Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 9 - Araf

"Böylece, konuşurken aşıklar zaman geçti
Gece eridi, eridi ve sabahı getirmedi.
Düştüler;
Çünkü gökten lütuf inmez
Kendi yüreklerinin çarpıntısından
Başkasını duymayana."

Edgar Allan Poe / Araf

Bölüm şarkısı: Yolda - Yol
(linkteki versiyonunu dinleyin.)

-*-

Elimizde poşetlerle arabaya bindiğimizde ikisinin de yüzünde güller açıyordu. Şehir merkezine inip alışveriş yapmıştık önce. Bir sürü şey aldığımız halde bir saat bile sürmemişti. Ki bana kalırsa bunda en büyük etken benim abim gibi bir öküz olmayışımdı.

"EYYİİFF AL AL TAKABİLEL NİSİN?"

Elif Defne'nin elini uzattığını görünce kahkaha attı. "Halhal ele takılmaz Defdef, ayak bileğine takmamız lazım. Söyle bakalım hangi ayağına takayım?"

Defne şaşkın bakışlarla sol ayağını işaret edince arkaya uzanıp halhalı bebeğin bileğine taktı. Aynısından onda da vardı, Defne'nin hayran kaldığı kalp şeklindeki kırmızı güneş gözlükleri de eklenince birbirlerinin kopyası gibi olmuşlardı. Ne aldıklarını sormamıştım ama bikinilerinin de aynı renk olduğuna adım gibi emindim.

"Alp Abi yolda bir eczaneye uğramayı unutmayalım."

Yola koyulurken gülerek başımı salladım kıza. Bana kalırsa dikişlerim artık tehlike arz etmiyordu fakat Elif yine de eczaneye uğrayıp su geçirmez bir şeylerle üzerini kapatmamız gerektiğini söylemişti. Ana caddeye çıkıp navigasyonun söylediği yere giderken "Bu arada her şey için tekrar teşekkür ederim." dediğini duydum. "Seninle alışveriş yapmak çok güzelmiş. Babam olsa alacağımız her şeye karışırdı. Gerçi onunla asla bikini alamazdık ama..."

Bunları söylerken suratını asmıştı. Eh, Şevket Bey'in bu yobazlığına pek şaşırmamıştım. Çiftlikteki kızların ve özellikle de Elif'in kıyafetleri pek genç kızların seveceği türden şeyler değildi. Dördü de kaliteli ama hem çok sade ve hem de bol şeyler giyiyordu. İçlerinde bir tek Ayşe aykırı takılıyordu fakat o da kültür şoku yaşadığındandı muhtemelen. Kızların içinde bir tek o üniversiteyi başka şehirde okumuştu, Elif onun haziranda mezun olup döndüğünden beri etrafa öfke saçtığını söylemişti.

"Desene Şevket Amca da abim gibi..." diyerek burun kıvırdım. "Abim de yengeme bikini giydirmez, en fazla etekli mayo şeklinde bir mottosu var."

Elif ufak bir kahkaha attı. "Hayır, babam öyle değil. Kendisi bikini ve mayo konusunda ne alacağımıza karışmaz çünkü almamıza izin vermez."

"Denize neyle giriyorsunuz ki?"

"Girmiyoruz." dedi sırıtarak. "Dedem öldükten sonra hiç denize gidemedik."

"Oha." dedim dürüstçe. "Denize kıyısı olan bir şehirde yaşayıp da senelerdir denize gitmemek nedir ya?"

"Aynısını ablamlar da söyleyip duruyor. O yüzden babam çiftliğe büyük bir havuz yaptırmaya karar verdi. Etrafını da çevirecekmiş, orada sabah akşam girermişiz suya. Gerçi ben o havuzu görmeden çiftlikte gitmiş olurum ama..."

Son cümlesini bilerek duymazdan geldim. "Boşuna zahmet etmeseymiş. Çocuklar için satılan şişme havuzlar ne güne duruyor? Alsaydı dört tane, sabah akşam girerdiniz ne güzel."

Dalga geçtiğimi anlayınca iç çekerek mırıldandı. "Keşke babam sen olsaydın ya..."

Yuh. Yok artık amına koyayım... Bu kızın acilen babaannesiyle görüşmesi gerekiyordu. Munise Teyze'den başkası düzeltemezdi bu kafayı. Utanmasa bana baba demeye başlayacaktı. Gerçi ara sıra daddy dese fena olmazdı ama...

"Yani, babam olsaydın derken, babam da senin gibi anlayışlı biri olsaydı demeye çalışıyorum. Böyle davranarak hem kendine hem çevresine hayatı zehir ediyor."

Eh, en azından saçmaladığını fark edebiliyor...

"Bak o konuda haklısın. Biz de abim yüzünden otuz senedir tatil yapamıyoruz. Biz derken, tüm Ahıskalı sülalesini kastediyorum."

"Nasıl yani?"

"Bizim aile kalabalık olduğu için tatillere genelde topluca gideriz, gidilirmiş yani. Bir zamanlar gidilebiliyormuş... Ama abimin yengeme bikini giydirmeme ısrarı yüzünden otuz yıldır gidilemiyor. Her sene tam tatile gidilecekken ikisi kavga ediyor, sonra da yengem tatile gelmeyeceğini söyleyip boykot kararı alıyor. Haliyle sülaledeki hiçbir kadın gelmiyor."

"Diğer kadınlar neden gelmiyor ki?"

"Onlar genelde yengem ne yaparsa onu yapar." diyerek gözlerimi devirdim. "Mecburen her yıl erkek erkeğe tatile gidiyoruz. Facia gibi bir şey çıkıyor ortaya."

Gülmesini bekliyordum ama düşünceli görünüyordu. Kalpli gözlüğü çıkarırken kendi kendine konuşur gibi mırıldandı.

"Kadınların hiçbiri bir şey demiyor mu yani?"

"Yengeme mi?"

"Hayır erkeklere."

"Bize niye bir şey desinler ki?"

"Yani, ne bileyim..." diye geveledi. "Erkek erkeğe tatile gidiyormuşsunuz. Aranızda evli olan falan yok mu? Onların eşleri nasıl ses çıkarmıyor ki?"

Doğru mu anlamıştım? Yandan bir bakış attığımda kollarını göğsünde kavuşturduğunu fark ettim. Yüzünde bana son derece yengemi anımsatan bilemedim ki şimdi der gibi bir ifade vardı. Yengem bu ifadeyi genelde abim onun onaylamadığı bir şey yapmak istediğinde takınırdı. Eğer o şeyi yaparsan kıyameti koparırım gibisinden bir anlam taşıyordu. Birçok kez kıyamete şahit olduğumdan biliyordum.

"Sen olsan ses çıkarır mıydın?"

"Hayır, ses çıkarmazdım." dedi tatlı tatlı. "Ben olay çıkarırdım."

Şaşkınlıkla güldüm. "Nasıl yani?"

"Basbayağı kavga ederdim." diyerek omuz silkti. "Düşünsene, evlisin ve kocan seni evde bırakıp erkek kankalarıyla tatile gidiyor. Pardon da, ne işi var?"

Ovvv... Hoşgeldin, little Gülendam. Yengemin bu kızı neden çok sevdiğini şimdi anlamıştım. Kadın veliahtını bulmuştu çünkü, Elif'teki kaotik dişi potansiyelini ilk görüşte sezmiş olmalıydı. Bense kız gerçek yüzünü gösterene dek farkına bile varmamıştım. Oysa abim geçmişte bu tür kadınlara karşı çok uyarmıştı beni. Genelde sevecen, iyi huylu, temiz yüzlü tipler olurlar demişti. Melek yüzlü şeytan bunlar demişti. Gördüğün an arkana bakmadan kaç Alparslan, ben yandım sen yanma demişti. O sırada yengem gelip yemekte ne istediğimizi sorunca da "Benim bu hayatta tek bir isteğim vardı, onu da otuz sene önce nikahıma aldım Gül'üm." demişti. Ulan abi...

"Yengem de böyle düşündüğü için ailedeki çocukları da onlarla gönderiyordu." diyerek iç çektim. "Beş altı yetişkin erkek ve yaklaşık on beş yirmi çocukla tatile gitmek ne demek haberin var mı senin? Abimler tüm tatili bizim peşimizde koşturarak geçiriyordu."

"Gülendam Teyze'ye hayran olmamak elde değil..."

"Bana kalırsa saçma davranıyordu. Abim zaten yengemden başkasına bakmaz ki..."

"Sorun İzzet Amca değil zaten, tatil tayfasındaki diğer erkekler." diyerek münazara moduna geçti. "İçlerinde bir tane çapkın varsa tatil boyunca diğer erkekleri de ayartmaya çalışacaktır. İnsanlar her zaman günahlarına ortak ararlar."

Güzel tespitti. Üstelik haksız da değildi. Beş altı sene önce tatil tayfasına Yusuf Abimin kankalarından biri de dahil olmuştu. Adam zaten eşini aldatan biriydi ama tatil boyunca ekipteki tüm evli erkeklerin aklını çelmeye çalışmıştı. Tek çeşit yemekle ömür mü geçer tipi aptal benzetmelerinden gına gelmişti hepimize. Tabi, bunları Elif'e itiraf edecek değildim.

"Ne yalan söyleyeyim, beni bayağı şaşırttın." dedim dürüstçe. "Senin gibi entelektüel birinden böyle şeyler beklemezdim."

"Anlamadım?"

"Elifcim insan aldatmak isterse her türlü aldatır. O yüzden, güvenmediğin biriyle evlenmeyeceksin. Eğer evlendiysen de o zaman kıskançlık yapmayacaksın. Benim felsefem budur."

"Ne yani, sen birlikte olduğun kadını hiç kıskanmaz mısın?"

"Sadece özgüveni düşük insanlar kıskanır." diye cevap verdim. "Yanlış anlama, sana laf çarpmıyorum. Bu yaşta fikirlerinin tam oturmaması çok normal. Zamanla sen de olgunlaşıp bazı şeylere geniş bir perspektiften bakmayı öğreneceksin."

Hafifçe gülmekle yetindi. "Öyle bir zamanın geleceğini pek sanmıyorum..."

Eczaneye geldiğimizi görünce fazla uzatmadım. Neler gerektiğini söylemişti zaten, bir koşu hepsini alıp geri geldim. Arabaya bindiğimde poşeti elimden alıp içindekileri kontrol etmeye başladı. Plasterleri çıkarıp açmaya çalıştığını görünce "İstersen onları otobanda yapıştıralım." diyerek durdurdum kızı. "Baksana etraf insan kaynıyor."

"Ah, tabi..." diye mırıldanarak poşeti bıraktı. "Ben senin rahatsız olacağını düşünemedim."

Aslında olmazdım. Arabada tek olsaydım tişörtümü çıkarıp bandajları yapıştırmıştım çoktan. Fakat Baykarlar Mersin'de tanınan bir aileydi, üstelik şu anda şehir merkezindeydik. Etraftaki insanlardan biri görürse kızın başının ağrıyacağını biliyordum.

"Benim için değil Elif, senin için." dedim yola koyulurken. "Sizin aile burada bayağı biliniyor. Biri görürse babana ya da sözlüne laf gider-"

"Ne sözü gidecek ki? Elif adamın birini uluorta yerde tedavi ediyordu mu diyecekler?" Ufak bir kahkaha attı. "Aman tanrım, skandal!"

"Öyle demeyeceklerini biliyorsun..." diye izah etmeye çalıştım. "İnsanlar bazen doğruyu bilse bile çarpıtarak anlatır, Elif. Herkes senin gibi iyi niyetli değil, bilinçli olarak laf çıkarırlar."

"İnsanların ne konuştuğu da, ne düşündüğü de umurumda değil." diyerek huzurla iç çekti. "Artık değil."

Başını arkaya yaslayıp gözlerini kapatmıştı. Sahiden de huzurlu görünüyordu, sanki üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi... Bazen bu kızı gerçekten de anlayamıyordum.

"Artık değil derken?"

"Bu yaşıma kadar hep umursadım." diye cevap verdi gözlerini açmadan. "Hep kendimi açıklamaya, anlatmaya, izah etmeye çalıştım. Ama birkaç ay önce bir şey fark ettim ve bu çabadan vazgeçtim."

"Aypasaaan!" diye bir ses yükseldi arka koltuktan. Dikiz aynasına baktığımda Defne eliyle yukarıyı gösteriyordu. "Açabileeel nisin?"

Arabanın üstünü açmamı istiyordu her zamanki gibi. Oysa onunla daha önce anlaşmıştık, arabanın üstünü otobana gelmeden açmıyorduk. Kulağa komik geliyor ama şehrin içindeyken binalardan bir şeyler atanlar oluyordu. Bir keresinde manyağın birinin attığı açılmamış kola kutusu düşmüştü yanıma. Biraz daha hızlı gidiyor olsaydım koltuğa değil, arkada oturan bebeğin üstüne düşecekti. O günden beri otobana girmeden tepeyi açmıyorduk.

"Ama biz seninle ne konuşmuştuk amcacım?" diye söylendim. "Yukarıyı otoban yoluna girince-"

Bakışlarım yola takılınca duraksadım. Elif kahkaha atmaya başlarken Defne kafası karışmış bir şekilde cama doğru eğildi. Minik eliyle dışarıyı işaret ediyordu bana.

"Otopaay isdeee!"

Evet, otoban yolunda ilerliyorduk. Bazen bu veledin zekası beni korkutuyordu.

"Haklısın amcacım." diye iç çekerek düğmeye bastım. "Otobana gelmişiz."

Arabanın üstü kayarak açılınca neşeyle gülerek ellerini çırptı. Neyse ki benimle dalga geçmeyecek kadar olgundu Defne. Bazılarının aksine...

"Gülmeyi bırak da konuya dön." diye söylendim Elif'e bakarken. "En son, birkaç ay önce bir şey fark ettiğini ve artık insanlara kendini açıklamadığını söylemiştin. Neydi fark ettiğin şey?"

Bakışlarında haylaz bir ifade belirdi. "Sen neden benimle ilgili şeyleri bu kadar merak ediyorsun?"

İnan, ben de bilmiyorum.

"Sohbet abicim," dedim gülümseyerek. "İnsanlar buna sohbet diyor."

Böyle bir cevap vermemi bekliyor olacak ki hiç şaşırmadı. Kolunu açık pencerenin pervazına yaslarken derin bir nefes alıp yola baktığını gördüm. Yüzündeki haylaz tebessüm hala silinmemişti.

"Kimsenin benden bir açıklama istemediği..." diye cevap verdi başını bana doğru çevirip. "Bunu fark edince açıklama yapmayı bıraktım."

Birkaç saniye boyunca bakışlarımı yüzünden alamadım. Dudaklarında minik bir tebessüm; gözlerindeyse yine o ifade vardı, o garip hüzün... Fakat üzgün olmadığını görebiliyordum. Aksine huşu içerisindeydi, ancak çok yorucu bir günün ardından dinlenmeye çekilmiş bir insanın yüzünde görülebilecek bir ifade...

"Eh, babanın açıklama isteyeceğine eminim." diyerek işi şakaya vurdum. Onu az da olsa çözmüştüm artık. Doğrudan soru sorarsam ya geçiştirecek, ya da üstü kapalı bir cevap verecekti. Fakat söylediği şeye itiraz edince içindeki münazaracı açığa çıkıyordu. Nitekim beklediğim gibi de oldu.

"Ben yanlış bir şey yapmadığımı bildiğim sürece söylenen her şey önemsiz." dedi kalpli gözlüğüyle oynarken. "Arkamdan ne söyleyeceklerini, beni neyle yaftalayacaklarını, ne iftira atacaklarını gerçekten umursamıyorum. Birine açıklama yaparsan, açıkladığın konu üzerinde o kişiyi otorite tayin etmiş olursun. Kim olduğunu anlatmaya kalkışırsan karakterini şekillendirmeye çalışırlar. Kaybolursun."

Bazen bu kızın kaç yaşında olduğunu çözemiyordum. Yaptığı her tespitin arkasında bir yaşanmışlık olduğunu düşünmüyordum elbette. En nokta atışı tespitler çoğunlukla olayı yaşayanlardan değil, gözlemleyenlerden gelirdi. Üstelik daha önce de birkaç kitap kurduyla tanışmış biri olarak bu insanların karşı tarafta böyle bir izlenim bırakabileceğini biliyordum. Fakat şu an söylediklerinin bir kitap kurdunun beylik lafları olmadığına emindim. Söylemeye gönülsüzdü çünkü. Uzanıp müzik açtığını görünce alaycı bir gülüşle onu tekrar gazladım.

"Farkındaysan bunları söyleyerek bana kendini açıkladın. Kendinle çelişiyorsun, ufaklık."

Bakışlarındaki haylaz parıltı bir anlığına sekteye uğradı. Hemen ardından ufak bir kahkaha atarak cevap verdi. "Evet ama seni otorite olarak gördüğüm için değil. Hayatımda kalıcı olmadığın için."

Bu ağır olmuştu. Ama hak etmiştim... Kızı konuşturmaya çalışırken farkında olmadan kırıcı konuşmuştum sanırım. Öte yandan, söylediği şeyde haksız değildi. Sahiden de kalıcı değildim onun hayatında. Dikişlerim iyileşmek üzereydi, en fazla kaç gün daha Mersin'de kalabilirdim ki?

İç çekerek yola dönerken Elif'in radyonun sesini açtığını fark ettim. "Hadi Defdef, sen de söyle!" diyerek arkaya döndü. Böylelikle ikisi birden çalan şarkıya eşlik etmeye başladılar.

"Güneş değer tenime,
Her gün büyür aşkın içimde,

Yüreğine sor denizde,
Sevmeyeceksen ben gideyim.

Adam gibi seveceksen sev,
Yoksa ben yoluma gideyim.
Gideyim..."

-*-

Şehrin dışına çıkınca deniz manzarası tekrar gözlerimizin önüne serilmişti. Defne heyecanla etrafına bakınıp duruyor, gördüğü her ilginç şeyi Elif'e işaret ediyordu.

"Aypasaaan?"

"Efendim Defne?"

"Men de ooda yüsebilel niyim?"

Alt dudağını hafifçe sarkıtıp kaşlarını yukarı bükmüştü. Bu onun bir şeyi çok istediğinde takındığı surat ifadesiydi. Geçen sefer geldiğimizde suya sadece ayaklarını sokmasına izin verdiğim için şimdi emin olmaya çalışıyordu belli ki.

"Birazdan hep birlikte yüzeceğiz." dedim gülerek. "O yüzden sana bikini aldık ya Defdef?"

Şaşkın şaşkın etrafa bakındı. "Bitini aaniii?"

"Bu poşetlerin içinde ama birazdan giyeceğiz." diye cevap verdi Elif. Ardından bana dönüp sorarcasına bir bakış attı. "Hangi plaja gidiyoruz?"

"Şu an özel bir plaj arıyorum. Navigasyonda on kilometre ileride bir plaj görünüyor."

"Adı ne?" diye sordu bu kez. Söylediğimdeyse yüzünde acıklı bir tebessüm belirdi. "Orası askeriyeye ait."

Eh, bunu biliyordum zaten.

"Ciddi olamazsın..." diye söylendim. "Elif bu şimdi mi söylenir ya?"

"Keşke önceden sorsaydın bana." diye mırıldandı. "Neyse, halk plajına gideriz biz de. Sonuçta su aynı su. Hem ben çocukken de gelmiştim, gayet güzeldi."

"Evet ama senin çocukluğundan bu yana Türkiye çok değişti." dedim sahil yolundan çıkıp caddeye saparken. "Plajlar Suriyeli dolu şu anda. Bikiniyle girmeye kalkarsan başına bela alırsın."

"Ee ne yapacağız o zaman?"

"Şu az ileride iyi bir otel varmış, oraya gidiyoruz. Giriş yaptıktan sonra otelin plajına ineriz."

Oteli Behram Abi ayarlamıştı zaten. Bir hafta önce baskın yediğimiz düşünülürse öyle kafamıza göre plaja gidemeyeceğimiz çok açıktı. Kontrol edilebilecek bir alanda bulunmak zorundaydık. Tedirgin olmaması için bunları Elif'e söylemek istememiştim.

"Plaja girmek için oda mı tutacağız yani?"

"Aynen öyle." diyerek onayladım. "Özel plaj aramaya kalkarsak öğlen olur Elif. Hem plajdaki kabinlerde rezillik çekmek yerine odada değiştiririz üstümüzü. Eşyalar da orada kalır."

Otelin önüne vardığımızda arabadan inip önce Defne'yi dışarı çıkardım. Elif poşetleri alırken ileride korumaların arabası belirmişti, onlar da bizim arkamızdan girecekti otele. Merdivenlerden çıkıp içeri geçerken bakışlarım Elif'e takıldı ve poşetleri bileğine geçirip yüzüğünü çıkardığını fark ettim. Tam rahat bir nefes alıyordum ki poşetleri diğer bileğine aktarıp yüzüğü sol eline taktı. Bir dakika- Ne?

Ona baktığımı hissetmiş olacak ki "Nikah cüzdanı sorma ihtimallerine karşılık..." diye mırıldandı. "Sadece eşyaları koymak için iki oda tutmayacağız herhalde, değil mi?"

Böyle bir şeye gerek yoktu, bizim zaten rezervasyonumuz vardı. Olmasaydı bile öyle ya da böyle resepsiyondan o anahtarı alırdık. Fakat Elif'e bunu söylemek yerine başımı sallamakla yetindim. Dıştan verebildiğim tek tepki bu olmuştu.

İçerideyse, sadece garip hissediyordum. Çiftliğe geldiğimiz günden beri Elif'le evli olmayı isteyip istemeyeceğimi hiç düşünmemiştim. Çünkü bu zaten imkansız bir şeydi, arabada onun sözlü olduğunu öğrendiğim andan itibaren adaylar benim gözümde üçe düşmüştü. Diğer üç kıza gelince... Elif'in aksine o kızları evlilik fikrinin öznesi olarak ölçüp tartmıştım.

Mesela en büyükleri olan Mehtap'la evlenmek bazı açılardan risksiz olurdu. Bir iki kez muhabbet etmiştik ve o kızı asla sevemeyeceğimi anlamıştım. Bu açıdan risksizdi işte. Fakat hırslıydı, lider ruhluydu ve iktidar arzusu taşıyordu. Bir iş kadını olması gerekiyordu onun, eğer imkanları buna izin verseydi hem çok başarılı olurdu, hem de iktidar arzusunu iş hayatında dindireceği için özel hayatında sevilesi bir insan olabilirdi.

Sümeyra üç kız arasında en güzel olanıydı ve daha ılıman bir karaktere sahipti. Kişiliğinde beni iten tek şey utangaçlığı olmuştu. Konuşurken bile kızarıp bozarması sinirimi bozuyordu. Zaten bir kez konuşma şansımız olmuştu, onda da kızı direkt elemiştim. Zira gerçekten de aile kurmak niyetindeydi. Çocuk sahibi olmak, eşiyle duygusal bağ kurmak ve sevilmek istiyordu. Ben ona bunların hiçbirini veremezdim.

Ayşe'ye gelince... Tanrı korusun. İçinde iyi biri olup olmadığını bilemezdim fakat hayatımda gördüğüm duygusal zekası en düşük insandı. Kendisi duygusuz olduğu için etrafındaki insanlara da aynı şekilde yaklaşıyordu. Tek kişilik anarşi gibi bir şeydi. Üstelik ben onunla evlenmek istesem bile o beni istemezdi. Hatta bana kalırsa o kız hiç kimseyle evlenmemeliydi. Bir erkekle hayat arkadaşı olmak Ayşe'nin potansiyelini kısıtlamaktan başka işe yaramazdı. Bilimle ya da siyasetle uğraşması gerekiyordu onun, ya da terör örgütü kurup militan yetiştirmesi...

Ve Elif... Allah kahretsin, ben sahiden istiyordum bu kızı. Ona karşı ne hissettiğimi hala çözememiştim, sevgi ya da şehvet, her ne sikimse daha hiç hissetmediğim bir şeydi bu. Bildiğim tek şey, onu deliler gibi istediğimdi. Sadece yatağımda değil, hayatımda da istiyordum. Komikti çünkü, neşeliydi, hafiften kaçık bir kişiliği vardı. Hayatım boyunca insanlardan deli olduğumu duyduğum için onu anlayabiliyordum.

Üstelik utangaç değildi Elif. Garip biri olmaktan, saçmalamaktan, normal insanların utanacağı şeylerden utanmıyordu. Göz göze geldiğimiz ilk anda bakışlarındaki haylaz parıltılar dikkatimi çekmişti. Her an bir yaramazlık yapacakmış gibi duruyordu, onun da en az benim kadar abime öfke nöbeti geçirteceğine emindim.

Güzelliği ise onu tanıdıkça daha da artıyor gibiydi. Mesela tam şu anda burnundan yanağına yayılan bir kaç tane belli belirsiz, minicik çilleri olduğunu fark ediyordum. Yüzünün şekli elmacık kemikleri çıkık olan çoğu kadının aksine üçgen değil, ovaldi. Bu yüzden kadınların koyu renk boyalarla yaptığı yanaktan kulağa uzanan gölgelerin onda doğal olarak var olduğunu fark etmiştim.

Bu detay dudaklarının dolgunluğunu daha da vurguluyordu. Onunla ilk karşılaştığımızda ruj sürdüğünü sanmıştım fakat bu kendi rengi olmalıydı. Ya da her karşılaşmamızdan önce bir avuç böğürtlen yiyordu. Dudaklarını emdiğimde o tadı alıp alamayacağımı çok merak ediyordum.

Elif'e dair fark ettiğim detay öyle çok çoktu ki... Gece buluşmalarımız sırasında sadece belinde gamze olmadığını fark etmiştim mesela. Dudağının sol ucunda, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığı zaman beliren minik bir gamze daha vardı. Tam şu anda ona bakıyordum. Sahi, bu kız neye gülmemeye çalışıyordu?

"Alparslan?"

Ve bana neden adımla sesleniyordu? Tepki vermediğimi görünce bir şeyler anlatmaya çalışırcasına kaşlarını kaldırdı. Benden bir şey bekliyor gibi görünüyordu fakat yüzünü izlerken neler olduğuna odaklanamıyordum.

"Alp?" dedi bu kez. "Hayatım iyi misin?"

Gözlerimi gözlerinden ayırmadan mırıldandım. "Değilim."

Bakışlarında kahkaha parıltıları yanıp söndü. Gülmemek için yanaklarının içini ısırırken "Evet, dalıp gittin." diyerek onayladığını duydum. "Ama buraya dönsen iyi olur çünkü başka otele gitmemiz gerek."

Ne? Ne oteli?

Silkinerek kendime geldiğimde resepsiyonun önünde olduğumuzu fark ettim. Görevli kadın Defne'yle muhabbet ediyordu, çaktırmadan bir bakış attığında onun da bana gülmemek için zor durduğunu anlamıştım. Hay sikeyim... Biz ne ara resepsiyona gelmiştik ki?

"Neden başka otele gitmemiz gerek?"

Elif bizi izleyen görevliyi gösterip "Boş odaları yokmuş." dedi. "Geç olmadan gidip diğer otellere-"

Rahat bir nefes alıp başımı iki yana salladım. "Hayır, gerek yok."

"Ne demek gerek yok?"

Rezervasyonumuz olduğunu söyleyemezdim ona. Odaları çoktan tuttuğumuzu öğrenirse hem evlilik oyununa neden ses çıkarmadığımı açıklayamayacaktım, hem de özel plaj bulamama yalanım ortaya çıkacaktı. Önce Elif'i buradan göndermem gerekiyordu.

Elindeki poşetleri alıp yere bıraktığımda yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. Defne'yi kucağına tutuşturup başımla lobideki koltukları işaret ettim kıza. "Siz şöyle geçin oturun, ben iki dakikaya geliyorum."

"Ama-"

"Hadi güzelim," diyerek omuzlarından tutup onu yönlendirdim. "Bir kere de sorgulamadan dediğimi yap, hadi."

İlginç bir şekilde bu kez sesini çıkarmadı. Elif kucağında bebekle lobiye yürürken tekrar görevliye döndüm. Otuzlu yaşlarda güleryüzlü bir kadındı, kocaman olmuş karnına bakılırsa doğurmak üzereydi. Defne'ye el salladığını görünce sırıtmadan edemedim. Bizimki ne yaptıysa iki dakikada kadını tavlamış olmalıydı.

Elif bebekle birlikte koltuklara otururken görevli tekrar bana döndü. "Bu arada, gerçekten çok üzgünüm. Az önce tek tek bugün çıkışı yapılacak oda olup olmadığına baktım ancak ne yazık ki-"

"Sorun değil." dedim gülerek. "Bizim rezervasyonumuz var zaten. Alparslan Yılmaz adına."

Bu durum benden çok kadını sevindirmişti. Tekrar bilgisayara dönerken "Afedersiniz, hemen bakıyorum." dedi hevesle. "Eşiniz rezervasyon olmadığını söyleyince isim sormak aklıma gelmemişti."

Nedense açıklama yapma ihtiyacı hissettim. "Evet, kendisinin haberi yok. Ee, şey, evlilik yıldönümümüz için sürpriz yapmak istemiştim de..."

"Öyle mi?" dedi şaşkın bir tebessümle. "Rezervasyon detaylarına eklemeyi unutmuşlar sanırım... Buyurun, bu oda anahtarınız." O sırada bakışları tekrar Defne'ye takıldı ve tekrar gülümsedi. "Bu arada, Defne için de animasyon paketi ekledim, hediyemiz olsun."

"Aslında gerek yoktu ama-"

Eliyle karnını gösterdi. "Minik Defne'den adaşına bir hediye olarak düşünün, lütfen."

Bebeğin bizim ufaklıkla adaş olacağını anlayınca hafifçe güldüm. Aslında animasyon paketine gerçekten ihtiyacımız yoktu, zira Defne animatörlerle pek içli dışlı değildi. Palyaçoları sevdiğini fark etmiştim fakat kostümsüz olan animatörlerden ürküyordu.

Yine de kadına karşı çıkacak cesaretim yoktu. Bizim üniversite tayfasındaki Aslı hamileyken birtakım travmatik olaylar yaşamıştım. Ona küçük b harfine benzediğini söylediğimde "Sen bana götten bacaklı mı diyorsun?!" diye bağırıp kafama bardak fırlatmasını unutamıyordum mesela... Bir keresinde de karnında Alien taşıdığını söylediğim için Küfür Ansiklopedisi'nde bile yer almayan küfürleri etmişti. Sonra da oturup ağlamıştı ve suçlu yine ben olmuştum.

"Öyleyse minik Defne'ye çok teşekkür ederiz." diyerek kadına şirinlik yaptım. "Bu arada, doğum yakın sanırım?"

"Bir ayımız kaldı." diyerek sırıttı.

"Umarım sağlıkla kucağınıza alırsınız." dedim anahtarı alırken. "Tekrardan teşekkürler, kendinize iyi bakın."

Kadının yanından ayrıldığımda telefonumu çıkartıp takvime bir ay sonrası için hatırlatma ekledim. Ardından mesajlara girip görevlinin adını ve adresini bulması için talimat verdim bizimkilerden birine. Sıradan bir insan için paranoyakça bir yaklaşım olabilirdi fakat senelerdir edindiğim deneyimler sayesinde yapılan iyiliklerden bile kuşkulanmam gerektiğini öğrenmiştim. Hem zaten hediyeleri karşılıksız bırakmamak gibi bir huyum vardı, kadının adresini de bu yüzden istemiştim. Bebeğini sağlıklı bir şekilde dünyaya getirirse minik Defne'ye ufak bir hediye göndermeyi düşünüyordum.

"Alparslan?"

Elif'in sesini duyunca elimde olmadan gülümsedim. Şaşkın bakışları elimdeki anahtarda geziniyordu, masmavi gözleri iyice irileşmişti. Kızı izlerken ne yaptığımı düşünmedim bile, elimi uzatıp burnundan makas aldım.

Sen adam olmazsın Alparslan...

Şaşkınlığı daha çok artarak bana baktığını görünce hiç bozuntuya vermeden Defne'nin burnundan da makas aldım. "Kalkın bakalım hanımlar. Odamız yedinci katta."

Bebeği kucağından aldığımda sessizce yerinden kalkıp poşetleri eline aldı. Önden buyur dercesine elimle yolu işaret ettim. İtiraf ediyorum, niyetim sadece centilmenlik yapmak değildi. Kıçını izlemeyi planlıyordum. Şevket yobazı kızına olabilecek en muhafazakar kıyafeti alabilmek için yırtmacı dize kadar olan bir elbise seçmekle hata etmişti. Zira yırtmaç az olunca elbisenin kumaşı yürürken kızın kalçalarının üzerinde geriliyordu. Ortaya keyifli bir görüntü çıktığını inkar edemezdim.

Hep birlikte asansöre bindiğimizde Elif'in elindeki poşetleri yere bıraktığını fark ettim. Sikik yüzüğü eski yerine takacağını anlayınca tadım kaçmıştı. İşte tam o anda karar verdim. Evet çok zordu ama hiç değilse şansımı denemem gerekiyordu, Elif'in tüm gün parmağında o yüzükle yanımda dolaşmasına katlanamazdım. Defne'yi sıkıca tutup bir adım kayarak aynı hizaya geldim kızla. Tam o yüzüğünü çıkarırken arkama yaslanıyormuş gibi sırtımı geriye attım...

...ve dengemi kaybettim.

Kucağımda bebekle ona çarptığımda Elif panikle Defne'yi tutmaya çalıştı. Yüzüğün hala elinde durduğunu görünce "Afedersin-" diyerek acımadan kızın üstüne bıraktım kendimi. Asansörün metal duvarıyla benim aramda ezilince boğulur gibi bir ses çıkarıp omzuma tutunmaya çalıştı. Ve nihayet, kahrolası şey elinden fırlayıp yere yuvarlandı.

"Çok pardon, çok-" diyerek telaşla Defne'yi onun kucağına bıraktım. Üzerinden çekildiğimde Elif büsbütün afallayarak bebeğe sarıldı. O daha ne olduğunu bile anlamadan yüzüğü yakalamak için yere çökmüştüm. Şansa bak ki tam yakalayacakken siktiğimin şeyine ayakkabım çarptı. Yüzüğün asansör boşluğundan aşağı yuvarlanışını zevkle izledim. Güç yüzüğünü Mordor'a götürüp Hüküm Dağı'ndan aşağı atmış gibi rahatlamıştım.

Görev başarıyla tamamlandıktan sonra "Hay sikeyim ya!" diyerek elimi alnıma vurdum panikle. "Elif ben çok, çok özür dilerim!"

"Ne?-" dedi yapıştığı yerden doğrulurken. Defne hayretle bizi izliyordu. "Yüzük aşağı mı düştü?"

Yüzüme acıklı bir ifade yerleştirip hastayı kaybettik diyen bir doktor edasıyla başımı salladım. "Maalesef..."

"Ah, hayır!" diye panikledi birden. Tamam, sevinmesini beklemiyordum ama kucağında Defne'yle birlikte yere çömeldiğini görünce sinirim bozuldu. Utanmasa yüzük düştü diye ağlayacaktı. "Düşmemiştir ya- Emin misin düştüğüne?"

"Özür dilerim, benim hatam..." diye homurdandım. "İlk fırsatta aynısından alacağım, söz veriyorum."

Büsbütün telaşlandı. "Olmaz, o zamana kadar yüzüksüz dolaşamam. Ben gidip aşağıdaki görevlilerle konuşayım. Belki asansörü kapatıp boşluktan yüzüğü almama izin verirler-"

"Elif bir iki gün bekleyemez misin gerçekten?"

"Peki ya babam sorarsa ne diyeceğim?" diye sızlandı. "Plaja gittim, oradaki otelin asansöründe düşürdüm mü?"

Ne yani, babası kızmasın diye mi yüzük takıyordu? Şaşkınlıkla ona bakarken bastırmaya çalıştığım kuşkularımın su yüzüne çıktığını hissettim. Elif ailesinin zoruyla evlendiriliyor olabilir miydi? Severek ve isteyerek evlendiğini onaylarken yalan söylemiş olması mümkün müydü?

Bu fikir zihnimin ilkel kısmı tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. Mantıklı olan tarafsa bunun hepimizi bir çatışmanın içine sürükleyeceğini görebiliyordu. Zira Elif'i istemediği biriyle evlendirmelerine göz yumamazdım. Öte yandan, bunu yapmamın tek yolu onu ikna edip çiftlikten kaçırmak olurdu fakat o zaman da kızla evlenmem gerekirdi.

Elif benimle evlenmeyi kabul etse bile onunla asla evlenemezdim. Asla. Evet, hislerimi ben çözemiyordum fakat ona arabayla çarptığımda bile aklım çıkmıştı. Benim için evlilik, ancak kaybetmeyi göze alabileceğim biriyle mümkün olurdu. Çocuk sahibi olup bir aile kurmayı asla istemeyeceğim, zamanla kapılmayacağıma emin olduğum bir kadınla...

"Tamam, ben birazdan inip görevlilerle konuşurum." dedim başımı sallayıp. "Merak etme, yüzüğü oradan alamasak bile bugün içinde sana aynısından alırım. Çiftlik dışındayken yüzüksüz dolaşman doğru olmaz."

Nezaketle gülümsedi bana. "Teşekkür ederim Alparslan Abi. Sen de olmasan..."

Asansörün kapısı açılınca konuşmayı kesip kucağında bebekle dışarı çıktı.

-*-

Kahrolası şeyi asansörden çıkarttırmak tahmin ettiğimden de uzun sürdü. Bir buçuk saatlik beklemenin ardından yüzüğü alıp tekrar odaya çıktım. Elbette kıza götürüp verecek değildim, akşama kadar yüzüksüz kalmak onu öldürmezdi nasılsa.

Üzerimi değiştirip odadan çıktığımda otele gelişimizin üzerinden neredeyse iki saat geçmişti. Bir işe ters başlayınca devamında da her şeyim ters gidiyordu zaten. O yüzden aşağı modum düşük bir halde inmiştim. Fakat plaja geçtiğimde fikrimi değiştirdim; burada hiçbir şey ters gidemezdi. Zira cennete gelmiştim.

Evet, bu kahrolası çiftlik macerası yüzünden bikinili hatunlar benim için artık ancak cennette bulunabilecek bir şeydi. Haftalardır rahibe kılıklı dört kızla kala kala normal hatunların neye benzediğini unutmuştum. Belki de kıza duyduğum ilginin sebebi de buydu. Mersin'e geldiğimizden beri seks yapmamıştım, çiftlikteki seksapelite oranının düşüklüğü de göz önüne alınınca Elif'i fazla abartmış olabilirdim. Hatta bence kesinlikle sebep buydu. Yokluktan abartıyordum kızı, bu da İstanbul'a dönüp sürekli normal hatunlar görmeye başlayınca onu unutacağım anlamına geliyordu.

Bu fikir resmen içime serin su serpti. Daha büyük bir keyifle havluyu boynuma atıp taş merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Bir yandan benimkileri ararken diğer yandan da çaktırmadan etrafı süzerek gözlerimi doyuruyordum. Sol tarafımdaki şezlongda 90B bir Rus üstsüz güneşleniyordu. Onun hemen aşağısındaki şezlongda yüzüstü uzanmış siyahi bir squad mucizesi vardı. Sahil tarafına baktığımda iki yabancı hatun çarptı gözüme. Şezlongda yatan pek ilgi çekici değildi ama ayakta duran hatunun memelerine bakarken buraya Defne ve Elif'le geldiğime pişman olmaya başlamıştım. Tek gelmiş olsaydım öyle ya da böyle bu hatunu götürürdüm.

İç çekerek kızı izlerken başındaki şapkayı hafifçe geriye attı. Yüzü ortaya çıktığında 'Hayır, götüremezdim.' dedim içimden. 'Eğer plaja tek gelmiş olsaydım bu hatun burada değil, çiftlikte olurdu.'

Çünkü Elif'ti bu.

Kırmızı bir bikini vardı üzerinde. Sudan yeni çıkmış olacak ki saçları ıslaktı. Eline bir havlu alıp başını öne eğince bikinisinin kenarlarının göğüslerinde baskı yarattığını fark ettim. Sonra saçını kurutmaya başladı ve manzara daha da fena hale geldi. Sikeyim ya...

Ne diye böyle bir bikini almıştı ki kendine? Çok fazla dikkat çekiyordu, rengi kadar şekli de dikkat çekiciydi. Alt kısmı normaldi ama belini çapraz saran iki ince kuşak bikiniyi daha seksi hale getirmişti. Üst tarafıysa, kahretsin ki, önden bağlamalıydı. Gerçekten oradan mı bağlanıyordu yoksa o kısım süs müydü bilmiyorum ama tüm gün boyunca o kuşağı bir ucundan çekip açmayı düşüneceğimi biliyordum.

Fakat bazı şeyleri erkek olmakla bile açıklayamazdım. Örneğin nasıl oluyordu da onca Rus'un ve çıplak güneşlenen kadının arasında radarıma göçmen kızı takılabiliyordu? O olduğunu bile bilmeden, üstelik taa merdivenlerin en tepesinden kitlenip kalmıştım kıza. Bir plaj dolusu yarı çıplak kadının arasında bile tercihim ondan yana mı oluyordu gerçekten?

Belki de kız gerçekten çok dikkat çekiciydi... Bu düşüncenin yarattığı panikle başımı çevirip etrafa bakındım ama şükürler olsun ki, elli metre öteden hatuna kitlenip kalan tek sapık bendim. Etraftaki erkekler başka kadınları kesmekle meşguldü.

Birkaç basamak daha inince bu durumun onun etrafındaki erkekler için geçerli olmadığını fark ettim. Şu sol çaprazındaki şezlongda yatan ayı kızın memelerine bakıyordu mesela. Üstteki dört şezlonga yayılmış piçler götünü kesmekle meşguldü, şu yan taraftaki kadın da lezbiyen falandı galiba çünkü o da memelere kitlenmişti. Üstelik nereden baksan iki saattir plajdaydı bu kız. Siktiğimin yüzüğü yüzünden şu ortamda hatunu yalnız bırakmıştım.

Adımlarımı hızlandırırken Defne'nin kıza şezlongun altına düşmüş bir şeyi işaret ettiğini gördüm. Ne yazık ki Elif tam da korktuğum şeyi yaptı. Dizlerinin üzerine çöküp ellerini yere koyarak kafasını şezlongun altına eğdi. Kolunu uzatırken hafifçe belini bükünce elimi yumruk yapıp ısırasım geldi. Bu esnada arkadaki dörtlünün birbirini dürtmeye başladığını gördüm. Yavşakların hangi pozisyonu hayal ettiğini tahmin etmem zor olmamıştı.

İşte o an, hayatımda ilk kez abimle empati kurdum.

Merdivenlerden atlayıp bizim şezlongun yanına gitmem beş saniye falan aldı sanırım. Bu esnada Elif kolunu şezlongun altına uzatmaya çalışıyordu, geldiğimi fark etmedi bile. Kızı kolundan tutup tek hamlede ayağa kaldırdığımda dudaklarından hayret dolu bir nida döküldü.

Sakin ol Alparslan. Abini örnek almanın sırası değil, sakin ol...

"Ne yapıyorsun sen?"

"G-gözlük..." dedi şaşkın şaşkın. "Defne'nin gözlüğü aşağı düşmüştü de..."

"Yahu gözlüğün sırası mı şimdi?" diyerek Defne'yi şezlongdan alıp kucağına tutuşturdum. "Siz niye denizde değilsiniz?"

"Yeni çıktık aslında..."

Fark etmiştim. Vücudundan süzülen su damlalarını fark etmemek imkansızdı zaten.

"Tamam geri girin." diyerek kızı sahile doğru iteledim. "Deniz deniz diye tutturdunuz, gelince de denize girmiyorsunuz..."

"İyi de biz-"

"Yok öyle yağma!" dedim saçmalamaya devam ederek. "Madem onca yol geldik, akşama kadar o denizden çıkılmayacak. Yürü hadi."

Elimle suyu işaret ettiğimi görünce inanamıyormuş gibi bir bakış attı bana, ardından Romence bir şeyler mırıldanarak denize doğru yürümeye başladı. Onlar uzaklaşırken omzumun üstünden arkadaki dörtlüye baktım. Kızın arkasından bakarken birbirlerine bir şeyler söylüyorlardı.

Dudak hareketlerinden ne söylediklerini anlayınca gözüm döndü resmen. Az kalsın üstlerine atlayacaktım, son anda frenlemiştim kendimi. Elif'le Defne yeteri kadar uzaklaşınca devasa güneşliği tutup aniden arkaya eğdim. Manzarayla aralarında perde yarattığımda şaşkınlıkla bana döndüler.

"Ne oluyor?"

"Bu plajdan sağ salim çıkmak için bir dakikanız var." dedim sakince. "Yoksa anlattığınız o fantezileri teker teker üstünüzde denerim."

"Galiba bir yanlış anlaşılma-"

"Elli saniye!"

"Kardeşim sen manyak mısın?" diyerek diklendi bir tanesi. "Ne fantezisinden bahsediyorsun?"

Kurdukları cümlelerden birini özetleyince sesini kesti. Diğer üçü ne yapalım der gibisinden birbirine bakınırken "Otuz saniyeniz kaldı." diye hatırlattım. "Havlularınızı alıp siktirin gidin çabuk."

Onları böyle gönderebileceğimi sanmıyordum. Vücudumdaki bandajlardan yaralı olduğumu anlamışlardı, üstelik onlar dört kişiydi. Muhtemelen buna güvenerek artistlik taslamaya çalışacaklardı.

İçlerinden biri tam da düşündüğüm gibi ayağa kalkıp cevap verdi bana. "Gitmezsek ne olur?"

"İçinizden birine, muhtemelen sana, yumruk atarım." diye açıklamaya başladım. "Sonra dördünüz bana dalarsınız ve bu siktiğimin dikişleri patlar. Tabi o esnada şu merdivenin tepesinde gördüğünüz abileriniz de size dalar." Ufuk'a gelmesi için el ettim. "En iyi ihtimalle kemikleriniz kırılmış olarak buradan ayrılırsınız. En kötü ihtimalle de gidip dikişlerimi yeniletir, sonra da dördünüzü üst üste koyup-"

"Tamam." dedi en uçta oturan. Ardından havlusunu alıp ayağa kalktı. "Tamam, gidiyoruz. Siz de kalkın beyler hadi, belaya bulaşmaya değmez."

Grubun lideri oydu sanırım, diğerleri hiç ikiletmeden dediğini yaptılar. Durduk yere tahrik etmemek adına hiçbir şey söylemedim ben de, kenara çekilip gitmelerine izin verdim. Üstten üstten konuşmuştum fakat ben de en az onlar kadar olay çıkmasından çekiniyordum. Arabada Elif'e kıskançlık hakkında onca nasihat verdikten sonra yapmak isteyeceğim en son şey plajda adam dövmekti. Dörtlü merdivene yönelip yukarı çıkarken yanıbaşımda Ufuk'un sesini duydum.

"Abi peşlerinden gidelim mi?"

"Gerek yok-" diyerek döndüm fakat korumaları görünce duraksadım. Onlar yukarıda dururken durumu yadırgamamıştım ama plajın ortasındayken garipliği fark etmemek olanaksızdı. Diğer insanlar da fark etmiş olacak ki, etraftaki tüm gözler üstümüze çevrilmişti. Manyak heriflerin plaja takım elbiseyle geldiğini düşününce çok doğal bir tepkiydi bu.

"Ulan bu kılık kıyafet ne?" dedim gülmemeye çalışarak. "Geçmişsiniz bir de güneşin altına... Oğlum siz niye kendinizden bu kadar nefret ediyorsunuz?"

"Abi oradan her yeri görebiliyoruz diye şey ettik."

"Ufuk Allah aşkına gidin çıkarın şu takım elbiseleri, dikkat çekmeyecek bir şeyler giyin."

"Ne giyelim abi?"

Kinayeli cevap vermemem gerekiyordu. Bu manyakların neyi ciddiye alacağı belli olmuyordu çünkü. Yarım saat sonra plajda dansöz kostümlü ve tabancalı herifler görmek istemiyordum.

"Plajdaki diğer erkekler gibi giyinin." diye izah ettim tane tane. "Şort tişört falan işte."

İşkenceyi bu kez Serhat devraldı. "Peki silahları nereye koyacağız?"

"Bak şu an dilimin ucuna gelen cevabı hepiniz biliyorsunuz. Onu bana söyletme Serhat, oldu mu? Söylemek sorun değil de, ciddiye alıp yaparsınız diye korkuyorum."

Tedirginlikle birbirlerine baktılar. "Anladık abi..."

"Ayrıca dördünüz birden dikilmeyin orada, ikişer ikişer nöbetleşe bekleyin. Mümkünse gölge bir yerde. Değilse de durduğunuz yere şu sikindirik şeylerden götürüp gölge yapın."

"Emredersin abi."

Onları tanıdığım için durumu iyice izah etme gereği duyuyordum. "İki kişi nöbet tutarken diğer ikisi serbest, denize falan da girin. Tamam mı?"

Büyük bir ciddiyetle kafa salladılar. "Gireriz abi."

Bunu çatışmaya gireriz der gibi bir tavırla söylediklerini görünce pes ettim. Başımla ufak bir işaret yaptığımda arkalarını dönüp koşar adımlarla uzaklaştılar. Bazen bu dörtlüyle mücadele etmek terörle mücadele etmek kadar zor oluyordu. Behram Abi korumaları denileni eksiksiz yap, denilmeyen hiçbir şeyi yapma düsturuyla çalıştırdığı için zamanla otokontrol mekanizmalarını kaybediyorlardı. Sırf birey olmanın bilincini yeniden kazanabilsinler diye dördüne de aylardır felsefe kitapları okutuyordum. Henüz gözle görülür bir değişim yaşanmamıştı ama belki de eksponansiyel bir gelişim gösteriyorlardır diyerek avutuyordum kendimi. Belki de bir noktada patlama yaşayacaklardır.

Dörtlü merdivenleri tırmanırken umutlarımı yarına saklayıp denize doğru yürümeye başladım. Çocuklara söylememiştim ama otelde başkaları da vardı bizimle birlikte, bu yüzden kafam rahattı. Aksi taktirde kalkıp da plaja gelmezdim zaten. İstanbul'da işler hala çok gergindi, daha bir hafta önce baskın yemiştik, bu koşullarda dört korumayla tatile gidecek kadar aptal değildim.

"Aypasaaaan!"

Başımı çevirdiğimde Defne'nin neşeyle bana el salladığını gördüm. Kollukları sayesinde suyun üzerinde duruyordu. Birkaç kez ona yüzme öğretmeye çalışmıştım ama bu konuda çok başarılı bir eğitmen sayılmazdım. En azından Defne için... Suyun içinde çırpındığını görünce paniğe kapılıyordum, her seferinde dayanamayıp onu kurtardığım için pek ilerleme kaydedemiyorduk.

Bakışlarımı bebeğin yanında duran kıza çevirdiğimde tepem ufaktan atar gibi oldu. Dediğim gibi beni suyun içinde bekliyorlardı ancak bulundukları yer Elif'in dizinin biraz üstündeydi. Kırmızı bikinisiyle ikaz bayrağı gibi dikildiğini görünce kendi kendime homurdandım. Ulan göçmen kızı...

Suya girdiğimde beklemeyi bırakıp bebekle birlikte derine ilerlemeye başladı. Arkasını dönünce plaja geldiğimden bu yana ilk kez olumlu bir detayla karşılaştım. Bikinisindeki sikik şeritler tam da bel gamzelerinin üstüne gelecek şekilde konumlanmıştı. Gerçi gamzeleri açıkta olsa bile diğer erkeklerin ona odaklanacağını sanmıyordum.

Mesela az ileride deve güreşi yapan adamlardan biri kızın kalçalarını süzmekle meşguldü. Elif kalçasına kadar suya batınca da bakışlarını göğüslerine çevirdi. Bizimkiler onlara yetişmem için aheste aheste ilerlediğinden herif rahat rahat dikizliyordu. Kızın kendi başına suya giremeyeceğini anlayınca daha fazla dayanamadım ben de, öne atılıp aradaki mesafeyi hızla kapadım. O sırada Elif bir şeyler söylemek üzere bana dönmeye hazırlanıyordu. Dönemedi.

"Alparslan A-"

Kızı kafasından tutup suya gömdüm.

Defne neşeyle kahkaha atarken nihayet huzura ermiştim. Tabi bu yeterli değildi. Bir kolumla Defne'yi sürüklerken diğer elimle de Elif'i ensesinden tutup daha da derine çekmeye başladım. Deniz sığ olduğu için derine gitmek uzun sürüyordu fakat güvenli bir noktaya ulaşmadan kızı bırakırsam çıktığı yerde benimle didişmeye başlayacağının farkındaydım. Bu yüzden bileğime attığı cırmıkları umursamadan ilerlemeye devam ettim.

Nihayet güvenli bölgeye vardığımda Elif bileğime saldırmayı bırakıp suyun altında belime tutundu birden. Tırnaklarını tenime geçirince vücudumun baştan aşağı karıncalandığını hissettim. Hay sikeyim ya...

Kızı bileklerinden tutarak belimdeki ellerini çekmeye çalıştım telaşla. Kafası serbest kalınca vücudunu yukarı doğru gerip kendini yüzeye itti. Bunları biliyordum zira bileklerini tuttuğum için dip dibe sayılırdık, sudan çıkarken saçlarının karnıma sürtündüğünü hissetmiştim. Bedeninin de...

Bir an sonra Elif nefes nefese yüzeye ulaştı. Saçları ıslak bir perde gibi önüne döküldüğü için yüzünü göremiyordum. Onları yüzünden çekemiyordu zira kızın bileklerini hala bırakmamıştım. Bedeni bedenime yaslanınca sıcaklığı karşısında nefesim kesilmişti resmen.

Elif hışımla bileklerini çektiğinde aklım başıma geldi. Ufak bir kahkaha atarak kızı omuzlarından tutup kendimden uzaklaştırdım. Kafasını arkaya atarak suya sokup saçlarını yüzünden çekti önce. Yeniden doğrulduğunda öfkeli parıltılar yanıp sönüyordu gözlerinde, saldırmaya hazırlanıyormuş gibi duruyordu.

Fakat umarım bunu denemezdi. Olur da beni suya batırmaya çalışırsa elimi kolumu nereye koyacağım tahmin edemezdim. Suda boğuşmak hafife alınacak bir eylem değildi. Çırpınırken kendimizi son derece tehlikeli pozisyonlarda bulabilirdik.

"Sakın yapma..." diyerek geriledim. "Bak ben yaralıyım."

Bunu duyunca hayret ve öfke karışımı bir kahkaha attı. Nedense daha da öfkeli görünüyordu şimdi. Elini hışımla suya vururken "Yapmayacağım zaten!" diyerek bana çıkıştığını duydum. "Yaralı olmasan da yapmam! Çünkü ben nerede durmam gerektiğini bilirim!"

Mideme yumruk yemiş gibi hissettim. Verdiği cevaptan ziyade sesine gizlenmiş 'senin aksine' tınısı çarpmıştı beni. Hayatımda ilk kez bir kadın tarafından haddimi aşmakla itham ediliyordum ve bu aşk kitaplarında olduğu gibi erkekler üzerinde olumlu etki yaratan türden bir şey değildi.

Normal bir erkek bu şekilde püskürtüldüğünde ona bunu yapan kadının ne kadar ahlaklı ve erdem sahibi olduğunu düşünüp hayranlık duymazdı. Çünkü bizler de insandık. Kovalamayı severdik ama yalnızca kaçan kadın yakalanmayı istediği zaman. Zaten gerçekten kaçan birini kovalamak için ya sapık olmak gerekirdi, ya da köpek. Bense bunlardan ikisi de değildim. O yüzden Elif arkasını dönüp sahile yüzmeye başlayınca arkasından gitmedim.

Sanırım bunda gururumun kırılmış olması da etkiliydi. Çünkü kız beni bildiğin fırsatçı olmakla itham etmişti. Eğer bunu yapan o değil de başka bir kadın olsaydı peşinden gidip onunla alay eder, benim için bir fırsat olduğunu da nereden çıkardın gibisinden bir imayla benzer şekilde gururunu kırardım.

Fakat Elif'e saldırmak istemedim çünkü içten içe haklı olmasından korkmuştum. Acaba sahiden de öyle mi davranmıştım? Evet, bileklerini bırakmam biraz uzun sürmüştü ama niyetim onu sıkıştırmak değildi. O an sadece... Düşünememiştim?

Evet, sorun tam olarak da buydu. Ben bu kızın yanındayken düşünemiyordum ve bu giderek can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı. Buradan ayrılmam gerekiyordu. Söz yüzüğünü asansöre düşürmeler, kıza baktılar diye milleti plajdan kovmalar, sanki üzerinde söz hakkım varmış gibi onu kıskanmalar... Ne yapıyordum ben amına koyayım ya? Sikerler Elif'i de, söz yüzüğünü de. Tek derdim elin eserekli kızıydı sanki...

Defne'nin kolumu çekiştirdiğini hissedince yanımdaki bebeğe baktım. Eliyle eğilmemi işaret ediyordu bana. İç çekerek başımı eğilince uzanıp yanağıma bir öpücük kondurdu, ardından alt dudağını sarkıtıp kafasını yana eğdi.

"Aypasaan üsüülme..."

Elif gitti diye üzüldüğümü sanıyordu galiba. Ulan Defdef... Normal zamanlarda nankör itin tekiydi ama yine de kötü gün dostuydu bu velet. Şimdi de şirinlik yaparak beni mutlu etmeye çalışıyordu. Suratındaki sevimli ifade karşısında kendimi tutamayıp gülmeye başladım.

"Kim üzülüyormuş eşek sıpası? Gel hadi sana yüzme öğretelim..."

"AYIIIY! DEDEM ÖÖLETECEK BANA!"

"Ne demek dedem öğretecek? Ben sana yüzme öğretmeyi beceremiyor muyum?"

Başını salladı nankör it.

-*-

Uzun bir yüzme öğretme çabasının ardından bu kez de başarısız bir şekilde sudan çıktık. Defne hala öksürüp tıksırıyordu, bense epey yorulmuştum. Saat muhtemelen dörde falan geliyordu. Sabahki niyetim saat beşe kadar denize girip sonra da tatil yöresini dolaşmaktı fakat vazgeçmiştim. Doğruca çiftliğe dönmek en hayırlısı olacaktı.

"Eyyiiiff!"

Başımı çevirdiğimde kızla göz göze geldik. Bikinisinin üzerine kadınların denizde giydiği şu ince elbiselerden giymişti, başında şapkasıyla şezlongda oturuyordu. Fakat asıl garip olan yüzündeki canayakın tebessümdü. Benim gülmediğimi görünce bir de mahcubiyet eklendi bu ifadeye. Nedense bu durum daha çok canımı sıkmıştı. Kucağımda bebekle kızın yanına yürürken arkamda başka bir kadının sesini duydum.

"Alparslan Ahıskalı hala Mersin'de, ha?" dedi kahkaha atarak. "İnanmıyorum, resmen kandırıldık!"

Hay sikeyim...

Seçil'di bu, cemiyetten bir hatun... Arkama dönüp bakınca 'hatunlar' diye düzelttim, zira yanında üç kız daha vardı. Dört de olabilirdi, emin olamıyordum zira o esnada Seçil üzerime atlamıştı. Kollarını boynuma dolayıp sımsıkı sarılırken aramızda bir bebek olduğunun farkında değildi sanırım. "Seçil, bebek..." dedim geri çekilmeye çalışırken. "Bebek ezilecek, dur..."

Defne öfkeli bir ses çıkararak beni onayladı. Neyse ki Elif yetişti imdadımıza. "Gel Defne böyle..." diyerek bebeği aramızdan ustalıkla çekip aldığını hissettim. Aradaki engel kalkınca Seçil iyice yaslandı bana. Bir anlığına içimden geri çekilmek gelmişti fakat kendimi durdurdum. Normal koşullarda böyle bir şeye nasıl tepki veriyorsam şimdi de öyle yapmam gerekiyordu. Özüne dön, Alparslan.

Şükürler olsun ki bunu başardım. Aynı şekilde ona sarılınca dudaklarını kulağıma dayayıp "Özlemişim seni." diye mırıldandı Seçil. İma ettiği şey gayet açıktı fakat cevap vermeden önce omzunun üzerinden diğer kızlara göz attım. İçlerinde daha güzel bir hatun göremeyince "Fark ettim." diye mırıldandım kıza. "Bir ara hasret giderelim."

"302 numara, yarım saat sonra." dedi net bir şekilde.

Normal koşullarda ben bu daveti geri çevirmezdim. Gerçi şimdi de geri çevirmem için bir sebep yoktu. Elif'le Defne'yi Behram Abilerle gönderip çiftliğe onlardan sonra gidebilirdim. Hatta hiç gitmesem de olurdu. Birkaç gün burada takılır, sonra da doğruca İstanbul'a geçerdim. Bu saçmalığı uzatıp durmanın bir anlamı yoktu, hele ki kız bana haddimi bildirmişken... Tam şu anda onu sonsuza dek hayatımdan çıkarma şansım vardı.

"Maalesef Seçil, birazdan şehre döneceğiz."

Allah belanı versin, Alparslan.

-*-

Hemen şehre dönememiştik. Kızlar geldikten sonra Elif yanımızda fazla durmamış, Defne'yi bana bırakıp biraz yüzmek istediğini söyleyerek denize gitmişti. Mecburen biz de Seçillerle birlikte oturuyorduk. Az önce onları tanıyan iki tane dallama daha aramıza katılmıştı. Birini İstanbul'dan tanıyordum, Cazzabell'de takılan Meriç isimli adı gibi bir herifti. Diğeriyse buralıydı sanırım, Onur isimli bir lavuktu ve kasım kasım kasılmasından hiç hazzetmemiştim.

"İki haftadır bu projeyle yatıp kalkıyorum." diye söylendi Seçil. "Baksana, plaja bile laptopla geliyorum. Hazır buradayken sana birkaç şey sorsam olur mu? CAD programlarından pek anlamıyorum da..."

"Bir göz atarım ama yardımım dokunur mu bilemem." diyerek geçiştirdim hatunu. "AutoCAD kullanmayalı epey oldu."

"Yoksa sen de Seçil gibi mimarsın mısın?"

Onur dallamasıydı konuşan. Bir şey dememe fırsat kalmadan Meriç iti gülerek lafa karıştı. "Yok ya, Alparslan Abi maf-"

"Makina Mühendisi." diye tamamladım. Amına koduğumun salağı mafya diyecekti bildiğin. Neyse ki karşısındaki dallama da en az onun kadar salaktı, kankasının pot kırdığını fark etmedi bile. Mühendislik de pek ilgisini çekmemiş olacak ki muhabbet etme çabasına son verip biraz yüzeceğini söyleyerek şezlongdan kalktı. Dallamanın gidişiyle birlikte ortamdaki seviye bir parça yükselmişti.

"Aypasaaan!"

"Efendim prenses?"

Başını denize çevirip homurdandı. "Eyyifff aaniii?"

"Bak, orada yüzüyor." dedim epey ilerilerdeki bir noktayı göstererek.

"Deeelmiçek ni?"

"Birazdan gelir Defne. Hadi sen kolanı iç, bak bir daha zor bulursun onu benden söylemesi..."

Hevesle elindeki cam şişeye sarıldı. Normalde kola içmesine izin vermiyorduk fakat Elif yüzmeye gidince o kadar huysuzlanmıştı ki kolayla gönlünü almaya çalışıyordum. Aslında huzursuz olmasının sebebi Elif'in yokluğu değildi, birlikte oturduğumuz kızların varlığı onu tedirgin ediyordu. Onu alıp diğer şezlonga geçsem sorunun çözüleceğine emindim.

Fakat bu geçici bir çözüm olacaktı. Hiç değilse benim yanımdayken insanlardan korkmamayı öğrenmesi gerekiyordu. Onun yaşındaki çocuklar genelde arkadaş canlısı olurdu ama Defne kendi yaşıtlarından bile rahatsız oluyordu. Onun bu ürkekliği karşısında bazen çok çaresiz kalıyordum.

"Defne seninle biraz oyun oynayalım mı?" dediğini duydum Çisil'in. "Kumdan kale yapalım istersen, ne dersin?"

Kızın ona elini uzattığını görünce dudağını bükerek geri çekildi. "Ayıııy..."

Çisil sevecen bir tebessümle elini indirirken Aleda'nın gözlerini devirdiğini fark ettim. Geldiğinden beri gözünü ayırmadığı tabletini kapatıp şezlongdan kalktı. "Abla ben odaya çıkıyorum, şarjı azaldı bunun."

"Kızım bari plajda bırak şunu!"

"Bırak Açelya, gitsin." diyerek güldü Seçil. "Yarım saattir dışarıda resmen, bu kadar sosyallik bünyesine ağır gelmiştir."

Aleda küçümser bir bakış attı kıza. "Sosyallik değil de aptallık bünyeme ağır geliyor Seçil. Nefes alamıyorum senin yanında."

Aramızdan geçip giderken gülmemek için kendimi zor tuttum. Onunla birlikte Meriç de ayaklanmıştı, kızın peşine takıldığını görünce iç çektim. Ne diye kendi zeka seviyesine uygun hatunlara yürümüyordu ki? Aleda denen suratsız bücür ezip geçerdi bu puştu.

"Alparslan Abi?"

Ufuk'un birkaç metre ötemizde dikildiğini görünce Defne'ye dönüp uslu uslu ablalarının oturmasını söyleyerek ayaklandım. Zaten huysuzluğu azalır gibi olmuştu, cam şişedeki kolasını içerek sessizce denizi izliyordu. Korumayla birlikte biraz daha yürüyüp kızlara sırtımı dönerek konuştum.

"Ne oldu Ufuk?"

"Babam aradı az önce," diye girdi lafa. İçimde ufak bir endişe filizlenmişti. "Çiftliğe gelmeyin, bu gece orada kalın diyor abi."

Siktir... Behram Abi'nin böyle bir haber göndermesi pek hayra alamet değildi. Çiftlikte korumalar dışında sadece yengemle Behram Abi vardı. Semerci piçleri biz yokken tekrar baskına gelmiş olabilir miydi?

"Sebep?"

"İzzet Abiler bu akşam Bayraktar'la görüşmeye gidecekmiş. Oradaki durum sonuçlanana kadar otelde kalın da bir terslik olursa adamlar sizi eliyle koymuş gibi çiftlikte bulmasın demiş babama."

"Yengem peki?"

"O da şehirdeki bir otele geçmiş," diye cevap verdi. "Ama bizim çocuklar yanında abi, merak etme sen."

Yengem konusunda içimi rahatlatan şey de buydu zaten. Yine de bu hiç iyi olmamıştı. Elif'le bir gün daha burada vakit geçirmek istemiyordum.

"Tamam Ufuk, git sen hadi."

Koruma merdivenlere doğru koştururken başımı çevirip denize baktım. İlk gördüğüm şey elbette Elif olmuştu, üstelik o da bu tarafa bakıyordu. Yüzmeyi bırakıp daha da yakına gelmişti, su beline kadar falan geliyordu artık. İşin kötü yanıysa Onur denen dallama kızın yanına gitmişti. Sikeyim ya... Bu plajdan adam dövmeden çıkamayacak mıydım ben?

"Defne yapma- AYYY!"

Seçil'in feryadını duyunca arkama dönüp baktım ve son derece can sıkıcı bir manzarayla karşılaştım. Defdef kola şişesini kızın bilgisayarına dökmüş, elinde neredeyse boşalmış şişeyle şaşkın şaşkın Seçil'e bakıyordu. Diğer kızlar koştururken "Projenin yedeğini bile almamıştım henüz!" diye sızlandığını duydum kızın. "Ah Defne, bekleseydin Elif ablan gelecekti zaten..."

Ulan Defne... Seçil'in bu bahaneyle benden projesine yardım etmemi isteyeceğine emindim. Minik puşt yüzünden kızı geri çevirme şansım kalmamıştı resmen. Zaten abimlerin görüşmesi yüzünden gergindim, bir de bu hatunu çekmek zorunda kalacaktım.

"Defne ne yaptın sen?" diye söylenerek yanlarına yürüdüm tüm gerginliğimle. "Ben sana uslu dur dememiş miydim?"

Elindeki kola şişesini alıp çöpe fırlattım. Onu şezlongdan kaldırıp kucağıma aldığımda alt dudağını sarkıtarak başını panikle iki yana salladı. "Men yaaapmad-"

"Alparslan tamam kızma lütfen." diyerek araya girdi Seçil. "Elif gelsin diye tutturdu, ben de kızı çağırmak yerine aptal gibi birazdan gelecek diye geçiştirdim çocuğu. Benim hatamdı yani..."

Bunun da alçak gönüllülük yapası tutmuştu... Öte yandan bu şekilde hatalarının üstünü örterek Defne'ye iyilik yapmış olmayacağımı biliyordum. Psikoloğu ona hiçbir şey yokmuş gibi davranmamızı, travması yüzünden ayrıcalık göstermememizi söylemişti.

"Hayır Seçil, senin hatan değildi. Defne'nin hatasıydı ve kendisi şimdi senden özür dileyecek. Öyle değil mi Defne?"

Minik puşt başını iki yana sallayıp karşı çıktı bana.

"Alparslan gerek yok buna, çocuk bu sonuçta-"

"Seçil lütfen sen karışma!" diyerek kızı susturdum. Ardından ağlamaklı bir tavırla bana bakan canavara döndüm. "Hiç öyle dudağını büzme, hatalısın. Çabuk özür dile Seçil ablandan."

"Ayıııy!"

"Evet!" dedim kaşlarımı çatıp. "Elif yüzünden yaygara koparamazsın böyle, o kız sen her çağırdığında yanına gelmek zorunda değil. İstanbul'a döndükten sonra da mı böyle davranacaksın?"

"Eyyifff?"

"Elif bizimle İstanbul'a gelmeyecek." diye gerçeği söyledim ona. "Şimdi, ya Seçil'den özür dilersin. Ya da seni hemen İstanbul'a götürürüm ve Elif'i bir daha göremezsin."

Ve ağlamaya başladı. Allah kahretsin...

Hıçkırarak elini yüzüne kapatınca içimde bir şeylerin paramparça olduğunu hissettim. Sahi, İstanbul'a döndüğümüzde onu Elif'in yokluğuna nasıl alıştıracaktık? Haddinden fazla bağlanmıştı kıza. Eğer bu kadar çabuk alışacağını bilseydim en başta müdahale ederdim fakat artık çok geçti. Defne'ye unutturmamız gerekenler listesinde Elif de vardı artık.

Minik elinin tersiyle yanağını silerken onu bağrıma basmamak için kendimi zor tuttum. Dudağını büküp yardım dileyen gözlerle bana baktı önce. Tepki vermediğimi görünce Seçil'e dönüp gözyaşları içinde hıçkırdı.

"Ösüür di-"

"Hayır, Defne!"

Elif'in bağırdığını duyunca şaşkınlıkla arkama döndüm. Denizden yeni çıkmış olmalıydı, henüz kurulanmamıştı bile. Gözlerinde öfkeli alevler vardı bu sefer, ellerini sımsıkı yumruk yapmış gazap bulutu gibi üstümüze yürüyordu. Onun geldiğini görünce Defne'nin hevesle kollarını uzattığını gördüm. Bir şey dememe fırsat kalmadan Elif çocuğu kucağımdan çekip almıştı.

"Kimseden özür dilemeyeceksin!" dedi ufaklığın gözyaşlarını silerken. "Tamam mı Defne? Sen bir şey yapmadın."

Defne ağlayarak başını salladı. "Men yaabmadııv..."

"Yahu tamam, kapatalım artık şu konuyu!" diyerek söze karıştı Seçil. "Alparslan değer mi küçücük çocuğu ağlattığına? Proje ondan daha mı değerli? Canı sağolsun-"

Elif çıldırmış gibi bir kahkaha attı. "Hasta mısın sen ya? Çocuk bir şey yapmadı ki! O dökmedi kolayı senin bilgisayarına!"

"Ne yani sen cidden ona mı inanıyorsun?" diye şaşkınlıkla gözlerini açtı Seçil. "Elbette yapmadığını iddia edecek tatlım. Farkında mısın bilmiyorum ama o daha küçücük bir çocuk-"

Sonrasında olaylar çok hızlı gelişti. Elif'in Önce kıza doğru hamle yaptığını gördüm, kucağındaki bebeği fark etmiş olacak ki tekrar bana döndü.

"Alparslan Defne'yi tut!"

Ufaklığı kucağıma bıraktığında neler olacağını anlamıştım. Tam da tahmin ettiğim gibi bir an sonra kızın üstüne atılıp saçına yapıştı. Seçil'in başını topuzundan tutarak arkaya eğerken "Evet, o küçücük bir çocuk!" diye bağırdığını duydum. "Doğru düzgün konuşamıyor bile! Utanmıyor musun ona iftira atmaya?!"

Diğer kızlar kenara çekilmiş film izler gibi onları seyrediyordu. Onların müdahale etmeye niyetli olmadığını anlayınca aralarına girebilmek için Defne'yi şezlonga bırakmaya çalıştım. Hıçkırarak daha sıkı sarıldı boynuma, Elif'in kızın haddinden geldiğini görünce müdahale etmekten vazgeçmiştim. Ben Defne'yi sakinleştirmeye çalışırken Seçil "Ne iftirası be?!" diye bağırıyordu. "Alparslan yalan söylüyor bu kız!"

"Gözlerimle gördüm be!" diye kükredi Elif. "Çocuğun elindeki şişeyi tutup kendin bilgisayara devirdin! Zavallım şaşkınlıktan ne olduğunu bile anlamadı!"

"Yapmadım!"

"Yaptın! Çabuk özür dile çocuktan!"

"Yapmadım ya, deli miyim ben?!"

"Seçil kes sesini!" diye bağırdım kıza. Defne sesimi duyunca kucağımda irkilip daha çok ağlamaya başlamıştı. "Elif çocuğu al, uzaklaştır buradan. Gerisini ben hallederim."

Dinlemedi bile. Elif kızın saçına asılınca Seçil'in "Özür dilerim!" diye bağırdığını duydum. "İstediğin buysa özür dilerim, tamam mı? Rahat bırak şimdi beni ruh hastası!"

"Aferin!" diyerek kızı itip kendinden uzaklaştırdı Elif. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla yanımdan geçip şezlongdaki plaj elbisesini giyerken ona hiçbir şey söyleyemedim. Eşyalarını çantaya tıkıp omzuna astıktan sonra tekrar yanıma gelip Defne'yi sökerek aldı kucağımdan. Ardından yüzüme bile bakmadan dönüp yürümeye başladı.

-*-

Elif Defne'yle birlikte plajdaki duş kabinlerine giderken peşlerinden Ufuk'u göndermiştim. Seçil'e haddini bildirip onu plajdan göndermem zor olmadı. Kızlar apar topar peşinden koştururken Onur dallaması geldi yanıma. Denizden mevzuyu görmüş olmalıydı, önce kırmızı bikinili kızı nereden tanıdığımı, sonra da kızın adını sordu bana. Sabrımın son kırıntılarıyla başımdan defetmeye çalıştım ancak dallama o kırıntıları da diklenerek harcadı. Bugün bu plajdan adam dövmeden çıkamayacağımı anlayınca kaderime daha fazla karşı gelmek istemedim. Amor fati diyerek daldım piç kurusuna.

Dallamayı siktir ettikten sonra Ufuk'u arayıp bizimkilerin nerede olduğunu öğrendim. Elif'le Defne'yi bulduğumda sahil kenarındaki bir kafede kahkahalarla gülerek yemek yiyorlardı. Duştan sonra ikisi de plaj elbiselerini giymişti üzerine, saçları kurumuştu bile. Patates kızartmalarını ketçaba bulayıp birbirlerine yedirirken ara sıra bilerek yüzlerine bulaştırdıklarını fark etmiştim. Yanlarına gittiğimde ikisinin de burnu kıpkırmızıydı. Fakat ağlamaktan değil; ketçaptan.

Defne beni görünce "Deel!" diyerek hevesle yanına çağırdı. "Mamma yiyoss!"

Yanına gidip yanaklarından öptüm doya doya. "Yaa Aypasaan..." diye sırıtarak o da ketçaba bulanmış ağzıyla beni öptü. Bir yandan da patates tıkıştırmaya çalışıyordu ağzıma. Çocuklar çok çabuk affediyordu.

Fakat yetişkinler değil... Yanlarına geldiğimden beri Elif bir kez bile başını kaldırıp yüzüme bakmamıştı. Bocalayarak ona bakarken Defne "Aypasaan üttün çeetçap oomus!" diye seslendi bana. Hemen ardından Elif'in çatalının tabağa düştüğünü duydum.

"Ne oldu sana?"

Onun ayağa fırladığını görünce başımı eğip Defne'nin gömleğime baktım. Ketçap değil, kandı. Onur dallamasını döverken dikişlerim zorlanmış olmalıydı.

"Bilmem ki... Suya girince mi oldu acaba?"

Elif elimi tutup parmaklarımın üstündeki bereleri gösterdi. "Bu da dalgalarla boğuşurken olmuştur kesin."

Siktir...

"Noomus noomus?"

"Ketçap olmuş Defnecim." diyerek sırıttı Elif. "Biz gidip amcanın üstünü değiştireceğiz, sen de yemeğini şu abinle ye, olur mu?"

Kafenin girişinde duran korumayı işaret etmişti. Defne gösterdiği yere baktıktan sonra "Yufuuuk!" diyerek düzeltti onu. Sonra başka bir şeyi hatırlamış olacak ki dudağını sarkıttı. "Ama ama... Payaço?"

"Ne palyaçosu?"

"Animatörler gelmiş otele," diye cevap verdi Elif. "Kafeye geçerken uzaktan gördük, onların yanına gitmek istiyor."

"Bir dakika bekle..." diyerek durdurdum kızı. Arkamı dönüp kafenin çıkışına ilerlerken Ufuk'a el ettim. Koşar adımlarla yanıma geldi.

"Buyur abi."

"Otele animatör falan gelmiş. Kontrol ettiniz mi adamları?"

"Otelin çağırdığı adamları iptal edip animatörleri kendimiz bulduk abi."

"Peki ya palyaçolar?"

Utana sıkıla cevap verdi. "Onu bulamadık. Babam da şey dedi..."

"Ne dedi Ufuk?"

"Bulamıyorsanız siz yapın dedi." diyerek itiraf etti. "Biz de aramızda kura çektik, Serhat'la Aykut giydi kostümleri."

Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Behram Abi harbiden hiç acımıyordu bu çocuklara...

"Tamam o zaman, sen şimdi Defne'yle otur yemek ye. Sonra da birlikte animasyon zıkkımına gidin. Gösteri bitince de yukarı getirirsin çocuğu, anlaşıldı mı?"

"Emredersin abi." diyerek neşelendi. Defdef'le çok iyi anlaşıyorlardı zaten, bizzat şahit olmamıştım ama Ufuk'un onun yanındayken kahkaha attığını falan söyleyenler vardı. Abim bile hayrete düşmüştü bu durum karşısında.

Ufuk Defne'nin yanına gidince biz de Elif'le birlikte kafeden çıktık. Hava yeni kararmıştı, dalgalar huzur verici bir sesle sahile vuruyordu. Yan yana yürürken ikimiz de konuşmuyorduk, günlerdir sabaha kadar muhabbet edenler biz değilmişiz gibi bir suskunluk çökmüştü aramıza. Aslında söyleyecek çok şeyim vardı, en başta kendimi açıklamak isterdim fakat hem onun beni nasıl tanıdığının bir anlamı yoktu, hem de gurur dilimi bağlıyordu.

Evet, gurur. Bu kız hayatıma girdikten sonra gururumun farkına varmıştım. Çünkü gurur da bir yerde kalp gibiydi, kırılmadıkça orada olduğunun farkına bile varmıyordunuz.

Ben Elif'i tanıdıktan sonra bir kalbim olduğunun da farkına varmıştım.

"Ne zaman döneceğiz?"

Benimle konuştuğunu duyunca başımı ona çevirdim. Bakışları birkaç saniye boyunca yüzümde gezindi, kendi kendine bir şeyler mırıldandığını duydum. "La ce te gandesti?"

"Bugün burada kalacağız."

Şaşkınlıkla kaşlarını çattı. "Anlamadım?"

"Behram Abi aradı, bugün çiftliğe dönmemiz güvenli değil." diye izah ettim asansöre binerken. "Merak etme, ben arabada yatacağım."

"Hayır, ben onun için endişelenmedim. Gülendam Teyze çiftlikte-"

"Değil. Şehirdeki bir otele geçmiş o da."

"Peki neden çiftliğe dönmek güvenli değil?"

Başımı iki yana salladım. "Anlatamam."

Ağzını açıp bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sonra vazgeçti. Bakışlarım asansör kapısına takılınca yüzüne bakmadan konuştum. "Bu arada yüzüğün odada. Ben başında beklemedim, çıkarınca odaya bırakacaklarını söylediler."

Aramızda uzun bir sessizlik oldu. Bir şeyler söylemeye niyetlenip durmadan vazgeçtiğini fark etmiştim, kıvrandığı her halinden belliydi. Asansör kapısı açıldığında nihayet cesaretini toplayıp bana döndü. "Alparslan-"

"Abi." diye düzelttim dışarı çıkarken. "Alparslan Abi diyeceksin."

"Demeyeceğim."

Hafifçe kaşlarımı kaldırdım. "Anlamadım?"

"Çardakta yanıma geldiğinde de söylemiştim, sen benim abim değilsin." dedi çenesini inatla dikleştirerek. "Sırf öyle istiyorsun diye sana abi diyordum ama vazgeçtim. Kime ne diyeceğime ben karar veririm, Alparslan."

Ah, harika... Odanın önüne varınca kartı çıkarıp kapıyı açtım. Elif içeri geçerken ben de peşinden girdim odaya, kapıyı kapatırken sesim odanın karanlığında yankılanıyordu.

"Kimin bana ne diyeceğine de ben karar veririm, ufaklık."

"Alparslan..."

"Sen beni dinlemiyorsun musun?" diye söylendim. "Alparslan Abi diyeceksin bana-"

Bakışlarım komodinin üzerindeki muma takılınca duraksadım. Sadece komodinde değil, girişteki holün iki yanına sıralanmış onlarca minik mum vardı. Ve bir de gül yaprakları... Odadaki devasa yatağın üzeri baştan sona kırmızı gül yapraklarıyla kaplıydı. Hayretle içeri yürürken bazı yaprakların minik not kağıtlarına iliştirildiğini fark ettim. Yatağın üzerinde, komodinlerde, konsolda, tavana yapışmış kahrolası pembe balonların iplerinde bile not kağıtları asılıydı. Tam kafamın dibinde duran kağıtlardan birini açıp içinde yazanlara göz attım.

"Birlikte geçirdiğimiz her gün sana olan aşkım biraz daha büyüyor. Ömrümün sahibi, evladımın annesi, dünyanın en güzel sevgilisi, benim güzeller güzeli karıcığım; aldığım nefes seninle bulsun. Evlilik yıldönümümüz kutlu olsun."

Allah belanı versin, Alparslan.

✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧

Evdeki tadilatın ortasında gönderdim bu bölümü arkadaşlar, tadilat hala devam ediyor. O nedenle yeni bölümü en az bir hafta beklemeyin, zaten bu bölüm normal bölümlerin üç katı uzunluğunda oldu. Üç bölüm olarak sayın bunu. Umarım beklediğinize değmiştir.
Görüşmek üzere. :)

▪️Bölüme ekli videoyu YouTube kanalımda bulabilirsiniz. Tüm hikayelerimle ilgili videoları ya da şarkıları orada paylaşıyorum. Kanalın linkini buradan versem de tıklayamazsınız, Youtube'da "düşmüş melekler senfonisi" diye aratırsanız ilk sırada Trismegistus isimli bir kanalda yayınlanmış Gizlilik İzinleri isimli bir video çıkacak, orası bana ait işte. Öpücüklerle. :)

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro