Bölüm 7 - Yağmur
"Seni delicesine bir tutkuyla seviyordum oysa.
Tutkum seninle olmaktı, tutkum teninde erimek,
tutkum hayatı sadece seninle paylaşmaktı.
Anlatamadım.
Unutulanların arasına katılmalıydım.
Anıları bir sandığa koyup hayatı bir yerinden yakalamalıydım.
Bu aşk noktalanmalıydı, bu sevdadan vazgeçmeliydim.
Yapamadım."
-Anonim
Bölüm Şarkısı: Beirut - Ederlezi
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Elif kucağında Defne'yle benden uzaklaşırken iç çekerek peşlerine takıldım. Tamam, şu anda kızı izliyordum. Aslında bana her arkasını döndüğünde yaptığım bir şeydi bu. Ne yazık ki sonradan giydiği gri tişört hem bol, hem de uzundu. İlk tişörtün aksine tüm kıvrımlarını kapatan türden kaba bir şey almıştı. Halbuki bana aldığı gömleğe bakınca kıyafet konusunda zevksiz olmadığını anlayabiliyordum. Neden kendine daha düzgün bir şeyler almıyordu ki?
Neden onu buna teşvik etmiyordum ki?
"Elif?"
"Efendim Alparslan Abi?"
Hay ben senin abini sikeyim...
"Gelsene şu mağazaya da bir bakalım."
"İyi de orası sadece kadınlar için." dedi gösterdiğim yere bakarak. "Defne'ye mi bir şeyler alacağız?"
"Hayır, sana." diyerek bebeği ondan aldım. "İtiraz edemezsin, ben de sana bir hatıra bırakmak istiyorum."
"İyi de-"
"Söz veriyorum seni zorlamayacağım." dedim elimi omzuna koyup onu yönlendirirken. "Denersin, beğenmezsen almazsın. Eğer hiçbirini beğenmezsen hediyemi kitap olarak revize ederim. Anlaştık mı?"
Başını kaldırıp hevesle bana baktı. "Aslında kitap daha iyi-"
"Önce kıyafet." diyerek iteledim kızı. "Eğer seçtiklerimi beğenmezsen kitapçıya gideriz."
Daha fazla karşı koyamadı. Mağazaya girdiğimizde kafası karışmış bir şekilde etrafa bakındığını gördüm. Bense ilk seferde doğru yere gelmeyi nasıl başardığımı merak ediyordum. Zira içeride müthiş şeyler vardı. Gerçi kadınların müthiş algısının nasıl olduğunu pek bilmiyordum ama biz erkekler için kıyafet ne kadar azsa o kadar müthiş demekti.
Elbiselere göz gezdirirken bakışlarım köşedeki askılara takıldı ve duraksadım. Siktir... Bunlar Aras'la seneler önce bir Viktorya devri filminde görüp de hastası olduğumuz şeylerdi. Adını bilmediğimiz için bunlara hala Viktorya şeyleri diyorduk.
"Elif şunlara baksana bi?"
İşaret ettiğim yeri görünce şaşkınlıkla bana baktı. "Onları denememi mi istiyorsun?"
Eğer bunu dehşete düşmüş gibi bir surat ifadesiyle sormasaydı; evet, bir sonraki sorum "Bunları dener misin?" olacaktı. Fakat kızın vereceği tepkiyi görünce hemen yan çizdim.
"Saçmalama ufaklık, sadece ismini soracaktım. Onların adının ne olduğunu biliyor musun?"
"Birine mi alacaksın?"
"İsmi, Elif." dedim sakince gülümseyerek. "Bu kahrolası şeylerin ismi ne?"
Gözlerini devirdi. "Büstiyer korse işte."
Telefonumu çıkarıp Aras'a mesaj attım hemen. Hangi cehennemde olduğuna dair bir fikrim yoktu ama görünce bana teşekkür edeceğine emindim. Sonuçta o şu anda bir ilişki yaşamaya benden daha yakın durumdaydı. Ozan Tinúviel'in de Aras'a aşık olduğunu söylemişti bize. Paşamız döndüğü zaman ikisinin arasını yapacaktık.
"Ee, geldik işte mağazaya." dediğini duydum Elif'in. "Ne denememi istiyorsun?"
Bakışlarım iç çamaşırı reyonuna takıldı.
Ancak Viktorya şeylerine bile tepki gösterdiği düşünülürse asla iç çamaşırı denemezdi. Zaten niye denesindi ki? Sözlüydü bu kız. Sözlüsüne üzüldüğümden falan değil, sözlüsü sikimde bile değildi. Ben sadece kızı korkutup kaçırmak istemiyordum.
"Hmm..." diyerek elbiselere doğru ilerledim. Hem onun tepki göstermeyeceği, hem de benim beğendiğim bir şey olması gerekiyordu. Acaba şu elbiseyi dener miydi? Eh, sadece tülden oluşan transparan bir şeyi denemezdi sanırım. Şu elbiseler de çok kapalıydı, üstelik boldu...
"Eyyiiiiff deeel!"
Defne'nin işaret ettiği elbiseyi görünce "Aferin sana." diye mırıldandım bebeğe. Bu çocuk gerçekten de dünyanın gelmiş geçmiş en hayırlı yeğeni falan olmalıydı. Zira gösterdiği elbiseyi ben seçseydim biraz garip olurdu ama Elif'in tutup da ufacık bir bebeğin moda zevkini yadırgayacağını sanmıyordum.
"Amcacım bu olmaz ki." dedim Elif'in geldiğini görünce. "Bu yetişkin kadınlar için- Aa Elif, ne ara geldin sen?"
Tam da tahmin ettiğim gibi bozulmuştu. "Ne demek yetişkin kadınlar için?" dedi ters bir tavırla. "Sen beni kaç yaşında sanıyorsun?"
"Canım ben öyle demek istemedim." diyerek kıvırdım. "Sen de yetişkinsin tabi ama..."
Sonlara doğru sesim zayıfladı ve bir iki kem küm ettim. Bunun üzerinde büsbütün sinirlendi.
"Eksik olma!" dedi elbiseyi elimden çekip alırken. "Müsaadenle şunu deneyip geliyorum."
Elif ateş püskürerek kabine giderken Defdef'e çak işareti yaptım. Minik eliyle elime vurduktan sonra kafasını uzatıp kafama vurarak ritüeli tamamladı.
Kızın arkasından kabinlerin olduğu yere yürüyüp içeriyi görecek şekilde bir yere oturduk. Defne hala kıyafetleri gösterip ilginç moda anlayışını dışa vuruyordu. İşaret ettiği elbisemsi bir şeye bakarken "Umarım moda zevkin ileride değişir amcacım." dedim. "Ben bir şey demem ama dedecik olay çıkarır."
Abim bu konulara biraz yobaz bakıyordu çünkü. Mesela yengemin bikini giymesine elin adamları bakıyor diyerek oldum olası laf ederdi. Bense bu konularda giyene değil bakana yaptırım uygulanması taraftarıydım. Öküz gibi bakan adamları öldürmek varken niye yengemi kısıtlıyorduk ki?
Yaklaşık beş dakikalık bir beklemenin ardından kabinin kapısı aralandı. Kabinlerin bulunduğu bölmenin tam karşısında oturduğumuz için içeriyi kısmen görebiliyorduk. Bana kalsa arkama yaslanıp çaktırmadan izlerdim fakat Defne fazla hevesliydi.
"EYYİİFFF DEEEEL!"
Başımı kaldırdığımda Elif'in buna pek niyetli olmadığını fark ettim. Yüzünde tipik bir ben ne halt yedim ifadesi vardı. Anlaşılan onu kabinden çıkarabilmek için de operasyon çekmemiz gerekecekti.
"Defdef Eyyif'i çağır." dedim bebeğe mırıldanarak. "Bak yoksa hiç gelmez yanımıza."
Panikle dediğimi yaptı. "EYYİİİFFF AYPASAAN TENİ ÇAĞLIYOOO!"
Ulan Defne...
"Elif gelmiyor musun abicim?!" dedim bozuntuya vermeden ayağa kalkarak. "İstersen yaşına uygun bir şeyler bulup getirelim, onları dene?"
Yatacak yerin yok Alparslan...
Böyle söylerken arkamı dönüp etrafa bakınmaya başlamıştım. Sanırım bu kendinden emin tavrım onu ikna etti. Adımlarının sesi giderek yaklaşırken "Hayır bu da yaşıma uygun ama..." dediğini duydum.
Elbette hemen dönüp bakmadım. Askılardaki kıyafetleri kurcalarken "Geç istersen bir de şu aynada bak." dedim az ileriyi işaret ederek. "O kabinlerdeki aynalar insanı şişman gösteriyor."
Hiçbir şey söylemedi ama gösterdiğim yere yürürken ayaklarını yere çarpmasından sinir olduğunu anlamıştım. Bu gidişle günün sonunda bu kız beni ortadan ikiye kesecekti. Ama başka çarem yoktu, eğer düşündüğüm kadar seksi olduysa ilk bakışta umursamaz taklidi yapmayı beceremezdim. İlk bakışta onunla yüz yüze olmamamız gerekiyordu.
Bu yüzden birkaç saniye durup adımlarının uzaklaşmasını bekledim. Ardından dönüp aynanın önünde kendini inceleyen kıza baktım.
Allah benim belamı versin.
Kız düşündüğüm kadar seksi olmamıştı. Düşündüğümden çok daha seksi olmuştu. Afallamış bir halde ona doğru yürürken ne halt etmeye bu elbiseyi seçtiğimi merak ediyordum. Resmen kendi topuğuma sıkmıştım.
Mini, siyah ve kahretsin ki streç bir elbiseydi. Sırtı boydan boya açıktı, kumaş kıçının hemen altında bittiği için fiziği gözler önüne serilmişti. Tüm kıvrımlarıyla ortaya çıkmış kalçalarına bakarken iç çektim. Bu kalçalar ve altında uzanan düzgün bacaklar adeta jartiyer giymek için yaratılmıştı.
Ya da belime dolanmak için...
"Böyle bir şey satın alırsak babam beni keser."
Geriye doğru bir adım atınca eli askılardan birine çarptı. Tişörtlerden biri yere düşerken sesime umursamaz bir hava vererek konuştum. "Niye ki ya? Çok da kötü değil bence..."
Dışarıda şimşek çaktığını duyunca bir an için Tanrı'nın tepeme yıldırım indireceğini sanmıştım. Yemin ederim, hak ettiğim şey tam olarak buydu. Sanırım yukarıdaki kucağımdaki masum bebeğe acımıştı.
"Kötü değil ama fazla açık..." diyerek bize doğru döndü Elif.
Elbiseyi ön taraftan görünce bir anlığına ağzımı açamadım. Tanrı Defdef'e acıyıp tepemden aşağı şimşek yağdırmamıştı ama karşıma çıkardığı manzara da benzer etkiyi yaratıyordu zaten. Evet, memeler... Çoğu kadın erkeklerin meme konusunda ne kadar büyük o kadar iyi mottosu güttüğünü düşünürdü ama hayır, olay bu değildi. Şahsen ben büyüklük konusunda avucumu doldursun yeter kıstası güdüyordum. Fakat asıl önemli olan memenin biçimiydi. Omuzların genişliği, köprücük kemiklerinin derinliği, bağrındaki derinin pürüzsüzlüğü... Bana kalırsa bunlar da meme güzelliğine dahildi.
Bu kıza gelince... Tanrı yardımcım olsun, memeleri hem büyüktü, hem de güzeldi. Ezkaza bir barda karşıma çıkmış olsa gecenin sonunda biri elimde biri ağzımda olurdu muhtemelen.
Siktir. Hayal etme, sakın hayal etme.
"Bence gayet normal, ama haklısın, baban kızabilir." dedim yüzümü buruşturarak. "Hem zaten dediğim gibi bu fazla kadınsı. Sana daha çıtı pıtı bir şeyler yakışır."
Kendi kendine homurdandı. "Fecior de curva..."
"Anlamadım?"
"Kitapçıya gidelim diyorum." dedi ters ters. "Ben gerçekten kıyafet istemiyorum."
"Emin misin?"
Burnundan soluyarak başını salladığını görünce fazla ısrar etmedim. Hem ben de daha fazlasını görmeye dayanabileceğimi sanmıyordum. Tüm bu detaylar yeterince kahrediciydi zaten.
Fakat asıl kahredici olan sona saklanmıştı. Elif arkasını dönüp yürürken elbette ben de kıçını izlemeye koyuldum. O sırada birden duraksadı ve bakışları az evvel yere düşürdüğü tişörte takıldı. Refleksif bir şekilde yere diz çöktüğünde elbisesinin belinde biraz daha aşağı indiğini gördüm. İşte en kahredici detay o anda açığa çıktı.
Venüs gamzeleri vardı bu kızda...
-*-
Yarım saat sonra D&R'a kapağı atmıştık. Aklım hala mağazadaki elbisede olduğu için kitaplara pek odaklanamıyordum. Hepsimi geçtim, venüs gamzeleri benim zayıf noktamdı. Elif'in belinde onları gördükten sonra sayısız farklı pozisyon hayal etmiştim. Mesela tam şu anda onun üstte olduğu bir pozisyonu düşünüyordum. Arkasında da bir ayna olacaktı ki üzerimde kalçalarını her oynattığında o siktiğimin gamzelerini görebilecektim. Tanrım...
"Senin amcan tam bir aptal Defdef, biliyorsun değil mi?"
Başını salladı minik puşt.
"Durduk yere kendi başıma iş açtım." diye homurdanmaya devam ettim. "Sen de gördün değil mi? Kızın belinde gamze vardı resmen..."
Defne her zamanki gibi beni takmıyordu. Sırf Elif'i dikizlememek için ufaklıkla birlikte kırtasiye reyonuna gelmiştim ve bu resmen hayatımın hatası olmuştu. Birkaç saniye geçmeden tekrar gömleğimi çekiştirmeye başladı. Bana işaret ettiği noktaya bakınca hiç şaşırmadım. Elbette yine bir boyama takımını gösteriyordu.
"Aypasaan buudan alalem mi?"
Başımı eğip kolumdaki sepette duran dört ayrı boyama setine baktım. Gerçekten resim yapmayı sevdiği için mi, yoksa sadece renkli şeyler ilgisini çektiği için mi bunları aldığımızı merak ediyordum. Bana kalırsa ikinci şıktı. Defdef sanatsal zekası yüksek bir çocuk gibi durmuyordu pek. Aras'la ne kadar iyi anlaştıklarını bildiğimden evde minik bir Picasso yetiştirmediğimize emindim.
"Yine mi boyama seti? Kitap alsak bu sefer?"
Kafası karışmış bir şekilde etrafa bakındı. "Tipat aaniii?"
Bu çocuk harbiden Trakyalı'ydı. Bizi ne zaman rakı içerken görse ona da vermemiz için ortalığı birbirine katmasından belliydi zaten. Aras bu duruma şahit olduğunda bir yudum vermemizi, acı olduğunu görünce tekrar istemeyeceğini söylemişti ama ne yazık ki işe yaramamıştı. Tıpkı Ozan'ın kardeşi Efe gibi Defne de yüzünü buruşturmuş, sonra utanmadan "Bi daa!" demişti. Zaten Defne her konuda o veletle fazla iyi anlaşıyordu. İleride karşıma geçip de Dündar Bayraktar'ın torunuyla evlenmek istediğini söylerse muhtemelen kalp krizi geçirirdim.
"Tipata dideliiim!"
Yeniden gömleğimi çekiştirince minik Bayraktar'ı yeğenimden uzak tutma planlarına ara verdim. Birlikte kırtasiye reyonundan çıkıp masal kitaplarının olduğu yere ilerledik. Defne tipatları incelerken ben de etrafa bakınarak Elif'i bulmaya çalışıyordum. Nereye kaybolmuş olabilirdi ki? Dışarı çıkmadığına emindim, mağazanın içinde bir yerlerde olmalıydı.
"Defdef Eyyiff nereye kayboldu görebiliyor musun?"
Ufaklık tipatları bırakıp etrafa bakınırken telefonumu çıkarıp ekrana göz attım. Abim hala aramamıştı, attığım mesajlar da iletilmemişti henüz. Acaba fırtına yüzünden çiftlikte hatlar falan mı kesilmişti?
"Aypasaan!"
"Efendim Defdef?"
"Eyyiifff kaaboldu..." dedi şaşkın şaşkın. Başımı kaldırdığımda yüzünde ağlamaklı bir ifade belirdiğini gördüm. Etrafa bakınış dururken dudaklarını büzüştürmeye başlamıştı. Tanrı aşkına, gerçekten bu kadar seviyor muydu kızı? İyi de neden? Elif'in verdiği cevap açıklayıcı değildi, Defne onların benzer şeyler yaşadığını nereden bilecekti ki?
"Eyyiifff neeede?" dedi gözlerinde korku dolu bir ifadeyle. Ardından bağırarak etrafa seslendi. "EYYİİFFF!"
"Amcacım dur, bağırma. Buluruz şimdi-"
"EYYİİFFF DEELİYOOS BİİSS!" diye bağırmaya devam etti. "KOOOYKMA TALAM MIIII?"
"Defne?"
Arkama döndüğümde Elif şaşkınlıkla bize bakıyordu. Defne "EYYİİİFF!" diye bağırarak kıza atılınca engel olmadım. Elif'in kucağına geçtikten sonra kollarını boynuna sarıp yanağını öpmeye başladı. Minik elleriyle kızın saçlarını okşarken "Kooymadın diiğmi?" dediğini duydum. "Bak men buudayım."
Kafam allak bullak olmuştu resmen, ufaklığın verdiği tepkiye anlam veremiyordum. Üstelik Elif de en az benim kadar şaşkın görünüyordu. Başını yana çevirip Defne'nin minik ellerini öptü şefkatle. Bir yandan da sırtını sıvazlayarak onu sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Niye korkayım ki Defne?"
"Kooğkma..." dedi başını omzuna yatırıp. Soru cümlesinden sadece korkmak kelimesini çekip almıştı anlaşılan.
"Elif sen ona bir şey anlattın mı?" dedim kendimi tutamayıp.
"Ne gibi bir şey?"
"Ne bileyim, ikinizin benzer şeyler yaşadığını söylemiştin. Belki ona-"
"Elbette hayır!" diye susturdu beni. "Ufacık çocukla dertleşecek değilim Alparslan Abi. Hastanede duygusal bir histen bahsediyordum sadece."
Harbiden saçmalamıştım. Koskoca kız ne anlatacaktı ki Defne'ye? Anlatmış olsa bile bu ufaklığın verdiği tepkiyi açıklamıyordu. Defne resmen Elif için korkmuştu, kızın boynuna atıldığında sanki onu bir şeylerden korumak ister gibiydi.
"Haklısın, özür dilerim." diyerek kapattım konuyu. "Bu arada ben bir lavaboya gidip gelsem olur mu? Siz de kitaplara bakın biraz daha."
Başını sallayarak onayladı. İkisi masal kitapları reyonuna giderken arkamı dönüp kapıya yöneldim. Tam ben çıkarken iki adam içeri giriyordu. Kenara çekilip yol verdiklerinde hiçbir şey söylemeden aralarından geçtim.
Bir yandan da telefonumu çıkarmış abime ulaşmaya çalışıyordum. Çalmıyordu bile, muhtemelen yağmur yüzünden çiftlikte hatlar kesilmişti. Evet, ağustos ayında yağmur yağıyordu burada. Elif her yıl yaz aylarında en az bir iki kez fırtına koptuğunu söylese de emin olamıyordum. Acaba Aras denen lanetli puşt yakınlarda olabilir miydi? Herif bildiğin gittiği yere yağmur bulutlarını da götürüyordu, üniversitede az dalgasını geçmemiştik bunun.
Sinema salonlarının bulunduğu karanlık alana girince etrafa bakındım. Çok fazla aramama gerek yoktu, zira adamlar beni bekliyordu zaten. Geldiğimi görünce ikisi de oturduğu yerden kalkıp yanıma koşturdu.
Az önce mesaj atıp acil bir durum olduğunu söylemişlerdi. Diğer iki adam kitapçıda olduğu için kafam rahattı ancak abim aklıma gelip duruyordu. Onun için gerçekten endişelenmeye başlamıştım.
"Hayırdır Ufuk?" dedim korumalar yanıma gelince. "Önemli bir şey mi oldu?"
"Yok olmadı ama galiba olacak abi." diye cevap verdi bana. "Babam haber gönderdi de..."
Behram Abi'den bahsediyordu.
"Ne haberi?"
"Barbaros Abas..." dedi tedirginlikle. "Mersin'e gelmiş."
-*-
Kitapçıya gittiğimde Elif'le Defne'yi oradan çıkarmak biraz zor oldu. Durumun aciliyetini söyleyemediğim için, ki içlerinden biri söylesem de anlamazdı, tatlı dille onları yola getirmem gerekmişti. En sonunda Defne'ye bir yığın boyama zımbırtısı ve masal kitabı, Elif'e ise aralarında kararsız kaldığı bir düzine kitabı hediye hatıra bilmem ne diye alarak hanımları kitapçıdan çıkarmayı başardım. Henüz yemek yememiştik ama vaktimiz olmadığı için onu da paket yaptırıp yanımıza aldık.
Tabi minik bir pürüzümüz daha vardı; Ayşe. Onu aradığımda arkadaşlarının yanından ayrılmaya güç bela ikna ettim. Yarım saat sonra sabahki yerde olacağını söyleyerek kapattı.
Arabaya döndüğümüzde bebeği arkadaki koltuğuna oturtup direksiyona geçtim. Elif bir yandan da ona yemek yedirebilmek için arkaya geçmişti. İkisi yemeklerini yerken ben de başımı arkaya atıp gözlerimi kapattım.
Barbaros Abas'ın gelişi hiç hayra alamet değildi. Halk tarafından bilinen kimliği farklı olabilirdi fakat o adam eskiden istihbaratın gölge başkanı olarak anılırdı. Resmi olarak görev yapan İstihbarat Daire Başkanı'nın bile ona rapor sunduğunu duymuştum. Şimdilerde durum ne bilmiyordum fakat adam hala hayatta olduğuna göre hala devlet içinde güç sahibi demekti. Tıpkı yeraltı dünyası gibi derin devlette de istifa ya da emeklilik pek görülmüyordu, hele ki o kadar yüksek mevkilerde bulunmuş biri ancak suikastle görevden ayrılırdı.
Şimdiyse bizzat kalkıp buraya gelmişti. Bu da ya çok önemli biriyle görüşeceği, ya da bir şeyleri gözlemlemek isteyeceği anlamına geliyordu. Ortada bizi ilgilendiren bir sorun olmaması da mümkündü elbette. Fakat yine de tedirgin olmuştum, bir an önce çiftliğe dönüp abimle konuşmam gerekiyordu.
Arkadaki kapı açılınca gözlerimi araladım. Elif elindeki çöpleri atmak için dışarı çıkmıştı. Defne'yse mışıl mışıl uyuyordu. Tüm günün yorgunluğunun üstüne karnı da doyunca sabaha kadar yatardı muhtemelen.
Dalgın bakışlarla minik yeğenimi izlerken ön taraftaki kapı açıldı ve Elif tekrar araca bindi. Dışarıda yağan sağanak yağmur yağmur çöp kutusuna gidene kadar ıslatmıştı onu. Kapıyı kapatırken dudaklarının titrediğini görünce koltuğa asılı ceketimi alıp omzuna örtmeye çalıştım. Elim soğuktan diken diken olmuş koluna değdiğinde şaşkınlıkla bana döndü.
"İstersen ısıtıcıyı açayım..." dedim dudaklarına bakmamaya çalışarak geri çekilirken. Hiçbir şey söylemeden iki yana salladı başını. Cekete sarındığını görünce tekrar arkama yaslanıp gözlerimi kapadım. Yüzünü görmezsem belki öpme isteğim azalırdı.
"Selamlaaar!"
Arka kapı pat diye açılınca Defne sıçrayarak uyandı. Ayşe'ydi gelen. İç çekerek yerimde doğrulurken arka koltuğa oturup kapıyı kapattı. Neyse ki Defne de onun nasıl bir öküz olduğunu anlamıştı artık, geldiğini görünce tınlamaz bir bakış atıp uykusuna geri döndü. Arabayı çalıştırıp yola koyulurken ardımda Ayşe'nin sesi yükseldi.
"Sizin kıyafetleriniz neden farklı?"
Ayşe'nin sesini duyunca düşüncelerden sıyrıldım. Dikiz aynasından ufak bir bakış attığımda bize bakıyordu.
"Anlamadım?"
"Birinizin gömleği, diğerinin tişörtü değişmiş." diye açıkladı. "Hayırdır niye değiştirdiniz?"
Sakin kalmaya çalışarak sordum. "Sen ne ima ediyorsun?"
"Ben etmiyorum canım ama evdekiler edecek." dedi ters ters. "Ne olduğunu bileyim ya da ortak bir yalan uyduralım ki sonra hep birlikte güme gitmeyelim. Ha, bir de gününüzü kısaca özet geç bana. Doğruyu söylemek zorunda değilsin, üçümüz de evdekilere aynı şeyi söyleyelim yeter."
Neyse ki Elif bu zorlu görevi üstlendi. "Sen gittikten sonra minik bir kaza yapt-"
"Sana sormadım." dedi kız daha da ters bir tavırla. "Sen de Alp misin Arslan mısın her neyse dişlerini gıcırdatmak yerine gününüzü özet geç. Yoksa hayal gücümü çalıştırıp ona görev bir cevap uydurmak zorunda kalırım."
Elif'e dönerek hafifçe güldüm. "Sen buna gerçekten katlanabiliyor musun?"
"Katlanıyor canım merak etme," diye cevap verdi Ayşe. "O daha nelere katlanıyor bir bilsen..."
Elif'in gerildiğini fark ettim. Ki haksız sayılmazdı, bu kız resmen yüksek gerilim hattı gibi bir şeydi. Öte yandan, Elif nelere katlanıyordu ki başka?
"Anlat da bileyim Ayşe."
"Bilip de ne yapacaksın Arslanalp?" dedi küstah bir tavırla. "Sen en son valizini toplamış koşa koşa kaçmıyor muydun?"
"Abla yeter!"
Elif'in benden daha önce davranması iyi olmuştu zira benim verecek bir cevabım yoktu. Harbiden, bilip de ne yapacaktım? Az sonra çiftliğe gidip oradan da İstanbul'a dönmeyecek miydim ben?
"Sen gittikten sonra Elif bir kaza geçirdi ve hastaneye gittik." diye başladım anlatmaya. "Kolu bayağı kanadığı için oradan çıktıktan sonra yeni bir tişört alıp onu giydi. Sonra üçümüz lunaparka gittik, orada da Defne benim üstüme dondurma döktü. AVM'ye gidip gömlek aldık biz de. Oldu mu?"
"Oldu canım sağol."
Başını telefona gömdüğünü görünce kendimi tutamadım. "Kardeşinin ne kaza geçirdiğini sormayacak mısın?"
"Gerek yok, evdekiler bana sormaz onu."
"Evdekiler için değil gerizekalı. Kaza geçiren kişi kardeşin olduğu için."
Sabır diler gibi derin bir nefes alıp telefonu elinden bıraktı. Bakışlarını dikiz aynasına çevirdiğinde öfkelendiğini fark etmiştim.
"Bak sen benim canımı sıkıyorsun." dedi kaşlarını kaldırarak. "Şu ön taraftakine olan korumacı abi tavırların falan hiç hoşuma gitmiyor. Eğer oradan buradan duyduklarına inanıp da kızı zaten ailesi istemiyor, iki ilgi gösterip yatağa atarım derdine düştüysen-"
"Ayşe!" diye bağırdı Elif.
Arabayı keskin bir frenle durdurdum. Evet, benim sabrımın da taşacağı bir nokta vardı ve bu kız orayı epey geçmişti. Arkaya dönüp ona baktığımda nihayet çenesini kesmeyi akıl edebildi. "Bana bak küçük kaltak," dedim tane tane. "Eğer o çeneni çiftliğe gidene kadar kapalı tutmazsan senin değil, bugün yanında dolaştığın metalci ibnenin belasını sikerim. Anlaştık mı?"
Gözleri anlık bir hayretle açıldı. "Sen nereden-"
"Arabadan inip gitmene ses etmedim diye tasmanı bırakacağımı mı sanmıştın?"
Cevap vermedi. Bense kızın bakışlarında beliren korkuyu görünce kendime gelmiştim. Sikeyim... Ne yapmıştım ben ya? Geçen gün akşam yemeğinde çizdiğimiz legal portre şu an tamamen çöpe gitmişti. Üstelik bugün Elif'e saydığım onca istediğin yere gidersin ve ben sana güveniyorum temalı laf vardı. Bunun güvenle alakası olmadığını, silah kaçakçısı bir ailenin gittiği her yere en az elli koruma götüreceğini anlatsam inanır mıydı acaba? Göz göze geldiğimizde cevabımı aldım; hayır, inanmazdı.
Ama gerçek buydu işte. Onca kişiyi kaybettikten sonra, hele ki bu işlerin içindeyken insan çevresindeki herkesi koruma çemberine almaya çalışıyordu. Yanımda Defne varken o çemberi üç kat perçinliyordum üstelik. Silah kaçakçılarının elini kolunu sallaya sallaya lunaparka gidebildiği bir evren ancak kitaplarda mümkün olurdu.
Bunları izah edemeyeceğimi, üstelik bunun gereksiz bir çaba olacağını biliyordum. Zaten cehennem olup gidecektik bugün, hiç değilse Ayşe denen kuş beyinlinin çenesini çekmeme gerek kalmamıştı.
Yolun geri kalanı can sıkıcı bir sessizlik içerisinde geçti. Aklım hala Barbaros Bey meselesindeydi. Dündar Bayraktar bir işler karıştırıyor olmalıydı. Allah kahretsin ki, Dündar Bey her zaman bir işler karıştırıyordu. Yaşlı kurdun imparatorluğunda huzura yer yoktu, barışa da. Ona bağlı herkes bir araya geldiğinde ortaya baş aşağı duran bir ağaç çıkıyordu fakat bu ağacın yalnızca dalları değil, yaprakları bile birbiriyle savaş halindeydi.
Ama asıl kaos o öldüğü zaman başlayacaktı. Zira yerine geçecek kimse yoktu. Kurduğu imparatorlukta ise düzen değil anarşi hakimdi. Bölge liderlerinin toplanıp yeni bir kral seçmesi gibi bir durum söz konusu olamazdı, Dündar Bey'in düzeninde yaşamaya alışmış herkes birbirine girecekti. Sokak çetesi liderleri bile kralın tahtı için aday olacaktı.
Bu esnada dünyanın geri kalanının bizi beklemeyeceğini biliyordum. Biri geri kalan herkesi yok edip tahta çıkana kadar tüm işler duracak, sevkiyatlar sona erecekti. Fakat ortadoğuda silah su gibi bir temel ihtiyaçtı, birçok ülkede aktif şekilde devam eden iç savaşlar ve orada bizlerin müşterileri, ülkeninse müttefikleri vardı. İstihbarat bu yüzden bu meseleyle ilgileniyordu işte. Eğer Dündar Bey öldüğünde silah sevkiyatları aksarsa devletin bizim iç meselelerimizle ilgileneceğini zannetmiyordum. Bir gecede hepimizi ya temizler, ya da içeri tıkarlardı.
Sıkıntıyla iç çekerek yola odaklandım. Bu esnada yağmur iyice hızlanmış, yükseklere tırmandıkça fırtınanın şiddeti artmıştı. Üstüne kararan hava da eklenince selektörsüz yolu göremez olmuştum. Tam çiftliğin yakınlarındaki büyük bir ekin tarlasının yanından geçerken telefonum çalmaya başladı. Şükürler olsun ki abimdi arayan.
"Neredesin?"
"Çiftliğe dönüyoruz." dedim gözümü yoldan ayırmadan. "Sen neredesin?"
"İstanbul'dayım, Şevket Amcan da burada." diye cevap verdi. "Kızları çiftliğe bırak, sonra da yengenle Defne'yi alıp gel hemen. Behram Abi'ne de söyle çiftliktekileri Havva Hanım'ın annesinin yanına götürsün."
"Abi tamam da ne oluyor?"
"Geldiğinizde anlatırım." dedi sabırsızca. "Sen de dikkatli gel, yollar puslu biraz. Semerini siktiklerim yine iş başında..."
Semerciler... Bela buydu demek. İki yıldır o aileyle Bayraktar'ın kafes dövüşündeydik. Dündar Bey'in imparatorluğunda yalnızca astlara ve üstlere yer vardı; dostlara ve müttefiklere yer yoktu. Birbirine yakın konumlardaki güç odakları her zaman savaş halinde olurdu. Kazanan tarafın gücü artar, kaybedenin kaderiyse kazanan tarafın insafına kalırdı.
Bu işleri ilk öğrenmeye başladığımda garipsemiştim. Neden aynı ağacın dalları birbiriyle savaşıyordu ki? Hepimiz ortak amaçlar için çalışmıyor muyduk? Birbirimizle savaşmak yerine müttefik olup daha da güçlü hale gelemez miydik?
Gelirdik. İşte bu yüzden de Dündar Bayraktar topraklarında barışa izin vermezdi. Böylelikle güç odakları bir araya gelip asla ona başkaldıramazdı.
Kafes dövüşü tabiri bunun için vardı işte. Bayraktar iki ayrı gücü kafese soktuğunda bu, iki taraftan birinin biletinin kesileceğini gösterirdi. Kafesteyken sike sike savaşmak zorundaydınız. Aksi taktirde Bayraktar her iki tarafı da, üstelik tüm aileleriyle birlikte ortadan kaldırırdı. İhtiyar kurdun tarzı böyleydi, birini yok ettiğinde arkasında onun intikamını alabilecek hiç kimse bırakmazdı.
İşte benim günün birinde dışına çıkmayı hedeflediğim ağaç, böyle bir kaos ağacıydı.
Issız yolda ilerlerken ara sıra çakan şimşekler sayesinde çiftliğe az kaldığını anlamıştım. O esnada yeni bir şimşek daha çakıp ortalığı gündüze çevirdi. Sol tarafımızdaki ekin tarlasının hemen diğer tarafında Baykar Çiftliği uzanıyordu.
Fakat muhtemelen biz oraya varamayacaktık. Zira Behram Abi'nin bizi karşılaması için korumaları göndermemesi imkansızdı. Karşımızdan kimse gelmediğine göre birileri o korumaların yolunu kesmişti. Ve muhtemelen ileride bir yerlerde pusuya yatmış bizi bekliyorlardı.
Hemen Behram Abi'ye mesaj atıp desteğe gelmelerini söyledim. O sırada bakışlarım tekrar dikiz aynasına takılmıştı. Bizden epey uzakta bir aracın ardımızda belirdiğini görünce telefonu kenara bıraktım. Çapraza alacaklardı. Harika...
"Ayşe Defne'yi bebek koltuğundan çıkarıp kucağına al."
"Neden?" dedi korkuyla.
"Yazılı basın açıklamasını çiftlikte yaparım." dedim koltuğun altındaki silaha uzanmaya çalışırken. "Az sonra tarlaya dalacağım. Araba durur durmaz inip çiftliğe koşacaksınız, anlaşıldı mı?"
Ayşe panikle Defne'yi kucağına alırken Elif'in endişeli sesini duydum. "İyi ama sen ne olacaksın?"
"Kızlar dramayı da çiftlikte yaparsınız oldu mu?" diye söylendim. O esnada çakan şimşek yolu tekrar aydınlattı ve birkaç yüz metre ötede bekleyen karaltıları gördüm. Arkamızdan gelen bir aracın selektörleri yanınca karşıdakilere işaret verdiklerini anlamıştım.
Direksiyonu kırıp tarlaya daldım birden. Ekinlerin arasına daldığımız anda silah sesleri yükselmeye başladı.
Kızlardan ufak bir çığlık yükselmiş, Defne'yse ağlayarak uykusundan uyanmıştı. Her silah sesi duyduğunda o anı hatırladığını biliyordum. "Annee!" diye bağırdığını duyunca içimden bir şeyler sökülüp gitti sanki.
"Ayşe çok hızlı koşun!" dedim arabayı durdururken. "Defne'yi çiftliğe götürün, hadi!"
Onlarla birlikte ben de indim arabadan. Önümüzdeki ve arkamızdaki araçlar da bizim peşimizden tarlaya dalmıştı. Deli gibi yağan yağmura güveniyordum. Bu fırtınada birilerinin onların peşine düşmesi çok zordu, fakat kızlar kendi yaşadıkları çiftliği her koşulda bulabilirdi. Üstelik yağmurun gürültüsü sayesinde Defne'nin ağlaması da duyulmayacaktı.
"ACELE EDİN!"
Kızlar ekinlerin arasına daldığında ben de arabayı kendime siper aldım. Bu sefer harbiden siki tutmuştum, iki araba dolusu adam vardı karşımda. Ateş açmaya başlarken "Senin ben imparatorluğunu sikeyim Dündar Bayraktar..." diye sövdüm. "Game of Thrones yönetiyor sanki pezevengin evladı..."
Piç kurusu öyle bir sistem kurmuştu ki, yaşarken kendisi belamızı sikiyordu, o ölünce de devlet belamızı sikecekti. Çünkü Dündar Bayraktar öldüğünde tüm silah sektörünün ortadan kalkmaması için tek bir yol vardı; kralın ölmeden önce kendi veliahtını yetiştirmesi ve geberip giderken ardında işleyen bir düzen bırakması...
Ne yazık ki adamın tüm evlatları ölmüştü, yalnızca iki erkek torunu vardı geride. Biri henüz bebek sayılırdı. Diğeri ise Aras'ın çocukluk arkadaşı, benimse üniversiteden bu yana arkadaşım olan Ozan'dı ve kendisi henüz silah kullanmayı bile bilmiyordu. Dedesinin tüm ısrarlarına rağmen temiz bir hayat sürüp avukatlık yapma peşindeydi puşt herif. Ozan'ın Laz inadı yüzünden hepimiz siki tutmak üzereydik.
Eğer ben ölürsem sektörün geri kalanının da boku yiyeceği kesindi zaten. Çünkü böyle bir durumda yengem de Dündar Bayraktar'ı öldürürdü. Hatta şimdi bile Behram Abi'nin onu zor zaptettiğine emindim. Silah seslerini duyunca tabancasını alıp kapıya koşmuştu kesin. Umarım o Havva karısını da yanına alırdı, o kadından daha ideal bir canlı kalkan düşünemiyord-
Ve evet. Omzumdan yedim. Üstelik bu kez sıyırma falan değil, cidden girmişti mermi. Sol omzumdan başlayan cayır cayır bir sıcaklık vücuduma yayılırken "KAFAYA SIKSANIZA OROSPU ÇOCUKLARI!" diye bağırdım karanlığa. "GÖMLEK HEDİYEYDİ LAN!"
İki tane götverenin "Aha bu o deli olan lan..." diyerek güldüğünü duydum. Gerçek hayattaki çatışmaların filmlerden bir diğer farkı da buydu işte, insanlar her zaman ciddi bir şekilde birbirini öldürmüyordu. Mesela şu- Evet... Gülerken gitti orospu çocuğu.
Ne kadar kolay değil mi? Az önce hayatımda ilk kez gördüğüm bir adamı öldürmüştüm. Bu bir film olsaydı o adam figüran olacağı için izleyenler dahil kimsenin umurunda olmazdı ama gerçek hayatta her insan başlı başına bir hikaye demekti. Her ölümse bir hikayenin finalini getiriyordu.
İşlediğim cinayete pek takılmamış oluşum da öldürdüğüm adamı tanımayışımdandı. Hiç okumadığım bir hikayenin final yapması gibi bir şeydi. Adının Sertaç olduğunu bilmiyordum. Annesinin tek oğluydu, ailenin lideri olan Cengiz Semerci'nin yeğeniydi. Babası yeraltı dünyasından biri olmadığı için ömrü boyunca oğlunu ve karısını bu işlerden uzak tutmaya çalışmıştı. Hatta Sertaç da birkaç sene öncesine kadar onun gibi düşünüyordu. Eczacılık bitirip kendine dükkan açmış, sevdiği kızla nişanlanmıştı.
Fakat yeraltı dünyasından kimse öyle elini kolunu sallayarak çıkamıyordu işte. Biz Ozan'a bunu bir türlü anlatamıyorduk. Sen soyunu inkar etsen de dünyanın geri kalanı inkar etmeyecekti. Örneğin Sertaç inkar etmişti. Ama Semerci ailesinin düşmanlarının gözünde o hala Cengiz Semerci'nin yeğeniydi. Fakat eczaneyi kurşunladıklarında ölen kişi o olmamıştı nişanlısı olmuştu. Sertaç'ın eline silah almasına sebep olan olay buydu işte.
O olaydan iki yıl sonraysa Mersin'de hiç tanımadığı bir adam tarafından öldürülmüştü. Fakat dediğim gibi, ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Çocuğun cenazesi eve gittiğinde annesinin deliye döneceğinden ve ömrümün sonuna kadar o kadından beddua yiyeceğimden haberim yoktu.
Şimdi de birini öldürmek o kadar kolay görünüyor mu?
İlk adamın yanındaki de iki dakika sonra başından yediği kurşunla yere devrildi. Bu esnada espri yapıp heriflerin dikkatini dağıtmaya çalışıyordum ama benim de pek formumda olduğum söylenemezdi. Çok hızlı kan kaybediyordum, acıdan belim bükülmüştü. Kaç milimetrelikti ki bu? Sikeyim ya, abim vurulduğumu duyunca ağzıma sıçacaktı.
"Tek misin lan puşt?!" diye bağırdı içlerinden biri.
"Olum yorma lan bizi, gel valla acımayacak..."
Geri geri giderken kahkaha attım. "Anana da böyle demiştim!"
"Alparslaaaan!" diye şarkı söyler gibi bağırdı başka biri. "Abinlerle kuzenlerinin yanına gitmek istemez misin?"
"Kaç kişi kaldı lan bunlar? Öldürmekten yorulduk amına koyayım."
O esnada çakan şimşek bir anlığına etrafı aydınlattı. "Dur ben seni dinlendireyim!" diyerek ateş ettim piç kurusuna. İsabet edip etmediğini bilmiyorum fakat adamlar yalnız olduğumu biliyordu artık. Sıktıkları her kurşunla birlikte öne doğru bir adım atarak bana yaklaşıyorlardı. Bir tanesini daha indirdikten sonra başımı sola çevirip bağırdım.
"BURADALAR ABİ GELİN!"
İnandı gerizekalılar... Tüm silahlar bağırdığım yöne çevrilirken kızların daldığı ekinlere doğru koşmaya başladım. Hava karanlık olduğu için ne yöne gittiğimi anlamaları bile birkaç saniye sürmüştü. Yine de ekinlerin arasında kaybolmadan hemen önce minik bir hediye daha bıraktılar.
Bir mermi daha yiyince "Ananızı sikeyim..." diye inledim. "Senin ananı hususi olarak sikeyim Dündar Bayraktar... Bekle sen bekle. İstanbul'a dönünce o yavşak torununun ağzını burnunu kırmayanı siksinler..."
Neyse ki devrilmemeyi başarmıştım. Beni yakalamalarının çok sürmeyeceğini biliyordum ama yine de çamur ve balçık deryasına dönmüş tarlada omzumu tuta tuta ilerlemeye koyuldum. Henüz yüz metre gitmemiştim ki arkamda tekrar silah sesleri yükselmeye başladı. Hasiktir... Galiba az önceki blöfüm blöf değildi, gerçekten de Behram Abiler gelmişti yardıma.
Bir süre daha Dündar Bey'e söverek tarlada ilerledim. Kızların önden gitmesinin en büyük faydası bana yol açmış oluşlarıydı. Kenarlara doğru eğilen ekinleri takip ederek onların gittiği güzergahı kullanıyordum. Normal koşullarda bu kadar kan kaybettikten sonra benim de devrilmiş olmam gerekiyordu ama yolun tarlanın sonuna kadar devam ettiğinden emin olmak zorundaydım. Kenara eğilen ekinler birdenbire son bulacak diye ödüm patlıyordu.
Üçünün yerde kanlar içinde yatarkenki hali gözlerimin önüne gelince daha büyük bir hırsla yürümeye başladım. Çiftliğe varıp iyi olduklarını görmek zorundaydım. Defne'nin, Elif'in, hatta o suratsız Ayşe'nin bile...
Gözlerimin önü kararır gibi olunca ayık kalabilmek için Elif'i çıplak hayal ettim. Başka ne yapacaktım ki? Bir şekilde uyanık kalmalıydım, olur da bu balçığın içine devrilirsem cesedimi anca seneye bulurlardı. Kaldı ki ben çırılçıplak hayal etmiyordum. Seksi iç çamaşırlarıyla hayal edip sonra kendim soyuyordum. Mesela onu jartiyerli bir takımla düşününce... Jartiyeri kesinlikle dişlerimle çıkartırdım.
Tarlanın sonuna vardığımda yağmurun sesinin kulağıma uğultu gibi gelmeye başladığını fark ettim. Silah sesleriyse yağmur yüzünden duyulmuyordu bile. Sürünerek kapıya doğru yürürken telefonumu arabada bıraktığımı hatırladım. Müthiş... Acaba çiftliğe nasıl girecektim?
Kapıların kapalı olduğuna emindim. Bir kilometre ötede çatışma varken kapıları açık bırakacak kadar salak olamazlardı bence. Herkes büyük çiftlik evine toplanmış bekliyor olmalıydı. Acaba Behram Abiler ne zaman geri dönerdi? Eğer beni tarlada aramaya koyulurlarsa sabaha kadar kan kaybından ölürdüm. Sikeyim ya... Eğer kapının önüne kadar gelip de burada ölürsem abim beni diriltip belamı sikerdi.
"Alparslan Abi!"
Elif'in sesi... Bu bir hayal olamazdı çünkü bana abi diyordu. Fakat gerçek de olamazdı çünkü bu kız dışarıda ne bok yiyordu?! Bunları düşünürken yerdeki çamurun giderek daha da yakına geldiğini fark ettim. Galiba devriliyordum-
Elif son anda destek olmasaydı... Kolumun altına girip belime sarılırken çığlık çığlığa bağırıp yardım istemeye başlamıştı. Gücümün son kırıntılarıyla kolunu dürttüm kızın. Sesi kesildiğinde "Defne..." dedim güçlükle. "İyi mi?"
"Üçümüz de iyiyiz."
Derin bir nefes aldım ve son gücümü de böylelikle harcamış oldum. Tüm ağırlığım kızın üstüne binince dengesini sağlayamadı. Öne arkaya yalpalarken geriye doğru devrildiğimi hissettim. Bedenim toprakla buluştuktan hemen sonra Elif de üzerime kapaklandı. Normal şartlarda bu durumu fırsata çevirebilirdim ancak insan vücudunda iki tane mermi çekirdeği varken pek sikinin derdine düşemiyordu.
Ben başka bir derde düşmüştüm.
Gökyüzü üzerime yağıyordu sanki, bedenime saplanan acı gittikçe artarken yağmur damlaları yüzüme tokat gibi çarpmaya başlamıştı. Kızın üzerimden kalkmaya çalıştığını hissedince kollarımı beline sararak onu durdurdum. Gözlerim kapalıydı ancak bağırmayı bırakınca bana baktığını anlamıştım.
"Dur böyle..." diye mırıldandım usulca. "Yüzüme yağmur çarpıyor..."
Hareket etmeyi kesti birden. Ancak yağmur durmamıştı, damlalar hala yüzüme çarpıyordu. Ağır ağır gözlerimi araladığımda Elif'in endişe yüklü mavi bakışlarıyla karşılaştım. Islak saçları omuzlarıma dökülüyordu, böğürtlen rengi dudakları hafif aralıktı. Narin boynu ve belirgin köprücük kemikleriyle mermerden bir heykel gibi görünüyordu. Bakışlarımı güzel yüzünde gezdirirken hafifçe gülümseyerek tekrar mırıldandım.
"Yağmur değilmiş..."
Bir anlığına gözlerini yumdu ve birkaç damla daha yüzüme çarptı. Dalgın bakışlarla onu izlerken bu tişörtünün de kana bulandığını fark etmiştim. Ancak bu seferki benim kanım olduğu için yüreğim rahattı.
Acaba kollarımda ölen insanlar da böyle mi hissetmişti? Sevdiklerinin güvende olduğunu, kıyafetlerindeki kanın onlardan değil senden kaynaklandığını bilmek bu kadar huzurlu mu hissettiriyordu? Eğer öyleyse, sahiden de ayrılığın bedelini bir tek kalanlar ödüyor demekti.
Gözlerimin önü yavaş yavaş kararırken Elif'in beni sarstığını hissettim. Bir çift el yüzüme uzandı usulca, narin parmaklar sakallarımı okşarken karanlığın içinde onun sesini duydum.
"Alparslan..." diye fısıldadı çaresizce. "Te implor stai cu mine."
Ne dediğini bilmiyordum ancak mutluydum. Nihayet içimde bir şeyler huzur bulmuştu. Yağmur sağanağa dönüşüp yüzümü ıslatırken yanağımı daha da çok yasladım sağ eline.
Parmağında yüzük yoktu.
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
''Bilmiyorum hiçbir şeyi, hiçbir zaman bilmedim.
Bir yağmur idiyse aradığım, ona da artık hazırım.''
-Enis Batur, Koma Provaları.
-*-
Etrafımda bir gürültü kopunca bilincim yerine gelir gibi oldu. Yüzüme yağan yağmur durmuştu artık, iki adamın beni bir yere taşıdığını hissediyordum. Havva Hanım ve kızlarının gözüyaşlı hıçkırıkları başucumda yankılanıyordu. Defne'nin anne nidaları eşliğinde çığlık çığlığa ağlayan sesi de çok uzağımda değildi.
"Defne..." diye mırıldandım yeniden. "Defne'yi getirin..."
Beni görmesi gerekiyordu. Eğer ölmediğime ikna olmazsa baygın düşene kadar ağlayacağını biliyordum. Yanımda duran birinin koluna yapışıp sözlerimi tekrarladığımda Behram Abi bebeği getireceğini söyleyerek beni onayladı.
Hayal meyal bir yatağa yatırıldığımı hissettim. İnsanlar başıma toplanmıştı, iki kişi vurulduğum iki farklı yere tampon yaparken birileri üzerimi örterek kana bulanmış gömleğimi sakladı. Hemen ardından Behram Abi'nin "Bak, ölmedi amcan." diyen sesini duydum, ve bir de Defne'nin çığlıklarını...
"Defdef..."
"Aypasaaan!" diye hıçkırdı yeniden. Başucuma geldiğinde minik ellerini panikle kafamda gezdirdiğini hissettim. Başımda herhangi bir mermi deliği bulamayınca çığlıkları yatışır gibi olmuştu.
Ara sıra bilinçsizlik denen o karanlığa dalıp çıkıyordum. Defne yanımdayken de dalmış olmalıydım, zira etrafımdaki sesleri tekrar duyabilir hale geldiğimde kafamda gezinen minik eller kaybolmuştu. Havva Hanım ve üç kızı ağlarken korumaların tepemde tartıştığını duyuyordum.
"Hatlar kesilmiş yine," dedi içlerinden biri. "Gerçi istesek de doktor çağıramayız. Adamlar yolu kapatmış."
"O zaman Alparslan Abi'yi gönderelim." dediğini duydum Ufuk'un. "Haber gönderdiler az evvel, Baykar Ailesi'yle sorunları olmadığını, onların çiftliği terk etmesine izin vereceklerini söylüyorlar. Alparslan Abi'yi de o aracın bagajında saklayıp çıkarırız—"
"Arabayı kontrol ederler." diye cevap verdi yengem. O ağlamıyordu. "Defne de, Alparslan da burada kalacak. Ufuk sen Havva Hanımları gönder hemen, Seyit sen de Munise Teyze'yi evinden çıkar. Acele edin, hadi!"
Adamlar panikle koşuşturmaya başladı. Şaşırmamıştım zira çoğu zaman gücünü belli etmese de yengem gördüğüm en gözü kara insanlardan biriydi. Mutlu günlerde yalnızca anaç yönünü görürdük onun, dışarıdan bakınca sıradan bir ev hanımı izlenimi verirdi. Fakat kargaşa zamanlarında birçok insanın başaramadığı bir şeyi, duygularına yenik düşmek yerine çözüm üretmeyi başarırdı.
"Alparslan'la da biz ilgileneceğiz." diye devam etti. "Behram sen kurşunları çıkarabilir misin?"
"Hayır yenge, çıkaramam... O iş öyle filmlerde olduğu gibi değil."
"Bu da ne demek şimdi?"
Cevabı Behram Abi değil, o esnada odaya giren bir başkası verdi. Elif.
"Kimi kurşun içeri girince açılır, Gülendam Teyze." dedi bize doğru yürürken. "Bir çoğu parçalanır, kimi de kemiğe çarpıp başka yöne sapar. Üstelik hiçbiri olmasa bile çıkarmaya çalışırken yanlışlıkla arterleri kesebilirsiniz—"
Kirpiklerimi araladığımda başıma gelmiş tampon yapan adamlara bakıyordu. Dışarıda hayal görmüş olmalıydım, zira yüzünde en ufak bir gözyaşı izi bile yoktu. Aksine son derece soğukkanlı ve ciddiydi.
"Çok daha sert bastırmanız gerek." dedi adamlardan birini kenara çekerek. Kendisi yapacaktı tamponu. "Sırtını kontrol ettiniz mi? Mermiler dışarı çıktıysa oradan da tampon yapılmalı. Şu şekilde—"
Etime öyle bir bastırdı ki, acıdan bağırdım. Tampondan ziyade işkence yaptığının farkında mıydı acaba? Yeniden inledim fakat verdiğim tepkiyi hiç takmamıştı, hatta diğer adamı da kendi yaptığı gibi canımı çıkarmaya ikna etmeye çalışıyordu. Neyse ki imdadıma Behram Abi yetişti.
"Küçük hanım sizin şimdi gitmeniz gerekiyor."
Elif ufak bir kahkaha attı. "Ölsün diye mi?!"
"Lütfen zorluk çıkarmayın." dedi Behram Abi net bir şekilde. "Havva Hanım sizler de arabaya gidin hemen. Beş dakika sonra çiftliği terk etmiş olmalısınız. Bu dediğim sizin için de geçerli Elif Hanım. Tabi, son sözü yine yengem söyler..."
Ne demesini bekliyorlardı ki? Kızı gönderse benim hayatımı riske atmış olacaktı. Kalmasına izin verse Elif'i tehlikeye atacaktı, ki bunu yapamazdı zira şu anda Baykar Ailesi'nin güvenliğinden biz sorumluyduk.
"Elif sen daha öğrencisin." dediğini duydum yengemin. "Üstelik bize emanetsin. Burada kalırsan ölme ihtimalin var."
"Hem baban çiftlikte tek kalmana izin vermez." diyerek söze karıştı Havva Hanım. "Hadi ablam, bir kere de laf dinle. Seni burada bırakırsam babana hesap veremem—"
"Adam ölüyor!" diye bağırdı Elif. "Hala derdin çiftlikte tek kalmam mı Havva Abla?! Ayrıca Gülendam Teyze, ben kimseye emanet değilim. Siz bana engel oldukça Alparslan Abi daha çok kan kaybediyor, anlamıyor musunuz?!"
"Git..." dedim son güç kırıntılarımı kullanarak. "Ufuk şunu gönd—"
Elif tüm gücüyle yarama çökünce devam edemedim. Sırf konuşmayayım diye acıdan bilincimi kaybetmeme sebep olmuştu. Cadı...
Fakat bilincimi yerine getiren şey de acı oldu. Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama başımda bir hareketlilik olduğunu anlamıştım. Üstelik yatakta değildim artık, beni döşemelerin üzerine yatırmışlardı. Daha da kötü olansa, tampon işkencesi üç koldan devam ediyordu. Kurşunlardan birinin çıktığı yeri bir şeyle tıkamış olmalıydılar. Altımdaki zemin sert olduğundan sırtıma tampon yapmak için üstten beni yere bastırmaları yetiyordu.
"Hocam arkadaşlar söylediklerinizi ahırdan getirdiler." dediğini duydum Elif'in. "Ufuk tamponu çektiğim anda telefonu yaraya doğru tut!"
Birkaç saniye sonra omzumun aşağısına doğru uygulanan baskı birden kayboldu. Anladığım kadarıyla hatlar gelmişti, biriyle görüntülü konuşma yapıyorlardı. Çok geçmeden telefondan geldiği anlaşılan bir ses konuşmaya başladı.
"Diğerinin açık traje olduğuna emin misin?"
"Evet hocam, çıkış deliği var."
"O zaman önce ondan başlayalım. Yarayı temizleyip kapatman gerek Elif, bu koşullarda daha fazlasını yapamazsın."
"Peki ya bu?"
"Bu kolay görünüyor." diye cevap verdi adam. "Kapalı traje ama mermi çok derine inmemiş, bir yerden sekip de saplanmış olmalı. Baksana parçalanmamış bile. Dediğim ilaçları bulabildin mi?"
"Ahırdan getirdik hepsini ama... Emin misiniz hocam? Bu ilaçlar hayvanlar için..."
"İnsan da bir hayvandır." dedi telefondaki ses. "Eğer dediğim dozlarda karıştırırsan sorun çıkmaz. Tabi, hastanın hayatı için bir garanti veremem. O adam ölürse ikimizin de başı yanar Elif. Bu riski göze alıyor musun?"
"Hocam merak etmeyin, ne olursa olsun sizi asla ele vermem—"
"Bu riski göze almamış olsaydım en başında kapatırdım telefonu!" diye çemkirdi adam. "Ben sana soruyorum bunu. Hasta ölürse başına gelecekleri göze alıyor musun?"
"Alıyorum hocam."
Tüm gücümü toplayıp "Başına bi şey gelmeyecek..." diye mırıldandım. "Ufuk... Ölürsem cesedimi... tarlada buldunuz... Tamam mı—"
"Bu herif hala ayık mı?!" diye bağırdı telefondaki ses. "Uyuştur şunu Elif! Belinde silah olan çocuk, sen de vicdan yapma da bastır o tamponu! Ne biçim mafyasınız ben anlamadım ki..."
Bu adam resmen abimin hayallerindeki doktordu. Herifin kükremesi karşısında Ufuk yarama öyle bir çöktü ki, Elif'in uyuşturmasını beklememe bile gerek kalmadı.
Acıdan tekrar bilincimi kaybettim.
-*-
-ertesi günün gecesi-
Pencerede dans eden yağmurun sesiyle uyandım. Tüm vücudum deli gibi sızlıyordu, susuzluktan dilim damağım kurumuştu. Bana nasıl bir uyuşturucu verdilerse o akşam bayılıp tüm geceyi ve ertesi günün yarısını baygın halde geçirmiştim. Bugün akşama doğru uyandığımda da pek ayık kaldığım söylenemezdi, su içtikten sonra tekrar sızmıştım.
Şimdiyse soğuktu beni uyandıran. Üzerimdeki ince pikenin altında eşofman benzeri bir şey giydiğimi biliyordum fakat üstüm çıplaktı. Tüm camlar kapalı olduğu halde deli gibi üşüyordum. Belime kadar örtülü pikeyi üzerime çekmem gerekiyordu.
Fakat bu o kadar kolay değildi. Pikeyi tutabilmek için kolumu uzattığımda omzuma sanki bir bıçak saplandı. Dikişlerim gerilince acı dolu bir inilti fırlamıştı boğazımdan.
"Alparslan Abi?"
Başımı çevirdiğimde Elif'in uykulu gözleriyle karşılaştım. Hemen dibimdeydi, yere oturup başını yatağın üzerine yaslayarak uyuyakalmış olmalıydı. Onu Defne'yle uyurken bulduğumda olduğu gibi dudakları şişmişti yine, yanaklarında tatlı bir kızarıklık, bakışlarındaysa mahmur bir ifade vardı.
"Ne oluyor?" dedim gözlerimi dudaklarından alıp. "Yani... Neler oldu?"
Gözlerini ovuşturarak esnedi. Kollarını arkaya doğru uzatıp gerinirken "Vuruldun." dediğini duydum. Bakışlarım göğüslerine takıldığı için biraz geç algılamıştım onu. "Ama şimdi iyisin."
"Abimler? Yolu kapatan itleri temizlediler mi?"
"İzzet Amca'yla babam hala İstanbul'da." diye cevap verdi. "Çiftlikte bizim aileden bir tek ben varım, sanırım tehlike sona erdi ama yine de diğerleri babam gelince dönecek. Dışarısı koruma dolu, Gülendam Teyze'yle Defne de uyuyor."
"Sen... Niye diğerlerinin yanında–"
"Çünkü doktor yoktu." dedi yatağın kenarına otururken. "Sonradan geldi ama vurulduğun gün seninle ben ilgilendim."
Kendimi tutamayıp hafifçe güldüm. "Sen ciddi misin?"
"Niye, yapamaz mıyım?" diyerek çenesini dikleştirdi.
"Hayır, onu demiyorum... Yani, gurur verici bir şey bu. Ve ayrıca teşekkür ederim."
Kız resmen hayatımı kurtarmıştı. Bu kadar narin görünen bir şeyin insan kesip biçiyor olması pek inanılır gibi değildi ama yapıyordu işte. İnsanları öldüren biri olarak insanları yaşatan birine hayran olmamam imkansızdı.
Gözleri neşeyle ışıldadı birden. "Rica ederim. Ama lütfen bir daha teşekkür etme."
"Neden?"
"Çünkü gün boyu teşekkür ettin zaten." diyerek güldü. "Bahri Hoca bile deli oldu bugün."
"Bahri mi?" dedim şaşkınlıkla. Anılarım yavaş yavaş yerine gelmeye başlıyordu. "Yoksa şu—"
"Evet, o gece görüntülü konuştuğum hoca."
Nedense bu tesadüf hoşuma gitmişti. Kendi kendime gülümserken "Demek adı Bahri, ha?" diye mırıldandım. "Babamın adı da Bahri'ydi."
"Biliyoruz, bunu da söyledin." dedi Elif. "Hatta seni vuranları şikayet ettin ona, hediye gömleğine ateş ettikleri için çok kızgın olduğundan bahsettin. Elif almıştı onu dedin, insan kafaya sıkar gömleğe neden sıkıyorlar ki diye söylendin. Bahri Hoca sana yeni gömlek alacağını söyleyene kadar bırakmadın adamı—"
"Elif tamam." dedim elimi kaldırıp. "Tamam, Allah kahretsin anlatma lütfen."
"Niye ya? Bence çok eğlenceliydi. Normalde çok höt höt birisin, o halin gayet sevimliydi."
Kaşlarımı kaldırarak kıza baktım. "Ben mi höt höt biriyim?"
"İç dünyanda nasıl biri olduğunu bilemem ama dışarıdan öylesin." diye omuz silkti. "Hatta başlarda ürkütücüydün biraz. Özellikle de bana karşı..."
Beni tanımadığı için böyle düşünüyordu. Mesela abim de dışarıdan ürkütücü biri olarak bilinirdi, onu çok yakından tanımayanlar fazla ciddi olduğunu düşünürdü. Oysa yakın çevresinin gözünde gayet eğlenceli bir insandı kendisi.
"Kusura bakma, hiç farkında değildim."
"Önemli değil, geçti gitti." diye sırıttı ayağa kalkarken. "Ee, bu arada benden istediğin bir şey var mı?"
Kıyafetlerini çıkarıp yanıma yatman...
"Zahmet olmazsa bir bardak su..." dedim nazikçe.
Gülümseyerek başını salladı bana. Elif komodindeki sürahiye uzanırken yattığım yerde doğrulmaya çalıştım. Biraz zor olmuştu ama yine de bardağı uzattığında yarı oturur pozisyona geçmeyi başarmıştım.
"Buyur Alparslan Abi."
Bardağı alırken ellerimiz bir anlığına birbirine temas etti ve kaşlarının çatıldığını fark ettim. Suyumu içmemi bekledikten sonra elini uzatıp alnıma koydu.
"Ah, yine ateşin çıkmış..." dediğini duydum sıkıntıyla. "O örtüye öyle bürünmemelisin."
Bunu duymak pek hoşuma gitmemişti. Homurdanarak pikeyi tekrar karnıma kadar sıyırdım. Yüzümdeki ifade karşısında tebessüm etti, ardından bardağı elimden alıp ayağa kalktı.
"Eh, öyleyse ben gideyim."
"Nereye?"
"Aşağıda kitap okuyacağım."
"İyi öyleyse." diyerek örtüyü tekrar çektim üzerime. "Ben de uyumaya çalışayım."
Boğazıma kadar çektiğim pikeye bakarken kaşlarını kaldırdı. "Örtü?"
"Ha, pardon..." dedim pikeyi tekrar indirirken. "İnsan unutuyor da... Ateşten sanırım..."
Gözlerinde kahkaha parıltıları belirdi. "Böyle yapmana gerek yok, biliyorsun değil mi?"
Masum masum baktım. "Nasıl yapmama?"
"Böyle yapmana işte." diyerek ufak bir kahkaha attı. "Eğer canın sıkılıyorsa kalmamı söylemen yeterli."
Bu kadar kolay mıydı gerçekten? "Yani senin için problem olmayacaksa... Kal lütfen."
Bunu söylerken yüzümde bastıramadığım bir tebessüm belirdi. Kendimi garip hissediyordum, kalp atışlarım beklenmedik bir şekilde hızlanmıştı. Heyecanlanmış mıydım? Oturduğum yerde ve hiçbir şey yokken neden heyecanlanacaktım ki?
"Kalayım öyleyse..."
Üzerindeki ince hırkanın eteklerini tutup sağa sola salınarak odanın diğer tarafına yürümeye başladı. Başta dışarı bakacağını sanmıştım ama pencereye gitmek yerine yatağın öteki ucuna oturdu. Sırtına arkaya yaslarken bacaklarından birini altına alıp bana doğru döndüğünü gördüm.
Onun yüzünde de benzer tebessüm vardı. Göz göze geldiğimizde gülümsemesi daha da genişledi. Sanırım bu kıza dair en sevdiğim şeylerden biri buydu. Ona baktığımda gözlerini kaçırmaması... Birçok erkek bu tarz utangaçlıklardan hoşlanırdı ama ben cesur kadınlardan hoşlanıyordum. Yetiştiği koşullara rağmen Elif fazlasıyla cesurdu.
"Şu Küfür Ansiklopedisi'ni bastırmayı hiç düşündünüz mü?"
Onu süzmekle meşgul olduğum için bir an odaklanamadım. "Ne?"
"Bence çok ilginç bir eser." dedi hevesle. "Böyle orijinal kitaplar beni heyecanlandırıyor. Mesela bende 1942 basımlı Kimya Talimnamesi var, eski Bilim Teknik sayılarından bahsetmiştim zaten. Sonra... 1939 Gümrük Bülteni, Çağlar Boyu Quidditch, Erciyes'in Anıtsal Ağaçları Ansiklopedisi, Balkanlar Gezi Atlası ve İsviçre tramvay haritası var, bence o kadar detaylı bir harita İsviçrelilerde bile yoktur. Eh, bir tane de Küfür Ansiklopedisi'ne sahip olmak isterdim."
Şaşkınlıkla kıza baktım. "Sen bunların hepsini okudun mu?"
Neşeyle başını salladı. "Okumayı çok seviyorum. Hele ki böyle nadir bulunan kitaplar iştahımı kabartıyor."
Bunu öyle büyük bir hevesle söylemişti ki ağzının sulandığına yemin edebilirdim. Sikeyim... Bunu düşününce benim ağzım da sulanmıştı. Bakışlarımı böğürtlen yemiş gibi duran dudaklarından almaya çalışırken "Cidden ansiklopedi ebatlarında mı peki?" diye sorduğunu duydum. "Benim küfür dağarcığım da fena sayılmaz ama bir ansiklopedi dolusu... Sadece küfürler mi var içinde?"
Tanrım! Bu kız gerçekten ansiklopediyle ilgileniyordu. Gerçi ne bekliyordum ki? Onu tanıdığım günden bu yana kitap okurken görmediğim tek bir gün olmamıştı. Kitapları için kulübe yapmaya çalışan biri vardı karşımda. Bu seviye bir kitap kurdu için dünyada yalnızca üç kopyası bulunan orijinal bir eser sahiden de iştah açıcı bir yemek gibi olmalıydı.
"Ee... Aslında içinde çizimler de var."
"Ne çizimi?"
"Bazen kelimelerle izah edilemeyecek kadar orijinal bir küfür buluyorduk..." diye geveledim. "Tasvir gibi düşün..."
Hevesle bana doğru eğildi. "O kadar yaratıcı bir küfür ne olabilir ki?"
Resmen ansiklopediyi göremediği için kıvranıyordu. Gülmemek için kendimi zor tutarak "Üzgünüm." dedim. "Ansiklopediyi yanımda getirmek hiç aklıma gelmemişti."
Sanki gelse bile kıza gösterecekmişim gibi...
"Bari sen söyle..." diye sızlandı. "Bir kerecik küfür etsene bana—"
Zevkle...
Ne dediğini fark edince birden duraksadı. Bense çoktan hayallere dalmıştım. Evet, biz erkekler böyle şeyleri hayal ederiz. Bu yüzden de kadınların öylesine ya da ciddi olmayarak söylediği şeyler bizim üzerimizde tahmin edilenden daha fazla etki yaratır. Mesela şu anda da Elif'i hayal ediyordum. Çırılçıplak halde, ellerimi saçlarına dolamış ve ona küfür ederken...
"Y-yani ansiklopediden bir örnek..." diye toparlamaya çalıştı ama devam edemedi. Konuşmayı kesip gözlerini yumdu en sonunda. "Son dediğimi unutabilir miyiz?"
Siksen unutmam.
"Ne demiştin ki?"
Yüzümdeki masum ifade karşısında rahatlamış gibi göründü. Kollarını göğsünde kavuştururken "Bazen çok patavatsız olabiliyorum." diye homurdandığını duydum. "Gerçi çocukken de böyleydim. Her dilde patavatsızım yani..."
Daha tanıştığımız gün kız isteme meselesini ağzından kaçırdığını hatırlayınca ona hak verdim. Evet, biraz patavatsızdı ama böyle patavatsızlıklar yaptığı sürece sorun edeceğimi sanmıyordum. Tabi, benim yanımda yaptığı sürece...
"Çocukluğundan bahsettiğin iyi oldu." dedim dikkatimi dağıtmaya çalışarak. "Balkanlarda yaşadığın yerlerden bahsetsene bana."
Sorduğum soruyu duyunca yüzündeki gülümseme daha da büyüdü. Başını kaldırdığındaysa bakışlarında bambaşka bir ifadenin yer aldığını fark ettim. Üstelik bu ilk değildi, onu daha önce de böyle bakarken görmüştüm.
Bazen bu kızın gözlerinde garip bir hüzün beliriyordu. Yüzünü saran neşenin ardındaki yalnızlığı hissediyordum. Toprağından koparılmış bir çiçeği andırıyordu, ne yaparsan yapsın bir türlü buralara ait olamıyor gibiydi.
Ki sahiden de öyleydi. Onu ilk gördüğümde de Balkanlar'dan gelen bir turist sanmıştım. Yalnızca dış görünüşüyle değil, kişiliğiyle de yaşadığı çiftliğe, bu şehre, ailesine, kardeşlerine uyum sağlayamıyordu Elif. Başka bir yere ait olduğunu ve oranın özlemini çektiğini fark etmemek imkansızdı.
Dalıp gittiğini görünce "En çok nereyi özlüyorsun?" diyerek uyandırdım onu. Bunu merak etmeme şaşırmış gibiydi. Belki de yüzüne vuran özlemin görünmez olduğunu sanıyordu. Saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken "Birçok yeri..." diye mırıldandığını duydum. "Yedi yaşına kadar bir cennette yaşadım ben. Bazen o yerleri kafamda kurup kurmadığımı merak ediyorum."
"Bu kadar çok dil bildiğine göre kafanda kurmuş olamazsın." diyerek güldüm. "Türkiye'ye geldiğinde epey zorlanmış olmalısın."
Bilmiş bir tavırla omuz silkti. "Sana buraya geldiğimde Türkçe bilmediğimi düşündüren ne?"
"İyi de annem Türkçe bilmiyor demiştin..."
Tanıştığımız gün arabada laf arasında verdiği bir detaydı bu. Hala hatırlıyor olmama ben bile şaşırmıştım. Elif'in de buna şaşırdığını fark ettim ama üstünde pek fazla durmadı.
"Annem bilmiyordu ama Balkanlar'da Türkçe bilen bir sürü insan var." diyerek sırıttı. "Makedonya ve Bosna Hersek mesela... Oralarda yaşayıp da Türkçe öğrenmemek pek mümkün değil. Romanya'da da Constanța— Imm..."
Bir anlığına duraksadı. Yüzünde düşünceli bir ifade vardı, alnı hafifçe kırışmıştı. Söylediği şeyin Türkçesini hatırlamaya çalıştığını görebiliyordum.
"Hah, şey, Köstence!" dedi gözleri parlayarak. "Çok fazla Türk vardı orada. Annem genelde Türklerden uzak durmamızı söylerdi ama biz—"
Kızın lafını kestim. "Siz mi?"
"Annemle ben işte." dedi gülerek. "Annem Saraybosna'yı çok severdi, biliyor musun? Orada meşhur bir Sönmeyen Ateş anıtı vardır, onun için çok değerliydi."
"Peki ya sen en çok nereyi severdin? Bir sürü yer diyerek geçiştirme, içlerinde illa ki diğerlerinden daha fazla sevdiğin bir yer vardır."
Elektrik mavisi gözleri uzaklara daldı yeniden. Dirseğini yastığa koyup başını eline yaslayarak yarı yarıya yatağa uzanmıştı. Üzerinde bol, dizlerine kadar gelen, incecik bir elbise vardı. Uzanırken üstüne dökülen kumaş sayesinde bel oylumunu ve baldırlarının biçimini görebiliyordum. Yan yattığı için göğüslerinden biri yastık tarafından yukarı itilip elbisesinin yakasından görünen bir kabarıklık meydana getirmişti. Gecenin bu saatinde ve bu manzara karşısında pek edepli şeyler düşündüğümü söyleyemezdim.
"En çok Alp Dağları'nın eteklerindeki kulübemizi özlüyorum." dediğini duyunca bakışlarımı yüzüne çevirdim tekrar. Bir an için bana seslendiğini sanmıştım. "İlk ve tek evimizdi orası bizim..."
"Romanya'da mı?"
"Evet, yanlış hatırlamıyorsam Transilvanya bölgesindeydi, Braşov şehrinde..." diyerek başını salladı. "Oraya dair anılarımın gerçek olduğuna hala inanamıyorum. Sanki başka bir döneme ait gibiydi, Orta Dünya'ya hatta... Dağların eteklerindeki şatolar, yemyeşil ormanlar, kaleler... Ve elbette Alp Dağları..." Hafifçe iç çekti. Gözlerindeki mavinin daha da parlak hale geldiğini fark etmiştim. "Büyüleyici bir yerdi... Orada bayağı kalmıştık, üstelik bize ait bir evde! Neresi olduğunu bulamadım ama dağın eteklerinde şirin bir kulübeydi. Yerli çocuklardan Vlad Tepeş— Ee, şey... Kont Drakula hakkında bir sürü efsane dinlemiştik. Onun o dağlarda yaşadığına inanıyorlardı."
Kardeşi vardı. İkinci kırdığı potla birlikte emin olmuştum. Yerli çocukların anlattığı efsaneleri annesiyle birlikte dinlediğini sanmıyordum, üstelik az evvel annesinin onların Türklerden uzak durmasını istediğini de ağzından kaçırmıştı.
Neden gizliyordu ki bunu? Çiftlikte kalmaya devam ettikçe bu kıza dair sorularım giderek çoğalıyordu. Eninde sonunda o soruları gözardı edemeyeceğim bir noktaya gelip cevapların peşine düşecektim.
"Daha önce hiç PR uzmanı olmayı düşündün mü?" dedim gülerek. "Seni dinlerken uçak bileti alıp Romanya'ya gidesim geldi."
"Mutlaka git!" dedi lafımı ciddiye alıp. "Ah, o kadar güzel yerler ki... Hatta Defdef'i de götür, farklı yerler görmek hayal gücünün gelişmesini sağlayacaktır."
Keşke seni de götürebilsem...
"Peki ya sen? Oralara tekrar gitmeyi düşündün mü hiç?"
Hafifçe güldü. "Şehir merkezine inebilmek için bile özel izin çıkarttırdığımın farkında mısın? Babam asla izin vermez."
"Belki sonra gidersin." diyerek yutkundum. "Evlenince yani... Eşinle birlikte gidersin."
Yüzünde ufak bir tebessüm belirdi. "İyi fikirmiş..."
Bunu söylerken düşüncelere dalmıştı yine. Pezevenk sözlüsüyle yapacağı Balkanlar turunu hayal ediyor olabilir miydi? Onu başka bir erkekle el ele çocukluğunun geçtiği yerlerde gezerken düşünmek kanımı kaynatmıştı adeta. Üstelik o adamla yaşayacağı başka şeyler de vardı. El ele tutuşması fikri bile beni öfkeden deliye çeviriyorken o adamın karısı olmasına nasıl katlanacaktım?
"Ee, devam etsene." dedim düşüncelerden kaçmaya çalışarak. "Başka ülkeleri de gezdiğini söylemiştin."
Hafifçe kaşları çatıldı. "Gerçekten ilgini çekiyor mu bunlar?"
"Çekmemesi için bir sebep mi var?"
"Yani, genelde kimse dinlemek istemez..." diye mırıldandı. "Her neyse... En uzun süre Romanya'da yaşadım ama Makedonya ve Bosna Hersek'te de dillerini öğrenecek kadar kalmıştım. Üstelik Türkçeyi de oralarda öğrendim. Saraybosna, Mostar, Ohrid, Manastır, Debre, Mavrovo ve internetten adını bulamadığım bir sürü şehir..."
"Bunların isimlerini internetten mi öğrendin?"
"Çocukluğuma dair birçok şeyi internetten öğrendim." diye cevap verdi. "Çünkü, eh, çocuktum... Birden fazla ülke gezdiğimi bilmiyordum, gittiğim şehirlerin isimlerinden haberim yoktu, birden fazla dil öğrendiğimi bile okuldaki öğretmenim fark etmişti. Ben hepsini tek bir dil sanıyordum."
Demek evinin nerede olduğunu bu yüzden hatırlayamıyordu. İnsanın evini unutması nasıl bir histi acaba? İçinde yaratacağı boşluğu hayal bile edemiyordum. Belki de zaman zaman Elif'in gözlerinde gördüğüm şey o boşluğun bir yansımasıydı.
"Sen gerçekten de göçmen kızısın..." diye mırıldandım. "Buraya kısılıp kalman haksızlık."
"Buraya kısılıp kalmadım." diyerek çenesini dikleştirdi. "Haddinden fazla konakladım ama burası benim evim değil. Bundan sonra gideceğim yer de evim olmayacak."
Söylediği şey karşısında kalbimin daha hızlı atmaya başladığını hissettim. Bundan sonra gideceği yerin evi olmayacağını söylerken neden bahsediyordu ki? Acaba isteyerek sözlenmemiş miydi?
"Merak etme, bundan sonraki yer evin olacak." dedim kayıtsız görünmeye çalışarak. "Sonuçta severek isteyerek evleniyorsun, öyle değil mi?"
"Öyle tabi ama... Evlenmekle kendine bir ev bulmanın kelime kökü dışında ortak noktası yok bence. Hele şu insanların birbirine evim, yuvam falan demesi çok salakça. Kim bile isteye kendine sığıntı muamelesi yapar ki?"
İlk sözlerinden sonrasına pek odaklanamamıştım. İsteyerek evlendiğini söylediği anda ellerim pikenin altında birer yumruğa dönüşmüştü. Neden ki? Onun kendi isteğiyle evlenecek olması neden canımı sıkıyordu? Başkasıyla evlenecek oluşu olumlu bir şeydi oysa. Aksi taktirde ona karşı koymak çok daha zor olurdu.
"O bahsettiğin şeyler romantizm zırvalıkları." diye cevap verdim sözlerine. "Eğer bir yerlerde kendi evin varsa başkasının evinde sığıntı değil, misafir olursun."
Dalgın bir tavırla ekledi. "Ama evine gidemiyorsan, kaldığın her yerde sığıntı olursun."
Ona sarılmamak için gözlerimi yumdum. Ne zamana kadar böyle kendimi durduracaktım ki? Karşılaştığımız gün çekip gitmem gerekiyordu bu çiftlikten. Başkasına aitti bu kız, kendi ağzıyla bile söylüyordu. Üstelik aramızdaki tek engel parmağındaki söz yüzüğü değildi. Hayatında kimse olmasa bile, beni sevse bile Elif'i kendime alamazdım. Eğer alırsam ya ben onu kaybedecektim, ya da o beni...
Kaybetmesek bile asla bir aile kuramayacaktık. Evlilik fikrine belki aşık olmadığım bir kadınla katlanabilirdim fakat baba olmayı asla kabullenemezdim. Çünkü eninde sonunda kaybedecektim o evladı, böyle bir acıyı ne kendime ne de bir başkasına yaşatmaya hakkım yoktu. Hele ki böyle yaralı bir kıza...
Gözlerimi araladığımda çoktan uykuya dalmıştı. Bacaklarını karnına çekip bir elini başının altına koymuştu, yanakları hafiften kızarmaya başlamıştı. Az önce söylediği şeyi hatırlayınca hafifçe iç çektim. Onu sığıntı olduğuna kim inandırmıştı ki?
"Hayır, göçmen olursun." diye mırıldandım. "Bu yüzden sana göçmen kızı diyorum, Elif. Eninde sonunda evini bulacaksın ama ben seni hep bir göçmen kızı olarak hatırlayacağım. Elinde bir kuzuyla..."
Yattığı yerde daha da büzüştüğünü görünce ellerimle yataktan destek alarak güç bela doğrulmaya çalıştım. Oturmayı başardığımda diğer pikeye uzanmam zor olmadı. Onu kızın üstüne örttükten sonraysa yatağın kenarında duran iki yastığı alıp aramıza koydum. Evet, gerçekten yaptım bunu. Bu kızın yanındayken dönüştüğüm şey beni bile şaşkına çeviriyordu.
Yeniden yerime uzanırken kendi pikemi de üzerime çektim. Elbette uyumayacaktım, hiç değilse gün ışıyana kadar... Zira bu onu uyurken izlediğim ilk ve son gece olacaktı. Öyle olmak zorundaydı...
"Umarım çok mutlu olursun, ufaklık." diye fısıldadım beni duymayacağını bile bile. "Umarım günün birinde sevdiğin adamla çocukken yaşadığın yerlere gidersin."
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro