. Bu yeterliydi. Omuz silkip büyük bir yudum daha aldım. Aras alkol toleransımın düşük olmasıyla yeterince dalga geçiyordu, bir de ağaçtan düşerek ona malzeme veremezdim. Her ağaç gördüğünde bununla tekrar ve tekrar ve tekrar alay ederdi.

Yaklaşan konuşma sesini duyduğumda dikkat kesildiğim. Tek bir ses geliyordu. Biri telefonla konuşuyor olmalıydı. Başımı eğerek ağızın etrafına ve altına baktım ama kimseyi görmemiştim. Sırtımı tekrar yasladığım sırada konuşma giderek netleşti. Sesi tanıdığım an ile görüş alanıma girmesi bir olmuştu.

Biriyle tartışıyor gibi görünüyordu. Kaşları yine çatılmıştı. Biraz önce etrafındaki insanları kahkahalar ile güldürdüğü hali kaybolmuştu. Bazı anlarda rol yapıyordu ve bu normaldi. Kibar olmak için yaptığını sanmıyordum, insanların düşüncelerini pek umursadığı söylenemezdi. Kabul etmeyi reddetsem de bir marka değeri vardı ve belli ki onu koruması gerekiyordu. Bu korumaya bazen kalabalığın içindeyken rol yapmak da giriyordu. Keyifsizken, neşeli gibi görünmek...

Kırmızı plastik bardağın içine elimi daldırıp bir tane fındık aldım. Ağacın biraz ilerisinde, bana arkası dönük şekilde telefonla konuşmaya devam ettiğinden beni fark etmemişti. Fındığı ona doğru attığımda ıskalamıştım. Elimi bardağa daldırıp bir tane daha aldım. Bu kez elime gelen bir cevizdi. Bu kez daha hesaplayarak fırlatmıştım ve omzuna isabet etmişti. Başını çevirip arkasına baktı, hemen sonra kaşlarını çattı. Yüzü zaten yeterince asıktı. Bir tane de leblebi aldığımda tekrar fırlattım. Bu tam isabet etmişti ve başına gelmişti. Arkasına döndü ve doğrudan başını kaldırdı. Gözlerini kısarak bana baktığında kendimi tutamayarak gülmüştüm. Telefondaki ses konuşmaya devam ediyorsa bile o bakışlarını üzerimden çekmiyordu. Kaşlarındaki kırışıklık azaldı ve yüzü gevşedi. Telefondaki her kimse ona, onu sonra arayacağını söyledi ve kapattı. Telefonu siyah bomber ceketinin cebine sıkıştırdı ve ceketi çıkararak ağacın altına bıraktı.

Yukarı doğru tırmandığında sırtımı ağacın kalın gövdesinden çekip dalın diğer kısmına kaydım. Ayaklarımı dalın iki yanından sarkıttığımda oturduğum dala ulaşmış ve biraz önce benim olduğum yere yerleşerek sırtını yaslamıştı. Bir bacağını dal boyunca uzatmış, birini ise benim yaptığım gibi yere sarkıtmıştı.

Kucağımdaki şarap şişesini ona doğru uzattığımda uzandı ve aldı. Şişe dudaklarına uzandığında dikkatle beni inceledi. Ruh halimi çözmeye çalışıyordu. Ona göre davranacaktı çünkü sıcaksam soğuk, soğuksam sıcak etki yaparsa onu bu daldan aşağı atabileceğimi biliyordu.

"Kaçmışsın..." dedi, bariz gerçeği ortaya serdiğinde.

"Başım şişti," dedim. "Bazı nezaketsizler toplum kurallarından bihaber olduğundan."

"Habersiz..." diye düzelttiğinde önemsemeden şişeye uzandım.

"Ya..." dedim, şişe dudaklarıma ulaşmadan hemen önce. Büyük bir yudum aldım ve yüzümü buruşturdum. Kırmızı şarabın keyifsiz bir tadı vardı.

"Bulutlusun," dedim, ben de onun ruh halini çözümleyerek. "Neden?"

Şaşırmış gibi gözlerini kıstı. "Beni merak mı ediyorsun sen?"

Omuz silktim. "Seni neden merak edeyim? 15 yıldır devam eden, şaşırtıcı olmayan bir yerli dizisin sen Pars. Her bölümün bir öncekini tekrar ediyor."

Haksızlık yapıyordum ve bir an bile umurumda değildi. Bu dediğime genişçe kahkaha attığında onun da umurunda olmadığını biliyordum.

"Komedi mi dram mı?"

"Trajikomik..." dedim beklemeden.

Bir kez daha keyifle, genişçe kahkaha attı.

Bulutlar dağılmıştı.

Gözlerindeki parıltı o kadar belirgindi ki, bir anının bir anına uymadığını, her an yeni bir gündemle yaşadığını, tüm sınırları ezbere bildiğini göz ardı etmek zordu. Yine de etmiştim ve onu, bin bölüm de izlemesen kaldığın yerden devam ettiğinde aynı akan dizilerle bir tutmuştum.

Gücenmemiş, hatta bu benzetmeden keyif almıştı. Onunla uğraşmalarım o kadar eskiye dayanıyordu ki artık beni ciddiye almadığını düşünüyordum.

"Ne istiyormuş?" diye sordu.

Kimden bahsettiğini anlamak için biraz düşünmem gerekmişti.

"Göktuğ mu?"

Şişeyi dudaklarını yasladı ve hafifçe başını salladı. Omuz silktim. "Ona çarptım," dedim.

Gözlerini kıstığı için devam ettim. Yüzündeki dalgınlık silindiğine göre biraz oynayabilirdik. Dudaklarımın kenarına ufak bir gülüş yerleşti.

"Sonra da tanıştık. Hoş biri."

"Çok," dedi kinayeyle.

"Nesi var?"

"Abisi."

Kaşlarım çatıldığında sinirli gülüşünü bastırdı ve şişeden bir yudum daha aldı. Uzandım ve elinden çekip aldım. Benim şarabımdı.

"Abisinin nesi var?"

"Kasıntının teki. Üstelik kendini beğenmiş ve iş bilmez."

"Abisinin adı Pars mı?"

Pars yüzüme, burnunu kırıştırarak baktığında gülmüştüm.

"Ne?" dedim, karşı çıkarak. "Kendini tarif etmedin mi biraz önce."

Telefonu çaldığında başını ağacın gövdesine yasladı ve yerdeki ceketinden gelen sesi görmezden geldi. Bir sorun olmalıydı. Yeniden gerilmişti.

"Bir sorun mu var?"

"Ciddi bir şey değil..." diyerek geçiştirdi beni.

Bundan hoşlanmamış ama uzatmamıştım. Sonuçta arkadaş falan sayılmazdık öyle değil mi? Ara sıra küçük, minik, masum bir oyun oynuyorduk, o kadar.

"İdil partiyle kiminle geleceğini merak ederek günlerini harcadı," dedim, konuyu değiştirmek için. "Onu hayal kırıklığına uğrattın, haberin olsun."

"Listede kimler vardı?"

"İlk sırada şu Türkiye Güzeli seçilen kız vardı, adını unuttum, geçen gün NOX'a gelmiş hani..."

"Gizem?"

Düşünmesi bile gerekmemişti. Demek ki gerçekten iz bırakan biri olmalıydı.

"Sanırım," dedim, umursamayarak. "İkinci sırada Ekrem Amca'nın küçük kızı vardı."

Kaşlarını çattığında düşünmüştü. Demek ki İdil haksız değildi, gerçekten de aralarında benzer bir hikaye yaşanabilirdi. Pars onun kim olduğunu bilmiyordu ve herkes Pars'ın kim olduğunu biliyordu. Ne klişe ama...

"Bade," diye hatırlattım.

"Hatırlamıyorum," dedi ve umursamadan devam etmemi bekledi.

İdil'in hayal dünyasındaki senaryodan şimdilik bahsetmemeye karar vermiştim. "Son olarak da üçüncü sırada fakülteden arkadaşın var."

"Çeşitli bir listeymiş," dedi alayla. "Sevdim."

"Ve sen yalnız geldin..."

"Bilsem Onat ile gelirdim."

Güldüğümde elimdeki plastik bardağı çekmiş ve çerezleri yemeye başlamıştı. Yıllar önce, yine bu ağaca oturduğumuz zamanı hatırladım. Pars henüz Tıp Fakültesini bırakmamış ve ben henüz onu öpmemiştim. Minik bir şarkı mırıldandığımda dikkatini bana vermişti.

"I know, you love the song but not the singer."

Sesimi o kadar kısık tutuyordum ki duymak için dikkat kesilmesi gerekmişti. Şarkıyı anladığı an bana eşlik etti ve benim gibi mırıldandı.

"I know, you've got me wrapped around your finger."*

🩸

Susuzluk tüm bedenimi sarmıştı. Sanki tenim kurumuş, dilim zımparalanmış gibiydi. Zihnim uykuyla uyanıklık arasındayken görüntüler hayal mi gerçek mi kavramak güçtü. Minik bir melodi içimde duyulmaya başladığında zihnime dolan anılar rüya mıydı yoksa sadece hatırlıyor muydum bilmiyordum. Şarkıyı duymak beni eskiye götürmüş ve tenimde tatlı bir esinti hissetmeme sebep olmuştu.

Başım önüme düşük, gözlerim kapalıydı. Kaslarım sızlıyordu. Bileklerimi saran ipler canımı yakıyordu. Uyumak istiyordum ama uyuduğum uyku bile net değildi. Zihnime yoğun bir sis bulutu hakimdi.

Demir kapının yere sürüşünü duydum ya da umdum, bilmiyordum. Adım seslerini duydum ya da umdum, ondan da emin değildim. Birkaç konuşma duyduğuma emindim sonra bir el çenemi tuttu ve başımı geriye doğru savurdu. Bu gereksiz bir cabaydı. Başımı taşıyacak kadar gücüm yoktu. Tekrar öne düşeceği sırada yüzüme doğrulttuğu silahı fark ettim.

Parası yatmış olmalıydı. Artık benimle işi kalmamıştı.

Aras, güzel şarkılar için anlaşma yapsan iyi edersin, birazdan görüşeceğiz.

Aras'ın sesini duymayı beklerken zihnim beni yanıltmıştı. Melodi devam ederken duyduğum Pars'ın sesiydi.

"I know, the past will catch you up as you run faster."

Zihnimde Pars'ın şarkıyı mırıldanan sesini duyduğumda yüzüme yayılan gülümseme Serdar'ı şaşırtmış olmalıydı. Gücüm olsa yüzündeki şaşkın ifadeye kahkaha atardım.

Silahın emniyetini açtığında geriye düşünecek pek bir şey kalmamıştı.

Gözlerimi kapattım ve şarkıyı duymaya devam etmek için bekledim.

Bir el ateş edildi. 

O ana kadar hiç silah sesi duymadığımı, sağır edici düzeydeki ses kulaklarıma dolduğunda anladım. 

_______________________

*Placebo - I know


Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro