Bölüm 39 - Nişan
Sevgili okuyucu,
Lütfen yorum yap. Lütfen sesini çıkar. Lütfen beni bu hiçliğin ortasında yapayalnız bırakma.
Bilmelisin ki sana ihtiyacım var.
Sevgilerimle, Nilüfer.
────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────
ELENA
Çiftlik kışın gelişinden bihaber bir bahar havasıyla donanmıştı. Ağaçların arasında yürürken uzaktan atların seslerini duyabiliyordum. Yol kenarı kurumuş papatya cesetleriyle, yüreğim yeterince acı çekmemenin suçluluk hissiyle doluydu. Şüphesiz aşk bencilleştirmişti beni. Alparslan yanımdayken kederi ruhumda muhafaza edemiyor, bir parça soluklaşıp ilk fırsatta yeniden çiçek açıyordum.
Göz ucuyla ona baktığımda bakışlarımız birbirine karıştı. 'Ne oldu' der gibisinden dudak büktü hafifçe, ufak bir omuz silkişle 'Hiiiç' deyiverdim. Hınzır tebessümü yanağına doğru genişlerken 'Yalancı.' der gibi kaşlarını kaldırdı. Haklı olduğu için sessiz sözcüklerine itiraz etmedim.
Hala at çiftliğindeydik. Kendini oyuna kaptırmış çocukları alıp yemek için masaya getirmiştim. Fakat sorun şu ki, yemekler yoktu. Hazır olması gereken mangal etlerinin yerinde yeller esiyordu.
"Atlas olacak ukala dümbeleği yüzünden!" diye söyleniyordu İzzet abi. Sonra Atlas'ı taklit eder gibi sesini eğip bükerek devam etti. "Amca öyle olmaz, amca öyle yaparsan köz harlanır, amca mangalı yanlış yere koymuşsun..." Ani bir öfke yükselmesiyle normal konuşmasına geri döndü. "Dünkü bok bana alelusul öğretmeye yeltenirse böyle olur işte! Hepsi ziyan oldu etlerin!"
Başımı bahçenin öte tarafındaki mangallara çevirince durumu anladım. Etlerin bulunduğu sehpa devrilmiş, şişe dizili kıymalar toprağa saçılmıştı.
Alparslan'la AVM'de karnımızı doyurduğumuz için pek aç hissetmiyordum zaten. Fakat ailenin geri kalanı hüsran içindeydi. Kıymanın çekilmesi, etlerin marine edilmesi ve şişe dizilmesi nereden baksan akşamı bulacaktı.
"Üç gün evvel evden aç karnına kovduğun oğlanın ahı tuttu işte..." diye söylendi Gülendam abla. Bunları ağzının kenarıyla mırıldanır gibi söylemişti ama İzzet abinin büsbütün öfkelendiğini fark ettim.
"Hay sana da, oğluna da!-" diye bağıracak gibi oldu ama dili sürçtüğü için cümlesini bitiremedi. "Kapat artık şu konuyu be kadın!"
"Bak gördün mü, Allah söyletti." dedi Gülendam abla inatçılıkla. "Bizim de o yaşta oğullarımız var. Biri benim evladımı aç karnına evden kovsa gözüme uyku girmezdi."
Ufuk mevzusundan bahsettiklerini anlamıştım fakat beni asıl sarsan şey Gülendam ablanın oğullarını anarkenki hali oldu. Evlatlarının üçünün de öldüğünü öğrendikten sonra onun hiçbir şey yokmuş gibi davranmasını görmek ağır gelmişti.
Bakışlarımı kaçırıp başka yöne çevirdiğimde Alparslan'la göz göze geldim. O yengesinin bu haline ilk kez şahit olmuyordu ama nedendir bilmem, en az benim kadar sarsılmış görünüyordu. Halimi gözlerimden anlamış olacak ki sessiz adımlarla yanıma geldi. Elimi tutarken "Gel yürüyelim biraz," dediğini duydum. "Bu gidişle akşama kadar yemekler hazır olmaz zaten."
Rahat bir nefes aldım.
El ele kalabalıktan uzaklaşıp ağaçların gölgelerine daldık. Güneş ufukta yavaş yavaş alçalırken gökyüzü turuncu ve kızıla boyanmıştı. Yerler sonbahar renkleriyle doluydu, adımlarımızın ölü yapraklarda çıkardığı çıtırtıları duyabiliyordum.
Çiftlik görevlileri izne ayrıldığı için padokta ve manejde kimseler yoktu. Ahırlardan atların ve tayların sesleri yükseliyordu fakat belli ki o tarafa gitmeyecektik. Zaten çiftlikte büyümüş biri olarak çiftlik hayvanlarına fazlasıyla alışkındım, benim için görülecek pek fazla şey yoktu.
Patikaya girip ağaçların arasında yürümeye devam ettik. Bahçedeki kalabalık bizi gözle göremez olunca Alparslan elimi bıraktı, kolunu omzuma atıp beni kendine çekti. Dayanamayıp kolumu beline sarıverdim ben de...
"Nihayet baş başa kalabildik." dedi başını eğip boynuma sokulurken. Sıcak nefesi kulağıma çarpınca tepeden tırnağa titredim. Hala çok uzaklaşmış sayılmazdık, evden birileri patika tarafına geçse görürdü bizi.
"Sen bu yüzden beni buraya getirdin, değil mi?" dedim kollarımı boynuna dolarken. "Niyetin çiftlik evinde benimle baş başa kalmaktı..."
Gerçi teknede de baş başaydık ama orada pek fazla oynaşma şansımız yoktu. Camların genişliği kıyı tarafından görülme riskimizi artırıyordu. Alparslan'ın arlanmaz görünüşünün altında mahremiyete düşkün, hatta bazen utangaç biri olduğunu biliyordum. Ve nedense bu yönü onu gözümde daha çekici hale getiriyordu.
"Kim bilir neler vardı aklında..." diye mırıldandım iç çekerek. "Ailedekiler çiftliğe doluşunca hepsi ziyan olmuştur..."
Gülmemek için kendimi zor tutuyordum fakat muziplik yaptığımı fark etmedi sanırım. Koluyla aniden belimi kavrayarak "Gece buluşalım." deyiverdi. "Aklımdakileri uzun uzun anlatayım sana."
"E ama İzzet abi seni eve almaz ki..." dedim usulca. Dudaklarımı hafifçe boynunda dolaştırdım. "Ahırın yanındaki kulübede yatacakmışsın, öyle duydum."
Kısık sesli bir inilti döküldü boğazından. "Tamam işte, orada baş başa oluruz."
"Hıı tabi... Oldu olacak samanlıkta buluşalım." diye söylendim. Ardından iç çekerek ekledim. "Bence sen evlenene kadar baş başa kalmayı unut."
"Elif ona nereden baksan iki üç hafta var yahu!"
Şaşkınlıkla başımı çekip yüzüne baktım. Oyunbaz tavrım aniden silinip gitmişti.
"Ne?"
"Kırk gün doldu..." diye bocaladı yüzümü görünce. "Yarın gidip nikah tarihi alacağım, en geç üç hafta sonraya alabilirim."
"Ve bunu bana şimdi mi söylüyorsun?"
"Yarın söyleyecektim." dedi saf saf. "Kimliğin olmadan nikah tarihi alamam ki."
"Alparslan ne üç haftası ya?!" diye cırladım. "Hazırlıklar var bir kere... Yetişmez ki. Düğünümün oldu bittiye gelmesine izin veremem ben. Hayatımda bir kere evleneceğim, bari o da tam olsun. Bence şey yapalım- Yaza yapalım düğünü. Sen bir şekilde babamı ikna edersin, edemez misin? Üç hafta sonra evlenemeyiz!"
Evlenirsek ondan temelli ayrılmam gerekecekti. İşleri yoluna koyunca yanıma geleceğini söylüyordu ama boş hayallere bel bağlayamazdım. Ya onu benimle gelmeye ikna etmeliydim, ya da bir şekilde düğünü ertelemeliydim. Onca şeyin ardından üç haftalık mutluluğa razı gelecek değildim.
Paniğe kapılmamın sebebini anladı, elbette. Birkaç adım yakına gelip ellerini omuzlarıma sardı. Sırtımı yapraklarını henüz dökmemiş bir ağacın gövdesine yaslarken başımın altından kırgın bir bakış attım yüzüne. Bir sonbahar yaprağı süzülerek aramızdan geçip yere düştü.
"Nikahı erteleyemeyiz." dedi usulca. Baş parmağıyla alt dudağımı okşuyordu. "Belki düğünü geciktirmenin bir yolunu bulabilirim ama en fazla bir iki hafta... Bakma öyle göçmen kızı, senden ayrı kalmak benim için kolay olur mu sanıyorsun?"
"Öyleyse beni yurt dışına yollama."
Sözcükler ağzımdan istemsizce çıkıvermişti. Alparslan'ın gövdesindeki tedirgin kasılmayı parmak uçlarımda hissettim. Duymayı en son istediğim mahcup ses tonuyla "Elif yapma böyle..." diye mırıldandı. "Burada kalırsan güvende olamayacağını biliyorsun."
"Burada kalırsan sen de güvende olmayacaksın."
"Seninle gelirsem de ailem güvende olmayacak."
"Onlar da gelsin o zaman!" diyerek ayrıldım kollarının arasından. "Anlamıyorum, neden kendinizi bu dünyaya mahkum ediyorsunuz ki? Ailedeki herkes sevdiklerini kaybetmiş, kalanları da kaybetme korkusuyla yaşıyorlar. Neden her şeyi ardınızda bırakıp gitmiyorsunuz?"
"Yahu onlar benim gibi değil." diye söylendi. "Abimle birlikte Bayraktar'a bağlı hepsi. Abim çekip gitmedikçe onlar da gidemez, gitseler bile abimin düşmanları peşlerine düşer."
"O zaman İzzet abi de gitsin."
Sanki karşısında beş yaşında, laftan anlamaz bir çocuk varmış gibi baktı bana.
"Elif, abim Dündar Bayraktar'ın sağ kolu. Bayraktar'ın düzeninde Bayraktar'dan sonra en önemli kişi o. Bu ne demek biliyor musun? Bayraktar ağacının tüm sırlarını, tüm bağlantılarını biliyor demek. O ağacı yerle bir etme gücüne sahip demek. Elindeki gücü bıraktığı anda onu sustururlar, ailesini de."
Ben de sustum. Alparslan bunları zaten bildiğimi varsayarak benden anlayış bekliyordu fakat o açıklamadıkça bilemezdim. Açıkladığında da anlayış göstermek gelmiyordu içimden, ama anlıyordum. İzzet abinin yeraltı dünyasında çok güçlü bir konumu vardı, bu da onu ve ailesini kritik hedefler haline getiriyordu. Alparslan babalarının varisi olduğu için hedefler arasında değildi fakat o da ailesi hedef tahtasındayken çekip gidemiyordu.
"Seni seviyorum." diye mırıldandı usulca. "Tanrı şahidim olsun, seninle birlikte yaşlanmayı bu dünyada her şeyden daha çok istiyorum. Elimden gelse her şeyi ardımda bırakıp senin gelirdim ama koşulları biliyorsun."
Buruk bir tebessüm belirdi yüzümde. Onun henüz bundan haberi yoktu fakat benimle gelmesi için elimden geleni yapacaktım. Gülşen ablalarda kaldığım gece, mezarlıkta gördüğüm manzaranın tesiriyle, Alparslan'ın beni düğünden sonra göndereceğini itiraf etmiştim. Nurcihan ablayla ikisi bu bilgiye pek hayret etmemişti, onun böyle bir şey yapacağını tahmin ediyor gibiydiler.
"Ne yap ne et, onu seninle gelmeye ikna et." demişti Gülşen Abla. "Bizler zaten senelerdir tehlikedeyiz Elif, Alparslan'ın burada kalması hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Bu ailede hiç değilse birimizin hikayesi mutlu bitsin."
Başımı usulca Alparslan'ın göğsüne yasladım. O bunu sessiz bir kabullenişe yordu; fakat gelecek beklenmedik ihtimallerle doluydu.
-*-
"Geri dönelim mi istersen?"
Başımı kaldırıp ona baktım. "Niye?"
"Üşüyorsun." dedi nazik bir tebessümle. Çenesinin ucuyla yüzümü işaret ediverdi. "Burnunun ucu kızarmış."
"Soğuğu pek hissetmiyorum aslında... Dönmemize gerek yok."
Gülendam ablayla aynı ortamda ne kadar az bulunursam o kadar iyiydi. Alparslan aklımdan geçenleri sezdi mi bilmiyorum ama üstelemedi. En azından ben öyle sandım... Kol kola girip yeniden yürümeye başladık. Birkaç saniye geçmeden yanılgım dudaklarından dökülüp cevabını bildiği bir soruya dönüştü.
"Yengemden kaçıyorsun, öyle değil mi?"
"Sadece kafam karışık." diye itiraf ettim. "Son günlerde ne kadar çok şeyin üst üste geldiğini görmüyor musun?"
Kafası karışmış gibi bir ifade belirdi yüzünde, ardından ufak bir kaş hareketiyle açıklamamı talep etti. Elimde olmadan güldüm.
"Seni gece kulübünün arkasında bitap vaziyette bulmamın üzerinden birkaç gün geçti, Alparslan." dedim. "Aynı gün iki adamı öldüresiye dövdün, birini vurdun-"
"Ben vurmadım." diye düzeltti. "Korumalardan biri yaptı."
"Senin emrinle." diye hatırlattım. "Ayrıca vurulan adam Ali İhsan Varşova'nın oğluymuş ve sen bunu biliyormuşsun."
İtiraz etmeye hazırlandığını görünce elimi kaldırıp durdurdum onu. "Açıklamana gerek yok, Alparslan. Ufuk zaten mevzunun aslını söyledi bana. Gözün döndüğü için değil, yapman gerektiğini düşündüğün için yaptığını biliyorum ve bu benim için önemli bir detaydı."
"Öyleyse bu meseleyi ardımızda bırakabiliriz." dedi sanki bir kase pirinçteki taşları ayıklar gibi.
Alparslan'ın problemlere bakış açısı genel olarak böyleydi. Sorunu çöz, ve yola devam et. Çözülmüş bir problemin de kaygı yaratabileceğini anlamıyor; yeniden gündeme getirilmesini gereksiz buluyordu.
"Umarım Ali İhsan Varşova da bu meseleye senin gibi yaklaşır." dedim iğneleyici bir tavırla. Fakat tavrım uzun sürmedi, yaşanan diğer olaylar aklıma gelince iç çekerek düşürdüm gardımı. "Sonra seni o halde gördüm işte... Baş ağrısından kıvranırken, anılardan kurtulmak için onları yazıya dökerken... Acı çekmeni izlerken hiçbir şey yapamamak kolay değildi. Üstelik ertesi gün hayatta olduğunu sandığım insanların mezar taşlarıyla karşılaştım."
Tüm bunları yaşadıktan sonra verdiğim ilk tepki şoktan uzaklaşmak olmuştu. Düşünmek yerine kaçmayı, Alparslan'la el ele İstanbul sokaklarını dolaşmayı, belki de yüzleşmeden önce gücümü toplamayı seçmiştim. Fakat buraya gelip de Ahıskalı ailesiyle karşılaşınca kaçtığım gerçekler yüzüme tokat gibi çarpmıştı.
"Elena..." dediğini duydum Alp'in. "Tüm bunların senin için çok zor olduğunu biliy-"
"Hayır, sakın." diyerek kestim sözünü. Ona doğru dönüp iki elini birden tuttum. "Tüm bu anlattıklarımın öznesi sensin Alparslan. Evet, bunları öğrenmek çok zor oldu ama bu konuda beni teselli edecek kişi sen olamazsın. Benim senden tek isteğim hayatına dair detayları benden esirgememen. Düşündüğünden daha fazlasını kaldırabilirim."
"Geçen gece Nurcihan yengemler sana her şeyi anlatmadı mı?"
"Sanırım bazı konuları onlar da tam olarak bilmiyor. Mesela İzzet abiyle Gülendam ablanın ilk çocuklarının ölümünü... Sen bana bebeğin öldürüldüğünü söylemiştin, Nurcihan ablalar yeni doğanlarda görülen bir hastalık yüzünden öldüğünü söylediler."
"Onlar öyle biliyor çünkü..." dedi iç çekerek. "Yengem de öyle biliyor. Ben bile tesadüfen, abimle Behram abinin konuşmalarına kulak misafiri olarak öğrendim gerçeği."
Tedirgin bir bakış attım yüzüne.
"Eğer senin için zor olacaksa anlatmak zorunda değilsin."
Hafifçe gülümsedi. "Anlatmak benim için dert değil ama seni kötü etkilemesinden korkuyorum."
"Bundan daha kötü olamam, Alp." dedim. "Yarım yamalak bilmek daha kötü... Anlatacaksan tüm detaylarıyla anlat bana."
Hafifçe iç çekti. Kısa bir sessizliğin ardından "Bebeğin ismini gördün zaten, Elif'miş." diyerek başladı anlatmaya. "Benden bir iki ay sonra, 1994 ocakta doğmuş. Yenidoğan bebeklerde görülen bir rahatsızlık yüzünden yengem bebeği kucağına bile alamamış, doğar doğmaz özel odaya koymuşlar. Abim zaten ortalarda yokmuş, daha doğrusu işkencedeymiş ama yengem bilmiyormuş bunu. On gün boyunca hastanede bebeğin kaldığı odanın önünde nöbet tuttuğunu söylemişti Zeliş abla. Bebeği camdan izleyip ağlıyormuş, bir yandan da hastaneden çıkar çıkmaz abimi boşayacağını söyleyip duruyormuş."
Bahsettiği yıllarda Gülendam abla 22-23 yaşlarında olmalıydı. Benimle yaşıttı yani... İzzet abi ise ondan birkaç yaş büyüktü ve Alparslan abisinin on gün boyunca işkencede kaldığını söylüyordu. Hem de sıradan bir şey söyler gibi söylüyordu bunu... Ahıskalı ailesinin zulmü ve ölümü ne çok içselleştirdiğini gördükçe tuhaf yas adetlerine anlam vermeye başlıyordum.
"İzzet abi kızını hiç görememiş mi yani?"
"Maalesef görmüş." dedi kolunu belime daha sıkı sararken. "Abim işkencede konuşmayınca karısının doğum yaptığını söyleyip bebeğin hayatıyla tehdit etmişler. O da tehdide boyun eğmiş. O dönemlerde yeraltı dünyasında epey güçlü olan birinin deşifre etmiş. İstihbaratçılar da söz verdikleri gibi abimi serbest bırakıp ailesine zarar vermeyeceklerini söylemişler."
"Sonra da gidip yeni doğmuş bir bebeği öldürmüşler deme bana!"
"Hayır, istihbarat vadettiğini verir." dedi net bir tavırla. "Ama vadettiğinden fazlasını değil. Abime ailesine zarar vermeyeceklerini vadetmişler, ailesinin zarar görmeyeceğini değil. Muhtemelen bunu kimin, ne zaman ve nerede yapacağından haberleri vardı ama bu bilgi vadettikleri bir şey değildi. Veya belki de gerçekten bilmiyorlardı."
"Bilmiyorlardır." diyerek içimi rahatlatmaya çalıştım. "Sonuçta istihbaratçılar devlete bağlı..."
"Yavrum devlet dediğin şey homojen ve yekpare bir varlık değil. Ona bakarsan polis de devlete bağlı ama istihbaratçılarla hiç geçinemezler."
Hayretle ona baktım. "MİT ve emniyetin birbirine düşman olduğunu mu söylüyorsun?"
"Düşman diyemem ama iki Mehmet kavgası diye bir gerçek de var." İç çekti. "Neyse... Abim de istihbaratçıların onu koruyacağını düşünmemiş zaten. Ailesiyle birlikte kaçmaya karar vermiş, o yüzden de Behram Abi'yi yanına alıp apar topar hastaneye gitmiş. Behram Abi yengemi alıp arabaya götürmüş hemen, abim de doktorla konuşup bebeği çıkarmaya gitmiş. Doktor bebeğin zaten iyileştiğini, ertesi gün son kontrolleri yaptıktan sonra muayene edeceklerini söylemiş diye biliyorum."
"Sonra?" diye sordum korka korka.
"Abim başının belada olduğunu anlatınca adam ertesi günü beklemeden gidip muayene etmeyi kabul etmiş ve üçü birlikte bebeğin yanına gitmişler." dedi, ardından hafifçe duraksadı. "Behram Abi nasıl olduğunu anlatmadı, daha doğrusu anlatamadı ama odaya girdiklerinde gördüğü manzara yüzünden aylarca uyku uyuyamadığını söylemişti. Sanırım bebeğin cesedi parçalanmış haldeymiş."
Ağzımı açıp tek kelime edemedim. Parçalanmış cesetlere ve ağır hasar almış insan bedeni görüntülerine karşı aşırı hassas biri değildim çünkü bu tür manzaralar doktor tarafımı tetikliyordu. Duygusal hezeyanlar yaşamak yerine mekanik bir mantıkla hasar tespiti ve olası tedavi yolları düşünmeye başlıyordum. Duygularım olay bittikten sonra açığa çıkıyordu.
Şimdi ise yıllar önce olmuş bitmiş bir olay hakkında konuşuyorduk. Bebek için çok üzülmüştüm ama beni asıl çok eden şey İzzet abinin yaşadığı travmaydı. Üstelik bu travmayı gizleyip Gülendam ablayı bebeğin hastalıktan ötürü vefat ettiğine inandırmayı başarmıştı.
"Bunu nasıl atlatabilmişler?" diye sordum şaşkınlıkla. "Sonrasında üç tane daha çocukları olmuş... Gülendam abla gerçeği bilmiyormuş ama İzzet abi yeniden çocuk sahibi olmaya nasıl cesaret edebilmiş?"
"Edememiş aslında." dedi Alparslan. "Yengem bir buçuk yıl sonra tekrar hamile kaldığında boşanmanın eşiğine gelmişler. Abim bebeği kesinlikle istemiyormuş, doğuma kadar yengemle ayrı yaşamışlar. Savaş doğduktan sonra yavaş yavaş araları düzelmiş."
"İzzet abinin neler yaşadığını tahmin bile edemiyorum..."
"Üstelik tüm bunları tek başına yaşamak zorunda kalmış. Yengemden de uzaklaşınca yoğun bir bunalıma girmiş, gözünü intikam hırsı bürümüş. Behram abi 'Tek istediği evladını katledenleri yok etmekti' diye anlatmıştı. Fakat o dönemler babamla karşı karşıya geldikleri için abimin böyle bir gücü yokmuş. Bu gücü ona Dündar Bayraktar vermiş."
"Yani İzzet abi bu yüzden mi Bayraktar'ın himayesine girdi? Öldürülen kızının intikamını alabilmek için mi?"
"Sadece onun için değil. Abimin o yıllarda pek çok kavgası vardı. En çok da babamla kavgalıydı."
Belli belirsiz mırıldandım. "Savaş abin yüzünden..."
İzzet abinin rahmetli oğlu Savaş'ın ismi, seneler önce vefat etmiş amcasından geliyordu. Alparslan'ın büyük abisi Savaş Ahıskalı'dan. Aileyi bugünkü kaosa sürükleyen her şey, Savaş Ahıskalı'nın ölümüyle başlamıştı.
"Nurcihan yengemler o mevzuyu anlattı mı?"
"Bildikleri kadarını anlattılar. Yani Savaş abinin sen doğmadan önce vefat ettiğini, İzzet abinin de onun ölümünden ötürü babanızı suçladığını söylediler. En sonunda işler öyle bir noktaya gelmiş ki, İzzet abi babanıza isyan etmiş ve ailenin başına kendisi geçmiş. Tüm kardeşlerini de himayesi altına almış tabi." Buruk bir tebessüm belirdi yüzümde. "Gülşen abla böyle biliyor en azından... Ama İzzet abi tüm kardeşlerini himayesine alamadı değil mi? Sen babanın oğlu olarak kaldın. Bu yüzden de Balkanlardaki işler sana miras kalıyor."
Başını salladı hafifçe. "Üç yaşına kadar abimle yengem beni büyüttü. Sonrasında liseye kadar babamla yaşadım. Yengem birkaç kez beni kaçırma girişimlerinde bulunduğu için babam yazları bir aylığına abimlerin yanına gitmeme izin vermek zorunda kalmıştı."
Buruk bir tebessüm belirdi yüzümde. "Gülendam abla seni kaçırmaya mı çalışmış gerçekten?"
"Üstelik bu girişimlerin birinde karnı burnundaymış." diye güldü. "Babam beni götürdüğünde yengem de en büyük oğlu Savaş'a hamileydi. Nerede olduğumuzu öğrenmesi biraz zaman almış. Sonra da tek başına yola koyulup peşimize düşmüş. Gecenin köründe korumaları atlatıp benim odamın penceresine kadar gelmeyi başarmıştı ama sancısı tutunca yakalandı."
Kendimi tutamayıp ben de güldüm. "Gerçekten inanılmaz bir kadın."
"Babam da inanamamıştı biliyor musun? Hamile bir kızcağızın onca korumayı atlatıp burnumuzun dibine kadar girdiğini öğrenince şok olmuştu. Üstelik baskına gelen kız kendi gelini... Gecenin köründe apar topar köye gitmişti ebe getirmek için."
"Gülendam abla orada mı doğum yaptı cidden?"
"Abim deliye dönmüştü." diyerek onayladı. "Yengem yüzünden kanlı bıçaklı olduğu babasının ayağına gelmek zorunda kaldı. Gerçi o geldiğinde Savaş çoktan doğmuştu. Yengem kendine gelince babamdan rica etti bebeğin ezanını okumasını. Abim tüm bunları kaçırdı."
Şaşırmadan edemedim. Görünüşe bakılırsa Gülendam abla kayınpederine kızgın değildi, doğan bebeğine vefat eden kayınbiraderinin adını koymak istemişti. Halbuki bugüne dek Savaş ismini İzzet abinin seçtiğini sanıyordum ben... Neticede babasıyla arasındaki savaşın sebebi de oydu.
"Abinle baban arasındaki savaşın sebebini hala anlamıyorum..." diye mırıldandım. "Yani, sebebin Savaş abin olduğunu anladım ama İzzet abinin bu sebepten ötürü ölene dek babanızı affetmemesi bana mantıklı gelmiyor. Onun kardeşi vefat etmiş ama baban da bir evlat kaybetmiş neticede... O zamanlar İzzet abi gençti, toydu desem bile ilerleyen zamanlarda babana olan öfkesinin dinmesi gerekmez miydi? Hele ki ilk evladı, düşmanları tarafından öldürüldükten sonra..."
"Aslında tam tersine, abim evladını yitirdikten sonra babamdan daha çok uzaklaştı." diye iç çekti. "O güne dek sınanmadığı bir günahla suçluyormuş babamı. Benzer duruma düşerse babam gibi davranıp davranamayacağına dair gizli bir şüphesi varmış ama sonra aynı günahla sınanmış. Babamın yaptığı şeyin bir açıklaması olmadığını anlamış. Bana böyle söylemişti."
"Babanın yaptığı şey derken?"
Duraksadı. "Savaş abimin nasıl öldüğünü biliyor musun?"
Başımı iki yana salladım.
"İşkenceyle öldürüldü." dedi doğrudan. "Ben o zamanlar dünyada bile yoktum ama bildiğim kadarıyla cesedi bile bulunamamış."
"İyi de neden?" diye isyan ettim. "Öldüğünde 17 yaşında olduğunu söylemişlerdi. O yaştaki birine neden bunu yapmak istesinler ki?"
"Hedefleri abim değilmiş güzelim, babammış. Abimi babama şantaj yapmak için kaçırmışlar. Sonra da bizimkilere haber yollayıp babam istedikleri bir şeyi onlara verirse abimi serbest bırakacaklarını söylemişler. Ne olduğunu ben de bilmiyorum, ama babamın verebileceği bir şeymiş."
"Peki baban ne yapmış?"
"Hiçbir şey."
"Nasıl yani hiçbir şey?"
"Basbayağı." dedi basitçe. "Savaş abimi rehin aldıklarını öğrendikten sonra odasına çekilip kapısını kapatmış ve üç gün boyunca dışarı çıkmamış. Üçüncü günün sonunda da abimi kaçıran adamların ailesini bulup intikam almış.
"Anlamadım... Niye böyle bir şey yapmış ki?"
"Aksine, belki de en sevdiği evladı oydu. Fakat babam tehdide boyun eğmeyen biriydi, öldüğü güne dek kimse şantajla bir şey yaptıramadı ona."
Sinirle güldüm. "Ve bu prensibi evladının canından daha mı değerliydi?"
"İşte şimdi abimi anladın." diye gülümsedi hafifçe. "Babama gelince... Onu anlayabilir misin bilmiyorum, abim otuz senedir yapamadı bunu mesela."
"Bir dakika... Sen babana mı hak veriyorsun cidden?"
"Birinin neyi neden yaptığını anlamakla, ona hak vermek aynı şeyler değildir."
"Neden peki?" diye güldüm hafiften bir sinirle. "Yani evladının canı pahasına tehdide boyun eğmemenin ne gibi bir sebebi olabilir ki? Kendi itibarını ve mafya alemindeki karizmasını korumak dışında tabi..."
"Babamın derdi itibar değildi Elif." dedi iç çekerek. "Sadece fazla gerçekçi bir adamdı."
"Hala anlamıyorum..."
"Savaş abim babamın ilk ve son kaybıydı. Birileri Bahri Ahıskalı'nın en sevdiği evladının canıyla tehdit etti, o bu tehdit karşısında kılını bile kıpırdatmadı ve bir daha kimse onu evlatlarının canıyla tehdit etmedi. Çünkü kılını bile kıpırdatmayacağını herkes biliyordu. Abimse ailesine yönelik tehditleri hiçbir zaman görmezden gelemedi, evlatlarını korumak için her şeyi yapabileceğini insanlara gösterdi ve düşmanları ona zarar vermek istediklerinde hep aynı noktaya saldırdılar."
Acı, keyifsiz bir tebessümle başımı salladım. "Peki ya abilerin? Babanın evladı değil miydi onlar? Tehdide boyun eğmediği halde neredeyse tüm evlatlarını kaybetmiş."
"Babam hayattayken Savaş abim hariç, abilerimin hepsi yaşıyordu." dedi dalgın bir tavırla. "Feride ablam babam ölmeden önce vefat etmişti ama o mevzu epey karışık... Aslına bakarsan, Feride ablam İzzet abim yüzünden vefat etmişti. Zaten bana kalırsa babamı yıkan şey de bu oldu. Evlatlarını düşmanlarından koruyabilirdi ama kendi evladından koruyamazdı."
"Abilerin, kuzenlerin, yeğenlerin... Hepsi İzzet abin Bayraktar'ın himayesine girdiği için mi öldüler?" Reddeder gibi iki yana salladım başımı. "Baban da yeraltı dünyasındaydı Alp, onun da düşmanları vardı. Tek sebep İzzet abinin yeraltı dünyasına girmesi olamaz."
"Deminden beri anlatmaya çalıştığım şey bu işte, Elif." dedi bana dönerek. "İzzet abim yeraltı dünyasına girdiği için değil, şantaja boyun eğdiği için tüm sevdiklerini hedef tahtasına koydular. Babam bunu yapmazdı. Birileri beni kaçırsaydı, işkence etseydi, hayatımı bağışlamak için bir şeyler talep etseydi babam beni kurtarmaya bile çalışmazdı. Çoktan öldüğümü varsayıp karşı tarafı yok etmeye çalışırdı, intikamını alana kadar da durmazdı. Düşmanları bu gerçeği biliyordu. O yüzden Savaş abimden sonra kimse babamı sevdikleriyle sınamadı. Sınanan hep İzzet abim oldu. Gel gör ki kendisi bu sınavların birinden bile ders almadı."
"Alp sen neler söylediğinin farkında mısın?" diye sordum şaşkınlıkla. "İzzet abinin sizlerden birini feda etmesi gerektiğini mi düşünüyorsun gerçekten?"
Alparslan gerçekten de babasının oğluydu ve fikirlerinin altında yatan gerekçeler beni korkutmuştu. Onları bu kadar soğukkanlılıkla savunabilmesi de...
Hafifçe güldü. "İzzet abim tüm aileyi feda etti zaten. Babama olan öfkesi yüzünden Dündar Bayraktar'ın himayesine girdi, kendi isteğiyle yaptı bunu."
"Olacakları bilseydi asla yapmazdı." diye itiraz ettim. Abisine olan kızgınlığı beni korkutmuştu.
"Ben de bu yüzden ona kızamıyorum zaten." dedi yorgun bir iç çekişle. "Fakat abimin niyeti neyi değiştirir Elif? Olacakları bilseydi asla yapmazdı ama ne fark eder ki? Hangi pişmanlık geri getirmiş mezardaki ölüleri?"
Sessiz kaldım. Bu, Alparslan'ın ürkütücü yüzüyle ilk tanıştığım andı.
────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────
ALPARSLAN
Gülendam Ahıskalı'nın sözlerine kulak vermeyen her insan bunun bedelini öderdi.
Aksine bir kez olsun denk gelmemiştim. Zira yengem hem ürkütücü derecede zeki bir kadındı, hem de sıradışı sezgilere sahipti. Dibine kadar materyalist biri olmama rağmen ben bile onun altıncı hissinin kuvvetli olduğunu inkâr edemezdim.
Üstelik kindarlığı da vardı. Dünyanın en anaç insanlarından biri olmasına rağmen tersi çok pisti. Bunu bildiğim halde yengemin bana olan düşkünlüğüne güvenip paçayı yırtacağımı düşünmüştüm ve sonuç ortadaydı. Elena diğer yengelerimle sohbet ederken sülalecek yediğimiz yemeğin bulaşıklarını yıkıyordum.
Evet... Hala at çiftliğindeydik. Baş başa romantik birkaç gün geçireceğimiz yere tüm Ahıskalı sülalesiyle birlikte kapatılmıştık. Elena'yla doğru düzgün konuşma fırsatım bile olmamıştı. Yemekten sonra Deniz bir şeyler konuşmak için onu alıp yukarı götürmüştü. Ne zaman yanına gidecek olsam abim yeni bir iş kitliyordu.
"Ulan düzgün yıkasana o bulaşıkları!" diye çemkirdi az öteden. "Gerizekalı mısın sen Alparslan, niye önce servis tabaklarını yıkıyon?"
"Yahu ne fark eder sırası?!"
"Önce çatal kaşık bardak yıkanır cahil it. Servis tabakları yağ içinde, onları yıkadığın suyla nasıl bardakları temizleyeceksin?"
"Çok basit abi. Bulaşık kabındaki suyu yenileyerek."
Ve böylelikle Afrika'da su bulamayan insanlar varken ne hakla su israfı yaptığım üzerine sağlam bir fırça çekmeye koyuldu. Halbuki su israfı yapan kendisiydi. Mutfakta bulaşık makinesi dururken bahçedeki portatif tezgahta bulaşıkları Atlas'la bana yıkatıyordu.
Abim bir şeyler daha söyleyecek gibiydi ama Gülendam yengem seslenince bizimle uğraşmaya ara verdi. O söylene söylene bahçeye doğru ilerlerken yanımda duran yeğenime ufak bir bakış attım. Baybars abimin tek oğluydu Atlas, henüz 23 yaşındaydı ve gerçek bir baş belasıydı. Tüm yeğenlerimin bela potansiyelini ölçen bir skala oluştursam, bu düzenbaz iti en tepeye koyardım.
Tuhaf olan şey şu ki, kendisi yarım saattir yıkadığım tabakları uslu uslu kurulamakla meşguldü. Tüm kuzenleri otururken bulaşık yıkamak onu pek rahatsız etmemiş gibiydi. Aras'ın doğruyu söylediğine şahit olduğum anlardaki gibi tuhaf bir huzursuzluk hissine kapıldım. Atlas'ın uslu durması kesinlikle hayra alamet değildi.
"Sen bir bok yemişsin." dedim iç çekerek. "Ne yaptın lan yine?"
"Ben mi?" diyerek şaşkınlıkla yüzüme baktı. "Amca döveceksen direkt döv ya, sebep aramana gerek yok."
"Ben seni ne zaman dövdüm nankör köpek?" diye söylendim. "Hiç boşuna kıvırma, bal gibi de bir boklar yemişsin. Yetmezmiş gibi bir de gidip abime yakalanmışsın!"
Bakışlarında anlık bir şaşkınlık ifadesi belirip kayboldu. Görünüşe bakılırsa haklıydım zira salak yeğenim bir anlığına bunu nereden bildiğime şaşırmıştı. Sonrasında yem attığımı anlamış olacak ki profesyonel yalancı moduna geçiş yaptı. Yüzüne son derece masum bir ifade kondurarak isyan etti bana.
"Amca ne yakalanması ya? Mekanlara girişimi yasakladığından beri ot gibi yaşıyorum. Evden çıktığım yok!"
"Evden çıkmıyormuş..." Bulaşık süngeriyle kafasına bir fiske geçirdim. "Ulan haftanın yarısını burada geçirdiğini bilmiyor muyum sanıyorsun?"
"Tamam işte, burası da benim evim." diye kıvırdı. "Sen mekanlara girişimi yasaklayınca bari bir işe faydam dokunsun dedim. Çiftliğe gelip atlarla ilgilenmeye başladım. Farkında değilsin ama ben epeydir duruldum amca, münzevi hayatı yaşıyorum artık. İnanmıyorsan git İzzet amcama sor."
Böylelikle onun bir boklar yediğine emin oldum. Hatta muhtemelen çiftlikte bir işler çevirmişti. Ne yazık ki burada onu kontrol etme şansımız pek yoktu. Çiftlik Baybars abimin mülkü olduğu için o vefat ettikten sonra oğlu Atlas'a kalmıştı. Haliyle çocuğu tapulu mülkünden kovamıyorduk-
Evet... Bu durum tüm sülalenin çiftliğe toplanmasını da açıklıyordu. Abim Atlas'ı çiftlikten kovamayacağını anlayınca, çiftliği işgal ederek problemi çözmeye çalışmıştı.
"Gözüm üstünde Atlas." dedim yıkadığım son tabağı da eline tutuştururken. "O yavşak fenomenlerle, özellikle Ateş Alazoğlu denen götverenle görüştüğünü duyarsam-"
"Bir dakika ya... Ateş neden özellikle?"
"Keyfim öyle istiyor paşam." diye cevap verdim. "O herifle görüşmeyeceksin. Görüştüğünü duyarsam kankanı toprağın altına, seni de geri dönmemek üzere yurtdışına yollarım. Yurtdışı deyince de öyle Avrupa'da lüks yaşam falan hayal etme. Gümülcine'ye gider, Zarife halanın tarlalarında ırgatlık yaparsın. Anlaşıldı mı?"
Korkuyla başını sallayıp onayladı beni. Üniversiteyi kazandığı yaz yediği haltlar yüzünden tüm tatili Gümülcine'deki tarlalarda geçirdiği için bu konuda ne kadar ciddi olabileceğimi biliyordu.
Bulaşık faslı bitince Atlas'ı önden bizimkilerin yanına gönderdim. O giderken abim de bahçeden çıkıyordu, beni tek görünce omuzlarındaki gerginlik gevşer gibi oldu.
İzzet abimin bir süre amaçsızca etrafta dolanmasını, tarhlardaki çiçeklere bakınıp ayakkabısının ucuyla toprağı eşelemesini izledim. Ellerini arkasında kavuşturup epeyce uzağa, çiftliğin diğer ucunda atlar için ayrılmış alana bakındı.
Abimin toprağa vuran karanlık silüeti, babamızın yeryüzündeki gölgesi gibiydi.
"Taylar büyümüş, gördün mü?"
"Gördüm abi."
"Çiftleştirmek lazım bu hayvanları... N'apsak Alparslan, geçen seferki gibi Dündar Bey'in çiftliğindeki atlarla mı çiftleştirsek? Cinsleri bozulmamış olur."
"Bence bırakalım Atlas ilgilensin."
"Lan o ne anlar at çiftleştirmekten? Hayvanları tutar kerhaneye götürür geri zekalı."
Uzatmadım. "İyi öyleyse, sen bildiğin gibi yap."
Buraya benimle bir şey konuşmak için geldiğini biliyordum. İki saattir umursamazlık şovları sergilediğine göre onun için önemli bir şey olmalıydı.
'Umarım Ufuk konusu değildir.' diye geçirdim içimden. 'Umarım bu mevzu onun için o kadar da önemli değildir.'
Buraya geldiğimizden beri Ufuk konusunu bilerek hiç açmamıştım. Normalde abimin adamlarımdan birini evden kovmak gibi bir saygısızlık yapmasını sineye çekmezdim, hele ki Gülendam yengem bu kadar üzülmüşken... Fakat bu mevzuda benim vereceğim her tepki abimin tepkilerini gözden kaçırmama sebep olacaktı. Sessiz ve tepkisiz kalıp sahneyi ona bırakmaya karar vermiştim.
"Bitti buradaki işler." dedim bulaşık bezini portatif tezgaha bırakıp. "Gel hadi, bizimkilerin yanına gidelim."
Kararsız bir tavırla başını sallayıp peşime takıldı. Biraz rahatlar gibi olmuştum ama çok uzun sürmedi bu durum. Bahçenin girişine ulaştığımızda abimin kolumdan tutup beni durdurduğunu hissettim.
"Önce bi' konuşsak."
Anlamazdan geldim. "Abi sence de yetmez mi azarladığın? Elif nişanlım benim, artık biraz rahat ver bize."
"Ben sana rahat verecem, hiç merak etme." dedi kinayeli bir sesle. Ardından sıkıntıyla ekledi. "Neyse, zaten konuşalım dediğim şey o değil. Senden bir şey rica edeceğim oğlum."
"Estağfurullah abi, ne istersen."
"Öyle mühim bir şey değil." diyerek dudak büktü umursamazca. "Belki duymuşsundur, şu aralar yengenle aramız limoni. Saçma sapan bir şeye kafayı taktı, vazgeçmiyor da..."
Kestirip attım. "Ufuk'tan mı bahsediyorsun?"
"Yav mevzu Behram'ın oğlu değil ki... Yengen kendi evlatlarını özlüyor Alparslan. Etrafında o yaşlarda olan bir tek o oğlan var. Ne bileyim, bağ kurdu herhalde."
Sakin kalmaya çalışarak sordum. "Peki benden ne istiyorsun?"
"Gönder o oğlanı." dedi direkt. "Kov gitsin yahu, bu kadar önemli mi?"
"Behram abinin oğlundan bahsediyoruz, farkında mısın? Akrabamız onlar bizim."
"Ben Behram'la konuştum, o da oğlanı burada istemiyor. Çocuğu gönderirsen minnet duyar sana, vallahi bak."
"Gitsin kendi konuşsun o zaman oğluyla." dedim terslenerek. "Ufuk bir yıldır burada, Behram abinin çocukla doğru düzgün konuştuğunu hiç görmedim. Belki de babası tarafından yok sayıldığı için gitmek istemiyordur, olamaz mı? Belki de bu inatlaşma onun için gurur meselesi haline gelmiştir."
"Sıçarım onun gururuna!" diye gürledi. "Elin itini adam yerine koyup fikrini sorarsan gurur yapar elbette Alparslan. Hayır zaten senin derdini de anlamadım ben. O çocuk senin koruman değil mi oğlum? Niye korumanı koruyup kollamaya bu kadar heveslisin lan?!"
"Bence o çocukla derdi olan sensin abi." dedim hafifçe gülerek. "Bak kaç gündür ortada yok, Behram abi bir kez olsun 'benim oğlan nereye gitti' diye sormadı bana. Öz babası bile çocuğun yokluğunun farkında değil, sen niye varlığından rahatsız oluyorsun?"
"Ulan niye rahatsız olayım kapıdaki korumadan? Ben yengenin çocuğa kol kanat germesinden rahatsız oluyorum. Bal gibi biliyorsun Alparslan, bizim ailede korumaların ömrü iki seneyi bulmaz. Yengen bir de elin oğlu için mi üzülsün oğlum?"
Dişlerimi sıkarak durdum, başımı çevirip gözlerine baktım dosdoğru. "Abi sence yengem neden Ufuk'a kol kanat geriyor? Neden diğer korumalardan biri değil de o çocuk?"
"Ne bileyim ben..." diye geveledi. "İçlerinde yaşça en küçüğü o diyedir herhalde. Başka neden olacak?"
"Senin yüzünden." dedim basitçe. "Sen o çocuğa geldiği günden beri eziyet ediyorsun. Yengem de her zamanki gibi seni dengeliyor. Onun dürtüsel tepkisi bu, sebebi de sensin."
"Gönder o zaman Alparslan!" diye yükseldi birden. "Bir kere de dediğimi yapıver lan! Gözüm tutmuyor işte o oğlanı, ailemin çevresinde istemiyorum. Niye zorluyorsun oğlum beni?!"
"Çünkü." dedim parmağımı göğsüne doğrultup. "Dürüst değilsin."
Afalladı. "O ne demek şimdi?"
Masaya vardığımızı fark edince birden kesildi sesi. Konuşmaya öylesine dalmıştı ki onu bizimkilerin yanına yönlendirdiğimi fark etmemişti bile. Bana dönüp 'bu konu burada kapanmadı' der gibi bir bakış attı, ardından hiçbir şey yokmuş gibi neşeyle sırıtmaya başladı.
Başımı çevirip masaya baktığımda abimin niye sırıttığını anladım. Belli ki bir şeyler kutluyorduk, zira etrafı süslemişlerdi. Benim bundan haberim olmadığına göre bir çeşit sürpriz kutlamanın içine düşmüştüm ama kutlanacak bir şey yoktu ki... Doğum günümün üzerinden epey zaman geçmişti.
Bakışlarım kapının önünde şaşkın bir ifadeyle dikilen Elif'e takılınca zihnimde bir ışık yanar gibi oldu. Bu kutlama her neyse, ikimizi kapsayan bir şey olmalıydı. Zira durumdan onun da haberi yoktu-
"Ay böyle mi olacaktı bu çocukların nişanı!" diye ağlamaklı bir feryat bastı Gülendam yengem. "Boyun posun devrilmesin Alparslan! Kızı oradan oraya kaçırıyorsun, nişan yapabilmek için sizi tuzağa çekmek zorunda kaldım."
Bıkkınlıkla iç çektim. "Yenge bu ne şimdi Allah aşk-"
Abimin böğrüme indirdiği dirsek darbesiyle çenem kesildi. "Sevin çabuk geri zekalı!" diye fısıldadı öfkeyle. "Elif'in hevesini kursağında bırakırsan şu konfetileri sana yediririm Alparslan!"
Bakışlarımı yeniden Elif'e çevirdiğimde mahcubiyetle pembeleşmiş yanaklarını fark ettim. O da beni izliyordu, az evvel verdiğim tepkiyi görmüş olmalıydı. Benim tavrımı taklit eder bir edayla omuz silkerek kutlamayı gereksiz bulduğunu ifade etti. Neden bilmem, içimde bir şeyler burkuldu.
Yüzüme bir tebessüm kondurup ona doğru ilerledim. Aklıma çiftlikteki günlerimiz gelmişti. Onu başka birinin nişanlısı zannederken günüm gecem zehir oluyordu, her anım mutsuzluktu. Şimdiyse benimdi işte. Elena'yı çiftlikteki cehennemden çıkarıp yanıma almayı başarmıştım. Yanımda tutamayacağımı bilsem de şu an benimle olduğunu, heyecanını gizlemeye çalışırken nasıl sevilesi durduğunu inkâr edemezdim. Sevinmemek nankörlük olurdu.
Yanına ulaştığımda yüzündeki pembelikten bihaberdi hala. Hafifçe burnunu kıvırarak "Gülendam abla sürpriz yapmış." diye söylendi. "Bilsem izin vermezdim... Ne gerek var yani?"
"Ne demek ne gerek var?" dedim yapmacık bir alınganlıkla. "Seni bilmem ama ben her yıl evlenmiyorum göçmen kızı."
Sevimli bir şaşkınlıkla bana baktı. "İyi de sen az önce bu ne şimdi diye söylenmiyor muydun?"
"Söylenirim tabi. Böyle derme çatma nişan mı olur yahu? Daha büyük bir tören yaparlar diye bekliyordum. Diğer abilerimin nişanına tüm İstanbul'u davet etmişlerdi."
Bunları söylerken sahici bir memnuniyetsizlikle surat asmıştım. Fakat gel gör ki benim hatun kül yutmuyordu. Şüpheye düşmedi bile, numaradan sitem ettiğimi anlayıp kahkaha atmaya başladı.
"Ben de ciddi ciddi dinliyorum seni."
"Ciddiyim çünkü." Kaçamak bir makas aldım yanağından. "Tamam, nişan etkinliğine dair bir isteğim olduğunu söyleyemem ama sana dair pek çok isteğim var."
"Hmm... Mesela ne gibi istekler?"
Bu kez konuyu edepsizliğe vurup kaynatmak istemedim. Daha derinlerde sakladığım hislerimi de bilmesi gerekiyordu.
"Başka bir adam olmayı isterdim." dedim yüzünü okşarken. "Her şeyi ardımda bırakıp seninle Balkanlara gitmeyi, Romence öğrenmeyi, Alp dağlarının eteklerindeki minik kulübeyi bulmayı, orada seninle yaşamayı, seninle yaşlanmayı çok isterdim."
Beni dinlerken muzip sırıtışı kademe kademe soldu, yerini hüzne bıraktı. Aklından geçenleri biliyordum, onunla yurtdışına gitmemi istiyordu. Gözlerinden okuyordum. O da muhtemelen bunu yapmayı her şeyden çok istediğimi benim gözlerimden okuyordu. Belki de Elif'i cesaretlendiren bendim, belki de hislerimi dile getirerek işlerin gidişatını bizzat ben değiştirmiştim. Bilemiyorum...
"Alparslan!" diye seslendi yengem. "Çocuğum bırakın cilveleşmeyi de gelin şuraya, yüzüklerinizi takacağız."
Ailenin huzurunda, bahçedeki akasya ağacının altında nişan yüzüklerimiz takıldı. Başta verdiğim tepkiye rağmen ben de heyecanlanmıştım. Bizimkilerin yüzündeki sevinçli ifadelerle karşılaştıkça elimi ayağımı nereye koyacağımı şaşırıyor, yardım dilenircesine Elena'ya kaçamak bakışlar atıyordum.
O benden daha itidalliydi. Benim heyecanımı fark edince kendi heyecanını unuttuğunu fark etmiştim, bu halimden keyif alır gibi göz ucuyla yüzümü süzüp duruyordu.
Abim nişan kurdelasını kesmek için makasın gelmesini beklerken Elena'nın bana yanaştığını hissettim. Başını hafifçe omzuma yaslayarak "Ailenin karşısında utandığını bilmiyordum." diye mırıldandı. "Çok fena düştün elime Alparslan Ahıskalı."
"Ne utanması yahu?" diye söylendim. "Bizimkilerin gözü üstümüzde olunca biraz gerildim, hepsi bu."
"Gereyim mi seni biraz daha?" diyerek parmak uçlarında yükselip yanağıma bir öpücük kondurdu. Yengelerimin kıkırdadığını duyunca homurdanarak başımı yana çevirdim. Elif ufak bir kahkaha attı. Normalde yaz domatesi gibi kızaran hatuna benim gerginliğim karşısında birden cesaret gelmişti.
Benimle uğraşmayı bırakmayacağını anlayınca öteki tarafa çevirdim başımı. Bakışlarım abime tepsiyi uzatmaya çalışan Sena'ya takılınca "Ver abicim o makası buraya." diyerek elimi uzattım. "İki saattir bir kurdelayı-"
Tepsi büyük bir şangırtıyla yere devrildi.
Evet, elim çarpmıştı... Elif bu kez hainlik edip gülmedi ama ailenin geri kalanı onun kadar insaflı değildi maalesef. Nigar ablanın şuh bir kahkaha koyverdiğini duydum. Yengelerim kıkırdamalarını gizlemeye bile çalışmıyordu. Yeğenlerim olacak it sürüsü bile halime gülüyordu!
"Yarabbi sen ne büyüksün..." dediğini duydum abimin. Ellerini göğe kaldırmış yukarıyla irtibat kuruyordu. "Şu itin yüzünün kızardığını gördüm ya, ölsem de gam yemem!"
"Altı üstü biraz gerildim yahu," diye homurdandım. "Size de malzeme çıktı."
Kıs kıs gülerek eğilip yerdeki makası aldı. Ellerimizi öne uzatınca kendimi ilkokulda gibi hissetmiştim, ama bakışlarım yan yana duran parmaklarımıza takılınca gülümsemeden edemedim. Bu kızın elleri bile benim ellerime yakışıyordu.
"Rabbim bir ömür ayırmasın sizi." diyerek kurdelayı kesti abim. Gülendam yengem çoktan ağlamaya başlamıştı, Zarife Hala bile yüzünde ince bir tebessümle bizi izliyordu. Elif'e kaçamak bir bakış atınca neden haylazlık yapmayı bıraktığını anladım. Onun da gözleri dolmuştu çünkü...
Bakışlarımız buluşunca sevimli bir tebessümle başını yana eğdi.
Bir an, asla akşam olmayacakmış gibi geldi.
────── • ⋅ ✧ ⋅ • ──────
"Varımı yoğumu elimden alırlar.
Ve ben dönüp yine sana gelirim;
Güler yüzle karşılama beni sakın;
Güzel sonuma bırak ölümüm yakın."
-Metin Altıok
-*-
ELENA
(aylar sonra)
Akşam olmuştu.
Bakışlarımı dinlenme odasının penceresine çevirdiğimde bu gerçek aniden yüzüme çarptı. Hastanenin bahçesinde gecenin serkeş yalnızlığı kol geziyordu. Refakatçilerden bazıları sigara içmeye çıkmıştı, karşı kaldırımda bir simitçi ayaza karşı direniyordu. Güneşin ne ara battığını bile hatırlamıyordum.
"Aile arasında küçük bir tören yaptık hocam." dedi Seda. "Zaten her şey ani gelişti, biliyorsunuz..."
Cümlenin sonlarına doğru yüzünü kaplayan bir pembelikle başını öne eğdi. Bir eli istemsizce karnına dokunmuştu. Dillendirmediği aciliyetin hepimiz farkındaydık.
Seda hastaneye geçen yıl gelen asistanlardan biriydi. Tuğrul ise kardiyolojide kıdemli asistandı, hatta bizzat Pars hocanın ekibindeydi. Başlarda onu pek sevmemiştim, biraz zorba birine benziyordu ve Seda'nın da benimle aynı fikirde olduğunu sanıyordum. Tuğrul abiyle ikisinin yıldızı hiç barışmamıştı.
"Valla hiç de ani mani gelişmedi hocam." diye kikirdedi Sude hemşire. "Tuğrul hocam seni Pediatri asistanı Cemal'den az kıskanmadı. Çocuğun erkek arkadaşı olduğunu öğrenmese daha çok eziyet ederdi ona."
Oturduğum yerde hafifçe tebessüm ettim. Hastanede hiçbir şeyin gizli kalmadığını kısa sürede öğrenmiştim. Personelin bir kısmı dedikodu avcısı gibiydi, başlarda beni bile sorguya çekmişlerdi. Fakat zamanla ilgileri sönmüştü. Parayla başkalarının nöbetlerini tutuyordum, zamanımın çoğunu hastanede çalışarak geçirdiğim için hastane dışında bir hayatım olmadığını biliyorlardı. Hastanedeki yaşamıma ise hepsi şahitti. Tabi buna yaşamak denirse...
Pars'ın ısrarıyla ameliyattan sonra dinlenme odasına gelmiştim. Niyetimiz birer kahve içip işe dönmekti ama burada Sedalarla karşılaşmıştık. Aylardır birlikte çalıştığım insanlarla belki de ilk kez sosyal bir aktivitenin içindeydim.
"Ee Elif, senin hayatında kimse yok mu?"
Sude hemşirenin sesi, beni dalıp gittiğim boşluktan çıkardı. Şaşkınlıkla ona baktığımda odadakilerden gülüşme sesleri yükseldiğini duydum.
"Elif'in hayatı mı var ki, içinde biri olsun?" dedi internlerden biri. Yanılmıyorsam ismi Ceylan'dı. "Garibim hastanede yaşıyor geldiğinden beri."
Odada anlık bir sessizlik oluştu. Herkes benim para karşılığı nöbet tuttuğumun farkındaydı ama hiçbiri bunu dillendirmek istemiyordu. Tuhaf olan şey, kimsenin beni şikayet de etmemesiydi.
"İşte meslek aşkı böyle bir şey." diye güldü Pars. Ardından imalı bir sesle ekledi. "Gerçi aşkın fazlası insanın hayatını cehenneme çevirir ama..."
Son iki gündür yarımşar saatlik kestirmelerle ayakta durduğumu biliyordu ve zannedersem buna gönderme yapmıştı. Fakat Sude hemşireyle Berkay ipin ucunu bırakmadılar, ikisinden yükselen "Oooo..." sesi üzerine Pars onlara dönüp baktı.
"Hocam aşk hakkında çok derin konuştunuz." dedi Sude.
Berkay ekledi. "Birtakım yaşanmışlıklar seziyorum..."
Derin bir nefes aldım. Bir an için Pars ve benim hakkımda bir şey ima ettiklerini düşünmüştüm. Son zamanlarda hastanede dolaşan dedikodulardan biri de buydu. Aramızdaki kıdem farkına rağmen arkadaş gibi birlikte yemek yememiz insanların dikkatini çekmiş olmalıydı.
"Hah, başladı hastanenin mikserleri..." diye söylendi Pars. "Dedikodu hevesinizi karşılıksız bırakmak istemezdim ama maalesef arkadaşlar, ben pek aşk insanı değilimdir."
"Hocam Tuğrul abi de öyle söylüyordu. Şimdi günde on kere beni arıyor Seda yoruldu mu, dinlendi mi, iyi mi diye..."
"Ay evet hocam, bu işler nasip meselesi." dedi Sude. "İnşallah siz ve Elif'in de nişanını görürüz. Yani, ayrı ayrı olarak..."
Belki uykusuzluktan, belki tahammülsüzlükten, bu kez sessiz kalamadım. Koltuktaki dosyayı kucaklayıp ayağa kalkarken "Eksik olmayın, ama ben bir kere nişanlandım zaten." dedim sükunetle. "İkincisi imkansız."
Dışarı çıkarken kimse arkamdan seslenmedi, odayı eskisinden de derin bir sessizlik sarmıştı. Kapıyı arkamdan kapattıktan sonra hemen uzaklaşamadım. Sırtımı duvara yaslayıp birkaç saniye güç toplamaya çalıştım.
Gözlerimi kapadığımda at çiftliğindeki ılık akşamüstünün hatırası zihnime doluştu. Koskoca bir ailenin neşesi, parmağımdaki nişan yüzüğünün güzelliği, Alparslan'ın heyecandan titreyen elleri... Güneşin kızıl ışıkları şefkatle saçlarına dökülüyor, suretini masumiyetle çevreliyordu. Kurdele kesilmeden önce ellerimizi havaya uzatırken bakışları kendi parmaklarındaki titremeye takılmıştı. Heyecanının ayan beyan ortaya serildiğini anlayınca paniklemiş, makası abisine uzatmak isterken nişan tepsisini devirmişti. Keşke onu oracıkta bağrıma basıp bir ömür göğsümde saklayabilseydim.
"...nlışlıkla pot mu kırdık?"
"Zavallımın hali bundanmış demek... Acaba nişanlısı ne zaman vefat etti?"
İçeriden yükselen konuşmaları duyunca gözlerimi açtım. Dinlenme odasının önünden ayrılırken içeriden birinin "...dolabını kapatırken görmüştüm ama nişanlısı olabileceği aklıma gelmedi." dediğini duydum. "Harbiyeli bir gencin fotoğrafıydı."
Boğazımda bir hıçkırık düğümlendi, yutkunamadım. Harbiyeli bir gencin fotoğrafı... Hala dolabımda asılıydı. Kendisi ise artık yoktu...
Bakışlarında kurduğu hayallerin ışıltısını taşıyan Harbiyeli genci, hayalleriyle birlikte öldürmüşlerdi.
Bense o gittiğinden beri yaşamayı taklit etmekteydim. Zaman geçirmekti bu, günleri birbiri ardına ekleyip özgür kalacağım meçhul bir geleceği beklemekti. Halbuki özgür kaldıktan sonrası için de bir planım yoktu.
Nereye gidecektim ki? İçimden bir ses gidecek yerim olsa bile zihnimi serbest bıraktıktan sonra yaşananların altından kalkamayacağımı fısıldıyordu. Boğazımda kördüğüm olmuş bir haykırış vardı, onu haykırdıktan sonra beni ayakta tutan hiçbir şey kalmayacaktı.
Bileklerimin acısından yalpalayarak tükettim koridoru. Geniş alanın diğer ucundaki acil servis kapısına ilerlerken açlık, yorgunluk ve uykusuzluk somut ızdıraplar halinde bedenimi sarsmaya başlamıştı.
Başımın döndüğünü hissedince alanın ortasındaki boşluğu çevreleyen korkuluklara tutunup durdum. Gözlerimi kapatıp kendime gelmeye çalışırken başım zonkluyordu hala. Yorgunluktan mı yoksa açlıktan mı sendelediğimi anlayamamıştım. Son üç saat dedim kendi kendime. Sonra gidip dinleneceksin.
Gözlerimi araladığımda Pars'ın dinlenme odasından çıktığını fark ettim. Aramızda epey mesafe vardı ama başını çevirse beni görebilirdi. Zaten hastanede bizimle ilgili dedikodular vardı, insanların gözü önünde kollarına bayılmak istemiyordum. Derin bir nefes alıp korkulukları bıraktım ve yalpalayan adımlarla tekrar yürümeye başladım.
"Elif!"
Beni görmüş olmalıydı... Etraftaki insanlardan birkaçının sesin kaynağına baktığını fark ettim. Benimse geriye dönecek gücüm yoktu. Üstelik Pars anlardı yüzümden iyi olmadığımı... Bir an evvel acil servis koridorunu aşıp temiz havaya çıkmam gerekiyordu.
Ne var ki, en fazla birkaç adım ilerleyebildim. Bu kez dizlerimin bağını çözen şey açlık, uykusuzluk ya da yorgunluk gibi bir zaafiyet değildi. Bambaşka, çok daha güçlü ve hepsinden uzun süredir mahrum kaldığım bir zaaf çıkmıştı yoluma.
Onu acil servis kapısının önünde görünce bir halüsinasyon olup olmadığını anlayamadım. Sırtını duvara yaslayıp kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Belinde açıkça görülen silahıyla ve yüzündeki kirli sakalıyla bambaşka bir adam gibi görünüyordu.
Uykusuzluktan olduğum yerde yalpalarken 'Başka bir adam zaten.' diye düşündüm. 'Benim sevdiğim adamı öldürdüler.'
Benim sevdiğim adamın tüm suretlerini teker teker öldürmüşlerdi. Bakışları kurduğu hayallerin ışıltısını taşıyan Harbiyeli genci; kendine yeni bir yol çizmeye çalışan, kanadı kırık fakat yaşama hevesi hala tükenmemiş mühendisi; sabahlara dek kahkahalar eşliğinde konuştuğum, öpüştüğüm, seviştiğim Türkmen gözlü adamı öldürmüşlerdi. Katliamlardan geriye hayal olup olmadığını bile bilemediğim karanlık bir suret kalmıştı.
"Elif, bekle lütfen!" diye seslendiğini duydum Pars'ın. Onu duymadığıma kanaat getirmiş olacak ki, şansını tekrar denedi. "Elena!"
Geçmişten kalma bu isim, acil servis koridorunda yankılanarak kapıya, kapının önünde duran adama dek ulaştı. Kulaklarımın uğuldamaya başladığını hissettim fakat hareket edemiyordum. Her şey ağır çekimde yaşanıyordu sanki; kısacık bir anda binbir gecenin masalı okundu.
Alparslan aniden başını çevirip bana baktığında irkilerek bir adım geriledim. Gözlerinin karasındaki buz gibi zalim bakış son gördüğümden bu yana hiç değişmemişti. Hala öfkeliydi, hala yakıp yıkma isteğiyle doluydu. Vahşice katledildikten sonra intikam almak için geri dönüp insanlığa gazap saçan bir hayaleti andırıyordu.
Yaslandığı yerden doğrulup bana doğru yürürken güçlükle geriye dönmeyi başardım. Pars birkaç adım ötemdeydi, halimi görünce bana doğru bir hamle yaptı. Elimi kaldırarak onu durdurdum.
"Hemen git buradan."
"Ne-"
"Git dedim, Pars. Biriyle görüşmem gerek."
"Elif ne görüşmesi?" dedi şaşkınlıkla. "Bayılmak üzere olduğunu görmüyor musun?"
"Hemen. Git." diyerek heceledim sözcükleri. "Arkanı dön ve uzaklaş, sonra sana her şeyi açıklayacağım. Allah aşkına güven bana!"
Bir anlığına duraksadı. Sonra ufak bir baş hareketiyle onayladı, ve arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.
Bunu beklemiyordum. Tek lafımla bana güvenmesini, soru sormamasını, merak etmemesini beklemiyordum. Henüz kim olduğumu bile bilmeyen bir adamın bana olan güveni içimde bir şeyleri dağladı.
Ta ki, onun arkamda durduğunu hissedene kadar.
Ondan kaçmaya çalışmadım, fakat dönüp yüzüne de bakmadım. Nefretiyle yüzleşmeye takatim kalmamıştı. Belki de yüzünü görmezken dindirmek istediğim bir hasret vardı içimde. Ne yaparsa yapsın, neye dönüşürse dönüşsün arkamda duran bedenin sıcaklığı eskisi gibiydi. Kollarında uyuduğum, uyuştuğum, yarınları bile unuttuğum gecelerdeki gibi yangın yeriydi.
"Ne istiyorsun?" diyebildim titreyen sesimle. Tam arkamda durduğu için nefesinin sıcaklığını saçlarımda hissedebiliyordum. Fakat konuşmaya başladığında sesinden buz parçaları saçıldı.
"Git eşyalarını al." dedi hiç uzatmadan. "Benimle geliyorsun."
Nereye diye sormadım. Düşünmek yok. Çıkış yolu aramak yok. Kendine acımak yok. Çantamla kabanımı getirmek üzere sessizce soyunma odalarının bulunduğu yöne döndüm. Ne olursa olsun, sana ne yaparsa yapsın, tepki vermek yok.
Attığım ilk adımla birlikte korkunç bir yorgunluk üzerime hücum etti ve bütün dirayetimi tüketti. Dengemi kaybedip yalpalarken tutunacak bir yer aradım fakat bulamadım.
Sonra her yer karanlığa evrildi.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro