Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 6 • İlk Oyun Anahtarı


Gölge'den gelen mailde Metin Aksoy hakkında şaşırtıcı bilgiler mevcuttu. Birkaç dakika önce öğrendiğime göre Metin Aksoy'un lise son sınıfa giden kızı Şevval, özel bir okulda okuyordu ve hayır burslu değildi. Yaklaşık 1 yıl önce ayrıldığı eşi ise Ataşehir'de, iki çocuğu ile birlikte Metin Aksoy'dan çok daha rahat bir hayat sürüyordu. Kadının kayıtlarda herhangi bir işi bulunmuyordu ve başka bir evlilik yapmamıştı. Küçük oğlu ise özel bir ilkokula gidiyordu. Tüm bu bilgilerin yanında Metin Aksoy, Fatih'te küçük bir dairede tek başına yaşamaya devam ediyordu. Gölge'nin altını çizmek istediği gibi, Metin Aksoy sadece NOX'un temizlik görevlisi olarak tüm bunlara nasıl yetişiyordu? Ya Pars çok bonkör bir patrondu ya da Metin Bey bir işler karıştırıyordu.

Gölge kendisini hedef olarak gösterdiğine göre, Metin Bey bir işler karıştırıyordu.

"Atlas," dedi Onat, bulunduğum yeri hatırlatmak ister gibi.

Bugün birinin ikinci kez beni ana çekmesi gerekmişti. Daha sert bir kahve içmeliydim demek ki ama canım kahve içmek değil, Metin Bey'in ne işler karıştırdığını öğrenmek istiyordu.

"Kahve için teşekkürler," dedim, Onat'ın üzerimde tuttuğu bakışlarına gülümseyerek.

Sol elini kaldırarak selam verdiğinde ben de el sallayarak kulüpten çıkmıştım. Kerem işini aradan çıkarıp Metin Bey'e odaklanmam gerekiyordu.

İçimde yukarı zıplayarak ayaklarını birbirine vuran bir ben varken hızlı adımlarla NOX'a ilerledim. Kafamın içinde çok sevdiğim seslerden birinden çalan, harekete geçirici bir şarkı vardı. Bu ana bir müzik eklenebilecek olsa, o olurdu.

I said, warden, warden, warden. Won't you break your lock and key.*

İçeri girdiğimde Beril gözlerini kırpıştırarak ve gülümseyerek ve saçlarıyla oynayarak Kerem ile konuşuyordu. Kerem onun masasına yaslanmış, kollarını bağlayarak kol kaslarını bilerek belirginleştirmiş ve ilginin hoşuna gittiğini açıkça belli eden bir gülümsemeyle kızın sorularına cevap veriyordu. Madem bunların keyfi yerindeydi ben direkt Metin Bey ile ilgilenseydim? Plan için bile olsa iş sahibi olmak çok fazla sorumluluk gerektiriyordu. Pars nereye gitmişti ya, geri gelseydi de spor salonunun başında dursaydı. Dün pek hevesliydi, şimdi mi gözden çıkmıştı NOX?

Kerem'in bakışları bana dönmüştü, oturduğu yerde doğruldu ve bana yaklaştı, yüzünde hala çekici olduğumu biliyorum gülümsemesi vardı ve fazla sarışındı. Charlie Hunnam şekli bir sarışınlıktı bu, güneşe göz kırpıp burada ben de varım diyordu sanki ve bu gerçekten başımı ağrıtıyordu. Bir yerlerde güneş gözlüğü olacaktı.

"Kerem," dedim, istemsizce tek gözümü kısıp elimi üzerine kapattığımda. "Pars ile antrenörlük işini halledeceğim ama önce şu sözleşmeyi aradan çıkaralım."

Dün gece, babamın neredeyse 30 yıllık avukatı olan Orhan Korhan'ı aramış ve Kerem için basit yapılı bir sözleşme hazırlamasını rica etmiştim. Sabah ilk iş mailime gelen sözleşmeyi çıkarttırmış ve arabaya bırakmıştım. Pars da daha sabahın köründe onu NOX'a diktiğimden laf vuruyordu. Bu tembellikle onca yıl nasıl şampiyon olmuştu?

Sözleşme dediğin şey iki tarafı da bağlar Atlas, dedi Aras.

Bağlardı, evet. Bu sebeple maddelerden birine iş değişikliği dahilinde fes etme gibi bir şey ekletmiştim. Sonuçta Pars ile işim bittiğine burada kalmaya devam edemezdim, gerçi o andan sonra Kerem en küçük derdim olacaktı ama yine de açık vermemek en iyisiydi.

"Olur ama Pars pek ikna olacağa benzemiyor," dedi Kerem, ellerini bacaklarını tamamen saran siyah pantolonunun ceplerine sıkıştırmış ve kaşlarını kaldırmıştı.

Kerem beni hiç tanımıyordu ama şu an vakit kaybedemezdim, sözleşme işini halletmem lazımdı.

"Beril kimler geldi?" diye sordum, Metin Aksoy geldi mi diye dümdüz soramayacağımdan.

"Serkan Abi geldi," dedi Beril, yüzünde senden hala hoşlanmıyorum, diyen bir ifade ile.

"Başka?" diye sordum.

Temizlik görevlisi herkesten önce gelmesi gereken kişi değil miydi?

"Bir de sabah seansı olan üyeler işte," dedi, bu kez yüzünde, neden sorup duruyorsun, diyen bir ifade vardı.

"Kerem sen ofise geç, ben sözleşmeyi alıp geliyorum."

Kerem beni başıyla onayladı, Beril'e selam verdi ve içeri doğru ilerledi.

Arabaya hızlı adımlarla ilerledim, yan koltuğa bıraktığım sözleşmeyi alıp kapıyı incitmemeye özen göstererek kapattım. Bakışlarım gökyüzüne kaydı, masmaviydi. Gülümsedim, başıma açtığım işlerden hoşlanmadığını biliyordum ama yine de içimdeki tüm sevginin gözlerime yansıdığından emin olarak gülümsedim.

Salona geri döndüğümde Kerem cam ofisin içinde, camın önündeki kahverengi deri koltuğa oturmuş beni bekliyordu. İçeri girdiğimde telefonunun ekranında olan bakışları bana döndü ve yerinde doğruldu.

Chelsea bot ve üzerindeki sıfır kol ile basit bir country tarz yakalamıştı. Müzik türü olanını pek sevmesem de Kerem'de bu tarz hoş durmuştu. Salonda çalışan birkaç kişiye camın gerisinden küçük bir göz attım, neyse ki bugün bir boykot söz konusu gibi görünmüyordu. Pars sabah hepsinden önce mekana giriş yapmıştı, umarım bu rahat bir nefes almalarını sağlardı.

Sözleşmeyi Kerem'e uzattım, istediği gibi okumasına müsaade etmek için de suların dizili olduğu tezgaha yaklaştım. Buraya içecek bir şeyler getirsem iyi olacaktı, en önemlisi soda. Soğuk içecek olmalıydı daha çok, kahve ve çay ekipmanı değil.

"Tamam, "dedi Kerem. Arkamı döndüm, çok çabuk olmuştu. "Kalem?" diye sordu, hemen sonra da. Okumuş muydu?

"Okudun mu?"

Başını hafifçe salladı, sayfaları kapatarak sözleşmeyi masaya bıraktı ve masanın üzerinden aldığım kaleme uzandı. Hızla sayfaları imzalamış ve bana kağıtları uzatmıştı.

"Tamam... Sen istiyorsan bağımsız olarak çalış çünkü Pars ortada yok ve benim başka bir işim var."

"Akşam bir şeyler yapar mıyız," diye sorduğunda ellerini ceplerine sıkıştırmış ve kaşlarını keyifle kaldırmıştı.

"Sebep?"

Gülümsemesi büyürken üzerime doğru eğildi. Kerem bu sıra arayıştaydı belli ki. Şampiyon olunca kadınlar adını çığlık çığlığa bağırarak üzerine atlayacak sanıyor da olabilirdi. Muhtemelen isteğine ulaşırdı ama burası yanlış NOX'tu, hava kararınca yan tarafa geçmesi gerekiyordu.

"Kutlama yapmak için?"

Kerem bunu düşünemediğim için beni kınayarak bakarken başımı iki yana sallayarak gülmüştüm. "Benim kutlayacak bir şeyim yok ama sana iyi eğlenceler."

Ben kutlama partisini İspanya'ya ayak bastığımda yapacaktım.

Cam ofisten çıktığımda Serkan Bey ile yüz yüze tanışmayı ne kadar istersem isteyeyim şu en alt kattaki güvenlik odasını görmek önceliğimdi. Üyelerinden bazıları dün gelenlerden farklıydı ve hepsinin bakışları birkaç saniye üzerimde oyalanmıştı. Spor salonunda topuklu botlar pek hoş karşılanmıyor olmalıydı. Sorun değildi, alışırlardı.

Bodrum kata indiğimde kullanılmayan eşyalar ile dolu bir yer bulmuştum, daha çok henüz paketinden çıkarılmamış spor ekipmanları vardı. Ve odanın bir duvarında çelik kapı. O kapının ardında güvenlik odası olduğunu tahmin etmek zor değildi.

NOX'un en altındaki Pars'ın yerinin girişinde bulunan, kasa kapısının aynısıydı. Üzerinde uzun kolu çevirmek için benim gücüm yetmezdi ama belli ki yanındaki güvenlik paneli şifreli sistemdi. Tek sorun şifreyi bilmiyor oluşumdu. Aslında deneyebilirdim.

Parti gecesi şifre, Pars'ın hem sadist hem mazoşist kişiliğini ortaya serercesine 6619'du, bu kez de aynı mantığı uygulamış olabilirdi.

Kapıya yaklaştım ve kırmızı neon ile çevrili panelde 6619 sayılarını tuşladım. Neon ışık söndüğünde bir an için güvenlik ihlali sebebiyle alarm çalacak ya da belirlenen kişiye bilgi mesajı gidecek sanmıştım ama kırmızı ışık, daha koyu bir kırmızıya döndü ve kapının kilidinin açıldığı mekanik ses duyuldu. Etrafa temkinli bir bakış attım ve içeri girdim.

Monitörlerle dolu bir duvar, altına yerleştirilmiş beyaz bir masa ve siyah deri sandalyeden ibaret küçük bir odaydı. Ekranların hepsi açıktı ve faaliyet halindeydi. Buradan NOX'a dair her yeri görebiliyordum. Metin Aksoy salonun önünde sigara içiyordu, Beril masasında oturmuş telefonuyla uğraşıyordu, Kerem iç salonların birinde ağırlık kaldırıyordu ve ana salonda üyeler çalışmalarına devam ediyordu. Burayı sevmiştim, uğraşmadan her şeyi kontrol altında tutabilirdim burada.

Klavyeyi kendime çektim ve ana monitörde tarih aratabileceğim bir yere girmeye çalıştım. Bulduğumda zaman kaybetmeden 6 Haziran 2019 yazmıştım. Hiçbir şey çıkmadı. Arşiv kısmını açtım ve en son hangi tarihe kadar gittiğine baktım. Mayıs 2019 vardı, Temmuz 2019 vardı ama Haziran ayı tamamen silinmişti. Pars işini sağlama almışa benziyordu.

Mayıs 2019'da rastgele bir güne tıkladım. 10 Mayıs. Pars NOX'un önünde üzerinde beyaz tişört ve buz mavisi kot olan bir kadınla konuşuyordu. Boynuna uzattığı elleri ve kadın her ne diyorsa sürekli gülüp duran yüzü çok da önemli bir detay sayılmazdı. Kadının omuzlarına dökülen siyah saçları zihnimde bir isim kazanmasına yetmişti. Akşam saatleriydi, ekranda 19.20 yazıyordu ve Pars'ın bir mesaisi varsa eğer tam o sıralar bitmiş olmalıydı. İçeriden birileri çıktı, Pars'a selam verdi. Kızın boynundaki elleri beline kaydığında yüzünü yüzüne yaklaştırmış, gülerek konuşuyordu. Döndüğümden beri attığı kahkahalara benzer bir gülümseme değildi yüzündeki, içinden taşıyordu gülücükler. Hemen sonra merdivenlerin altında, solda duran motora bindiler ve Sezin Pars'ın beline sıkı sıkı sarıldığında gözden kayboldular.

Sahne bitti Atlas, filmi değiştirme vakti, dedi Aras.

"Film üçüncü sınıf bir romantik dramdı, neyse ki bitti."

Aras'ın gülüşünü duymuştum ama elim tekrar klavyeye uzandığında Temmuz ayından bir gün açmaktan geri duramamıştım. Pars'ı görmek istiyordum. Temmuz 2019'da ne halde olduğumu düşünürken gözlerim Pars'ı aradı, yoktu. Hızla günleri geçiyordum, hayır yoktu. 1 ay boyunca hiç NOX'a gelmemişti.

Oysa masum görünmesinin en büyük etkeni işine devam etmesiydi.

Ağustos ayına geçtim ve hayır yine yoktu. NOX kendi işleyişine devam ediyordu, Pars yoksa biz de yokuz diyenlerin tutarlılığını göremediğim için şaşırmamıştım elbette. Protein tozu zekayı kötü yönde etkiliyor olmalıydı.

Eylül ayına geçtiğimde işte beklediğimi bulmuştum. Bulduğumun beklentimi karşılayıp karşılamadığı ise tartışılırdı. Pars, Volkan Bey ile konuştuğum salonda tek başınaydı. Kum torbalarından birini hızı x12 ayarlanmışçasına yumrukluyordu ve bağırıyordu. Sesini duymuyordum ama bağırdığını görüyordum. Kum torbasının ise odağı olmadığı çok belliydi. Ellerinde eldiven yoktu ama beyaz bir bandaj sarılıydı. Seçtiği renk bende bir çağrışım yapmıştı.

Beyaz çerçeve.

Onun da canının acıdığını bilmek içimde bir yere su serper sanmıştım ama pencere bile açmamıştı. İçimdeki o yer sıkışık, havasız ve kaskatıydı. Hiçbir değişiklik olmamıştı. Pars kum torbasını değil kendini yumruklasa dahi olmazdı. O da birlikte olduğu kadını kaybetmişti, canının acıdığı belliydi, gözlerinde kaybolan o haylaz parıltıdan bile belliydi ama devam ediyordu işte. İşi vardı, arkadaşları vardı, içi bomboş olsa da evi vardı. Kedisi vardı, kedisi. Benim ise içimde bir çığlık vardı sadece. Aras'ın intikamını almadığım sürece içimde kalmaya devam edecek bir çığlık.

"Buraya giremezsiniz," dedi hemen arkamdan gelen bir erkek sesi.

Dönmeden de konuşan kişinin Metin Aksoy olduğunu anlamıştım. Bakışlarımdaki yası silip dudaklarımın kenarına Atlas Yarkın gülüşünü takındım. Arkama döndüğümde yüzümde aptala yatan bir ifade vardı.

"Çok pardon," dedim, "Ben depodaki eşyaları kontrol etmek için gelmiştim. Pars da bana daha önce şifreyi verdi. Biz tanışmadık tabii ama ben artık buranın ortaklarından biriyim."

Benim boylarımda, 40'lı yaşlarının sonunda görünen, teni kavruk ve saçları az az beyazlamış bir adamdı Metin Aksoy. İlk hedef için sıkıcı biri bile sayılırdı.

"Pars bir şey söylemedi," dedi, kendinden emin bir tavırla.

"Vakti olmamıştı, bir de malum sakatlık geçirdi."

Adamın yüzünde huzursuz bir ifade vardı, bakışlarını arkamda kalan monitörlere kaydırdı.

"Arşive de yanlışlıkla mı girdin?"

NOX'a ortak olduğum kısmını duymamış mıydı? Hedef listesinde olmasaydı ona Ekrem Amca'nın hastanelerinin birinden KBB randevusu alırdım.

"Hayır, kontrol etmek için girdim." Boynumu dikleştirmiş ve bakışlarıma sınır belirleyen bir ifade takınmıştım. İnsanı zorla üstten baktırıyorlardı, babamı yargılarken bundan sonra iki kere düşünecektim.

Bakışlarındaki tereddüt silinmemiş ama bir şey daha söyleme gereği duymamıştı. Arşivi kapatmak için ana monitöre döndüm ve işim bitince güvenlik odasından çıktım. Metin Aksoy da benimle birlikte çıktığından şifre kendiliğinden aktif olmuştu.

Hızlı adımlarla yukarı çıktığımda peşimden gelmişti haliyle, salona geçmek için. Kendisini ilgilendiğimi belli etmeden gözlemem gerektiğinden cam ofise döndüm.

🩸

Metin Aksoy rutin işlerini yapmış ve akşam 7'de NOX'tan ayrılmıştı. Tüm gün çalışmaları olan sporcuların her biri gelmiş ve hem Serkan hem de Volkan Bey ile çalışmışlardı. Pars geri dönmemiş, haber de vermemişti. Numaram değişmişti, onun bildiği numara zaten daha önce de değişmişti ama isterse pek tabii bulabilirdi. Sanırım bulamazdı çünkü ortak tanıdığımız kimsede numaram yoktu. Ortak tanıdığımız insanlar ise zaten tanıdıklıktan ibaretti hayatımda.

Numaran toplam üç kişide var Atlas, dedi Aras.

Artık beş kişide vardı, geçen gün Ekrem Amca'yı aramıştım ve Kerem'e kendi telefonumu vermiştim. Önemli değildi çünkü buradan gitmeden adıma kayıtlı her şeyi iptal ettirecektim.

Tüm gün cam ofiste otururken ev için birçok sipariş vermiştim. Çoğunun aynı gün içinde teslim edilme özelliği vardı. Eve döndüğümden beri her şeyi tek tek yerleştiriyordum. Etnik desenlerle dokunmuş bordo kilim, koyu yeşil koltuğun hemen önünde yerini almıştı. Koltuğun karşısındaki duvara ise tek katlı, plakları dizmek için kullanacağım 5 bölmeli bir raf yerleştirmiştim. Pikap da hemen üzerindeki yerini alınca ev tamamlanmış olacaktı. Yatak ve giyinme dolabı da yarın gelecekti. En azından evde koltuk başta olmak üzere yeterince eşya vardı da bazı medeniyetsizler gibi baraka yaşantısı sürmüyordum.

Eve gelmeden önce yol üzerindeki bir marketten mutfak için acil olan araç gereçleri almıştım. Evde çok durmamama rağmen buzdolabını da doldurmuştum. Madrid'deki ev gibi olmasa da burası da yaşanabilir bir yere dönüşmüştü. Gidene kadar idare ederdi.

Dolaptan bir şişe bira çıkardığımda, sarı keçeli kalemle aklıma bir sonraki iş olarak plakları yerleştirmeyi not aldım. Fotoğrafları basmak için küçük odayı düzenlemem ve ışık taktırmam gerekiyordu. Bunu da sarı post-it yardımıyla zihnime yapıştırdım.

Biranın kapağını dişlerimin arasına sıkıştırdım ve bükerek açtım. Kapağı lavabonun içine atmıştım ki yan daireden son ses bir gürültü yükseldi. Yüzüm ani sesle buruşurken kulaklarım neye uğradıklarını şaşırmışlardı.

Gürültünün kaynağı Türkçe sözlü bir pop şarkıydı. Elimdeki şişeyi Amerikan tezgaha bıraktım ve duvara doğru yaklaştım. Biri benimle dalga geçiyor olmalıydı. Saat neredeyse 22.00'ye geliyordu ve bitişik dairelerin yazılı olmayan bazı kuralları mevcuttu. Normal şartlar altında bu umursayacağım bir şey olmazdı ama ucuz bir pop şarkısı işleri değiştirirdi. Korkunç sesli bir kadın avaz avaz bağırıyordu, yetmiyordu şarkının üzerine çıkan gürültüden ibaret olan elektronik müzik duvarları titretiyordu.

Annemden kalan iki şeyden biri olan plak koleksiyonuna yaklaşıp geçti, demek istiyordum ama geçmiyordu. Biri acilen Jim Morrison'un kulaklarını kapatmalıydı. Thom Yorke, sadece birbiri ardına eklenen sözlerden ibaret bu şarkıyı duysa kelimelere küserdi. Kim, hangi sebeple böyle bir eziyeti piyasaya sürmüş olabilirdi? Şarkı değil bizzat işkence unsuruydu ve asla bitmiyordu.

Bittiği an sakin bir nefes almama fırsat vermeden aynı şarkı tekrar başlamıştı. Her şeyin bir ilki vardı. Benim de, bir dairenin kapısına ilk kez dayandığım an 25. yaşıma denk geliyordu demek ki. Çok da abartmaya gerek yoktu bazı şeyleri, bazen olması gereken olurdu.

Ayaklarıma bir şey giyme gereği duymadan, beyaz çoraplarımı koridor boyunca ilerletirken kirletmekten çekinmemiş ve hemen sol tarafta kalan dairenin kapısına dayanmıştım. Zile üç kere basmış olmama rağmen bir yandan da kapıya vuruyordum. Ses o kadar yüksekti ki duyurmak için kapıyı kırmam bile gerekebilirdi.

Kapı açıldığında araladığım dudaklarım aralık kalmaya devam etti çünkü söyleyeceklerim birden önemini yitirmişti.

"Kerem?"

"Atlas," dedi, ıslak saçları önüne dökülürken kapıyı üstüne bir şey giyme gereği duymadan açan Kerem.

Başka biri gibi eline bir tişört alıp kapıda giyinseydi bari, onlar dövüşlere hazırlanırken vücutlarını şekle sokuyor diye gözlerim buna maruz kalmak zorunda mıydı? Canım üstsüz erkek görmek istese bizzat ben soyardım.

"Senin burada ne işin var, çıkışı yapmak istemiyorum ama Kerem neden yan dairedesin?"

"Taşındım," dedi, bu çok normal bir şeymiş de ben boşuna şaşırmışım gibi.

"Buraya?"

Yüzünde rahat bir gülümseme belirdi. Kapının kenarına kolunu yasladı ve aynada çalıştığına şüphem olmayan bir bakış takındı. Beni baştan mı çıkarmaya çalışıyordu kendine eğlence mi arıyordu bilmiyordum ama hiç çekici görünmüyordu.

"Buraya," dedi, ses tonunu da özellikle cazibeli tutmaya çalışırken.

Uykum gelmişti, kesinlikle Passiflora etkisi yapıyordu üzerimde. Onu kapıda böyle kendi kendine eğlenirken bırakıp yan daireye geçerek uyumak istiyordum ama biraz sonra dışarı çıkmam gerekecekti. Öyleyse bu oyunu iki kişi de oynayabilirdi, biraz da ben onunla eğleneyim bakalım ne olacaktı?

Göğüs kaslarına bastırdığım parmaklarım onu geriye doğru ittiğinde içeri doğru ilerledim. Burası eşyalı dairelerdendi, evi tuttuğumda emlakçı bunlardan birini ister miyim diye sormuştu ama daha önce başka biri tarafından kullanılan eşyalar pek bana göre değildi. Gerçi emlakçı ellerinde sıfır daire olduğunu da söylemişti ama umursamamıştım. Belli ki Kerem onlardan birini tutmuştu.

Koltukları pas geçerek Amerikan tezgahın üzerine oturdum ve bir bacağımı diğerinin üzerine attım. Kerem'in bakışları kısa bir an için bacaklarımda gezinmiş sonra gözlerime odaklanmıştı. Düşük çaplı bir playboy olma yolunda ilerliyordu ama işte adımları pek emin sayılmazdı.

"Ne içersin?" dedi, misafirperver bir tavırla.

Yan dairede daha yeni açtığım bir Beck's varken burada Kerem'in insafına kalmam haksızlıktı, yine de oyununu bozmadan heyecanla kaşlarımı kaldırdım. "Ne ikram edeceksin?"

Buzdolabını açtı, kahverengi bir şişe çıkardı ve bana uzattı. Kahverengi olup da güzel olan tek bir bira yoktu, insanlar sürü bilinci ile yaşamasa bunu çoktan fark ederlerdi. Tadını sevmediğim hiçbir içkiyi tüketmezdim ve bana tam şu an hayatta en sevmediğim bira türü ikram edilmişti. Tezgahtan atladım, bir şey demesine fırsat vermeden daireden çıktım ve yan tarafa ilerledim. Tezgahın üzerinde beni beklemeye devam eden, güzeller güzeli yeşil şişeyi aldım ve dolabı açarak 5 tane kalmış karton paketi kucakladım. Kapıyı ayağımla kapatıp tekrar yan daireye ilerledim. Plakları dizmek dururken Kerem'in yakışıklı-olduğumu-biliyorum tavrına maruz kalacaksam içkiyi ben seçmeliydim.

Kerem en azından, geri döneceğimi kapatmadığım kapıdan anlayacak kadar zeki olduğundan bana ikram ettiği birayı tezgahta beklemeye bırakıp kendine başka bir tane açmış ve koltuğa yerleşmişti. Ve hayır, üzerine hala tişört giymemişti. Kendisi de en az gelecekteki antrenörü kadar medeniyetsizdi.

Bu konuda bir şey söylememi, laf çarpmamı ya da beğeni belirtmemi bekliyordu ve alamayacaktı. Üzerinde değil tişört, boğazlı kazak varmış gibi davranabilir ve kendisini üstsüz olup olmadığı konusunda şüpheye düşürebilirdim. Görmezden gelme konusunda üstün başarılarım vardı, insanlara varlıklarını sorgulatacak kadar.

Kapıyı kapatıp elimdeki biraları dolaba bıraktıktan sonra tekrar tezgaha oturmuştum.

"Aklımda bulunsun," dedi, gözleriyle elimdeki yeşil şişeyi işaret ettiğinde.

Kerem bir tür evcilik oynayacağımızı sanıyor olmalıydı ama ben çocukken de -mış gibi yapmaktan hoşlanmazdım. Bir şey varsa vardı, yoksa yok. Biriymiş gibi yapmazdım, olmak istiyorsam olurdum. Kerem'e de tavsiye ederdim ama 26 yaşında henüz yeni yükselişe geçmiş bir dövüşçüye verebileceğim pek bir tavsiye yoktu.

"Pars ile neden düşmansın?"

Kerem ondan beklemediğim bir şey yapmayı sonunda başardığında gerçekten gülümsemiştim. Biradan büyük bir yudum aldım. İşte bu keyfimi yerine getirmişti.

"Düşman değilim," dedim.

Sesim iki kelimenin arasına bile eklemişti.

"Ona, ondan nefret ediyormuşsun gibi davranıyorsun."

Ediyordum.

"Hadi ya," dedim, şaşırmış gibi. "Hiç fark etmedim."

Gözlerini kıstı, elindeki çirkin kahverengi şişenin ağzını dudaklarına yasladı ve büyük bir yudum aldı.

"NOX ile ne işin var?" Biradan bir yudum alırken gülüşüm büyümüştü. Sanırım böyle her şeyi soracaktı.

"İş, işte. Herkesin bir işe sahip olması gerekiyor sonuçta. Bak sen bir maç kazandın, kendine ne güzel daire tutmuşsun."

"Aldım," dedi Kerem, altını çizerek.

"Almışsın," dedim, umurumda değildi. Payına düşen parayla isterse kıta bile satın alabilirdi. İsterse bir adada marihuana yetiştirebilirdi, yakalanıp yöneticisi konumunda olduğum için benim de başımı belaya sokmadığı sürece istediği her şeyi yapabilirdi.

"İlginç birisin," dedi, yüzüme odakladığı bakışlarında gerçek bir merak belirmişti. "Dikkatimi çekiyorsun. Bunu söylemekten çekinmiyorum, sen zaten kendinin farkındasın."

Kerem birazdan beni övdüğünü sanarak cümleler sıralayacaktı ve hepsi birbirinden daha manasız olacaktı. Konuşmayı acilen benim devralmam gerekiyordu.

"Serkan ile çalışırsın dediğinde Pars, istemedin, neden? Yani tamam Pars iyi bir dövüşçü ama eğitmen olmadığını ikimiz de biliyoruz."

"Çünkü ancak o çalıştırırsa gerçekten adımı duyurabilirim."

Kaşlarımı çattım. Pars'ı reklam olarak mı kullanmak istiyordu yoksa onun eğitimi sayesinde yeterli olacağına mı inanıyordu emin olamamıştım.

"Bak, beni ciddiye almadığının farkındayım ama Pars benim son şansım."

Bunun altını bastırarak çizdiğine göre, Pars konusundan benden daha ısrarcı olacak gibi duruyordu.

"Boks mu yapıyordun daha öncesinde?" diye sordum.

Başını salladı, biradan bir yudum alarak su yeşili gözlerini gözlerime odakladı.

"Senin dövüşle işin yok ama?" Yaptığı tespiti vurguyla soru haline getirmişti.

Biradan art arda birkaç büyük yudum aldım ve biten şişeyi çöpün yanına bırakıp tekrar buzdolabını açtım. Dolaptan biraz önce bıraktığım beşliden birini daha çıkarıp kapağı örttüm. Kerem de yerinden kalkmış, benim için bıraktığı birayı almış ve soğukluğunu kontrol etmişti. Elimdeki şişenin kapağını dişlerimin arasına sıkıştırdığımda bakışları üzerimde kaldı. Kapağı kıvırıp açtığımda lavabonun yanındaki küçük çöp kutusuna fırlatmıştım. Kerem bir şey söyleyecek gibi olsa da gülmekle yetinmişti.

"Bir süreliğine var," dedim havada kalan sorusunu cevaplayarak.

"Pars ile olan bir durum için?"

Gözlerimi kıstım, Pars ile aramda olan konu sıradan bir ilişki draması olabilirdi neden bu denli kafayı takmıştı? Belki ona çok aşıktım, lise zamanlarımda peşinden koşmuştum ama bana yüz vermemişti ve başka biriyle uzun ilişki yaşadığı için öfkeliydim? Belki beni kandırmıştı, duygularım ile oynamıştı, olamaz mıydı?

Soyadın senden önce var oldu Atlas, dedi Aras.

Haklıydı. Kerem'in karşısında Atlas olarak değil, Atlas Yarkın olarak duruyordum. Bu şehirde tek bir kişi bile adımdan yola çıkarak bir yargıda bulunmazdı, herkes önce soyadıma bakardı, o da öyle yapıyordu.

"Abin için buradasın değil mi?"

Kerem'in dudaklarından dökülen kelimeler derime kızgın demir etkisi yapmış gibi oturduğum yerden atladım. Elimdeki şişeyi ona doğru kaldırdım ve arkamı dönerek kapıya yöneldim. Kapıyı kapattığımda arkamdan tekrar açmış ve seslenmişti. Konuşma bitmişti işte, neyi uzatıyordu?

İnsanlara onlara sorular sorabileceklerini düşündürecek kadar yaklaşmamalısın Atlas, dedi Aras.

"İnsanlar küçük göz temaslarını ve birkaç kelimelik sohbetleri akıllarında büyütüp yakınlık kuracak kadar düşük profilli olmasınlar o zaman?" Evin salonuna girdiğimde plaklara doğru konuşmuştum.

Ve beni soran herkesten kaçamazsın.

Kilimin üzerine serili plaklara basmadan pencereye doğru hızlı adımlar attım. Perdeyi kaldırdım ve cam kapıyı açarak başımı gökyüzüne çevirdim. Binanın en yüksek katını özellikle seçmiş olmama rağmen gökyüzüne yeterince yakın değildim.

"Seni soramazlar," diye bağırdım.

Gökyüzü kıpırtısız ve yıldızsızdı, her zamanki gibi. Kapkaranlık değildi çünkü şehrin sonsuz ışıkları ondan rol çalıyordu. Arada bir gök gürültüsüyle cevap verebilirdi. Vermemişti, yine de bakışlarımı gökyüzünden indirmedim. Bir cevap vereceğinden değil de inip kalkan göğsüme sadece gökyüzüne bakmak iyi geldiğinden.

Koltuğun üzerindeki bilgisayardan mail bildirim sesi geldiğinde bakışlarımı mecburen gökyüzünden çekmiştim.

Gölge ve bitip tükenmek bilmeyen direktifleri...

Koltuğa oturdum, elimdeki şişeyi yere bıraktım ve bilgisayarı kucağıma çektim.

Kime: Atlas Yarkın

Kimden: Gölge

Atlas,

"Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah, evet! Dünya bir masaldır."

Şimdi düşte, masalda söz söyleme sırası senin.

Attığım konuma git ve oyunu başlat.

Gölge.

15. 06. 2020

Gölge gün içinde beni bir yere yönlendireceğini bildirdiğinden bu maile hazırlıklıydım. Yerimden kalktım, yatak odasına ilerledim ve duş aldıktan sonra üzerime giydiğim beyaz crop ile kot şortu hızla çıkardım. Herhangi bir şey belirtilmemiş olmasına rağmen önce kenara topukları altın sarısı detaylı gülkurusu botları ayırdım. Buz mavisi bir mom jean giydim ve dar kesim pantolonun altını bot ile arasında ince bir çizgi kalacak şekilde dikiş kısmını kıvırarak katladım. Üzerimdeki tişörtü çıkarıp yine beyaz ama bu kez üstüme tam oturan ve daha geceye uygun, gösterişli versiyonunu giydim. Yanıma her ihtimale karşı deri ceket ve nereye gideceğimi bilmediğimden bir de çanta almıştım. Telefon, cüzdan, anahtar gibi hayati eşyaları çantaya sıkıştırıp evden çıktım. Arabaya bindiğimde bir de ruj sürecektim ve her neye ise ona olan hazırlığım bitecekti.

Bu kez Walkman'i de almış ve arabanın yan koltuğuna bırakmıştım. Torpidoda kasetler olduğuna emindim ama henüz elim kapağı açmaya gitmiyordu. Yanıma üç kaset almıştım, içlerinden birini çalıp kulaklıkları takabilirdim ama onun yerine odaklanmayı seçtim. Gölge'nin gönderdiği konumu telefondan açmış ve telefonu bacağımın üzerine bırakmıştım. Çok uzak bir yer değildi, saat de iş yoğunluğunun çoktan bittiği bir dilimdeydi, yirmi dakika içinde olmam gereken yerde olacaktım. Beni orada neyin beklediğini ise bilmiyordum. Birini gözlemlemem gerekecek diye düşünmüştüm, sonra bir NOX'a uğrayacaktım. Bir iki kadeh bir şey içiyormuş gibi yaparken Erdinç Soyadını-Keşke-Bilsem hakkında gelişme var mı diye bakardım. Pars panosunun yeni eklenecek bilgilere ihtiyacı olduğundan emindim. Boynumu iki yana esnettim ve gaza daha çok yüklendim, yol açıktı ve tadını çıkarmamak olmazdı.

Konteynır ile dolu bir limana gelmiştim. Gölge beni ya insan kaçakçılığına başlatmayı planlıyordu ya da nakliye işine girecektik. Çünkü bu, kimsenin olmadığı ama rengarenk konteynırlar ile dolu yerde olmamın başka bir açıklaması olamazdı. Babama konum mu atsaydım acaba, o anlardı kaçakçılık işlerinden.

Tanımadığın birine güvenip geldiğin yere bak Atlas, dedi Aras.

Bakıyordum.

Kimse yoktu, iç kısma doğru biraz daha ilerledim. Telefonun fenerini açtım ve aynı anda ekran siyah ekrana döndü, ben ne olduğunu anlamadan birden yazılar çıktı hemen sonra telefonum başkasının kontrolüne geçmiş gibiydi. Ekranda beliren kırmızı ok kuzey doğuyu gösteriyordu, o tarafa döndüğümde ok artık tamamen kuzeydeydi. Birden 39 yazdı ve her adımda sayı bir bir bir düşmeye başlamıştı, 9 yazdığında koyu bordo bir konteynır görüş alanımdaydı. 3 yazdığında tam karşısındaydım.

Kapağın üzerine beni çek yazmıyordu. Zaten kasetin üzerinde de beni dinle yazmamıştı. Gölge eğlenceden anlamıyordu.

Kapıyı açtım ve gerçekten ama gerçekten kalbimin nasıl bu denli sakin olduğunu merak ettim. Adrenalin bana etki etmeyen bir hormon muydu? Topuklu botların hoşuna gitmeyecek bir şey yaptım ve alttaki küçük basamağa sertçe basarak yukarı sıçradım.

İçerisi karanlıktı, bir adım attım ve ekranda 2 yazdı, bir adım daha attım, bu kez de 1 yazmıştı. Bir adım daha atarak ekranın 0 yazmasını beklemiştim ama onun yerine bir tik belirmişti. Gölge, bir de kurdele takardı artık bana. Bir homurtu duyduğumda birden tavanının üst çizgilerini çevreleyerek çekilmiş neon ışıklar yandı. Beyazdı ve çok parlak değildi. Karşımda gözleri, elleri ve ayakları bağlı halde oturan Metin Aksoy vardı. Gölge kaçakçılık yaptırmayacaktı belki ama suç kariyerimi başlatmak konusunda kesinlikle ısrarcıydı.

Adam konuşmaya çalışmıyor ya da çırpınmıyordu. Başı önüne düşmüş halde duruyordu. Ölmediğini inip kalkan göğsünden anlayabiliyordum. O konuda şüphem yoktu da bir sonraki adım konusunda vardı. Gölge, Metin Aksoy'u öldürmemi mi istiyordu?

İstese yapacak mısın Atlas?

Aras kafamın içinden bağırdığında bir an yerimde sıçradım. Hemen sonra o hiç hoşuma gitmeyen derin nefesi aldım.

Metin Aksoy'u öldürecek miydim?

Bakışlarımı avcumun içindeki telefona çevirdim. Madrid'deki evin balkonundan çektiğim sokak fotoğrafı ekranda görünür haldeydi, Gölge belli ki telefonun kontrolünü tekrar bana bırakmıştı.

"Kimsin?" dedi, Metin Aksoy sonunda bir belirti göstererek.

Cevap vermediğimde ekran birkaç saniye içinde tekrar Gölge'nin kontrolüne geçmişti ve tek bir soru cümlesi yazıyordu.

Kamera görüntülerini kime vermiş?

"Görüntüleri kime verdin?"

"Ben bilmiyorum," dedi adam anında, görüntülerin içeriğini dahi sormadan. "Benim bir alakam yok."

Ekranda başka bir cümle belirmediğinden devam ettim. Konteynırın içine ya da direkt Metin Aksoy'un üzerine dinleme cihazı yerleştirilmiş olmalıydı.

"6 Haziran 2019'a ait görüntüleri, kime verdin?"

"Bak ben yemin ederim benim olayla bir alakam yok."

Adam ilk kez yerinde çırpındığında ekranda "Zorla." yazmıştı.

"Bir alakan olmadığını biliyorum Metin Aksoy," dedim, onunla bir kere konuşmuştum sesimi tanıyıp tanımadığını bilmiyordum. "Görüntülerin ortadan kaybolmasıyla ise doğrudan senin alakan var."

"Yemin ederim," dedi adam oldukça inandırıcı bir yalvarışla. "Benim bir günahım yok."

Günah çok geniş bir kavramdı ve sınırları sanıldığı gibi keskin değildi. Kimin kimde hata hanesi doluydu bilinmezdi ama Metin Aksoy'un bu işte parmağı oldu her halinden belliydi.

Gölge neyi bekliyordu bilmiyordum çünkü karşımdaki kişi sorarak konuşacağa benzemiyordu.

"Metin Aksoy," dedim, duygudan yoksun dümdüz bir sesle. "İkimiz de o görüntüleri senin birine verdiğini biliyoruz. Benim bilmediğim ise kime verdiğin, söyle ve kurtul."

Adam başını hızla iki yana salladığında ekranda bir hareketlilik olmuştu.

"Isınalım öyleyse." Yazıyordu ekranda ve ben doğrudan okumuştum.

Adam başını kaldırmış ve siyah bant ile örtülü gözlerine rağmen yüzümü görmeye çalışır gibi durmuştu.

Gözünü aç, yazmıştı önce ekranda. Bunu bir an için tereddütle karşılasam da söylediğini yapmak için hareket ettim. Beni görmesinin önemsiz olduğunu düşünmesi tedirgin olmama sebep olmuştu. Metin Aksoy sahiden bu gece ölecek miydi?

Gözündeki siyah bandı yukarı çıkararak açtım ve kumaşı sırtından geriye fırlattım. Önce gözlerini buruşturarak başını eğmiş sonra kısarak yavaş yavaş doğrulmuştu. Üç adım gerilediğimde bakışları bana çevirmişti, kısık gözlerinin ardından yüzümü görmeye çalışıyordu.

Ekranda bir görüntü açıldığında dikkatimi ona verdim. Tabii, Gölge telefonumu istediği gibi kullanabilirdi, çekinmesine gerek yoktu.

En baştan izin vermemeliydin Atlas, bu adam güvenilir değil, dedi Aras.

Güvenilir mi değil mi henüz ben de bilmiyordum. Ona duyduğum güven nötrdü ve asla yükselmeyecekti. Onunla bir iş yapıyorduk, tek bir bağımız vardı o da ikimizin de 6 Haziran 2019'da olanları ortaya çıkarmak istemesi. Bunun dışında ortak bir noktamız yoktu. Kim olduğunu dahi bilmediğim takma isimli bir antisosyal kişilikle ortak bir noktam olmaması benim adıma umut vericiydi.

"Sen..." dedi Metin Aksoy, demek ki sesimi tanımamıştı.

"Buraya girmeye de mi yetkim yok?"

Adam gözlerini kıstığında gülümsedim. Bu, biraz sonra başına hiç iyi şeyler gelmeyecek, gülümsemesiydi. İlk hedef olmasından, bu işte az bir rol oynadığını anlıyordum ama önemli değildi. Aras yoktu ve yokluğundan sorumlu olan herkes gözümde eşitti. Pars hepsinden daha eşitti, bu sebeple o sona saklanmıştı.

"Sen, nasıl..." Metin Aksoy'un ifadesi tamamen dağılmıştı. Karşısında beni bulacağını gerçekten tahmin etmemişe benziyordu.

Ekrandaki görüntü kendi halinde devam ediyordu. Genç bir kıza odaklıydı, kalabalık bir yer olmalıydı burası. Restoran gibi değildi, daha çok bir öğrenci mekanına benziyordu ve içeride bir çeşit eğlence vardı. Kızın yanına bir adam ilerledi, ondan birkaç yaş büyük olmalıydı. Asker tıraşı saçları, kirli sakalı, üzerinde giyilmekten yıpranmış ama bir şekilde hala güzel görünen deri ceketi ile kendinden emin bir tavırla kızın yanına oturduğunda anında bakışları ona çevrilmişti. Kıza biraz daha yaklaştı ve elindeki iki içkiden birini uzattı. Kaç yaşındaydı o kız, 18 olduğuna emin miydik?

"Kızın kaç yaşında," diye sordum gözlerimi ekrandan çekmeden.

Metin Aksoy hoşnutsuz bir tavırla yerinde kıpırdandı, elindeki ipi çekiştirdi ve dudaklarının arasından bir küfür savurdu.

"Kızının yaşını bilmeyen babalardan mısın?"

Bu kez bakışlarımı ona kaldırmış ve doğrudan yüzüne bakmıştım.

"Sana ne benim kızımın yaşından?" diye çıkıştığında bakışlarım tekrar ekrana çevrildi. Adam bu kez doğrudan kameraya bakıyordu hemen sonra dikkat kesildi ve başını kısacık sallayarak kıza döndü.

Belli ki Gölge, doğrudan adam ile irtibata geçiyordu.

Görüntünün üzerinde ekranı çevir yazdı ve birkaç saniye içinde kayboldu. Dediğini yaptığımda Metin Aksoy'un bakışları önce şaşkınlık ve panikle açılmış hemen ardından korkuyla bana çevrilmişti.

"Onun bir günahı yok," dedi can havliyle. Yoktu, biliyordum. Gölge'nin kıza zarar vermeyeceğine içten içe güvendiğimden herhangi bir müdahalede bulunmuyordum. Bizim işimiz Metin Aksoy'laydı ve sadece konuşması için biraz iteklenmeye ihtiyacı vardı.

Ekranı kendime döndürmedim, üstten gördüğüm kadarıyla adam masanın altındaki silahı kızın aralarında duran çantasına yaslamıştı. Kızın yüzünden bu eylemi fark etmediği belliydi.

"Yapma," dedi adam büyük bir haykırışla. "Yalvarırım. Anlatacağım tamam, yapma. Kızımı bıraksın."

"Anlat," dedim, ona doğru bir adım yaklaştığımda o da telefon ekranına yaklaşmıştı.

Böyleydi işte. Akıl tutulması mı denirdi, çaresizlik mi bilmiyordum ama çekip alma dürtüsü devreye giriyordu. Uzanıp tutmak istiyordu insan, sevdiği birine gelecek olan zararı gördüğünde üzerinden zaman bile geçmiş olsa çekip oradan almak istiyordu.

Ben geç kalmıştım. Metin Aksoy ise benim aksime şanslıydı. Birkaç sözüyle kurtaracaktı kızını ölümün elinden.

"O gün gazeteciler vardı," dedi. "Pars'ın maçı vardı ya. Önemli bir maçmış. Bilmiyorum nedir ne değildir. İşte o bağlı olduğu yer var ya dünyanın her yerinden dövüşçüleri var, her yerde maç yapılıyor. Futbolcu gibi ünlü Pars, biliyorsun işte." Gözleri ekrandaydı hala, kalbinin atışını duyamıyor ama nasıl attığını hissedebiliyordum. "İnsanlar, kameralar her şey vardı etrafta. Sonra o vahim olay olunca." Durdu bakışlarını bana çevirdi. Ne, üzülüyor muydu?

"Her şey olup bittikten sonra polisler Pars'ı götürünce, ortalık 56 oldu." Soluklandı, ekrana baktı sonra bana döndü. "Bir gazeteci geldi yanıma. Görüntüleri istedi. Yok dedim, olmaz dedim dinlemedi. Bilmiyorum yerini dedim, zorladı ittirdi kaktırdı. En son sürükledi beni aşağı kata. Para da verdi yalan yok. Haziran ayının görüntülerini aldı gitti."

"Kim?" dedim, gereksiz detaylarla ilgilenmiyordum.

"Ben bilmem adını sanını."

"Kim?"

Adam yutkunduğunda telefonu kendime çevirecektim ki "Dur dur," dedi.

"Vallahi bilmiyorum." Öyle bir bakıyordu ki neredeyse inanacaktım. Yine de yalan söylediğinden emindim.

"İyi... Kızın için üzgünüm ben de öyleyse." dedim ve arkamı dönüp birkaç adım attım.

Tam dışarı çıkacaktım ki "Tarık," dedi, zorlukla ve korkuyla. "Tarık Güngör."

Ona tekrar dönmedim, konteynırdan atladım ve mail kısmına Tarık Güngör yazarak Gölge'ye yolladım. Olur da duymamışsa, diye.

Arabayı dışarıya park etmiştim. Plakadan beni bulmaları oldukça kolay olacağı için. Ekran tekrar normale döndüğünde Madrid'deki evin balkonundan çektiğim sokak fotoğrafı karşımdaydı. Ekranı kilitleyip telefonu pantolonun arka cebine sıkıştırdım.

Gölge bir şey demese de bazı şeyler kendiliğinden belliydi. İkinci hedef, Tarık Güngör'dü.

Arabaya ulaşmak için dakikalarca yürümem gerekmişti. Rüzgara maruz kalan saçlarım bu durumdan hoşnut olmasa da ben açıldığımı hissediyordum. İstanbul'u hiç özlememiştim. Bu şehirde sevmediğim bir tıkış tıkışlık vardı. Madrid gibi ruhuma da hitap etmiyordu üstelik. Ya da Marbella gibi hayallerimi süslemiyordu. Daha çok Barcelona gibiydi, bir gidip görmelik...

Arabayı NOX'a doğru sürerken kendimde hiç, iç huzursuzluk gücü bulamıyordum. Bu gece duyabileceklerimden vazgeçip eve dönmeyi tercih ederdim. Saat gece yarısına geliyordu. Plakları düzenlememiştim, daha önünce evde yapılacaklar vardı ve ben mecburen Pars'ın dağıtmak istediğim yüzünü görecektim. Tercihen dolu dolu dolu bir silahla.

Erdinç Soyadını-Keşke-Bilsem ile ilgili bilgileri Gölge'den alamamak can sıkıcıydı. Ona sorsam bana doğduğu mahalleye kadar bulurdu ama işte bu işi kendim halletmeliydim. Gölge'ye güvenmiyor oluşum elimi kolumu bağlıyor ve omuzlarıma iş yükü bindiriyordu.

İki gün önce yaptığım gibi arabayı NOX'un karşı sokağındaki kaldırımın yanına bıraktığımda kapının önündeki güvenlik bakışlarını bana çevirmişti bile. Oysa ben artık kaynaştığımızı düşünüyordum. Kalbim kırılmıştı doğrusu.

Eve dön Atlas, dedi Aras.

"Sen de iyice korkak bir şey oldun," dedim, gökyüzüne doğru.

Çantayı ve telefonu alıp kapıyı kilitledim. Adamlardan biri o gece kapıda olandı ama yanındaki başka biriydi. Belki de onun çalışma günü bugün değildi.

Bu kez sorgusuz sualsiz içeri alınmıştım. Cansu Hanım'a yolladığım çiçeklerin aynısından babama da yollayacaktım. Ona çikolata göndermeme gerek yoktu, zaten kendisi şekerli besinleri gereksiz buluyordu.

NOX ününün hakkını verircesine kalabalık ve gürültüydü. Bakışlarımı etrafta gezdirmeden bara yöneldim. Bu geceden sonra bir içkiyi hak etmiştim.

İki gün önce konuştuğum barmaid yerine iki kolu da dövmeler ile dolu bir adam vardı bu kez tezgahın ardında. Ellerimi tezgaha yaslayarak sandalyeye oturduğumda bakışları bana dönmüştü.

"Cin tonik," dedim, bakışlarındaki soruyu yanıtlayarak.

Birkaç dakika içinde önüme bir peçete ve bir bardak belirmişti. Başımı hafifçe eğerek teşekkür ettim ve oturduğum sandalyede dönerek etrafa bakındım. Pars yoktu, İklim zaten yoktu ama ilginç olan Onat'ın olmamasıydı.

Tezgaha yaklaştım. "Onat yok mu?"

Genç adamın bakışları cümlemin ardından birkaç saniye geçtikten sonra bana dönmüş ve kaşları havalanmıştı. "Yukarıda," dedi, eliyle çaprazında kalan ofisi gösterdiğinde.

"İner birazdan," diye de ekledi.

Muhtemelen Onat ile ilgilendiğimi düşünmüştü. Başımı hafifçe salladığımda işine geri döndü. Sipariş beklediği belli olan üç kişi vardı, ikisi de kendi arasında konuşuyordu bir diğeri ise onlardan bağımsız bir şekilde köşede duruyordu.

Cin tonikten bir yudum aldığım sırada Onat'ı görmüştüm, yine bar kısmına gelemeden önce birkaç kişi tarafından durdurulmuş en sonunda ise oturduğum kısma ulaşmıştı.

"Biz böyleyiz işte," dedi, candan bir tavırla. "Önce yaklaşmazsın ama sonra müptelası olursun."

Gülümsediğimde elini omzuma koymuştu.

"Pars'ı mı bekliyorsun?"

Ne münasebet ifademi takındığımda mavi gözlerini kısarak gülmüştü.

Yanımdaki sandalyeye oturduğunda bakışları biraz önce geldiğim tarafa çevrildi. İklim önce Pars birkaç adım arkasında bara doğru yaklaşıyorlardı. İklim saçlarını ensesinde bağlamış ve kalın, gümüş halka küpeler takmıştı. Siyaha yakın makyajı ve esmer tenini ortada seren siyah mini elbisesi ile sabaha oranla oldukça kendinde ve iyi görünüyordu.

Pars bana bakmamıştı ama İklim birkaç saniye koyu kahverengi gözlerini üzerimde tutmuştu. Hiç görmediği birini neden bu kadar sık görmeye başladığını merak ediyor olmalıydı.

Hepsi yerlerine yerleştiklerinde bar bölmesindeki yoğunluk azalmış ama kaybolmamıştı. İklim tezgaha doğru eğildi ve biraz önce bana içki veren barmen ile kısa bir an konuştu. Hemen sonra barmen Pars ve İklim'in önüne iki bardak bırakmış ve votka doldurmuştu. İklim'in bardağının içine ise bir dilim limon atıp ona daha fazla buz eklemişti. Pars, midesini sevmeyen biri gibi sek içiyordu. Önemli değildi, zaten yakın zamanda bir mideye ihtiyacı olmayacaktı.

Onat yanına gelen, sarışın ve benim boylarımda bir kadınla kısa kısa kısa konuşmuş ve Pars'a dönmüştü.

"Erdinç'in ekibinden değil miydi bu kız?" diye sordu. Gürültüden fazla duyamıyordum ama İklim'in bakışları kıza odaklanmıştı. Kız da doğrudan ona bakıyordu. Belli ki kendini göstermek için gelip Onat'a selam vermişti.

"Aklınca nabız tutuyor," dedi İklim.

"Tecrübeden ders çıkarmadan aynı hatayı bir kez daha yapmak," dedi Onat, tespit yapan bir ton ile. "Ne büyük aptallık..."

"Cahil cesareti," dedi Pars, yüzünde hoyrat bir gülümseme belirdiğinde.

Konuyu kapatan da Pars'ın keskinliği olmuştu. Onat yanlarından tekrar ayrıldığında tezgaha yaslanıp önümdeki bardağın içindeki pipetle oynamaya başlamıştım. Bir içkilik süre veriyordum onlara, Erdinç Soyadını-Keşke-Bilsem konusuna geri dönmelilerdi.

Neredeyse yarım saattir konuşuyorlardı ve asla işe yarar bir cümle duyulmamıştı. İklim, Pars'a asla ilgimi çekmeyen bir konu anlatıyor Pars da onu ilgiyle dinliyordu. İklim motosiklet çetesi gibi bir şeyle ilgileniyor olabilirdi ya da yarışlarla, motosiklet ile ilgili olduğu kısım kesindi. Dikkatimi onlara vermiş olsam da bakışlarımın odağında dibinde bir yudum kalan bardak vardı. Onu da içtiğimde bakışlarım tekrar barmen ile buluştu. Bir tane daha ister miyim diye gözleriyle sormuş ben de onu başımı eğerek onaylamıştım. Birkaç dakika içinde önümde yeni bir cin tonik vardı.

Onat geri döndüğünde eğilip Pars'ın kulağına bir şey söylemişti. Pars bunun üzerine arkasını dönüp biraz önce Onat'a selam veren sarışın kadına baktı ve tekrar İklim'e döndü. İklim de aynı şekilde kadına bakmış ve bakışlarını Pars'a çevirmişti. Zihin okuma yeteneğim olmadığı için dudaklarını aralayıp iki kelime etmelerini bekliyordum ama bekledikçe konu daha da sıkıcılaşıyordu.

"Açılıştan daha mantıklı bir seçenek yok, hem kimin yaptığını anlamaz."

İklim, Pars'ı bu konudan uzak tutmaya çalışıyordu çalışmasına ama cümlelerinin arasına sızan öfke kendisini ele veriyordu. Pars'tan çok onun can yakmak istediği belliydi.

"Anlamalı," dedi Pars. İmzasını atmaktan çekinmeyeceğini belirten bir tonlama ile.

"Yarınki organizasyon mantıklı, yine de bu işe bulaşmanız akıl karı değil. İklim'in Erdinç'in karşısına çıkması hiç mantıklı değil. Sakındığımız durum buyken onu elimizle oraya yollamamız da bizi aptal gösteriyor." Bu kez araya Onat girmiş ve ikisinin aksine daha sağduyulu konuşmuştu.

Bakışlarımı bardaktan kaldırıp birkaç adım uzağımdaki üçlüye çevirdiğimde Pars gözlerini kısmış ve Onat'a bakmıştı. Onat'ın hemen yanında oturuyor olmama rağmen bakışları bana ulaşmamıştı. Erdinç ile ilgili bir plan yapmışlardı demek ki. Bir şekilde bu işi kendime çevirmem ve Pars'ın bana borçlanmasını sağlamam gerekiyordu.

"Ben çıkmazsam kim oyalayacak Erdinç'i, Pars'ı görmemesi lazım."

"Herhangi biri olabilir aslında ama kimseyi bulaştırmamak lazım. Erdinç bir kere gördüğü yüzü unutmaz, pisliği masum birine sıçramasın şerefsizin."

Kendi aralarında yaptıkları hararetli konuşmayı bölen benim sesim olmuştu.

"Ben yaparım." 

______________________

*The Doors, Been Down So Long şarkısından bir alıntı. "Dedim ki, bekçi, bekçi, bekçi. Anahtarı ve kilidi kırmayacak mısın?"

(Şarkı multimedya kısmında ekli.)

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro