Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 5 - Ayışığı

"Saat üç. Bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya da çok erkendir."

Sartre - Bulantı

Bölüm şarkısı: Can Kazaz - Bunca Yıl

-*-

Kızı yatağımda uyurken bulmamın üzerinden üç gün geçmişti. Abim kız bakma işinden vazgeçmeyi kabul etmişti fakat hiç değilse bir iki gün daha kalıp öyle gidelim diyordu. Sonuçta dün akşam gelmiştim İstanbul'dan. Gelişimin ertesi sabahında toplanıp gidersek bunun planlı bir dönüş olmadığını anlarlar gibisinden bir şeyler söylemişti.

Karşı çıkmamıştım. Ama çiftlikte de durmuyordum. Üç gündür sabah erkenden şehre inip akşama kadar orada oyalandıktan sonra dönüyordum eve. İlk gün tek başıma çıkıp Mersin'de oturan arkadaşlarla buluşmuştum. İkinci gün Defne'yi de almıştım yanıma, birlikte Kız Kalesi'ni görmeye gitmiştik.

Üçüncü gün seçeneklerim epey çoktu aslında. Görüştüğüm arkadaşlardan biri sosyal medya hesabında hikaye paylaşıp beni etiketleyince Mersin'deki tanıdıklar aramaya başlamıştı. Tanıdıklar diyordum çünkü arkadaşlar ayrıydı. Onlarla zaten buluşup görüşmüştüm. Tanıdıklara ise arabada yeğenimle birlikte sahile giderken İstanbul'da olduğum yalanını söylüyordum.

Kıza gelince... Onu çok nadir görüyordum. Yengemden duyduğuma göre onlar da nadiren görüyordu, Defne benimle birlikte gezdiği için kızı da çiftlikte vakit geçirmeye itecek bir sebep kalmamıştı. Muhtemelen bir türlü keşfedemediğim o gizli yoldan kaçıp sonra geri geliyordu. Ama hep geliyordu. Babaannesinin evinin önündeki asma yapraklarıyla bezeli çardakta kitap okumadığı tek bir gece bile yoktu.

Şimdi de kitap okuyordu mesela. Saat gecenin üçüydü, sabah buradan çekip gidecektim ve son gecemde kendime onu izlemek için izin vermiştim. Gerçi Elif'i izleyemiyordum, asma yaprakları onu görmeme engel oluyordu. Fakat ayışığı sayesinde çardağın yan tarafındaki duvara vuran gölgesini görebiliyordum. Evet. Saat gecenin üçüydü ve ben üç saattir kitap okuyan bir kızın duvara yansıyan gölgesini izliyordum.

Aklıma üç gün önce ona yaptığım kabalık gelince iç çektim. Kabalık değil öküzlüktü. Kızı uykusundan kaldırıp azarlamıştım resmen. Üstüne üstlük o öpüşme lafı hiç hoş olmamıştı. Gerçi o halde gitseydi gerçekten de insanlar bunu düşünecekti. Belki açıkça itham etmeyeceklerdi ama kız zan altında kalmış olacaktı. Zira o gün sadece yüzü değil, Defne'nin uykusunda başını gömdüğü boynu ve ellerini yasladığı bağrı da kızarmıştı. Dudaklarını şişmesinden bahsetmiyordum bile. Acaba her uyandığında öyle mi görünüyordu?

Sana ne Alparslan.

Evet, bu detay beni ilgilendirmezdi. Fakat kıza bir özür borçluydum, o akşamki gibi yarım ağızla gevelenen bir şey değil, gerçekten pişman olduğumu söylemeliydim. Zaten sabah gidecektik buradan. Şimdi aşağı inip yanına gitsem ne olurdu ki?

Yaslandığım pencerede doğrulup odamın karanlığına döndüm. Eğer aşağı ineceksem, inmem gerekiyordu. Oturup düşünürsem sabaha kadar karar veremeyeceğime emindim. Bu yüzden önce üzerime düzgün bir şeyler giydim, ardından odadan çıkıp sessizce kapıyı kapattım. Merdivenlerden aşağı inerken cesaretim hala yerindeydi.

Ta ki, mutfakta su içen abimi görene kadar... Geri çekilmeme fırsat kalmadan o da beni görmüştü. Elinde bardakla beni tepeden tırnağa süzdüğünü fark ettim. Sonra malum soruyu sordu.

"Nereye?"

"Elif dışarıda oturuyor." dedim yere eğilip ayakkabılarımı alırken. "Gidip adam akıllı özür dileyeceğim."

"Tamam." dedi sakince. "Anahtarı yanına almayı unutma."

Abim merdivenlere yönelirken yukarıda boşuna stres yaptığımı fark etmiştim. Korktuğum gibi olmamıştı, abim kıza aşık olduğumu falan-

Ah, elbette... Son zamanlardaki garip tutumum şimdi anlam kazanmıştı. Abimlere hesap vermeye başlamıştım zira artık itham edilmekten korktuğum bir şey vardı. Ve bu şey ahlaksızlık değildi. Cidden harika.

Anahtarı alıp dışarı çıktıktan sonra sessizce kapattım kapıyı. Kız hala orada mıydı bilmiyorum ama yine de şansımı deneyecektim. Evin minik bahçesini çevreleyen çitlerin önüne geldiğimde yarı aralık bahçe kapısından içeri geçtim. Saat üç sularında olmalıydı, gökyüzünden düşen serin çiy damlalarının yüzüme çarptığını hissediyordum. Gündüzün monokrom aydınlığında gözden kaçan tüm detaylar ortaya serilmişti.

Gecenin tüm ölümlüleri uykuya yatıran ve ölümsüz güzellikleri açığa çıkaran bir büyüsü vardı. Gökyüzünden süzülen gümüşi ay ışığı tüm renkleri daha canlı hale getiriyor, karanlıkla aydınlık iç içe geçerek her şeye büyüleyici bir derinlik katıyordu.

'Çok yanlış.' diyordu içimden bir ses. 'O kızı görmek için çok yanlış bir zaman...'

Fakat Sartre'nin de dediği gibi, saat üçtü. Bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya da çok erkendir. Neye geç kaldığımı biliyordum, ilk gün anlamıştım bunu. Neye erken olduğundansa o anda, bahçede yürürken, haberim yoktu ama o gece aşka düşmek için çok erkendi. Sevdiklerimin ölümünü henüz atlatamamıştım, kendimi henüz affedememiştim, birini sevmek benim için hayatıma eninde sonunda kaybedeceğim bir insan daha almak demekti. Sevmek için çok erkendi.

Çardağa uzanan birkaç basamağı çıktığımda Elif'in hala kitap okuduğunu fark ettim. Adımlarımın sesini duyunca başını kaldırıp bana baktı. Yüzünü gördüğümde sahiden de çok yanlış bir zamanda onun yanına geldiğimi anlamıştım. Zira gecenin karanlığında saçları çok daha koyu, neredeyse siyah denebilecek bir renge bürünmüştü. Teni ayışığıyla aynı renkte gibi görünüyordu. Ve gözleri tam anlamıyla elektrik mavisiydi, ayışığının doğrudan vurduğu kısımlarda maviliklerin saydam bir forma büründüğünü fark etmiştim.

Yüzüne bakarken dalıp gittiğim için ayağa kalkıp çardağın kapısına yürüdüğünü biraz geç idrak ettim. Birbirine sımsıkı bastırdığı dudakları ve çatık kaşları bana hala kızgın olduğunu anlamama yetmişti. Kolundan tutup onu durdurabilirdim ama buna daha da öfkeleneceği kesindi. Bu yüzden yanımdan geçerken konuşmakla yetindim.

"Özür dilemeye geldim."

Duymazdan gelip yoluna devam etme ihtimali epey yüksekti ama başka bir şey yapamazdım. Aşağı inip yanına gelmem bile fazlaydı aslında. Cevap vermezse dedim kendi kendime. Arkasından seslenmeyeceğim.

"Pardon?"

Arkamda durduğu için bir anlığına gülümsediğimi görmedi. "Buraya geldiğim günden beri sana çok kötü davrandım Elif. Bu yüzden de vicdan azabı çekiyorum."

"Sen gerçekten ruh hastasısın, biliyorsun değil mi?" diyerek tekrar girdi çardağa. "Geldiğin günden beri bana kötü davranmadın ki. Sen geldiğin günden beri bana dengesiz davranıyorsun."

"Bir iyi bir kötü davrandığımın farkındayım. Keşke sadece iyi davransaydım."

"Umurumda olmazdı ki!" diyerek öfkeyle güldü. "Sen arkadaşın olmayan birine küsüyorsun, anlatabiliyor muyum? Ben senden ne abilik, ne de ilgi talep etmedim. Kendi kendine bir takım roller biçip sonra da bana çocuk muamelesi yapan sensin! Sen kimsin de bana abilik yapıyorsun ya? Ne yaşadın da benden daha olgun oluyorsun? Sen ne hakla bana ailemin önünde ufaklık diyip öğüt veriyorsun? Kolumu kesermişmişim... Sana ne?! Siktir git kendine başka kız kardeş bul, benden de mümkünse ölene kadar uzak dur. Ablalarımdan biriyle evlensen bile hayatımda bana öğüt verebileceğin bir konumda asla olmayacaksın. Dünya senin etrafında dönmüyor, Alparslan Ahıskalı. Bu öfkemi de seni önemsediğim şeklinde yorumlama sakın. Geldiğin günden beri biriktirdiklerimi döktüm, bu saatten sonra sana öfke bile duymam. İyi geceler!"

Ve gitti.

Bir süre daha çardakta dikilmeye devam ettim. Nihayet onun bakış açısından görebiliyordum olayları. Kız az bile söylemişti amına koyayım... On gündür umrunda bile olmadığım bir insana küsüp, öfkelenip, kırılıp, mahcup olup, kabus gibi hayatına çökmekle meşguldüm.

Eve geri döndüğümde abim tekrar salona inip televizyonun karşısına kurulmuştu. Yukarı çıkıp uyuyacak kafada değildim, bu yüzden sessizce gidip yanındaki koltuğa oturdum. Yanındaki çerez tabağını bana uzatırken gözlerini televizyondan ayırmadan konuştu.

"Sıçtı mı ağzına?"

"Sıçtı."

"Aklın başına geldi mi peki?"

"Hem de ne gelmek..." dedim bir avuç çerez alırken. "Abi resmen kızı bir gün önce istemeye geldiler diye oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi saçmalamışım. Tek olay kızın başının bağlı olmasıymış, bunu fark ettim. Sırf o seçenekler arasında olmadığı için onu seçmişim."

Başını hafifçe geriye çekip bana yandan bir bakış attı. "Ciddi misin lan sen? Harbiden bu muydu hepsi?"

"Yani tabi bir de kızın seksi olması-"

Boş çerez tabağıyla kafama vurdu. "Kalk siktir git lan buradan! Ulan ben de kardeşim sevdalandı diye kara kara düşünüyorum günlerdir. Allah tependen baksın emi Alparslan?! O babam var ya o babam..." Başını yukarı kaldırıp öteki tarafla irtibata geçti. "Ah ulan baba! İnsan yirmi üç yaşında oğlu varken çocuk yapar mı hiç?! Elden sülaleden de mi utanmadın baba?! Ulan anamla karım peş peşe doğurduydu ya... Allahım ben bu travmayı nasıl atlatacağım?! Atlatamıyorum Alparslan, ben seni atlatamıyorum!"

O esnada tabaktan bir avuç çerez alıp merdivenlere koşmuştum bile. Bu yüzden arkamdan fırlattığı kumanda hedefi ıskaladı.

"Bak, senin yüzünden elin evindeki kumanda kırıldı!" diye bağırdı bu kez. "Gel lan buraya tamir et şunu! Mühendisim ben diye ağzını eğmeyi biliyon, gel şuraya! ALPARSLAN!"

"Ne oluyor ya gece gece?"

"Kumandayı kırdı Gülendam! Bu it elin evindeki kumandayı kırdı! Bak yemin ediyorum elim ayağım titriyor sinirden- HAYIR KIRDIN BARİ DİĞER KANAL AÇIKKEN KIRAYDIN! REKLAM GİRDİ DİYE AÇMIŞTIM BURAYI İT!"

-*-

Sabah uyandığımda neşem hala yerindeydi. Kendimi hiç olmadığım kadar enerjik hissediyordum. Yataktan kalkıp valizimi topladım önce, ardından hızlıca bir duş alıp mutfakta kendime ayaküstü bir şeyler hazırladım. Müştemilattan çıktığımda saat dokuzu çeyrek geçiyordu.

Ön bahçeyi geçtiğimde herkes büyük çardakta toplanmıştı, Munise Teyze bile karargahını terk edip oraya gelmişti. Mecburen selam vermek için yanlarına uğradım. Defne elbette o kızın kucağındaydı, başındaki fırfırlı şapkası ve sosise benzeyen bacaklarıyla dünya tatlısı bir şeye dönüşmüştü. Yanına gidip ona kollarımı açarken kızın yüzüne bakmadım bile, muhtemelen o da aynı şeyi benim için yapıyordu.

"Prenses gel bakalım amcaya bir öpücük ver."

Ellerimle gel dercesine işaret yaptığımda bakışları kızla benim aramda gidip geldi. Cidden kararsız mı kalmıştı yani? O kız ne yapmıştı da bu çocuğu bu hale getirmişti ki?

"Eyyyifff..."

Haaah... Bir kızın adını söylemediğin kalmıştı Defdef, aferin.

"Tamam, geri vereceğim seni Eyyif'e." dedim kollarımı bebeğe uzatarak. "Gel de seveyim azıcık."

"Eyyiifff deeeelsinn."

"Deeelmesin o, sen gel."

Bebeği taklit ederek konuşunca kızın başını diğer tarafa çevirip güldüğünü gördüm. Harika... Bir küçük hanıma soytarılık yapmadığım kalmıştı zaten.

"İyi, madem gelmiyorsun öpeyim seni o zaman." diyerek yanaklarını ısırdım. Kıkır kıkır gülmeye başlayınca kollarını kendiliğinden boynuma doladı. Ben de Elif'e dokunmamaya gayret ederek ufaklığı çekip kucağıma aldım. Kafamı boynuna sokup gıdısını öptüğümde neşeli bir bebek çığlığı attı, kahkahalarla gülüyordu artık.

"Maşallah maşallah neşen yerinde bugün."

Abimdi konuşan. "Kırdın tabi kumandayı..." diye ekledi.

"Abi kumandayı sen kırdın."

"Kırdım da hususi mi kırdım? Kafana atarken kırıldı!"

Yengem gözlerini iri iri açarak abime döndü. "Sen çocuğun kafasına kumanda mı fırlattın?"

"Gülendam bari milletin içinde çocuk deme şu kazığa!"

Kendimi tutamayıp güldüm onların bu haline. O esnada ne yazık ki Elif'le göz göze geldik. Beni görünce yüzünde canayakın bir ifadeyle sırıttı. Dün geceki terör estiren kız gitmiş, yerine uysal sevecen bir şey gelmişti resmen. Gitme hevesimi daha da arttırdı bu durum, abimlere dönüp sorarcasına baktım.

"Siz niye valizlerinizi toplamadınız hala? Hazırlanın da öğlen olmadan çıkalım."

Elif'in başını çevirip şaşkınlıkla bana baktığını gördüm. Ardından tekrar önüne döndü. Neden şaşırdığını tahmin edebiliyordum, buraya kız istemeye geldiğimizden haberi vardı onun. Kimseyi istemeden gitmemiz kafasını karıştırmış olmalıydı.

Gerçi benzer şaşkınlık diğerlerinin yüzlerinde de vardı. Suratsız Ayşe dışında herkes hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu. Bilhassa Havva Hanım'ın epey yüzü düşmüştü. Fakat asıl garip olan abimdi. Dünün aksine şimdi pek gidesi yok gibi görünüyordu. Oturduğu yerden sevimli olduğunu sandığı bir bakış attı bana.

"Oğlum Şevket Amca'nla vedalaşmadan mı gidelim?"

Başımı salladım. "Tamam, vedalaşın o zaman. Nerede ki o?"

"Hayvan pazarına gitti." diye cevap verdi Havva Hanım. "Akşamdan önce dönmez."

Al buyur...

"Abi o zaman şey yapalım. Biz hazırlanıp çıkalım, yolda da o pazara uğrar Şevket Amca'yla vedalaşırız."

"Atlı mı kovalıyor arkandan Alparslan?" diye söylendi abim. Ona cevap veremedim zira Defne eliyle yüzüme vurmaya başlamıştı. Minik parmaklarıyla yanağımı çekiştirerek "Eyyiiifff!" diye bağırdı. "Eyyiiifff deeelsin!"

Aynen Defdef. Biz kızdan kaçalım, sen o da bizimle gelsin diye tuttur...

Öte yandan, abimlere ne olduğunu gerçekten merak ediyordum. Ne değişmiş olabilirdi ki dünden bugüne? Tamam, kıza dair kafa karışıklığımdan kurtulduğumu anlatmıştım ama bu çiftlikte kalmak istediğim anlamına gelmiyordu. Kucağımda bebekle dikilirken Havva Hanım'ın da söze karıştığını duydum.

"Acaba biz bir kusur mu ettik?" dedi yengeme dönerek. "İyi ağırlayamadık sizi-"

"Hayır, lütfen böyle düşünmeyin." diyerek kadını savuşturdum. "Siz gerçekten çok iyi davrandınız bize."

Kısa bir sessizlik oluştu çardakta. Abimle yengem telepatik iletişime geçmişlerdi, kararsız bakışlarla bir şeyler anlatıyorlardı birbirlerine. Tam onlara kalkmalarını söyleyecekken arkamda bir ses yükseldi.

"Benim yüzümden mi gidiyorsunuz?"

Elif'ti konuşan. Arkamı döndüğümde onun bana baktığını gördüm. Yüzünde samimi bir mahcubiyet ifadesi vardı. Abimin atmaca gibi dikkatle beni izlediğini bildiğimden kıza bakarken anlayışlı bir ifade takınmıştım. Başını öne eğerek "Özür dilerim Alparslan Abi." diye mırıldandı. "Ben geçen gün çok saygısızlık ettim size."

Dün geceki konuşmanın bilinmesini istemiyordu fakat özrü onun için dilediğini anlamıştım. "Yok abicim ne alakası var?" diyerek güldüm. "O gün de söylediğim gibi sana alınmadım bile, zaten sen haklıydın. Lütfen böyle şeyleri aklına getirip de kendini üzme, olur mu? Bizim gidişimizin seninle hiçbir alakası yok."

Birkaç saniye boyunca kuşkuyla yüzümü inceledi. Göçmen kızı vicdan yapmıştı anlaşılan. Belki de geldiğim günden bu yana ona olan ilgimin farkındaydı, emin olamıyordum. Fakat nasılsa bunun artık bir önemi yoktu.

Elif başını sallayarak beni onayladığında bir sorunun daha çözüldüğünü fark ettim. Giderken her sorun kendiliğinden çözülüyordu zaten. Şans yalnızca kalanların yanına uğramıyordu.

"İzzet ben doğru mu anladım?" dediğini duydum Munise Teyze'nin. "Gelecek hafta Akif'in sünnet düğünü var, unuttunuz mu? Yoksa onu beklemeden mi gideceksiniz?"

Akif kimdi ya? Sofradayken bu ismin geçtiğini duymuştum ama... Tabi ya, Fidan Abla'nın oğlu! İyi de o veledi gelecek ay kesmeyecekler miydi? Son gördüğümde yan bahçenin bir köşesinde koluna kroki çizerek kaçış planı yapıyordu. Zavallı Junior Michael Scofield...

Başımı kucağımda duran bebeğe çevirip ne oluyor gibisinden bir baş hareketi yaptım. Ellerini iki yana açıp dudaklarını bükerek bilmem hareketiyle cevap verdi. Kendimi tutamayıp sırıtınca o da poz kesmeyi bırakıp öndeki iki dişini göstererek gülmeye başladı. Bu esnada abimler hala Akif denen oğlanın mevzusunu tartışıyordu.

"Yahu siz onu gelecek ay yapacağız dememiş miydiniz?"

"Fidan söylemedi mi size?" diyerek kızına döndü Munise Teyze. Kadının bakışlarının Havva Hanım'la annesi arasında gidip geldiğini gördüm. Her ikisinden de onay alınca hafifçe gülerek konuştu.

"Anne ben İzzet Abimler daha burada nasılsa diye düşünmüştüm. Hiç aklıma gelmedi böyle yapacakları..."

Duygu sömürüsüne bak... Yengem bile yemiş gibi görünüyordu, mahcup bir tavırla kadına duygusal destek vermekle meşguldü. Neyse ki bu konuda abime güveniyordum. Yengem lafından dönse bile abim dönmezdi.

Defne yanağıma vurunca başımı eğip bebeğe baktım. Mızırdanıp duruyordu, bir yandan da başındaki fırfırlı şapkayı çekiştiriyordu eliyle. Beceremeyince dudaklarını büzerek kafasını kaldırdı. Benden yardım isteyeceğini anlamıştım ama söylerken ne kadar tatlı olduğunu bildiğim için hiçbir şey yapmadım. Birkaç saniye sonra yan tarafa dönüp bağırdı.

"EYYYİİİFFFF!"

Ne Elif'i yine? Bu zilli iki gündür tanıdığı kız için mi satıyordu beni? Ben onun amcasıydım ya, bizim kan bağımız vardı bir kere!

"Eyyiifff çapkaaaam çıkale nisiiiin?!"

"Dur hain köpek, ben çıkarırım." diye homurdanarak şapkasının ipini açtım. "Sen var ya... İstanbul'a dönünce amca amca diye ağlarsan görüşeceğiz biz seninle."

Beni tınmadı bile. Şapkadan kurtulunca "Eyyiff baaak!" diyerek tekrar kıza döndü. Onun kıkırdamaya başladığını duyunca çaktırmadan ben de bir bakış attım. Kocaman mavi gözlerini şaşı yapmış sırıtıyordu bebeğe, ardından dudaklarını öne uzatıp öpücük attı. Sikeyim ya...

"Ay Alparslan, bebek ne güzel yakışıyor eline... Tü tü tü maşallah!"

Havva Hanım'ın gözlerinden kalpler çıkararak bizi izlediğini görünce gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Az sonra gideceğimizi bilmiyor muydu bu kadın? Son beş dakikada kızlarından birine vurulacağımı falan mı sanıyordu acaba? İlginç...

"Teşekkürler Havva Abla."

İmalı imalı göz süzdü. "Darısı başına olur inşallah!"

Defne'ye bakıp sanki bebekle konuşuyormuş gibi cevap verdim. "Ok boomer."

Arkamdan bastırılmaya çalışıldığı için püskürür gibi çıkan bir kahkaha yükseldi. Kahretsin ki Elif... Dönüp bakmadım, ben o sırada Havva Hanım'a dönmüş sanki ona yeni cevap veriyormuş gibi nasip kısmet demekle meşguldüm. Küçük hanım yiyorsa kendi kıvırırdı artık. Kıvırdı da...

"Ayy baksana şu kediye!" diyerek gülmeye devam etti. Defne'yi pışpışlayarak arkamı döndüğümde telefonundaki bir şeye bakıyordu. Ya da öyleymiş gibi yapıyordu. Sonuç olarak güzel yırtmıştı paçayı, benim yemek masasındaki abicim diye başlayan tiradımı düşününce kız bayağı başarılıydı.

"Ee Alparslan, senin hayatında yok mu birileri?"

Omzumun üstünden baktığımda Havva Hanım'ın sırıtan yüzüyle karşılaştım. Bugüne dek hayatımda birçok kadınla karşı karşıya kalmıştım. Fakat genelde ya avcıydım, ya da avcı bir dişiyle durumu eşitlerdim. Bu kadının karşısındaysa kendimi av gibi hissediyordum. Ürkek ceylanlar gibi sekerek kaçma hissi uyandırıyordu insanda.

"Yok Havva Abla."

"Canım kaç yaşına geldin..." dedi gülümseyerek. "Bul birilerini artık..."

"Söz veriyorum bugün İstanbul'a döner dönmez dediğinizi yapacağım."

Öyle ya da böyle, bugün bu çiftlikten kurtulacaktım. Hatır falan umurumda değildi, abimler biraz daha uzatırsa arabaya atlayıp gitmeyi bile düşünüyordum.

Tam sabrımın sonuna gelmişken "Hiçbir yere dönmüyorsunuz!" diye lafa karıştı Munise Teyze. "Akif'imin sünnet düğününe kalacaksınız. İzzet eğer gidersen hakkımı helal etmem. Artık gerisi sana kalmış."

Abim, İstanbul'un en büyük silah tüccarı, Dündar Bayraktar'a bile kafa tutan abim boynunu büküp "Tamam canım, kalırız bir hafta daha..." dedi. Eh, kalmak istiyorsa keyfi bilirdi. Benim bu misafirliği daha fazla uzatmaya niyetim yoktu.

"Abi ben kalamam." dedim yengeme doğru yürürken. "Sen kendin söylemedin mi gelecek hafta denetime gelecekler diye?"

Hayırdır der gibisinden bir bakış attığımda da "Aaa ben onu unutmuşum!" diyerek kıvırdı lafı. "Munise Teyzem, görüyorsun bak bizi iş güç bekler... En iyisi akşama gidelim biz."

İhtiyar kadın küçümser bir gülüşle abime baktı. "Pehh... Gidersiniz tabi..."

Gülmemek için kendimi zor tuttum. Çünkü akşam gidecektim ve hiçbiri buna engel olamayacaktı. Kendileri bu çiftlikte köle gibi yaşamaya alışmış olabilirdi ama ben emir almaktan nefret ederdim. İki kat daha fazla gidesim vardı artık.

"O zaman biz Defdef'le şehre iniyoruz." dedim abime dönerek. Ardından ufaklığın burnundan makas aldım. "Amca yeğen gezelim mi biraz prenses? Seni patpata götüreyim mi?"

Patpat; çarpışan araba. Benim en nefret ettiğim, Defne'ninse en sevdiği aktivitelerden biri. Onun o kahrolası şeyi neden sevdiğini bilmiyordum ama benim nefret etmemin sebebi çok basitti; içine sığamıyordum. Ne yazık ki her seferinde ona benim eşlik etmem gerekiyordu zira yengem çarpışan arabalardan korkuyordu. Abimse göbeğini ve yaptığı işi bahane ederek yırtıyordu bir şekilde. Olan yine bana oluyordu.

"Patpaaat!" diyerek ellerini çırptı Defne. "Eyyiiifff deeelsin patpaaat!"

Hayır. Asla. Katiyen. İmkansız. Senin için çiğ tavuk bile yerim ama bunu yapamam Defdef, üzgünüm.

"Eyyif'i babası bırakmaz." dedim Şevket'in yobazlığına minnet ederek. "Duyarsa uf eder ablayı."

Munise Teyze lafa karıştı. "Hah! O kim oluyormuş da bir şey yapıyormuş benim torunuma? Elif kızım sen de git Alparslan'la, hem kitap falan alacağım diyordun."

Defne ellerini çırptı. "EYYİİİFFFF!"

Tanrım anladım, beni süründürüyorsun ama bunu yaparken tekme de atman şart mı?

"Babaanne onlar amca yeğen gezmeye gidiyorlar." diyerek duymak istediğim cevabı verdi kız. "Ayaklarına bağ olurum ben."

Hay ben senin edeceğin itirazı... İnsan hastayım falan der, bu bildiğin topu bana atmıştı. Mecburen Elif'e dönüp "Hiç olur mu öyle şey? İstiyorsan gel sen de." dedim yarım ağızla. Kararsız fakat hevesli bir bakış attı bana. Bu kıza ne olmuştu böyle ya? Gideceğimizi duyunca nezaket kurallarını falan mı hatırlamıştı? Kabul etmemesi için tanrıya yalvarırken Havva Hanım da lafa karıştı.

"Anne yine en doğrusunu sen bilirsin ama Şevket kızmasın?"

Munise Teyze büsbütün öfkelendi. "Sen karışma gelin! Gidecek diyorsam gidecek!" Ardından dönüp bana baktı kaşlarını çatarak. "Sen de götüreceksin torunumu! Konu kapanmıştır!"

Emredersin komutanım diye bağırasım gelmişti. Ciddiyim. Ben bu hissi kışlaya Orgeneral geldiğinde bile yaşamamıştım ya...

Elif de benzer hisleri taşıyor olacak ki hemen hazırlanacağını söyleyerek ayağa fırladı. Diğer kızlar da birden yok olmuştu ortadan. Yüzümü asmamak için olağanüstü bir çaba harcayarak çardağın bir köşesine oturdum. Defne Elif'in geri geleceğini anlamıştı, keyfi epey yerindeydi. Ama ben bunu ileride soracaktım ona. Hele bir erkek arkadaş falan yapsın, işte o zaman bugünlerin hesabı görülecekti.

"Alparslan biz de gelelim mi oğlum?"

Abimin sesini duyunca başımı kaldırdım. Kızla yalnız kalmak istemediğimi anlamıştı galiba. Açıkçası yengemle ikisinin gelmesi harika olurdu. Kızı onların başına atıp Defne'yle birlikte yanlarından sıvışırdım.

Tabi, Munise Teyze olmasaydı...

"Siz hiçbir yere gitmiyorsunuz!" dedi bastonunu yere vurarak. "Geldiğiniz günden beri doğru düzgün yanıma uğramadınız. Hele sen İzzet! Babanla kocam can dostuydu ama baban ölünce seni göremez olduk. Rahmetli Faysal Amcan ne kadar bekledi gelmeni haberin var mı? Son günlerinde bile hep seni sayıklayıp durdu, İzzet'e diyeceğim var diye diye gitti adamcağız!"

Vaov. Abimi biraz olsun tanıyorsam bu konuşmanın üstüne yerinden bile kalkamazdı. Munise Teyze resmen tek yumrukta dağıtmıştı hepimizi. Akşama kadar anca toparlanırdık.

"Ben hazırım."

Arkama dönüp baktığımda Elif'i gördüm. Kot ve beyaz tişört. Hepsi buydu ve buna rağmen haddinden fazla seksi görünüyordu. Muhtemelen bunda onu bugüne dek hep bol kıyafetler giyerken görmüş olmamın da etkisi vardı. Bana kalsa bir saat daha kızı izler, sonra arkasına geçip iki saat de oradan izlerdim. Fakat abimin radarları turbo modundaydı bugün. Neyse... Nasılsa bugün bol bol vaktim olacaktı izlemek için.

Tüm bunları neredeyse milisaniyeler içinde düşünmüş ve hemen ardından yüzüme ilgisiz bir ifade takınmıştım.

"Tamam, çıkalım o zaman."

"Durun durun." diyerek el etti Munise Teyze. "Elif sen gel bakayım."

Kız ona doğru ilerlerken kadının elini bluzunun içine atıp bir tomar para çıkardığını gördüm.

"Babaanne ne yapıyorsun?"

"Para veriyorum." dedi kadın paralara sardığı lastiği çözerken. "Dışarıda almak istediğin bir şey olur, canın bir şey ister-"

"Munise Teyze saçmalama lütfen." diyerek müdahale ettim. "Birlikte gidiyoruz zaten. Elif sen de gel hadi, alma babaannenden para-"

"Höst ulan!" diye bağırdı ihtiyar. "Sen bu kızın babası mısın kocası mısın?!"

"Abisiyim Munise Teyze."

"Hadi be oradan! Kan bağı yoksa abi mabi anlamam ben. Ona bakarsan Faysal da güya benim abimdi, kendine öyle dedirtirdi... Bir de baktım beş çocuğumuz olmuş. Pehh!"

Oha. Tanrım lütfen kadının niyeti düşündüğüm gibi olmasın. Lütfen.

"Anne sen neler diyorsun öyle sözlüsü olan kıza?"

Munise Teyze Havva Hanım'a ürkütücü bir bakış attı. "Geliiin... Açtırma benim ağzımı gelin." Ardından elindeki banknotları Elif'in eline tutuşturdu. "Hadi bakalım, git sen de abinle."

Son kelimeyi üstüne bastıra bastıra söylemişti. Havva Hanım asık bir suratla kalkıp çardaktan çıkarken ben de geçmesi için kıza yol verdim. Daha bir iki adım atmamıştık ki, Ayşe denen suratsız çiftlik evinden çıkıp çardağa koşturdu.

"Bekleyin! Ben de geleceğim sizinle!"

Havva Hanım'ın kıza ters bir bakış attığını gördüm. Munise Teyze ise tekrar çıkardı para kesesini. Kızın bizimle gelmesine izin vermesi içimi rahatlatmıştı, belki de amacı düşündüğüm gibi çöpçatanlık falan değildi.

Gerçi diğer kızlardan birinin gelmesini tercih ederdim. Zira onlar utangaç pozları kesmek için genelde ağzını bile açmıyordu, bu kızsa hem suratsız hem de insana durmadan laf sokan türden bir tipti. Kabus gibi bir gün geçireceğim şimdiden belli olmuştu.

Arabanın yanına vardığımızda bebeği Elif'in kucağına verdim. Onlar arka koltuğa geçerken Ayşe benim yanıma oturdu. Ve böylelikle hayatımın en sıkıcı yolculuğu başladı. Kimse birbiriyle konuşmuyordu. Yabancı olduğum için benimle konuşmamalarını anlayabilirdim ama iki kız kardeşin birbirine yabancı gibi davranması garibime gitmişti.

Gerçi Elif evde de diğerlerinden ayrıydı zaten. Ablaları onu genelde görmezden geliyordu, Ayşe ise düpedüz gıcık alıyordu kızdan. Geçen akşam da kızı babasına ispiyonlayan oydu. Eğer Havva Hanım Elif'e karşı tepkili olsaydı kızlarını da o şekilde yetiştirdiği sonucuna varabilirdim ama anneleri kızı sorun etmiyorken kardeşler neden dışlıyordu ki?

Sanırım bu kızın en çok yalnızlığı çekiyordu beni kendine. Koskoca çiftlikte hiç arkadaşı olmadığını fark etmiştim. Büyük çiftlik evinde bile yaşamıyordu, babaannesinin tek katlı küçük evinde yaşıyordu. Koskoca Şevket Baykar annesi için bir yardımcı tutamamıştı nedense. Bu çiftlikte aklıma takılan çok fazla soru vardı ve bugün kurtulmak için tek şansımdı. Eğer bugün çekip gitmezsem daha fazla kayıtsız kalamayacağımın farkındaydım.

Eğer bugün gidemezsem bu çiftlik kazan, ben kepçe olacaktım.

-*-

Bir saatlik işkencenin ardından nihayet şehir merkezine girebildik. Defne gördüğü her şeyi Eyyif'ine gösterip bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Onun bıcırtılarını dinlerken gülmemek için zor tutuyordum kendimi. Epey işlek bir caddeye vardığımızda arabayı durdurup kızlara döndüm.

"Ee, nereye gidiyoruz? Buranın yerlisi olan sizsiniz."

"O sizin probleminiz." diyerek kemerini çözmeye başladı Ayşe. "Ben arkadaşlarımla buluşacağım."

Gözlerimi devirip iç çektim. "Bizi çiftlikten çıkmak için mi kullandın?"

"Ben gelmesem annem babamı arayacaktı, haliyle şu da çıkamazdı." diyerek başıyla arkada oturan kardeşini işaret etti. "Ayrıca Mehtap'la Sümeyra'yı odaya kilitlemeseydim hayatınızın en korkunç gününü geçirecektiniz. Teşekkür borçlusun bana."

Ablalarını mı odaya mı kilitlemişti? Siktir... Elif hazırlanmaya gidince neden tüm kızların oradan kaybolduğunu anlamıştım. Hepsi gelmeye niyetliydi çünkü.

Şaşkınlıkla Ayşe'ye bakarken "Bu arada numaramı vereyim sana." diyerek telefonumu eline aldı. "Akşam çiftliğe dönmeden ararsın. Yine burada buluşup birlikte döneriz."

Ardından telefonu kucağıma atıp arabadan indi. Ayşe hızlı adımlarla bizden uzaklaşırken telefonun ekranına göz attım. 12:15, Cmts. Harika cidden, akşama bin saat vardı.

"Elif eğer sen de sözlünle falan buluşmak istersen gidebilirsin." dedim arkaya dönüp. "Ben babanlara bir şey söylemem."

Ters bir bakış attı bana. Ardından önce çocuk koltuğunda oturan Defne'nin başına bir öpücük kondurdu. Sonra da uzanıp diğer taraftaki kapıyı açtı. Gideceğini anladığımda beklediğim rahatlık yayılmadı içime, aksine hata yapıp yapmadığımı düşünmeye başlamıştım. Sonuçta bu kızlar bana emanetti, başlarına bir şey gelirse babalarına ne hesap verecektim ki?

Elif arabadan inip kapıyı kapatınca silkinip kendime geldim. Hesap falan vermeyecektim. Reşit kızlardı ikisi de, akıl sağlıkları da hiç değilse klinik anlamda yerindeydi. Şevket yobaz olabilirdi ama onun yobazlığına saygı duymak zorunda değildim.

Anahtarı çevirip arabayı çalıştırdım yeniden. Tam o sırada ön tarafın kapısı açıldı ve ne olduğunu bile anlayamadan ufak bir çığlık sesi duydum. Kapıyı açan kişi ayağını arabaya attığı anda hareket ettiğimiz için yere yuvarlanmış olmalıydı. Birkaç metre ötede durup panikle dışarı çıktım araçtan.

İlk gördüğüm şey yüzünde acı ve öfkeli dolu bir ifadeyle yerden kalkmaya çalışan kız oldu. Bir kolundan deli gibi akan kan beyaz tişörtünde gittikçe genişleyen kırmızı lekeler meydana getiriyordu.

Ve ne yazık ki Elif'ti bu.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro