Bölüm 26 • Yırtık Defter Sayfası
Güneş içeri sızdığı, yatağı kapladığı yetmezmiş gibi bir de göz kapaklarımın altına sızmak için uğraşıyordu.
Evin içine dolan sesin sahibi zihnimde hafif melodili bir ritim yakalamış olmasaydı güneşin sınır ihlaline sinirlenebilirdim. Sinirlenmemiştim. Yüzümü yastığa biraz daha gömerek ayılmaya çalıştım. Saat kurmadan yatmış olmalıydım ki bu durumu savsakladığımı gösterirdi. Güne kendime verdiğim düşük puanla başlamıştım.
Sabah 6'da uyanıp koşuya gittiğim günleri, çok uzaklaşmamış olmalarına rağmen özlemiştim. Düzenimi yeniden oturtmam gerekiyordu.
Şarkı bittiğinden plak cızırdamaya başladı. Yatakta doğrulup oturduğumda avuç içlerimi gözlerime bastırdım. Plak diğer tarafı çevrildiğinden yeniden çalmaya başladığında yataktan kalktım. Odadan çıkarken saçlarımı ellerinin arasında kıvırarak arkaya attım.
Telefonu salonda, çantanın içinde bırakmıştım. Onu alıp Erdinç'e mesaj atmam gerekiyordu. Bir duş alıp hemen hazırlanır çıkardım. Tabii önce hiçbir şey belli etmemem gereken biri vardı. Bu sözümü tutmadığım anlamına gelmezdi. Sözümü tutmaya devam ediyordum. Ona bir şey olunca ilk ona gideceğime dair söz vermiştim, bir şey olmamıştı, bilmesine gerek yoktu.
Kapıya yaslandığımda Buddy Holly'nin Everyday'ine eşlik ederek bacağımı sallamaya başlamıştım.
"Güzel seçim."
Uykudan yeni uyanmış olan belli ki sadece bendim. Pars giyinmişti, saçlarındaki ıslaklığa bakılırsa önce duş almıştı. Yerdeki poşetlere bakılırsa da marketi eve yığacak kadar sipariş vermişti. Buna şaşırmayacaktım çünkü Pars fazlasıyla rahatına düşkün biriydi, kendini evinde hissetmek için gecikmemişti. Şaşırmamaya devam edebilirdim eğer ocağın üzerindeki çaydanlığı görmeseydim. Benim çaydanlığım yoktu ki... Sabahları çay demleyecek vaktim bile yoktu. Çok canım çay isterse kahve dükkanları bana bu imkanı sağlıyordu.
Ocağın üzerinde duran kırmızı çaydanlıktan bakışlarımı çekip mutfağın ortasında kahvaltı hazırlayan Pars'a çevirdim.
"Günaydın," dedi, elindeki peynir tabağını hazırladığı kahvaltı sofrasına bırakırken.
Amerikan tezgahın üzerini hazırlamıştı. Eksiksiz diyebilirdim elbette çünkü her şey vardı. Sabahları kahvaltı yapacak da vaktim olmadığı için genelde geçiştiriyordum.
"Bunlar ne?"
Gözlerim poşetlerin üzerinde gezindi. Tezgahın üzerine boşalanları saymazsak içleri dolu beş altı poşet daha vardı yerde. E masanın da üzeri tümüyle doluydu. Pars kahvaltıya motosiklet çetesini çağırmış olmalıydı, aksi halde bu kadar şeyi ikimizin yemesi mümkün değildi.
"Birisi acıkmış."
"Dolapta sadece bira vardı Atlas, insanların hayatta kalmak için düzgün besinlere ihtiyaçları var."
"Haksızlık etme," diye çıkışarak dolabın kapağını açtım ve kenardaki bitter çikolatayı tutup kaldırdım. "Çikolata da var."
Pars sinirle gülmüş ve biberleri doğramaya devam etmişti.
Bitter çikolatadan nefret ederdim, bunu Pars'ın bilmediğini umarak onu aldığım yere bıraktım ve dolabın kapısını kapattım. Kerem Ukrayna'dan döndükten sonra vermişti ve sevmediğim için günlerdir orada durmaya devam ediyordu.
Yumurtayı çırptığı sırada "Benim duş almam lazım," dedim.
Siyah pantolonun arka cebine el kurulama havlusunu sıkıştırmıştı ve ciddiyetle yumurtayı çırpmaya devam ediyordu. Başımı yana eğerek onu süzdüm hatta işi abarttım bir de işaret parmağımı yanağıma yasladım. Islık da çalardım çalmasına ama yumurtayı üzerinde tişört ile çırpıyordu. Bu manzarayı sırtının güzelliği ile taçlandırsaydı ıslığı hak ederdi.
"Beni süzmen bittiyse git duş al, omlet on dakikaya hazır."
Mutfağa ve eve oldukça çabuk adapte olmuştu. Gerçi şaşırmamam gerekiyordu. Pars her yere uyardı, daha çok, Pars her yeri kendine uydururdu.
"Acele et," dedi, bakışlarını bana çevirdiğinde.
Başımı tamam dercesine salladığımda sırtımı ona dönecektim ki elleri belimi tutup beni kendine doğru çekti.
Dudakları dudaklarıma kapandığında beni geriye doğru eğmişti. Bir ayağım havalandığında bacağımı belinin kenarına yaslayıp omuzlarından tutarak dengemi sağladım. Öpüşüne karşılık verdiğimde kendime engel olmadan geniş geniş geniş gülümsemiştim.
"Bırakırsan acele edeceğim," demiştim ama o dudaklarımızı ayırdığı an tekrar birleştiren bendim.
Pars ile ilgili en sevdiğim şey onu öpmek olabilirdi.
Onun tarafından öpülmek ise kesinlikle ikinci sıraya yerleşirdi.
İçeriden, çok derinden bir ses bunu reddetti. Hayır, dedi, en sevdiğin onu öpmek ya da onun tarafından öpülmek değil. Onu tutmak ve ona tarafından tutunulmak bile değil.
Elleri, dedi o ses. Yakan, kül eden, başlatan ve bitiren; elleri...
Bir eli çenemin altını kavradığında, içeriden, çok derinden gelen sesi haklı çıkararak teslim oldum. Dokunuşun verdiği sıcaklık ile onda biraz daha kayboldum.
Parmaklarım ıslak saçlarının arasında gezindiğinde başımı geriye itip yoğunlaşan gözlerine baktım. "Bekleseydin keşke, eşlik ederdim."
Tek gözünü hafifçe kıstığında küçük bir kahkaha atmıştım. Onu denediğimi biliyor olmasına rağmen etkilendiğini örtmeye çalışmıyordu.
"On dakikan var," demişti, ciddi bir tavırla kaşlarını büzdüğünde. "Yoksa..." Gözlerini biraz daha kıstı. "Omlet soğur."
Onu gülerek onayladım ve ellerinin sıcaklığının yarattığı sarhoşluktan kurtulmak için bir adım uzaklaştım.
Pars tarafından ele geçiriliyordum ve asıl korkulması gereken buna itirazım olmayışıydı.
Banyoya girmeden önce telefonu çantanın içinden aldım. Erdinç dün gece beş mesaj yollamıştı. Beni beklememiş olmasını umarak, beklediyse de bu durumu çok umursamayarak mesaj sayfasını açtım.
Beklemişti. Pek üzgün olduğum söylenemezdi.
Hızla bugün görüşebileceğimizi ve bana bir yer söylemesi gerektiğini yazmış ve üzerimdeki çıkarmak için telefonu lavabonun kenarına bırakmıştım.
Çok geçmeden mesaj geldiğinde bana bir konum yollamıştı. Bir oteldi. Öğlen yemek yiyelim demişti ama belli ki kahvaltı yapacaktım ve kahvaltı yaptığımda öğlen yemek yiyemezdim, bazen akşam bile yiyemezdim. Bunun için de pek üzgün olduğum söylenemezdi, onunla yemek yemeğe değil ne biliyorsa öğrenmeye gidecektim.
Onaylayan bir mesaj atıp gelen maile tıkadım. Gölge sabaha karşı mail atmıştı.
Kimden: Gölge
Kime: Atlas Yarkın
"Biz, hareket etmenin karşıtının durma olduğuna inanırız. Oysa onun karşıtının karşı hareket olduğunu biliyorum."
Durma Atlas, karşılık ver. Durursan, kaybedersin.
Durma Atlas, durma.
Gölge.
11 Temmuz 2020
Günün motivasyon mailini de aldığıma göre karşı hareket için hazırdım. Gölge bu intikam işlerini bırakıp bir kişisel gelişimi kulübü falan mı kursaydı acaba, hem daha çok para kazanırdı hem de daha az efor sarf ederdi.
Pars bu durumdan hiç memnun olmasa da duş aldıktan sonra hazırladığı kahvaltıyı hızlıca yapmış ve onu gerçek anlamda sürükleyerek evden çıkarmıştım.
Yılların playboyu, bir zamanların ünlü MMA dövüşçüsü, gece hayatının aranan yüzü, Rusya'dan Amerika'ya uzanan bir şöhret harikası evde oturmak istiyordu.
Ve bunu hemen bugün istiyordu ama işte her istediğimiz olmuyordu.
Ne işim olduğuna dair yönettiği soruları da püskürtme çabam asla işe yaramıyordu. Benim de bir hayatım vardı öyle değil mi? Tek işim gücüm kendisi değildi, e artık peşinde de değildim. Sorup duracak ne vardı.
Arabaya ilerlediğimiz sırada bir kere daha kuşkuyla beni süzdü. Genelde evden çıkarken başıma akşam içeren bir bela açarım ve eve dönecek vaktim olmaz diye düşünerek giyiniyordum. Bugün de öyle yapmıştım ve buz mavisi kot üzerine beyaz crop giymiştim. Arabada bırakmak üzerine de gri, ince blazer ceket almıştım. Paça kısmını bir kat katladığım kotun altında da kırmızı süet botlar vardı. Rahat ama ani bir şey çıkması durumuna karşı temkinli giyinmiştim. Bence olmuştu, Pars'ın üzerimde gezinen gözleri tam aksini düşünüyorsa da kendisi bilirdi. O kendi kıyafet seçimlerine baksındı önce.
Arka kapıyı açıp ceketi koltuğun üzerine attığımda yere düşmüştü. Onu sonra almak üzere çantayı ön koltuğun üzerine bırakarak Pars'a döndüm.
"İşim bitince NOX'a dönerim."
"Bu iş..." dedi, gözlerini belli belirsiz kısarak. Yüzüne güneş vurduğundan burnunun üzerinden yanaklarına doğru hafifçe yayılan, dikkatli bakılmadıkça asla görünmeyen çillere gözüm takılmıştı.
"Otuz Dört ile mi ilgili?"
Sahibiyle ilgiydi, bu yüzden Otuz Dört ile ilgili sayılmazdı.
"Hayır."
Gözlerini biraz daha kıstı ve işte dayanamadım ve ona doğru uzanarak, yanağındaki çillerin tam üzerine dudaklarımı bastırdım.
"Beni öperek kandıracağını sanıyorsan..." Kaşları çatılmış, gözleri iyice kısılmış ve yüzünde sevimli bir ifade belirmişti. "Çok haklısın."
Dudaklarımı dudaklarına çektiğinde bir an için dengemi kaybetmiş ama hemen sonra kollarına tutunmuştum. E, bu kolları güçlendirmek için yıllarını harcamıştı, tek kişinin emrinde olmaları haksızlıktı biraz da beni dengede tutmak için çalışabilirlerdi.
"Güvende olacak mısın?" diye sordu ve bunu yapmak için dudaklarımızı ayırdı. Kesinlikle kabul edilemez bir eylemdi.
Onu onaylamak için başımı salladım, kollarına biraz daha tutundum, ayak ucumda yükseldim ve ayırdığı dudaklarımızı birleştirdim.
"Herhangi bir şey ters giderse..."
İşte yine yapmıştı, dudaklarımızı ayırmıştı.
Kirpiklerimi kırpıştırarak açtım ve "Tamam," dedim. "Trafikte önüme direksiyon kırsalar seni arayacağım. Süs bebeği gibi dudaklarımı büzeceğim ve 'Aliiiyyyğ" diyeceğim."
Önce bir an için yüzüme bakmış, ne demek istediğimi kestirmeye çalışmış hemen sonra başını geriye iterek kahkaha atmıştı.
Çok komikti.
"Gidebilir miyim artık Ali Bey?"
Ellerini belimin arkasında birleştirip beni kendine çektiğinde soruma cevap vermiş olmuştu.
"Cık," demişti, şımarık şımarık şımarık bir bakışla. "Sen artık hiçbir yere gidemezsin."
"De böyle de de... İlk uçakla Afrika'ya kaçayım, de."
"Peşinden gelirim."
Gözlerimi kıstım ve ona ben istemezsem beni asla bulamayacağını söylemek istedim ama işte kıyamadım. Tutunmak istiyorsa buna izin verecektim çünkü yapmıştı, dün gece benden bir dal yontmuştu artık onu uçurumun kenarında o dal tutuyordu.
"2 saat içinde spor salonunda olurum, lütfen gidip anaokulunun başında dur, sen yokken hepsi birbirinin saçını çekti."
Pars daha çok güldüğünde sürücü koltuğuna geçmiş ve arabaya binmesini işaret etmiştim. Ben gitmezsem gideceği yoktu.
Şöhretini yaratanlar gelsin de bu halini görsünlerdi.
🩸
Restorandan içeri girdiğimde beni kapıda karşılayan, Erdinç'in abi abi abi diye peşinde dolaştığından emin olduğum genç adamlardan biri terasa ilerlemem için eşlik etti. Terasa ulaştığımızda başıyla bana kısa bir selam vermiş ve kapının gerisinde durmuştu.
Erdinç, deniz manzarasını boydan boya gören, terasın en güzel yerine masa kurdurmuştu. Bugün diğer günlerin aksine öğünleri adım adım adım takip ediyordum. Sağlıklı yaşamak için besinlere dikkat ettiğim zamana gelmiştim, malum çevremde bunca sağlıksız insan varken hayatta kalmak için öğün atlamamam gerekiyordu.
"Hoş geldin..." dedi yerinden kalkmış ve elini bana doğru uzatmıştı.
Uzattığı eli sıktığımda, karşısındaki sandalyeyi göstermiş ve tekrar oturmuştu.
"Hazırlık yaptırdım ama eğer arzu ettiğin başka bir şey varsa."
"Teşekkürler," dedim, arkama yaslandığımda. "Kahvaltıyı iyi yaptım."
"Bir şey iç öyleyse."
Etrafta çalışanlar görünmüyordu. Cam kapının arkasında bana eşlik eden genç adam dışında kimse yoktu. Muhtemelen Erdinç bu kısmı boşaltmalarını istemişti. Otel onun olduğuna göre istediğini yapabilirdi. Erdinç düşündüğümden daha varlıklı olmalıydı, her gün yeni bir mülküne tanık oluyordum.
"Otuz Dört seninmiş," dedim, tek kaşımı kaldırdığımda sorgulayan halime gülmüştü.
"Ben biliyorsun sanıyordum... Nilüfer Hanım sana bu durumdan bahsetmedi mi?"
Başımı iki yana salladığım sırada elini havaya kaldırmış ve içeri bakarak birini çağırmıştı.
"İki ayrı sahibi olduğunu biliyordum o kadar, çok ilgilenmemiştim aslına bakarsan."
"Biri benim..." dediği sırada cam kapı açılmış ve içeri bir çalışan girmişti.
"Buyurun Erdinç Bey."
"Bize bir şişe beyaz şarap aç. Kaan'ın Milano'dan getirdiklerinden olsun."
Kaşlarım hafifçe çatıldığında cümle içinde kullandığı ismi özellikle duyurduğundan emindim. Erdinç birkaç istekte daha bulunduktan sonra bana dönmüş ve keyifle gülümsemişti.
Bir şeyleri kurcalamamı istiyordu. Parmağımın ucuna bir ip bağlıyor ve o ipi çekmemi bekliyordu.
"Soru hakkım sınırlı mı?" diye sordum.
Burada bulunmaktan keyif alıyor gibi davranırken. Gülümsememin yeterli olmadığını biliyordum, konuşmalarımı da rahatlamam gerekiyordu.
"Atlas..." dedi, bir sırrı açık edecek gibi masaya doğru eğildiğinde. Ela gözlerini gözlerime dikmiş ve çapkın olduğuna emin olduğu bir gülümsemeyle dilini dudağının kenarına yaslamıştı.
"Benim olduğum yerde sınır yoktur. Hele senin için..."
Onu ilk gördüğüm gün olduğu gibi üzerinde siyah bir gömlek ve pantolon vardı. Neyse ki hava ceket giyilmeyecek kadar sıcaktı da karşımda ya birazdan toplantıya girecekmiş ya da işte silah çekecekmiş gibi oturmuyordu. Üst düğmelerini açık bıraktığı gömleğinin içindeki altın zincirler ve boynundan çenesine uzanan dövmesi ilk seçeneği eliyordu.
"Toplantın mı var?" diye sordum, kaşlarımla gömleğini işaret ettiğimde.
"Seninle tanışmadık..." dedi, bir an için başka bir konuya geçmişiz gibi. "Yani... Bir araya geldik ama tanışmadık."
Tanışmadık demesinin altında onu tanımadığımı ima etmesinin yattığını oldukça net anlamıştım. Tanışmak istediğini de kendisi oldukça net ifade etmişti, birden fazla kez.
"Sen beni biraz... Farklı zamanlarda gördün. Kendimi sana tanıtmak isterim Atlas."
"Neden?"
Cam kapı açıldığında iki çalışan masaya yaklaşmış biri kadehlere şarap doldurmuş diğeri getirdikleri atıştırmalıkları masaya dizmişti. İkisi birden yanımızdan ayrıldığında Erdinç önce şarabı tatmış hemen sonra gülümsemişti.
"Zekana hakaret ediyor gibi olmak istemem. Doğrudan konuşsam olur değil mi? Net olalım."
"Lütfen..." dedim, öne doğru yaklaşıp bir elimi kadehin altına diğerini bacağımın üzerine koyduğumda.
"Bana göre insan ömründe tek kadın sever."
Biraz hızlı bir giriş olmuştu. Keşke beyaz şarap yerine rakı söyleseydi ama işte güneş tepedeydi ve bana vadettiği bir Serdar Deren vardı.
Konuyu ona getirmesini sabırla beklerken İklim durağında oylanacakmışız gibi bakan gözlerine kaşlarımı kaldırarak gülümsedim. Devam etmeliydi, zaman kaybediyorduk.
"O kadın da onu severse ne ala... Yaşar giderler. Yok, sevmezse o zaman iş karışır, insanın kimyası bozulur."
Güldüğümde neye güldüğümü sorgularcasına göz kırpıp başını yavaşça sallamıştı.
"Senin kimyanın bozulmasıyla İklim'in ilgisi yok bence, suçu kızın üzerine atma."
Erdinç de güldüğünde "Haklısın," demişti.
"Ben onun kimyasını bozdum. Dün gördün halini... Bir adım yaklaşmaktan bile korkuyor." Masaya doğru eğildi. "İklim kimseden, bırak kimseyi hiçbir şeyden korkmaz Atlas. Benden korkuyor."
"Belli ki bazı sınırları geçmişsin Erdinç..." dedim. "Hala geçmeye devam ediyorsun. Dün kızın gözünün içine bakarak, seni iddiada kazanacağım, dedin. Ben olsam boynunu kırmıştım, o en azından yaklaşmıyor, şanslısın."
Başını hafifçe öne doğru eğdi. "Kırsa hakkıydı. Mevzu İklim değildi dün gece, Pars'ın damarına basmam gerekiyordu. Önce seni yanımda gördü, sonra dilime yasakladığı adı yüzüne karşı söylediğimi duydu. Yetmeseydi birkaç adama da Onat'ı dövdürürdüm."
Son kısma doğru güldüğünde sıkıntıyla nefes aldım.
"Burada olduğunu bilmiyor değil mi?"
"Bilmiyor..." dedim, kaşlarımı kaldırdığımda. "Ve bu sana bir koz sağlamıyor. Erdinç, ben senin oyununda koz olacak biri değilim, ki İklim de değil. Pars ile uğraşmanın temel nedeni başka o kısmı anladım ama bir daha o kızla ilgili bir şey ima edersen Pars'a bırakmadan ben ilgilenirim."
"İlgilenirsin..." Başını geriye itip kahkaha attığında kaşlarımı çatmıştım. "Doğan Yarkın şu halini görse bir keyif kahvesi içerdi, ben bu kızı ne güzel yetiştirmişim gibi."
"Doğan Yarkın benimle böyle konuştuğunu, başımı belaya sokacak adımlar attığını görse, keyif kahvesinin senin mezarının başında içerdi."
"Doğan Abi'yi severim... Çok bir araya gelmişliğimiz yoktur ama gıyabında severim."
Erdinç'in üzerimdeki uyku etkisi baş ağrısı etkisine dönüşmüştü.
"Hakan Abi'yi daha çok severim ama oğlunun aksine mert adamdır."
"Tam tersi," dedim. "Oğlu ona rağmen oldukça düzgün biridir."
"O sen ona aşık olduğundan öyle güzelim, yoksa bir mertliğini gördüğümüz yok."
Dudaklarımı birbirine bastırdığımda öne doğru yaklaşıp gözlerinin içine baktım.
"Kiminle nasıl olunması gerektiğini biliyor diyelim... Yansıma özelliği."
Başıyla cam kapıyı işaret ettiğinde tek gözünü kısmıştı. "Basar mı birazdan burayı? Takip ettirmiştir belki seni."
"Pars'ı boş ver de, şu açtığın konulardan herhangi birine devam et Erdinç. Zihnimde sekmeler çoğaldıkça sinirlerim bozuluyor."
"Hangisinden devam edeyim... Seç."
"Kaan diyerek altını çizdiğin, Somurtkan Bey ile ortaksınız o kısmı anladım. Buraya ya da Otuz Dört'e, o kısım da kendi içinde net."
Erdinç keyifle güldüğünde devam etmem için eliyle işaret etmişti.
"Serdar Deren'in konuştuğu adam abi diye birinden bahsediyordu, bu İtalyan mafyası halinin de altından böyle bir şey çıkması muhtemeldi ki zaten uyuşturucu işinde olduğun bir sır değil. E, Serdar da hem mekan sahibi olduğun için hem de ürün tedarikçisi olduğun için komisyonu senden alıyor. Sen yüzde 8 diyorsun, o yüzde 10 diyor. E durum böyle olunca da uzlaşamıyorsunuz tabii. Şimdi, Serdar kim ve ne iş yapıyor ben öğrendiğime göre ve sen de bana Serdar'ı vermeyi vadettiğine göre kendine yeni bir iş birlikçi buldun ve Serdar'ı ortadan kaldırmak istiyorsun."
Kaşları beğeniyle havalandığında elindeki yemek bıçağını bana doğru salladı. "Atlas... Evlensene benimle."
Yüzümü buruşturdum. "Pas."
İki parmağını dudağının üzerine kapatıp hararetle başını sallamıştı. Sanırım devam etmemi istiyordu. Peki öyleyse...
"Arif Bey ile kısım biraz bulanık. Sen bir şekilde Pars'a bir anlaşma bozdurdun ve bu anlaşma her neyse belli ki Arif Bey'in tarafından yapıldı. O kısmı da sen açıklarsın diye umuyorum."
"Pars açıklamaz mı?"
"Erdinç bu böyle... Nasıl desem. Biraz..."
Yüzümü buruşturduğumda başını sallayarak gülmüştü.
"Bak anlıyorum, gerçekten senin de bir yolun var ve o yolda yürüyorsun ama bu masaya oturduk madem ve sen bana bir söz verdin. Sözünü tutacağının da altını çizdin öyleyse Pars ile arandaki yarışı bırak da neyse derdin benimle onu konuş. Belli ki bir planın var."
Arkasına yaslandığında yüzü ciddileşmişti. Bir yudum şarap içip bardağı masaya bırakmıştım.
"Bir de..." dedim, konuşmaya başlamasından önce bir şey eklemek istediğimden. "Pars'ı benimle vurmaya çalışma. Ben senin küçük oyunlarına alet olmam, ne yapacaksam göstererek yaparım. Ayrıca sandığın gibi bir durum yok bizim aramızda."
"Bir itiraf duymak ister misin?"
İstemezdim ama işte yine de söyleyecek gibi görünüyordu.
"Pars ile sandığım gibi bir durum olmamasını en çok ben isterim."
Kaşlarım havalandığında parmakları çenesinin altına kaydı ve hafifçe boynundaki dövmenin üzerini kaşıdı.
"Başta da dediğim gibi, beni tanı isterim Atlas."
"Öyleyse başta da sorduğum gibi, yine sorayım... Neden?"
"Onu anlatıyordum," dedi, şarabın sonunu içerken gözlerini kapatmıştı.
Ela gözleri yeniden benimle buluştuğunda yüzünde rahat bir ifade belirdi.
"Ömründe bir kadın seversin sevmesine... Tüm hayallerinin temelinde o kadın oturur, gönlünün tahtına kurulur ve o taht sallanmaz. Kim gelirse gelsin, o taht orada durur."
Bu kadar büyük laflara inanmıyordum. Aşk, durumu böyle anlatanların gözünde bir tutsaklık olmalıydı. Ne gidebiliyor ne de tahta kurulduğunu iddia ettikleri kişiyi tahtan atabiliyorlardı. Bunun sevgi veya bağlılıkla ilgisi yoktu, bu düpedüz birini himaye altına almaktı. Zihninde ve kalbinde bile olsa, sağlıksız bir durumdu.
"Ben o şansı kaybettim Atlas. Sen yine dün gece diyeceksin... De tabii, haklısın. Şunu da bil ama derken, ben o şansı kaybetmemiş olsaydım sence onun gözünün önünde söyler miydim tüm bunları?"
"Bilemem..." dedim. "Senin de belirttiğin gibi seni tanımıyorum Erdinç."
"Tanı istiyorum. Neden kısmına gelecek olursak, beni tanımak senin faydana olur. Yarın bir gün, işler karıştığında sen de bana ihtiyaç duyacaksın."
Kaşlarım çatıldığında ifadesini dikkatle süzmüştüm. "İşler karıştığında..." dedim, düşünerek. "Arif Bey ile mi ilgili bu söylediğin."
"Baba ile ilgisi şu, Pars dün bir kuralı ihlal etti, ona ait bir alanda bana saldırdı. Sözünü çiğnedi." Sırıttığında kesik bir nefes aldım. "Bunun bir sonucu olacak, Pars bu sabah koşa koşa mekanlara gidip güvenliği artırmıştır mesela."
NOX'a gideceğini söylemişti evet ama zaten olması gereken buydu, şaşırtıcı bir durum yoktu. Sessiz kaldığım için Erdinç konuşmaya devam etti.
"Bir yeri ya kendin korursun ya da koruması için birilerine para verirsin. Bu birileri aklına güvenlik şirketlerini getirmesin ama sakın, başka birileri." Göz kırptığında içime yayılan huzursuzluk hissi artmıştı. "Pars'ın soyadı..." Güldü. "Bu durumda adı demeliyim, mekanlarını korumaya yeterdi yetmesine, babasının karşısında duruyor olmasaydı ve bunu cümle aleme duyurmasaydı. Arif Baba'nın korumasının altında olduğu için Pars'a yıllardır kimse bulaşmaz, mekanlarının sokağından bile kimse çıkmaz. Senin gibi, kendi gibi, o sarı kibarcık gibi tipler gelir, içer sıçar sonra malikanelerine dönerler. Ben de kaçırmam huzurlarını çünkü dedim ya, anlaşma var."
Keyifle gülmeye devam ettiğinde kaşlarını kaldırmıştı. "Vardı yani... Anlaşma."
"Kaçırdın ama..." dedim. "Kesik'i NOX'a soktun. Arif Babanızın bundan haberi var mı? Bana kalırsa anlaşmayı ilk olarak sen bozmuşsun gibi görünüyor."
"Atlas... Bak senin de çözemeyeceğin hadiseler varmış güzelim, gördün mü?"
Tek kaşım havalandığında yüzüme mest olmuş bir gülümsemeyle bakıyordu. Erdinç belli ki tahtı sallamayacaktı sallamasına ama aklında bazı tilkilerin cirit attığını da gizlemiyordu.
"Anlat..." dedim, bastırarak.
"Kesik Pars'ın elinde, tedavi olduktan sonra da çocuğu teslim etmedi. Ne planı var sence Pars'ın, baba olma sevdasını hayata geçirmek istemiyorsa eğer?"
"Ne planı var?" diye sordum, uzatmadan.
"Benim hatamı cebinde tutuyor, gereken anda çıkarıp sunacak ve kendini kurtaracak."
"Benim anlamadığım kısım şu, Arif Bey kim? Neden üzerinizde böyle bir etkisi var? Baba kadar saygınız biri olduğu söyleyeceksen söyleme Pars kendi babasına en son saygı duyduğunda kaç yaşındaydı kendisi bile hatırlamıyordur. Ben zaten saygı duyduğu tek bir ana şahit olmadım. Şimdi elin adamı söylüyor diye neden kurallara ve anlaşmalara uyuyor. Bir kere Pars kural sevmez, kimseyi de dinlemez, o adam ne alaka?"
"Bunları git ona sor sen en iyisi, o benden daha güzel anlatır. Kural kısmına gelecek olursak da bunu biraz karşılıklı gör. Arif Baba elini Pars'ın üzerinden çekti çünkü dün anlaşmayı bozdu, bu yüzden bugün ve sonraki günlerde başı biraz belaya girecek."
Derin bir nefes aldım, tüm sorularımı ceplerime doldurdum ve nefesi geri verdim.
"Asıl konuya dönebilir miyiz?"
Erdinç sorumun üzerine elini kaldırmış ve içeride birini yine yanına çağırmıştı.
"Buyur abi," dedi, bana terasa kadar eşlik eden kişi.
"Getirdiler mi?"
"Getirdiler abi."
"Gelsin."
Adam terası terk ettiğinde "Asıl konuya döneceğim şimdi," demişti Erdinç. "Zaten bir şey de yemedin, bilseydim direkt onun yanına biz giderdik."
"Söyledim ya," dedim gülümseyerek. "Kahvaltıda fazla yedim."
Dudaklarını birbirine bastırmış beni onaylayarak başını hızlı hızlı hızlı sallamıştı. Kahvaltıyı kiminle yaptığımı biliyor olmalıydı. Benim buradaki konuşmaları o birine anlatacağım gibi ona da benim kiminle olduğumu anlatan birileri olmalıydı. Erdinç'i hafife aldığımı bugün anlamıştım. Bir planı vardı. Karşı karşıya kalmalarımızın bazıları spontane gelişen durumlar olsa da bazıları planlıydı ve bugün bana ima ettiklerinin altında duygular yoktu, olsa da bir önemi yoktu. Aklında bir plan vardı. Ne olduğunu bilmiyordum ama öğrenecektim, ona da sıra gelecekti.
"Gel gel..." dedi, cam kapıya doğru işaret yaptığında.
Yüzüne dikkatle bakıldığında benim yaşlarımda görünen ama feminen giyimi ile birkaç yaş daha büyük duran bir kadın içeri girdiğinde masaya doğru yürümüştü.
Erdinç'e tedirgin bir ifadeyle bakarken göz ucuyla beni süzmüş hemen sonra bakışlarını kaçırmıştı.
"Otur Sevda."
Kız söyleneni yapmış ama bakışlarını tekrar bana çevirmemişti. Kimdi bilmiyordum ama burada olmaktan rahatsız görünüyordu.
"Abi..." dedi Erdinç'e doğru.
Erdinç kaç yaşındaydı bilmiyordum ama bu abi akımı onu daha yaşlı gösteriyordu.
"Sevda," dedi Erdinç, kıza doğru yaklaştığında. "Bak bu Atlas. Seni onunla tanıştırmak istiyorum."
"Merhaba," dedi Sevda bana baktığında.
Kopkoyu gözleri vardı. Beyaz teninde kuyu gibi derin duruyorlardı. Yuvarlak yüzüne baktığımda belki de benden küçük olduğunu düşündüm. Üzerinde ip askılı, dantel işlemeli bir bluz vardı ve saçlarını sıkıca atkuyruğu yapmıştı. Yüzündeki makyaja bakılırsa kendini olduğundan büyük göstermeye çalışıyor gibi görünüyordu.
"Merhaba Sevda," dedim, gülümseyerek. Ona çok yaklaşmamıştım, alanına girildiğini düşünmesini istemiyordum. Gülüşümü ise yüzümden silmeden göz teması kurmaya devam ediyordum. Kendini güvende hissetmesi şu an için önceliğimdi. İkinci önceliğim ise bu kızın konumuzla ne alakası olduğunu çözmekti.
"Sevda, Serdar hakkında kimsenin bilmediği şeyler biliyor," dedi Erdinç.
Böylece ikinci öncelik ortadan kalkmış olmuştu. İlkiyle ilgilenmeye devam edebilirdim.
"Abi..." dedi bir kere daha Erdinç'e doğru. Neden çekindiğini şimdi anlamıştım, Serdar hakkında her ne biliyorsa söylemek istemiyordu.
"Sevda..." dedim. Elimi masaya koyup ona doğru yaklaşmıştım. "Bana bakar mısın?" Kızın gözleri bana döndüğünde gözlerinin içine baktım. "Çekindiğin her ne ise bana söylemek ister misin? İstersen özel konuşalım?"
Kız başını iki yana hızla sallamış ama hemen sonra bana küçük bir bakış atmıştı. Akıllı kızdı, Erdinç'e güvenmemekte de haklıydı.
"Erdinç," dedim gülümseyerek. "Bir şey yemedim diye alınganlık yapıyordun belki mutfağa gidip bana tatlı bir şeyler hazırlatırsın?"
"Güzelim tatlının sırası mı şimdi?"
Kirpiklerimi kırpıştırdığımda yüzüme birkaç saniye bakmış ve hemen ardından yerinden kalkmıştı.
"Sevda, senin özellikle tercih ettiğin bir tatlı var mı?"
Kız şaşkınlıkla bana baktığında ona biraz daha gülümsemiştim.
"Yok," demişti. Şu an tatlıyı umursamadığını biliyordum ama biraz rahatlasın istiyordum.
Erdinç'e kısa bir bakış attığımda masanın arkasından çekilmiş ve içeri ilerlemişti. Cam kapıyı arkasından kapattığında Sevda'ya döndüm.
"Sevda, anladığım kadarıyla Serdar konusunda endişelerin var. Çok haklısın. Eğer buraya zorla getirildiysen, Erdinç'ten çekiniyorsan bana söyle. Seni buradan çıkarır, nereye istiyorsan oraya götürürüm."
Kızın bakışları bana döndüğünde ilk kez doğrudan bakmıştı.
"Erdinç Abi kızmaz mı?"
"Kızmaz," dedim. "Benim Serdar Deren'in yaptığı işler hakkında bilgi edinmem gerekiyor, bir sebeple onun bir işe bulaştığını biliyorum ve bu işte tek başına değil. Bu yüzden onu tanıyan birine ulaşmak istiyordum, Erdinç de belli ki seni biliyormuş. Sen Serdar ile nereden tanışıyorsun?"
Kızın yüzünde acılı bir gülümseme belirmişti. "Mahalleden," dedi, sıkıntıyla. "O benden büyük. Benim büyük abimle arkadaştı. Tabii sonra ne aile kaldı, ne mahalle."
"Yardım falan mı ediyor sana? Abinden dolayı."
"Abim hapiste," dediğinde, gözlerinde üzüntülü bir bakış göreceğimi sanmıştım ama çok sakindi. "Serdar ona içeride bakıyor."
Belli ki abisi için ona minnet duyuyordu.
"Eğer sorun abinin rahatı ise..."
"Yok, yok. O bilir başının çaresine bakmayı, zaten onların Serdar ile ahbaplığı başka. İçerdeki işlerini ona yaptırıyor."
"Cinayet şubeye değil narkotiğe amir olsaymış keşke, Escobar'dan sıkı çalıyor adam."
Sevda yüzüm kaygıyla baktığında söylenmeyi bırakıp ona dönmüştüm.
"Serdar sadece mahalleden eski bir tanıdık değil ama değil mi?"
"Yok," dedi. Etrafına bakınmış, ikimizden başka kimse olmadığını görünce bana yaklaşmıştı. "Ben liseye giderken Serdar çok dolanırdı peşimde. Abime kalsa o dakika okuldan alır verirdi beni Serdar'a, annemden korkusundan ilişemedi. İlişemedi de ne oldu gerçi."
Bakışlarını ellerine indirmiş, parmaklarıyla oynayarak konuşmaya devam etmişti.
"Abim hapse girdiği sene annem de hastalıktan öldü. Küçük abim de gece çalışmaya başladı. Mahalleden taşındık, Serdar falan da kalmadı haliyle. Küçük abim de kayboldu gitti, nerede kimse bilmiyor."
Kaşlarım çatıldığında kız bana bakıp şaşkınlığıma gülmüştü. "Öldürüp atmışlardır bir kuyuya diyor abim."
Sevda'nın düşündüğümden daha çok endişe duyacağı şey vardı hayatta belli ki. Konu Serdar'a nasıl bağlanacaktı bilmiyordum ama onun için elimden ne gelirse yapacaktım.
"Sonra ben gece çalışmaya başladım."
Kaşlarım çatıldığında bu kez gülmüştü. Yüzü aydınlanınca dudağının kenarına ısırmıştı hemen utangaç bir tavırla. "Pavyonda yani."
Başımı anladığımı belli ederek sallamıştım.
"Serdar buldu beni 6-7 yıl önce, çıktı geldi. Evlenmiş, iki çocuğu olmuş, çok mutluymuş, anlattı durdu. O içiyor ben dinliyorum, zaten işim bu. Sonra baktı bana uzun uzun, her şeyi oldurdum bir sen eksik kaldın dedi."
"Evlenip çocuk yapmadan gelseymiş keşke," dediğimde Sevda omuz silkmişti.
Serdar'ın gelip gitmesiyle ilgilenmediği çok açıktı.
"O günden sonra sürekli geldi. Yıllardır peşimi bırakmıyor. Yaptığım iş ortada, beni alıp karısı yapamayacağını kendisi de çok ala farkında. Ne bırakıyor ne de bırakmama izin veriyor."
"Erdinç de sana peşini bıraktıracağına dair söz verdi, öyle mi?"
"Yok," dedi. "Serdar sorununu tümden ortadan kaldıracağım diye söz verdi."
E, bir bakıma aynı şeydi.
"Sevda. Bu adamla ne kadar yakınsın? Yani akşamdan akşama aynı masada oturup konuşuyor musunuz yoksa seninle dışarıda, evde falan da görüşüyor mu?"
Sevda başını hızla sallamıştı. "Haftanın 3 günü pavyona gelir, kendini gösterir, etrafa para dağıtır, herkes benim kim olduğumu daha çok kimin korumasında olduğumu bilsin diye. Tahir Abi ile de danışıklı dövüşleri var, ondan izinsiz bana tek iş gelmez. Diğer günlerde de eve gelir. Dedim ya abimle de içeriden muhabbetleri devam ediyor. Her taraftan eli üzerimde..."
"Yani siz aynı evde kalıyorsunuz birkaç gece de olsa."
Kız başını salladığında uzanıp kolunu tuttum. "Sevda, şimdi dikkatlice düşün lütfen. Serdar hiç sana Aras diye birinden bahsetti mi? Ya da konuşurken duydun mu?"
Kızın kaşları çatılmıştı. Önce onu koruyacağıma söz vermem gerektiğini biliyordum, ki bunu yapacaktım. Erdinç de söz vermiş olmalıydı ama mesele o değildi, gerekirse onu Erdinç'ten de korurdum.
Tedirgin bakışlarına karşılık ona içten bir şekilde gülümsedim. "Sevda, sana söz veriyorum seni Serdar'dan, hatta Erdinç'ten korurum. Eğer istersen o Tahir Abi dediğin kimse, ondan da korurum. İşi bırakmak istiyorsan, bırakmana ve her ne istersen onu yapmana olanak sağlarım. Bunları seni ikna etmek için söylemiyorum. Eğer istersen seni tam şu an yurtdışına çıkarırım."
Kaşları şaşkınlıkla havalandığında "Sahiden mi?" diye sordu.
Başımı salladım. "Tabii ki. Söz veriyorum, sana hiçbir şey olmayacak. Korkma."
"Beni akılsız gördüğünden öyle iş güç anlatmaz yanımda da pek konuşmaz."
Kendisinden ala bir akılsız mı vardı acaba? Çiçek gibi kızı korkutup nasıl da sindirmişlerdi. O Serdar'ı hapse attırmak artık şart olmuştu.
Gerçekten hapse mi attırmak istiyorsun Atlas, dedi Aras.
İstemiyordum.
Öldürmek ve izini kimsenin bulamayacağı bir yere atmak istiyordum.
Aras için, Sevda için, kendim için... Ve canı yanan diğer herkes için.
"Aras dediğin kardeşin mi?"
Erdinç bir şeylerden bahsetmiş olmalıydı.
"Abim," dedim.
"Başın sağ olsun."
Elini elimin üzerine koyduğunda gözlerimin içine bakmıştı.
"Sen sağ ol Sevda," dediğimde başını hafifçe salladı.
"Ne zaman kaybettin?"
"Geçen yıl, Haziran'da."
Düşünür gibi kaşlarını çattı. "Adını duymadım. Geçen yazın başını diyorsun..." Dudağının kenarını kemirirken bir süre bakışlarını masanın üzerindeki beyaz örtüde tuttu. "O sıra eline yüklü bir para geçti. Mayıs mıydı, Haziran mıydı... Arabasını değiştirdi bana da ev alacağım seni oraya oturtacağım çalışmayacaksın dedi."
Gözlerimi kıstığımda bölmemek için konuşmamıştım. Ya bu dediğini yapmamıştı ya da Sevda kabul etmemişti.
"İstemedim. Ben onun kapatması değilim, gitsin karısına çocuğuna alsın evi."
"Kesinlikle," dediğimde, hafifçe gülmüştü.
"Bana gölge etmese yeter de işte yalı kavağı gibi dikildi tepeme." Kendi kendine söylendiğinde gülümsemiştim. "Boyu devrilesi..."
Sevda'yı hiç bölmek istemiyordum, sabırla beklediğimde bakışlarını yeniden bana çevirdi.
"Senin dediğin tarih de tutuyor o zamanı. Yani sen şimdi Serdar abinin katili mi diyorsun?"
"Bilmiyorum," dedim. "Bir şekilde işin içinde olduğunu biliyorum sadece. Senden de bu yüzden yardım istiyorum. Abimin katilini bulmam için Serdar kiminle çalışıyor bunu öğrenmem lazım."
"Bilgisayarı var," dedi. "Beni aldığında gittiğimiz bir ev var. Şile tarafında. Pis işleriyle ilgili hiçbir şeyi kendi evine sokmaz. Ne varsa o evde var. Evrak falan görmedim, kasasında varsa bilemem ama bilgisayar gördüm."
"Evin adresini biliyorsun değil mi? Yani bana tarif edebilirsin."
"Ederim etmesine de giremezsin içeri."
"Girerim," dedim.
Sevda'yı riske atamazdım, ne yapacaksam kendim yapacaktım.
"Sahi mi söyledin?" dediğinde kafamda yapamaya başladığım plana ara vermek zorunda kalmıştım. Yüzündeki ilk kez heyecanlı bir ifade belirmişti. "Beni gönderir misin sahiden?"
Başımı salladığımda ona biraz daha yaklaştım. "İspanya'da arkadaşlarım var, eğer istersen Madrid'e gönderirim."
Biraz düşündükten sonra "Çok uzak mı orası?" diye sordu.
"Çok değil ama kimse bulamaz seni orada. Ayarlarım ben."
"Serdar da mı bulamaz?"
Gözlerim kısıldığında bir elini bileğine sarmıştı. "Sevda?" diye sordum, sakince. "Serdar sana istemediğin şeyler mi yaptırıyor?"
Cevabı bildiğim, açıkça gördüğüm bir soruydu bu. Serdar'ı öldürmek için nedenlerim çoğalıyordu.
"Ben en son istediğim bir şey yaptığımda el kadar bebeydim."
Ne söyleyeceğimi bilemediğim bir andaydık ve beni kurtaran cam kapının açılmasıydı. Erdinç elinde büyük bir tepsi ile masaya yaklaşmış ve tepsiyi masaya bırakmıştı. Tepside menüdeki her tatlıdan bir porsiyon vardı.
"Sevda," dedim, yerimden kalktığımda. "Kahve mi seversin çay mı?"
"Limonata," dediğinde onu gülümsemiş ve yerimden kalkmıştım.
"Sen tatlılardan yemeye başla, limonatan geliyor."
Erdinç oturmak üzereyken onu kolundan tutup çekiştirerek biraz önce çıktığı kapıdan içeri girdirmiştim.
Kapının önündeki adama döndüm. "Büyük bir bardak limonata söyler misin masaya?"
Önce Erdinç'e bakmış, onay almış hemen sonra siparişi vermek için gözden kaybolmuştu.
"Sen o adamın bu kıza ne yaptığının farkında mısın?"
"İlişkileri var işte," dedi, başıyla masayı işaret ettiğinde.
"İlişki?"
Kaşlarımı kaldırdığımda Erdinç sıkıntının ne olduğunu anlayarak göz devirmişti.
"İlişki dediğin şey iki tarafın da içinde bulunmaktan memnun olduğu bir kavramdır. Kızın bileklerinde izler var, göz teması bile kurmaktan çekiniyor ve içeride sırf sen ona bir şey yaparsın korkusuyla oturuyor. Aklındaki tek şey de Serdar'ın ona bir şey yapma ihtimali."
"Öğrendin mi?" diye sordu, tüm söylediklerime kafa salladıktan sonra. "Serdar'ı istedin, sana Serdar'ın en yakınındaki kişilerden birini getirdim. Öğreneceğin ne ise, onu öğren sonra gönder gitsin."
"Sen nasıl bir adamsın?"
Yüzümü buruşturduğumda Erdinç onu övmüşüm gibi dudak bükmüştü.
"Harika, şahane, mükemmel." Bir an için beklemiş ve devam etmişti. "Güçlü, zengin..."
Dudaklarım aralandığında bir süre yüzüne bomboş baktım. Gerçekten inanılır gibi değildi. Hem komik değildi, hem inanılır gibi değildi.
"Yok, ben öldürürüm seni."
"Olur, bana o da uyar. Senin elinden olacaksa..."
Derin bir nefes aldım, sırtımı dikleştirdim ve botun topunu yere vurarak terasa döndüm.
Erkeklerin zihnin kapasitesi bu kadardı işte. Güzel tasarımlı bir telefonun 8 GB olması gibi bir şeydi bu. Cebinizde güzel duruyordu ama işe yarar hiçbir uygulama yükleyemiyordunuz. Her şeyi kendiniz yapmak zorunda kalıyordunuz. Durum böyle olunca bir süre sonra cebinizde taşıma gereği de duymuyordunuz çünkü yok yere ağırlık yapmaktan başka işe yaramıyorlardı.
"Sevda..."
Ucunu didiklediği pastadan başını kaldırdığında gözlerini merakla açmıştı.
"Benim o bilgisayarı almam lazım, bana evin nerede olduğunu söylersen eğer bir şekilde bilgisayarı alırım."
"Yok..." dedi kendi kendine. "Alamazsın sen. Ben yaparım. Zaten gece bekler beni eve, uyuyunca alır çıkarım."
"Olmaz," dedim, itiraz ederek. "Senden şüphelenirse zarar görebilirsin."
"Ben baş ederim onunla, öldürecek olsa şimdiye mi bırakırdı?"
"Sevda, bak teşekkür ederim, bana yardım ediyorsun ama ben seni böyle bir şeyin içine çekemem. Sen bana evin yerini söyle, ben hallederim."
"Olmaz olmaz... O sokmaz seni içeri, kapıda şifre var."
"Kaç gibi uyur? Seni evin önünden ben alırım öyleyse, dışarıda beklerim."
"Ben gece işten sonra giderim, ona gideceğim geceler Tahir Abi erken salıyor. 12'de onda olurum, 1'e kalmadan sızar."
"Tamam, ben seni 12'den itibaren kapının önünde bekleyeceğim. Telefonunu ver bana."
Çantasının içinden çıkardığı telefonu bana uzattığında numaramı yazıp A. diye kaydettim.
"Bak buraya numaramı kaydettim, hemen rehberde ilk sırada. İşten çıktığın an beni ara, ben de hemen dediğin yere geleyim."
Telefonu elimden aldığında "Ya da gitme işe, direkt buradan gece gidersin yanına. Ben bırakırım seni sonra da alırım."
"Tahir iti de hemen Serdar'ı arar, kız gelmedi der. Seni takip ettiren Serdar da kızı yanında görür sonra ikinizi birden vurur, ben de onu vurmak zorunda kalırım."
Erdinç cam kapının önünden konuştuğunda sıkıntıyla nefes vermiştim. Haklıydı.
"Serdar beni takip mi ettiriyor?"
"Ne sandın Atlas? Dün gece sen demedin mi adama ipliğini pazara çıkaracağım diye."
Öyle dememiştim ama öyle de denilebilirdi.
"Takip de ettirir, gözüne batarsan içeri de aldırır."
"O biraz zor da..." dediğimde Erdinç başını alay edercesine sallamıştı.
"He güzelim zor, zor."
"Ben kalkayım."
Sevda yerinden kalktığında bana dönmüştü. "Ben sana haber ederim."
"Dikkatli ol. Baktın bir şeyler yolunda gitmiyor hemen beni ara."
"Ara ara..." dedi Erdinç. "Atlas özel helikopterle kaçırmaya gelir seni."
Gerekirse yapardım.
Sevda başını sallamış ve hemen terastan çıkmıştı.
"Ne oluyor sana?" diye çıkıştım Erdinç'e. "Kızı sen getirmedin mi, ne yapacaktım?"
"Sen neden işi karıştırıyorsun? Öğren ne öğreneceksen, avcuna üç beş kuruş sıkıştır yolla. Kızı ülkeden kaçırmak falan... Oluyor mu Atlas?"
Yüzüme inanamıyormuş gibi bakmıştı, asıl ben ona inanamıyordum.
"Ne yapacaktım? Kızı zorla tutuyor elinde. Bıraksaydım da bilgileri bize verdi diye kızı öldürse miydi?"
"Öldürmezdi, az biraz sert davranırdı, olacak olan o... Aşık kıza, bin yıllık hadise." Kaşlarını çatıp yüzünü buruşturdu. "Kimsenin kimseyi öldüreceği yok."
"Erdinç," dedim, karşısında durduğumda. "Beni tanımıyorsun diyorsun ya, sen de beni tanımıyorsun. Senin aksine benim bu durumu değiştirmek gibi bir talebim yok, o ayrı. Ben, benim yanıma zor durumda birini getirdiğinde başımı çeviremem. Görmezden gelemem. Kızın hali ortada, nasıl korkuyor. Serdar'dan, senden, senin gibilerden... Ben o kıza bir zarar gelmesine müsaade etmem. Bunu bil, bundan sonra benimle ne anlaşma yapacaksan ona göre yap."
"İyi," dedi Erdinç. "Sen de gözünü dört aç. Takip eden mi var, ne varsa ara bana söyle."
Masanın üzerinden çantamı aldığımda kaşlarımı kaldırdım.
"Dolu o kontenjan, geç kaldın."
Ellerini siyah pantolonun cebine sıkıştırmış, gözlerini kısarak bana bakmıştı.
"Serdar'ın ipini ben tutarım, sen yine de gözünü dört aç Atlas!"
"Tamam."
Terastan çıktığım an bana eşlik eden genç adam tekrar peşime takılmıştı. Aniden arkamı döndüğümde olduğu yerde son anda durmuş ve kendini geriye itmişti.
"Gelme peşimden."
"Size kapıya kadar eşlik edecektim."
"Etmiş kadar oldun, teşekkürler..."
Adamın suratındaki kararsız ifadeye aldırmadan asansöre ilerledim. Biraz an önce otelden çıkıp NOX'a gitmeliydim. Saat henüz öğlen ikiydi, artık kum torbası mı yumruklardım yoksa gece yarısına kadar Pars ve Onat ile mi uğraşırdım bilmiyordum ama aklımı oyalayarak saati gece 12 yapmam gerekiyordu. Tabii bir de Gölge'ye mail atmalıydım.
Asansörden inip otelden dışarı çıktığımda arabaya doğru ilerlerken telefonu çıkardım.
Kime: Gölge
Kimden: Atlas Yarkın
Serdar Deren'in kafayı taktığı bir kız var. Adı Sevda.
Zor kullanıyor ve kıza zarar veriyor. Ona yardım etmemiz gerekiyor.
Bir şekilde kızı yurtdışına yollayacağım. Serdar'ın eli ne kadar uzun öğrenmelisin. Ona göre gerekirse isim değişikliği ya da kimlik değişikliği yapılmalı, bilmiyorum bir yolunu bulmalıyız.
Atlas.
11 Temmuz 2020
Araba NOX'a ulaşmak üzereyken mail gelmişti.
Kime: Atlas Yarkın
Kimden: Gölge
Sevda Eryiğit.
16 yaşından beri pavyonda çalışıyor. Pavyon sahibi tarafından senetlerle borçlandırılmış. Bir abisi var, Mahmut, 8 yıldır hapiste. Mahmut, Serdar'ın içerideki eli...
Güvenirken dikkatli ol. Serdar'ın elinden kurtulamıyor mu yoksa kurtulmuyor mu emin olamazsın.
Kendini hemen ortaya atma, bir adım geride dur. Gerçekten yardım edilmesi gerekirse izini kaybettiririm.
Gölge
11 Temmuz 2020
Gölge'nin teyidinin üzerine kızın bana anlattıklarının doğruluğu ispatlanmış olmuştu. Geriye o bilgisayarı almak ve onu Serdar'ın elinden kurtarmak kalmıştı.
Yol boyunca Sevda için plan yapmıştım. Bunu tek başıma başaramayacağımı biliyordum. Gölge yardım etmezse başka birilerinin yardımına ihtiyaç duyacaktım. Özel uçak ayarlayıp yolcunun ismini gizleyebilir, farklı gösterebilir ya da onu direkt ben götürebilirdim ama Serdar'ın izini bulmaması için daha fazlasına ihtiyacım vardı.
Arabayı NOX'un önüne park ettiğimde inmeden önce arkaya doğru uzanıp el yordamıyla ceketi alacağım sırada elime bir kağıt parçası gelmişti. Arabayı temizletmemiştim çünkü hem buna gerek görmemiştim hem de Aras'ın son kullandığı halinde kalmasını istiyordum. Buruşmuş kağıt parçasını elime alıp kendime çekmiştim. Kenarları yırtıktı, defterden kopartılmış olmalıydı.
Kağıdı özenle açtığım an ne ile karşı karşına olduğunu anlayan zihnimin yarattığı sarsıntı ile nefesimi tutmuştum.
Anne...
Güzel sabahlar diye bir şey yok. Tam yirmiüçte öğrendim.
Güzel günlere uyanmak çocukları uyutmak için uydurulmuş bir masal ve çocuklar ölürken masallardır asıl canavarlar.
Çocukları gerçek dünyaya kabuslar hazırlar.
Korkunç günlere ve sabahlara da! Bombalara uyanmaya, yangınlara ve sel felaketlerine...
Dünyadan kaçılmayacağını ne zaman öğrendin?
Başına soğuk bir namlu dayağında mı? Tetiği çekip her çekişte hayatta kaldığında mı? Sen ne zaman anladın intihar etmenin bir başkaldırı olmadığını? Ölmek için bile kurallara uymak gerektiğini?
Otuzunda mesela, bir fırının içine kafanı sokarak mı? Bir sahnede kendi kusmuğunda yatarak mı, yoksa salıncak kurmak için aldığın iple kendini asarak mı? Ölürken kaç kurala uymak gerekir anne?
Ölmek için kaç kural yıkmam gerek?
J!
17 Mart '15
J... Johnny Boy.
Aldığım tüm nefes göğsümde bir yumruya dönüştüğünde titreyen dudağımı ısırdım.
Aras'ın defterinden koparılmış kağıda uzun uzun uzun bakarken aklımdan geçen düşünceleri yakalayamıyordum. Bir anının içinde hapsolmuştum şimdi. Aras bunu 5 yıl önce, bir Mart günü yazmıştı ben onun intikamını almak için tam 5 yıl sonra bir Mart günü yola çıkmıştım.
Zaman bir an sonraya bile geri döndürülemezken ben uzanıp 5 yıl önceyi tutmak istiyordum. Ona ulaşmak ve onu tutmak istiyordum.
İçinde benim göremediğim, duyamadığım bir çığlık vardı ve o çığlık kelimelerle defterlerine akmıştı.
Aras izin vermediği sürece yazdıklarını okumazdım, bugüne kadar hiç ondan habersiz okumamıştım ama artık tüm kurallar yıkılmıştı.
Küçük kardeşini bunu yaptığı için affetmesi gerekecekti çünkü defterlerini bulacaktım.
🩸
Üçüncü cin toniğin ilk yudumu almama rağmen zihnim hala rahatlamamıştı. Pars ile karşı karşıya gelmemek için NOX'ta kendime saçma sapan işler çıkarmıştım. O neredeyse ben diğer tarafa kaçıyordum ve bu kaç kovala elbette dikkatini çekmişti. Sabah öpücükler eşliğinde uğurladığı kişinin onunla göz teması kurmaktan neden çekindiğini merak ediyor olmalıydı.
Sevda mevzusunu çözene kadar kendimi de zihnimi de tetikte tutmam gerekiyordu. Sonra gidecek ve abimin defterlerini bulacaktım ama önce onun için adaleti sağlamalıydım.
"Sen bugün Erdinç ile mi görüştün?"
Hemen arkamdan yükselen sesle gözlerimi kapatmıştım. Ona ait bir mekanda ondan saklanmam çok zekice değildi zaten.
"Atlas!"
Kulağımın dibinde bağırdığında omuzlarım irkilmişti. En azından birimizin kavga etmek için bile olsa enerjisi vardı ve o kişi ben değildim.
"Pars," dedim, gözlerimi tekrar kapattığımda. "Sonra tartışalım mı?"
Elini bar tezgahının üzerine sertçe vurduğunda bir kere daha sıçramıştım.
"Erdinç'in yanında ne işin vardı?"
Derin bir nefes aldım ve cin toniğe uzanıp büyük bir yudum içtim. Bardağı bırakıp parmaklarımı göz kapaklarıma bastırdım.
"Lütfen..." dedim, çok derinde kalan bir sesle. "Bu gece bekle söz yarın seninle istemediğin kadar tartışacağım."
Bar taburesinin altını tutmuş, yan çevirerek yüz yüze gelmemizi sağlamıştı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve öfkeli gözlerini gözlerime dikti.
"Bir gün," dedi, kınayan bir ifadeyle. "Söz vermenin üzerinden bir gün geçmeden arkamdan iş çevirdin."
"Arkandan falan iş çevirmedim. Zaten gidecektim, gece sen istemedin diye gitmedim ama görüyorum ki yanılmışım. Bana ne değil mi, sarhoşmuş, kötüymüş, yanımda olmak istiyormuş... Umursama işte, bırak gitsin nereye isterse."
"Bence de," dedi, hızla başını salladığında. "Bırak nereye isterse oraya gitsin."
"İyi! Çekil şimdi."
Gözlerini kıstı, geri çekildi ve taburenin altından ellerini çekti.
Bir şey daha söyleyecek gibi oldu ama hemen sonra gözlerini kısarak değmeyeceğini fısıldadı.
"Pars..." Bar tezgahının ilerisinden bir kadın neşeli bir sesle şakıdığında bakışlarını benden çekti. "Günlerdir herkesin dilinde partilerin var." Kadının yanına yaklaştığında gülümsemeye çalışmış ve başarmıştı. Kadın oturduğu yerden ayaklandı ve kollarını boynuna doladı. O ise kolunu beline değmeyecek şekilde kadından uzakta tutmuştu. "Yeni parti ne zaman?"
"Kıyamet gününde," diye mırıldandım.
"Güzel konsept," dedi, sol tarafımdaki tabureye oturan İklim. "Kostümlü olsun ama yoksa tadı çıkmaz."
Burnumdan nefes vererek güldüğümde tezgahın üzerine eğilmiş ve bira söylemişti.
"Kırmızı şu an pek favori rengim değil, şeytan kostümünü pas geçeceğim."
İklim başını eğerek ayaklarımı işaret ettiğinde gülmüştüm. Haklıydı. Sabah kırmızı ile bir sorunum yoktu ama işte kendisi gün dönmeden ruh dengesi kaçıran bir yapıydı.
"Saatlerdir köpürüyor arkadaş, seninle bir ilgisi olduğunu düşünmüştüm. Haklıymışım."
"Erdinç ile buluştum," dedim, içkinin içindeki siyah pipeti buzların etrafında dolaştırırken. "Ona sinirlendi."
"Neden buluştun peki?" diye sordu, Erdinç'ten Pars kadar nefret eden biri olarak bunu sakince sormuştu. Muhtemelen halimi gördüğünden üzerime gelmek istemiyordu. İçsel olarak omuzlarımı dikleştirmek istesem de dışsal olarak buna gücüm yoktu.
Gücüm yıllardır yanında olmayan annesine içini döken abimle tükenmişti.
Bardağı başıma diktiğimde tezgaha bırakıp öne ittim. Bardak önümden çekildiğinde telefonu kontrol etmiştim. Sevda henüz mesaj atmamıştı.
Bir cin tonik daha önüme bırakıldığında zihnimi toplamaya çalıştım.
"Bir kız var," dedim, İklim'e güvenebileceğimi biliyordum çünkü bana olmasa da Pars'a ihanet etmeyeceğinden emindim. E, ben de Pars kontenjanından sayılıyor olmalıydım, her şeye rağmen. "Sınır bilmez, işini kötüye kullanan, pislik bir polisin elinde. Kıza eziyet ediyor adam ve adamda benim istediğim bir şey var."
İklim kaşlarını çatmış ve dikkatle beni dinlediğini belli edercesine başını sallamıştı. Birasını başına diktiğinde bakışlarımı tekrar şeffaf kadehe çevirdim.
"Kızı adamın elinden kurtarmak istiyorum ve tabii adamdan benim için alacağı bir şey de var, onu da almak istiyorum. Tüm bunları Erdinç sayesinde öğrendim. Kızı o getirdi yani."
"Erdinç'e güvenemezsin," dedi beklemeden. "Erdinç'in getirdiği birine hiç güvenemezsin."
"Kızı görsen anlardın." Bakışlarımı ona çevirdim. "Perişan haldeydi, korkmuş, çaresiz. Erdinç değil ki mesele, o kız."
"Tek mi gideceksin?" diye sorduğunda, omzumun arkasından Pars'a baktım. Hala tezgahın ilerisinde oturan kadınla konuşuyordu.
"Evet. Pars'a söyleyecektim ama..." Hak etmiyordu. Sıkıntıyla nefes aldım. "Erdinç olduğu için işin içinde, bir de nereden öğrendiyse görüştüğümüzü öğrenmiş."
"Otele gitmişsin," dedi İklim, kaşlarını kaldırdığında biradan uzun bir yudum almıştı. "Bunu öğrenmek için uğraşması bile gerekmemiştir."
Kaşlarımı çattığımda önce Pars'a sonra İklim'e bakmıştım.
"Nasıl bir istihbarat sistemi bu?"
İklim bu kez başını yana eğerek bununla övünmüştü. "Pars'ı herkes tanır, tanıyan herkes de Erdinç ile düşmanlığını bilir. Hele bir de şimdi Arif Baba ne karar verecek belli değil. Herkes tetikte, yani herkes muhbir..."
"Harika..." diye söylendim. "Pars'a söyleyecektim, sadece, aklım doluydu ve... Neyse."
"Kızgınlığı geçer, endişeleniyor. Bir de..." dedi ve durdu. Söyleyeceklerini tartıyor gibi gözlerini kıstı. "Pek yardımcı olmuyorsun."
"Herkes neden bunu söylüyor?"
İklim güldüğünde ben de gülmüştüm. İlk kez bana bu kadar normal davranıyordu. Onat haklıydı, sahiden de silahı indirdiğim an İklim için düşman olmayı bırakmıştım. Bunu hemen fark etmesi Pars'a ne kadar düşkün olduğunun ispatıydı.
"Doğru olduğundandır," dedi İklim. Birasını içerken kaşlarını kaldırmıştı.
"Pars'a söylersem işe engel olur," dedim, göz ucuyla bir kere daha olduğu yere baktığımda. Bu kadar konuşacak ne bulmuşlardı acaba. Hadi konuşacak konu bulmuşlardı tamam, kadın neden sürekli koluna dokunuyordu? Dokunmadan konuşulmuyor muydu?
"Zararsızdır," dedi İklim baktığım yeri işaret ettiğinde. "Yani, zararlı olmayı umar ama Pars'ın aklında yer edinecek biri değil."
Omuz silktiğimde ona dönmüştüm. "Neyse ne..."
Pipetle oynadığım sırada Pars'ın olduğu yerde bir hareketlilik olmuştu. Kadınların markajından kurtulmuş ve telefonla konuşarak bize doğru ilerlemişti.
"İklim," dedi telefonu kulağından çekmeden. "Onat'a söyle, ben toplantıya geçiyorum."
İklim olduğu yerden zıplamış ve "Pars..." demişti. Pars ne diyeceğini tahmin etmiş gibi bir şey demesine izin vermeden elini ona doğru kaldırmıştı.
"Bak ben gelirsem," diye lafa girmeye çalışsa da sonuçsuz kalmıştı.
Pars'ın bakışları bana döndüğünde telefonu "Tamam, on beş dakikaya oradayım," diyerek kapatmıştı.
"Ben gelene kadar buradan ayrılmayacaksın," dedi.
"Pardon, ne?"
"Ne dediysem o Atlas."
Oturduğum yerden indiğim sırada bu kez elini bana doğru kaldırmış ve İklim'e yaptığı gibi beni de susturmuştu. Bar taburesini suratına yemek istiyor gibi görünüyordu.
Bir şey söylememe müsaade etmeden NOX'un giriş kapısından çıkmış ve çimlerle çevrili yol boyunca ilerleyip dış kapısının önünde durmuştu.
"Yok yok yok... Ben bunu öldürmedim, ondan oluyor bunlar."
İklim sıkıntıyla nefes vermiş ve kalktığı yere geri oturmuştu.
"Keyfi yok..."
Ben de tekrar oturduğunda gözlerimi kısarak ona bakmıştım. "Keyif eksikliği değil bu, B12 eksikliği. Hafızasını tazeleyeceğim ben onun, hatırlayacak benimle nasıl konuşması gerektiğini."
"Bu gece üzerine gitme bence," dedi, gerçekten canı sıkılmıştı. Muhtemelen dünkü olayla ilgili bir durum vardı.
"Arif Bey ile mi ilgili?"
İklim başını sallarken biranın kağıdı ile oynamaya başladı. "Toplantı yapacak Arif Baba şimdi. Kurul gibi düşün..." demişti, neşesiz bir gülüşle. "Pars'a ne ceza kestiyse onu duyuracak."
"Ceza?"
İklim'in bakışları bana dönmüştü. İç çekti ve parmaklarının arasındaki kağıdı yırtarak koparttı.
"Dün gece Pars, Arif Baba'nın kuralını çiğnedi, üstelik bunu tarafsız bölgede yaptı."
Kaşlarım çatıldığında durumu anlamaya çalışmıştım. Tam olarak konu neydi? Tarafsız bölge derken?
"Tam anlamadım ama evet?"
"Yani... Bugün Arif Baba, Erdinç ve Pars'ı diğerleriyle birlikte toplayacak ve kararını bildirecek. O ne derse, kanun gibi düşün, uygulanacak."
"Bu Arif Baba dediğiniz adam sizi tam olarak nasıl elinde tutuyor? Kral mı hükümdar mı, nasıl bir yetki alanı var?"
"O kısım biraz karışık ama şu kadarını söyleyebilirim, eğer Arif Baba, Pars bundan sonra tek başına derse Pars'ın üzerindeki koruma kalkar."
Pars'ın üzerinde Pars olması dışında bir koruma olduğunu bilmiyordum.
Sabah Erdinç'in bahsettiği durum da buydu, demek ki sahiden de Arif Bey sebebiyle Pars'ın etrafında dolaşmayan birileri vardı. Peki, şimdi ne olacaktı?
"Koruma kalkarsa..." dedim, hala durumun absürtlüğüne adapte olmamıştım. "Ne olur?"
"Her şey olabilir... Yani açıkçası emin değilim çünkü bu zaten yıllardır olan bir şey, kimse Pars'a bulaşamaz ve işlerine taş koymaz. Erdinç'in dün kışkırtmasının sebebiyle buydu, Pars'ın üzerindeki koruma kalkanı kalksın ki açık hedef olsun istiyordu."
Durumun bu kadar ciddi ve büyük olduğunu bilmiyordum. İklim'in endişesi, Erdinç'in bunu keyifle anlatması düşünülürse hafife alınacak bir mevzu değildi.
"Peki," dedim, fikir üretmeye çalışarak. "Bunu nasıl çözebiliriz."
"Çözemeyiz. Arif Baba ne diyorsa, o."
"Mühür kimde ise, Süleyman odur tabii, doğru," dedim kinayeyle.
Düşünceli bir ifadeyle ekrandaki telefonun ekranına dokunduğumda 5 dakika önce gelen mesajı gördüm. Yerimden kalktığımda tezgahın üzerine para bırakmak için çantamı açtığım an İklim "Atlas..." diyerek beni durdurdu.
Barmene doğru eğildi ve "Bunları Pars'a yaz," dedi. Barmen gülerek başını salladığında benimle birlikte ayaklanmıştı.
Ona sorgularcasına baktığımda ise onu sorgulamamı sorgulamıştı. Harika anlaşıyorduk gerçekten.
"Tek başına gidecek halin yok."
"İkimiz birden polisin eline düşelim, diyorsun?"
"Erdinç bir oyun çeviriyorsa destek gerekir, diyorum."
Mantıklıydı. Mantıklı olmayan kısım ise şuydu Pars bunu öğrenirse iki kişilik köpürürdü. Gerçi onun köpüğüyle, telvesiyle ilgilenecek vaktim yoktu. Üstelik çıkmıştı ve ne zaman geleceğini bilmiyorduk.
NOX'tan çıktığımız an Sevda'ya geldiğime dair mesaj atmış ve telefonu çantaya bırakmıştım. Bahçe kapısından çıkacağımız sırada kapıdaki iki güvenlik görevlisi karşımıza dikilmişti.
"Ne oluyor Veysel?"
"İklim Hanım, patron talimat verdi. Atlas Hanım mekandan dışarı çıkamaz."
Kahkaha attığımda üç çift göz üzerime çevrilmişti. Bakışlarıyla gülüşüm daha da büyümüştü. Şaka yapıyorlardı değil mi?
"Patron, Atlas Hanım mekandan çıkamaz dedi derken?"
Kahkahamın arasından sorduğum soru güvenlik görevlilerini hiç eğlendirmemişe benziyordu.
"Güvenliğiniz için," dedi, Veysel. "Üzgünüm, gitmenize izin veremem."
"Veysel..." dedim, gülüşümü toparlayarak. "Senin o patronunun sana verdiği talimat beni bağlamaz. Seni de bağlamasın bence, boş ver. Kovulursan gel ben sana iş bulurum."
"Atlas Hanım, buradan çıkamazsınız, kusura bakmayın."
Tek kaşım havalandığında Veysel'e doğru bir adım atacaktım ki İklim araya girmişti. "Şöyle yapalım," dedi. "Ben gideyim, kızı alıp buraya getireyim. Sen de beni burada bekle. Pars da delirmesin."
"İklim," dedim ciddiyetle. "Eğer seni oraya tek başına gönderirsem Pars zaten delirir."
"Tamam," dedi, haklı olduğumu biliyordu. "Çok yaklaşmam, bir yerde durur beklerim kızı, hem motorla giderim daha hızlı olur?"
"Olmaz," dedim, itiraz ederek. Hem onu riske atamazdım hem de kimse beni bir yerde zorla tutamazdı.
"Bak, başka zaman olsa ısrar etmem Atlas. İşine de karışmam ama bugün başka bir gün değil. Pars o toplantıdan nasıl dönecek bilmiyorum ve bir şeyin daha canını sıkmasını istemiyorum. Senin için değil, hem o kız için hem de Pars için."
Sıkıntıyla nefes verdiğimde çantadan telefonu çıkarıp ekrana baktım. Sevda'dan buraya gelmesini isteyebilirdim ama Serdar fark ederse işler tersine dönerdi.
"Erdinç orada olabilir, yani ne yapacağımızı tam bilmiyor ama bir şekilde öğrenmiş olabilir. Ya karşı karşıya kalırsanız?"
"Kontrol ederim," dedi. "İnan bana onunla bir yerde tek kalmak en büyük kabusum. Böyle bir durumda kendimi riske atmam ve geri dönerim."
İklim çok güven vererek konuşuyordu ama içim asla rahat etmiyordu. Buradan çıkmasına çıkardım, buna engel olmak için iki güvenlikten fazlası gerekiyordu ama İklim haklıydı. Eğer durum dediği gibiyse Pars'a verdiğim sözü tutmalıydım. Kesinlikle burnundan getirecektim ama bu gece tutmalıydım.
"İklim..." dedim, son bir ikna çabası ile.
"Sorun çıkmayacak, kızı alıp buraya getireceğim sonra da durumu birlikte Pars'a açıklayacağız."
"Küçücük bile bir şey olursa beni, polisi, Pars'ı, hatta Onat'ı bile arayacaksın söz ver."
"Söz," dedi.
İklim'e adresin konumunu gönderdiğimde kapıdan çıkmış ve motosikletine binerek sokaktan kaybolmuştu. Güvenlik görevlilerine gözlerimi kısarak bakmış ve NOX'a geri dönmüştüm. İşlerini yaptıklarının farkındaydım ama işleri mekanı kapsıyordu, beni değil.
Pars'a bunun hesabını soracaktım. İklim Sevda ile birlikte sorunsuz bir şekilde geri döndüklerinde ve Pars o saçma kuruldan çıkacak kararı duyup geldiğinde tüm bu saçmalığın hesabını soracaktım.
"Bir cin tonik..."
Tabureye tekrar oturduğumda içimdeki kötü hissi bastırmaya çalışarak beklemeye başladım.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro