Bölüm 11 • İkili Oyun Deliliği
Oyun daha bitmemişti.
Pars'ın evinden çıktığım an çalan telefon yol güzergahını değiştirmeme neden olmuştu. Kendi kaldığım daireye dönmek yerine, babamın evine gitmem gerekiyordu. İstanbul'a döndüğünde yememizi istediği yemek için uygun akşam olarak bu akşamı seçmişti. Doğan Yarkın olumsuz yanıtlardan hoşlanmadığı gibi nedenleri de kabul etmezdi. Yemek yenilecek dediyse, o yemek yenilecekti. Zorlamaya gerek yoktu.
Gökyüzüne doğru uzanan, işlemeli silah kapı iki yana açıldığında bu eve ait tek eski dokuda olan şeyin bu kapı olduğunu bir kere daha düşündüm. Babam yerine son teknoloji bir kapı yaptırmaktansa kapıya 3 insan fazla dikmeyi daha mantıklı buluyordu.
Evin önüne ulaşmak için arabayı bir süre daha sürdüğümde, bahçe son geldiğimin aksine sakin bir gündeydi. Çalışanlar ve babam dışında kimsenin olmaması iyiydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde yeterince kalabalığa karışacaktım. Gerçi bu sakinlik Doğan Yarkın'ın sorgu atmosferi için özenle yaptığı bir hazırlık olabilirdi. Döndüğümden beri sorularını doğrudan yöneltecek ve cevapları direkt alacak bir fırsat bulamamıştı. Tüm zarafetiyle ihtişamlı bir sofra kurdurup 50 yılı devirmiş bir şarap eşliğinde tüm bilgileri kaynağından öğrenecekti. Tam onluk hareketti.
Arabayı evin girişinde bırakıp kapıya yöneldiğimde zile uzanmama fırsat kalmadan çalışanlardan biri, kırklı yaşlarında sarışın bir kadın, kapıyı açmış ve nazik bir gülümsemeyle beni içeri buyur etmişti.
"Atlas," dedi, babam büyük bir keyifle giriş kattaki salondan çıkarken. "Kızım, hoş geldin."
"Hoş buldum," demiş ve gülümsemiştim.
Babam bana sıkıca sarıldığında yanağımı omzunun kenarına yasladım. 25 yıl geçmişti ve kokusunu duyduğumda ilk an gibi huzur buluyordum. Bütün zıtlaşmalara, fikir ayrılıklarına, anlaşmazlıklarına rağmen dünyada kalan ve sahip olduğum tek insandı. Kollarımı sıkıca beline sardım.
Kollarını çektiğinde avuçlarını yanaklarıma yaslamış ve özlemle yüzüme bakmıştı. "Geç bakalım."
Tam düşündüğüm gibi. Büyük masanın üzeri son derece şık hazırlanmıştı. Babam masaya yöneldiğinde ben de karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum. İki kişi için fazla büyük olan bu masa genelde babamın evde yaptığı iş yemekleri için kullanılırdı. Tek başına olduğunda bahçede ya da kış bahçesinde yemek yemeyi sevdiğinden, bu yemek salonu özel konuklar için ayrılmıştı. Yemeği buraya hazırlatması, sorgunun çetin geçeceğinin en büyük kanıtıydı. Bilseydim Pars'tan çıktığım gibi gelmez, önce eve uğrar üzerime gösterişli bir şeyler giyerdim. Masa örtüsü bile benden daha süslü görünüyordu.
"Alıştın mı?" diye sorarak başlamıştı ısınma aşmasına.
Sadık Abi içeri girdiğinde elinde bir şarap şişesi tutuyordu. "Doğan Bey," dedi ve şişeyi gösterdi. Babam başıyla onaylayarak kadehini uzattı. Sadık Abi bana doğru geldiğinde gülümsemişti. Gülümseyerek kadehi uzattım.
"Nasılsın Sadık Abi?" dediğimde babamın onaylamaz bakışlarının üzerimde olduğuna emindim ama bu hiçbir zaman beni durdurmamıştı.
Çocukluğumdan beri bu evin içinde olan insanlara üstten bakacak halim yoktu. Doğan Yarkın bunu yeterince fazla yapıyordu zaten.
"Teşekkürler Atlas Hanım," dedi Sadık Abi sevecen bir resmiyetle.
"Deniz nasıl, mezun oldu mu?"
Sadık Abi şarabı kadehe doldurmuş, bir adım uzaklaşmış ve başını hafifçe öne eğerek beni selamlamıştı.
"Bu ay oldu, yüksek lisans yapmaya karar verdi onun hazırlıkları ile uğraşıyor."
"Çok sevindim," dedim, gülümseyerek. Deniz psikoloji okumuştu, yakın bir zamanda Sadık Abiye hala aynı numarayı kullanıp kullanmadığını sormalıydım. "Selamımı ilet lütfen."
"İletirim elbette, afiyet olsun," demiş ve yanımızdan ayrılmıştı.
Babam bir şey söylememişti ama bakışları 7 yaşımdayken Elmas Ablayla mutfakta patates baskısı yaparken yakalandığımda baktığı gibiydi. Yargılıyor ve onaylamıyordu. Sorun değildi. İstanbul'daki işleri sonlandırana kadar tekrar tekrar tekrar bir Yarkın gibi davranacaktım. Kulağına gittikçe keyiflenirdi.
Sevdiğim yemekleri yaptırmakla kalmamış bir de tarçın rulosu yaptırmıştı. Madrid'de bir gün yapmayı denemiş ama asla tutturamamıştım. María üzüntümü fark edip kendisi yapmıştı ama işte asla bu evde yapılan kadar güzel olmamıştı. Belki de geri dönmeyeceğimi düşündüğüm için o tadın özlemini hissediyordum. Tarçın rulosundan bir parça tabağıma aldığımda babam sesini elbette çıkarmamıştı. Her şeyin belli bir sırada ve düzende işlemesini isteyen Doğan Yarkın bile bazen bazı özlemlere ses çıkarmıyordu.
Ben hatırlamıyordum, hatırlamak için fazla küçüktüm ama Aras annemin en sevdiği tatlının tarçın rulosu olduğunu söylemişti. Elmas Abla annem ile aynı tarifi yapıyordu, benim denediğim ise internetten bulduğum herhangi bir tarifti. Olmamasına şaşmamak gerekiyordu.
"Elmas Abla mı yaptı?" diye sordum. Ağzıma bir parça attığımda bakışlarım babama dönmüştü.
"Elmas artık bizimle çalışmıyor."
Kaşlarım çatılmıştı. Bunu bilmiyordum. Eve sadece babama kendimi göstermek için döndüğüm gece etrafa bakacak fırsatım olmamıştı.
"Ne zamandan beri?"
Babam önemsiz bir konuşmanın ortasındaymışız gibi şarabından bir yudum almış ve tabağındaki eti kesmeye yönelmişti.
Tarçın rulosu ağzımda acı bir tat bırakmıştı. Sevmemiştim.
"Baba?" dedim, bastırarak.
"Geçtiğimiz sene işi bıraktı," dedi.
Kestiği eti ağzına attığında uzun uzun uzun çiğnemişti.
"İşten ayrıldı?" diye sordum kaşlarımı kaldırıp. "Kendi isteğiyle?"
"Evet Atlas," dedi babam bıkkın bir tavırla. "Elmas Hanım'ın kariyeri hakkında sorguların bittiyse buraya neden döndüğünden bahsetmeye başlayabilirsin."
"Nereye gitti peki? Denizli'deki kızının yanına mı döndü?"
Babam yemeğini yemeye devam ederken kaşlarımı kaldırmış ve sorumu cevaplamasını bekliyordum.
"Pars ile çalışıyormuşsun," dedi, kendi belirlediği konuya dönerek. "Durduk yere bu yakınlığın sebebi nedir?"
"Neden?" dedim, Elmas Abla'nın durumunu Sadık Abi'den öğrenmek üzere rafa kaldırdığımda. "Memnun olmadın m?"
Babam dudaklarını krem rengi kumaş peçeteye sildiğinde bakışlarını doğrudan bana yönetmişti.
"Saf duygular ile Pars'ın yakında olmadığını bilecek kadar kızımı tanıyorum," dedi, bak hala nasıl kibarım tonlamasıyla. "Peşinde olduğun her ne ise vazgeç Atlas."
"Herkes de bayılıyor bunu yapmaya. Yapma Atlas, gitme Atlas, tehlikeli Atlas... Keşke bireysel bir kimliğim, hür iradem ve söz hakkım olmasaydı. Keşke bir kukla olsaydım, daha kolay olurdu hepiniz için."
"Durumu yok yere dramatikleştiriyorsun güzel kızım, kimsenin seni sınırlamak gibi bir amacı yok. Öyle olsaydı yıllardır İspanya'da dilediğin gibi yaşayamazdın."
"Yaşardım," dedim, bastırarak. "Gözünden ve işlerinden uzak her yerde rahatça yaşardım. Sen burnunun dibine girmemden şikayetçisin. Pars ile yan yana gelmem seni neden rahatsız ediyor? Hakan Amca ile arana biraz bile mesafe koymayan senken, ben neden Pars ile çalışamıyorum?"
"Senin içindeki ateş hala har, nefretin gözlerinden taşıyor. Pars ile çalışmak değil derdin, öfkeni bir yere yönlendirmek istiyorsun."
Başımı sertçe salladım. "Pars katil," dedim, histerik bir kahkahadan hemen önce. İşaret parmağımı ona yönelttiğimde gözlerinde acı bir ifade belirmişti. Acının kaynağının Aras olmadığına emin olmak içimdeki ateşi körüklüyordu. "Sen bunu en az benim kadar biliyorsun. Pars senin oğlunu öldürdü."
Babam kadehini eline almış öldürücü bir yavaşlıkta şarabından içmiş ve yerinden kalkmıştı. Bahçeye açılan, yere kadar uzanan cam duvarın önünde durduğunda ellerini lacivert kumaş pantolonun ceplerine sıkıştırmış ve bakışlarını dışarıya, benden uzağa yöneltmişti. Bana arkası dönük olduğundan titreyen dudağımı saklama gereği duymamıştım, sol elim diz kapağımı kavradığında tüm gücümle sıkıp göğsümü hava ile doldurdum. Oysa oksijen ateşi kuvvetlendirirdi, derin nefes almaların üzerimde işe yaramamasının nedeni bu olmalıydı.
"Ve sen," dedim, kesik çıkan bir sesle. "Hakan Pars'ın oğlunu ipten almasına müsaade ettin. Göz yumdun. Hiçbir şey yapmadın." Yerimden kalktığımda her şey için çok geçti. 1 yıldır sustuğum her şey dışarı taşmak için bu akşamı beklemişti demek ki. Oysa birlikte yemek yiyecek ve yarışa gidecektim. Böyle bir konuşma planlarım arasında yoktu.
Babam bana döndüğünde kaşlarını kaldırmış ve hayal kırıklığına uğramış bir ifadeyle yüzüme bakmıştı. "Hiçbir şey yapmadım, öyle mi?"
Başımı hışımla salladığımda kollarımı göğsümde bağlamıştım. "Pars'a hiçbir şey olmadı. Oğlun nerede baba?" Kollarımı iki yana açtım. "Bu yemek masası neden iki kişilik? Senin oğlun nerede?"
"Kızım," dedi, bana doğru bir adım atmış olmasına rağmen ben aramızdaki uzaklığından bir adımdan çok açıldığını hissediyordum. "Aras burada yok çünkü sonunu kendi hazırladı. Onu kurtarmak için yapabileceğim bir şey yoktu. Yapabilsem, yapmaz mıydım?"
"Yapar mıydın? Hakan Pars ile olan ortaklığını riske atar mıydın sen baba? Şehre hükmeden iki büyük büyük büyük iş insanı, iki dev isim. Karşı karşıya mı kalacaktınız? Ne dediniz mesela o geceden sonraki ilk basın toplantısında. Bizi kimse yıkamaz mı? Kimsenin gücü bu ortaklığı bitirmeye yetemez mi? Ne dediniz? Şimdi daha güçlüsünüz değil mi? Biriniz bir evlat gömdünüz, biriniz diğerini cinayet davasından kurtardınız. Artık soyadlarınız daha güçlü değil mi? Daha yenilmezsiniz."
"Sadece Hakan mı bir şeylerin üstünü örttü? Pars katilmiş... Pars katilse senin abin ne?"
Bir adım geriledim. Babamın yüzünde öfkeli bir gerçeklik vardı. Kaşlarını çattı ve yüzüme küçük bir çocukmuşum gibi baktı.
"Ne?" dedim, kendi kendime. "O ne demek?"
Sandalyenin kumaşına tutunduğumda elime doğru eğilmiş ve kesik bir nefes almıştım. Göğsümde büyüyen ateşi hissediyordum. "Nasıl, ne?"
"Sezin'i kim öldürdü?" diye sordu babam, bana doğru eğildiğinde.
Ayaklarımın basılı olduğu zeminin sabit durduğuna emindim, emindim de işte sarsıntıyı en alttan başlayarak hissediyordum. Sandalyeye biraz daha yaslandım.
"Yok öyle bir şey?" dedim, yine kendi kendime.
"Sezin'i karnında bebeğiyle kim öldürdü Atlas?"
Sezin'i kim öldürmüştü bilmiyordum. Karnında bebek olduğunu da bilmiyordum. Karnında bebek varsa? Bebek... Pars'ın bebeği miydi? Pars baba mı olacaktı? Artık olamayacaktı çünkü biri Sezin'i öldürmüştü.
Kozası delinen tırtıl kelebek olamadan yitip gitmişti.
"Kim?" dedim, dudaklarımdan taşan harı yere savurduğumda. "Kim öldürdü?"
"Karnında 4 aylık bebeği ile Pars'ın sevgilisini öldürdü senin abin. Elimden gelse ben de onu alırdım ipten, elimden gelse ben de kendi oğlumu alır çıkarırdım cinayet davasından. Hakan'ın ne yapmasını bekliyordun?"
Aras kimseyi öldürmezdi. Aras, Sezin'i öldürmüş olamazdı. Doğru değildi.
"Hayır," dedim, başımı iki yana sallarken. "Hayır hayır hayır... Böyle bir şey olmadı."
Babam tam karşımda durduğunda ellerini omuzlarıma yaslamış ve ona bakmam için beklemişti. Bakışlarımı yerden kaldırdığımda yüzüme sevecen bir ifadeyle bakmış ve bir elini yanağıma yaslamıştı.
"Atlas, geri dön. Git hayatını yaşa kızım."
Parmaklarımı bacağıma bastırdığımda duruşumu düzeltmeye, dikleşmeye çalıştım.
Aras katil değildi. Aras böyle bir şey yapamazdı, bunu yapabilecek biri değildi. Aras Sezin'e aşıktı.
"Doğru değil," dedim, elini yanağımdan ittiğimde. "Bana her şeyi anlatmıyorsun. Beni ülkeden göndermeye çalışıyorsun, yine. Ne, söyle doğruyu söyle, ne?"
Babam başını iki yana sallamış ve benden uzaklaşmıştı.
"Aklını bulandırmadan git hayatına devam et. Benim derdim senin iyi olman. Bir evladımı daha kaybetmek istemiyorum, bu bir baba olarak benim görevim."
"Aklımı bulandırmadan?" Kaşlarımı kaldırdığımda bakışlarını benden çevirmiş, cama doğru ilerlemişti. "Benden ne saklıyorsun?"
Hiçbir şey söylememişti. Susması içimdeki ateşi söndürecek son etkendi. Susması, bilmediğim her şeyi öğrenmek istememe neden oluyordu.
"Erdinç Kurtuluş ile ne işin var senin," diye sordu. Biraz önce bana hayatımı alt üst edecek bir şey söylememiş gibi. Aras hiç gitmemiş, biz onunla sıradan bir anda akşam yemeği yemek üzereymişiz gibi. Nasıl yapıyordu bilmiyordum ama çıkarıp sırtından atıyordu hisleri. Bu daha da öfkelenmeme neden olmuştu.
"GPS önerimi ciddiye aldın galiba?" dedim kinayeyle.
"Yeni açtığı mekana polis baskını yaptırmışsın, üstelik içerideki konukların üzerinde uyuşturucu bulunmuş. Bunlar senin tek başına altından kalkabileceğin şeyler değil. Pars ile film mi çeviriyorsunuz siz kızım?"
Kaşlarımı çattım. Pars ile oluşturduğumuz ikili neden hoşuna gitmemişti ki, hayatta en sevdiği insan olan Hakan Pars ile bunun hayalini yıllarca kurmamışlar mıydı?
"Gerçekten," dedim, sesimdeki yıkıntıyı alayla saklayarak. "Peşime birilerini mi taktın?"
"Kızım ben dünkü çocuk muyum? Senin ayak bastığın her yerin, attığın her adımın haberi geliyor bana merak etme. Peşine birini takmama gerek yok."
"Estetik ameliyatı olup soyadımı değiştireyim diyorum. Keşke gelmeden yapsaydım ya, hem öyle bir dizi vardı. Adam herkesten intikam almak için yapmıştı."
"Sonunda ne oldu?" diye sordu babam, meydan okuyan bir ifadeyle. "Kazandı mı?"
"Yok, o kaybetmeye meyilli bir kişilikti."
Başını yavaş yavaş yavaş sallarken burnundan nefes vererek gülmüştü. "Erdinç'i başına musallat etme. Üstüne sıçramasın. Ben temizlerim temizlemesine ama sen peşine takma onu."
Kesik bir nefes verdim. Söylediklerini geçiştirdiğinde etkisinin de az olacağını mı düşünüyordu. Biraz önce kendi öz oğlunu cinayet ile suçlamıştı. Bu yaşanmamış, o cümleler konuşulmamış gibi mi yapacaktık? Her şeyi yok sayıp konuşmaya devam mı edecektik?
Erdinç kimdi ki, kimdi de tam şu an konuşulması gereken bir konu olmuştu?
Babam benden bir şey saklamıyordu, babam benden birçok şey saklıyordu.
"Anlaşıldı mı?" diye sordu, aksini kabul etmeyen bir ifadeyle.
"Erdinç kim?" dedim, umursamaz bir tavırla. "Neden bizim hayatımızda bir gündem oluşturuyor?"
"Uyuşturucu satışı yapan, seninle aynı yerde bulunmayı bırak aynı cümle içinde bahsi bile geçmeyecek önemsiz biri. Bir daha onun etrafında seni görmeyeceğim Atlas."
Dudağımın içini ısırdım. Aras tek bir şey söyleseydi daha kolay olurdu.
"Erdinç beni bir yerden tanıdığını söyleyip duruyordu," dedim, gülümsemeye çalışarak. "Gözlerim tanıdık geliyormuş. Gözlerimi senden almamışım." Kendi kendime güldüğümde bakışları bana dönmüştü. "Küçükken hep gözlerimi abimden almışım, derdim de beni hiç düzeltmezdin. Hep Aras düzeltirdi. Annemden almışsın, diye."
Nereye dokunduğumun farkında olduğunda yüzünde birazdan sürgün yiyeceğimin altını çizen bir ifade vardı. Acaba beni bayıltıp özel uçakla Madrid'e postalar mıydı? Bu akşamın böyle olacağını bilseydim José'ye haber verirdim.
"Erdinç Aras'ı nereden tanıyor baba? Benimle bırak aynı yerde bulunmayı aynı cümle içinde bahsi bile geçemeyecek kadar önemsiz biri olan bu adam, Aras'ı nereden tanıyor?"
"Bilmem," dedi, beklemeden. "Abine sormak lazımdı onu. Karıştığı işleri, başına aldığı belaları, milletin sevgilisine göz dikmelerini. Hepsini abine sormak lazımdı."
"O ne demek?" dedim, hışımla. "Ne demek istiyorsun. Baba tamam Aras ile çok iyi anlaşamıyordunuz ama bu tavrın, bu öfken..."
"Atlas, bence bu akşamlık bu kadar yeter. Sen git güzelce dinlen. Sonra da al biletini dön düzenine. Burada uğraşmanı gerektirecek bir şey yok."
"Aras var!" Kontrol edemediğimden büyük bir bağırtıya dönüşmüştü sesim. "Burada," dedim dolan gözlerime inat gülümsediğimde. "Aras var."
"Sen onu buraya gömdün, bu evin bahçesine. Bahçenin en ucuna götürdün. Aras burada hiç konuşmuyor baba. Sen zaten hiç duymadın. Ben de duymuyorum. Aras burada susuyor."
Parmaklarını şakaklarına bastırmıştı ve dramatik olanı ben sanıyordu. Gözlerini kapattı. Sıkıntılı bir nefes aldı.
"Atlas, bence yeterince birbirimizi yıprattık."
"Yıprattık?" Sinirle güldüm. "Yıprattık öyle mi? Senin oğlunu öldürdüler, sen geçmiş karşıma öldürdüler çünkü o da katildi, diyorsun. Katildi öyle mi? Baba bu evdeki tek katil sensin."
Bana doğru hışımla döndüğünde gözlerinde işte o ifade vardı. Annemin bahsi her geçtiğinde baktığı gibi bakıyordu bana, ağzımdan çıkacak kelimeleri kesip almak ister gibi. Annem bildiğim en zeki kadındı. Doğan Yarkın ile birlikte solup gitmektense kaçıp gitmişti. Hayatım boyunca cesaretine hayranlık duyacaktım.
"Ne?" dedim, öfkeli suratına karşı güldüğümde. "Sen kendini tanımlamak için başka bir sıfat mı kullanıyorsun? Kanıt istiyorsan banka hesaplarına, gayrimenkul tapularına ve büyük büyük büyük soyadına bak. Temiz mi ellerin? Sen o ismi alın terinle mi yaptın? Erdinç kötü adammış, Kim Erdinç ya, küçücük bir balık. Sen nesin, Hakan Pars ne? Siz okyanusun sahibisiniz değil mi? Erdinç'in yüzeceği suyu seçenlersiniz siz."
"Atlas laflarına dikkat et," dedi, dişlerini sıkarak. "Ne dediğini bilmiyorsun. Ne ben, ne de Hakan bu ithamları hak etmiyoruz."
"Yaa," dedim bıkkın bir ifadeyle. "Benim hatam, siz ülkenin önde gelen iş insanlarısınız. Tertemiz işler yaparsınız, doğru."
"Atlas yeter," dedi, bu kez sesini yükseltmişti. "Git aklını topla. Hemen sonra da valizini... Burada kalmayacaksın."
Başımı iki yana sallarken gözlerimde ilk kez bu denli büyük bir hayal kırıklığı vardı. "Sen istediğin kadar engel olmaya çalış, ben Aras'a ne olduğunu öğreneceğim."
"Senin abin deliydi kızım," diye bağırdığında camlar bile acı bir sızıyla inlemişti. "Masum bir kurbanmış gibi görmeyi bırak artık. Hayal görüyorsun. İlaçlarla ayakta duruyordu. Aklı yerinde değildi."
Ona doğru hızla ilerlediğimde tam karşısında durdum. "Acıyorum sana," dedim, öfkeyle. "Gözünü öyle büyük bir hırs bürümüş ki, işlerin bozulmasın diye kendi çocuklarını harcıyorsun."
"Git, git doktoruyla konuş. Kafası yerinde miymiş git, git sor. Gerçekle hayali ayıramıyordu. Kafasının içinde uydurduklarına inandırdı seni hep."
"Yazık..." dedim, acıyla. "Çok yazık."
Aras'ı burada bırakmak istemiyordum ama bu evde duramıyordum. Bu ev herkesi yok etmeye yemin etmiş gibiydi. Önce annem, sonra Aras... Babam bu evin içinde ölüm büyütüyordu, yaşam değil. Çıkıp gitmek ve ardıma hiç bakmamak istiyordum.
"Ben Aras'a zarar veren herkesten bir bir bir hesap soracağım. Sen karşımda durursan, sen de düşmansın demektir."
"Düşmanı yanlış yerde arıyorsun," dedi arkamı döndüğümde. "Sana senden öte düşman yok."
Yoktu belki, haklıydı. Kapıyı çarpıp çıktığımda bu evi ilk kez bu kadar net arkamda bırakmıştım. Bu evin bahçesinde boyumun kazılı olduğu ağaçlar vardı. Araba sürmeyi ilk bu bahçede denemiştim, Aras bu bahçede bana bisiklet sürmeyi öğretmişti. Kaç kere düşmüş, kaç kere dizimi, avuç içerimi kanatmıştım hesabını bilmiyordum. Annem bu evi terk etmiş, Aras bu evin bahçesine gömülmüştü.
Bu evin kapısını kapatmalı ve düşmana silahı doğrultmalıydım.
Suyu bulandırmadan, kafamı karıştırmadan, içimde büyüyen ateşin beni yakıp yıkmasına izin vermeden gitmeliydim.
Güvenecek kimsem yoktu. İş birliği yapabileceğim tek bir kişi vardı, onun da gerçek kimliğinden habersizdim.
Oyalanacak, duracak, bekleyecek vaktim kalmamıştı. Bu kapıyı bir daha açmamak üzerine kapatmalı ve şehri, şehirle birlikte ülkeyi terk edip gitmeliydim.
🩸
Akşam için hazırlanmam gerektiği için önce eve dönmüştüm. Pars, düşman tarafın teklifini kabul etmemi kendisine karşı alınan bir tavır olarak gördüğünden, bizzat gözlerimin içine bakarak bana şah çekmişti. Sorun değildi, ben de ona silah çekecektim, ödeşirdik.
Eve döndüğümde Erdinç'in bölgesine girmem gerektiğinin farkındaydım. Babamın bu gece altını çize çize uzak durmamı söylediği iki isimden biri Erdinç olduğuna göre, sakladığı her ne ise Erdinç'in de içinde olma ihtimali büyüktü.
Pars ve İklim'in haksız olduğunu düşünmüyordum. Özellikle İklim'in ondan bahsederken bile elektriğe dokunmuş gibi olmasının geçerli bir nedeni olduğundan şüphem yoktu. Erdinç'e yaklaşmalıydım çünkü ancak ona yakın olursam, bilmediğim ve benden saklananları öğrenebilirdim. Pars ile düşmandı, neden düşman olduğu ise bilinmeyenler arasındaydı. İklim ile geçmişte bir şeyler yaşamışlardı, bu barizdi. Pars ile karşı karşıya kalmasına sebep bu olamazdı, İklim'e doğrudan bir zarar vermiş olmalıydı. Erdinç ürkütücü görünen ama bunu şeytan tüyü ile gizleyen insanlardandı. Belinde silah vardı ama işte tüm kibarlığı ile ne içersin diye sorduğunda, etkisi altına alıp nazik biri gibi görünüyordu. Elbette bu koca bir yanılsamaydı. O etkiye kapılmak için aptal olmak gerekirdi.
Erdinç kolay bir hedef değildi. Gölge'den bağımsız seçtiğim ikinci hedef olduğundan benim kendi yöntemlerimle çözmem gereken bir sorundu. Onu baştan çıkarmayı deneyebilirdim, özellikle kendisi buna ortam sağlayacak bir tavır sergilediğinden, kolay bir ihtimal gibi görünüyordu. Yine de işte, Erdinç kolay biri değildi. Onu yapay bir ilgiyle kendime çekemezdim. İlgim gerçek olmalıydı ve sadece arzu oluşturmamalıydı. Güven duymalıydı. İtalyan kötü adamları gibi giyinen, boynundan çenesine uzanan bir dövme taşıyan ve belinde silah olan bir adam yeni tanıdığı bir kadına güvenir miydi? Güvenirse bile bu hiç kolay olmayacaktı. Üstelik henüz iki gün önce işini batırmıştık, ona yaklaştığım an şüphelenecekti.
Motosiklet yarışlarında ne giyildiğinin umurumda olduğu söylenemezdi. İçinde beyaz desenler olan siyah, mini, dökümlü bir elbise işimi görürdü. Siyah deri ceketi omuzlarıma atacaktım. Hem ortam uyumu için hem de gecenin serin olma ihtimaline karşı. Beyaz deri botlar da eklendiğinde kıyafet işi tamamlanmıştı.
Yarış için 23.00 denmişti. Pars ve Erdinç en son yarışacağından, biraz geç gitmemde fayda vardı. Dolabı açıp kendime bir şişe Beck's çıkardım. Kapağı dişimle açtığımda pikaba doğru ilerlemiştim. Kenarda duran, son dinlediğim plaklardan birini elime aldım. Kartonundan çıkarıp yerleştirdim, iğneyi üzerine bıraktığımda çıkan cızırdama sesine tebessüm ederek koltuğa ilerledim. Biradan büyük büyük büyük bir yudum aldığımda şarkı başlamıştı.
Gözlerimi kapattım. Şarkıya eşlik etmeye başlamıştım bile.
Şarkı bittiğinde yerimden kalktım. Yarısı bitmiş şişeyi tezgaha bıraktım ve evden çıktım.
Arabaya bindiğimde Erdinç'in gönderdiği konumu açmıştım. Çok uzak değildi, çok yakın da sayılmazdı. 4 belki 5 şarkılık bir mesafeydi. Walkman'in kulaklığına kulağıma taktığımda Play tuşuna bastım.
Yarışın olduğu yere gelmem 4 şarkı sürmüştü, son kalan şarkıyı dinlemek için biraz arabanın içinde oturmuş ardından Walkman'i yan koltuğa bırakarak inmiştim.
Yarış pisti için seçtikleri yer belli ki uzun zamandır kullanılan bir yerdi. Arabalar ve motorlar yarış alanının üst kısmında kalan açık alana bırakılmıştı. Hemen aşağıdaki büyük yol ise yarış için hazırlanmıştı. Düşündüğümden daha kalabalıktı ve vahşi. Pars ve ortamlarının yırtıcılığı yine göz dolduruyordu.
Boynumu esnettim. Gözlerimdeki ağırlık hissini görmezden gelerek saçımı düzelttim. Birkaç adım atmıştım ki, benden küçük olduğu bakışlarındaki parlaklıktan dahi belli olan, yirmili yaşlarına henüz geçmediğini düşündüğüm bir erkek yolumu kesmişti.
"Atlas?" dedi, tek gözünü kısarak baktığında. Emin olmaya çalışıyor gibi duruyordu.
"Evet?"
"Erdinç Abi seni beklememi söyledi," dedi ve verilen görevin altından kalkmış bir ifadeyle gülümsedi.
Erdinç Kurtuluş nasıl oynayacağını iyi biliyordu.
"Peki," dedim, "Gidelim bakalım Erdinç Abinin yanına."
Önümden hızlı adımlarla ilerlediğinde onu takip etmiştim. Yola indiğimizde, iki tarafa da konulan varilleri yeni görmüştüm. Siyah ve sarıya boyanmış varillerin sarı olanları masa, siyah olanları ise içlerinde yakılan ateş yardımıyla aydınlatma görevi görüyordu.
Beni ilerlettiği yöne geçtiğimizde burada kendimi bir motosiklet çetesinin içinde bulmuştum ve hayır hiçbir şey dekor değildi. Herkes içinde bulunduğu ortamdan ve tarzdan son derece memnun görüyordu. Kalabalığın ortasındaki kişi benim gelmem ile insanların arasından sıyrılmıştı.
"Atlas Yarkın," dedi, abartı bir hayranlıkla. Yanıma yaklaşmış ve tuttuğu elimi dudaklarına götürmüştü.
Kim derdi ki Erdinç Kurtuluş insanları ölüme sürükleyen, keyif verici olduğu iddia edilmesine rağmen ölüm getiren madde satıcısıydı diye.
Üzerinde siyah ve beyaz desenli motosiklet ceketi vardı, içinde ise üzerine tam oturan uzun kollu siyah bir tişört. Bacaklarını saran siyah pantolonun paçalarını iki tur katlamıştı ve ayağındaki deri botları görünür kılmıştı. Boynundan çenesine doğru uzanan dövmeyi bu kez daha yakından görmüştüm. Küçük motifler ve geometrik şekillerle harmanlanmış bir dövmeydi.
Elini ensesine attığı ve dudağının kenarıyla hafifçe gülümsedi. "Gelmen hoşuma gitti," dedi, hoş bir sesle.
"Merak ettim," dedim, omuzlarımın üzerindeki ceketi çekip kolumun kenarına aldığımda. "Daha önce böyle bir yerde bulunmamıştım."
Kaşları kalkmıştı bu kez. "Pars ile yakın olduğunu düşünmüştüm."
"Yakın?" dedim, abartılı bir gülümsemeyle. Yarım şişe bira içmiş olmama rağmen kendimi sarhoş gibi hissediyordum. "Hiç alakası yok," dedim, rahat bir tavırla.
"Şaşırmıştım zaten," dedi ve sustu. Sustuğu yerdeki cümleyi ben tamamlamak zorunda kalmıştım. Bakışlarımı gökyüzüne çevirmekten korkuyordum. Denizin hemen yanındaydık, omuzlarımdan vuran serinlik biraz olsun gevşememi sağlamıştı.
"Erdinç..." dedi kızıl saçlı, güzel bir kadın. "Bunu motoruna takarsın, uğur getirir."
Boynundaki ince, beyaz bandanayı çıkarmış ve Erdinç'e uzatmıştı. Erdinç ise göz ucuyla tavrımı tartmıştı. Böyle gecelerde yoğun ilgi ile karşılaşıyor olmalıydı. Belli ki aynı oranda olmasa da bir miktar ilgi bekliyordu benden de. Beklentiyi sahte bir tavırla bile karşılaşacak bir günde değildim ne yazık ki.
Kadın yanımızdan ayrıldığında Erdinç bana yaklaşmıştı. Bir elini belime koydu ve ona dönmemi sağladı. Yüzünde çapkın bir gülümseme vardı ve gözleri yaramaz yaramaz yaramaz parlıyordu.
"Bu gece benim tarafımda mısın?"
Dili dudağının kenarına hafifçe dokunduğunda merakla gözlerimin içine bakıyordu.
Bu gece, diğer tüm gecelerde olduğu gibi Aras'ın tarafındaydım.
Gülümsedim. Yalan söylemek istemiyordum.
"Pars'ı destekleyeceğini düşünmemiştim zaten," dedi.
"Evimde ne arıyordun?" diye sordum, kaşlarımı kaldırdığımda.
"Soyadını söylememiştin," dedi elini uzatıp parmaklarını özellikle boynuma değdirerek saçlarımı omzumdan geriye itti.
Bakışları arka çaprazımda bir noktaya takıldığında oyunu görmüştüm. Burnumdan nefes vererek gülümsedim ve hafifçe çekilerek göz ucuyla arkaya baktım.
İklim tam baktığım yerdeydi. Güzel görünüyordu, buraya uyumlu olduğu her halinden belliydi. Onat ise buraya yanlışlıkla gelmiş gibi şık ve pürüzsüzdü.
"Kim olduğunu bulmam gerekiyordu," dedi ve parmaklarını kolumdan aşağı doğru ilerletti.
Artık bakışları benim üzerimdeydi.
İklim ve Onat'ın yanında birkaç erkek ve kadın vardı. Pars'ın ve Erdinç'in motorları yarış pistinde hazır bekliyordu. Erdinç buradaydı, hemen yanımda. Diğer motorun sahibi ise ortalıkta görünmüyordu.
"Bir şeyi merak ediyorum."
Bakışlarımı önce Erdinç'e, sonra asla tenimden uzaklaşmayan parmaklarına çevirdim.
"Neyi?"
"Pars ile ne alakan var? Yani... Onca şeyden sonra, ne alakan var?"
"Bir alakam yok," dedim gülümseyerek. "Ölsün istiyorum, o kadar."
Erdinç keyifli bir kahkaha attığında bana doğru eğilmişti. Saçlarının verdiği ıslak görüntü garip bir şekilde ona yakışıyordu. Yüzünü yüzüme eğdiğinde birkaç tutam gözünün üstünde düşmüştü. Parmaklarını saçlarına geçirdi ve geriye itti.
"Baya baya aynı taraftayız ha, ne dersin?"
Bakışlarım bir kere daha arka kısma döndüğünde bana doğrudan bakan bir çift Akdeniz esintisi görmüştüm. Sıcak sıcak sıcak bakmadığına emindim. İşgal altındaymış gibi de bakmıyordu. Sadece, bakıyordu ve bu hiçbir anlam ifade etmiyordu.
Yine de içimde bir yer, küçücük bir yer gözlerine yakından bakmak istedi. Ona ilk kez, neredeyse baba olacağını öğrenmiş, gibi bakacaktım. Pars'ı birçok koşul içinde görmüş, birçok durumla değerlendirmiştim ama bu yeniydi.
Pars'ın içinde bir kişilik yas var sanıyordum, iki kişilik olduğunu yeni öğrenmiştim.
"Atlas," dedi Erdinç ve gözlerimi vurduğu kıyıdan çekip aldı.
Bakışlarımda ne vardı bilmiyordum ama Erdinç kaşlarını çatmıştı. Birkaç saniye içinde yüzümde görebildiği tek şey Atlas Yarkın gülümsemesi olacaktı.
"İyi misin?" diye sormuştu yine de.
Ne düşünüyordu acaba? Pars'ı gördüğümde, aklımdan geçirdiklerimi tahmin etmeye çalışıyor olmalıydı. Yaklaşma ihtimali bile yoktu.
"Merak ediyorsan," dedi Erdinç bakışlarını arkamdaki noktada tutarken. "Bakışlarını çekmedi. Her an çeneme okkalı bir yumruk atacak gibi bakıyor."
Erdinç öfkeli baktığını düşünüyordu ama hayır Pars varlığını hatırlatıyordu. Hemen yanında İklim duruyordu, Erdinç her ne yaptıysa orada sınırı geçmişti. Pars ona sınırı hatırlatıyordu. Erdinç durumu benimle ilgili sanıyordu ama değildi.
Tam şu an Erdinç'i öpseydim de böyle bakardı.
"Gözlerini alamıyorsun," dedim, neşeli olmaya çalışarak.
"Uzun zaman sonra ilk kez meydan okumamı kabul etti." Bakışlarını bana çevirdi ve gülümsedi. "Bilsem neredeysen gelip bulurdum."
Burnumdan nefes vererek güldüm. "Pars'ın öfkesinin kaynağı yanında duruyor," dedim başımla İklim'i gösterdiğimde. "Benimle ilgisi yok."
"Atlas," dedi, gözlerini kısarak. "Dikkatli ve zeki birisi olduğuna şüphem yok. Bu konuda aptala yatmak istiyor olabilirsin. Kabul. Yine de bil diye söylüyorum, şu kaplan bakışlarının sebebi senden başkası değil."
Gülümsedim. Erdinç ile sonuçsuz bir tartışma yapacak değildim. Ne istiyorsa onu düşünebilirdi umurumda değildi.
Parmak uçları kolumda gezinmeye devam ettiğinde gülümsedim. "Dokunmak ama sınırda mı tutmak istiyorsun? Yoksa kışkırtmaya çalışmak mı?"
Dudaklarını birbirine bastırarak gülümsedi. "Sebebi bu değil, tabii kışkırsa fena olmaz."
Kaşlarımı kaldırdığımda bu kez parmaklarının tersiyle yanağımı okşamıştı. "Sebebi çekimine kapılmış olmam."
Erdinç güzel oynuyordu oynamasına ama işte ben de oyunu görüyordum.
"Evime zorla girmişsin Erdinç," dedim, elini yüzümden çekerek ittiğimde. "İtalyan kötü adamı stilinin sadece kıyafetlerde kalmasını tercih ederdim."
"Zorla girmek demeyelim, ben seni bulması için birkaç kişi yolladım, onlar da kapı açılmayınca kapıyı açmışlar." Kaşlarımı kaldırdığımda gülümsedi. "Sonra sarışın bir arkadaş işimi bozmuş, bizim çocuklar da biraz onun fiyakasını bozmuşlar." Ellerini iki yana açarak gülümsedi. "Tabii ben hiç tasvip etmiyorum. Çocuklarla bu konu hakkında uzun uzun konuştuk, onlar da çok üzgün."
Kendimi tutamayıp güldüğümde göz kırpmıştı.
"İyi miyiz?"
Ona yaklaştım yaklaştım yaklaştım. "Erdinç," dedim, dudaklarına kısa bir an için bakıp gözlerine yöneldiğimde. "Biz seninle hiç iyi olmayacağız."
Önce kaşlarını şaşkınlıkla kaldırmış sonra gülmüş hemen ardından beni onaylayan bir ifadeyle başını öne eğmişti.
"Kötü oluruz biz de, o da kabul."
"Başlıyoruz," diye bağırdı bir kadın sesi, herkese duyuracak kadar yüksek yüksek yüksek.
Erdinç ona uzatılan kaskı almış ve bileğine takmıştı. Selamlaşmalar, başarı dilekleri, öpücükler ve omzu pat patlamalar sonunda bittiğinde bana dönmüştü.
"Erdinç," dedim, burnumu kırıştırarak. "Bana bir iyilik yap ve yarışı kazan."
Göz kırpmış ve yanağıma dudaklarını bastırarak uzun bir öpücük kondurmuştu.
"Bunu daha önce söyleseydin, karşı tarafın motorunu bozdururdum."
Bir an için, küçücük bir an için gözlerimi kısmış hemen sonra böyle bir ihtimal olamayacağına inanarak gülümsemiştim. Yine de bakışlarım aniden Pars'ı bulmuştu. Motoru kontrol ettirmiş olmalıydı.
Onat ile gözlerim buluştuğunda bunu riske atamayacağımı biliyordum. Birazdan yarış başlayacaktı. Erdinç yarış pistine doğru ilerlemeye başlamıştı bile. Kalabalığın arasından sıyrılarak Onat'ın yanına gittim.
"Motoru kontrol ettiniz değil mi?"
Onat kaşlarını önce çatmış, bir süre ifademi incelemiş hemen ardından kaşlarını kaldırmıştı.
"Evet, Muhsin Abi baktı."
"Güvenilir biri mi?"
Pars çoktan ilerlemişti, İklim de onun yanında olmalıydı. Onat'ın kolunu tuttuğumdan o henüz onlara katılamamıştı.
"Pars'ın hep kullandığı servisin sahibi. Küçük bir yeri var, Pars'ı da uzun zamandır tanır. Neden sordun?"
Pars'ı öldürme şansım elimden kaçmasın diye.
"Emin olmak için."
Onat elbette ikna olmamış ama sorgulamaya devam da etmemişti.
"Erdinç ile ne yapıyorsun?"
Dudaklarımı büküp omuzlarımı kaldırdım.
Başını iki yana sallamış ve hemen sonra gülmüştü. Neden güldüğünü anlamamıştım.
"Pars sana bir şey mi söyledi?"
Onat kolunu omzuma atmış ve benimle birlikte yürümeye başlamıştı. "Pars genelde bana bir şey söylemez. Ben parçaları birleştirme biçimiyle bütüne ulaşırım."
Yüzümü buruşturdum. "Hep efor, hep efor."
"Pars efor gerektirir, doğru."
Gülümsediğimde Onat'ın içtenliği hoşuma gitmişti. Onunla konuşamazdım belki ama ona sorabilirdim.
"Onat," dedim, biraz sonra mayınlı bölgeye gireceğim yüz ifademle. "Sezin hamile miydi?"
Onat'ın adımları durduğunda kolunu omzumdan çekmiş ve yüzüme bakmıştı.
"Kim söyledi?"
"Babam."
Başını hafifçe salladı. Yüzünde sıkıntılı bir ifade belirmişti.
Bakışlarını hemen sonra yüzüme kaldırdığında gözlerimi kaçırmıştım. İzlememiz gereken bir yarış vardı. Artık kimin kazanacağını çok önemsemiyordum. Kimin mat olacağını da...
Yarışın başlayacağı noktaya ulaştığımızda kalabalık gerçekten coşkuluydu. Alkolün de etkisi olduğunu kabul etmek gerekirdi. Erdinç'in dediği doğruysa bu uzun zaman sonra gerçekleşen bir karşılaşmaydı. Bu kadar merakla ve heyecanla beklenmesine şaşmamak gerekirdi.
Pars motorun üzerine oturduğunda ayaklarını yere sabitlemişti. Elinde tuttuğu kırmızı bandanayı avucuna sardığında bir kenarını dişlerinin arasına alarak bağlamış ve parmaklarını oynatarak kontrol etmişti. Erdinç ise ellerine eldivenlerini geçirmişti. Erdinç'in motorunun turuncu kısımları vardı, Pars'ın motoru ise tamamen siyahtı. İkisi de yarış motoruydu.
Pars boynunu önce geriye atmış, hemen sonra sağa ve sola eğerek esnetmişti. Üzerinde siyah bomber ceketin fermuarını çekip kapattığında ayaklarını yerden kaldırmış ve motora yerleşmişti. Başını çevirdiğinde arkasına bakmıştı ve beni tam baktığı yerde bulmuştu. Onat'ın yanında duruyordu. Gözlerindeki anlamı seçemiyordum ama hala öyle bakıyordu, dümdüz bir ifadeyle.
Bandana sardığı elini hava kaldırmış ve açık parmaklarını kapatarak başlangıç onayını vermişti. Erdinç motora art arda gaz vererek şov yaptığında kalabalık ikisinin adını haykırıyordu.
İki elinde de kuru kafa sembollü siyah bayrak tutan kız bayrakları önce iki yana açmış, hemen sonra kollarını havaya kaldırmış ve haykırışlar içinde bayrakları öne doğru çekerek indirmişti. İki motor da aynı anda hareket alarak gözden kaybolmuştu.
Huzursuz hissediyordum. Kolumdaki ceketi üzerime giyip kollarımı göğsümde bağladım.
"Ne kadar sürecek?" diye sordum Onat'a döndüğümde.
"Çok değil," dediğinde tedirgin ifademi süzmüştü.
Motorlar ile aynı anda havalanan iki drone onları takip ederek görüntü alıyordu. Tam bir çember çizeceklerinden bitiş noktası hemen durduğumuz yerdi. Tekrar olduğumuz yere geldiklerinde yarış da son bulacaktı.
İklim önümüzden geçerek bitiş noktasında durmuştu. Onat ise nazik biri olduğunda hala yanımdan ayrılmıyordu.
"Pars mı kazanır?" diye sordum, gerginliğimi atmak için.
Varillerin içine yaktıkları ateş ortamı aydınlatmak için yeterli olsa da bazı araçların fenerlerini de yakmışlardı. Terk edilmiş gibi görünen ama belli ki yarışlar tarafından sahip çıkılan bir yerdi burası. Kendilerine göre düzenlemişlerdi.
"Ben paramı ona yatırırdım."
Bana laf çarpmış ve tatlı tatlı tatlı gülümsemişti.
"Ben paramı ikisine de yatırmadım."
Başını hafifçe eğdiğinde "Pars yatırdığını düşünüyor," demişti.
Erdinç ile aynı yerden bakıyordu ama işte en yakın arkadaşı da olsa onun da göremediği noktalar vardı.
Motorlar tekrar görüş alanımıza girdiğinde kalabalık hararetlenmiş ve bağırmaya başlamıştı. Gözlerim tam seçemiyordu ama birbirlerine yakın duruyorlardı. Bir motorun yana doğru özellikle eğildiğini gördüğümde başımı iki yana salladım. Gerçekten mi?
Onat başını öne eğmiş, ellerini sütlü kahve keten pantolonunun cebinden çıkarmadan gülmüştü. Onun gözleri benden iyi seçiyor olmalıydı.
Drift şovundan sonra kimin önde olduğu bariz bir şekilde ortaya serilmişti.
İşte, kaybetmesi için işin içine illa hile karışması gerekiyordu.
Pars bitiş çizgisine ulaştığında motoru yana doğru savurarak durdurmuştu. Bu kalabalığı daha büyük bir coşkuya sürüklemişti. Pars'ın adını haykırdıkları sırada Erdinç de bitiş çizgisine ulaştı.
Pars'a doğru yürüdüğümde kaskı başından çıkardı ve motorun üzerinden kalktı. Her adımda yavaş yavaş yavaş alkışlıyordum. Tam önünde durduğumda alkışı da durdurdum.
"Tebrikler," dedim, yapay bir gülümsemeyle başımı yana eğerek.
"Sen kazandın." Bu kez gerçekten gülümsemiştim. "Tıptı dövüşü de kazanman gerektiği gibi. Tüm yarışları, dövüşleri, oyunları sen kazanırsın."
"Ne hariç..." dedi kaşlarını kaldırdığında devamını tahmin ederek.
"Hayat," dedim, acıyla. "Hayat hariç."
Ve gözlerinin içine baktım. Akdeniz iklimini hapsettiği bir çift kahverengiye uzandım bakışlarımla. Orada ilk kez bir bebek gördüm, hiç doğmayacak olan.
Haylaz parıltıyı nerede yitirdiğini artık biliyordum.
"Hepsini sen kazan," dedim, üstüne basa basa basa. "Son oyunu ben kazanacağım."
Gülümsedi. Kazanmış biri gibi değil, kaybederken kaybolmuş biri gibi gülümsedi.
"Lütfen...." dedi, gözlerini gözlerimden çekmeden. "Atlas, lütfen son oyunu sen kazan."
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro