Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 27 • Kayıp Rota Sapması


Tezgahın üzerinde telefonu çevirirken mesaj attığım üç kişiden birinin geri dönmesini bekliyordum. Gölge bile maillerime daha erken dönüyordu. Acaba mevzuyu ona açıklasam ve konumu atsam, yakınlardaki kameraları hackleyerek durumu kontrol edebilir miydi? Edebiliyor olması gerekirdi.

Ekran ışığını bir kere daha yakıp kontrol ettim. Bari Onat yazsaydı, onun burada olması gerekmiyor muydu?

Sıkıntıyla etrafa bakındım. NOX bu gece, diğer gecelerde olduğu gibi yine tıklım tıklım tıklımdı. Bıkkınlı nefes verdiğimde ilk geldiğim gece gördüğüm barmaid dikkatle bana bakmıştı. Barmen gitmiş olmalıydı, demek ki 12'den sonra vardiya değiştiriyorlardı.

"Soda?" diye sordu kız, gözlerini kısmış bana bakarken.

Bunu nasıl hatırladığına şaşırsam da başımı sallayarak onaylamıştım.

"Onat nerede biliyor musun?"

Cam şişeyi önüme bıraktığında Pars'a ulaşırsam kendisine prim vermesini söyleyecektim. Bu iyi hafıza değil tam olarak müşteri tanımaktı.

"Ofistedir muhtemelen."

Oraya bakmıştım. Yoktu.

Yine de başımı salladım ve tekrar telefonu kontrol ettim.

Erdinç'i arayıp nerede olduğunu öğrenebilirdim. Sonuçta İklim için Serdar'dan daha büyük bir tehdit unsuruydu. Eğer onun, orada olmadığını öğrenirsem bir belayı elemiş olurdum. Gerçi bu bir yere bakmasını istemediğin birine o yeri işaret etmek olurdu. Aptalca bir fikirdi.

Pars'a da patronluğuna da güvenlik görevlilerine de başlayacak ve şimdi gidecektim. Saat 1'i geçmişti ve İklim hala mesaj atmamıştı. Daha fazla durup bekleyemezdim.

Gölge'ye mail atmak için telefonu elime aldığım sırada giriş kısmında bir hareketlilik oldu. Tabureden atlayıp kapıya doğru fırladım.

Pars, NOX'tan içeri girdiğinde hızlı adımlarım karşısında durmuştu.

"Güzel..." dedi, keyifsiz görünmesine rağmen dudağının kenarıyla gülümseyerek. "Söz dinlemişsin."

Gözlerimi kıstığımda suratına yumruk atacağımı aklımdan geçirmeden suratına yumruk atarsam reflekslerini şaşırtıp şaşırtamayacağımı düşündüm.

Ben burada sırf bugün yeterince üzerine gelindi bir de ben eklenmeyeyim diye durup onu beklemiş, yetmemiş İklim'i çok riskli bir şeyin içine çekmiş ve ondan haber alamıyor olmama rağmen hala Interpol'ü devreye sokmamıştım, o bana aferin veriyordu.

"Pars..." dedim, bak tüm söyleyeceklerimi yutuyorum, tonlamamla. "Bir sorunumuz var."

"Sıraya gir..." dedi, beyaz gömleğinin kollarını katlarken.

Gömlek mi giymişti? Hangi ara ve neden?

Arif Bey kendisini ne sanıyordu ve neden huzuruna çıkılırken resmi giyiniliyordu? Gerçi altında şık bir siyah pantolon vardı ve spor kesimdi. Ayağında spor görünen, şık, siyah deri ayakkabılar vardı beyaz gömleğinin omuzlarında yaptığı gerginlik düşünülürse o kadar da resmi sayılmazdı. Resmi olsa bile sayılmazdı ama asla konu bu değildi. Konu İklim'di. Zihnimi oyalamayı bırakmalı ve doğrudan konuya dönmeliydim.

Bar tezgahına yaklaştığında bunu söylemenin kolay bir yolu olmadığına ikna oldum. Alıştırmaya çalıştığım her saniye İklim'in başının belaya girme ihtimali artıyordu.

"İklim, Sevda'yı almak için gitti."

Tezgaha uzandığı sırada barmaide söyleyeceği her ne ise yutmuştu. Bir eli tezgahın üzerindeyken bana döndü.

Tek gözünü kısıp sorgularcasına yüzüme baktı.

"Sevda, Serdar Deren'in takıntı yaptığı kız. Pavyonda çalışıyormuş. Hayatı tehlikedeydi. Benim onu almam gerekiyordu. Sen kapıdakilere Atlas çıkmasın demişsin." Pars elini tezgahtan çektiğinde tamamen bana dönmüştü. "Ben gidemeyince... İklim gitti." Kaşları sinirle havalandığında bir adım geriledim.

Sanırım beni öldürecekti. Sonuçta birini öldürmenin birçok yolu vardı ve Pars yüzüme gerçek bir hayal kırıklığı ile bakıyordu. Biraz daha böyle bakarsa ona gerek kalmadan kendimi imha edecektim.

"Şöyle bakma..." dedim, itiraz ederek.

Şu an önemli olan bu değildi. Şu an çok büyük bir sorunumuz vardı ama işte bana hala öyle bakıyordu. Öyle bakmasın istiyordum.

"Polisin yanından, onun, takıntı yaptığını iddia ettiğin kızı alması için İklim'i mi gönderdin?"

"Ben göndermedim... Yani ben gidecektim." Kaşları kalktığında başını yana çevirerek yüzüme inanamıyor gibi bakmıştı. İnanamayacak bir şey yoktu, anlatıyordum işte. "Sen daha fazla gerilme diye, İklim ben kızı alır gelirim dedi ama gelmedi." Son kelimeyi söylerken omuzlarımı düşürmüştüm.

İklim'e benim yüzümden bir şey olursa Pars'a gerek kalmadan ben kendi kendimi öldürecektim. Bir daha birinin sorumluluğunu alırsam da öldürecektim. Pars ile ortak hareket etme fikri de çok saçmaydı. Bir daha bunu da düşünmeyecektim. Tek başıma iyiydim işte, neden bu kadar aptalca bir fikri kabul etmiştim ki?

"Ne kadar oldu?" diye sorduğu sırada pantolonun cebinden telefonunu çıkardı. Aradığı numarayı çabuk bulmuş olacak ki telefonu hemen kulağına götürdü.

"1 saatten fazla..." dedim, sıkıntıyla.

Başını gergin bir tavırla sallarken, telefonu tutmayan eliyle ensesini sıkıyordu.

Derin bir nefes aldım ve eylemin gereksizliğine içimden yüz buruşturdum.

"Sen sabah o herifle görüştün..." dedi, telefonu kulağından çekip tekrar arama kısmına bastığında. "Haberi var mı nereye gideceğinden?"

"Ne yapacağımı biliyordu," dedim beklemeden. "Nereye gideceğimi bana Sevda söyledi, o biliyor muydu, bilmiyorum."

"Sevda söyledi..." dedi, söylenerek. "Kırk yıllık arkadaşın çünkü bu Sevda senin, bir lafıyla polis evi basıyorsun."

"Ya ne yapsaydım? Bıraksaydım da kızı mı öldürseydi?"

Bağırdığımda gözlerini kısıp yüzüme susmamı isteyen bir ifadeyle bakmıştı ama susmayacaktım çünkü İklim'i göndermem yanlış olsa da Sevda'yı o evde bırakmamam doğru karardı. Bunun için özür dileyecek değildim. Bu akşam tek bir hata yapmıştım, bunu da onun için yapmıştım.

İşte insan aptallaşıyordu, doğru kararlar veremiyordu ve ben bu hatayı bir daha yapamayacaktım. Pars'ın ne düşündüğü de ne hissettiği de önemli değildi. Üzerimde böyle bir etkisi olmamalıydı, olmasına müsaade etmemeliydim.

"Atlas sen polis misin, savcı mısın? Kimsin sen?"

"Gördük onların da nasıl yaptıklarını işlerini, gerek yok, ben kendi statümde iyiyim."

Burnundan nefes alarak sakinleşmeye çalıştığında gözlerini kapatmış ve telefonu cebine sıkıştırmıştı.

"Adresi ver," dedi, elini bana doğru uzattığında.

Elimdeki telefondan adresi açtığım sırada giriş kısmında bir kez daha hareketlilik olmuştu. Pars'a arkamı dönerek kapıya yöneldiğimde Sevda, omuzlarına sarılmış deri bir ceketle korkmuş ve dağılmış bir halde içeri girdi. Hemen arkasında İklim vardı ve gözleri telaşla etrafı tarıyordu.

"Pars..."

Bir an için bütün kelimeleri unutmuş, afallamış bir şekilde ikisinin de yüzüne bakmıştım. Sevda beni gördüğünde biraz daha yaklaşmış ama dokunmaya çekinerek yanımda durmuştu.

"Anlattım," dedim, İklim'e doğru. "Sen, siz... İyi misiniz?"

İklim beni başını sallayarak onaylamıştı. Gözlerindeki telaş bedenine yansımamıştı, hızlı adımları bar tezgahına yaklaştığında Pars'ın önünde durdu. Bir eli ceketinin cebindeydi. Bir gariplik vardı.

Bakışlarım Sevda'ya döndüğünde onu daha dikkatle incelemiştim. Üzerinde bir elbise vardı ve ona kesinlikle büyük gelen, İklim'e aitse bile bir kadın ceketi olmayan deri cekete sıkıca sarılmıştı. Yanına yaklaştım, yüzüme bakması için hafifçe başımı eğdiğimde ürkek gözlerini bana çevirdi. Boynundaki izlerin bu sabah orada olmadıklarından emindim. Ceketin önünü sıkı sıkı sıkı tutmasından bir terslik olduğunu anlamıştım. Serdar'ın yanından kolay çıkamamış olmalıydı.

Sevda göğsünde bağlı kolları arasında tuttuğu bilgisayarı bana uzattı.

Kolay çıkamadıysa bilgisayarı nasıl almıştı? Ki bilgisayarın içindeki dosyaları bir flaşa aktarmamış, direkt bilgisayarı almıştı. Serdar'ın hem her şeyden haberi vardı hem de tam şu an peşlerine düşmüş olmalıydı.

Pars ellerini İklim'in yanaklarına yaslamış, dikkatle yüzüne inceliyordu. Onu gözleriyle kontrol ettikten sonra bakışları tekrar yüzünde durdu. Kesinlikle bir sorun vardı.

Hiçbir şey sormamış, sadece gözlerini kısmıştı ve İklim'in omuzları anında inmişti. Belli ki sorun ne ise önce Pars'a söyleyecekti.

Serdar peşlerindeyse ya da işte her ne olduysa bir şekilde çözülürdü. İkisi de iyiydi ve yanımıza gelmeyi başarmışlardı. Gerisini elbette çözerdik, dert değildi.

İklim'in gözü tekrar giriş kısmına takıldığında bir şey arıyormuş gibi bakmıştı.

"İklim, ne oldu?"

Sorum havada asılı kalmıştı çünkü deri ceketinin cebinde tuttuğu elini yavaşça çıkarıp Pars'a gösterdiğinde dudaklarım şaşkınlıkla açılmıştı.

Avcunun içince sakladığı şey bir kelebek bıçaktı. Eli ve bıçak kan içindeydi.

Aralanan dudaklarım sertçe kapanmıştı ve nefesimi tutmuştum. Ne olmuştu? Gözlerim Sevda'ya döndü. Soran bakışlarımı gördüğünde dolan gözleriyle başını iki yana salladı.

Pars'ın gördüğünden emin olduğunda elini tekrar cebine soktu.

"Aşağı," dedi Pars net bir sesle. "Üçünüz de."


İKLİM KUTAY

Konumdaki adrese ulaştığımda motoru ağaçların arasında bir yere saklayıp beklemeye başladım.

Sevda'nın profil fotoğrafından yola çıkarak onu tanıyamayacağımı biliyordum. Dikkatle 5 katlı apartmanın giriş kapısına diktim gözlerimi. Park yerinde 3 araba vardı. Biri beyaz Nissan, diğeri gri Toyota... En sağdaki eski bir BMW idi. Atlas adamın polis olduğunu söylemişti. Eski BMW seçeneğini eliyorduk. Hile hurda ile iş yapan biri eski model araba kullanmazdı. Nissan daha ağır basan bir seçenekti.

Saat 12.24'tü.

Ayaklandım. Üstümdeki ceketi çıkarıp motorun üzerine attım. Birinci katın ışığı yandığında açık perdeden içeri görmek için yaklaştım. 40'larında görünen bir adam vardı, salonda televizyonun önüne geçmiş bir şeylerle uğraşıyordu.

Apartmanda herhangi birine gelmiş gibi demir kapıya yaklaştım. Zillerin önüne geldiğimde isimleri okudum. 1. katın birinde Hatice Şengül ismi yazıyordu, diğer zil ise boştu. 5. kat hariç diğer tüm dairelerde de isimler yazıyordu. Sezgilerin doğruyu söylediği yerdeydik tam olarak. Televizyonun önünde dikilen, hafif göbekli adam meşhur polisti.

Yana doğru ilerleyerek duvarın kenarından dolanarak tekrar motorun yanına döndüm. Apartmanın önündeki sensörlü ışık kapıdan çekildiğim için bir süre sonra kapanmıştı. Sokak lambalarının aydınlığından kaçarak görülmeyecek bir köşeye geçtiğimde beklemeye devam ettim.

Saat 12.32'ydi.

Apartmanın önünde bir araba durduğunda önce gelenin Sevda olduğunu düşünmemiştim. Arabayla geleceğini tahmin etmediğimden... Yan koltuktan bir kadın inince bu kez dikkat etmek durumunda kaldım. Kadın küçük bir spor çantasını arkadan alıp içeri eğilerek bir şeyler söyledi. Birkaç saniye sonra kapıyı örttü ve apartmana doğru yürüdü. Araba yanımdan geçerken ön koltukta oturan adamı görmüştüm. Genç biriydi. Çalıştığı yerden biri onu getirmiş olabilirdi ya da Serdar'ın emrinde çalışanlardan biriydi. Kız apartmana girmeden önce ona kendimi göstermeyi düşünsem de vazgeçtim. 1. kattaki, gerçekten polisse bizi çok kolay görebilirdi.

Ağaçların arasında o pencereyi göreceğim bir yere sindiğimde biraz önceki kız salona girdi. Bu da tahminlerimi haklı çıkardı. Adam hiddetle kızın üzerine yürüdüğünde yanımdaki ağacın gövdesine tuttum. Müdahale edersem plan bozulurdu. Kendimi tutmak zorundaydım.

Kız bir şey açıklamaya çalışıyordu. Adam elindeki çantayı aldı ve yere fırlattı. Kızı tutup öptüğünde küçücük bedenini titrediğini bu uzaklıktan bile anlayabiliyordum. Bunu anlamak için yakından bakmaya gerek yoktu. Tırnaklarımı tırtıklı yüzeye geçirdiğimde öfkemi kontrol etmeye çalıştım.

Derin derin nefes alırken tırnaklarımı ağaca daha çok geçiriyordum. Kız geri çekildiğinde adam daha çok sinirlenmişti. Öyle ya, o kız kim oluyordu da onun heybetinden sıyrılabiliyordu? Nefret ediyordum. Erkeklerin dünyayı kendilerine sunulan bir tepsi gibi görmelerinden, hükümdar arzularından nefret ediyordum.

Kızı ince kollarından tutup sarstığında öne doğru atıldım. Ne olacaksa olacaktı artık.

Ağaçların arasından çıkmama fırsat vermeden büyük bir araba park alanına girdi. Geri gitmemiş, olduğum yerde kalakalmıştım. Siyah arabadan üç adam inmişti. Kendi aralarında gülüşüp konuşarak apartmana doğru ilerlediklerinde içimi bir korku sardı.

"Hayır," dedim kendi kendime. "Hayır, öyle değil."

İçimden ne kadar aksini dilersem dileyeyim olan ortadaydı. Biraz önceki önümden geçip giden adamlar aynı salonun içine girmişlerdi. Bekleyecek bir saniyem bile yoktu.

Motorun üzerine attığım ceketi hızla üzerime geçirerek koltuğu kaldırdım. Kelebeği aldığımda sertçe kapatıp apartmana doğru koşmaya başladım.

Pars'a haber veremezdim. Arif Baba'nın yanındaydı. Polisi arayamazdım. Bu herif bir yolunu bulur ve bu işten sıyrılırdı. Hep olduğu gibi yine olan bu kimsesiz kıza olurdu.

Bıçağı pantolonun beline sıkıştırdığımda dairenin kapısında durmuştum. Zile bastım. Her saniye içime daha yoğun bir korku doluyordu. Açmak zorundalardı. Bu kapı açılmalıydı.

Elimi sertçe kapıya vurmaya başladığımda şuurumu kaybetmiştim sanki. Bu kapı açılmazsa ne yapacaktım, onu hiç bilmiyordum. Kırabilir miydim? Pars olsa kırardı.

Vuruşlarım hızlandığında kapı aniden açıldı. Polis olan adamdı kapıyı açan. Sinirli bakışları üzerimde gezindi. Bana baktıkça bakışlarındaki sinir yerini pis bir sırıtışa bırakmıştı.

"Tatlı söylemişsiniz," dedi içeri doğru. "Hiç haber vermiyorsunuz."

Boynumu yana eğdiğimde sol elimi yumruk haline getirdim. Adamın yüzünde doğrudan bakarken vuracağım yeri hesapladım. Burnunu kırabilirdim. Bunu Pars'tan öğrenmiştim. Sadece burnunu kırmakla yetinmeyebilirdim hatta. Pars hayati vuruşların hepsini öğretmişti. Üstelik benden böyle bir şey beklemeyeceğinden, şaşkınlığından faydalanırdım.

Öyle de olmuştu. Burnuna yediği yumruktan sonra acıdan çok şaşkınlık hakimdi yüzünde. Bir kere daha yumruk attığımda öne doğru eğilmişti. Bunu fırsat bilerek dizimi burnuna geçirerek kırıldığından emin oldum.

İçerdekiler kapıdaki karmaşaya doğru geldiğinde kapıyı duvara kadar dayadım.

"Sevda," diye bağırdım içeriye doğru.

Kız duvarın kenarına sinmişti. Salondaki adamlara baktığımda rahat bir nefes aldım. Yetişmiştim.

Beni gördüğünde yanıma gelmesini işaret ettim. Yüzüme şaşkınlıkla bakmıştı, hemen sonra başını sallayarak içeri odalardan birine koşmuştu. Önce ne yaptığını anlamamıştım ki kucağında bilgisayarla dönmüştü.

"Kahpe!"

Yerden kalkan adam beni kolumdan tutup geriye doğru sertçe çektiğinde öne doğru atılmıştı. Sevda tekrar duvarın dibine sindiğinde adamlardan daha büyük olan, birkaç küfür savurmuştu. Diğer ikisi durumu tam anlamamışlardı. Polisin burnundaki kanı gördüklerinde ise duruma ayıkmışlardı.

"Serdar," dedi, büyük adamın arkasında duran sırık. "Bunu ben alırım ona göre. Haşin bu... Tam bana göre."

Sırık bana doğru bir adım attığında elimi belime atarak kelebeği aldım. Sol elimi havaya kaldırıp kelebeği çevirdiğimde, kaşlarım tehditkar bir ifadeyle havalanmıştı. Silahları olmadığını düşünmek ahmakçaydı. Tek avantajım hızlı olmaktı.

Serdar kızı hırpalamaya başladığında adamlara döndüm.

"Kızı alıp çıkacağım," dedim, boştaki elimi durmaları için havaya kaldırdığımda. "Başınızı belaya sokmaya değmez."

Sırık olanın yanındaki genç çocuk geri çekilmişti. Aralarında olmaktan diğerleri kadar memnun görünmüyordu. Bu işime gelirdi. Sırık yüzündeki pis sırıtışla beni süzmeye devam ediyordu. Büyük adam ise hakimiyet kurmaktan hoşlanacak birine benziyordu. Hepsi polisse buradan nasıl çıkacaktık bilmiyordum.

Polis, kıza vurduğunda büyük adam "Serdar!" diye bağırmıştı. "Ne oyun çeviriyorsun?"

"Abi bu nankör orospu beni satmış," dedi polis. Ağlayacak gibi sinirle çıkmıştı sesi. Erkeklik egosu denilen hadiseye anlam veremiyordum.

"Bırak kızı..." Büyük olan bana dikkatle bakmıştı. Ne düşündüğünü bilmiyordum ama bu işten sıkılmış görünüyordu.

"Ulan kansız! Sen o oturduğun koltuğa gelene kadar ciğerini koydun ortaya. Orospunun biri için yerini mi yakacaksın?"

"Ne yakması abi..." dedi polis. Sesi itiraz doluydu. Kızın kucağındaki bilgisayarı alıp koltuğun üzerine fırlattı. "Kim düşsün bunun peşine? Abisine üç kuruş para yollarız bitti gitti."

"Görgü tanıklarını ne yapacaksın Serdar?"

Sesimi duyduklarında tüm bakışlar üzerime çevrilmişti. "Burada olduğumu bilenler var."

"O sosyetik karının da icabına bakacağım."

"O sosyetik karının..." dedim, tonlamasını taklit ederek. "Peşine herkes düşer. Benim peşime de herkes düşer. Bence sen kızı bırak, biz de burada olanları unutalım yoksa sana yazık olacak."

"Bana yazık olacak?"

Bana doğru yürüdüğünde adam ona engel olmuştu. Belli ki o neyden bahsettiğimi anlamıştı. Gece gece olay çıksın istemiyor olabilirdi. Hangi nedenle olursa olsun buradan çıkmamız için gerekli boşluğu o sağlıyordu.

Sevda'ya işaret ettiğimde koltuğun üzerinden bilgisayarı alıp bana doğru koştu. Serdar ona atılacağı sırada büyük adam polisi tutmuştu. Kız hemen arkama saklandığında Serdar adamın elinden kurtulup öne doğru atıldı. 

Elimdeki bıçağı ona doğru savurduğumda, kolunun üstüne girmişti. Pörtlettiği gözleri yüzümde kalakaldı.

Ağzından acı dolu bir nida çıktığında bıçağı çekerek kolundan çıkardım.

"Koş," diye bağırdım Sevda'ya.

"Size," diye bağırdı. "Avans veriyorum. Elime geçtiğinizde leşinizi kimse bulamayacak."

Açık bıraktığım kapı Serdar tarafından kapatılmıştı. Sevda kapıyı açıp park alanına koştuğunda arkasından koşarak kapıyı kapattım. Bunun hiçbir faydası yoktu.

"Sağ tarafta..." diye bağırdım önden koşan Sevda'ya. "Motora bin, çabuk."

Motora bindiğimde beklemeden çalıştırdım. Yolun geldiğim tarafına değil, tam tersine doğru süratle ilerlediğimde arkamdan gelen bir araba olduğunu gördüm. Nissan peşimden gelirken yolu olabildiğinde değiştirmeye çalışıyordum. Ana yola çıkarsam kalabalığa karışırdım. Plakamı almış olmalıydı ve motoru Pars'a vermem gerekecekti.

NOX'un önüne gidene kadar yolu olabildiğince karıştırdım. Arkamızda bir araba olmadığını görene kadar birkaç tur attım. Emin olduğumda inmiş ve ceketi üzerime geçirmiştim. Bıçak cebindeydi, onu da Pars'a vermem gerekecekti.

Titreyen kız korku dolu bakışlarını etrafta gezdirerek motordan indi. Koltuğu kaldırıp içinden eski deri ceketi çıkardım. Kızın etrafına sardım. Kucağındaki bilgisayarı sıkıca tutuyordu.

Motoru sürükleyerek içeri soktum.

"Veysel..."

"Buyurun İklim Hanım."

"Bu motoru bahçenin arkasına götürür müsün? Üzerini de ört."

"Tabii İklim Hanım, hemen."

Motoru alıp bahçeye ilerlediğinde Sevda'yı içeri yönlendirdim.

"Pars geldi mi?"

Murat sorumu duyar duymaz beni onayladı.

"Birkaç dakika oldu."

Rahat bir nefes verdim. Sevda NOX'tan içeri girdiğinde onu karşılayan Atlas olmuştu. Pars ise doğrudan bana bakıyordu.

🩸

NOX'un zemin katındaki yere girdiğimizde Pars herkese net ve kesin bir tavırla dışarı çıkmalarını söylemişti. Kalabalık bu duruma pek anlam veremese de denileni yapmış ve bir anda yeri boşaltmıştı.

"Bozok!"

Hodor kapıda belirdiğinde mimiksiz suratıyla Pars'a bakmıştı.

"Onat'ı bul, buraya gelsin. İçeri de kimseyi alma."

İçeride yüklü miktarda para saklıyormuş hissi yaratan çelik kapı kapandığında Pars'ın bakışları bana dönmüştü. Ellerini ceplerine sıkıştırdı ve göğsüne derin bir nefes doldurmaya çalıştı. Bu uğraşı ne yazık ki istediği sonucu sağlamamıştı.

Sevda ortadaki deri koltuğun hemen çaprazına yerleştirilmiş olanın ucuna oturduğunda göğsündeki kollarını çözmemişti. İklim, boşalınca çok daha büyük görünen yerde bir aşağı bir yukarı yürüyerek sakinleşmeye çalışıyordu, Pars ise elini çenesine dayamış bakışlarını beton zeminde tutarak düşünüyordu. Ben de öylece duruyordum. İlk kim patlayacaktı merak ediyordum. Mekanik ses duyulduğunda devasa kapı açıldı ve içeri Onat girdi.

"Sen neredeydin?"

Onat'a doğru ilk konuşanın ben olmam şaşırtıcıydı ama gerçekten onu görmem gerekiyordu. On dakika önce görseydim bunun kesinlikle bana faydası olurdu.

"Ofiste," dedi. "Ondan önce de müşterilerle ilgileniyordum. Ne oldu?"

Pars alayla gülmüş ve öfkeli bakışlarını bana değdirip Onat'a dönmüştü.

"Ne olmamış ki kardeşim..."

Onat önce İklim'e hemen sonra koltuğun ucunda ürkek bir halde oturan kıza bakmıştı.

"Sevda..." dedim açıklamak için.

Onat kaşlarını anlamak istercesine çattığında daha fazla dayanamamıştım.

"Artık biri ne olduğunu anlatsın."

"Ben de aynı düşüncedeyim..." demişti Onat.

Pars zeminde keskin sesler çıkararak onu hep bulduğum koltuğa ilerledi ve oturdu. Bir ayağı öndeki sandık görünümlü sehpaya yaslıyken diğer elinde telefon vardı. Birini arayıp telefonu kulağına götürdü.

"Veysel, yanına üç beş kişi daha al. Birazdan polis gelecek. Mekanı aramak dışında bir şey isterlerse haber ver."

"Polis mi gelecek?"

İklim'in bakışları Onat ile buluştuğunda bunun kolay bir yolu olmadığını anlamış gibi bakıyordu. Pars'ın ayağını yasladığı sehpaya doğru ilerleyerek cebindeki eli çıkardı ve masaya bıçağı sertçe bıraktı.

Elini kurumuş kan izleriyle dolu bıçağın üzerinden çektiğinde Onat'ın gözleri şaşkınlıkla açılmıştı.

"Bıçak mı o?"

"Bıçak..." dedi Pars, sinirle. "Üzerindeki kanın sahibi de polis."

"Ne demek polis? Pars ne oluyor?"

Onat'ın şaşkın sesindeki inanamayan ton ile İklim kesik bir nefes vermişti. Gittikçe daha da gerginleşiyordu. Muhtemelen Pars'tan ona sorun ne ise çözeriz demesini bekliyordu ama Pars hala fazla fazla fazla öfkeliydi.

"Hangisine daha çok sinirlensem kestiremiyorum..." dedi oturduğu yerden kalktığında.

İklim'e biraz önce kalktığı koltuğu işaret etmişti. İklim istediğini ikiletmemiş ama tüm beden diliyle kendisinin de en az onun kadar sinirli olduğunu göstermişti. Koltuğa oturup bacaklarını iki yana açtığında birleştirdiği ellerinin dirseklerini dizlerine yasladı.

Başıyla bana da oturmamı işaret ettiğinde başımı iki yana sallayarak İklim'in yanına geçip oturdum. Onat çattığı kaşları sebebiyle kıstığı gözlerinin ardından durumu anlamlandırmaya çalışıyordu. Ben de ondan farklı sayılmazdım. Bakışlarımı sehpanın üzerindeki kanlı bıçaktan çekerek Pars'a kaldırdım. Herkesin odak noktasının o olduğunu anladığında sıkkın bir nefes vermişti.

Arkadaki uzun ayaklı masalardan birine ilerleyip üzerinden kalın peçete almıştı. Bıçağı peçeteye sararak cebine yerleştirdi.

"Kendimi güçlükle tutuyorum," dedi, sakin olmaya çalışarak. "Bir yerden başla anlatmaya."

Bakışlarının odağında İklim olduğundan ben de ona dönmüştüm.

İklim Sevda'ya dönmüş, neyi nasıl anlatacağını tartarcasına biraz oyalanmıştı.

"Sevda'nın çıkmasını bekleyecektim," dedi İklim, bakışları bacaklarının arasındaki boşlukta bağladığı ellerindeydi. "Sonra bir araba daha geldi. İçinden üç tane adam indi."

Bakışlarını aniden Pars'a çevirdiğinde kaşlarını söylemeden bir şeyleri anlatmak için kaldırmıştı. Pars sinirle gözlerini kapatıp sert bir nefes verdi. Sevda'ya baktığında yüzünde kaygılı bir ifade vardı. Ona söylemiştim, kızın yardıma ihtiyacı vardı.

Tek gözünü kısıp tekrar İklim'e döndü. "Şu kısma geç..."

Bıçaktan bahsettiğinde İklim tek omzunu silkmişti.

"Polis zorluk çıkardı."

"Ne demek zorluk çıkardı... İklim." Sabır dilenir gibi bakışlarını tavana kaldırmış ve ensesini ovmuştu. "Neresinden yaraladın?"

"Kolu..." dedi İklim. "Öldürmez."

"Polisi mi yaraladın?" diye sordu Onat. Bu gece onun için kesinlikle fazla uzun olacaktı. Masmavi gözlerindeki karartı şaşkınlıktan da öteydi.

"Polis olması adi bir pislik olduğu gerçeğini değiştirmiyor."

"Değiştirmiyor, doğru," dedi Pars sinirle. "Polis olması senin başının gireceği bela miktarını değiştiriyor."

"Girmez," dedim, araya girerek. "Serdar, Otuz Dört'teki uyuşturucu satışından komisyon alıyor."

"Öyle mi?" dedi Pars bana döndüğünde. Yüzüme aptalmışım gibi bakıyordu. "Kimden öğrendin bunu sevgili ortağın Erdinç'ten mi?"

"Benim değil onun ortağı," dedim, aynı sinirle karşılık verdiğimde.

Bizi böyle karşısına oturtup azarlayabileceğini düşünüyorsa yanılıyordu.

"Atlas," dedi, sesini alçak tutmaya çalışarak. "Bunu nasıl ispatlamayı planlıyorsun? Erdinç mi doğrulayacak seni. Gelip ifade mi verecek?"

"Hayır," dedim. "Ben bildireceğim onlar da araştıracak, o sırada da açığa alırlar zaten."

"Evet," dedi, başını sinirle sallarken. "Sonra gelir sizi bulur. İşlerine burnunuzu soktuğunuz için de size teşekkür eder. Beklediğin bu mu?"

"Değil..." dedim, yerimden kalktığımda gözlerini açarak yüzüme bakmıştı. "Bize bağırıp duracağına bir çözüm bul."

"Çözüm olarak sizi polise kendim vermeyi düşünüyorum, hem biraz olsun kafamı dinlerim."

"Pars," dedi Onat elindeki telefona bakarken. "Polisler gelmiş."

Pars sakinleşmek için göğsünü havayla doldurmuş ve hemen ardından nefesini dışarı vererek beklemişti.

"Mekanı arayacaklar," dedi Pars ortaya doğru. "Sen yukarı çık. Onlarla ilgilen. Ben de bunlarla ilgileneyim."

Gözlerimi kıstığımda başımı iki yana sallamıştım.

"Sırası değil ama..." dedi İklim oturduğu yerden. "Ne karar çıktı?"

Pars burnundan nefes vererek güldüğünde kaşlarını kaldırmıştı. Yüzündeki imalı gülüşün altında yatan cevap her neyse İklim anlamış olmalıydı.

Pars'ın telefonu çaldığında yanımızdan biraz uzaklaşmıştı.

"Sen iyi misin?" diye sordum Sevda'ya doğru.

"Bizi gerçekten polise verir mi?"

Pars'a baktığını fark ettiğimde gülümsedim. "Tabii ki hayır."

Gözlerime çok da emin olmayarak baktığında omzuna dokundum. "O bize kızgın, sen korkma."

"Veysel aradı. Milleti boşaltıyorlarmış, git bir bak şunlara."

Onat Pars'ın omzuna iki kere vurmuş ve devasa kapıdan çıkarak gitmişti. Kendisine sert bir içki ısmarlamalıydı, bir tane de benim yerime içerse iyi olurdu.

Pars bir şey söyleyeceği sırada telefonu yeniden çalmıştı.

"Hay ben sizin..."

"Evet," dedi telefonu açar açmaz. "Kim diyor?"

Kim ne diyordu bilmiyordum ama çenesi giderek daha çok kasılıyordu.

"Bırak tamam," dedi alnını kaşırken. "Bırak bırak engel olma."

İklim yerinden kalkıp yanına yaklaşmıştım.

"Tamam dedim Okan, uzatma."

Telefonu tekrar kapatmıştı.

"Ne diyor?" İklim cevabı biliyor ama duymaktan korkuyor gibi bakmıştı.

"Yarışlara bizden kimse katılmayacak."

Bunu İklim'e bilgi verir gibi değil de görev verir gibi söylemişti. "Bir kişi bile sızıntı yapmayacak İklim, gerekirse herkesi teker teker uyar."

İklim başını sallasa da söylemek istediği bir şeyler var gibi görünüyordu. "Arif Bab-"

"Yeri gelmişken... Arif Turgutlu benim tarafımda olan kimsenin ona baba demesine izin vermiyor."

"Ne?" dedi İklim şaşkınla. "Yok artık."

Pars var artık imasıyla kaşlarını kaldırıp başını yana eğdiğinde İklim fazlasıyla üzülmüşe benziyordu. Ona sağladıkları alana bakılırsa, Arif Bey'in yasalar ve hükümler konusundaki egosuna şaşmamak gerekirdi.

"Sen peki?"

Pars onu sancılı bir gülüşle geçiştirmişti. Bana bu kadar kızgın olması, bu kadar öfkeli bakmasa o gülüşü dağıtmak isterdim.

"Motoru ne yaptın?"

"Veysel'e verdim," dedi İklim. "Arka bahçeye çekip üzerini kapatmasını söyledim."

"Tamam... Onu aldırırım ben." Çenesinin altını kaşırken gözlerini kısmıştı.

"Şimdi..." dedi, ortaya doğru. "Buradan diğer tarafa geçeceğiz ve güvenli bir yere gideceğiz. Ben ne yapabiliriz diye bir bakacağım ve o sırada da Atlas Hanım bize planlarını anlatacak çünkü belli ki o aklındaki tilkilerin bini bir para."

Gözlerimi kıstığımda bana sakın diyen bir ifadeyle bakmıştı ve ben de işte yüzüne yumruk atmamıştım ama geceden bitmeden kesinlikle atacağım gibi görüyordu.

🩸

İklim bildiği güvenli bir yer olduğunu söylemesine rağmen Pars kimseyi dinlememek ve kendi bildiğini okumak konusunda kararlı bir yapı olduğundan kafasındaki yer her neresi ise oraya gitmek konusunda ısrarcı olmuştu. Bir saatten uzun süredir yoldaydık. Bu süre içinde yarım paket sigara içtiğinden emindim. İklim de ona eşlik etmek konusunda oldukça başarılıydı. Bir noktada işe yaramadığını fark ederler diye ummuştum ama fark etmemişlerdi. 

Sevda sakinleşmiş ve olayları detaylı bir şekilde anlatmıştı. Serdar eve geldiği ilk andan bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Ona hayattaki cehennemi görmediğini, asıl cehennemin ne demek olduğunu öğreteceğini söylemişti. Sevda önce Serdar'ın onu öldüreceğini düşünmüştü ama sonra eve diğer adamlar geldiğinde işin renginin değiştiğini anlamıştı. İklim içeri girmeseydi olacakları anlatmaya ne dili varıyordu ne de gücü yetiyordu. Konuşurken iki kere ağlama nöbeti yaşamış ve zorlukla sakinleşmişti.

Kızın bu halini görünce Pars daha da yumuşar, vicdan yaptığından öfkesi diner sanmıştım ama kızın çaresizliği onu daha da öfkelendirmişti. Serdar'ı bize bırakmayacak gibi görünüyordu ama işte sıraya girmesi gerekecekti.

Sevda üzerindeki ceketin içine gömülmüş kollarını birbirine bağlayarak uyumuştu. Pars'ın hiç durmadan çalan telefonlarından biri kızı uyandırmazsa, gittiğimiz yere kadar uyuyabilirdi. İklim ön camı açtığında başımı koltuğa yasladım. Arabanın içindeki sessizlik gerilmeme neden oluyordu.

Pars bir kişiye İklim'in motorunu alıp şirkete götürmesini söylemişti. Ne şirketinden bahsettiğini bilmiyordum. Başka bir kişiyi arayıp benim arabamı almasını ve benim kaldığım siteye götürmesini söylemişti. Buna itiraz etmiştim ama polislerin herkesi kontrol etme ihtimaline karşı arabanın orada olması doğru değildi. NOX'tan ayrılmadan önce anahtarı Veysel'e vermişti ve arabamı bir yabancının kullanacağı gerçeğine sessiz kalmamı sadece bakışları ile sağlamıştı. Bugünü atlattıktan sonra ona sağladığım tüm toleransı geri çekecektim, yoksa tepeme çıkacaktı.

Pars'ın telefonu bir kere daha çaldığında açmadan sessize almıştı. Ekranda yazan ismi göremiyordum ama İklim görmüş olacak ki Pars'a dönmüştü.

"Saçma sapan herkes duymuş," diye mırıldandı İklim. "Resmen kendilerini hatırlatmaya arıyorlar."

"Arasınlar..." dedi Pars sertçe. "İki güne istediklerini alamadıklarında susarlar."

"Pars, önlem almamız gerekiyor. Hem NOX için hem de şirket için."

"Yarın görüşeceğim bir güvenlik şirketiyle."

Net cevabının ardından arabanının içi tekrar sessizliğe bürünmüştü.

Şehrin merkezinden uzakta, müstakil evlerden oluşan sitenin içine girdiğimizde Pars evlerden birinin önünde durmuştu. Daha önce gelmediğim bir yerdi. İklim gelmiş miydi bilmiyordum ama Pars'ın net tavrı sebebiyle sessizce arabadan inmiş ve evin önüne ilerlemişti.

"Sevda..." dedim, omzuna dokunduğumda. "Uyan hadi."

Kız birden irkildiğinde iç çekmiştim. O kadar korkuyordu ki bu ürkekliği canımı sıkıyordu.

Bakışları arabanın içinde gezdikten sonra beni onaylayarak arabadan indi. Dışarı çıktığım İklim eve tereddütlü bir ifadeyle bakmıştı. Benim aksime o buranın varlığından haberdar olmalıydı. Gölge'nin Pars hakkında verdiği bilgilerde bu ev yoktu, belki de ona ait bir yer değildi.

Bilgisayarı açmak için fırsatım olmamıştı. Açmak riskli olabilirdi. Gerçekten de Serdar'ın en gizli sırları bu bilgisayarın içindeyse önce Gölge ile konuşmalıydım.

Pars eve doğru ilerlediğinde hepimiz peşine takılmıştık. Şu sinirli hali sebebiyle geri duruyor ses çıkarmıyorduk. Bu durum giderek canımı sıkıyordu.

Evin kapısını açtıktan sonra kapının sağ tarafındaki şifre panelinden tuşlara basarak alarmı devre dışı bırakmıştı.

İklim içeri girdiğimiz ilk an dönüp Pars'a bakmış, bir şey diyecek gibi olmuş ama hemen sonra susmuştu. Sevda ise hemen kapının kenarında duruyordu. Gergin ortam kızı daha da çok germişti.

Pars bizim ikimize başıyla içeri geçmemizi işaret etmişti. Sevda'ya ise İklim ve bana baktığından çok daha yumuşak bir ifadeyle bakmış ve kızın arkasında kalan merdiveni işaret etmişti.

"Üst katta, merdivenin bitimindeki odaya geç dinlen biraz."

Kızın tereddüt eden bakışları bana döndüğünde gözlerimi kapatıp açarak onu onayladım. Hala korkuyordu ve çok haklıydı.

Merdivene yöneldiği sırada "Sevda," diye seslendim. "Bir şeyler yedin mi? Yemek söyleyelim, ne yersin?"

"Bir şey yemem..." dedi, hızlıca. "Sağ ol."

Tekrar merdivenlere yöneldiğinde İklim'in ardından içeri yürümüştüm. Ferah bir evdi, keten rengi koltuklar, krem rengi duvarlar ve modern aksesuarlar ile hiç Pars'a ait bir yere benzemiyordu. Fazla temiz ve pürüzsüzdü. Pars daha sert tonlar ve dokunuşlar severdi. Muhtemelen burası bir arkadaşının eviydi.

"Pars..." dedi İklim, sesi kuşkulu çıkmıştı. Onu kontrol ediyor gibiydi.

Pars salondan ayrıldığında İklim yere uzanan, cam pencerelerden birini açmış ve odanın havalanmasını sağlamıştı. Üzerindeki ceketi çıkardı ve "Elimi yıkayacağım," diyerek salondan ayrıldı.

Camın önüne ilerlemiş ve bakışlarımı yıldızlara dikmiştim. Şehrin dışında olduğumuz için görünüyorlardı.

Rotadan çıktın Atlas, dedi Aras.

"Rotayı kaybettim," dedim.

"Doğru bir nokta..."

Pars hemen arkamda belirdiğinde kollarımı göğsümden çözerek ona döndüm.

"Ne söyleyeceksen söyle de şu sinirin atılsın, yoksa rahatlayacağın yok."

"Suç ortağın gelsin." Yüzündeki gülümseme başımızın belada olduğunu fısıldıyordu ama gerçekten bu gece canımı daha fazla sıkamazdı.

İklim içeri girdiğinde keten koltuğun üzerine oturmuş ve botlarını çıkarıp kenara atmıştı.

"Geç," dedi, NOX'taki yerinde yaptığı gibi İklim'in yanını işaret ettiğinde.

Çenesini kasmıştı ve dişini sıkıyor gibi bir hali vardı. Onca yol gelmiştik öfkesi bir saniye bile dinmemişti. Sevda'yı da gelir gelmez yukarı gönderdiğine ya bağırıp duracak ve sinirlerimi toptan bozacaktı ya da bir planı vardı ve bize bir çıkış yolu sunacaktı. İkincisi olmasını umarak İklim'in yanına oturdum.

"İçinden çıkamadığım nokta şu," dedi, öfkeyle.

Belli ki bağırıp duracaktı.

"Aptal değilsiniz. Zekanızdan hiç kuşkum yok. Nasıl oluyor da böylesine büyük bir aptallık yapabiliyorsunuz?"

"Pars," dedi İklim itiraz ederek. "O an için yapılacak en doğru hamle buydu."

"En doğru hamle," dedi, Pars kaşlarını kaldırarak İklim'e baktığında. "En doğru hamle senin bir polisi bıçaklaman mı?"

"Aksi halde kızın başına geleceklere göz mü yumsaydım?"

"Beni arayacaktın!"

Pars bağırdığında İklim sıkıntıyla nefes almıştı.

"Bana diyecektin ki böyle böyle bir sıkıntı var, bunu çözmen gerekiyor, ben kendimi riske atmıyorum çünkü sana sözüm var ama senin o kızı kurtarman lazım. Bana diyecektim İklim. Kendi canını riske atmayacaktın."

"Pars normal zamanda olsa öyle yapardım zaten, biliyorsun. Senin derdin başından aşkındı, Arif Baba bir yandan o pislik bir yandan, ben çıkıp sana nasıl bir şey deseydim?"

"Diyeceksin!" Bağırdıktan sonra kesik bir nefes alıp gözlerini kapattı. "İsterse tüm dünya peşimde olsun, sen yine bana diyeceksin derdini, kendi başına iş açmayacaksın."

İklim de derin bir nefes almıştı ve sıkıntıyla gözlerini kapatmıştı.

"O pislik diyorsun ya..." dedi, sesini biraz daha normal düzeyde tutarak. "Orada olsaydı ne olacaktı? Malum, birileri öğlen yemeklerinden şaraplar içmiş kendisiyle."

"Telefonuma casus programı mı yükledin?"

Burnundan soluyarak sinirle gülmüştü. "Ona ne gerek..." dedi, alayla. "İnsanlar var ya."

"Kimse yoktu," dedim ve kendi savunmama kendim göz devirdim. Ne önemi vardı? "Kim yetiştiriyor sana bunları."

"Atlas... Sen hiç kimse değilsin."

Ellerini göz kapaklarına bastırarak gözlerini ovuşturdu.

"Hayatın boyunca anlamadın, bu noktadan sonra anlar mısın onu da bilmiyorum ama senin bir soyadın var. Ne yazık ki, silip atamadığın, inkar edemediğin ve onunla yaşamak zorunda olduğun bir soyadın var."

"Eee?" dedim, karşı atağa geçerek. "Senin de bir soyadın var, üzerinde gururla taşıyıp ülke sınırları içinde bile tutmayarak tüm dünyaya duyurduğun. Ne yapalım şimdi?"

"Konu ben değilim," dedi, uyarırcasına. "Konu siz ikinizin kendinizden büyük işlere kalkışması..."

"Ne yapsaydı?" dedim, çıkışarak. "Ne bekliyordun ya? Kızın halini de mi görmüyorsun Pars. İklim yetişmese kim bilir ne olacaktı?"

"Görüyorum," dedi başını sallayarak. "Görüyorum ve bu beni daha çok sinirlendiriyor."

"Pars bak haklısın," dedi İklim. "O an yapılabilecek en doğru şeyi yapmaya çalıştım ve sana haber veremezdim çünkü zaten benim yüzümden bir sıkıntıyla uğraşıyordun, bir taneye daha sebep olmak istemedim."

Bu kez sol elinin parmaklarını göz kapaklarına örtmüş ve kesik kesik kesik verdiği nefeslerle sakinleşmeye çalışırken gözlerini ovuşturmuştu.

"İklim..." dedi, oldukça sakin tutmak için uğraştığı sesiyle. "Senin yüzünden olan bir şey yok. Sana dün gece de söyledim. Senden değerli değil, önemli olan senin canının güvenliği."

"Aynısı ben senin için düşünüyorum işte..." dedi İklim, üzgün bir sesle. "Neden anlamıyorsun?"

Gerçekten anladığını belirtmek için gözlerinin içine bakmıştı. "Güzelim, senin güvende olduğunu bilmek, benim için her şeyden daha önemli. Eğer bana bir konuda fayda sağlamak istiyorsan bu konuda sağla."

İklim başını sallayarak onu onayladığında kızgın bakışlar bana dönmüştü.

"Sana gelince..." dedi, daha yeni başlıyorum ifadesiyle.

"Aay!" Yerimden kalktığımda kaşlarını çatmıştı. "Biraz da duvarlara bağır, yeter."

Krem rengi yemek masasına doğru ilerlediğimde öfkeli bakışlarının bana döndüğünden emindim ama umurumda değildi. Çocukmuşuz gibi azarlayıp duruyordu. Buna da yüz vermeye gelmiyordu hiç. Hiç dokunulmamış gibi pürüzsüz ve tertemiz duran masanın üzerindeki bilgisayarı aldım. Açıp açmamak konusunda kararsızdım hala. Önce Gölge ile konuşmalıydım.

"Benim biraz işim var," dedim.

"O aleti açmayı düşünmüyorsun değil mi?"

Düşünmüyordum. Omuz silktim. "Biraz işim var," dedim, kendimi tekrar ederek. "Sen de kıza yüklenmemeye çalış, yeter artık. Çok stresliysen çık bahçe duvarlarını yumrukla."

"Atlas, tamam," dedi İklim beni uyararak.

Pars'a baktığında benim görmediğim bir şey görüyor olmalıydı. Ne gördüğü umurumda değildi. Ben tümden Pars'ı görmek istemiyordum. Salondan çıkacağım sırada tekrar telefonu çalmıştı. Adımlarımı yavaşlatmış ve evin giriş kapısının önünde durmuştum.

"Söyle," dedi Pars sert bir sesle. "Nerede?"

Bir şeyin kırılma sesi geldiğinde elimdeki bilgisayara merdivene bırakarak içeri döndüm. İklim yerinden fırlamış ama Pars onu engellediği için salonun ortasında durmuştu.

Yere düşen cam bir çerçeveydi. İçindeki resim ters döndüğünde ne olduğunu görememiştim. Çerçeve ise parçalara ayrılmıştı. Pars'ın ellerine kısa bir bakış attım. Hala kulağında telefonu tutan eli yarasız görünüyordu, diğer elini ise yumruk yapmıştı. Kan yoktu, iyiydi demek ki.

"Tamam," dedi, telefondaki kişiye. "Ne istiyorsa yapsın bırak."

Karşıdaki kişinin kalabalık sesi duyuluyor ama ne dediği anlaşılmıyordu.

Pars büyük büyük büyük bir kahkaha attığında sinirinin çarptığı camlar bile titremişti.

"Gelsin..." dedi, abartılı bir sırıtmayla. "Tam sırası, bir de o gelsin."

Telefonu sertçe kapatmış ve birini aramıştı. Birkaç saniye sonra İklim ona doğru yürümüş ama ortada duran sehpayı aşmadan olduğu yerde durmuştu.

"Ne istiyorsun?" dedi, sesindeki ton kiminle konuştuğunu ortaya seriyordu. Yüzünde tam bir tiksinti ifadesi vardı ve bunun muhatabı tek bir kişi olabilirdi.

"Seni neden ilgilendiriyor?"

Bir süre başını hızlı hızlı hızlı sallamıştı. "Bir kere ya, bir kere şaşırt beni." Öfkeli sesi her yere işliyordu. Duvarların sakin sükûnetini bölen siniri için evin varlığı bile şikayetçi olmalıydı.

"Şirket benim şirketim," dedi bağırarak. "Batarsa batar!"

Başını sinirle sallayarak karşı tarafı dinlemişti. "İyi," dedi, daha şiddetli bir öfkeyle. "Eski dostuna bir teşekkür yemeği ısmarlarsın artık."

Telefonu kapattığı an cama doğru ilerlemiş, öfkeyle nefes vermiş ve saçlarını çekiştirmişti. Telefon tekrar çalındığında arayana bakmadan açtı.

Bir süre dinledi ve "Tamam," dedi. "Tamam kapat şunu."

Karşı taraf konuşmaya başladığında artık kontrolden çıkmış gibiydi.

"Sikeceğim belasını artık! Yeter lan, yeter. Arif'ine de, babasına da, motoruna da, şirketine de, gelmişine de, geçmişine de... Kapat!"

Telefonu kapattığında ağzının içinde söylenmeye devam ediyordu. Siniri bir noktada hafifler, saatler geçtikçe içi soğur sanmıştım ama her saniye daha da şiddetleniyordu. Pars bağırıp dururken onu İklim ile bırakarak merdivenlere ilerledim. Bir kişinin diğer mevzuyu çözmesi gerekiyordu ve Pars ne kadar aksini iddia etse de şu an aklını bu konuya verebilecek gibi değildi.

Bilgisayarı elime alıp üst kata çıktım. İlk kapının açtığı oda Sevda'ya söylediği odaydı. Muhtemelen uyuyordu ve onu uyandırmak istemiyordum. Hemen bir yandaki kapının kulpuna uzandım ve içeri girdim. Işığı açtığım an kapatmak üzere olduğum kapıya tutunmuştum.

Gözlerim şaşkınlıkla açıldığında dudaklarım aralamıştı.

Kavuniçi duvarlardaki stikerlara bakarken şaşkınlığım daha da arttı. Açık krem ahşap bir beşik karşı duvara yaslanmış duruyordu. Beşiğin içi figürlü yastıklarla doluydu. Bitmemiş gibi dursa da başlanmış olduğu gerçeği çok netti.

Burası bir bebek odasıydı.

Tutunduğum kapıyı kapatarak odadan çıktım. Gölge'ye mail atmak için kendime daha uygun bir yer bulmalıydım.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro