Bölüm 36 - Yeminbozan
Hoşgeldiniz!
Bir buçuk iki sene önce yazılmış son part haricinde büyük kısmı ders molalarında yazılmış bir bölüm sizleri bekliyor. Eksikler gedikler olabilir, bunları finallerden sonra düzeltmek için tekrar geleceğim. Bu arada bana dua ederseniz veya iyi dileklerde bulunursanız gerçekten çok sevinirim. Yarın ve ondan sonraki günler sınavlarım var, epey stresliyim. Muhtemelen bölüme gelen yorumlara da hafta sonu ancak dönüş yapabileceğim. Twitter'da ise ders çalışmayı motive ettiği için aktifim, biliyorsunuz. Oradaki paylaşımlarınızı merakla takip ediyor olacağım. Ders çalışmakta zorlananları beklerim bu arada, sitede her akşam birbirimizi gaza getirip ders çalışıyoruz. Bence epey faydası oluyor. 👀
Bu bölümü ithaf edeceğim kişiye neden ithaf ettiğimi ben de bilmiyorum. Tabletteki not defterinde tesadüfen eski bir not gördüm, "Ederlezi bölümünü bar_men nickli okura ithaf et." diye... Merak edip profiline baktım ama kendisiyle takipleşmiyoruz, kitaplarımı okuyup okumadığını bile bilmiyorum.
Fakat bunu yapmam gerektiğini hissediyorum, sebebini bilmesem de. O nedenle bu bölümü sevgili bar_men 'e ithaf ediyorum. Eğer kendisi benim okurum değilse rahatsızlık verdiğim için şimdiden af diliyor, ve sizleri bölümle baş başa bırakıyorum. Keyifli okumalar dilerim!
— Nilf Trismegistus
ps: unutmadan, ederlezi'nin balkan esintileri taşıyan bölüm şarkılarının epey sevildiğini duydum. sizler için alelacele bir şarkı listesi hazırladım, kapsamlı listeyi sömestrda hazırlayıp Spotify playlisti olarak paylaşmaya çalışırım. öpüldünüz!
• Beirut - Ederlezi
• Aliye Mutlu - Göçmen Kızı
• Janet & Jak Esim - Entre Las Vuertas Paseando
• Bayatilar - Dobranotch
• Orfeas Peridis - Kati Mou Krivis
• Manolis Lidakis - Astra Mi Me Malonate
• Orfeas Peridis - Fevgo
• Yasmin Levy - Sevda
• Gothart - Jovano Jovanke
• Lizeta Kalimeri - Salomi
• Elena Ledda - Pesa
• Eleni Vitali - Gramma Kai Grafi
• Yasmin Levy - Adio Kerida
• Zeljko Joksimovic - Lane Moje
• Oneira - Hassan
• Nikos Kourkolis - Den Fevgis
• Nikos Kourkolis - Paizeis Me Ti Floga
• La Caravane Passe - Baba
• Melina Kana - Moiraia
• Lizeta Kalimeri - Pnoi Tou Anemou
• Zahter - Ey Güzel Kırım
• Loudovikos Ton Anogion - Mana
• Çiğdem Taştan - Jovano Jovanke
"Sevgilim sabahın erkenini seviyor,
ben geceyi ve esmerliğini onun,
o dorukları seviyor, korkuyor bundan
Ben rüzgârla buluşan tepeyi, tuhaflığı,
ona bir yeşil gülümsüyor,
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl,
diyorum, seni de öyle.
O kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor,
ben göğe bakıyorum geceden,
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında,
o sabahları eğilip öpüyor denizi.
Çıplağın çıplağımda, rüzgârın dağımda olsun,
esmerliğin gecemde, öyle kal.
"Bulutlara bak, gidiyorlar, hızla" diyorsun,
yağmur bir yalıyor yüzümü,
bir duruyor. Sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir, bir duruyor aklım.
Su ve rüzgâr, dağ ve doruk, sonsuz hepsi,
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür, ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda.
Rüzgârın dağımda olsun, esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda."
- Birhan Keskin, Aşk
Gözlerimi ahşap duvarların gün ortasında bile muhafaza ettiği loşça karanlığa araladım. Dalga sesleri çalınıyordu kulaklarıma usul usul. Pencerelerden içeri denizin grimsi mavi renk paleti süzülüyordu. Altımdaki zeminin devasa bir beşik gibi ağır ağır sallandığını hissediyordum.
Birden, bu hissi çocukluğumun soluk dehlizlerinde de yaşadığımı anımsadım. Hatta içlerinden birini hayal meyal gözlerimin önüne getirebiliyordum. Bir kayıkta, battaniyelerin arasında ablamla birlikte uyuyorduk. Yetişkinlerin telaşlı konuşmaları yükseliyordu tepemizde, bir el fenerinin titrek ışıkları gecenin kör karanlığında sönümleniyordu. Annemin bir kolu battaniyemize sarılıydı, suya düşeriz korkusuyla elini hiç çekmemişti üstümüzden.
Halbuki tüy gibi hafif bir kadındı benim annem. Kayık aniden alabora olsa imkanı yok bizi tutmayı başaramazdı. Fakat varlığını şimdi bile anımsadığım o gece, asla denize düşmeyeceğime inanmıştım ben. Çünkü uyurken birinin elini üzerinde hissetmenin verdiği güven başkadır. Olmadık hayallere inandırır insanı, gerçekçi kaygıların üstünü sahte bir güven vaadiyle kapatır.
Alparslan'ın gece boyunca saçlarımda gezinen elleri de olmadık hayallere inandırmıştı beni. Uykudan her uyandığımda onu yanı başımda buluyordum. Bazen gözyaşlarımı silerken, bazen yatıştırmak için bir şeyler fısıldarken, bazen de gözlerinde korkunç bir çaresizlikle beni izlerken...
Şimdiyse yoktu. Gece hayal meyal yanımdan gittiğini anımsıyordum... Hatta Kenan'ın sesini duymuştum dışarıdan, önemli bir aramanın geldiğini falan söylüyordu. İnceden bir panik yüreğimde filizlendi, kısa sürede kök salarak göğüs kafesime yükseldi. Başına bir şey gelmiş olabileceğini düşününce bir teknede uyanmış olmama bile şaşıramadım. Üzerimdeki battaniyeyi kenara çekip yataktan dışarı fırladım.
Ayaklarımın üzerine dikildiğim anda teknenin ahşap duvarları etrafımda dönmeye başladı. Başımın dönmesi yetmezmiş gibi altımdaki zemin de denizin dalgalarıyla çalkalanıyordu. Düşmemek için yalpalayan adımlarla ilerleyip duvara tutundum.
"Alparslan!"
Sesim kısık bir nidadan öteye gidemedi. Etrafımdaki eşyalar hala dönüp duruyor, helezonik daireler çizerek iç içe geçiyordu. Kan şekerim düşmüş olmalıydı... En son dün öğlen AVM'de bir dilim cheesecake yemiştim. Açlık hissetmiyordum ama aç olduğuma emindim.
Duvara tutunarak kapıya ulaşmaya çalışırken tekrar seslendim. Bu kez dışarı ulaştı sesim, tekneye çarpan dalga seslerinin arasında yaklaşan ayak seslerini duydum. Çok geçmeden kamaranın kapısı açıldı ve uzun boylu bir adamın karanlık silueti açığa çıktı.
"Elif?" dedi aleni bir endişeyle. "İyi misin?"
Sesini duyunca kanat çırptı göğsümdeki göçmen kuşlar. Evvela bir rehavetle gevşedim, sonra ani bir özlem dalgasıyla sersemledim. Bir şeyler olmuştu şüphesiz, fakat o henüz bunun farkında değildi.
"Neredesin sen?"
"Buradaydım." diye cevap verdi. "Yengemden senin için kıyafet göndermesini istemiştim, çocuklar onları getirmiş."
Elindeki torbaları gösterdi kanıt sunar gibi. O da üzerindeki giysileri değiştirmişti.
"İyi." dedim. "Bırak onları, buraya gel."
Ses tonumdaki ciddiyetten mi, yoksa emir kipi kullanmamdan mı bilmiyorum keyfi kaçtı. İçeri tamamen girip kapıyı kapatırken iç çektiğini duydum. Bir elini yüzüne götürüp belli ki onu huzursuz eden iki günlük sakallarını kaşıdı. Saçı da bir parça uzamıştı. Öyle rüzgarda hareket edecek kadar değildi ama subay tıraşını aşmıştı biraz, ve biliyordum ki bu da onu huzursuz ederdi. Sadece eksiklikleri değil, fazlalıkları da sevmezdi Alparslan.
"İlla tartışacağız diyorsun yani..." diye söylendi bana doğru yürürken. "Yavrum tartışmayalım demiyorum ama hiç değilse önce kahvaltı edelim. Bu nasıl bir didişme sevdasıdır anlamadım ki—"
Yanıma ulaştığında birden boynuna atlayıverdim. Öyle koşup sarılmaklar falan değil, basbayağı zıpladım üzerine. Kolları refleksif bir hareketle belime sarılırken adımları yalpaladı, dengesini kaybetmemek için geri geri gitmeye başladı. Sırtı duvara çarpınca nefesi bir "Ah!" sesiyle döküldü dudaklarından. Yüzümü boynuna, dudaklarımı köprücük kemiklerinin ortasındaki çukura gömüp ona sımsıkı sarıldım. Sarılmaklar sarılmakları çoğalttı içimde, gönlümde bir göç kervanı kırıldı. Ne olacaksa olsundu artık.
"Elena..." diye mırıldandı. Şaşkındı hala, bocalıyordu tıpkı kafeste karşısına çıktığımdaki gibi. Bense zembereğinden boşalmış bir yay gibiydim, içimde biriktirdiğim ve ondan esirgediğim tüm hislerle infilak etmiştim.
"Özür dilerim." diyebildim sadece. "Affet beni ne olur."
"Ne-" dedi kollarımın arasında nefes almaya çalışırken. "Yavrum neyi affedeyim?"
Ben de bilmiyordum. Fakat dün gece Gülşen ablayla Nurcihan ablanın anlattıklarından sonra Alparslan'ın hayatına dair öğrendiğim pek çok şey netleşmişti. Hala eksik kalan noktalar vardı ama onun ailesinden uzakta, yapayalnız bir çocukluk geçirdiğini biliyordum. Babası vefat ettikten sonra tıpkı benim gibi yabancısı olduğu kalabalık bir ailenin ortasında bulmuştu kendini. Ahıskalılar çiftliktekiler gibi değildi, Alparslan'a eziyet etmemişlerdi ama belli ki kendini oraya ait hissedememişti. Ailesinin yanına döndükten sonra hemen askeri lise sınavlarına girip yatılı okula gitmesine başka sebep bulamıyordum.
Ancak gittiği yerde mutlu olduğunu biliyordum. Muhtemelen askeriyeye gitme sebebi evden uzaklaşabilmekti ama orada kendine yeni bir yuva bulmuştu. Albümdeki fotoğraflarda gözlerimle görmüştüm bunu. Babasının vefatından sonra dibe vuran hayatı Kuleli'de yeniden canlanmış, bakışlarında parlayan bir tutkuyla onu Hava Harp Okulu'na taşımıştı.
Sonra her şey aniden yokuş aşağı savrulmuştu. Askeriyeden ayrılıp savaş pilotu olma hayallerine veda etmişti. Abileri, kuzenleri ve yeğenleri birer birer ölmeye başlamıştı. Gülşen ablalar onun ailesiyle bağlarını koparmaya çalıştığını, üniversiteden mezun olduktan sonra uzunca bir süre hiçbiriyle görüşmediğini anlatmıştı. Askerlik gibi tutkuyla bağlı olmasa da, yeraltı dünyasıyla bağlarını koparabilmek için mühendisliği yönelmişti. Zannedersem o kopuş dönemi Alparslan'ın son tutunma çabasıydı. Yusuf abisinin ölümüyle birlikte son çabasından da vazgeçip yeraltı dünyasının onu içine çekmesine izin vermişti.
Birkaç gün öncesine Alparslan'ın böyle çalkantılı bir geçmişi olabileceği aklımın ucundan dahi geçmezdi.
"Elif neyin var?" diye sordu yeniden. "Yüzüme bak lütfen. Ne için özür diliyorsun?"
Dürüst olmak gerekirse ben de emin değildim. Mezarlıkta olanlar için çok üzgündüm fakat özür dileme isteğim daha derinden geliyor gibiydi. Geceyi anımsadıkça kendimi daha da berbat hissediyordum. Onu delirdiğine ve ailesinin hayatta olduğuna ikna etmeye çalışmıştım. Benim yüzümden mezarlığa gidip sevdiklerinin ölümüyle tekrar yüzleşmek zorunda kalmıştı. Mezar taşlarına bakarken gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığını unutamıyordum.
Bir kez daha sordu ama tatlı dille ikna edemeyince bileklerimden tutup çat diye çözdü boynundaki kollarımı. Beni kendinden uzaklaştırdıktan sonra bir elini belime koydu, öteki eliyle çenemin altından tutup başımı kaldırdı. Göz göze geldiğimizde olanlara hala anlam veremiyor gibiydi.
"Elif neden özür diliyorsun?"
"Benim yüzümden gittik mezarlığa..." diye geveledim mahcubiyetle. "Saçma sapan şeyler söyledim, seni delirdiğine ikna etmeye çalıştım. Kabristanı gördükten sonra bile onca laf saydım sana... Gerçekten bana kızgın değil misin?"
Ufak, hayret yüklü bir gülüş düştü çehresine. "Güzelim dün şoktaydın. Yaşadığını sandığın bir sürü insanın öldüğünü öğrendin. Kim olsa aynı tepkileri verirdi."
"Ben vermezdim işte... Dün mezarlıkta tokat attım sana. Normalde böyle şeyler yapmam ben."
"Normalde yapmazdın ama dünkü koşullar anormaldi." dedi teselli eder gibi. Baş parmağıyla çenemin altından tutup başımı kaldırdı nazikçe. "Şu mevzuya canını sıkman, mevzunun kendisinden daha çok üzer beni. Yapma böyle..."
Elimi yüzüne uzattım, dün gece vurduğum yeri okşadım parmaklarımla. Canını çok acıtmış mıydım? Ormanda ensesine odunla vurduktan sonra da günlerce vicdan azabı çekmiştim ama dün gece farklıydı. Dün gece ona destek olmam gerekirken vurmuştum, kaybetme korkumu onun kaybettiklerinin önüne koymuştum.
"Üstelik bunlar benim yüzümden oldu." diye devam etti sözlerine. "En başında sana her şeyi anlatsaydım, anlatmam gerektiğini akıl edebilseydim mezarlığa gitmemize gerek kalmazdı. Bizim ailenin tuhaf geleneklerini bilseydin bu kadar sarsılmazdın. Asıl senin bana kızman gerekiyor."
"O dediğini de yapacağım zaten... Şu an enerjim buna yetiyor."
Güldü. Lakin ciddiydim ben. Tüm bu ketum hallerinin, beni ayakta uyutmalarının hesabını soracaktım. Fakat önce sarılmaya ve sarmalanmaya ihtiyacım vardı. Konuşup anlamaya, anlaşmaya ihtiyacım vardı. Belki de hata yapıyordum ama uzaklıklardan yorgun düşmüştüm artık.
Sanki yorgunluğumu hissetmiş gibi başını eğip saçlarıma gömdü. Şakağımın yakınlarına bir öpücük kondururken iç çektiğini işittim.
"Yanımda olman öyle iyi geldi ki..." diye mırıldandı. "Benden yüz çevirseydin kızamazdım, biliyorum hatamı... Ama sana ulaşamayınca deliye dönüyorum, elimde değil."
Farkındaydım. Fakat ulaşılabilir olmakla birlikte olmak aynı şey değildi. Çiftlikteyken ona karşı hep ulaşılabilir olmuştum mesela. Başkasıyla sözlü olduğum halde yakınlığını geri çevirmemiştim, gecelerce yanında kalmıştım, üstelik karşılığında ondan bir şeyler talep etmemiştim. Ben bilmez miydim laf arasında çiftliğe geliş sebebini anımsatmayı? Huyuna suyuna gitmek, pervasızca peşinden sürüklenmek yerine aramızdaki münasebetin adını koymak gerektiğini belli edemez miydim istesem? Bugünlere kendi isteklerimi geri plana attığımdan, alınmam gereken yerlerde anlayış sunduğumdan gelmiştik.
Ancak şu an istesem de kendimi ön plana koyamıyordum. İntiharın ardından olduğum kişiyle olmam gereken kişi arasında ikiye bölünmüştüm. Özümde saklanan insan kıyamıyordu sevdiğine. Onun acısını bilirken gizlediklerinin hesabını soramıyordu. Olmam gereken insan ise yersiz anlayışın yalnızca anlık bir çözüm getireceğini, uzun vadede suistimale ve mutsuzluğa dönüşeceğini biliyordu. Dönüşümü tamamlanmamış bir tırtıl gibi kozamla dünya arasında sıkışıp kalmıştım.
"Merak etme, buradayım ben." diyerek iç çektim. "Yanındayım Alparslan."
En azından, sen buna izin verdiğin sürece...
Evvel zaman ötesinde, kalbursuz bir saman denizinde birbirimize sarılmaya devam ettik. Ne zaman geri çekilir gibi olsa kollarımı daha sıkı boynuna doluyordum. Ne zaman yüzüne bakmaya yeltensem yanaklarımı, boynumu, burnumun ucunu öpücüklerle donatıyordu. Birkaç kez konuşmayı da denemiştik ama her seferinde gözyaşlarına boğulmuştum. En sonunda çareyi beni kucaklayıp yatağa taşımakta bulmuştu.
Şimdiyse geniş karyolada koyun koyuna uzanmış, tek kelime etmeden dalgaların sesini dinliyorduk. Yüzümü yan çevirip yanağımı boynuna yaslamıştım, bacaklarımdan biri boylu boyunca üstünde uzanıyordu. Alparslan ise sırt üstü yatmıştı. Sol kolunu belime dolayıp kendine çekmişti beni, öteki eli ise baldırımı kavramıştı gevşekçe. Parmakları kalçamın birkaç santim aşağısından dizimin arkasına kadar olan kısımda birtakım şekiller çizip duruyordu.
"Babaannem olsaydı kız doğdu derdi..."
Mırıldanarak söylediğim cümle teknenin sessiz duvarlarında çatırdadı. Alparslan'ın başıma bir öpücük kondurduğunu hissettim.
"Anlamadım."
"Dakikalardır ikimizden de çıt çıkmıyor." diye cevap verdim. "Bir yerde böyle uzun süreli sessizlik olunca kız doğdu derler."
Cevap vermedi. Başımı göğsünden kaldırmadan yukarı çevirip yüzüne baktığımda tanıdık bir ifadeyle karşılaştım. Tanıştığımız günden bu yana Alparslan'ın dalıp gitmeleri vardı. Konuşurken aniden boşluğa takılırdı gözleri, bir şeyler düşündüğünü bilirdim ama sorduğum vakitler hep geçiştirirdi.
"Şu an ne düşünüyorsun?" diye sordum pat diye. "Geçiştirme sakın. Aklından geçeni söyle bana."
Gözlerini boşluktan ayırıp yüzüme çevirdi. Bakışlarındaki keyifsiz ifadeye bakılırsa geçiştirmeyi tercih edeceği türden bir şeydi ancak bu kez kırmadı beni.
"Yeraltı dünyasında ve cemiyette de buna benzer bir deyiş var." dediğini duydum. "Bizim ailenin nesillerdir devam eden tuhaf cenaze gelenekleri yüzünden sanırım... Gerçi kulaklarımla duymadım ama kalabalık bir ortam aniden sessizliğe bürününce "Ahıskalılardan biri öldü." diyorlarmış."
Diyecek tek kelime bulamadım. Ahıskalı ailesinin cenaze adetlerinin bu kadar eskiye dayandığından haberim yoktu. Sahi, bu adetlerin sebebi neydi acaba? Toplumun geri kalanından aykırı bir yola saptıklarına göre toplumun geri kalanından farklı bir hayatları olmuştu hep. Dün gece Gülşen ablaların anlattıklarına rağmen kafamda netleşmeyen onca şey vardı. Mesela Alparslan'ın ailesinin mafya bağlantılarına rağmen asker olabilmesi garip geliyordu. Gülşen abla Gülendam ablanın babasının rütbeli bir komutan olduğunu, zamanında Alparslan'a epey destek gösterdiğini ancak kendi kızıyla konuşmadığı için adamın yüzünü hiç görmediklerini falan anlatmıştı. Yine de bilmediğim başka şeyler var gibi geliyordu.
Nasıl soracaktım ki? Dün gece olanlardan sonra onu üzmek, verdiği kayıplarla ilgili sorguya çekmek istemiyordum. Harp okulunda ne kadar mutlu olduğunu bilirken oradan ayrılmak zorunda kalışının sebebini sormaya, yitirdiği hayallerini hatırlatmaya kıyamıyordum.
"Babaannen niye öyle diyordu peki?"
Başımı yüzüne çevirdim yeniden. "Hı?"
"Babaannen ortam sessizleşince kız doğdu diyormuş ya... Ne alaka yani?"
"Anadolu'da yaygın bir deyim bu aslında..." diye izah ettim. "Eskiden köy yerlerinde erkek bebek doğunca şenlik havası oluşurmuş. Kız bebek doğunca da kimse ne yapacağını bilemezmiş. Anne hem mahcup olur, hem alacağı tepkilerden korkar; baba da soyunu devam ettirmeyi başaramadığı için utanç duyarmış. Ortam sessizleşirmiş yani."
Alparslan dalgın bir tavırla konuştu. "Tuhafmış... Bizim sülalede yok böyle bir gelenek. Bizde herkes bok varmış gibi bir sürü çocuk yaptığı için soyumuzu sürdürememe korkusu sülalenin genetiğine işlenmemiş sanırım."
Hafifçe tebessüm ettim. Kız çocuk erkek çocuk ayrımı hakikaten yabancısı olduğu bir mefhumdu. Anadolu'daki geleneği duyunca yüksek perdeden tepki vermemişti, karşı koyma ihtiyacı hissetmeyecek kadar uzaktı konuya.
"Sahi, sizin sülaledekiler neden çok fazla çocuk yapıyorlar?"
Güldü. "Bence azgınlıklarından."
"Üff ciddi ol ya!"
"Tamam tamam." dedi sırıtarak. Sonra tebessümü yavaşça soldu, yerini düşünceli bir ifadeye bıraktı. "Bilmiyorum ki... Muhtemelen başımız beladan kurtulmadığı içindir."
"Nasıl yani?
"Bizim sülale 1800'lerde Ahıska'da iç savaş yaşamış." diye cevap verdi. "Sonra yerinden yurdundan edilip Balkanlar'a göçmüş. Çok geçmeden orada da savaşlar başlamış, Osmanlı dağılıp Türkiye kurulana dek devam etmiş. Ahıskalıların vatanı andartlıktır der Zarife Halam. Haksız da sayılmaz..."
Zarife Hala'nın Gümülcineli oluşu şimdi anlam kazanmıştı. Elbette, Bahri Ahıskalı'nın Balkanlardaki silah ticaretini idare etmesi de...
"Peki Türkiye'ye nasıl geldiniz? Kütüğünün Ankara'da olduğunu söylemiştin bana."
"Türkiye kurulduktan sonra dedem bizim aileyi Kemal Paşa'nın özel izniyle buraya getirip Türk vatandaşı yapabilmiş." dedi iç çekerek. "Sülalenin diğer yarısı orada kalmış. Bazıları da sonradan kendi isteğiyle dönmüş. Mesela Zarife halamın sevdiği oğlan Balkanlar'daki köylüsüymüş, Türkiye'ye geldikten birkaç sene sonra evlenip tekrar Gümülcine'ye dönmüş. Turan abinin babası Levent amcam da mesleği sebebiyle Balkanlar'a dönmüş, oradan bulduğu bir kızla evlenmiş."
"Levent amcanın mesleği neymiş ki?"
"İstihbarat." diye iç çekti. "Sadece amcamın değil, dedemin ve onun babasının mesleği de bu."
Kendimi tutamayıp güldüm. "Sülalenin bir kısmı istihbaratçı, bir kısmı mafya mı yani? Bu nasıl mümkün olabilir ki?"
"Bunlar günümüzde birbirine zıt işler, geçmişte öyle değildi." diye izah etti. "Kurtuluş Savaşı dönemindeki komitacıları, Kuvayı Milliye birliklerini düşün. Adamlar düşmanla bilfiil çatışmaya giriyor, yani askerlik mesleğini yapıyorlar. Onlara mühimmat desteği sağlayacak bir devlet olmadığı için silahlarını da kendileri temin etmek zorundalar, yani silah kaçakçılığı ve eşkıyalık da yapıyorlar. Aralarından bazıları bilfiil Teşkilatçı zaten, düşmandan bilgi sızdırabilmek için istihbarat topluyorlar. Savaş dönemleri böyle olur. Resmi olanla gayrı resmi olan birbirine karışır. Bizim sülale de kargaşanın içindeymiş hep..."
"Peki savaş bittikten sonra ne olmuş?"
"Sülalenin bir kısmı silah kaçakçılığı işine devam edip mafyalıktan yürümüş." dedi gülerek. "Bir kısmı düzenli orduya katılıp asker olmuş. Bir kısmı da Türkiye'de kurulan istihbarat kurumlarının bünyesine girip oradan devam etmiş. Anlayacağın üç aykırı meslek kolu, ve bu insanlar hala akraba... Mesela babam da otuz yaşına dek askermiş, hatta yengemin babasıyla aynı dönem mezun olmuşlar. Tabi abimle yengemin tanışmasında bir alakaları yok, onlar üniversitede tanışmışlar."
Babasının eskiden asker olduğunu öğrenince şaşırmadan edemedim. Muhtemelen Gülşen ablaların da böyle bir bilgiden haberi yoktu. Zaten Alparslan'ın babası hakkında ailenin genelinin pek konuşmadığını fark etmiştim.
"Çok tuhaf..." diye mırıldandım. "Sen böyle anlatınca kafama yattı ama bir süre şaşırmaya devam edeceğim sanırım. Ben bu mesleklerin aralarında keskin bir sınır olduğunu düşünmüştüm hep."
"Normalde öyledir... Özellikle askeriye ülkedeki en içe dönük kurumlardan biridir. Mafyayla yolları kesişmez, kesişmesi gerekse bile istihbaratı aracı yaparlar. Ama istihbaratçılarla mafya aleminin yolları çok sık kesişir."
"Sizin sülalede istihbaratçı var mı hala? Yani amcanın ve dedenin istihbaratçı olduğunu söylemiştin ama günümüzde kaldı mı?"
"Amcamın oğlu var mesela." dedi çenesini sıvazlarken. "Turan abi bilfiil istihbaratçıdır."
"Yuh." dedim şaşkınlıkla ona dönerek. "MİT'te mi çalışıyor?"
"Hayır, yani bildiğim kadarıyla resmi bir bağlantısı yok. Hatta istihbaratçı olduğunu da açık açık söylediğini hiç duymadım ama istihbaratçı olduğunu hepimiz biliriz. Neden yıllar sonra kalkıp buraya geldi sanıyorsun?"
"Senin yanına sızmak için mi?"
Yüzümdeki dehşet dolu ifadeyi görünce kahkaha attı. "Elif neden her olayda kurgusal keskinlikler arıyorsun?"
"O ne demek şimdi?"
"Bu kadar keskin çizgilerle düşünmeyi bırak demek. Turan abi buraya benim için geldi, evet ama ortada bir çıkar çatışması yok. Devletin, Türkiye devletinden bahsediyorum, bu olaydaki duruşu çok net. Balkanlar'daki silah ticaretinin Türkiye'deki bir aile tarafından idare edilmesini istiyorlar."
"Maşa olarak kullanmak için mi?"
"Yani MİT elbette bunu istiyordur ama şart değil. Ticareti yönetenler Türkiye'den bir aile olduğu sürece, her halükarda devletin yaptırım gücü olacaktır. Mesela geçmişte Balkanlar'daki ticaret ağını babam yönetiyordu, MİT'in onun işlerine karışmasına izin vermezdi. Yaptığı işler Türkiye'nin müsamaha göstermeyeceği şeyler olmadığı için de devlet babamın MİT'çilerle zıtlaşmalarını pek sallamıyordu."
"Ama baban Türkiye'nin müsamaha göstermeyeceği işler yapsaydı devlet farklı bir yaptırım uygulardı."
"Haliyle." dedi. "Ama burada kilit nokta devletin bir yaptırım imkanı olması. Mesela Balkanlar'daki ticareti Sırbistan'daki bir aile yönetmiş olsaydı yaptırım imkanı Sırbistan devletinde olurdu. Elbette bu işler bu kadar basit ve net değil, devletlerin birbirleri üzerinde de yaptırım güçleri var, dışişlerine müdahale etmek için durmadan strateji geliştiren dış istihbarat var, siyasi çıkarlar var, kısacası bir sürü değişken var ama her halükarda ticareti bu ülkeden birilerinin yönetmesi devletin işine gelir. Beni bir şeyler uydurup hapse attıklarını düşünsene, Balkanlar'daki çarkın bir anda kilitlenmesi demek bu. O çark sonsuza kadar kilitli kalmaz ama yine de çok ciddi bir yaptırım gücü."
"Peki Turan abi bu işin neresinde?"
"Turan abinin görevi ticareti sorunsuz bir şekilde devralmamı sağlamak. Dediğim gibi resmi bir görevli değil, onun işi MİT'ten çok Balkan ülkelerinin istihbarat birimleriyle zaten. Büyükelçilik gibi düşün, Türkiye'nin içişleriyle irtibatı çok azdır ama görevi ülkenin çıkarlarını korumaktır. Tabi bu yalnızca benzetme, Turan abi resmiyete en uzak insanlardan biridir çünkü."
Eh, ben de öyleydim. Kendimi tutamayıp sırıtarak yüzüne baktım. "Olmadığımız masa yok mu yani?"
Gözlerini devirdi. "Burnumuzu sokmadığımız masa yok demek daha doğru olur."
Yüzündeki abartılı somurtkan ifadeye hafifçe gülerek karşılık verdim ancak içten içe pek de gülecek halde değildim. Alparslan'ın hayatını öğrendikçe endişelerim katmerlenerek büyüyordu. Bugüne dek beni düğünden sonra göndermek istediği için kırgındım ona, ve bu kırgınlık istenmeyişimden sebepti.
Şimdiyse mevzu çoktan çıkmıştı benden. Gönderilecek olmanın kırgınlığını bir kenara koyup onu geride bırakacak olmanın endişesini yaşamaya başlamıştım. Benimle birlikte yurtdışına kaçmayı kabul etmesi gerekiyordu, aksi taktirde çok derin bir bataklığın içine çekilecekti.
Nasıl değiştirebilirdim fikrini? Alparslan hayatımda gördüğüm en asker zihniyetli insandı. Karar alma mekanizması saf mantıktan ibaretti, duygusal düşünmediği gibi etrafındaki insanların duygularından da etkilenmiyordu. Dağ evindeyken beni karşısına oturtup Mehtap'a evlenme teklifi etmesinin altında yatan stratejiyi tane tane izah etmişti mesela. Hatta benimle evlenmek zorunda kalarak ne kadar dezavantajlı bir yola girmiş olacağını anlatıp karşımda hayıflanmıştı. O kadar duygusal zekadan yoksun bir tavrı vardı ki, bir ara benimle dalga geçtiğini düşünmüştüm. Şimdiyse Alparslan'ın o gece benim gönlümü almaya çalışmadığını, asker arkadaşıyla konuşur gibi harekat planlarını açıkladığını fark ediyordum.
Evet... Bu problemi de çözmem gerekiyordu. Fakat şimdi değil... Üzerine gitmeden önce ona biraz zaman vermeliydim. Kendime biraz zaman vermeliydim. Üst üste çok fazla şey yaşamıştık. Tam şu anda kollarının arasında uzanıyordum lakin bu noktaya nasıl geldiğimizi ben bile bilmiyordum. Önce tüm bunları hazmetmeliydim.
Nitekim çok fazla kalamadım düşünceler sarmalının içinde. Belimde tatlı tatlı gezinen, ara sıra kaburgalarımın arasına şeritler çizen eller dikkatimi dağıtıyordu. Başım hala göğsünün üzerinde olduğu için kalbinin yavaş ve sakin atışlarını duymamam imkansızdı. Kalp atışlarındaki sakin ritmin azar azar hızlandığını da...
'Adrenalin...' diye geçirdim içimden. 'Ya şu anda bir şeylerden ötürü korkuya kapıldı, ya da benden tahrik olmaya başladı.'
İşaret parmağının ucuyla dirseğime dokunduğunu hissettim. Bir kuş tüyüyle okşar gibi elini yavaşça omzuma doğru sürükledi. Arsız herif... Resmen sırnaşıyordu bana. Gerçi evinde yaşadıklarımızdan sonra buna pek de şaşırmamam gerekiyordu.
"Bu arada biz neden teknedeyiz?" dedim pat diye. Dikkatinin dağılacağını umuyordum ama kolumla omzum arasında çizdiği rotadan şaşmadı.
"Abimden saklanıyoruz." diye homurdandı. "Sen akşam yalıya gitmeyince adamlarını toplayıp bizim eve baskına gelmiş. Gülşen yengem uyardı sağ olsun. Ben de yakalanmamak için seni buraya getirdim."
Kendimi tutamayıp güldüm. İzzet abinin bu tavrı hem komiğime gidiyordu, hem de saçma bir şekilde iyi hissettiriyordu bana. Başkası olsa umursamazdı çünkü. Ailedeki herkes Alparslan'la çoktan seviştiğimizi sanıyordu, kendi ailem bile gelenek görenek takmayıp düğünden önce beni damadın yanına yollamıştı. İzzet abi ise inatla beni koruyup kollamaya çalışıyordu.
"Elin mi titriyor senin?"
"Hı?"
"Parmakların..." diye mırıldanarak bileğimi tuttu yavaşça. Elimi havaya kaldırdığında parmaklarımda inceden bir titreme olduğunu fark ettim. "Üşüyor musun?"
"Yok ondan değil..." dedim gülerek. "Kan şekerim düşünce böyle olurum ben. Dün öğlenden beri bir şey yemedim. Şu an açlıktan eli ayağı titremek deyiminin canlı kanlı örneğiyim yani."
Onun da güleceğini düşünmüştüm ama ciddileşti birden. Havaya kaldırdığı elimi bıraktı, sonra iki eliyle birden omuzlarımdan tutarak pat diye yatakta doğrulttu beni. İstemsizce oturur pozisyona geçiverdim, gövdem bir sarkaç misali dengeye varmaya çalışırken Alparslan da doğrulup yanıma oturdu.
"Elif baştan söylesene şunu." diye söylendi. Bileklerimden tutup ellerimi havaya kaldırdı teklifsizce. Parmaklarımdaki belli belirsiz titremeyi görünce suratıma ters bir bakış attı. "Şu haline bak! Açlıktan ellerin titriyor resmen."
Sırıtmamak için kendimi zor tuttum. "Çok mu endişelendin?"
"Yakınlardaki bir restorana mı gitsek?" dedi bana kulak asmadan. "Bak benim fikrimi soracak olursan şimdi hemen bir şeyler sipariş edip teknede atıştıralım. Sonra rahat rahat hazırlanıp akşam yemeği için dışarı çıkarız."
"AVM'ye mi gideceğiz?"
"Güzelim abimle yengem bile akşam dışarı çıktıklarında AVM'ye gitmiyor. Üstelik onlar otuz yıllık evliler.
"Anlamadım—" diye bocaladım. "AVM'ye gitmek sıkıcı mı demek istiyorsun yani?"
Güldü hafifçe. "Değil mi?"
Bence değildi. Mersin'de onunla birlikte AVM'ye gittiğim gün, hayatımın son on yılının en eğlenceli günlerinden biriydi. Üstelik geri kalan eğlenceli günlerimin de pek çoğu onunla birlikte geçirdiklerimdi. Belki de bu yüzden böyle derinden bağlanmıştım Alparslan'a. Hayatıma girmesinin üzerinden henüz birkaç ay geçmişti ama hayatımdaki diğer insanlarla seneler boyu biriktiremediğim mutlu anları, hatta çok daha fazlasını, şu kısacık diliminde yaşatmıştı bana.
"Nereye gideceğiz peki?"
"Beşiktaş taraflarına gidelim diyorum." dedi uzanıp telefonunu eline alırken. Uygulamaya girip yemek siparişi verirken bir yandan da benimle konuşuyordu. "Üniversite yıllarında Akaretler'in orada arkadaşlarla gittiğimiz bir burgerci vardı, nezih bir yer sayılmaz ama hamburgerleri efsanedir. Yemekten sonra da civardaki pubların birine geçeriz, istemezsen de biraları alıp sahile ineriz. Ne dersin?"
Heyecandan ilk birkaç saniye söyleyecek söz bulamadım. Onun sıkıcı olarak nitelediği AVM gezmesi bile benim için büyük lükstü, çocukluğumdan bu yana geçirdiğim en eğlenceli günler arasında yerini almıştı. Şimdi saydıkları ise ancak dizilerde ve filmlerde görebileceğim, kendimi içinde hayal edemediğim bir hayatın tasviri gibiydi. Üstelik bahsettiği tüm bu yerlere yanındayken en çok eğlendiğim, kendimi mutlu hissettiğim ve deliler gibi sevdiğim adamla gidecektim.
Başımı salladım usulca. Yüreğimin kıyısında göçmen kuşlar yeniden kanat çırpmaya başlamıştı.
-*-
Yemek faslı pek uzun sürmedi. Karnımızı çok doyurmayalım diye sandviç sipariş etmiştik, zaten hava da kararmak üzereydi. Belli etmemeye çalışsam da dışarı çıkacağımız için büyük heyecan yapmıştık. Bu bizim birlikte ilk gezmemiz değildi ama ilk kez nişanlı olarak gezmeye çıkıyorduk. Ne yapacağımı, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemez olmuştum.
"Neyse ki yengem benim için de kıyafet yollamış." dediğini duydum onun. Az ötede yere diz çökmüş, yalıdan gelen poşetleri kurcalıyordu. "Şu üç poşetin hepsi senin. Büyük olanda kıyafetler var, ötekinde makyaj malzemesi şampuan diş fırçası falan var, şu küçüğe de—" Durdu, inceledi bir süre. "İç çamaşırlarını koymuş."
"İyi bari, duş alırım ben de." diye geveledim. "Teknenin su deposu boş değildir umarım."
"Yok yok, daha bu sabah doldurduk."
Eh, tahmin etmesi güç değildi. Az evvel sarılırken saçlarının hafiften nemli olduğunu hissetmiştim, ben uyurken duş almıştı anlaşılan. Demek ki su deposu vardı teknede... Yedek kıyafetleri falan da olmalıydı çünkü üzerini değiştirmişti.
Hatta şimdi de dışarı çıkarken giymek üzere yeni kıyafetler seçmeye çalışıyordu. Kendi giysilerinin olduğu poşeti bulunca biri siyah, biri beyaz iki ayrı gömlek çıkardı içinden. Askılarıyla birlikte havaya kaldırıp incelerken keyfinin kaçtığını fark ettim.
"Ütüsüz oldukları çok belli oluyor mu?"
"İkisi de jilet gibi Alparslan." dedim gözlerimi devirerek. "Hem ütüsüz olsa ne olur? Kıyafet ütüleme olayına asla anlam veremiyorum zaten."
Omzunun üstünden muzip bir bakış attı bana. "Bu yönünü evlenmeden önce öğrendiğim iyi oldu."
"Hayrola, evlendikten sonra kıyafetlerini bana ütületmek gibi hayallerin mi vardı?"
"Estağfurullah, ben senin kıyafetlerini de ütülemem gerekecek mi diye merak ediyordum. Gerekmiyormuş."
"Ütü takıntım olsaydı da gerekmezdi." dedim yataktan kalkarken. "Malum, evlendikten sonra aynı ülkede bile olmayacağız."
Bu esnada teknenin ikinci katında olduğumuzu fark etmiştim. Perdelerin arasından görünen İstanbul Boğazı görece aşağıda kalıyordu. Odanın köşesindeki, banyoya açıldığını tahmin ettiğim kapıya yürürken bir şeyler söylemesini bekledim. İtiraz etsin, inkar etsin, evlendikten sonra beni bırakmayacağını söyleyerek kuşkularımı reddetsin istiyordum. Lakin ses çıkarmadı.
Kapıyı açtığımda temiz ve aydınlık bir banyo çıktı karşıma. Tuvalet kısmı küçük bir ara bölmeyle ayrılmıştı. Duvarın kenarında iki adet lavabo yer alıyordu. Altlarında dolaplar, üstlerinde duvara monte edilmiş raflar; lavaboların karşısında ise bir küvet vardı. Küvetin biraz yukarısında başlayan pencere, teknenin duvarını bir metre genişliğinde yatay bir şerit gibi sarıyordu. Fazlasıyla ferah bir ortamdı.
'Kendine gel.' dedim dalgın bakışlarla boğazı izlerken. 'Tartışma çıkararak onu ikna edemeyeceğini biliyorsun.'
İç çekerek ilerleyip küvetin içindeki duş başlığını aldım. Yukarıdaki askısı fazla yükseğe monte edilmişti, rahatça ulaşabilmek için ellerimle duvardan destek alarak küvetin kenarına çıktım.
Fakat bir türlü asamadım duş başlığını. Askıdaki boşluğa oturmuyordu, bıraktığım anda tekrar düşüyordu yere. İşin içinden çıkamayınca dişlerimi sıkarak içeri seslendim.
"Alp!"
Duymadı beni. Dışarı falan mı çıkmıştı acaba?
"Alparslan bir dakika bakar mısın?!"
"Yahu geldim işte—"
Arkamda, tam arkamda yükselen sesini duyunca bastım çığlığı. İçeri girdiğini bile duymamıştım, üstelik teknenin zemini ahşaptandı. Ne ara dibime kadar sokulmuş olabilirdi ki?
"Kızım bağırmasana..." diye homurdandı. "Hem çağırıyorsun hem de korkuyorsun. Ayrıca in şuradan aşağı, düşüp bir tarafını kıracaksın."
İnmemi beklemeden kolunu karnıma sarıp kendine çekti beni. Ayaklarım küvetin kenarından sökülünce bir anlığına boşlukta kaldı, ardından tekrar zeminle buluştu. Bir tepki veremedim. Sırtım gövdesiyle buluşunca üzerinin çıplak olduğunu fark etmiştim.
"Senin üstün niye çıplak?"
"Tam giyinirken çağırdın da ondan."
Allah'ım sen bana sabır ver... Bir hışımla öne ittim kendimi. Aramıza mesafe koyduktan sonra ona doğru döndüm, omuzlarından tutarak kapıya doğru iteledim.
"Elif ne yapıyorsun?"
"Çık dışarı çabuk!" diye çıkıştım öfkeyle. "Geçmişsin bir de camların önüne... Kıyıda bir sürü insan var, kör müsün sen?!"
Şaşkınlıkla güldü. "Ne?"
"Bana bak, ben sevmem teşhirciliği." dedim bir elimi belime koyup. "Çiftlikteyken de sinir oluyordum bu yönüne, şimdi de sinir oluyorum. Dikkat et biraz hareketlerine!"
Aklıma Duygu denen sinsinin lafları gelmişti. Alparslan vurulduktan sonra üzerinde tişört yok diye Duygu'yu içeri almamıştım. Müsait olmadığını söyleyince boşuna endişelenmememi, Alparslan'ın zaten mahremiyet düşkünü biri olmadığını söyleyerek gülmüştü bana.
"Hayırdır göçmen kızı, sen yoksa kıskanıyor musun beni?"
"Ben ne kıskanacağım seni be!" diye söylendim. "İnsan dediğinin biraz mahremi, özeli olur ya! Kayyum mu atadılar sana Alparslan, ne demeye kendini halka arz ediyorsun?"
Utanmadan kahkaha attı halime. Bense bakışlarımı vücudundan ayırma gayretindeydim. Daha beş dakika önce yatakta ona sarılarak uzanıyordum ama aramızdaki atmosfer nedense değişmişti. Dün gecenin yarattığı şoktan ve olağan dışı koşulların getirdiği uç noktadaki hislerden sıyrıldıkça aramızdaki ilişkinin olağan gündemine adapte oluyordum. Ne var ki, orada gündem epey yoğundu.
Evinde kaldığım gece yaşadıklarımızı unutmuş değildim. İkimizle ilgili müstehcen bir rüya görürken ona yakalandığımı düşünürsek ömrümün geri kalanında da unutamayacaktım. Zaten Alparslan'ın da unutturmaya niyeti yoktu. Kendimi yalıdaki odaya kapattığım üç günlük süreçte yazdığı edepsiz mesajlarla kanıtlamıştı bunu. Teyit amaçlı gönderdiği uzun mesajı hatırlayınca midemin altında uyuklayan bir kedi yavrusu başını yukarı kaldırdı sanki. Çehremdeki ısının arttığını hissettim.
Alparslan hala bana gülmekle meşguldü. "Yavrum siyah cam var burada." dedi utanmaz bir sırıtışla. "İçin rahat etsin diye tekneyi denize doğru çeviririm birazdan ama zaten dışarıdan içerisi görünmüyor. Küveti doldurup rahat rahat yıkan istersen."
Mantıklı... Zaten ne demeye banyoda bu kadar büyük cam olacaktı ki?
"Gerek yok küveti doldurmaya, şu duş başlığını asarsan yeter bana. Denedim ama bir türlü yerine oturtamadım."
"Oturmuyor zaten, askıyı yanlış monte etmişler. Akşam biz dışarıdayken çocuklar düzeltir onu."
"Sen nasıl duş aldın öyleyse?"
"Duş başlığını elimle yukarıda tutarak... Ama sen küveti doldur istersen, kolun yorulmasın. Zaten küçük bir şey, çabuk dolar."
Bunları söylerken yanı başımda diz çöktü yere, muslukları açmak için küvete doğru eğildi. Bir eliyle küvetin kenarından destek alıyordu, öteki eli çeşmeye uzanmıştı. Dibimde durduğu için hareket ederken tişörtünün kumaşı bacaklarıma sürtünüyordu.
Aşağı bakınca gözlerim tişörtünün ince kumaşına takıldı. Kolunun hareketiyle birlikte sırtındaki kasların kasılıp gevşediğini rahatlıkla görebiliyordum. Evinde kaldığım gece bu hareketi avuç içlerimde hissettiğimi anımsayınca yüzümü sıcak basıverdi.
Ne var ki ben utanınca başını öne eğen usturuplu kızlardan değildim. Elim ayağım birbirine dolaşıyordu. Ya utancımı yersiz bir öfkeyle gizlemeye çalışıyordum ya da kendimi tutamayıp saçma sapan şeyler söylüyordum.
"İstemez, ben de senin gibi duş başlığını tutarak yıkanırım." dedim huysuzlanarak. Tepki vermeyince dizimi kırarak böğrünü dürtükledim. "Sana diyorum... Küveti doldurmakla uğraşamam ben, açma muslukları."
"Kızım bi' dur—" diyerek bir eliyle dizimin arkasından bacağımı kavradı. "Küvet küçük zaten, beş dakikada dolar."
"Nesi küçük bunun Alp? Küçük dediğin küvete iki kişi sığar."
Başının altından bana baktı. "Biri diğerinin kucağındaysa neden olmasın?"
Hışımla dizimi silkeleyip bacağımı kurtardım ondan. Haddini de bildirecektim ama sanki biri dilimi düğümledi, ağzımı açıp da tek kelam edemedim. Halbuki böyle bir kız değildim ben. Ne Sümeyra gibi utangaçtım, ne de Mehtap gibi utangaç taklidi yapmaya gerek duyardım. Çoğu zaman utanmam gereken yeri bilmezdim bile. Başımı öne eğip göz kaçıracağım yerde laf ebeliği yapardım.
Fakat bu adamın ahvalinde basiretimi bağlayan bir şeyler vardı. Sözlerinden değildi, biliyorum. Geceleri başımı yastığa koyup da onu düşününce bana söylediği her lafa münasip bir cevap bulabiliyordum. Gözlerindendi belki... Belki de sıcak bir yaz günü tozlu toprak yolda onu gördüğümden beri etkisinden çıkamadığım enerjisindendi. Yoksa onun yanındayken neden uçup gitsindi cümlelerim?
Verecek bir cevap bulamayınca arkamı dönüp kıyafet çantasının yanına diz çöktüm. O gidene dek giysi seçme bahanesiyle burada oyalanacaktım. Bir yanım inceden öfkeliydi manasızca. Edepsiz laflar etmesine değil, edepsiz laflar ederek beni dut yemiş bülbüle çevirebilmesine kızıyordum. Halbuki kitaplarda bin beterini okumuştum böyle şeylerin, filmlerde alasını görmüştüm. Niye şöyle güzel bir cevap verip üste çıkamamıştım ki?
"Neyse, küvet doldu sayılır." dediğini duydum. "Ben dışarıdayım, bir şey lazım olursa seslenirsin."
Ses tonundan ne hissettiğini çözemediğim için omzumun üstünden kaçamak bir bakış attım yüzüne. Beni anlasın istiyordum. Bana söyletmesin, bildiğini belli etmesin ama bu hallerimin acemilikten olduğunu fark etsin istiyordum. Bir erkeğin lafıyla yüzü kızaran, eli ayağı birbirine dolaşan, ürkek ceylanlar gibi gözlerini kaçıran kızlardan olmak ağırıma gidiyordu. Öte yandan, utanmamayı da başaramıyordum. Galiba romanlardan öğrenilecek bir şey değildi aşk...
Göz göze geldiğimizde kırgın bir ifade göremedim onda. Çehremdeki hırçın, yersiz bir öfkeyle çalkalanan duyguları sevilesi bir şeymiş gibi bakışlarıyla sarmaladı, yatıştırdı, koynunda sakladı. Dudağının kenarında titreşen tebessümde sanki bir başkası vardı. Başka bir hayat, okumadığınız bambaşka bir hikaye...
Ben o hikayede de bir göçmen kızı olarak anılırdım. Ve biliyorum ki evimi yurdumu düşman alsa, Rumeli dağlarında kervanım kırılsa, andartlıktan kaçıp göç yollarında kaybolsam; seher vakti kucağımda bir kuzuyla yine bu adama rastlardım. Yüzünü göstermezdi belki, atının terkisinde bana bir parça yer vermezdi ama ne fark eder ki? Gülünce kısılan bu Türkmen gözleri, nerede görsem tanırdım.
Teknede duş aldıktan sonra kıyafet seçmem pek zor olmadı. Havalar iyiden iyiye kışa dönüyordu artık, bense yerli yersiz üşüyen bir insandım. Etekle elbiseyle uğraşmak yerine siyah, streç bir jean giydim. Üzerimdeyse koyu renkli bir crop top ve uzun, kalın kaşmirden bir kaban vardı. Boynuma kabanımla aynı renkte siyah bir atkı dolamıştım. Bana kalsa saçlarımı örerdim ancak Alp'in müdahalesi üzerine açık bıraktım.
Akşamın erken saatlerinde tekneden ayrılıp arabayla İstanbul trafiğine karıştık. Böylelikle şehrin dillere destan seyrüsefer manzarasını gözlerimle görmüş oldum. İstanbul, uzun yıllar boyunca adını duyduğum büyülü bir efsane gibiydi benim için. Şimdiyse pek çok tanıdık yönü olduğunu fark ediyordum. Belli belirsiz imgeler, siluetler, adını koyamadığım o esrarengiz atmosfer... Balkanlarda geçen çocukluk yıllarımın kırıntıları bu kalabalık şehrin sokak aralarına serpiştirilmiş gibiydi. Tanıdık bir şeyler vardı ama adını koyamıyordum.
"Elif?"
"Efendim?"
"Torpido gözünü açsana bi'. Sana vermem gereken bir şeyler var orada."
Merakla dediğini yaptığımda karşıma zarif bir cüzdan çıktı. Başımı çevirip sorgulayan bakışlarla yüzüne baktım.
"Burada sadece bir cüzdan var."
"Senin o." dedi bakışlarını yoldan ayırmadan. "Aslında daha önce vermem gerekiyordu ama bankanın kartları göndermesi biraz uzun sürdü."
Cüzdanın bölmelerini açınca neden bahsettiğini anladım. Bir kredi kartıyla banka kartı vardı burada. Ortadaki fermuarlı bölmede ise bir miktar nakit para yer alıyordu.
Başta nasıl tepki vermem gerektiğini bilemedim. Reddetmem mi gerekiyordu? Okuduğum kitaplardaki kızlar genelde öyle yapardı ve ben onların neden para konusunda bu kadar katı davrandığını anlamazdım. Belki de bunun sebebi parasızlıkla sınanmamış oluşumdu. Öyle ya, insan ancak yokluğuyla sınandıklarını gurur meselesi yapardı.
Yine de kararsız kaldım. Babam katiyen başka insanlardan para almamıza izin vermezdi. Birilerinin Şevket Baykar kızlarını aç açıkta bırakıyor diye laf çıkarması ciddi bir itibar zedelenmesi anlamına geliyordu onun için. Fakat Alparslan başkası sayılmazdı ki... İmam nikahımız kıyılmıştı, yakında resmi nikah da kıyılacaktı.
Üstelik ekonomik özgürlüğümü de kazanmamıştım henüz. Ahıskalılar çiftliktekiler gibi baskıcı değildi, kariyer yapmaya kalkışsam muhtemelen bana engel olmazlardı ama şu an kariyer yapmamın tek yolu eğitim hayatıma devam etmekten geçiyordu. Eğitim hayatıma devam etmem ise imkansız görünüyordu.
Ekonomik özgürlüğümü kazanmamın başka yolları da vardı elbette. Örneğin gidip bir kafede veya fabrikada asgari ücretle işe girebilirdim. Çiftlikte bir sürü yardımcıyla büyüdükten sonra ağır çalışma koşullarına ne kadar dayanıklı olacağımı bilmiyordum ama hiç değilse deneyebilirdim. Fakat buna izin vermeyeceklerine adım gibi emindim. Başta Alparslan olmak üzere tüm Ahıskalılar geçimimi sağlayabilmek için çalışmama karşı çıkardı. O yüzden de maddi ihtiyaçlarımı karşılamak onların göreviydi. Hiç değilse gelinleri olduğum müddetçe... Bu kadar basit.
Derin bir nefes aldım. Alparslan'a teşekkür edip cüzdanı çantama koydum.
-*-
Neyse ki gideceğimiz yerler epey yakınımızdaydı. Alparslan kestirme bir yol bildiğini söyleyerek arka caddelere saptı ve kısa sürede Beşiktaş dediği semte ulaştık.
"Bahsettiğim burgerci buraya biraz uzak." dedi arabayı park ederken. "Yürüyerek gidelim mi? Hem etrafı görmüş olursun."
Hevesle başımı salladım. Ardından kabanımın düğmelerini ilikledim alelacele, atkımı boynuma atıp dışarı çıktım.
Işıl ışıl caddeler büyülü bir manzara gibi yüzüme çarptı. Hayatında ilk kez lunaparka giden bir çocuğun heyecanıyla etrafımı incelemeye koyuldum. Şimdiden sokaklar yılbaşı süsleriyle donatılmıştı, binaların kolonlarından zarifçe akarak yokuş aşağı devam ediyordu.
"Çok güzel!" dedim son heceyi istemsizce uzatarak. "Beşiktaş mı oluyor burası?"
Alparslan'ın kısık sesli gülüşü yanı başımda yankılandı. "Hayır güzelim, şu an Nişantaşı'ndayız. Beşiktaş buranın hemen aşağısında kalıyor."
Bunları söylerken karşıma geçip gelişigüzel omzuma attığım atkıyla uğraşmaya koyulmuştu. Atkıyı çıkarıp düzgünce boynumdan geçirdi yeniden, iyice sarmaladıktan sonra saçlarımı elleriyle dışarı çekip sırtıma bıraktı. Bakışlarımız buluştuğunda göz kırptı bana, ardından elimden tutup ışıldayan İstanbul akşamının içine çekti.
Kalabalık caddede el ele yürümeye başladık.
Kendimi bir aşk romanının içindeymiş gibi hissediyordum. Yanımızdan akıp giderken flu detaylara dönüşüyordu insanlar. Şehrin gürültüsü radyodaki eski bir şarkının nağmeleri gibi uzaktan geliyordu. Bana bir şeyler anlattığını biliyordum ancak onu izlerken istesem de dikkatimi veremiyordum.
Neden bilmem, bu akşam bir başka yakışıklı görünüyordu. Koyu renk bir kot pantolonun üzerine krem rengi bir kazak giymişti. Üzerinde uzun, koyu renkli, heybetini daha da artıran bir kaban vardı. Israrım üzerine açık tonlarda bir atkı takmıştı ama boynuna dolamayı reddettiği için kabanının iki yanından sarkıyordu. Saç tıraşı her zamanki sadeliğindeydi, sakal tıraşı ise birkaç gün gecikmişti. Kirli sakallı halini bir başka sevdiğim için bakmalara doyamıyordum.
Çok geçmeden fark etti izlendiğini. Şehri tanıtmaya devam ederken göz ucuyla bir bakış attı bana.
"Hayırdır göçmen kızı, niyetin ciddi galiba?"
Boşluğuma denk geldi. "Hı?"
"İki saattir beni kesiyorsun da..."
Hayvan...
"Ne keseceğim seni ya?" diye söylenerek elimi elinden çekmeye çalıştım. "Hem bıraksana elimi, vantuz balığı gibi yapışmışsın."
Parmaklarını parmaklarıma geçirip ellerimizi birbirine kenetledi. Sitemkar, inceden öfkeye bulanık bir bakışla süzdüm yüzünü. Işıldayan caddede neşeli bir gülüşle çehresi aydınlandı, beni kendine çekip dudaklarını yanağıma yasladı.
"İstediğin kadar kesebilirsin yavrum, nasılsa sana aitmişim."
Başını geri çekince yüzüne bakamadım. Üff... Sahi ben o mesajı ne demeye göndermiştim ki? Böyle diline dolardı işte...
"Ne anlamda dediğimi bilmiyorsun ki..." diye kıvırmaya çalıştım.
"Söyle de bileyim o zaman göçmen güzeli. Hangi anlamda demiştin?"
İstesem mantıklı bir yalan uyduramaz mıydım? Uydururdum elbet. Fakat göz göze geldiğimizde İstanbul ufalıp gitti ayaklarımın altında, ışıldayan caddeleri ve yedilerce tepeleri iç içe geçti. Türkmen gözlü bir adamın esmerliğiyle dolup taştı şehrimin rengi. Çaktırmadan kabanının arasından görünen bedenini, omuzlarının genişliğini, kalabalıkta daha da belirgin hale gelen boyunu posunu inceledim. Dudaklarımın kenarında inceden bir tebessüm titreşti. Bana aitti işte. İmam nikahlı kocamdı, nişanlımdı, bal gibi de benimdi bu adam. Neyini inkar edecektim ki?
"Biliyorsun zaten, söyletme işte..." diye geveledim. Sıcak basmıştı birden. "Anladığın anlamda dedim, oldu mu?"
Göz ucuyla ona baktığımda gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığını gördüm. Nedendir bilmem, benim de gülesim geldi. Dudaklarıma yayılan haylaz tebessüme engel olamayınca başımı yana çevirip yüzümü gizledim elverdiğince. Eşek herif... Kalabalığın ortasında beni şu hallere koymaya utanmıyordu da...
Sırf daha fazla üstüme gelmesin diye "Neredeyiz şimdi?" dedim. "Epey güzelmiş buralar, cıvıl cıvıl."
"Şurası İTÜ Maçka Kampüsü." diye cevap verdi. "Buradan aşağısı da Akaretler olarak biliniyor. Caddeyi boydan boya geçersen Beşiktaş sahile inersin ama orası bizim son durağımız olacak."
Gösterdiği devasa tarihi binaya şaşkınlıkla baktım. "Sen burada mı okudun üniversiteyi?"
Hafifçe güldü. "Yok güzelim, bizim kampüs Ayazağa'daydı. İTÜ'nün ODTÜ gibi tek bir kampüsü yok, şehrin her tarafında yerleşkelere dağılmış haldedir."
Aslında Kuleli'yle ve Hava Harp Okulu'nun yerlerini daha çok merak ediyordum ama dilim varmadı sormaya. Bir yandan da yol üzerinde karşımıza çıkarsa diye çekiniyordum. Şehrin göbeğinde bir yerde mi acaba? Sık sık görüyor muydu vazgeçmek zorunda kaldığı hayallerini? Gördüğü vakit ne hissediyordu, ne kadar sarsılıyordu, dalıp gidiyor muydu uzaklara? Caddenin ışıltılı kaldırımlarında yürürken bütün bu sorular cevaplanmamış birer ok gibi göğsümde acıyordu.
"Nereye gittiğimizi sormayacak mısın?"
"Hı?"
Bir rüyadan ayılır gibi dalgınlıkla dönüp yüzüne baktım. Caddede epey yol almıştık, etraftaki manzara peyderpey değişmişti. Düşüncelere dalıp gitmişken farkına bile varmamıştım. Fakat o anladı ruh halimi, dalgınlığımı inceden bir kederle süzdükten sonra hafifçe tebessüm etti.
"Üniversite yıllarında arkadaşlarla gittiğimiz bir hamburgerci vardı." diye devam etti sözlerine. "Seni akşam yemeği için oraya götüreceğim. Sonra Akaretler'den aşağı inip Craft'ta bira içeriz istersen. Ya da çekeriz arabayı Beşiktaş sahile, Boğaz'a karşı sohbet ederiz. Sen nasıl istersen."
"Hepsini yapsak olmaz mı?" dedim heyecana kapılarak. "Önce yemek yiyelim, oradan çıkışta bahsettiğin yere gidip biraz otururuz. Sonra da sahile inip sohbet ederiz. Nasılsa gece uzun."
Hafifçe güldü. "Anlaştık."
Ellerimiz birbirine kenetlenmiş vaziyette yürüyerek aştık tüm caddeyi. Cumbalı evlerin balkonlarından sarkan yılbaşı ışıkları yolculuğumuza eşlik ediyordu. Kalabalığın gürültüsü eski bir gramofondan yayılan nağmeler gibi uğulduyordu kulaklarımda.
Bir noktada ana caddeyi terk edip ara sokaklara daldık. Kısa bir yürüyüşün ardından sokak arasında, ufak tefek bir hamburgerci karşımıza çıktı. Epey kalabalıktı ama içeride oturacak yerler vardı. Hafiften yağmur çiselediği için içerideki camlı kısma geçip oturduk. Nedense sevmiştim bu mekanı. Camların ardından süzülen yağmur damlalarının içeriye düşen loş ışıkta ritmik bir dans sergilediği huzurlu bir liman gibiydi.
Demir atmaktan başka çıkar yol bulamadım.
-*-
Zincirinden boşanmak diye bir deyim vardır. Uzun süre hapis altında kalmış bir hayvanın zincirlerinden kurtulur kurtulmaz hayata atılmasını ve gidebileceği kadar uzaklara gitmesini tarif eder.
İnsanlar içinse durum başkaydı.
Bir insanı uzun zaman boyunca kısıtlarsanız, esaret onun için fiziksel parmaklıklar olmaktan çıkar. Zira bir hayvanın aksine insan, zamanla kanıksar esareti. Kurtulamadığı zincirleri sevmeyi öğrenir, kafesinden çıkması olanaksızsa kafeste kalmanın kendi tercihi olduğuna inanmaya meyillidir. Bundandır ki kafesin kapılarını açmak bir insanı özgür bırakmak için kafi gelmeyecektir. İçselleştirilmiş esaret, kişinin ancak zihnindeki zincirleri çözerek aşabileceği bir engeldir.
Bu gece, şehrin cıvıltılı şamatasına karışmışken zihnimdeki zincirlerin varlığını ilk kez hissetmiştim. Mutluydum elbette, hayalini bile kuramayacağım şeyleri bizzat yaşıyordum. Fakat üzerimde manasız bir yabancılık hissi vardı. Diğer masalardaki insanlardan yükselen kahkahaları, mekanı dolduran keyifli sohbetleri, Alparslan'ın anlattığı şeyleri dinlemeye çalışırken bile ortamdan kopup duruyordum. Tuhaf bir şekilde ürkmüştüm ve ortamdaki yaşam enerjisinden kaçıp kendi içime saklanmaya çalışıyordum.
"Güzelim neyin var?"
Dikkatimi masadaki mermerin damarlı motiflerinden ayırıp ona baktım. Belli etmemeye çalışsam da üzerimdeki tutukluğu fark etmiş olmalıydı.
"İyiyim." diye geveledim. "Dinliyorum seni—"
Yan masada aniden kopan kahkaha hafifçe sıçramama sebep oldu. Alparslan yüksek sesle gülen üniversiteli tayfaya ters ters baktı önce. Ardından bana dönüp sevecen bir tavırla gülümsedi.
"Yemeğini bitirdiysen kalkalım mı?"
Başımı sallayarak onayladım. Birlikte kasaya gidip ödemeyi yaptık, ardından kabanlarımızı giyip yeniden İstanbul gecesine karıştık.
Sokağa attığım adımla birlikte üzerimdeki gerginlik çözülmeye başladı. Derin bir nefes çektim gecenin ayazından. İçerideki şamata anlamsız bir yorgunluk yüklemişti üzerime. Halbuki kalabalık ortamları severdim ben. Yalıda Alparslan'ın ailesiyle birlikte vakit geçirmeyi, çoğu zaman onların muhabbetine dahil olmasam bile, içten içe seviyordum.
"Yürüyerek gidelim mi sahile?"
Alp'in sesini duyunca omzumun üstünden geriye baktım. "Olur, yağmur durmuş zaten."
Yüzünde dingin bir tebessümle yanıma gelip elimi tuttu yeniden. Sokak ışıklarının aydınlattığı kaldırımda yürümeye başlarken tedirginliğimin tamamen kaybolduğunu hissettim. Avucunun içinden elime akan sıcaklık tepeden tırnağa güven hissiyle sarmalamıştı beni. Ancak belli ki Alparslan bu mevzunun peşini bırakmayacaktı.
"En son neyin olduğundan konuşuyorduk..." diye mırıldandı sokağın köşesine ulaştığımızda. "Anlatmak ister misin?"
"Bir şeyim yok ki... Gerçekten iyiyim ben."
"Dalıp gidiyorsun." dedi ısrarla. "Fark etmediğimi sanıyorsun ama farkındayım. İstanbul'a geldiğimizden beri farklısın Elena. Kendi içinde kaybolup gidiyorsun, bulamıyorum seni."
Böylelikle onun sadece içerideki durgunluğumu sorgulamadığını anlamış oldum. Kişiliğimdeki genel değişimden bahsediyordu. Yanıldığı tek nokta, bu değişimi İstanbul'a gelişimle ilişkilendirmiş oluşuydu. Halbuki benim dönüm noktam çiftlikteydi, göğsüme sapladığım zehir dolu iğneyle birlikte hayatım değişmişti.
Bunları ona nasıl anlatacaktım? Anlatmam gerektiğini biliyordum elbette... Gülendam ablaya yemin vermiştim, Alparslan bana aşık olduğunu itiraf ettiğinde ben de intiharlarımı itiraf edeceğime dair ant içmiştim. Babaannem "Yeminbozanın evini, alır cehennem ateşi." derdi hep.
Fakat Alparslan hak ettiğinden çok daha fazla ölümle sınanmıştı zaten. Dün gece mezarlıktaki sıra sıra taşları, onun o taşlara nasıl büyük bir yorgunlukla baktığını gördüğümde kendi ölümlerimi sonsuza dek gizlemem gerektiğini anlamıştım. İçimdeki kırgınlığı da, nasıl bilmem ama, kendi kendime aşıp onarmak zorundaydım.
"Babannemi ve Dobby'yi kaybettim." diye mırıldandım. "Çiftlikte tüm aileme rezil oldum. Buraya gelince hiç bilmediğim bir ortama girdim. Herkes bana çok iyi davranıyor ama çiftlikte yaşananlar henüz çok taze... Ara sıra dalıp gitmem, bir parça mutsuz olmam normal değil mi?"
"Mutsuz olmandan bahsetmiyorum. Umarsız olmandan bahsediyorum." Derin iç çekişinin karanlık sokakta yankılandığını duydum. "Geçen hafta evimizdeyken tıp fakültesinden atılmışım dedin bana, sonra da uyumaya gittin. Üstelik bunu bir gün önce öğrenmişsin. Halbuki biz o gün bütün akşam birlikteydik. Kitaplarını raflara dizdik, mutfakta gülüşüp şakalaştık, sohbet ettik ve sen hiçbir sorun yokmuşcasına rahat görünüyordun. Son ana kadar okul meselesini bana söylemedin bile."
"Ders kayıt tarihlerini kaçırmışım." diyerek omuz silktim hafifçe. "Mazeret kayıtları da o sabah bitmişti, zaten bir mazeret belgem de yoktu. Senin yapabileceğin bir şey yoktu yani, o yüzden söylemek aklıma gelmedi."
Şaşkınlıkla güldü. "Sen bu durumu nasıl bu kadar sakin karşılayabiliyorsun?"
"Elimden bir şey gelmiyor çünkü." diye terslendim üstüme gelmemesi için. "Ne yapayım Alparslan, okuldan atıldım diye kendimi mi öldüreyim?"
Elimi tutan elini ikaz eder gibi sıktı birden. "Elif düzgün konuş!"
"Sen de düzgün sorular sor öyleyse. Anlamıyorum ki ne istediğini... Üzüntüden kendimi heder etsem hoşuna mı gidecekti?"
"Ben sadece senin kayıtsızlığına anlam veremiyorum." dedi sakin kalmaya çalışarak. "Yahu okul mevzusunu geçelim, peki ya yurtdışı meselesi? Çiftliğe geldiğim akşam seni yurtdışına göndermekten bahsettiğimde deliye dönmüştün. Geçen akşam söylediğimde iyi düşünmüşsün deyip kapattın konuyu. Başta tavır yapıyorsun sandım ama yok, hakikaten umursamıyorsun."
"Bu senin için iyi bir şey değil mi ama?" diye sordum. "Yani ne bileyim, zorluk çıkarmamı falan mı isterdin?"
"Hayır, ben sendeki değişikliğin sebebini bilmek istiyorum."
"Söyleyemem, çünkü ben de çözemiyorum." dedim iç çekerek. "Evet artık daha az umursuyorum ama zaten en başından beri yapmam gereken buymuş. Başkaları tarafından sevilmeyi, benimsenmeyi, insanların hayatında bir yer edinmeyi çok fazla kafaya takıyormuşum. Bunlar benim istencime bağlı şeyler değil ki. Değiştiremeyeceğim şeyler için kendimi heder etmek istemiyorum artık."
"Güzelim beni yanlış anlama ama belki de bir terapistle görüşmen gerekiyordur. Belki de çok üzülüyorsun ama bunun farkında değilsindir. Doktorluk senin için alelade bir meslek değildi."
"Elbette değildi, en büyük hayalimdi bu benim." diye cevap verdim. "Ama ne yapalım, olmadı işte. Belki gelecekte sıfırdan başlarım, belki yurtdışında okurum. Şu an elimden bir şey gelmiyor, o yüzden de bu konuya üzülmek yerine güzel şeylere odaklanmak istiyorum." Başımı kaldırıp yüzüne baktım. "Anlamıyor musun Alparslan? Ben artık bir parça mutlu olmak istiyorum."
Gerçek buydu. Hakikaten artık bir parça mutlu olmaya ihtiyacım vardı. Senelerim, değiştiremeyeceğim şeyler için kendimi heder etmekle geçmişti ve sonuçta kaybeden yine ben olmuştum. Demek ki bazen çırpınmak fayda etmiyordu. Bazen akışına bırakmak gerekiyordu hayatı... Hiç değilse bu gece, gelecek için kaygılanmaktansa bugünün tadını çıkarmak istiyordum.
"Haklısın." dedi iç çekerek. Bakışlarındaki ifade yumuşayıvermişti. "Haklısın, ikimizin de güzel şeylere odaklanmaya ihtiyacı var. Fakat tatsız şeyleri de bana anlatabileceğini unutma olur mu? Seni dinlemekten sıkılmam ben."
Nedendir bilmem, bu samimi sözleri içimde bir yerlere dokundu. Tüm hatalarına, tüm kırgınlıklarıma, geleceğimizde akıp giden belirsizliğe rağmen bu adamı seviyordum ben. Onun da beni sevdiğini yavaş yavaş, korka korka kabulleniyordum.
Elimi elinden çekip ona doğru döndüm. Sokağın kuytu karanlığında boynuna sarıldım birdenbire. Şaşkınlıkla bocaladı.
"Sarıl bana." dedim yüzümü boynunun çukurundan çekmeden. "Sımsıkı sarıl."
Bunun üzerine ucundan çekilmiş bir düğüm gibi çözülüverdi. Homurdanmaya benzer bir ses çıktı boğazından, güçlü kollarıyla bedenimi sarmalayıp beni hasretle kendine bastırdı. Alparslan beni severken kemiklerime dek sirayet eden sızının dindiğini hissettim. Öyle kanayan yaraya bant yapıştırır gibi değil, sinir uçlarındaki ağrıyı uyuşturur gibi seviyordu beni. Sevgisizliğimin kanayan yarasını iyileştirir gibi seviyordu. İhtiyaç duyduğum ne varsa, neye hasret kaldımsa yıllarca, hepsini bir adamın özlem yüklü dokunuşlarında buluyordum.
Öylece ne kadar kaldık bilmiyorum ama bir yerden sonra kalp atışlarımız birbirine eşitlendi. İçimden bir ses, sonsuzluğa karıştığımızı fısıldıyordu. Sanki evrenin tam bulunduğumuz noktasında bir kuyu açılıvermiş, ikimizi şimdiki andan koparıp zamansız bir masal alemine göndermişti. Sanki yolun bittiği yerdi burası. Gelecekte birbirimizden kopsak bile, uzak yollara savrulsak bile, sonsuzlukta bir yerlerde sımsıkı sarılıyor olacaktık.
Biliyordum ki bir parçamız sonsuza dek kavuşmuştu. Kervankıran acıdan geçmiş bir haymatlosla, evini arayan bir göçmen kızının öyküsüydük artık.
aylar sonra
Bir yangının yalımlarıyla bulanıklaşan manzara gibi evraktaki yazılar da netliğini yitiriyordu.
Gözlerimi kırpıştırdığımda bunun sebebinin kağıda aşırı yaklaşmak olduğunu anladım. Zira oturur vaziyette değildim artık. Yazarken farkında olmadan belimi bükerek sandalyeyi geriye itmiş, yanağımı masada duran bileğime yaslamıştım. Bakışlarımla harfler arasında birkaç santimlik mesafe vardı. Öyle ki, masanın üzerinde yer edinmiş kirler bile gök cisimlerini andırıyordu. O vakit şu merkür dedim ufak, şemalsiz bir toz zerresine. Muhtemelen masaya sertçe çarpılmış bir kahve bardağından taşarak kusursuz bir yuvarlağın etrafında ateş rengi saçaklar oluşturmuş lekenin hemen dibinde yer alıyordu. Uykusuzluktan kapanan gözlerimi iri iri açıp toz zerresini kalemimin ucuyla güneş lekesinden uzağa iteledim. Evet, artık gönül rahatlığıyla uyuyab—
"İNTERN BURAYA BAK!"
Aysel hemşirenin bağırtısıyla sıçrayarak doğruldum. Birkaç metre ötedeki masadan sesleniyordu bana. Başta yine azar yiyeceğimi sanıp tedirgin oldum ama hayır, yüzüme bakmaya tenezzül etmediği için uyuyakalma girişimimi fark etmemişti.
"İNTERN!" diye bağırdı yeniden. "DUYMUYOR MUSUN BENİ?!"
Gözlüklerinin üstünden keskin bir bakış attığını görünce kalemi bırakıp ayağa kalktım. Attığım ilk adımla birlikte bastıramadığım bir nida kopuverdi dudaklarımdan. Saatler süren koşuşturmaca esnasında pek farkına varmamıştım ama bir yerlere oturunca vücudum yorgunluğunu algılamaya başlamış olmalıydı. Zira ayak bileklerim, abartısız bir şekilde, kopacakmış gibi ağrıyordu.
Aslında bu oldukça normaldi çünkü yaklaşık elli üç saattir nöbet tutuyordum ve evrak işlerini devralalı henüz yarım saat bile olmamıştı. Geri kalan elli iki buçuk saatin büyük bir kısmı oradan oraya koşuşturarak geçmişti. Uykuyu otuz altı saat önce acil servisteki olağandışı sakinlikten faydalanarak kıvrıldığım sert sedyede bırakmıştım. Bir de titreyen ellerime bakılırsa sanırım dün akşamdan beri yemek yememiştim ama açlık hissedemeyecek kadar uykusuz olduğum için bunu dert etmiyordum. Cerrahlardan biri ameliyatı bana yıkmadığı sürece —ki hastanede üstüme iş yıkmayan bir onlar kalmıştı— düşük kan şekeri öncelikli problemim olamazdı. Şu an yürüyebilmekti benim asıl derdim.
"Kızım gelsene yanıma!"
Ve mucizevi bir şekilde yürüdüm. Hastanenin en gudubet hemşiresiyle ters düşme fikri insanda bu tarz ilahi mucizeler yaratabiliyordu. Bacaklarınız acıdan kopacak raddeye gelmişken maraton koşusuna çıkabiliyordunuz, kırk saatlik uykusuzlukla evrak işlerini hatasız yapabiliyordunuz, yeni doğan bebeklere tek seferde damar yolu bile açabiliyordunuz. Sıkıysa yapmayın.
"Efendim Aysel Abla?"
"İki numaralı ameliyathaneye git çabuk." dedi başını kağıtlardan kaldırmadan. "Ambu yapılacakmış."
Acı dolu bir sesle inledim. Şu an benden istediği şey ilahi bir mucizenin çok ötesindeydi. Ambu yapmak uykusunu almış ve dinlenmiş bir insan için bile işkenceden farksızdı, ilk on dakikanın ardından acıdan kollarınızı hissedemez hale geliyordunuz. Hastanedeki ilk ambu deneyimimin ardından — tam bir buçuk saat sürmüştü — bir hafta boyunca kollarıma kramp girmişti. Bu yorgunlukla ambu yaparsam ameliyathaneden sağ çıkabileceğimi pek sanmıyordum, muhtemelen geceyi morgda noktalardım.
Ve bu senin için kötü mü olurdu?
İç sesimin cılız mırıltısını duyunca zihnimle arama katı bir duvar çektim. Düşünmek yok. Çıkış yolu aramak yok. Kendine acımak yok. Ne olursa olsun, sana ne yaparsa yapsın, tepki vermek yok. Meşgul ol, mesafeli ol, eylemsizliğini koru. Bunlar benim hayatta kalma yöntemlerimdi.
"Hemen gidiyorum Aysel abla."
Başımı sallayıp büyük bir şevkle harekete geçtiğimde hemşirenin yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. Aldırış etmedim. Koşar adımlarla koridora saparken bacaklarıma bıçaklar saplanıyormuş gibi hissediyordum fakat ona da aldırış etmedim. Ambu bittiğinde kollarım çok daha fazla acıyacağı için bacaklarımın ağrısını hissetmeyeceğimi biliyordum. Bahri Hoca'nın da dediği gibi, acı en güçlü morfindi.
Fakat ihtiyaç duyduğum morfine ulaşamadım. Ameliyathaneye vardığımda cerrahlar dışarı çıkmıştı bile. Ne olur ne olmaz diyerek birine sordum, "Ohoo ambu mu kaldı?!" diyerek azarladı beni. "Hem işten kaytarmak için geç geliyorsun, hem de utanmadan soruyorsun!"
Geç gelmemin sebebinin Aysel Hemşirenin geç haber vermesi olduğunu izah etmedim. Hepsi çoktan bir yargıya varmıştı kafasında, benden bir açıklama bekleyen yoktu. Benim de cevabı merak edilmeyen sorulara izaha verecek halim yoktu. Özür dileyip sessizce ayrıldım yanlarından.
Nereye gideceğimi bilmiyordum. Aysel hemşirenin yanına erkenden dönersem tekrar azar yerdim. Şans bu ya, bugün Feryal abla da yoktu hastanede. Kendisi pediatrinin dillere destan pamuk başhemşiresi olurdu. O bölümdeki stajım bittikten sonra bile her fırsatta yanına gider olmuştum.
"Bir saniye bakar mısınız?"
Omzumun üstünden geriye baktığımda genç bir uzman doktorla karşılaştım. Hastaneye yeni atanmış olmalıydı, zira daha önce onu hiç görmemiştim. Bu nedenle başta bana seslenip seslenmediğinden emin olamadım.
"Bana mı seslendiniz hocam?"
"Ambuya neden gelmediniz?" diye sordu pat diye. "Ameliyathanede bir personelin eksik olması, başka bir personelin iki kişilik iş yapması demektir. Bilmiyor musunuz bunu?"
İtham etmemişti, soru sormuştu. Üstelik gayet makul bir soruydu. Eski Elif olsa bu soruya da cevap vermezdi, Aysel hemşireyi ele vermemek için suçu üstüne alıp özür dilemekle yetinirdi. Şimdiyse bunu yapmak için bir sebep göremiyordum. İnsanların sevgisini ve minnetini onlar için kendimi feda ederek kazanamayacağımı öğrenmiştim artık.
"Bana ameliyathaneye gitmem beş dakika önce söylendi." dedim açıkça. "Giriş kattan buraya daha kısa sürede gelemezdim."
"Allah allah, biz haber vereli neredeyse kırk dakika oluyor." diye cevap verdi düşünceli bir tavırla. "Neyse, teşekkürler bunu bildirdiğiniz için."
"Rica ederim. Bu arada yardımcı olabileceğim başka bir şey var mı?"
Yorgun bir tebessüm belirdi yüzünde. "Yok doktor hanım, siz gidip dinlenin biraz."
Gözlerimi kırpıştırdım. "Ben mi?"
Artık suratımda nasıl komik bir ifade varsa ufak bir kahkaha attı. Bana doğru yürümeye başlarken "O kadar çabuk mu ezdirdiniz kendinizi?" dediğini duydum. "Halbuki ben biraz daha dayanırsınız sanmıştım."
Galiba uykusuzluktan kafayı kırmıştım. Bu doktoru daha önce gördüğümü hatırlamıyordum ama adamın konuşmalarına bakılırsa önceden tanışıyorduk. Tanışıyor muyduk? Şaşkınlıkla söyleyecek bir şeyler bulmaya çalışırken bana doğru yürümeye devam ettiğini fark ettim. Aramızda bir buçuk metre kalana dek yaklaşıp kişisel alan sınırıma ulaştı.
Ve sınırı aştı. Bir buçuk metrelik alana adım attığında aynı anda hareket ettik. Ben düşünmeden birkaç adım geriledim, doktor elindeki havlu kağıdı yanına ulaştığı çöp kutusuna attı. Kahretsin ya... Tepkimi fark etmişti elbette, yüzündeki şaşkın ifadeyi görünce hastane koridorlarında rastladığım mucizevi nezaketi kaybettiğime emin oldum. Aferin bana.
"Hocam kusura bakmayın—" diye geveledim. "Ben uykusuzum, ondan— Özür dilerim gerçekten."
"Yorgun olduğunuz için mi?" diyerek mesafeli bir tebessümle başını salladı. "Eğer gidip dinlenirseniz özrünüzü kabul edebilirim."
Peki hocam, teşekkür ederim deyip oradan ayrılmam gerekiyordu. Fakat içimde bir yerlerde hala birilerinin beni gerçekten önemseyebileceğine inanan bir parça vardı sanırım. Nezaketi ciddiye alıyordum.
"Anlayışınız için teşekkür ederim ama nöbetim sabaha bitecek. Zaten hastanede stajyerlerin dinlenebileceği bir alan da yok."
"O zaman bugün şanslı gününüzdesiniz." diyerek dolaptan çıkardığı ceketin cebine attı elini. Tekrar bana döndüğünde avucunda bir anahtar olduğunu gördüm. Bana doğru yürümeye başlarken "Size atardım ama motor refleksleriniz pek yerinde görünmüyor." diyerek güldü. "Kişisel alanınızı ihlal etmem gerekecek."
Yanıma geldiğinde hala ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım. O nedenle "Elinizi uzatın." dediğini duyunca şaşkınlıkla yerine getirdim isteğini. Anahtarı avucuma bırakıp ameliyathaneden çıkan bir hemşireye yol vermek için geri çekildi. Bense kadının bize yönelttiği şaşkın bakışlara takılı kalmıştım. Fakat başımı eğip anahtarın üzerindeki etikete bakınca sebebi anlaşıldı. Doktor kendi odasının anahtarını vermişti bana.
"Hocam gerçekten çok teşekkür ederim ama ben iyiyim." diye panikle geri uzattım anahtarı. "Yorgun değilim o kadar, zaten sabaha çok bir şey kalmadı."
"Bakın ben zaten eve gidiyorum." diyerek elimi eliyle nazikçe iteledi. "Yarın da burada olmayacağım. Gidin rahat rahat dinlenin, iki gündür nöbet tutuyorsunuz."
Ağzım açık kaldı. "Siz nereden—"
"Tüm hastane biliyor Elif Hanım." diye iç çekti. "Fakat elbette hayat koşullarınızı bilemeyiz, o nedenle yaptığınız şeye kimse ses çıkarmıyor. Tabi şimdilik."
"Anlamadım—"
"Bence anladınız." dedi sabırsız bir tavırla. "Eğer size ait olmayan nöbetleri tutmaya devam edecekseniz göz önünde olmamaya çalışın derim. Mesela şimdi acil servise dönüp göstermeyin kendinizi."
Ne demek istediğini anlamıştım. Odasının anahtarını sadece dinlenmem için değil, hastane personelinden saklanmam için de veriyordu. Haksız sayılmazdı üstelik. Daha önce hiç görmediğim bir doktor bile usulsüz nöbet tutma maceramı öğrendiyse bu benim hastanede haddinden fazla göze battığımı gösterirdi.
Fakat doktorun odasına saklanmak da göze alamayacağım bir riskti. Az önce bir hemşire adamın bana anahtar verdiğini görmüştü bile, eğer odasına girip çıktığımı da birileri görürse durum yanlış anlaşılırdı. Hastanelerde dedikodunun ne kadar hızlı yayıldığını bilecek kadar uzun süredir buradaydım.
"Teşekkür ederim ama şu an zaten kendi nöbetimi tutuyorum." dedim anahtarı pencerenin pervazına bırakarak. "İsterseniz kayıt defterinden teyit edebilirsiniz hocam. İzninizle şimdi acil servise dönmem gerekiyor."
Önce pervaza bıraktığım anahtara, ardından bana baktı. Başını salladığını görünce omzumdan bir ton yük kalktı sanki. Doktorun başka bir şey söylemesine fırsat vermeden iyi geceler dileyip kaçtım.
Koridora dalıp hızlı adımlarla acil servise yürürken aklım hala bizi gören hemşiredeydi. Acaba farklı şekilde yorumlar mıydı durumu? Dahası, bunu başkalarına anlatır mıydı? Hastanedekilerin benimle ilgili ne düşündüğü umurumda değildi ama hastane dışındakilerin hayatımdan ne kadar haberdar olduğunu bilmiyordum.
Bıkkınlıkla iç çektim. Acaba günün birinde adımın orospuya çıkmasından endişe duymayacağım bir hayatım olacak mıydı?
Günün birinde bir hayatım olacak mıydı?
Zira yaşadığım şeyin bir hayat olmadığının bilincindeydim. Zaman geçirmekti bu, günleri birbiri ardına ekleyip özgür kalacağım meçhul bir geleceği beklemekti. Halbuki özgür kaldıktan sonrası için de bir planım yoktu. Nereye gidecektim ki? İçimden bir ses gidecek yerim olsa bile zihnimi serbest bıraktıktan sonra yaşananların altından kalkamayacağımı fısıldıyordu. Boğazımda kördüğüm olmuş bir haykırış vardı, onu haykırdıktan sonra beni ayakta tutan hiçbir şey kalmayacaktı.
Bileklerimin acısından yalpalayarak tükettim koridoru. Geniş alanın diğer ucundaki acil servis kapısına ilerlerken açlık, yorgunluk ve uykusuzluk somut ızdıraplar halinde bedenimi sarsmaya başlamıştı. Başımın döndüğünü hissedince alanın ortasındaki boşluğu çevreleyen korkuluklara tutunup durdum. Gözlerimi kapatıp kendime gelmeye çalışırken başım zonkluyordu hala. Yorgunluktan mı yoksa açlıktan mı sendelediğimi anlayamamıştım. Son üç saat dedim kendi kendime. Sonra gidip dinleneceksin.
"Elif!"
Melisa'ydı seslenen. Internlerden biri... Şu anda onun yerine nöbet tutuyordum, önümüzdeki üç saat boyunca da nöbete devam edecektim. Şaşkınlıkla arkama döndüğümde bana doğru ilerlediğini gördüm. Bu saatte ne işi vardı ki hastanede?
"Bir şey mi oldu?" dedim yanıma gelince. "Daha üç saat var nöbetin bitmesine..."
"Biliyorum ama çalışmaktan sıkıldım." diye cevap verdi. "Son üç saati de kendim tutayım. Başka işin yoksa sen gidebilirsin."
Tıp son sınıf öğrencilerin çoğu gibi Melisa da TUS'a çalışmak için vakit bulamıyordu. Stajlardan kaytarma şansımız pek yoktu, o nedenle herkes nöbetlerden kaytarmaya çalışırdı. Bu noktada devreye benim gibi başkalarının nöbetlerini tutan internler giriyordu işte.
"Şey, tamam o zaman." diye geveledim. "Bu arada ücreti şimdi verebilir misin? Eve giderken alışveriş yapmam gerekiyor da..."
"Aa pardon, unutmuşum." diyerek alelacele cüzdanını çıkardı. "Son üç saati kendim tutacağım için 90 lira eksik vereceğim. Sorun olmaz değil mi?"
"Olur tabi ki." dedim katı bir sesle. "Saat gecenin dördü. Her halükarda bu geceyi uykusuz geçirdim ben."
"Tamam da nöbetin son üç saatini kendim tutacağım." diye inatlaştı. "Niye tuttuğum nöbetin parasını ödeyeyim ki sana?"
"Tutma o zaman Melisa. Biz seninle bu nöbetin tamamı için anlaşmıştık. Ya paramı verirsin ya da bu mevzu tatsız yerlere gider."
Ters bir bakış attı yüzüme. Ancak zıtlaşmaya cesaret edemedi. Halbuki dezavantajlı konumda olan bendim. Melisa tek bir nöbetini bana tutturmuştu, bense neredeyse tüm hastanenin nöbetlerini tutuyordum. Dekanın karşısına çıksak hangimizin soruşturma yiyeceği ortadaydı.
"İyi al bunu da." diyerek cüzdanından 90 lira daha çıkardı, paranın geri kalanıyla birlikte sertçe elime tutuşturdu. "90 lira da sadakam olsun."
Bunu tıslar gibi bir sesle söyledikten sonra arkasını dönüp hışımla uzaklaştı yanımdan. Bense koridorun ortasında avucumda paralarla dikilmeye devam ettim. Neden öyle söylemişti? Nasıl bu kadar kolay söylemişti? Öfkeden dişlerimi sıkarken tüm kalbimle kızın peşinden gidip bütün parayı suratına çarpmak istiyordum. Fakat yapamazdım. Para benim için önemsiz bir detay değildi artık. Hak etmediğim tek kuruşu almadığım gibi, hakkımla kazandığım tek kuruşu da sokağa atamıyordum.
Sımsıkı yumruk yaptım ellerimi. Parayı cüzdanıma koyup yürümeye devam ettim.
Hastaneden çıktığımda gecenin ayazı keskin bir bıçak gibi yüzüme çarptı. Eve nasıl gidecektim? Melisa'nın üç saat erken gelmesi problemlerime bir de ulaşım sorununu eklemişti. Zira gecenin bu saatinde toplu taşıma kullanarak eve dönmem mümkün değildi. Taksiyle gitmek de, nöbet tutarak kazandığım paranın önemli bir kısmından feragat etmek demekti. Hastaneye geri dönüp sabahı beklemekten başka çarem yoktu.
Ne yazık ki hastaneye dönemedim. Yolun karşısına geçmek üzere kaldırımdan indiğim anda tanımadığım bir araba durdu önümde. Gece kadar siyah bir araçtı, sürücüsünü göremiyordum ama camı aralanırken kalbimin deliler gibi çarpmaya başladığını hissettim.
Fakat bu kalp çarpıntısı çok uzun sürmedi. Aralanan camdan kumral bir erkeğin başını uzattığını görünce derin bir nefes alarak kaldırıma geri çıktım. Ameliyathane çıkışında gördüğüm genç uzmandı bu.
"Affedersiniz hocam, dalgınlıkla atladım yola."
"Uykusuzlukla diyecektiniz herhalde." diye güldü. Ardından sorgular gibi bir bakış attı yüzüme. "Hayrola, nöbetten mi kaçıyorsunuz?"
"Yok, şey oldu..." Bocalayarak zaman kazanmaya çalıştım ama ne yazık ki mantıklı bir yalan gelmedi aklıma. "Hava almaya çıkmıştım, şimdi de geri dönüyorum."
"Elif Hanım, yanlış anlamayın ama..." Başını eğdi hafifçe. "Siz giderken biz dönüyorduk."
Kendimi tutamayıp güldüm. "Nasıl yani hocam?"
"Gelin sizi evinize bırakayım." dedi samimi bir tebessümle. "Yolda da stajyerlik yıllarımda parayla nöbet tutma maceralarımın başıma ne işler açtığını anlatırım. Belki bir nebze ders alırsınız."
Harika... Adam çoktan çözmüştü mevzuyu. Başta bocaladım lakin geri çeviremedim teklifini. Sabaha kadar hastanede heder olmaktansa eve gidip uyumak gözüme fazla cazip görünmüştü. Üstelik benimle aynı şeyleri yaşayan birinden gelecek tavsiyelere hayır diyemezdim. Zira bu gidişle yakalanıp gerçekten başımı belaya sokacaktım.
Arabaya bindiğimde doktorun bana doğru döndüğünü gördüm. Nazik bir tavırla elini uzattı.
"Bu arada resmi olarak tanışmadık sanırım." dedi gülümseyerek. "Ben Pars. Buraya kardiyoloji uzmanı olarak atandım."
"Ben de Elif, hocam." diyerek elini sıktım. "Intern olduğumu zaten biliyorsunuz."
"Memnun oldum Elif Hanım." diye gülümsedi. "Yalnız yolları bana tarif etmeniz gerekecek. İstanbul'a geleli çok olmadı, hala şehre yabancıyım."
Gülümseyerek başımı salladım ben de. Adamın samimi tavrı uzun zamandır karanlığa gömülmüş hayatımda solgun bir ay ışığı etkisi yaratmıştı. Yeterince aydınlatmıyordu, üşüyen ruhumu ısıtamıyordu ama ortalığı bir yangın yerine çeviremeyecek kadar uzak oluşu güven veriyordu.
Göç yollarında kervanı kırılmış bir göçmen kızının güvenli bir sığınaktan başka neye ihtiyacı olurdu ki?
-*-
Yıldıza basmayı unutmayalım. *.*
Yorumlarınızı da dört gözle bekliyorum. Bir de, mecbur değilsiniz ama yarın ve ondan sonraki günlerde gireceğim sınavlar için bana dua ederseniz çok sevinirim. En kısa zamanda tekrar görüşmek dileğiyle, esen kalın!
-Nilf Trismegistus
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro