Bölüm 3 - Öfke
DMS'yi seneler önce kurgulamıştım ama bu hikaye yeni bildiğiniz üzere. Dolayısıyla ilk bölümleri atlatana kadar bazı yerleri, örneğin akrabalık ilişkileri gibi, değiştirebilirim. Takılmayın derim, sevgilerle.
Not: Bölümün adı böyle çünkü şu an yoldayım ve otovüste atıyorum bb
✧ ══════ • ♡ • ══════ ✧
Bölüm şarkısı: Gökcan Sanlıman - Yaşım Tutmuyor
Sözümü tuttum.
Gerçekten de o günden sonra hiç muhatap olmadım kızla. Zaten çoğu zaman ortalıkta olmuyordu. Bazı sabahlar onu ormana dalıp kaybolurken görüyordum. Akşamlarıysa babaannesinin evinin bahçesinde kitap okuyordu. Daha doğrusu bahçedeki çardağın içinde... Çardağın üzerinden sarkan asma yaprakları nedeniyle yüzünü genelde göremiyordum ama gece geç saatlere kadar orada oturduğunu biliyordum. Ev müştemilatın karşısında olduğu için camın önünden geçerken ister istemez gözüm takılıyordu.
Sahi, ne bok yemeye orada kitap okuyordu ki? Ne kadar nemrut bir şey olduğunu bilmesem kuyruk salladığını düşünecektim. Zira Munise Teyze'nin evi de tıpkı müştemilat gibi diğer evlere uzaktı. Koskoca çiftlikte yer kalmamış gibi her gece penceremin önünde kitap okumasına anlam veremiyordum.
Gerçi umurumda da değildi, zira esmer güzeller tarafından kuşatılmış haldeydim. Herhangi bir çaba harcamama bile gerek kalmıyordu, ortancayla büyük kız birbirleriyle rekabet halinde oldukları için bir yolunu bulup yanımda bitmeyi başarıyorlardı zaten. Küçük olan esmerse ilk birkaç gün göz süzmüş ancak sonra her ne olduysa benden uzaklaşmıştı. Açıkçası ben de peşine düşmemiştim, kızlarla olan münasebetim etki tepki prensibi çerçevesindeydi. Onlar ne kadar gelirse, ben o kadar gidiyordum. Bu yüzden de dört numaranın yakınına bile yaklaşmıyordum.
"Alparslan Bey, bundan da alır mıydınız?"
Elindeki tabağı bana doğru uzatan kıza bakarken neyi almamı söylediğinden emin olamamıştım. Tabaktaki yaprak sarmasını mı? Yoksa bluzunun geniş yakasından alenen görünen memeleri mi? Yüzündeki talepkar sırıtış kafa karıştırıcıydı. Hele ki babasının iki sandalye ötemizde oturduğunu düşünürsek... Gerçi Şevket amcanın yobazlığı genelde dört numarayla sınırlı kalıyordu. Geçen akşamdan sonra en küçük kızın bahçede ailece yenen akşam yemeklerine katılmadığını fark etmiştim. Umrumda olduğundan değildi ama benim yüzümden kül kedisi gibi mutfakta yemek yemesini de istemezdim.
"Alparslan sarma sevmez kızım, sen o tabağı da bize ver."
Abimin olaya el koymasıyla birlikte kız toparlandı ve memeleriyle birlikte benden uzaklaştı. Henüz isimlerini ezberleyememiştim, kızlar sahiden de birbirine benziyordu. Bununla birlikte üçünün güzelliği de tahminlerimin ötesindeydi. Ve bana kalırsa bu yeterliydi.
"Ee Alparslan, sen ne işle uğraşıyorsun bakalım?"
Abime yandan bir bakış attım. Bunun anlamı açıktı; gerçeği mi söyleyeyim, yoksa yine legal portre mi çiziyoruz?
"Mekanları ona devrettim." diyerek benim yerime kankasına cevap verdi. "Bu yaşa kadar uğraştım, bundan sonra yan gelip yatacağım."
Yan gelip yatmak; silah sevkiyatı.
Aslında silah kaçakçılığının amiral gemisi Bayraktarlardı. Dündar Bayraktar'sa bu geminin ana kaptanlığını yapıyordu. Fakat yeraltı dünyası baş aşağı uzanan bir ağaç gibiydi. En ince ve çabuk kırılan dallar sokak çeteleri olurdu, onları İstanbul'un mıntıka liderleri izliyordu. Ülke genelindeyse yedi ayrı bölge vardı. Fakat bu işlerin merkezi olduğu ve ülke nüfusunun dörtte birini barındırdığı için İstanbul başlı başına bir bölgeydi. Ve her biri bir ağacın en kalın dalları olan bu bölgeler Dündar Bayraktar'a, yani ağacın gövdesine bağlanıyordu. Ahıskalılar o ağacın İstanbul dalıydı işte. Bunun yanı sıra ağacı besleyen istihbarat, emniyet, siyaset ve iş dünyası kolları da vardı.
Bizim aile de kendi içinde bir ağaçtı aslında. Yeraltında abim, yer üstünde ben vardım. Silah sevkiyat işleriyle doğrudan o ilgileniyordu, gece mekanları ise bendeydi. Tertemiz bir iş olduğunu söyleyemezdim ama kaçakçılık işi kadar da illegal değildi. Gerçi bana kalsa mühendislik yapmayı tercih ederdim. Fakat ne yazık ki doğduğumuz aileyi seçemiyorduk, Ozan'ın gerçek olduğunu sandığı o aileden bağımsız normal bir hayat mümkün değildi. Ya onun gibi kaçıp eninde sonunda tepemde patlayacak sahte bir hayat sürecek, ya da kalıp bizim geminin rotasını legal sulara çekmeye çalışacaktım. Tıpkı babamın yaptığı gibi...
"Kızlar, siz neler yapıyorsunuz peki?" dediğini duydum abimin. "İş, kariyer olayları var mı?"
Kızlardan ikisi kikirdeyerek konuşmaya başladı. Benden bir yaş küçük olan en büyük kız, Mehtap, üniversitede PDR okumuştu fakat çalışmıyordu. Sümeyra isimli ortancanın Sınıf Öğretmenliği bitirdiğini ama babaları zorunlu hizmette başka şehre gitmesine izin vermeyeceği için evde oturduğunu öğrenmiştim. Üç esmerin en küçüğü olan Ayşe isimli suratsız kız ise Endüstri Mühendisliği okumuştu ve evet, o da evde oturuyordu. Anladığım kadarıyla Şevket Amca kızlarını yalnızca çağa ayak uydurmak için üniversiteye göndermişti fakat çalışmalarına izin vermiyordu. Abim bu adamın nesiyle kanka olmuştu acaba?
"Munise teyzem yemeğe gelmiyor mu tertip?"
"Evinden çıkaramıyoruz ki..." diye iç çekti Şevket Amca. "Babam öldükten sonra iyice aksileşti. İhtiyarlığın da etkisi var tabi..."
Bu kez yengem konuştu. "Ee yalnız mı kalıyor?"
"Yok, Elif'le birlikte kalıyorlar." diye cevap verdi Havva Hanım. "Zaten bir Elif, bir de Ayşe... Onlar dışında hiçbirimizi istemiyor."
Nihayet kızın neden her gece babaannesinin bahçesinde oturduğunu anlamıştım. Çünkü orada yaşıyordu zaten. Hatta muhtemelen karanlıkta pencereden ona baktığımın farkında bile değildi. Harika...
"Ay sizin Elif vardı bir de dimi?" diyerek lafa atladı yengem. "Geldiğimiz günden sonra hiç görmedik onu, hayırdır hasta falan mı?"
Hayır, domuz gibi. Ne yazık ki...
Şevket Amca karısına yandan bir bakış attı. Bunun üzerine Havva Hanım'ın gülümseyerek "Evde her zamanki gibi." dediğini duydum. Ardından eliyle ağzını perdeleyip bize doğru eğilerek fısır fısır konuştu. "Malum sözlüsü var, tüm gün telefonda mesajlaşıyor. Biz de çok karışmıyoruz haliyle."
Sözlüsüyle konuşmuyordu. Sözlüsüyle buluşuyordu. Hatta şu anda ön bahçenin diğer ucundaki çalılıkların arasındaydı. Kahrolası şey yarım saattir gizlice eve gitmeye çalışıyordu. Üstelik köpeği de vardı yanında, bulundukları yer karanlıkta kalıyordu fakat karaltılarını görebiliyordum.
Anlam veremediğim tek şey, onun çiftlikten nasıl kaçtığıydı. Zira tüm arazi yüksek duvarlarla çeviriliydi, onların üstündeyse dikenli teller vardı. Arazinin genişliğini düşününce bu kadar önlem almak mantıksız değildi, birilerinin gizlice içeri giremeyeceğinden emin olmak zorundaydılar. Sorun şu ki, bu kız nasıl çıkıyordu?
Çalılıkların oraya çaktırmadan bir bakış atarken esmer kızlardan birinin "Ay anne sen de..." diyerek güldüğünü duydum. İsmi Ayşe'ydi sanırım. "O delişmen evde oturur mu hiç? Bak orada işte, artık tüm gün nerede gezdiyse gizli gizli eve kaçmaya çalışıyor."
Fark edilmişti. Fakat beni ilgilendiren bir durum yoktu ortada. Yengem haklıydı, kız belli ki sözlüsüyle buluşmaya gitmişti. Elbette bu kez olaya karışacak değildim, bu yüzden önüme dönüp tekrar yemek yemeye koyuldum.
Fakat Şevket Amca ortanca kızının söylediklerini duymuştu. Abimle sohbet etmeyi kesip bir anda arkasına döndü. Adamın homurdandığını duyunca Havva Hanım'ın "Bırak, gitsin eve." diyerek kocasına telkinde bulunduğunu duydum. Ancak bu kez kızı babasından kurtaramadı.
"ELİF!"
Yakalandığını anlayınca panikledi birden. Çalılıkların arasına saklanmakla eve koşmak arasında bocaladığını fark etmiştim, bu esnada kendini iyice ele veriyordu. Şevket Amca tekrar bağırınca omzunun üstünden bu tarafa bir bakış attığını görür gibi oldum. Babasını daha da çok kızdıracağını bile bile gelmemekte ısrar ettiğine göre asıl derdi kimseye görünmemekti. Anlaşılan sahiden de sözlüsünün yanına gitmişti kız. Umarım aklını kullanıp buraya gelmek yerine eve kaçardı. Zira yanımıza geldiğinde boynunda falan kızarıklık görürsem gülmemeyi nasıl başaracağıma dair hiçbir fikrim yoktu.
"ELİF SANA DİYORUM!"
Ve kaçak en sonunda pes etti. Bize doğru dönüp yürümeye başladığında aptallığı karşısında sinirim bozulmuştu. Saman altından su yürütmeyi beceremiyorsa ne diye gizlice kaçıyordu ki? Ne diye tam akşam yemeği vaktinde dönmeye çalışıyordu? Babaannesiyle kalmıyor muydu zaten? Azıcık kafasını çalıştırsa gece herkes uyuduktan sonra kaçıp sabah gün doğmadan geri dönerdi. Böylelikle biz de bu serüvenlere şahitlik etmemiş olurduk.
Köpekle kızın aydınlatmaların menziline yaklaştığını görünce o tarafa bakmayı bırakıp masaya döndüm. Sürahiden bardağıma su doldururken benim dışımda herkesin gözü yaklaşan belanın üzerindeydi. İnsanların kıza bakarken şaşkınlık ve dehşet arasında gidip geldiğini görünce suyu kafama diktim. Hemen ardından Şevket Amca'nın kükremesi duyuldu.
"KIZ SENİN BU HALİN NE?!"
Hah. Dönüp bakmama gerek yoktu. Babasının bağırtısına bakılırsa salak şey gerçekten de üstüne başına çekidüzen vermeden dönmüştü eve. Kızı o halde gönderdiğine göre sözlüsü de epey salak olmalıydı. İki salak birbirini bulmuştu resmen.
"SANA DİYORUM ELİF! NE BU HALİN?!"
Bakma Alparslan. Bakma. Bakma...
Baktım.
Ve az kalsın ağzımdaki suyu püskürtüyordum. Zira karşımda genç bir kız değil, minyatür bir inşaat ustasıyla onun sadık köpeği duruyordu. İkisinin de üstü başı pislik içindeydi. Köpeğin sırtı, kızınsa sol kolu dirseğe kadar alçıya bulanmıştı. Üzerinde kan lekesi bulunan beyaz bir bezle sardığı eline bakılırsa bir de kendini yaralamıştı. Tanrı aşkına, bu hale gelmeyi nasıl başarmış olabilirdi ki? Gülmemek için yanaklarımın içini ısırarak tekrar tabağa eğdim başımı. Bir yandan da elimle sakallarımı sıvazlayarak yüzümü kamufle etmeye çalışıyordum.
"Yine mi kulübe belası Elif?!" diye bağırdı Şevket Amca. "Ben sana kaç kez yapmayacaksın demedim mi?!"
Ne kulübesinden bahsediyordu ki? Kendimce tahminler yapmaya çalıştım ama aklıma bir şey gelmemişti. Şaşkın bakışlarla olayı kavramaya çalışırken kızın "Baba valla hurdaları kullandım." diye sızlandığını duydum. Bunun üzerine Şevket Amca iyice küplere bindi.
"Bak bir de hurda kullandım diyor! Kızım ben tahtasında çivisinde miyim?!"
Havva Hanım dayanamayıp söze karıştı. "Şevket tamam, üstüne gitme kızın..."
"Havva sen de artık savunma şunu ya! Koskoca kızın yapacağı şeyler mi bunlar?"
"Yahu bir sakin ol..." diye müdahale etti abim. "Kızcağız ne yapmış da bağırıp duruyorsun tertip?"
Hay yengem ağzını öpsün abi. Bir an hiç kimse bu soruyu sormayacak sanmıştım.
"İzzet görmüyor musun halini?" diyerek abime böğürdü Şevket Amca. "Tutturmuş kulübe yapıp içine kitaplarımı koyacağım diye, inşaat ameleleri gibi sabah akşam çivi çakıyor! Sen söyle Allah aşkına, sözlü kızın yapacağı iş mi bu?"
Attığım kahkahayı son anda öksürüğe çevirdim. Cidden kulübe mi yapıyordu bu aptal? Bildiğimiz kulübe? Kızın kulübe yapmaya çalışmasına mı, yoksa bir kulübe dolusu kitabı olmasına mı şaşıracağımı bilememiştim.
"Bana bak Elif, bundan böyle hareketlerine dikkat edeceksin!" diye böğürmeye devam etti babası. "Havva Ablanın hatırına it ayağı yemiş gibi gezmene ses etmiyorum ama kulübe mulübe yaptığını görürsem onu da dinlemem, yakarım çıranı!"
"Şevket, tamam bağırma kıza şimdi—"
"Ne zaman bağırayım İzzet?" diyerek abime döndü yeniden. "Elektrikli testereyle elini kolunu kopardığı zaman mı?"
Elektrikli testere mi? Yuh.
Abim de benimle aynı fikirde olacak ki kankasını bırakıp kıza döndü. "Ama şimdi baban haksız değil Elifcim, kullandığın araçlar çok tehlike. Hem söyle bakalım, sen nasıl öğrendin onları kullanmayı?"
Kızın verdiği cevap en az kendisi kadar fantastikti. "YouTube videoları izleyerek."
İşte bu gerçekten aptalcaydı. Başta kızın bizim bölümdeki hatunlar gibi olduğunu sanmıştım. İnsan İTÜ Makina'da dört yıl geçirdikten sonra terminatör gibi torna tezgahı kullanan kızlar görmeye alışıyordu. Fakat o kızların hepsi stajlarda eğitimini almıştı bu işin. Aklı başında olan biri YouTube videolarına bakarak elektrikli testere kullanmaya çalışmazdı. Eninde sonunda yararlanacağı kesindi, ki yaralanmıştı da zaten. Çaktırmadan ona bir bakış attığımda yaralı elini arkasına sakladığını fark ettim.
İç çekerek önüme döndüm yeniden. Ortada beni ilgilendiren bir durum yoktu. Doğal seleksiyona kurban gitmek isteyen birine engel olamazdım. Abimse hala tatlı bir ikna çabası içerisindeydi. Onun bu yumuşak başlılığı kızın dilini de çözmüştü, babasını ikna etmek için bin tane bahane sıralıyordu.
"Acaba senin adamlardan biri mi yapıverse kulübeyi?" diyerek lafa karıştı abim. "Kız madem bu kadar istiyor..."
"Olmaz İzzet, sen bunu tanımıyorsun. Rahmetli babam zamanında çok şımarttı bu kızı. Her istediğinin yapılmayacağını öğrenmesi gerek."
"İyi de ben kimseden bir şey istemiyorum ki!" diye söylendi kız. "Kendim yapacağım kulübemi..."
"Ulan sen kim kulübe yapmak kim?!" diyerek kükredi babası. "Elini kolunu koparacaksın, sonra ömrümün sonuna kadar seninle uğraşacağım!"
"Baba ben çocuk değilim. O aletleri kullanmak da öyle çok zor bir şey değil. Hem zaten çok dikkat ediyorum çalışırken—"
"Elinin halinden belli."
Biri tam da içimden geçenleri söylemişti— Bir dakika... Bu benim sesimdi.
Yengemin masanın altından bacağıma tekme attığını hissettim. Siktir ya... Cidden sesli konuşmuştum. Gerçi kötü bir şey söylememiştim ki, milletin elindeki sargıyı fark etmemesi imkansızdı. Başımı kaldırıp masadakilere baktığımda imkansız olmadığını anladım. Herkes neden bahsettiğimi anlamaya çalışarak bana bakıyordu. Nasıl ya? Cidden kimse fark etmemiş miydi kızın elini?
Elif'e dönüp baktığımda öfkeli olduğunu fark ettim. Öldürecekmiş gibi bakıyordu bana, şu an içinden Makedonca küfürler ettiğine emindim. Bu esnada ellerini sımsıkı yumruk yaptığı için beyaz bezin üzerindeki kırmızılık artmaya başlamıştı. Neden bu kadar öfkelendiğini çözemesem de durumu kurtarmaya çalıştım.
"Abicim hiç bana kızma, babanlar haklı." dedim onaylamaz bir tavırla. "Bak ben makina mühendisiyim, o aletlerin ne kadar tehlikeli olduğunu bildiğimden konuşuyorum. Fabrikalardaki ustalar bile yeri geliyor hata yapıyor, bu yüzden parmağı kolu kopan insanlar var. Tabi yine karar babana kalmış ama ben senin iyiliğini düşündüğümden uyarayım dedim..."
Masadaki diğer insanların da bana hak vererek cıklamaya başladığını görünce derin bir nefes aldım. Şevket Amca dertli dertli iç çekerek "Boşuna konuştun Alparslan," dedi. "Sen bilmezsin bu kızı. Bunda keçi değil katır inadı var. Ağzından kan getirsen yine de gidip bildiğini okur... Baksana şuna, iyiliğini düşündün diye sana düşman gibi bakıyor."
Umarım bunu mecazen söylemişsindir Şevket...
Adamın üslubu giderek sinirimi bozmaya başlamıştı. Sakin kalmaya çalışarak kıza baktığımda ellerini yumruk yaparak öfkeli bir sesle konuştu.
"Sana mı kaldı benim iyiliğimi düşünmek?"
Çok mantıklı.
Ağzımı açtım fakat verecek cevap bulamadım. Zaten bana gerek kalmadı. Ne diyeceğimi bilemeyerek kıza bakarken "Sen iyilikten ne anlarsın nankör köpek?!" diye kükrediğini duydum adamın. "Oğlan haline üzülüp abilik yapmaya çalışıyor, teşekkür edeceğin yerde hadsiz hadsiz konuşuyorsun! Çabuk özür dile Alparslan Abi'nden!"
Kız bana ters bir bakış attı. "Asla dilemem."
"Dileyeceksin!"
"Dilemeyeceğim baba." dedi inatla. "Asıl o özür dilesin benden. Geldiği günden beri beni sana kötüleyip aramızı bozmaya çalışıyor."
"Ne?"
"Alparslan sen bakma bu densize." dedi Şevket Amca. "Bunda iftira atmak huy haline gelmiş!"
"Sende de bana inanmamak huy haline gelmiş baba."
"Ulan beni çileden çıkarma!" diyerek yumruğunu masaya indirdi adam. "Çabuk özür dile Alparslan Abi'nden! Sonra da cehennem ol, eve git!"
Elif küçümser bir bakış attı bana. "Prefer să mor."
"Senin o dilini koparırım!" diyerek ayağa fırladı Şevket Amca. Kız yabancı dilde konuşunca gözü dönmüştü resmen. "Bir daha kerhane dili konuştuğunu duyarsam yaşatmam seni!"
Elini havaya kaldırdığını görünce düşünemedim bile. Sandalyeyi itip ayağa fırlarken ne halt ettiğime dair benim de bir fikrim yoktu. Kendimi bir anda ayakta, adamın kolunu tutarken buldum. O kadar hızlı hareket etmiştim ki abim bile şaşkın şaşkın bakıyordu.
"Ne yapıyorsun Allah aşkına Şevket Amca?" dedim hiç istifimi bozmadan. "Çocuk çocuk konuşuyor işte, ben ciddiye bile almadım. Bağır çağır ama el kadar kıza vurmak nedir? Senin gibi bir adama yakışır mı bu?"
Utanmasam koskoca kıza anaokuluna gidiyor muamelesi yapacaktım. Fakat topu buradan çevirmemin başka yolu yoktu, böyle davranmazsam insanlar yanlış anlayacaktı. Neyse ki abim beni yalnız bırakmayıp ayağa fırladı hemen. Şevket Amca'nın önüne geçerken "Alparslan haklı." dediğini duydum. "Kızla senin gücün bir mi tertip? Valla senden hiç beklemezdim."
Biz bu olaya şahit olduğumuz için mi, yoksa gerçekten hatasını anladığı için mi bilmiyorum ama adam pişman olmuştu. Yüzündeki öfke gevşerken "Haklısınız." diyerek başını salladı bizlere. "Havva, kızı evine götür."
Havva Hanım ayağa fırlayıp Elif'in yanına koşturdu. Derin bir nefes alıp geri çekilirken yengemin de benim yanımda belirdiğini fark ettim. Zaten herkes kalkmıştı masadan, kızlar sessizce tabakları toplarken biz de müştemilata doğru yürümeye başladık. Elif'le Havva Hanım da bizden beş on metre ileride yürüyordu. Babaannenin eviyle müştemilat arasında pek mesafe olmadığı için mecburen aynı güzergahı kullanıyorduk.
Eve vardığımızda doğruca yukarı çıkıp odama girdim. Gömleğimin düğmelerini açarak dolaba doğru yürürken üzerime anlam veremediğim bir yorgunluk çökmüştü. Daha doğrusu, günlerdir var olan bir yorgunluğun farkına ilk kez varmış gibiydim. Ruh halim çok hızlı değişiyordu bu çiftlikte. Gözle görülemeyen karanlık bir güç etrafımda dolaşıp aklımla oynuyordu sanki. Bir şeyler değişiyordu ama ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.
Ve bir şeyler durmadan aklımı kurcalıyordu. Kerhane dili de ne demekti mesela? Adam kızda iftira atma huyu olduğunu söylerken ciddi miydi? Kız benim babasıyla arasını bozmaya çalıştığımı nereden çıkarmıştı? Kulübe mulübe yaptığını hiç sanmıyordum, başka işler karıştırıyordu. Ama ne?
Sana ne.
Gömleği çıkarıp üzerimden attıktan sonra dolabın kapağını açıp üzerime giyebileceğim rahat bir şeyler aradım. Başkasının evindeyken üstüme bir şey giymeden uyumak doğru gelmiyordu. Kendi evimi deliler gibi özlemiştim, belki de saçma ruh halimin sebebi buydu. Yatılı misafir olarak kalmanın verdiği rahatsızlık yüzünden strese giriyor olamaz mıydım? Başka ne olabilirdi ki?
Dolabın kapağını kapattığımda bakışlarım karşıdaki evde gezinen kıza takıldı. Sanırım aynı anda çevirmiştik başımızı, zira o da beni fark etmişti. Elbette pencereye doğru yürüdü hemen. Sesini duyamıyordum ama dudaklarının hareketinden "Saygısız yaratık..." dediğini anlamıştım. "Açmış perdeyi de, sanki babasının evi... Başımda bin tane bela yokmuş gibi bir de bu manyak çıktı ya... Allah'ım canımı al da kurtulayım artık!"
Dudak okuyabildiğimden habersiz bir şekilde saydırarak pencerenin önüne geldi. Perdeyi hışımla çekip kapattığında öfkemi bastırmak için derin bir nefes aldım. Ben niye bu manyağın ne iş karıştırdığını merak ediyordum ki? Başını belaya sokarsa da soksun. Sözlüsü kurtarır artık... Sahi, bu kızın sözlüsü kimdi acaba?
Sana ne Alp. Sana ne.
Kapımın çaldığını duyunca perdeyi çekip elimdeki tişörtü üzerime geçirdim. "Gel." dediğimde tam da tahmin ettiğim kişi içeri girdi. Abim. Onun bana bağırıp kızmasını bekliyordum ancak gayet sakin görünüyordu.
"Yarın İstanbul'a gidiyorsun." dedi hiç uzatmadan.
Başımı salladım. "Süper fikir."
"Temelli gitmiyorsun Alp." dedi ilginç bir şekilde rahatlamış gibi görünerek. "Behram aradı az önce, halledilmesi gereken işler var. Birkaç gün kalıp geri buraya döneceksin."
Aslında benim aklımdan da ilk geçen şey temelli gitmek değildi ama bunu kendime saklamaya karar verdim.
"Ona da tamam abi." dedim iç çekerek. "Dönüşte Defne'yi de alır buraya getiririm."
"Gerek yok, Cezmi Abin sabah gidip alacak zaten. Giderken seni de havalimanına bıraksın."
Arkasını dönüp gitmeye hazırlandığını görünce derin bir nefes aldım. Bir an için az evvel olanlarla ilgili hiçbir şey söylemeyeceğini sanmıştım. Ancak elbette bu kadar kolay kurtulamazdım ondan. Kapıdan çıkmadan hemen önce omzunun üzerinden bana bir bakış attığını gördüm.
"O kızdan uzak dur Alp." dedi ciddi bir tavırla. "Abilik de yapma, anladın mı? Yoksay tamamen. Eğer yapamıyorsan da bana söyle, hemen bu gece buradan ayrılalım. Başka yerden kız bakarız sana—"
"Abi sen cidden yengemin hayallerine inanıyor musun ya?" diyerek güldüm. "Olay ne biliyor musun? Siz görmek istediğinizi görüyorsunuz. O kızın lafı açılınca öfkelendiğim için ona ilgi duyduğumu falan düşündünüz, haksız mıyım? Bana yaptığınız ırz düşmanı muamelesine tepki veriyor olabileceğim aklınıza bile gelmedi. Özellikle sen öyle bir tavır takınıyorsun ki, Munise Teyze'yle konuşurken bile tedirgin oluyor insan. Çok merak ediyorsan söyleyeyim, Elif benim gerçekten ilgimi çekmiyor. Ama sizin bana olan tavrınız yüzünden o kız etraftayken kendimi baskı altında hissedip saçma sapan şeyler yapıyorum. Sorun kız değil yani, sizin tepkiniz."
Duraksadı. Aklının karıştığını görebiliyordum, vardığı kanının doğruluğunu sorgulamaya başlamıştı. En sonunda derin bir nefes alıp "Haklısın." dedi bana. "Arabadayken kıza bakışını yanlış yorumladık sanırım. Yengen kendi kendine kurmaya başlayınca ben de ondan etkilendim. Ama birazdan onunla da konuşurum, sen de içini rahat tut artık."
Abim arkasını dönerken "Bir dakika," diyerek güldüm. "Afedersin ama ben arabadayken nasıl bakmışım kıza?"
"Nereden bileyim ben nasıl baktın?" diye yükseldi birden. Sonra arkasını dönüp kapıya doğru yürümeye başladı. "Yanlış yorumlamışız dedik ya işte! O da zaten bizim salaklığımız..."
Odadan çıktıktan sonra da kesmedi söylenmeyi. Kendisiyle birlikte sesi de uzaklaşırken onun sıvışmak için yaygara kopardığını anlamıştım.
"Nasıl bakmışmış kıza... Yüz sene önce doğsaydın röntgenin mucidi sen olurdun Alparslan! Bin sene önce doğsan Lut kavmi tek kişiden oluşurdu! O Uludağ'da yediğin bokları duymadım sanm- GÜLENDAM SEN HALA NE OTURUYORSUN ORADA?! Dizi izlemenin sırası mı şimdi kadın?! Ne— Hangi dizi? Yemin ediyorum sinirden uykum kaçtı... Bekle bekle, pijamalarımı giyip geliyorum..."
Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro