Bölüm 30 - Babalar ve Oğullar
Hoşgeldin, sevgili okuyucu!
Yakın gelecekte buraya bir giriş notu eklemiş olacağım. Şimdilik sizleri daha fazla bekletmemek adına hemen bölümü paylaşmak istiyorum.
Keyifli okumalar dilerim!
-*-
Bu bölüm çok değer verdiğim bir okuyucuma, sevgili @birgaripmihman 'a ithaf edilmiştir. Kendisi aynı zamanda da bir yazardır, kişisel önerimin sizlerde bir karşılığı olduğunu umarak yayınladığı kurguya göz atmanızı tavsiye ederim. <3
Sevgilerle,
Nilf Trismegistus.
"Çünkü benim için hiç önemi yok, inanmış inanmamış başkaları. —
Lakin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan."
Sadık Hidayet - Kör Baykuş
-*-
ELENA
"EYYİİİFF MEN DELDİİMM!"
Yalıya girer girmez kulaklarıma dolan ses içimdeki kasveti ufalayıp dağıttı. Ansız bir yaşama sevinciyle kahkaha atarak etrafa bakındım. Birkaç saniye sonra salonun girişinde kucağında Defne'yle birlikte Sena belirdi. Onların peşinden de ailenin kadınları geliyordu. Yüzlerinde rahatlamış bir ifade olduğunu fark etmiştim ama sebebine kafa yormadım, dikkatimi bütünüyle karşımdaki ufaklığa vermiştim.
"Defdeef!"
Gülerek ona doğru koşarken neşeli bir bebek çığlığıyla el çırptı. Son görüşmemizin üstünden bir ay bile geçmemişti ama büyümüştü sanki. Kollarımı uzatıp ufaklığı kucağıma aldığımda büyüdüğüne emin oldum, zira eskisinden daha ağırdı. Kumral saç bukleleri bile uzamıştı sanki, annesinden aldığını tahmin ettiğim yeşil gözleri sevinçle parıldıyordu.
"Defdef çok özledim seni!" diye gülerek yanağını ısırdım. "Nerelere kayboldun cadı?!"
"Nananeme dittimm!" dedi sorumdaki mecazı anlamadan. "Nananem yoyunçaklar aldı bana, buuda kal ditme dedi. Soona dedemle tipat aldık, yakşam uyuyunca bana tipat okudu. Baak tipatlarım ooda!"
Gösterdiği yere bakınca vestiyerin üstünde resimli masal kitaplarından oluşan bir yığın gördüm. Oyuncaklarının bulunduğu büyükçe bir çanta ise yerde duruyordu. İçeri geçerken eşyaları yanımıza alıp almamak arasında kalmıştım ama o sırada Defne onları unutmuştu bile. Bıcır bıcır konuşarak bir şeyler anlatmaya devam ediyordu.
"—koğkma dedi ama men hiç kamus gövmedim yuyurken. Yüramda tipatlarımı gövdüm büssürü-" Durup ani bir hevesle bana baktı. "Eyyiff yakşam bana tipat okuyabilel nisinn?"
Keyifli bir kahkaha attım. "Okurum tabi cadı! Akşam da birlikte uyuruz, olmaz mı?"
"Olaar!" diyerek büsbütün neşelendi. Sonra hevesle anneannesinin yanında geçirdiği tatilini anlatmaya koyuldu. Hiç müdahale etmedim, kucağımda onunla birlikte koltuğa oturup bıcırığın serüvenlerini dinlemeye başladım. Uzun uzun dedesinin ona anlattığı masallardan, anneannesinin pişirdiği mamalardan, gezmeye gittikleri yerlerden, buraya gelirken Yufuk'la yaptığı yolculuktan bahsetti. Yolda tipatçıya uğrayıp yeni boyama kalemleri de almışlardı ama en çok mavi kelebekli tokasını seviyordu, onu da Ufuk almıştı ona. Kreşe giderken o tokayı takmak istiyordu, bir de kreşten arkadaşı Efe ara sıra onun saçını çekiyordu ama şakacıktan yapıyormuş. "Aypasan'a tööleme, Efe'yi uf eder." diye tembihledi bana.
Keyifli sohbetimiz yalının kahyası Zeliş ablanın gelip ufaklığın banyo yapması gerektiğini söylemesiyle kesildi. O ana dek nerede olduğumuzu bile unutmuştum. Salonda yalnız değildik, biz konuşurken ailenin kadınları da diğer koltuklara kurulmuştu. Defne'yi dinlerken hepsinin, asık suratlı Nurcihan'ın yüzü bile sevecen bir şefkatle aydınlanmıştı.
Bu manzara karşısında beklenmedik bir ferahlık yayıldı içime. İntihar ettiğim günden bu yana ruhumu sıkan düğümlerden birinin çözüldüğünü hissettim. Defne güvendeydi. O gün çiftlikteki odamda ölmüş olsaydım ve benim yerime Mehtap bu eve gelseydi de Defne güvende olacaktı.
Sahi, neden şu ana dek bundan şüphe etmiştim ki? İzzet abinin sevgisinin samimi olmayabileceğini bildiğim için mi? Gülendam ablanın sevdiği insanları yönetmeye çalışırken onlara zarar verebileceğini bizzat deneyimlediğim için mi? Yoksa Alparslan'ın tüm sevgisine rağmen plajdaki kadının iftirasına inanıp Defne'yi ağlatabildiğine şahit olduğum için mi? Bilemiyorum. Saçma bir şekilde bu entrikacı, artniyetli ve sevimsiz kadınlar topluluğunun sevgisi, bana daha güven verici gelmişti.
"Eyyiff???"
Kucağımdaki ufaklığın sesini duyunca kasvetli düşüncelerim hızla dağıldı. Başımı eğdiğimde hafiften bunalmış bir halde dudak büktüğünü gördüm. "Bici biciye ditçemm!" diye sızlandı. Tepki vermediğimi görünce kaşlarını yukarı büküp dudağını sarkıtarak sordu. "Ditmiim mi?"
Böylelikle kendime geldim. Kahya Zeliha Hanım ufaklığı banyoya götürmek için gelmişti ama düşüncelere dalıp gidince çocuğu kadına vermeyi unutmuştum. Tüm bakışların üzerimde olduğunu hissedince "Git tabi," dedim gülerek. "Hatta gel birlikte gidelim, ben yıkayayım seni."
Bakışları kararsızlıkla Zeliha Hanım'la benim aramda gezindi. "Ama ama Zeyiş?"
Cadıya bak sen. İstanbul'a gelince pabucumu dama atmıştı bildiğin. Alparslan'ın çiftlikte neler hissettiğini şimdi daha iyi anlıyordum. Fakat onun gibi öküz olmadığım için Zeliş Hanım'a ters davranmak veya el kadar bebeğe trip atmak gibi davranışlar sergilemedim. Olağanca olgunluğumla boynumu büküp suratımı astım ve kahyanın Defne'yi alıp gitmesine izin verdim.
Onların gidişiyle birlikte ortam sessizleşti sanki. Salondaki kadınların varlığını yeniden hatırlamıştım, başımın altından kaçamak bir bakış attığımda onların da beni hatırladığını fark ettim. Çehrelerinde az evvelki şefkatli ifadeden eser kalmamıştı. Normalden daha soğuk bakışlarla özür beklercesine beni süzüyorlardı. Ortamdaki gerginliğin giderek büyüdüğünü hissedince fazla uzatmadım.
"Müsaadenizle ben de odama çıkayım."
Ağzımdan çıkan sözler onların sessizliğini de kırıverdi.
"Ay ne odası?" diye çıkıştı küçük gelin Gülşen. "Elif otur da ne olduğunu anlatsana bize ablacım. Neden gittin evden?"
Bocaladım. Adar'dan bahsedemezdim onlara, bu evde kendimi dışlanmış hissettiğimi de söyleyemezdim. Evden kaçtığımı anlatmadan direkt Alparslan'ın evine gittim diyebilirdim ama Alp'in Gülendam ablalara ne söylediğini bilmiyordum. Yalanlarımız çakışabilirdi.
"Gülendam ablalar da yok," diye devam etti konuşmaya. "Sabah seni aramak için apar topar çıktılar. Telefonlarını açsalar korumaların seni bulduğunu söyleyeceğiz ama hepsi sırra kadem bastı!"
Haksız sayılmazdı. Duştan çıktığımda Zarife Hanım'ın da gittiğini fark etmiştim. Onun yalıya döndüğünü sanıyordum ama burada yoktu. Gülendam abla da hususi bir işi olduğunu söyleyerek yolda ayrılmıştı bizden. Nereye gittiğine dair en ufak bir fikrim bile yoktu.
Nigar Hanım'a gelince... Kendisi yalıya kadar benimle birlikte gelmişti ve onun evdekilerin aramalarına neden cevap vermediğine dair bir fikrim vardı. Yol boyunca telefonu susmamıştı çünkü. Kadının dehşet ötesi bir dedikodu ağı vardı. Yalıya gelene dek bin farklı konuda bin farklı insandan bilgi edinmiş, tahminimce birkaç yüz tane entrika çevirerek şehri birbirine katmıştı. Operasyon ağını bitiremediği için de dışarıdaydı hala, yalının ön bahçesinde kaos zincirini işlemeye devam ediyordu.
"Merak etmeyin, iyi olduğumu biliyorlar." dedim mecburen. "Zaten beni onlar buldu ama hepsinin işi çıktığı için buraya Nigar Hanım'la geldim. O da bahçede telefonla konuşuyor, birazdan gelir."
"Yani gerçekten evden kaçtın." diyerek lafa daldı Duygu. Kafası karışmış gibi görünüyordu. "Tamam da niye ki? Alparslan yokken gitsen anlardım, gurur yaptı derdim ama o geldikten sonra neden kaçasın? Aranız mı bozuk yoksa?"
Buz gibi bir bakış attım kıza. Alp'e karşı bir ilgisi olduğundan mı yoksa densizliğinden mi böyle davrandığını anlayamıyordum ama her halükarda sinirimi bozuyordu. Günaşırı yalıda olmasına anlam veremiyordum mesela. Diğerleri de neredeyse her gün geliyordu ama onlar ailenin gelinleriydi, Duygu ise uzak akraba bile değildi. Ablası Gülşen'le yapışık ikiz misali bir yakınlıkları da yoktu, aksine onu genelde Nurcihan'la birlikte görüyordum. Evin kızıymış gibi davranması canımı sıkıyordu.
"Ee, neden cevap vermiyorsun?"
"Bunların seni ilgilendirmediğini fark edip utanmanı bekliyordum." dedim düz bir sesle. "Ee, utandın mı?"
Afalladı, tıpkı diğer kadınlar gibi. Gözlerinde öfke kıvılcımları belirirken oturduğu yerden kalkmaya niyetlendiğini, sonra hızla gardını toplayıp vazgeçtiğini gördüm. Yüzünde meydan okuyan bir tebessümle cevap verdi.
"Sen kaçtığın eve dönüp utanmadan bize şunları söyleyebildiğine göre hayır canım, ben de utanmadım."
"Dert etme, bir gün o da olur." dedim başımı hafifçe sallayarak. "Neyse, benim yukarıda işlerim var. Size keyifli sohbetler dilerim."
Bunları söylerken diğer gelinlere de dönüp baktım sakince. Küçük gelin Gülşen'in yüzü kıpkırmızı olmuştu, anlam veremiyor gibiydi. Büyük gelin Nurcihan'ın bakışları ateş saçıyordu, biraz daha konuşursam üstüme atlayıp saçımı başımı yolacağından şüphem yoktu. Uzak gelin Handan ise daha tanıdık, üzerinde çiftlik esintileri taşıyan küçümseyen bir soğuklukla bakıyordu.
"Elif sen neler söylüyorsun?" dediğini duydum Gülşen'in. "Böyle bir tavrı hak edecek ne yaptık biz sana?"
Hayır, sinme. Zalim görünmezsen seni ezerler.
"Size yönelik bir tavrım yok Gülşen Hanım." dedim net bir şekilde. "Kız kardeşiniz haddini aştı. Üstelik bunu ilk kez yapmıyor. Üzgünüm ama ben böyle şöylere müsamaha göstermem."
Gülşen bir şey söyleyemedi. Başını çevirip sen bir halt mı yedin dercesine kız kardeşine baktı. Arkamı dönüp gitmeye hazırlanırken cevabın başka birinden geldiğini duydum.
"Biz de böyle şeylere müsamaha gösteremeyiz."
Büyük gelin Nurcihan. Ailenin mütemadiyen asık suratlı dolaşan, yine de diğerleri tarafından enteresan biçimde sevilen gelini. Normalde benimle muhatap olmazdı fakat bu kez onun da damarına basmayı başarmıştım anlaşılan.
"Yenisin diye afrana tafrana çok ses etmiyoruz ama haberin olsun, burası senin babanın evi değil." diye devam etti sözlerine. "Bu ailede herkes birbirinin nerede olduğunu bilmek ister. Öyle kimseye haber vermeden ortadan kaybolamazsın. Çekip gitmek mi istiyor canın? Kapı orada! Ama gittiğin yerden haber yollayıp nerede, ne halde olduğunu bildireceksin."
Beni evden kovuyor muydu, yoksa niyeti başka bir şey anlatmak mıydı çözememiştim. Yüzüme yapmacık bir tebessüm takınarak sordum. "Bildirmezsem ne olur? Beni ailenize mi almazsınız?"
"Hayır gelin hanım, ayağımın altına alırım!" diye yükseldi. Şaşkınlıkla bocaladım. "Evden kaçıp gitmiş, bir de pişkin pişkin konuşuyor karşımda... Defne'nin yanında bir şey demedim ama bu neyin rahatlığı Allah aşkına?! İzzet abiler dışarıda yana yakıla seni arıyor haberin var mı? Gülendam ablanın ağlamaktan canı çıktı. Sabahtan beri haber bekliyoruz hepimiz!"
"Beklemeseydiniz Nurcihan Hanım. Dün bir, bugün iki. Bu ne samimiyet?"
Bunları sert, taviz vermez bir ses tonuyla söylemek istemiştim ama olmadı. İlk cümle cılız, sitem eder gibi bir tınıyla çıktı ağzımdan. İkinci cümlede sesimi yükseltmeye çalışıp ayarı tutturamadım. Üçüncü cümlede toparlamayı başardım ama yine de onlara yansıtmak istediğim imaj bu değildi. Zayıf yönlerimi gösterirsem oradan vurmalarından korkuyordum.
Oturduğu yerde tepeden tırnağa, içimi görüyormuş gibi bir tavırla süzdü beni.
"Günün birinde anlarsın tavrımızın nedenini... Ama şimdi anlayacağını sanmam. Belli ki sen hala nasıl bir aileye girdiğinin farkında değilsin."
Sesindeki küçümser tını bana ihtiyaç duyduğum gücü verdi. Birilerinin benim için endişe duyma ihtimali karşısında düştüğüm bocalamayı silkip attım üzerimden. Konuşurken sesim gayet netti.
"Siz de hala benim bu aileye girmediğimin farkında değilsiniz." diye cevap verdim kadına. "Alparslan'la evleniyorum diye kapınıza yamanacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz Nurcihan Hanım. Mersin'de kapı gibi ailem var benim. Sizin sülalenize kalmadım!"
Bir şey söyleyecekken duraksadı. Yalıya geldiğim gün onların konuşmalarına kulak misafiri olduğumu anlamış olmalıydı. Aslında niyetim bu değildi, benimle ilgili söyledikleri şeylere alındığımı sanmalarını istemiyordum ama tutamamıştım kendimi. Diğer kadınların da suspus olduğunu görünce pişmanlığım katlanarak büyüdü. Bana karşı mahcup olmaları istediğim en son şeydi. Kayıtsızlık görmek istiyordum ben, gözardı edilmek, unut vadetmeyen bir tepkisizlikle yok sayılmak istiyordum. Öylesi daha güvenliydi.
"Sen o gün bizi duydun mu?"
Konuşan Gülşen'di. Sesinin mahcubiyet ve şaşkınlıkla titrediğini fark etmiştim. Halbuki onun utanacağı bir şey yoktu, o gün diğer kadınlar benimle ilgili konuşurken Gülşen'in kötü bir şey söylemediğini biliyordum.
"Evet ama sorun değil." dedim kadına. Diğer kadınlara da döndüm. "Benim zaten bu ailenin parçası olmak gibi bir beklentim yoktu. Böyle bir isteğim de yoktu. Geldiğim günden beri sizlere trip atmıyorum ben. Sizi tanımıyorum bile, mümkünse de tanışmayalım istiyorum." İç çektim, bunları açıklamak bile yorucu gelmişti. "Anlayacağınız, boş yere tedirgin oluyorsunuz. Ailenize girip düzeninizi bozmaya gelmedim buraya. Düğüne kadar bir misafir olarak kalacağım, sonra da hayatınızdan çıkacağım. Şimdi, izninizle."
Bir şey söylemelerine fırsat vermeden salondan çıktım. Onlar da arkamdan seslenmediler zaten.
ALPARSLAN
7. bölümden bu bölüm için gerekli olacak kısa bir hatırlatma:
"Dündar Bey'in imparatorluğunda yalnızca astlara ve üstlere yer vardı; dostlara ve müttefiklere yer yoktu. Birbirine yakın konumdaki güç odakları her zaman savaş halinde olurdu. Kazanan tarafın gücü artar, kaybedenin kaderiyse kazanan tarafın insafına kalırdı.
Bu işleri ilk öğrenmeye başladığımda garipsemiştim. Neden aynı ağacın dalları birbiriyle savaşıyordu ki? Hepimiz ortak amaçlar için çalışmıyor muyduk? Birbirimizle savaşmak yerine müttefik olup daha da güçlü hale gelemez miydik?
Gelirdik. Bu yüzden de Dündar Bayraktar topraklarında barışa izin vermezdi. Böylelikle güç odakları bir araya gelip asla ona başkaldıramazdı.
Kafes dövüşü tabiri bunun için vardı işte. Bayraktar iki ayrı gücü kafese soktuğunda, bu iki taraftan birinin biletinin kesileceğini gösterirdi. Kafesteyken sike sike savaşmak zorundaydınız. Aksi taktirde Bayraktar her iki tarafı da, üstelik tüm aileleriyle birlikte ortadan kaldırırdı. İhtiyar kurdun tarzı böyleydi, birini yok ettiğinde arkasında onun intikamını alabilecek hiç kimse bırakmazdı.
İşte benim günün birinde dışına çıkmayı hedeflediğim ağaç, böyle bir kaos ağacıydı."
-*-
Çocukluğumda babamla oradan oraya gezerken onun gücünün sınırlarını idrak etmekten acizdim. Abim bana onun bir vatansız olduğunu söylemişti. Bir Haymatlos. Üzerinde çok düşünmedikçe yeterli bir açıklamaydı bu. Çünkü Bayraktar'ın yeraltına uzanan ağacının içinde herkesin yeri belliydi, kimse ona verilen bölgenin dışına çıkamazdı. Babamın o köklü ağacın dışındaki boşlukta savrulup durduğunu, silah sistemleri tasarımı konusundaki kabiliyeti ve sır gibi sakladığı özel yöntemleri sayesinde Bayraktar'ın ona ilişmediğini, köksüz olmasına rağmen insanların bu yüzden ondan korktuğunu sanıyordum. Gücünü Balkanlardan aldığından haberim yoktu.
Fakat babamla abim arasındaki çatışma benim için uzun yıllar boyu bir muamma olarak kaldı. Diğer kardeşlerimle babam arasında bir çatışma yoktu, onlar basitçe babamızı reddediyorlardı. Çocukken yalıda geçirdiğim bir aylık tatillerimde Asaf abimle Baybars abimin babamıza o adam diye hitap ettiğini, Atilla abiminse ondan hiç bahsetmediğini fark etmiştim. İzzet abimi babaları olarak kabul ediyorlardı.
Yusuf abimin durumu daha farklıydı. O babamızı reddetmiyordu, onun babası kendini bildi bileli İzzet abim olmuştu. Annem vefat ettiğinde Yusuf henüz üç dört yaşlarındaydı, bense yeni doğmuş bir bebektim. Abimle yengem ikimizi de himayeleri altına almışlardı. Üç yıl sonra babam beni yanına alsa da Yusuf abimle yengemin himayesi altında, onları öz anne babası sanarak büyümeye devam etmişti. Gerçeği kaç yaşında öğrendiğini, nasıl tepki verdiğini bilmiyorum ama ergenlik çağına gelene dek yengeme anne, abime de baba diye hitap ettiğinden haberim vardı. Onları ebeveynleri olarak görmeyi ise hiç bırakmadı, yengemle abimin Yusuf'u oğulları olarak görmeyi hiç bırakmaması gibi...
Babamın ölümünün ardından uzun bir göç yorgunluğuyla tekrar yalıya döndüğümde, bu tablonun bir parçası olmayacak kadar büyümüştüm. Abimle yengem beni de öz oğullarıyla bir tutmak için ellerinden geleni yapsa da içten içe hepimiz gerçeği biliyorduk. Gerçek şu ki, ben onların oğlu değildim. Ben onların oğullarından ayrı tutmadıkları küçük kardeşleriydim.
Yusuf abim ise ayrı tutulmadığım oğullardan biriydi. Görünürde ikimiz de abisinin himayesine sığınmış çocuklardık, fakat yalnızca birimiz yetimliğin ne olduğunun farkındaydık. Ve yalnızca birimiz babamız öldüğünde öksüz kalmıştık. Yusuf için ölen bir yabancıydı, elinden geldiğince bana destek olmaya çalışıyordu ama onun babası İzzet Ahıskalı'ydı.
Benim babam ise Bahri Ahıskalı'ydı. Bu gerçek hiç değişmedi. Son derece ironik olsa da, Bahri Ahıskalı'nın benim dışımdaki tek oğlunun İzzet abim olduğunu biliyordum. Yedi kardeşinin altısına baba olmayı, onları öz babamızdan koparıp almayı başarmıştı fakat babamın oğlu olmaktan kaçamadı.
Bahri Ahıskalı öldüğünde o da benimle birlikte öksüz kaldı.
-*-
Mezarlık, ölümün mutsuz bir son olmadığını gösterircesine sükunet doluydu.
Akşam güneşi kızıl eteklerini savurarak dans ediyordu mezar taşlarında. Çarptığı yerlerde göz alıcı parıltılar bırakıp soğuk mermerlerde altın varaklı süslemelere dönüşüyordu. Mezarların başucunda sıralanan serviler gözünü sonsuzluğa dikmiş gibiydi. Dallarının arasından görünen boğazın mavi sureti anbean kararıyor, ağaçların topraktaki gölgesi gittikçe uzarken yeni bir gün daha ölüyordu yavaşça. İstanbul, ezelden bu yana olduğu gibi, bugün de galip geliyordu gölgesinde yaşayanlara.
Abimi bu manzaranın ortasında kararmış bir silüet olarak buldum. Gittikçe kalabalık hale gelen aile mezarlığımızın önündeydi. Ellerini arkasında bağlamış, başını dikleştirmiş, yüzünde meydan okuyan bir ifadeyle babamın mezar taşına bakıyordu. İmkanı olsa babamı topraktan çıkarıp yakasına yapışacağını hissetmiştim. Babamın o toprağın altında olmadığını düşününce epey ironik bir manzaraydı.
Yanına gidip sessizce katıldım abime. Geldiğimi duyduysa bile başta duymazdan geldi. Mezar taşlarını izlemekle geçen birkaç saniyenin ardından yüzüme bakmadan konuştuğunu duydum.
"Sonunda doğru mezarlığı bulabilmişsin."
Arkamda kavuşturduğum ellerim birer yumruk halini aldı. Neden bahsettiğini anlamıştım, bunu öğrenmiş olmasına da şaşırmamıştım fakat açıklama yapmaya niyetim yoktu. Hafifçe omuz silkmekle yetindim. O da bunu anlamış olacak ki üstlemedi. Bir süreliğine sessiz kalıp uzun zamandır gelmediğim aile mezarlığımızı izlememe izin verdi.
Eskiden buraya sık sık gelirdim. Yas tutmaya veya yitirdiğim insanlarla konuşmaya değil. Ruh diye bir şeyin varlığına inanmadığım için bir mezar taşının karşısına geçip dertleşmek bana saçma geliyordu. Fakat mezarlıktaki dingin atmosferi severdim. Şehrin göbeğinde olmasına rağmen şehrin gürültüsünden tamamen arınmıştı, üstelik boğaz manzaralıydı. Kafa dinlemek için daha ideal bir yer hayal edemiyordum.
Sonra bir gün, ablamın mezarını çevreleyen mermere oturmuş kitap okurken, mezar taşlarının sayısının ailece yediğimiz bir akşam yemeğindeki sandalyelerin sayısını geçtiğini fark etmiştim. Birileri masadan kaybolup burada beliriyordu ve bu transfer düzenli aralıklarla tekrarlanıyordu. O akşam evdeki sofraya masadaki insanlardan birinin iki yıl içinde öleceğini bilerek oturmuştum. Bu farkındalığı gözardı etme ihriyacı, rutin mezarlık ziyaretlerimi bitiren şey oldu.
"Yengen gönderdi seni, değil mi?"
Yüzünde öfkesinin üstüne örttüğü bir sükunet maskesiyle beni izliyordu. Başımı salladığımı görünce bakışlarını ağaçların arasından görünen Boğaz manzarasına çevirdi. Birkaç saniye sessizce manzara kadrajına giren bir vapurun ilerleyişini izledik fakat uzun sürmeyeceğini biliyordum.
Babamla abim arasındaki farklardan biri de buydu. Babam sessizlikten rahatsız olmazdı, yanında başkaları varken bile saatlerce gözünü bir noktaya dikip oturabilirdi. Bunun sessizliğe olan direnciyle alakalı olmadığını biliyordum. Susmak için ekstra bir çaba harcamasına gerek yoktu, dalıp gittiği zaman kendi iç dünyasında geziniyordu. Abimse ezelden bu yana iç dünyasıyla kanlı bıçaklıydı. Sessiz kalıp düşüncelere dalmaktansa başka insanlarla konuşup kendinden kaçmayı tercih ederdi.
"Seninle konuşmamız gereken şeyler var," dedi birkaç dakika geçmeden. "Şu bir haftalık yokluğunla alakalı."
İç dünyamdan sıyrılıp kayıtsız bir tavırla ona baktım. "Nereye gittiğimi biliyorsun."
Öğrenmemesi olanaksızdı. Abimle aramdaki köprülerin yıkılacağını bile bile gitmiştim Balkanlara.
"Gittiğin günden beri biliyorum." diyerek beni tekrar şaşırtmayı başardı. "O sabah Turan'ı senin arabanda yatarken görmüştüm. Demek Rumelinden çağrı geldi, ha?"
Tüm gerçeği öğrenmemişti. Babamın mirasını Balkanlar'daki tanıdıklar aracılığıyla öğrendiğimi sanıyordu. Hikayenin Barbaros Abas cephesinden haberi yoktu. Fakat canımı sıkan asıl şey, gerçeği öğrendiğimi bilmesine rağmen herhangi bir pişmanlık emaresi göstermeyişiydi. Yalanını öğrenmiş olmam onu telaşlandırmamıştı, aksine üstten bir tavır takınarak arz makamı gibi bana söz hakkı veriyordu.
Sineye çektim. Abimin bardağı henüz taşmamıştı.
"Evet, senin yıllardır benden sakladığın gerçekleri öğrendim."
"Seni korumaya çalıştım Alparslan."
"Benim senin korumana ihtiyacım yoktu ki. Bahri Ahıskalı'nın varisiydim ben, Bayraktar'ın ağacının bir parçası değildim. Sen beni neyden koruyacaktın?"
"Ben seni babamdan korumaya çalıştım lan!" diye çıkıştı birden. "Varisi olup onun kaderini yaşama istedim. Onun gibi ailesinden, toprağından, vatanından sürgün edilmiş bir Haymatlos olma istedim! Bu yüzden gücüm tükenene dek onun mirasıyla aranda durmaya çalıştım!"
Abim konuştukça içimdeki birikmiş öfke açığa çıkıyordu. Seneler sonra nihayet neden hayatta olduğumu anlamıştım. Neden sona bırakıldığımı. Tüm abilerim ölürken hayatta kalabilmiştim çünkü zaten Kafes'te değildim.
Bu da Ufuk'un haklı olduğunu gösteriyordu. Mersin'deki baskında Semercileri harekete geçiren kişi Şevket olmalıydı. Bayraktar'ın o baskından haberi yoktu, bu yüzden baskından sonra abimle birlikte Şevket'i de huzuruna çağırmıştı. Kim bilir neler olmuştu orada...
Fakat abimin sözlerindeki geçmiş zaman tınısı dikkatimi çekmişti. Gücü tükenene dek beni babamın mirasından uzak tutmaya çalıştığını söylüyordu. Bu cümlenin ardında yatan gizli itirafı fark edince başımı çevirip dikkatle yüzünü inceledim. Aklıma gelen ihtimallerden biriydi fakat şimdi ondan duymak...
"Beni bu yüzden Baykar Çiftliği'ne götürdün." dedim sakince. "Bayraktar'dan korumak için... Gücün tükenince beni korumak için babamın mirasına sığınmak zorunda kaldın."
Ufak, keskin bir baş hareketiyle onayladı beni. Sonra, bu ufacık hareketiyle ona olan öfkemin büyük bölümünü dindirdiğini bilmeksizin bakışlarını uzaklara çevirdi. Abim için apaçık bir yenilgiydi bu. Beni koruyamayacağını anlamış, babamın mirasıyla aramda kalkan olmayı bırakmıştı.
"Uzun uzadıya tasarlanmış bir plan değildi." diye söylendiğini duydum. "Kulağıma bazı laflar çalınmıştı, Bayraktar'ın bir işler çevirdiğinden şüphe ediyordum. Bir şekilde Balkanlar'daki ticaret ağını ele geçirirse Kafes'te olsan da olmasan da seni ortadan kaldırmak isteyebilirdi. Babamın varisi olduğunu tescillersem Bayraktar sana dokunamaz diye düşündüm. Öyle de oldu... Semerciler çiftlikteki baskını Bayraktar'dan habersiz yapmıştı."
Bayraktar'ın hiçbir konudaki masumiyetine güvenemezdim ama çiftlik baskınının onun izni dışında gerçekleşmiş olması gayet mümkündü. Neticede Semerciler kafeste olmadığımı bilemezdi. O aile yeraltı dünyasına sonradan girmişti.
Türkiye'deki mafya aleminin büyük bölümü Bayraktar öncesi dönemi bilmezdi, ihtiyar kurt tüm gücü eline aldıktan sonra eskilerin çoğunu ortadan kaldırıp kendi tebaasını sıfırdan yaratmıştı. Abimle babam arasındaki büyük çatışma ise neredeyse otuz sene öncesine dayanıyordu. Abimin isyanı her sürgünde farklı köklere ayrılan Ahıskalı ailesini bir kez daha bölmüş, onunla birlikte diğer kardeşlerimi de babamdan koparıp sonu Bayraktar'ın ağacında bitecek bir yolculuğa sokmuştu.
Bense geride kalmıştım. Seneler boyunca babamla birlikte oradan oraya gezmiştik fakat başımıza gelen şey bir göç ahvalinin tam tersiydi. Yeraltı dünyasına ikibinli yıllarda girmiş Semerciler, ailemizin çift başlı geçmişini nereden bilecekti ki?
"Demek Mersin yolculuğumuzun gerçek sebebi buydu." dedim sanki yeni öğrenmişim gibi. "Senin derdin beni evlendirmek değil, Şevket'in damadı yapmaktı. O yüzden öncesinde adamın kızlarından birini kararlaştırmak yerine kararı bana bıraktın çünkü hangi kızı seçeceğimin bir önemi yoktu."
"Varmış işte." dedi hafifçe gülerek. "Yemin ederim hala aklım almıyor Alparslan. Her şeyi hesaba katardım da, üç tane bekar kız dururken senin sözlüsü olan dördüncü kıza ilk görüşte vurulacağın aklıma gelmezdi. Nasıl bir şey yaşattın lan sen bize? İş işten geçene kadar ciddi misin, haytalık peşinde misin anlayamadık it!"
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Siz o yüzden mi sürekli tepkimi ölçmeye çalışıyordunuz?"
"Utanmadan gülüyor bir de... Senin yüzünden bin defa fikir değiştirdim lan! Gelip geçici bir ilgidir diyordum, kızın zaten sözlüsü var evlenip gidecek diyordum, bir daha nereden birbirlerini görecekler diyordum ama yok yani, basbayağı kapıldın gittin. Haksız mıyım? Çiftliğe gittiğimiz gün, daha o arabanın içindeyken sevdin sen Elif'i."
Sessizce başımı sallayarak abimi onayladım. İnkar etmenin bir anlamı yoktu, bir kişi hariç herkes farkındaydı gerçeğin. Evet, ben Elif'i ilk gördüğüm gün sevmiştim. Sonrası inkâr, kaçış ve kabullenişten ibaretti.
"İki arada bir derede kaldım işte." diye devam etti abim. "Sen Elif'i severken ablalarından biriyle evlenmeni isteyemezdim. Elif'i zaten sana alamazdık. Kızın sözlü olmasını geçtim, sen kabul etmiyordun onunla evlenmeyi. Ama Şevket'in damadı olmak zorundaydın, bu meseleyi kan dökülmeden ve sana duyurmadan çözmenin başka yolu yoktu."
Son cümlesiyle birlikte aramızdaki barış atmosferi dağılıverdi. Başımı çevirip hayretle yüzüne baktığımda ciddi olduğunu anladım. Abim hakikaten de meseleyi bana duyurmadan çözmeyi amaçlamıştı. İşler onun planladığı gibi yürümüş olsa Şevket'in damadı olduktan sonra bile mirasın varlığını öğrenmeyecektim. Beni kızlardan biriyle evlendirip İstanbul'a yollayacaktı, Şevket de kayınpederim sıfatıyla Balkanlar'daki ticareti idare etmeye devam edecekti.
"Bütün problem senin beni aptal yerine koymandan ibaret, bunu hala göremiyor musun?" dedim öfkeme hakim olmaya çalışarak. "On sene önce, on sekizime bastığım zaman bana gerçekleri anlatsaydın Balkanlar'daki işlerin başına geçerdim. Senin koruyamadığın abilerimi belki ben korurdum!"
Son cümlem üzerinde umduğum gibi yıkıcı bir etki yaratmamıştı. İç çektiğini görünce onun zaten bunları uzun zamandır düşündüğünü, yüzüne vurmaya çalıştığım hatalarıyla birlikte yaşadığını anladım. Belki de bu yüzden sessizliğe tahammülü yoktu.
"Diğerlerini korumak için seni mi yaksaydım yani?" diye söylendi keyifsiz bir tavırla. "Üstelik ben kabul etsem bile onlar seni harcamama izin vermezdi. Şakası yok bu işin Alparslan. On sene önce mirası üstlenmene izin versem o bataklığa saplanıp kalırdın, sağ kalsan bile bir hayatın olmazdı!"
"Olmadı zaten amına koyayım!" diye yükseldim birden. "Neye tutunmaya çalışsam yitip gitmedi mi sanki? Bak, on yıl geçti ama ben yine aynı noktadayım, olan abilerime oldu. Anla artık abi, senin babamla olan savaşın bizi yok etmekten başka işe yaramadı."
"Ben babamla sizin için savaştım lan! Haklısın, kardeşlerimi yaşatmayı başaramadım ama hiç değilse bir aile verdim onlara. Sevildiklerini, onları dünyaya değişmeyeceğimi bilerek büyüdüler. Sen babamın yanında büyürken bunları hissedebildin mi Alparslan?"
Acı, kekremsi bir tat belirdi ağzımda. Dişlerimi sıkıp başımı diğer tarafa çevirdim. Bakışlarım aile mezarlığımızın kalabalığında gezinirken boşa kürek çektiğimi biliyordum. Abimin babama olan öfkesiyle baş edemezdim. Tam karşımda duran mezar taşı bunun ispatlarından biriydi.
İZZET KIZI
FERİDE SOLDANER
D. 04.02.1975 - Ö. 8.10.2005
RUHUNA FATİHA
Benzer durum diğer mezar taşları için de geçerliydi. Ahıskalı aile mezarlığındaydık fakat tüm kardeşlerimin mezar taşı İzzet Oğlu/Kızı diye başlıyordu. Hepsinin mezarına baba adı olarak kendi ismini yazdırmıştı. Babam ailemizin başındayken, ben henüz dünyada yokken vefat eden Savaş abim hariç. Ailemizi parçalayan baba oğul savaşı onun ölümüyle başlamıştı fakat kendisi bu savaştan payını almamıştı.
Savaş abim babamın kırmızı çizgilerinden biriydi. Cesedi bulunamadığı için ona temsili bir mezar yaptırmayı reddetmişti ve bu konuda asla taviz vermemişti. Çocukken İzzet abimin bu konuda başarısız bir girişimde bulunduğunu hayal meyal hatırlıyordum. Gecenin köründe korumalardan biri getirmişti haberi. İzzet abimin Savaş adına mezar yaptırdığını söylediklerinde babam öfkeden deliye dönmüştü. Olağanca gazabıyla korumalara dönüp "Gidin yıkın o mezarı!" deyişini unutamıyordum. "İzzet'e de söyleyin, kendi günahından ötesine göz dikmesin!"
Abimin öfkeli bakışlarının babamın mezar taşına odaklandığını görünce içimden gülmek geldi. Babamın mezarı burada değildi çünkü, abim temsili bir mezar taşını toprağın üstüne koydurmuştu ama bedeni çok uzaklardaydı. Öldüğünde onu Balkanlar'a, evimizin karşısında uzanan dağların yamacında kendi ellerimle gömmüştüm. Mezar taşı ise, tıpkı bir Haymatlos'a yaraşır şekilde, yoktu.
Benim mezarımın nerede olacağı ise çoktan belliydi. Aile mezarlığına son gelişimizde babamın mezarının yerini abime söylemiştim. Bakışlarını kara topraktan ayırıp şaşkınlıkla yüzüme diktiği an hala aklımdaydı. Bir şey sormasına fırsat vermeden "Beni de oraya gömeceksin." diye eklemiştim sakince. "Mezar taşına gerek yok. Çok lazımsa bir tahtanın üstüne Bahri oğlu Alparslan yazarsın ama sakın kendi adını yazayım deme. Vasiyetim budur."
Madem ki kimin oğlu olduğum belliydi, kimin oğlu olarak öleceğimi de bilsin istemiştim. Fakat ben onun kimin oğlu olarak öleceğini hala bilmiyordum. Sahi, İzzet abimin mezar taşında ne yazacaktı? İnsan kardeşlerine baba olmayı başarabilirdi lakin kendi kendinin babası olabilir miydi?
"Bana kızgın olduğunu biliyorum." dedi abim yeniden konuşmaya başlayarak. İç dünyasına en fazla bu kadar tahammül edebilmişti. "Yaptığım seçimleri tek tek ele alıp ben olsam böyle yapmazdım diye düşünüyorsun ama bunlar öyle kitapta okur gibi ardı ardına yaşanmıyor Alparslan. İnsan içinde bulunduğu hayatın gidişatını göremiyor, yaşayıp bitirmedikçe özet geçemiyor başına gelenleri."
"Bir şeyleri görmen için sonuna dek yaşaman mı gerekiyor abi? Kandırma kendini, insan bazen bilmeden yanlış bir yola sapabilir ama kimse yanlışlıkla yolun sonuna kadar gitmez. Bir noktada içten içe neye yürüdüğünü bilirsin. O noktada durup geriye dönmen lazımdı. Zararın neresinden dönersen kar—"
"Değildir." dedi net bir dille. "Zararın neresinden dönersen kar falan değildir, zarar nedir bilmeyenler söyler onu. Bazen geriye dönmek hem çok büyük, hem de kesinkes zarar verir. İlerlemekse çok risklidir ama içinde az da olsa kurtuluş ihtimali olduğunu bilirsin. Böyle anlarda herkes sonunu bile bile ilerlemek zorunda kalır."
'Herkes değil.' diye geçirdim içimden. 'Yalnızca kumarbazlar böyle yapar.'
Abim de bir kumarbazdı, onu bir kez bile kumar masalarında otururken görmemiştim ama zihninin çalışma biçimi tepeden tırnağa kumarbaz mantığıydı. Zarardaydı, ağır ağır batmaya devam ediyordu ama yine de mucizevi bir kurtuluş ihtimalinin peşinden gitmeye devam etmişti. Mucizelere inanıyordu çünkü, zararını telafi edebilmek için her şeyi kaybetmeyi göze alıyordu ve işin kötü yanı, herkesi kendisi gibi sanıyordu. Bense mucizelere inanmazdım, tıpkı babam gibi.
"Ne yani, sen bu yüzden mi babamla olan kavgandan vazgeçmedin?"
İç çekti. "Feride'nin ölümünden sonra babamla ikimizin baba oğul olmasının hiçbir yolu kalmadı Alparslan. Bunu sen de biliyorsun."
Sessiz kaldım. Haklıydı, çünkü Feride ablam İzzet abim yüzünden ölmüştü. Ablamın ölümüyle birlikte İzzet abimle babam arasındaki ilişki de sonsuza dek değişmişti. Abim artık babamın hem oğluydu, hem de kızının katili.
"Geri adım atsaydım, babam da bunu kabul etseydi ne olurdu?" diye sordu kendiyle hesaplaşır gibi. "Babam geri gelip ailenin başına geçerdi. Benim de yengemi ve evlatlarını alıp aileden çıkmam gerekirdi. Oğlanlar bunu asla kabul etmezdi ki..."
Oğlanlar derken abilerimi kastediyordu, hayatta olsalar en genci bile otuz küsür yaşında olacak çoluklu çocuklu aile babası abilerimi... İzzet abimin her biri vefat ettiğinde koskoca adam olan abilerimi hala oğlanlar olarak görmesi içimde bir yerlere dokundu.
"Hem Yusuf ne olacaktı?" diye devam etti hesaplaşmasına. "O çocuk diğer dingiller gibi babamı reddetmiyordu ki. Yusuf'un gözünde onun babası hep bendim."
Bu konuda da haklıydı. Annemiz vefat ettiğinde Yusuf abim çok küçük olduğu için belirli bir yaşa kadar İzzet abimle Gülendam yengemi öz anne babası sanarak büyümüştü. Abim bıraksa yengem bırakmazdı onu, Yusuf da onları bırakmazdı.
"Senin için de Yusuf öyleydi." dedim sakince. "Benim gibi himayene aldığın küçük kardeşin değildi o, gerçekten oğullarından biriydi."
"Lan bana bak, iki saattir her lafını dinliyorum ama tutup da bana Yusuf'la beni bir tutmadın demeye kalkışırsan abi dayağını benden tatmak nasıl bir şey öğrenmiş olursun."
"Saçmalama abi, elbette öyle bir şey demiyorum." diye söylendim. "Gerçek bu sadece. Yusuf senin oğlundu, ben senin kardeşinim ve bundan da şikayetçi değilim. Alınırsın diye hiç söylemedim ama ben çocukken bile en çok seni abim olarak görüyordum."
"En büyük abin ben olduğum için olabilir mi acaba geri zekalı?"
"Hayır ya, o yüzden olsa senden çekinirdim."
"Niye lan peki?" diye homurdandı. "Gerçi yalan değil, el kadar enikken yazları bize gelip kaldığında sana gitar çalmayı öğretiyordum, hatırladın mı? Gitarın teli kopmuştu bir keresinde. Sen panikleyip ortadan kaybolunca ben de sandım ki çocuk benim kızmamdan korkuyor. Yengenden akıl istediydim seninle nasıl iletişim kurayım, beni korkulacak bir otorite figürü olarak görmemen için ne yapayım falan diye..."
"Abi çok özür dilerim ya, siz o gece bunu mu konuşuyordunuz—"
Gülmeye başladığımı görünce bozulmuş gibi bir bakış attı bana.
"Bir de tam konuşmanın üstüne geldin ya..." diye söylendi. "Yengene çocukcağız galiba beni baba figürü olarak algılıyor, diğer kardeşlerinden öyle gördüğü için çok normal ama o kadar da şey etmesin, suç işleyince korkup saklanacak kadar beni gözünde büyütmesin falan diye dert yanıyordum. Sonra o lafın üstüne çocukcağız yanımıza gelip otoritemi yerle yeksan etti." Bana bakarak iç çekti, ardından komik bir şey hatırlamış gibi güldü aniden. "Bir de heyecanlı heyecanlı gelip yatakta ortamıza kurulduydun. Meğerse korkup saklandı sandığım it sabahtan beri ikimizi Baybars abisinden nasıl kurtaracağına dair plan yapıyormuş. İKİMİZİ. Neymiş efendim Asaf'ı iş birliğine ikna edersek suçu Atilla'ya itelermişiz, yoksa Baybars'ın kutsal gitarını senin eline verdim diye benim başım yanarmış... Yengen günlerce dalga geçti benimle, haberin var mı? Hayır zaten ben dururken hangi akla hizmet ailedeki otoriteyi Baybars sandın ki? Ulan o zamanlar o it daha liseye gidiyordu!"
"Abi ben Baybars abimi ailenin başı sanmıyordum ki." diyerek sırıttım. "Senin ailenin başı olduğunu biliyordum ama ikimiz aynı takımdaydık seninle.
Burnundan solumaya devam ediyordu ama tartışmayı reddetmedi. "Çok merak ediyorum Alparslan, biz ikimiz niye takımdık acaba?" dedi sabır dilercesine. "Anlat oğlum, çekinme. Hayal dünyan o yaşlarda da anormal miydi diye merak ediyorum. Çünkü mantıken bakınca ben otuzlu yaşlarda, üç çocuk babası ve tüm diğer kardeşlerinin gözünde baba imajı yaratmış bir aile babasıydım. Sense dokuz yaşında bir eniktin. O yıllarda nasıl bir ortak noktamız vardı da ben göremedim hakikaten merak ediyorum."
Tüm bunlar bir roman olsaydı, hikaye benim ağzımdan yazıldığı müddetçe bunun bir mizansen olduğu açıkça söylenemezdi muhtemelen. Tam bu noktada okuyucuların abimin öfke gösterilerinin gerçek bir öfkeyi yansıtmaması, benim abimi sineye çekiyor oluşum ve çocukken en çok onu abim gibi gördüğümü söylemekle aslında konuyu değiştirmiş olmam gibi detayları hatırlayıp bir araya getirmesi gerekirdi. Belki bir başkası da, abimin konuyu değiştirdiğimi fark edemeyecek kadar aptal olmadığını anımsardı ve buna bilinçli olarak izin verdiğini fark ederdi. Ben bunları fark edemezdim, bilinçaltımda bir yerlerde bilirdim ama bilinçli bir düşünceye dönüştüremezdim. Belki şimdi dördüncü duvarı yıkarak cüretkar bir öykücü vasıtasıyla bir karakter tahlili yapıyordum lakin gerçekte psikolojik tahliller yapmaya meyilli bir insan değildim. Bugüne dek anlattığım birçok şey gibi, bundan sonra anlatacağım birçok şey de olduğundan daha yüzeysel bir bakış açısıyla tasvir edilecekti.
"İkimizin de babası aynıydı." dedim hafifçe omuz silkerek. "O yaşlarda böyle görüyordum. Diğer kardeşlerimin babası sendin, dolayısıyla onlarla babalarımız farklıydı. Ama senin babanla benim babam aynıydı, o yüzden de sen benim kardeşimdin."
Abimin takındığı yapay öfke sönüverdi, yerini hakiki bir şaşkınlık almıştı. "Ne yani, sen diğer abilerini üvey kardeş olarak mı görüyordun?" diye sordu. "Var mıydı hakikaten onlarla aranda bir mesafe lan?"
Evet. Elbette mevzuyu götünden anlamıştı.
"Hah, başladı psikolojik analiz şelalesi." diye homurdandım. "Ne alakası var abi? Babam öldükten sonra Yusuf'la ikimiz birlikte yetiştik zaten, zamanla etle tırnak gibi olduk. Diğer abilerim de bizden yaşça epey büyüktü, haliyle onlarla aramızda bir hiyerarşi vardı. Anlatmak istediğim o değil ki... Diğerleri seni abiden çok baba gibi görse de benim gözümde hep abimdin demeye çalışıyorum. Sen de bana karşı farklıydın, inkar etme bunu. Babam öldükten sonra beni onun temsilcisi gibi görmeye başlamıştın."
"O yüzden mi Kuleli'ye gitmek istedin?" diye sordu şaşkınlıkla. "Benim senden rahatsız olduğumu mu düşünüyordun?"
"Hayır, ne ilgisi var? Ben zaten asker olmak istiyordum. Ayrıca oraya gitmem aileye adapte olmamı da kolaylaştırdı bana kalırsa."
Halbuki askeri liseye yalıdan ve yalıdakilerden uzaklaşabilmek için gitmiştim. Her halükarda eskisi kadar uzak olamayacağımı biliyordum. Babamla yaşarken anormal bir durum olmadıkça yalıya sadece yazları, bir aylığına tatile gelirdim. Askeri okuldaysa haftasonları iki günlük evci iznimiz, sömestr aramız, uzun yaz tatilimiz vardı ve bunların hepsini yalıda geçiriyordum. Başlarda birkaç kez hafta sonunu okulda geçirmeye teşebbüs etmiştim fakat bu teşebbüslerim Gülendam yengemin kendini askeriye kapılarında heder etmesiyle son bulmuştu. Komutanlar yengemi terör bölgesinde görevli bir Mehmetçik olmadığıma ikna edemeyince bana dönüp evci iznine çıkmamı emrederek problemi çözmüşlerdi.
"Alparslan sus Allah aşkına," diye söylendi abim. "Senin yüzünden tüm sülale senelerce yengenin asker anası triplerini çektik. Kadının hayallerinde yatan şey buymuş meğerse, oğlum asker olsun da elimde börek tepsisiyle kışlalarda fink atayım diye yaşıyormuş."
O günleri hatırlayınca gülmeden edemedim. Gerçekten de askeri okul hatıralarımın büyük bir bölümü yengemin atraksiyonlarıyla doluydu. Kendi babası da emekli albay olduğu için askeriye ortamına alışkındı. Benim askeri lise sınavlarına girmemi ailede sadece o desteklemişti zaten. Benden sonra kendi oğullarını da epey teşvik etmişti ama başarılı olamamıştı. Üç oğlunun da geleceğe dair başka hayalleri vardı. Özellikle en büyük oğlu Savaş, ismiyle tezat oluşturacak şekilde tepeden tırnağa anti militaristti. Yengem onu zorunlu askerlik görevini yapmaya bile ikna edemezdi muhtemelen.
Bakışlarım kabristanın solundaki ağaçların arasında duran üç mezar taşına takılınca bir şeyler boğazıma düğümlendi. Murat, Cihan, Savaş. Yengemin üç oğlu da şimdi toprağın altındaydı. Peki ya abim? Buraya gelirken telefonda Barbaros Abas'la yaptığım konuşma dönüp duruyordu aklımda. Açıkça bir şey söylememişti, belirgin bir ipucu bile vermemişti ama yine de zihnimdeki kasvetin içinde boğulduğumu hissediyordum.
"Sana gitme etme demiştim ama içten içe oradaki eğitim ve disiplin senin gerçek kimliğini bulmana yardım eder diye umuyordum." dediğini duydum abimin. Ruh halimin farkına varmamıştı, daha çok kendiyle konuşur gibiydi. "Kafanın çalışma biçimi babamınkine fazla benziyordu Alparslan, onun etkisinde kaldığın için öyle sanıyordum. Ama galiba senin yerine Yusuf babamla gitseydi de aynı şey olurdu. Sen babamın oğluydun, benim himayemde büyüsen de bu gerçek değişmeyecekti. Bazen kan üstün gelir."
Sessizleştik. Belki de haklıydı, bilemiyorum. Zaten mühim olan sonuçtu, gerçekleşmemiş ihtimaller değil... Abas'ın zihnime saçtığı şüphe tohumlarını boşverip gerçek sorunlarımıza odaklanmaya çalıştım. Yaklaşan savaşta abime ihtiyacım vardı, çıkarlarımız ters düşerse beni bir kalemde harcayabilecek istihbaratçılara değil. Kardeş olduğumuzu hatırlatma çabam da bundandı biraz. Diğer abilerime takındığı koruyucu baba tavrını kenara bırakıp benimle müttefik olsun istiyordum. Bayraktar hakkında vereceği bilgilere ihtiyacım vardı, fakat abim benimle yeraltı dünyası hakkında sohbet etmezdi bile. Bir şekilde onu ikna etmeliydim.
"Olaya iyi yanından bakarsak bu varislik meselesi bize fayda sağlıyor." dedim konuya geri dönmek için. "Bayraktar Kafes'i bu yüzden açtı, farkında mısın? Artık güvendeyiz."
"Kafes geçici olarak açıldı Alparslan. Söylemiştim sana."
"Abi o an öyle söylemek zorunda kalmış belli ki. Şu saatten sonra istese de Kafes'i kapatamaz, biz zaten kaybettik."
Kaşlarını çattı. "Kaybettik ne demek?"
"Bunu kabullenmesi zor, biliyorum ama hepimizi temizlediler." diye iç çektim. "Baksana, tüm abilerim toprağın altında. Bayraktar'ın sağ kolu olduğun için o emir vermeden sana da dokunamazlar. Semercilerin öldürebileceği tek kişi bendim. Fakat ben de Bayraktar'ın hükmü altında değilim artık. O bunu kendi ağzıyla itiraf edemeyeceği için Kafes'in kapısını tekrar kapatamayacak. Çünkü içeride bizden kimse kalmadı."
Abim hafifçe güldü. "Oğlum sen o Kafes'in sadece abilerine hususi açıldığını mı sanıyorsun? Şu an bile bizim ailedeki erkekler sayıda Semercilerin erkeklerinden fazla. Kafes yeniden kapanmak zorunda."
Neden bahsettiğini anlamam biraz zaman aldı. "Bir dakika— Bizim oğlanları erkekten mi sayıyorsun?"
Yeğenlerimizi ve kuzenlerimizi adamdan sayması garibime gitmişti. İçlerinde yaşça en büyük olanları bile süt kuzusu sayılırdı. Hayatlarında bir kez olsun ellerine silah almamışlardı, yeraltı dünyasıyla olan alakaları gece kulüplerinde kız tavlamak için amcam mafya diye hava atmaya çalışmaktan ibaretti. Aklım allak bullak olmuştu ama şu an bunun ne demek olduğunu düşünecek halde değildim. Biraz yalnız kalıp kafamı toplarsam...
"Ben saymıyorum ama düşmanlarımız sayıyor işte Alparslan."
"Ne bileyim abi, çoğu reşit bile değil." diye geveledim. "Eli silah tutmuyor hiçbirinin—"
"Benim hangi oğlumun eli silah tutuyordu lan?" diyerek az ötedeki mezarları işaret etti. "Murat mı, Cihan mı, yoksa Savaş mı? Bak, bütün evlatlarım toprağında altında—"
Sözünü bitirmesini beklemeden elimi belimdeki tabancaya götürdüm, silahı çıkarıp aniden arkama döndüm. Namluyu topraktaki yeni gölgenin duruyor olabileceği yere çevirdiğimde abim şaşkınlıktan kalakalmıştı. Birkaç metre ötemizdeki oğlanı görünce rahat bir nefes aldım. Sessizce durmuş abimin işaret ettiği mezarlara bakıyordu, üzerine doğrulttuğum silah pek umurunda değil gibiydi.
"Ufuk yemin ederim bir gün çekip vuracağım seni." diye söylenerek elimi tabancadan çektim. "Ben sana bin kere sessiz yaklaşma— Ulan yüzüme baksana!"
Bir rüyadan uyanır gibi irkilerek bakışlarını mezar taşlarından alıp bana çevirdi. Yüzünde gördüğüm beklentisiz, koyvermiş ifade hoşuma gitmemişti. Telefondaki konuşma üşüştü zihnime, Zarife Hala'nın gözlerinde kurnaz bakışlarla bastonunu kaldırıp "Yoksa sen abinin benim bastonumdan mı korktuğunu sanırsın?" diyişini anımsadım. Havadaki bastonun bir ucuyla bahçenin diğer tarafında duran, içlerinde Ufuk'un da bulunduğu korumaları işaret etmesi tesadüf müydü?
Saçmalıyorsun Alparslan. Paranoyaklaşmanın sırası değil.
"Bak gerçekten bir gün kurşunu yiyeceksin," diye söylenmeye devam ettim. "Bin kere söyledim amına koyayım. Yanıma gelirken gürültü yap, sessiz sessiz yaklaşma diye bin kere izah ettim! Beyinsiz misin oğlum sen, bunun nesini anlamıyorsun?!"
Başta kendini savunacak gibi oldu ama bakışları abime takılınca sustu. Yabancıların yanında yapay zeka modunu açmasına alışmıştım, bir kişiliği olduğunu çaktırmıyordu bile. Dikkat çekmesini önlediği için bu tutumunu onaylamakla birlikte, ailedekilerin yanında daha rahat davranmasını da bin defa söylemiştim. Fakat nedense evdekilere, özellikle de yengeme karşı mesafeli bir tavır takınmaktan vazgeçmiyordu.
"Tamam Alparslan, gitme oğlanın üstüne." dediğini duydum abimin. Sesini alçaltarak fısıldadı. "Çocuk senden korkusundan ağzını açamıyor geri zekalı, insan gibi davransana."
"Bu it mi benden korkuyor?" diye güldüm. "Abi kusura bakma ama sen bu çocuğu tanımıyorsun. En iyisi hiç karışma aramızdaki iletişime."
Normalde ne haliniz varsa görün deyip işin içinden çıkardı ama bu kez kem küm etmekle yetindi. Ufuk ise abimi kışkışlamama memnun olmuş gibi görünüyordu. İkisinin davranışları o kadar tutarsızdı ki kapıldığım şüpheler bir kez daha gözüme saçma gelmeye başladı. Saçmaydı da cidden. Barbaros Abas'ın üstü kapalı, belirsiz bir iması yüzünden en yakınlarımın güvenilirliğini sorgulamaya kalkışırsam istihbarat kukla gibi oynatırdı beni.
"Evet Ufuk, seni dinliyorum. Neden geldin buraya?"
Bakışları tekrar abime takıldı. Anlaşılan sadece bana söyleyebileceği bir gelişme vardı. Neyse ki abim benim dörtlünün onu patron olarak görmemesine alışmıştı. Ufuk'un yanına gideceğimi anlayınca "Sen zahmet etme, ben giderim." diye söylendi kaçma fırsatı çıkmasına sevinmiş gibi. "Merak etme, buradan direkt yalıya geçeceğim. Peşime takılmana lüzum yok."
"Tamam abi, ben de akşam yalıya geleceğim."
Normalde bu lafıma da iki ton laf saydırırdı abim. Daha birkaç saat önce Elif'i benim evimde yakalamıştı, yalıya girmemi yasaklaması gerekmez miydi?
Öyle yapmadı. Başını öne eğip "İyi, akşam görüşürüz." diyerek hızla yanımızdan uzaklaştı. 'Belki aklı başka bir yerdedir,' diye geçirdim içimden. 'Belki oğullarının mezarını ziyaret etmek ona ağır gelmiştir.'
"Alparslan abi beni duyuyor musun?"
Bakışlarımı abimden alıp karşımda dikilen çocuğa çevirdim. "Evet?"
Abimin gidişiyle birlikte robotik modunu kapatıp normale dönmüştü. Suratındaki ciddi ifadeye rağmen muziplik yapmaya hazırlandığını görebiliyordum. Aklımdan geçen kuşkuların farkında bile değildi. Birden kendimi kötü hissettim.
"Diyorum ki, ben zaten benim geldiğimi anla diye o kadar sessiz yaklaşmıştım."
"Af buyur Ufuk?"
"Estağfurullah abi, sen af buyur." dedi ciddiyetle. Başımı kaldırıp sabır diler gibi gökyüzüne baktım. "Yani sessiz yaklaşmam zaten gelen kişinin ben olduğumu gösterir demeye çalışıyorum. Haksız mıyım? Mafya tiplerden biri olsa o kadar sessiz hareket edemez ki, hepsi akılsız gibi kundura giyiyor."
"Ulan ben o esnada bunu mu düşüneceğim? Ya yanlışlıkla tetiği çekersem?!"
"O dediğin imkansız." diye buyurdu paşam. "Psikomotor testlerini geçmiş adamsın abi, Türk Hava Kuvvetleri'nin F16 emanet ettiği reflekslere ben canımı mı emanet edemeyeceğim?"
Etmemeliydi. Sadece o değil, benim dörtlünün hiçbiri bana canını emanet etmemeliydi. Babamın mirasını üstlenerek geçici süreliğine de olsa farklı bir yola girecektim. Dördü de askeriye çıkışlı, hala subay kafasıyla hareket eden adamlarımın o yoldan geri dönüşü olmazdı. Bir mafya babasının sağ kolunun mekan işletmeciliği yapan küçük kardeşine korumalık yapıyorlardı bugüne dek. Balkanlardaki silah ticaretinin başına geçersem dördü de hem sivil hem askeri istihbaratın listelerinde kalıcı olarak mimlenirdi. En kısa zamanda dördünü de karşıma alıp yolları ayırmamız gerektiğini izah etmeliydim.
Böylelikle içlerinden birinin itaatsizliğine dair şüphelerim de önemini yitirmiş olurdu.
"Ufuk siktirtme yağcılığını, goygoyun sırası değil." dedim dişlerimi sıkarak. "Ben sana bir şeyi yapma diyorsam yapma, bunu benimle tartışma konusu da yapma!"
Gerçekten öfkeli olduğumu görünce hafiften afalladı, ama bozuntuya vermedi. "Anladım abi, özür dilerim."
Sakin ol Alparslan. Saçma sapan şüphelerin yüzünden çocuğun kalbini kırma.
"İş işten geçtikten sonra özür dileme benden." dedim üstüne basa basa. "Bir karar ver, sonra da uygula onu Ufuk. Ya burada kalıp benim emirlerime itaat edeceksin, ya da orduya dönüp komutanlarının emirlerine itaat edeceksin."
Çenesi kasıldı, fakat tepki vermedi.
"Ki bir parça aklı olan adam ikincisini yapardı." diye devam ettim sözlerime. "Hiç değilse orada emre itaatsizliğin bedelini canınla ödemezsin."
ELENA
"Bak sen beyimize... Fantastik kitap okumam diyordu ama Tolkien koleksiyonu yapmış."
Yalının üst katındaki odamda, Alparslan'ın eski odasında, duvarı boydan boya kaplayan kitaplıklara bakarak söyledim bunları. Yere bağdaş kurmuş oturuyordum, etrafım kitaplığın ilk üç katından seçtiğim kitaplarla doluydu. Alp çiftlikte kalan kitaplarımın ve dergilerimin çoğunu almış olabilirdi ama kitaplar hiçbir zaman yetmezdi bana. İskenderiye Kütüphanesi'nin anahtarını verseler, bu kez de yeni çıkan kitaplar için Amazon'dan sipariş verirdim. Basılı, dijital evrendeki tüm neşriyatı edinmeden huzura eremeyecektim.
"Bir de kitap biriktirmeyi sevmem diyordun... Bu kitaplar kimin acaba?"
Söylenmeye devam ederek üst raflara uzanırken odamın kapısı tıklatıldı. "Gel, Sena!" diye homurdandım. Bunu dememle birlikte kapı çat diye ardına kadar açıldı. Sena halının üstünde yuvarlanan bir kedi yavrusu gibi palas pandıras içeri daldı.
"Uyandırmadım değil mi—" Cümlesini yarıda kesip uzun bir ıslık çaldı. "Ayıp valla yenge, insan şu güzelliği odasında saklar mı hiç?"
Başımı çevirdiğimde ardına kadar açtığı kapının eşiğinde, beline yasladığı çamaşır sepetiyle birlikte dikiliyordu. Yüzündeki hınzır sırıtışın sebebini anlamak zor değildi. Kıyafet yetmezliğinden odada yarı çıplak gezmeye başlamıştım, mini bir şortla ipli atlet vardı üzerimde.
"Sena kapatsana kapıyı, biri görecek."
"Ay pardon yenge, unuttum!" diyerek içeri sıçradı telaşla. Kapıyı kapattıktan sonra sitemli bir tavırla iç çekti. "Gerçi kim görecek ki? Alparslan abim yok yalıda. Dün akşam sen aşağı inersin diye gece ikiye kadar oturdu, İzzet abi en sonunda yaka paça attı evden. Hiç mi acıman yok anlamıyorum ki..."
İç çektim. Dün akşam sadece Alparslan yüzünden değil, gelinlerle muhatap olmamak için de aşağı inmemiştim. Dünkü tartışma umurumda değildi aslında, çiftlikte maruz kaldığım şeylerden sonra böyle ufak tatsızlıkları kaale almazdım. Zaten dün öğleden sonra Sena kurabiye getirme bahanesiyle yanıma gelip kadınların evden kaçmadığımı ve dün gece Alparslan'ın yanında olduğumu öğrenince çok mahcup olduklarını söylemişti. Hatta küçük gelin Gülşen diğerlerine çıkışmış, bugün olmasa bile günün birinde onlar yüzünden kaçıp gideceğimi falan söylemiş.
"Keşke akşam aşağı inseydin yenge," diye devam etti konuşmaya. "Dün sana haksız yere bir sürü laf saydılar. Aşağı insen Gülşen abla dayanamaz açardı konuyu, Alparslan abi de öğrenmiş olurdu. Sen inmeyince meselenin üstü kapandı."
Eh, bundan iyisi Şam'da kayısı. Gelinlerle olan tartışmanın Alparslan'ın kulağına gitmesi en son isteyeceğim şeydi. Ailesiyle arasının bozulmasından endişe ettiğim için değil, beni yalıdan götürmesinden korktuğum için. Düğüne kadar onunla aynı evde kalamazdım, hatta bana kalsa düğüne kadar hiç yüz yüze gelmemeyi tercih ederdim.
Gerçi o zaman da hasretine dayanamazdım. Şimdi bile burnumda tütüyordu sanki, tüm geceyi onu düşünerek geçirmiştim. Bana dokunduğu anları, arzuyla koyulaşan bakışlarını, mahrem fısıltılarını hatırladıkça odalara sığamaz oluyordum. Kah pencere pervazına tüneyip serin havayla heyecanımı dindirmeye çalışıyor, kah odanın içinde volta atarak bir sonraki karşılaşmamızda birbirimizin yüzüne nasıl bakacağımızı düşünüyordum.
Muhtemelen bakamayacaktık. Sabah duştan çıktığımda göğsümün alt kısmında ufak tefek kızarıklıklarla rengini almış bir morluk fark etmiştim. Mevzuya ayıkınca odada yalnız olduğum halde elim ayağım birbirine dolaşmıştı. Öfkeden deliye dönüp "Hayvan..." diye söylenerek gezinmiştim bir süre. Sonra ne olduysa birdenbire şebek gibi sırıtmaya başlamış, yüzümü yastığa gömüp kıkırdarken bir tur da beni bu hallere koyduğu için öfkelenmiştim.
"Kıyamam yengem ya, sen Alparslan abiyi çok mu özledin?"
Sena'nın sesini duyunca şaşkınlıkla kıza baktım. Nereden anlamıştı ki? Bakışlarım duvardaki aynaya takılınca sorumun cevabını aldım. Suratımdaki ebleh sırıtıştan, elbette...
"Senacım senin okulun yok mu? " dedim kendimi toplayıp. Çamaşır sepetini elinden aldıktan sonra kızı omuzlarından tutup kapıya doğru yönlendirdim. "Oyalanma hadi, bir an önce hazırlanıp dersine git. Yürü bakalım."
"Kabul et işte yenge, özlemişsin!"
"Ya sabır..."
"Ama merak etme, bu akşam da gelir." diyerek çene çalmaya devam etti. "Bu akşam gelmezse bile yarın akşam mutlaka gelir. Yarın tüm sülale geliyor. Büyük hala, Nigar ablalar, gelinler, bazı uzak akrabalar... Ailecek yemek yenecek yani, mutlaka inmen lazım. Yenge bak valla Zarife Hala'nın dilinden kurtulamazsın—"
"Sena hadi dedim, bak dersine geç kalıyorsun."
"—Zaten tutturmuş sizi boşatıp sana Rumeli'den görücü bulacağım diye... Dün akşam Alparslan abi deliye döndü, aşağıda iki saat kavga ettiler. İzzet abi engel olmasa seni alıp yalıdan götürecekti. Bari yarın akşam aşağı iniver, büyük hala sizin barıştığınızı görürse umudunu keser belki—"
"Sena dışarı!"
Biraz zor oldu ama en sonunda çene çalmayı bırakıp odadan ayrıldı. Sena gittikten sonra söylene söylene içeri dönüp çamaşır sepetini yatağa bıraktım. Yalıda yaşamanın en can sıkıcı yönlerinden biri çamaşır yıkama işinin çalışanlar tarafından, haftanın belirli günlerinde yapılıyor olmasıydı. Üç beş parça kıyafetim olduğu için iki günde bir kıyafet kıtlığı çekiyordum. Alışkın olduğum bir durum değildi bu.
Çiftlikte asla dekolteli, mini veya dar giysiler giymemize izin verilmezdi ama kıyafet alışverişi konusunda tamamen özgürdük. İnternet üzerinden alışverişin yaygınlaşması en çok Şevket Baykar'ın işine gelmişti. Buradaysa kıyafetlerim hem kısıtlıydı, hem de giderek eksiliyordu. Sahip olduğum yegane elbiseyi etekleri yırtılmış halde Alparslan'ın evinde bırakmıştım mesela, üç sütyenimden birini de kayıkhanede ona kaptırmıştım. Sahi, sütyenim şu an neredeydi acaba?
Aklımın yine Alp'e kaydığını fark edince silkinip kendime geldim. Bu akşam da inmeyecektim aşağı, zaten Zarife Hanım varken asla inmezdim. Öte yandan Alparslan'ı deliler gibi merak ediyordum. Gülendam abla onu abisinin peşinden yolladığını söylediğinden beri içim içimi kemiriyordu. Belli ki başlarında bir iş vardı. Ailenin kadınlarının erkeklerin işlerine pek burnunu sokmadığını, birileri silahlarla evi basmadıkça olan bitenden haberdar bile olmadıklarını fark etmiştim. Ben buna uyum sağlayamıyordum.
Fakat kendi başıma Alparslan'dan haber almam da olanaksızdı. Kulağa komik gelecek ama telefon numarası yoktu bende, benim numaram da onda yoktu. Birbirimizin telefon numarasını alma gereği duymamıştık. Acaba korumaların birinden istesem verirler miydi? Arasam ne söyleyecektim ki?
Çaresiz bir iç çekişle yere oturup kendimi sırt üstü kitapların üzerine bıraktım. Dalgın bakışlarla tavanı izlerken aklım allak bullaktı. Salt bu evdeki düzene değil, Alparslan'la aramızdaki ilişkinin değişim hızına da uyum sağlayamıyordum. Daha bir iki ay önce dünyalar kadar uzaktı bana. Ona abi diye hitap ediyordum. Değil evlenmek, sevgili olabilmemiz bile imkansız bir hayalden ibaretti. Şimdiyse...
Evindeyken olanları hatırlayınca sızlanır gibi bir ses döküldü dudaklarımdan. İki gündür düşünmemek için elimden geleni yapıyordum ama sürekli aklıma geliyordu. Rüyamda onu görürken yakalamıştı beni ya... İlk kez rüyamda ikimizi müstehcen bir şekilde görmüştüm ve onda da yakalanmıştım! Gerçi o da beni rüyasında gördüğünü söylemişti ama... Ya nezaketen söylediyse? Keşke inkar etseydim, kabus gördüm falan deseydim.
Ya da hiç değilse adamın üstüne atlamasaydın.
Ağlamaklı bir sesle kolumu yüzüme kapattım. Allah'ım biz nasıl yüz yüze bakacaktık bundan sonra? Dekolte falan değil, basbayağı memelerimi çıplak görmüştü. Yüzünü gördüğüm an aklıma dudaklarının göğsüme kapandığı anlar gelecekti ve daha da kötüsü, muhtemelen o da aynı şeyi düşünecekti. Onun bunu düşündüğünü bilirken normal davranamazdım ki. Heyecanlanınca ultra patavatsız oluyordum ben, kim bilir nasıl saçmalıklar yapacaktım...
Düşüncelere dalmış haldeyken çalan telefon ödümü patlattı. Panikle debelendim ama doğrulup oturamadım. Kitapların üstüne uzandığım için başım gövdemden alçakta kalıyordu, yakınımda da tutunup kendimi yukarı çekebileceğim bir şey yoktu. Neyse ki yatağın dibinde uzanıyordum. Yattığım yerden kolumu yukarı uzatıp karyolanın kenarındaki telefonu kavramaya çalıştım.
Beceremedim. Telefon elimden kayıp pat diye suratıma çarptı.
"Aaahh!"
Alnımın çatına inen telefon aklımı başıma getirir gibi oldu. Kıçımı yukarı kaldırıp önce altımdaki kitapları kenara çekerek düz bir şekilde uzanmayı başardım. Beynime dolan kan gerisingeri vücuduma akarken telefonu kapıp kendime çektim. Arama sona ermişti elbette, zaten yabancı bir numaraydı. Fakat o esnada başka bir şey çekti dikkatimi. Yatağın altında duran kalınca bir kitap...
Küfür Ansiklopedisi olabilir miydi?
Canhıraş bir hevesle zıplayarak yerimde doğruldum. Kolumu yatağın altına uzatıp kitaba ulaşmaya çalışırken telefon aklımdan çıkmıştı bile. Tanrım, lütfen Küfür Ansiklopedisi olsun... Yalıya gelişimin ertesi günü bütün odayı didik didik aramama rağmen kitabı bulamamıştım. Alparslan'ın evine gittiğimde de dedektiflik yapmaya fırsat kalmamıştı. Merakımdan çatlamak üzereydim.
Kitabı yatağından altından çekip kucağıma aldığımda acı gerçekle yüzleştim. Küfür Ansiklopedisi değildi bu. Bir kitap bile değildi. Kalın karton kapaklı bir fotoğraf albümüydü. Tüm hevesim kursağımda kalmıştı.
Dudağımı bükerek albümün kapağını açtım. Tahmin ettiğim üzere Alparslan'ın kişisel fotoğraf albümü değildi, Ahıskalı ailesinin albümüydü. Zaten Alparslan'ın fotoğraflara pek merakı yoktu. Gece buluşmalarımızda telefonundan komik bir görsel göstermek için galeriye girdiğinde çok az fotoğrafı olduğunu fark etmiştim, hiçbiri de kendi fotoğrafı değildi.
Fakat bu albümde fotoğrafları vardı. Fotoğraflar kronolojik sıraya göre dizilmemişti, o nedenle ilk sayfada dört beş yıl öncesine ait bir fotoğrafı karşıma çıktı. Karanlık bir ortamdaydı, muhtemelen bir gece kulübündeydi ve iri yarı iki adamın ortasında oturuyordu. Abileri olduğunu üçünün birbirine olan benzerliğinden ve gülünce kısılan gözlerinden anlamak mümkündü. İçlerinden biri Alp'in kafasını kolunun altına kıstırmıştı, öteki ise elindeki dolu bardağı havaya kaldırmış başından aşağı boşaltmaya hazırlanıyordu. Hafiften bulanıktı fotoğraf, belli ki kahkahalarla sarsıldıkları bir anda çekilmişti.
"Nasıl da güzel gülüyorsun, pislik herif..."
Acaba bu akşam abileri de yalıya gelecek miydi? Sena tüm sülale geliyor demişti. Gerçi tüm abilerinin burada olduğunu sanmıyordum. Net bir bilgim yoktu fakat Nurcihan'ın kocasının hapiste olduğuna bahse girerdim. Gülşen'in kocasının da İzzet abiyle arası bozuktu sanırım. Geçen gün İzzet abiyi Gülşen'in ikiz oğullarını "Ulan biriniz babanıza benzemeseydiniz be!" diye azarlarken duymuştum. "Gülendam şuraya yazıyorum, bunlar da aynı Asaf iti gibi 18'e gelmeden bana postayı koyar. Kan çekiyor baksana!"
Sırıtarak diğer sayfaya geçtim. Albüm kronolojik sırayla dizilmemişti anlaşılan. Zira ikinci sayfada epey eski olduğunu tahmin ettiğim bir fotoğraf vardı. Muhtemelen doksanlı yılların başlarında çekilmişti. 17-18 yaşlarındaki yakışıklı bir gencin vesikalık resmiydi bu. Siması enteresan biçimde tanıdık gelmişti.
Alparslan'ın diğer fotoğraflarda gördüğüm abilerinden birinin gençlik fotoğrafı olmadığına emindim. Onların yaşları doksanlı yılların başında 17-18 olacak kadar büyük değildi, üstelik fotoğraftaki gencin dış görünüşü diğer Ahıskalı erkeklerinden farklıydı. Kumraldı bir kere, gözleri renkliydi ama tam rengini seçememiştim.
Diğer sayfaya geçtiğimde aynı gencin, bu kez gülerken çekilmiş bir fotoğrafını gördüm ve Ahıskalılardan olduğuna emin oldum. Kim olabilirdi ki? Yüzünün şekli Alparslan'ı andırıyordu ama kapıldığım tanıdıklık hissinin kaynağı başkaydı sanki...
Hatırlayamayacağımı anlayınca fazla üstelemedim, diğer sayfaya geçtim. Sonra diğerine. Diğerine. Ve diğerine. Her sayfada Ahıskalı ailesinin başka bir hatırası gözlerimin önüne seriliyordu. Büyük gelin Nurcihan'ın her daim suratsız olmadığını fark etmiştim. Düğün fotoğrafında, iki kalabalık ailenin ortasında dururken otuz iki diş sırıtışıyla neredeyse bizim Sümeyra'dan bile daha çok evlenme heveslisi görünüyordu. Kahkaha attım.
Bir başka fotoğrafta, şimdilerde 17-18 yaşlarında olan ikiz oğulları Yavuz ve Fatih'i yeni doğurmuş olmalıydı. Bebeklerden biri henüz tanışmadığım, tahminimce hapiste olan eşinin, Alparslan'ın Atilla abisinin kucağındaydı. Öteki bebeği ise kendi kucaklamış, bunları ben mi doğurdum dercesine şaşkın bir sevinçle kameraya bakıyordu.
Küçük gelin Gülşen'in nişan fotoğrafları vardı. Aile arasında ufak bir tören yapılmış olacak ki sadece Ahıskalılar sığabilmişti kadraja. Çekingen tebessümünün hiç değişmediğini fark ettim. Düğün fotoğraflarındaysa daha rahat görünüyordu fakat orada da Ahıskalı ailesi tarafından ablukaya alınmıştı. Fotoğrafı dikkatli inceleyince gelinle damadın önünde duran çocuklardan birinin kız kardeşi Duygu olduğunu fark ettim. Ablasının gülüşüne benzer çekingen, hafiften şaşkın bir ifade vardı yüzünde.
Nigar Hanım'ın belli ki kız isteme töreninde çekilmiş fotoğrafları vardı. Zarife Hanım'ın yüzündeki somurtkan ifadeyi görünce ufak bir kahkaha attım. Ailenin halasının görücü bulma travması buradan kaynaklanıyor olabilir miydi?
Sanırım olamazdı. Zira sonraki sayfada çok daha eskiye ait bir kız isteme fotoğrafında da halayı somurturken buldum. Alparslan'a kardeşlerinden bile çok benzeyen bir adamın yanında oturmuş, dertli gözlerle gelinle damadı izliyordu. Baktığı kişilerin kim olduğunu fark edince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. İzzet abiyle Gülendam ablanın isteme töreniydi bu! Alparslan'a benzeyen adam da babaları Bahri Bey olmalıydı.
Ve İzzet abiler... İzzet abi tepsideki kahveye uzanmıştı. Başının altından kaçamak bir bakışla Gülendam ablayı süzerken yüzünde hınzır bir ifade belirmişti. Gülendam ablanın kaşlarını hafifçe bükerek tripli bir ifade takınmaya çalıştığını, fakat gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığını fark ettim. Onları tanıdığımdan bu yana hep torun sahibi olmak için fazlaca genç durduklarını düşünmüştüm ama bu fotoğrafta ikisi de o kadar toy görünüyordu ki, torun sahibi olacak kadar uzun zamandır evli oldukları ortadaydı.
Şaşkınlıkla albümü incelerken odamın kapısı tıklatıldı. Sena'nın geldiğini anlayınca albümü panikle nevresimin altına sıkıştırdım. "Gel." dediğimde kapı yavaşça aralandı ve hiç beklemediğim biri eşikte belirdi. Küçük gelin Gülşen.
"Elifcim müsaitsen biraz konuşabilir miyiz?"
Sarsak bir tavırla başımı salladım. Böyle bir soruya başka ne cevap verilirdi ki?
Elinde kahve tepsisiyle içeri girdi ama çok fazla ilerleyemedi. Zemin kitaplarla doluydu hala. Kadının sıkıntılı bakışlarla etrafa bakındığını görünce soğuk tavrımı takınmayı unutuverdim. "Ben şunları toplayayım," diyerek yerimden fırladım. Telaşımı karşısında hafifçe gülerek tepsiyi komodine bıraktı, yanıma diz çöküp benimle beraber kitapları toplamaya başladı.
"Siz bırakın lütfen, ben hallederim."
"Canım toplayalım işte birlikte," diye itiraz etti. Sonra tekrar güldü. "Alparslan senin kitap kurdu olduğunu söylemişti ama tüm gün odada kitaplarla vakit geçirdiğini bilmiyordum."
Alparslan onlara benden mi bahsetmişti? İyi de ne ara? Bunu açıkça soramadım ama meraklı bakışlarımdan anladı galiba.
"Günde beş kere arıyor seni sormak için." dedi gülerek. "Seni arayamıyor malum... Aradığı sırada da sohbet ediyoruz işte."
Bu kez kendimi tutamadım. "Beni niye arayamıyor?"
"Söylemedi mi sana?" diye şaşırdı. "Telefonlarımız dinleniyor güzelim. Yani kesin değil ama büyük ihtimalle öyle. O yüzden ailedeki herkesin iki ayrı cep telefonu var. Bir tanesi normal, dinlenebilen telefon. Öteki ise yurtdışındaki bir operatörden alınan hatların takılı olduğu dinlenemeyen telefon."
"Yabancı hatlar dinlenemiyor mu?"
"Bilmiyorum, o işlerle Alparslan ilgileniyor." dedi cebinden bir kutu çıkararak. "Senin telefonunu da bugün ayarlamış, az önce Ufuk getirdi."
Sevindirik görünmemek için ekstra çaba harcayarak kutuyu alıp kapağını açtım. İçinde kapalı bir telefon, şarj aleti ve bir de minik bir zarf vardı. Telefonu şarja takmam gerektiğini anlamıştım, o yüzden onu kutuyla birlikte kenara koyup zarfın içindeki kağıdı çıkardım. Alparslan'ın el yazısını görünce kalp atışlarım hızlanmaya başladı. Acaba şimdi okumasa mıydım? Özel bir şeyler yazıyorsa yüz ifademi kontrol edemeyebilirdim.
Başımın altından Gülşen Hanım'a kaçamak bir bakış attığımda benimle ilgilenmediğini gördüm. Telefonundan bir şeylere bakıyordu, belli ki notu okurken rahatsız etmek istememişti. Merakım baskın gelince katlanmış kağıdı açıp okumaya başladım. Kalbim ağzımda atıyordu sanki.
"Telefonu sadece rehberdeki numaraları aramak için kullanabilirsin.
Tüm yazışma ve aramaları WhatsApp üzerinden yapacaksın.
VPN'i asla kapatmayacaksın, konum değiştirmeyeceksin.
Bluetooth, konum, NPC özelliklerini açmayacaksın.
Telefonu alır almaz şarja tak, bataryası boş.
Erkenden uyuma, gece arayacağım."
"Emredersin komutanım." diye söylendim kendi kendime. Hayvan... Gece çok beklerdi telefonu açmamı. Suratımı asıp kağıdı tekrar zarfa koyarken Gülşen Hanım'ın gülmemek için kendini zor tuttuğunu fark ettim. Off, söylediğim şeyi duymuştu!
"Aa bu albüm burada mıymış?"
Harika. Şimdi de albümü görmüştü. Kitapları toplamak için ayağa fırladığımda nevresim sıyrılmış olmalıydı, fotoğraf albümü açık bir şekilde duruyordu. Kadının yatağa doğru ilerlediğini görünce "Ben de tesadüfen buldum." diyerek açıklamaya çalıştım. "Odayı kurcalamıyordum tabi, albüm yatağın altına sıkışmış—"
"Elifcim oda senin, o nasıl söz?" dedi ayıplar gibi bir sesle. Sonra yatağın yanına, halının üstüne oturup albümü kucağına aldı. Kadının yerde bağdaş kurduğunu görünce ister istemez mahcup oldum.
"Şöyle yatağa otursaydınız."
Elimde değildi, soğuk ve mesafeli tavrımı uzun süreli olarak muhafaza edemiyordum. Yorucu bir şeydi insanlara karşı kırıcı olmak. Sürekli bir şeyleri yanlış yapıyorlar mı diye gözetmek, edilen her lafı buna cevaben güzel bir ayar verebilir miyim diye ölçüp tartmak, ayarsız bir laf ettiklerinde bundan rahatsızlık duymasam da söyleyeni utandırmak için kınayan bakışlarla karşılamak gerekiyordu. Ben bunları yapmayı sürekli hatırlayamazdım ki. Bir iki defa yapıp üçüncüsünde unuturdum.
Ne mal olduğumu bildiğim için ailedekilerle aynı ortamda çok uzun süreli vakit geçirmemeye çalışıyordum. Böylelikle mesafeli biri olduğum anlaşılmış oluyordu ama yüzümü hiç göstermezsem onlardan korkup ödlek gibi saklandığımı düşünebilirlerdi. O yüzden ara sıra kafamı siperden çıkarıp alt kata inerek hızlıca birkaç çirkeflik yapıyor, cephanem azalmaya başlayınca da yapacak işlerim var diyerek koştur koştur yukarı kaçıyordum.
Evet, bundan sonra ben de önüme geleni ezip acımasız olacağım düsturuyla çıktığım yolda geldiğim nokta buydu; evdekiler gerçek yüzümü görür de karanlık imajım sarsılır diye odadan dışarı çıkmıyordum.
"Yok böyle daha rahat," diye sırıttı Gülşen Hanım. "Hadi kahveleri al da gel, birlikte albüme bakalım."
Kahve tepsisini alıp süklüm püklüm kadının peşine takıldım. Yerde otururken hakikaten de rahat görünüyordu. Güzel bir kadın olduğunu inkar edemezdim. Otuzlu yaşların ortalarında olmalıydı. Kısa boylu sayılmazdı ama minyon tipliydi. Oval bir yüzü, açık mavi gözleri, koyu kahve saçları vardı. Ailenin kadınlarının genel itibarıyla açık giyinmekten gocunmadığını fark etmiştim ama küçük gelin Gülşen'in tarzı daha sadeydi. Bugün bilekten bir karış yukarıda biten açık mavi keten bir pantolonla açık yakalı salaş bir kazak giymişti üzerine.
Bense yatak kıyafetleriyle oturuyordum hala. Kadına ayıp olmasın diye tepsiyi bıraktıktan sonra gardrobun önünde duran temiz çamaşır sepetinin yanına diz çöktüm. Tüm giysilerim bu kadar olduğu için aradığımı bulmam uzun sürmedi. Gülendam ablanın biz dağ evindeyken yolladığı kıyafet çantasından çıkan uzun fermuarlı bir hırka. Kumaşı çok inceydi ama boyu diz hizasında bittiği için fermuarı çekince gecelik elbise olarak kullanabiliyordum.
"Kıyafet problemin var, değil mi?" dediğini duydum Gülşen Hanım'ın. Beni izlerken mahcup bir tavırla dudağını bükmüştü. "Anlaşılan bunu da gözden kaçırmışız."
"Yo hayır, kirlide giysilerim." diyerek ona doğru yürüdüm yeniden. Yere diz çöküp yanına otururken ikna olmadığı belliydi ama başka ne desem bilememiştim. Kısa bir sessizlik oluştu aramızda. Kadının konuşmaya niyetli olduğunu görünce gerilmeye başlamıştım. Bana ne soracaktı ki? Çiftlikteki hayatımla ilgili sorular sorarsa ne anlatacaktım? İnsanların samimi bir merak duymaksızın, açığımı ararcasına geçmişimi didiklemesinden, hayatımı sorguya çekmesinden yorulmuştum artık.
"Bana sormak istediğin bir şey yok mu?"
"Hm?" dedim başımı kaldırıp.
"Aileye yeni girdin, hiçbirimizi tanımıyorsun." dedi kahvesinden bir yudum alarak. "İlla ki bizimle ilgili merak ettiğin, öğrenmek istediğim şeyler vardır. Hiçbir şey sormayacak mısın?"
"Ben mi size sorayım?"
Onların beni sorguya çekeceğini sanarken, benim onları sorguya çekmemi beklemesi garibime gitmişti.
"Eh, ailedeki ortama yabancı olan sensin. Bizi tanımazsan nasıl davranacağını bilemezsin, ki bilemiyorsun da gördüğüm kadarıyla. Tabi bunda bizim de suçumuz var."
"Estağfurullah." diye mırıldandım. Kendimi huzursuz hissediyordum. Yalıya geldiğim günden bu yana ustalıkla muhafaza ettiğim soğuk tavrım elimden kayıp gidiyordu. Nezakete karşı hala kayıtsız kalamadığımı fark etmiştim. Öte yandan, eskisi gibi coşkulu bir karşılık da veremiyordum.
İntihar etmezden evvel hayattaki birçok şeye karşı minnet duyardım. Bir nebze anlayış içeren her davranış, ufak tefek nezaket kırıntıları, göz göze geldiğim bir insanın beni yok saymak yerine gülümsemesi, hatta bana zarar veren birinin hissettiği mahcubiyet bile minnet hisleri uyandırırdı içimde. Gördüğüm iyilikleri asla karşılıksız bırakmamak, teşekkür üstüne teşekkür ederek mahcup olmak, karşı tarafı bana yaptığı iyiliğin ona hiçbir şey kaybettirmediğine ikna edene değin çabalamak gibi huylarım vardı. Geçmişte bunların ruhumun güzelliğinden kaynaklanan erdemler olduğunu sanırdım. Lakin intihar ettiğim gün, karakterim sandığım birçok şeyin değersizlik hissinin tezahürleri olduğunu anlamıştım. Kendini hiçbir şeye layık görememekti bu, tek başına ve sadece var oluşunla sevgiyi hak edebileceğine inanmamaktı. Sevilmeye çalışırken yok olmaktı.
"Öyle deme, biz sana haksızlık ettik." dedi nazikçe. "Yalıya geldiğin gün duydukların... Çok çirkin şeylerdi Elif."
Değildi. Evet, nahoş şeylerdi ama abarttığı kadar çirkin şeyler söylememişlerdi hakkımda. Çiftlikte o sözlerin bin beterini rutin olarak işitiyordum.
"Sorun değil." dedim bir kez daha. "Benim tavrımın o gün duyduklarımla ilgisi yok Gülşen Hanım. Siz bana kucak açmış olsaydınız da mesafeli davranacaktım. Bu aile tarafından benimsenmek gibi bir niyetim hiç olmadı benim."
"Çünkü kendi ailen seni benimsememişti." diye mırıldandı. "Sen de bu kez erken davranıp araya mesafe koyarak bize seni benimseme konusunda seçenek bırakmamak istedin. Haksız mıyım?"
Hafifçe tebessüm ettim. "Gülendam abla mı söyledi bunları?"
"Hayır, o seninle ilgili hiçbir şey söylemiyor bize," diyerek beni şaşırttı. "Aşağıdaki tartışmayı duyunca da bir şey söylemedi. İzzet abim başlarda müdahale etmeye çalışıyordu, babaannen için mevlit okutmamızı o istemişti. Ama sanırım Gülendam abla onunla konuşmuş, o olaydan sonra bize hiç karışmadı. Sebebini bilmiyoruz ama ikisi de sana karşı çok mahcup gibiler."
Bunun ben de farkındaydım. Eskiden olsa bunu bile bile mesafeli davranmaya devam edemezdim, gönlüm kırgın olsa bile şımarıklık yapıyor olmamak için affederdim. Şimdiyse elimden bir şey gelmiyordu. Zamanla, azar azar değişiyordu hislerim. Gülendam ablaya olan kırgınlığım yavaş yavaş geçmişti mesela. Çiftlikten ayrılırken benimle birlikte ağlaması, pişman olması, samimi bir üzüntü duyması da önemliydi ama onu affetmemdeki en büyük etken İstanbul'a geldikten sonraki tavırlarıydı. Eskisi gibi değildi Gülendam abla. Alparslan'la yuva kurmamızı hala istiyordu ama bize karışmıyordu, aramızı düzeltmek için oyunlar çevirmiyordu. Bu sabah Alparslan'ın kapısına geldiklerinde ağladığını duymuştum, söylediklerinden de onun benim intihar etmemden endişelendiğini anlamıştım. Bu endişesine rağmen sırrımı kimseye anlatmaması benim için vereceği tüm sözlerden değerliydi. Odadan dışarı fırlarken "Şu saatten sonra evlilik mevlilik yok." diye bağırdığını duymuştum. "Sen o kızı şimdiden aldatıyorsan evlendikten sonra neler yaparsın!"
Bunlar da onu tamamen affetmemi sağlayan sözler olmuştu.
"Dediğim gibi, bizlerle ilgili bir şey öğrenmek istersen sorabilirsin." diye devam etti Gülşen Hanım. "Emin değilim ama bazen çok izole kalıyormuşsun gibi hissediyorum. Dün Nurcihan abla sana nasıl bir aileye gelin geldiğinin farkında değilsin derken çok da haksız değildi. Tabi onun üslubu biraz serttir, ama genelde pek yanılmaz."
Tartışmaya girmek istemiyordum. Onların ailesine dahil olmak istemeyişimi tavır koymak gibi algılıyorlardı, düğünden sonra çekip gideceğimi bilmedikleri için bu konudaki ciddiyetimi izah edemezdim. Mevzuyu uzatmamak için "Peki Gülşen Hanım," diyerek başımı eğdim hafifçe. "Merak ettiğim bir şey olursa soracağım."
Sanırım o da uzatmak istemediğimi anladı. Hafifçe başını sallayıp bakışlarını yeniden fotoğraf albümüne çevirdi. Sayfayı çevirdiğinde yüzünde sevecen bir tebessüm belirdiğini gördüm.
"Ah, düğün fotoğrafımız burada da varmış."
Az evvel baktığım sayfayı açmıştı, kendi düğün fotoğrafına bakıyordu.
"On beş yıl olmuş..." diye mırıldandı. "Zaman su gibi akıp geçiyor."
"Kaç yaşında evlenmiştiniz ki?"
"Düğünü mü soruyorsun, yoksa evliliği mi?" dedi düşünceli bir tavırla. "Bu fotoğraf düğüne ait, burada yirmi yaşına gireli bir iki ay olmuştu. Evlilik için de yirmi iki diyebiliriz sanırım, onun çok net bir tarihi yok."
Aslında kurcalamayacaktım ama merakıma yenik düştüm. "Nasıl yani?"
"Bizim evliliğimiz biraz enteresan oldu." diye sırıttı. "Gerçi Asaf da enteresan bir adamdır, Alparslan sana hiç bahsetti mi bilmiyorum ama..."
"Biraz bahsetmişti. Avcılığa ilgisi olduğunu, üniversite yıllarında çevreci eylemlere karıştığını anlattı."
"Evet öyleymiş, öğrenince ben de çok şaşırmıştım." diyerek kahkaha attı. "Biz tanıştığımızda çiçeği burnunda bir avukattı, yirmi dördüne yeni girmişti. Dışarıdan görsen muhallebi çocuğu derdin, öyle efendi bir duruşu vardı. Bir de çok mesafeliydi tabi, tıpkı senin gibi aylarca Gülşen Hanım diyip durmuştu bana."
Şaşırmadan edemedim. Alparslan bana abisinin deli dolu yönlerinden bahsetmişti hep. 'Ava çıktığında yakaladığı hayvanları öldürmeye kıyamaz ama sıra insanlara gelince pek sabırlı değildir, tepesi atarsa çekip sıkar.' diye tasvir etmişti. Böyle bir adamın mesleğinin avukatlık olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
"Nerede tanıştınız ki?"
"Onların mekanında." dedi Gülşen Hanım. "Tabi ben onun kim olduğunu bilmiyordum, zaten garsonluğa başlayalı bir ay falan olmuştu. Gündüzleri derslere gidiyor, okul çıkışı da doğruca mekana gelip müşteriler gelmeye başlayana kadar bar kısmında ders çalışıyordum. Şimdi dönüp bakınca cahil cesareti gibi geliyor gözüme."
"Garsonluk mu yapıyordunuz?" gibi saçma bir tepki verdim. Sonra utanıp telafi etmeye çalıştım. "Yani bence gurur duyulacak bir şey, sonuçta emeğinizle para kazanıyormuşsunuz. Neden cahil cesareti olsun ki?"
"Gece kulübünde çalışıyordum çünkü." dedi nazikçe. Sonra gözünün ucuyla manidar bir bakış attı bana. "Ailesiz insan nasıl görünür iyi bilirim Elif. Dışarıdan belli olmaz sanıyorsun ama saklamaya çalıştıkça ikaz ışıkları gibi yanıp sönüyor kimsesizlik. İlla ki beni de görenler olmuştur. On dokuz yaşında bir genç kız, yetimhaneden çıkmış, bir de gece kulübünde çalışıyor... Duygu'nun velayetini almayı öylesine kafama koymuştum ki, para biriktirip ev tutacağım diye çalıştığım yerin güvenli olup olmamasına aldırmıyordum bile. İnsan gençken tırnağına taş değse bu saatten sonra bana kimse bir şey yapamaz diye asıp kesiyor."
Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemedim. Bu ailedeki gelinlerden birinin böyle bir hikayesi olabileceği aklıma gelmezdi. Hepsi yaşadıkları hayata öylesine uyum sağlamış görünüyordu ki, sanki ezelden beri bu ailenin bir parçasıydılar. Fakat bir şeyler söylemem gerekiyordu. Çok üzgünüm diyemezdim, dünyanın en klişe teselli cümlesiydi. Ama şimdi kocaman bir aileniz, eşiniz ve çocuklarınız var falan da diyemezdim, korkunç bir duyarsızlık olurdu.
"Afedersin, bir anda fazla yüklendim sanırım." dediğini duydum kadının. "Hadi diğer fotoğraflara bakalım."
"Hayır, lütfen devam edin." dedim kendimi toplayıp. "Şaşırdım sadece... Ama anlatmak sizin için sorun olmazsa hikayenizi dinlemek isterim."
Muzip bir tavırla göz kırptı. "Kahveni içersen neden olmasın?"
Lafını ikiletmeyip ılımış kahveden bir yudum aldım. Yüzünde sevimli bir tebessümle anlatmaya devam etti.
"Gece kulüpleri pek ideal çalışma ortamları sayılmaz. İçince sapıtanlar oluyordu haliyle. Laf atanları, ufak tefek tacizleri görmezden geliyordum. Asaf da mekanın düzenli müşterilerinden biriydi, daha doğrusu ben müşteri sanıyordum onu. Bir köşede arkadaşlarıyla oturup kendi halinde takılırdı, çok efendi insanlar oldukları için tüm garsonlar o grubu severdik. Yani şimdi yalan yok, ara sıra süzüyordum ama başını kaldırıp bakmazdı eşek. Zaten ben de pek romantizm havasında değildim, geçim kaygısı her şeyin önüne geçiyor bilirsin."
Aslında bilmiyordum. Hissettiği yalnızlığı ve öfkeyi az çok anlayabiliyordum ama hikayesinin geri kalanı bir roman gibi geliyordu. Çiftlikte çok şey yaşamış olabilirdim ama hiç maddi zorluk çekmemiştim ben. Manevi olarak yalnızdım ama etrafım hep insanlarla doluydu. Gülşen Hanım'ın gencecik yaşta yaşadığı ekonomik zorluklara, geçim kaygısına ve bunların sebep olduğu gözü kara cesaretine yabancıydım. Kendi koşullarımdan ötürü utanca kapıldım birden.
"Bir gün mekanın işletmecisi çağırdı odasına. Tekin bir tip değildi zaten. İleri gitmeye çalışınca kafasında şişe kırdım. Adam iyice köpürdü ama cesareti kırıldı sanırım, ağzımın üstüne iki tane geçirip kapının önüne koydu beni. Çantam, kitaplarım içeride kalmıştı, onları da alamadım. Gecenin bir vakti ağlaya ağlaya yola koyuldum. Üzüntüden değil ama, öfkeden ağlıyorum. Bir yandan da gelişigüzel saydırıyorum, ben o güne dek öyle küfürler bildiğimi bilmezdim."
Bu konudaki hislerini anlayabilirdim işte. Bu ülkede yaşayan her kadın tacizci erkeklerin rezil zihniyetini, tacize uğramanın hissettirdiği çaresizliği ve bu çaresizliğin sebep olduğu korkunç öfkeyi iyi bilirdi.
"Polise gitmiş miydiniz?"
"Gidemezdim ki. Yurtta kalıyordum o dönem. Kulübe gidebilmek için geceleri gizlice kaçıyordum, birkaç kez de yakayı ele vermiştim. Anlayacağın zaten atılmanın eşiğindeydim, polise gidersem yurt yönetiminin haberi olur diye korkuyordum. O gece Asaf beni bulmasaydı yürüyerek şehrin öbür ucuna kadar giderdim herhalde."
"Sizi nasıl buldu ki?"
"Aramış." dedi kahvesinden bir yudum alıp. "Mekandayken başını kaldırıp bakmıyor sanıyordum ama meğerse tanıyormuş beni. Mekan zaten onların, biliyorsun. O gece gidip de beni göremeyince nerede olduğumu sormuş, garsonlar da olanları anlatmışlar. Arabaya atlayıp peşime düşmüş. Tabi benim bundan haberim yoktu, gecenin ikisinde ıssız yolda bir arabanın peşimden geldiğini görünce kaçmaya çalışmıştım. Yaklaşık bir saati de ormanlık arazide kovalamacayla geçirdik."
"Ama sonunda yakaladı?"
Başını salladı. "Asaf iyi avcıdır. Avına kıyamaz, orası ayrı."
Kendimi tutamayıp güldüm. Yaşadığı olayın bir felakete dönüşmemesi beni rahatlatmıştı. Üstelik ikisinin hikayesi ilgimi çekmişti, anlattıklarını dinlemek ilginç bir aşk romanı okuyormuşum gibi hissettiriyordu. Bir şey olacak da yarısında anlatmayı kesecek diye korkuyordum.
"Sonra ne oldu peki?"
"Biraz itiş kakış." diyerek omuz silkti. "En sonunda beni ikna edip arabasına bindirdi. Hastaneye gidip yüzüme pansuman yaptırdık, oradan da yurda götürdü. Zaten sabah olmak üzereydi ama içeri giremedim. Bu son kaçış hadisesi bardağı taşırmış sanırım, yurt müdiresi adamın birinin sabaha karşı beni arabayla getirdiğini görünce on dakika içinde evrakları hazırlatıp elime tutuşturdu. Sonra da odaya çıkıp valizlerimi topladım ve yurttan atıldım."
"Asaf abi bir şey yapmadı mı?"
Abi dediğimi fark edince bir garip oldum ama düzeltmeye gerek duymadım. Başka ne diyecektim ki? Adamla henüz tanışmamıştım bile, ailenin diğer üyelerine tepki amaçlı Bey, Hanım diye hitap ediyordum fakat Alparslan'ın öteki abileriyle bir sorunum yoktu.
"Ben onun beni bıraktıktan sonra gittiğini sanıyordum." dedi Gülşen Hanım. "Meğer avukatlık yeteneklerini konuşturarak müdireyi ikna etmeye çalışıyormuş. Yapamamış tabi. Elimde valizlerle yurttan çıktığımda kapının önünde bekliyordu. Beni görünce sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi 'Valizleri ben alayım.' dedi. Sonra da güldü. 'Üzülmeyin Gülşen Hanım, hepsini hallederiz.' Sakin tavrı karşısında iyice küplere binmiştim."
Eşinin sözlerini sesini kalınlaştırıp onu taklit ederek söylemişti. Sahneyi hayal edince dayanamayıp kıkırdamaya başladım. Bu hayatta aşk hikayeleri okumaktan daha çok sevdiğim bir şey varsa, o da aşk hikayeleri dinlemekti.
"Bazen ben de Alparslan'ın tavırlarına sinir oluyorum." diye itiraf ettim. "Belirli prensiplerden şaşmayan, sert ve köşeli çizgilere sahip, çok yalın ve katı bir mantık var kafasında. O mantığa girince etrafa emirler yağdırmaya başlıyor. Biz de kavga ediyoruz."
"Mesleki deformasyon." diye iç çekti. "Ama senin onun bu yönlerini tanımana çok sevindim. Ailesi dışındakilere kendini pek açmaz Alparslan, insanlar onu genelde hovardanın teki sanır."
Alparslan mı hovardaydı? Açıkçası birilerinin onun hakkında böyle bir yargıya varabilmesi bile bana imkansız geliyordu. Her sabah aynı saatte uyanan, her gün tıraş olup egzersiz yapan, etrafındaki her şeyi kontrol etmeye çalışan manyağın tekiydi. Mersin'de lunaparka gittiğimiz gün Ayşe'nin peşine bile koruma takmıştı. Magazinde onunla ilgili çıkan haberleri tanışmadan önce de biliyordum ama tanıştıktan sonra onun bir mekanda dağıtırken bile o akşam kaç kadeh içeceğini, kaç saat eğleneceğini ve geceyi nerede bitireceğini bile planlayarak dışarı çıktığına emin olmuştum. Bunların mühendislikten kaynaklı mesleki deformasyonlar olduğunu hiç sanmıyordum.
"İçinizi ferah tutun, ben evleneceğim adamı gayet iyi tanıyorum." dedim gülerek. "Ama şimdi sizin hikayenize devam edelim. En son Asaf abinin sizi yurdun önünde beklediğini söylemiştiniz."
"Yine itiş kakış yaşadık." diyerek sırıttı. "Aslında itiş kakış denemez çünkü tek taraflı oluyordu. Asaf kolay kolay öfkelenmez."
"Alparslan Asaf abisinin üniversiteyi bitirene kadar aileye kök söktürdüğünü söylemişti."
"Evet, öyleymiş ama sonra durulmuş." dedi başını sallayarak. "Tanıştığımızda ben alabildiğine hırçındım, Asaf da tam aksine sessiz sakin bir adamdı. Onunla tartışamazsın bile, çileden çıkmadıkça avukat üslubunu bozmaz. Diyorum ya sana, onun eli silahlı biri olabileceği aklıma bile gelmemişti. Öğrendiğimde de aşık olmuştum çoktan."
Ellerimi çeneme yaslayıp hülyalı bakışlarla sordum. "İlk görüşte mi aşık oldunuuz?"
Cümlenin sonunu uzatarak söylediğimi fark edince utandım. Alparslan haklıydı, ben bir sosyal kelebektim. Çiftlikte kapalı kaldığım için kendimi asosyal bir kitap kurdu olduğuma inandırmıştım ama bayılıyordum insanlarla iletişim halinde olmaya. Bir şeyler paylaşmak, bağ kurmak, arkadaş edinmek benim için önlenemez dürtüler gibiydi. Bu tespitleri yaptığında doğal olarak ona karşı çıkmıştım fakat çiftlikten ayrıldıktan sonra yavaş yavaş haklı olduğunu görüyordum.
Gülşen Hanım hevesli halim karşısında ufak bir kahkaha attı.
"Hayır, ilk görüşte aşık olmadık." dedi neşeyle. "O gün yurttan atılınca bana kalacak bir yer ayarlamak istedi. Başta kabul etmedim ama çalıştığım mekanın ailesine ait olduğunu, başıma gelenlerden ötürü kendini sorumlu hissettiğini söyleyince bir yurt ayarlaması şartıyla tamam dedim. Ev ya da apart tutmasını kabul edemezdim, doğru gelmiyordu. O da yurt ayarlayana dek kalmam için beni yalıya getirdi."
Ağzım açık kaldı. "Buraya, ailesinin yanına mı?"
"İnan, eve geldiğimizde ben de senin gibi tepki vermiştim." diyerek güldü. "Bir de tedirgin hissediyordum. Neticede hiç tanımadığım insanlar, üstelik epey de kalabalıklar. Yabancı olduğun bir ortama girmek kolay değil. Hele o ilk tanışma anı..."
"Tüm gözler üzerine dikilir." diye mırıldandım ufak bir tebessümle. "Herkes seni bakışlarıyla ölçüp tartmaya başlar. Sonra da sorularıyla... Tanımak istedikleri için değil de, açığını bulmaya çalışır gibi sorguya çekerler. Berbat bir his."
Gülşen Hanım'ın iç çektiğini duydum. Bir an kendimi açmamdan cesaret alıp buraya geldiğin gün öyle mi hissettin, çiftlikte mi yaşadın bunu, çiftliğe sonradan mı gittin gibisinden şeyler soracağını sandım ama sormadı.
"Evet, ben de bundan çekinmiştim ama pek bir şey sormadılar." dedi düşünceli bir tavırla. "Muhtemelen ben üst katta uyurken kendi aralarında konuşmuşlardır. Ben o konuşmaya kulak misafiri olacak kadar talihsiz değildim." Başının altından mahcup bir bakış attı bana. Şükürler olsun ki konuyu tekrar açmadı. "Neyse, o gün buraya geldim işte. Birkaç ay sonra düğünümüz oldu, yaklaşık iki yıl sonra da gerçekten evlendik."
Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. "Nasıl düğününüz oldu? Asaf abi size yurt ayarlamadı mı? Ayrıca gerçekten evlenmediyseniz neden düğün yapıp nikah kıydınız ki? Yani, yirmi yaşındayken düğünümüz oldu ama evlendiğimde yirmi iki yaşındaydım demiştiniz de..."
"Evet, arada epey olaylar yaşadık." dedi fotoğraf albümünün sayfasını çevirirken. "İki yıl boyunca o kendi evindeydi. Ben de burada yaşıyordum, bir yandan da okuluma devam ediyordum. Başımızdan o kadar çok şey geçti ki—" Cümlesi sekteye uğradı, açtığı sayfadaki fotoğrafa bakarak ufak bir kahkaha attı. "Yok artık, bunlar da buradaymış. Gülendam abla yapmış yine yapacağını... Bu fotoğrafları attım demişti ama gizlice saklamış baksana."
Sızlanmamak için kendimi zor tuttum. Fotoğraf falan umurumda değildi, şu an sadece Asaf Gülşen hikayesinin devamını öğrenmek istiyordum. Gerçi kadının benim nasıl azılı bir kitap kurdu olduğumdan haberi yoktu. Devam etmekte olan kitap serilerinin, final yapmamış wattpad hikayelerinin ve spinoffları yazılmakta olan fantastik evrenlerin talihsiz yazarları beni iyi bilirdi, mesela George R.R. Martin'in spam kutusunda oldukça kirli bir mail geçmişim vardı.
Kabalık olmasın diye albüme kısa, üstünkörü bir bakış attım. Zerre ilgimi çekmemişti. Açık sayfadaki fotoğraflar onlara bile ait değildi. Ordu mensubu bir genç vardı sayfalarda, aklım hala tanışma hikayelerinde olduğu için doğru düzgün bakmadan başımı kaldırıp Gülşen Hanım'a döndüm.
Sonra duraksadım.
Doğru görüp görmediğimden emin olmak için başımı tekrar eğdim. Bakışlarımı fotoğraflara çevirdiğimde kalbim sıkışır gibi oldu. Zihnim binbir düşünceyle sarsılmaya başlamıştı. Hiçbir şey söylemeden öne uzandım, albümü kadının kucağından çekip kollarımın arasına aldım.
Albümün açık sayfasında ve sonraki birkaç sayfayı dolduran tüm fotoğraflarda ordu mensubu bir genç vardı. Farklı askeri üniformalar içinde, farklı mekanlarda, kışlada, açık havada, uçakların bulunduğu bir hangarda, yanında başka üniformalı gençlerle, yüzünde hiç görmediğim hayat dolu bir neşeyle ve gülerken kısılan gözleriyle albümün sayfalarını kaplamıştı. Onunla hiç tanışmamıştık, bugüne dek varlığından bile haberim yoktu ama şaşkınlıktan donakalmış halde albüme bakarken bir yabancı olmadığını da biliyordum.
Alparslan'dı bu. Ve belli ki ben onu hiç tanımıyordum.
-*-
Bölüm bitti. Şu an ben de bitik vaziyetteyim. Gelecekte bunu okuyanlar sebebini anlamayacaktır ama şu an bölümü yollamamı bekleyen okuyucular stres, panik ve yorgunluğumun boyutundan az çok haberdarlar. Veya ben şu anki ruh halimin bir şekilde okuyucular tarafından görülebildiği yanılgısına düşmüş durumdayım.
Bilmiyorum. Bu notu kırk dakika önce yazmaya başladığımı düşünürsek galiba şu an cidden kilitlenip kaldım. Saat 01:03 olmuş. Neyse tamam, yollayacağım şimdi. Nolur burada şifre falan aramayın, içimi döktüm sadece aşırı stresten infilak etmek üzereyim ahsjsj.
Umarım bölümü sevmişsinizdir. Yazmayı yeni bitirdiğim için şu an olay akışını bir bütün olarak algılayamıyorum, okuyucu gözüyle bakıldığında nasıl göründüğüne dair en ufak bir fikrim yok.
03.04.2023, 06:41 editi: İmla kontrollerini yaptım, partları gözden geçirdim ve sanırım artık uyumaya gidebilirim. Benim bu bölümle işim bitti sevgili okuyucu, bundan sonrası senindir. Buraya hangi tarihte geldiğini bilmem olanaksız ama dilerim ki geleceğin belirsiz, sislerle dolu ve göremediğim o noktasında bölümü keyifli okuyorsundur.
Sevgiyle ve sağlıcakla kal,
Nilf Trismegistus.
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro