Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 24 - Delilik

"Olmamış gibi yapabilenlerin dünyası bu, benim değil. Ben yapamıyorum. Ben sosyal bukalemun olamıyorum. Bulunduğum kabın şeklini, bindiğim dalın rengini alamıyorum. Yetmezmiş gibi bir de ışıldıyorum!"

Yeşil Peri Gecesi, Ayfer Tunç

Elena'nın hıçkırarak ağlayışını izlerken cehennem göğsümde çiçek açtı.

Halbuki babamın, ablamın, abilerimin, gencecik yeğenlerimin, kuzenlerimin ve nice dostlarımın tabutunu omzumda taşıdıktan sonra dünya üzerinde bana ağır gelebilecek bir şey kalmadığını zannederdim. Pek bir yüküm yoktu artık, hafifleyebileceğim kadar hafiflemiştim. Bir yaz günü beni Mersin'deki tozlu toprak yola sürükleyen de buydu zaten. Kapı açıktı ve beklemek için bir sebebim kalmamıştı. Fakat tam da ötesindeki boşluğa doğru savrulurken yön değiştirmiş, kapıdan çıkıp gitmek yerine ağırlığıyla sırtımı büken bir sevdayı omuzlarıma yüklenmiştim.

Şimdiyse kendimi cehennemde sanıyordum fakat hayır, ben o kapının kendisiydim. Bunu da elbet bir gün öğrenecektim.

Cehennem ondan sonra başlayacaktı.

Alp bırak beni!" diyerek hıçkırdı Elena. "Sadece kitap okuyacağım, lütfen!"

"Hayır." dedim net bir şekilde. Eğilip yerdeki kırık kapı kolunu elime aldım. "Hayır, kitap falan okumayacaksın."

Bir şey demesine fırsat vermeden onu da kendimle birlikte sürükleyerek kapıya doğru ilerlemeye başladım. Az evvel kendi ağzıyla kapıları kilitlediğimi söylememiş miydi? Demek ki buydu onu çaresiz bırakan şey. Demek ki kapıyı açarsam, onu buradan çıkarmayı başarırsam, hiçbir yere gitmeyecekti.

Kapıya ulaştığımızda ellerimi bir anlığına omzundan ayırdım, yere eğilip kırık kapı kolunu aldım. Sadece yuvasından çıkmıştı, pirinç kakmalı kolun içinden çıkan sivri demiri yerine oturtursam açabilirdim. Bu umutla yere diz çöküp sivri demiri takmaya çalıştım. Elena yanı başımda ayaktaydı, gözyaşları içinde kesik kesik iç çekerken benden kurtulmaya çalışıyordu fakat gidemiyordu çünkü boşta kalan kolumu bacaklarına sarmıştım. Yanımdan uzaklaşırsa kaybolacakmış gibi hissediyordum.

"Hay sikeyim! Niye yerine oturmuyor bu-"

Benden kurtulmaya çalıştığını hissedince bacaklarına sarılı kolumla birlikte onu kendime çektim. Kalçası hafifçe omzuma yaslanmıştı, kesik kesik iç çekerken cansız hareketlerle beni itmeye çalışıyordu. O esnada dikkatimi başka bir şey çekti. Kapıyla pervaz arasındaki incecik boşluğun kilit kısmından ışık sızdırmaz, katı bir karanlık yatıyordu. Bu da uyandığımda kapıyı açamayışımın kolunun sıkışmasıyla alakası olmadığını gösteriyordu. Çok daha basit bir açıklama vardı; kapı kilitliydi.

"Sadece bir dakika." dedim bacaklarını bırakıp ayağa kalkarken. "Sadece bir dakika burada kal, olur mu? Kapıyı açacağım."

Benden kurtulur kurtulmaz kitaplığı doğru hamle yapacağını sanmıştım fakat fazla uzaklaşmadı. Birkaç adım ilerledikten sonra aniden gücü tükenmiş gibi duvara yasladı sırtını, bedenini duvarda aşağı kaydırarak yere çöküp oturdu. Bacaklarını karnına çekip kollarını etrafına sardığını görünce şiddetli bir çaresizlik darbesiyle sarsıldım. Beni bırakıp gidecekti. Bir kez daha geride kalan olacaktım. Birdenbire kendimi alev alev yanan bir fabrikanın en ücra köşesinde buldum. Yusuf abimin bedeninde bana isabet etmesi gereken kurşunlar, benim karşımda alevlerin kızgın demire dönüştürdüğü metal bir kapı vardı. Kapıyı açarsam onu kurtaracaktım.

Mantığımın önüne geçmiş korkumla birlikte tekrar kapıya döndüm. Ve tüm gücümle omzumu geçirdim.

İlk darbeyle birlikte kaburgamdaki dikişler keman yayı gibi gerildi. Fakat durmadım, tekrar omzumla yüklendim kapıya. Altı üstü çürük bir tahtaydı, iki zorlayınca çat diye kolunu kırabildiğim bir kapının kendisini kırmak ne kadar zor olabilirdi ki? "Dikişlerim yırtılsa bile sorun değil." diye düşünüyordum. "Dışarı çıkarsak Elena kendine gelir, yaramı tekrar diker."

Böyle düşünmem delilik miydi? Eğer İzzet abim burada olsaydı kesinlikle delilik derdi. Mesela ona göre yengemin ölen sevdiklerimizin yaşadığına inanması da delilikti. Nigar ablanın dedikodu çılgınlığı acısını bastırmaya yönelik bir delilikti. Asaf abimin av tutkusunun sadece avı yakalamaktan ve sonra vuramadan serbest bırakmaktan ibaret olması bir delilikti. Yusuf abimin bilgisayar oyunu tutkusu bir delilikti. Atilla abimin fevriliği delilikti ve belki bu konuda biraz haklı olabilirdi. Baybars abimin, Feride ablamın ve Savaş abimin hangi deliliklerle itham edildiğini pek anımsamıyordum ama abimin onlara da birer delilik yakıştırdığına emindim.

Ve elbette, tam şu anda giderek tişörtümü ıslatan kana rağmen kapıya omuz atmaya devam ettiğimi görseydi, buna da delilik derdi. Zaten abime göre salt kendisi akıllıydı. Geri kalan herkes deliydi.

Beni deliliğin ortasından çekip çıkaran şey Elena'nın sesi oldu. Kapıdan yükselen çatırtıyla birlikte dudaklarından ufak bir çığlık kopmuştu. Başımı çevirip yüzüne baktığımda kapıyla savaşmayı bıraktım. Elena çoktan gitmişti. Ve ben kan revan içindeydim.

Onu bıraktığım duvar kenarına yürürken hissettiğim acı katlanarak büyüyordu. Karnımın sağ tarafındaki taze kurşun yarası acıdan nefesimi kesmişti fakat dikişlerimin tamamen yırtılmadığına emindim. Kan sızıyordu çünkü, oluk oluk akmıyordu. Fakat aynı durum çaresizliğin yarattığı acı için geçerli değildi. Elena'nın ona beni beklemesini tembihlediğim için değil, kitaplığa gidecek gücü kendinde bulamadığı için duvarın kenarında ağladığını idrak edince içimde bir şeyler oluk oluk kanadı.

Yanına ulaştığımda yere diz çöküp yüzünü ellerimin arasına aldım. Karşı koymadı, ona dokunmamdan rahatsız olmuyordu. Göz göze geldiğimizde görmekten en çok korktuğum şeyi, bakışlarına tünemiş ifadesizliği gördüm. Dağ evinde on gün boyunca bu ifadesiz maviliklere uyanmış, bu maviliklere savaş açmış, her defasında bu maviliklere mağlup olduğumla kalmıştım. Onuncu günde Elena geri gelmişti fakat ben değildim sebebi. Kafesinden kaçan bir kuş gibi önce gökyüzüne süzülüp gözden kaybolmuş, günler sonra ansızın pencerenin pervazına konmuştu. Tıpkı neden, nasıl ve nereye gittiğini bilmediğim gibi; neden, nasıl ve nereden geldiğini de bilmiyordum.

Şimdi de aynı mavilikler vardı gözlerinde. Tek bir bulutun bile olmadığı uçsuz bucaksız gökyüzünü andırıyordu. Ve en az gökyüzü kadar ürkütücü; gökyüzü kadar bilinmezliklerle doluydu.

Alnına ufak bir öpücük kondurdum. Ardından ayağa kalkıp odanın diğer ucundaki kitaplığa doğru ilerledim. Raflardan rastgele, nereden geldiğini bile bilmediğim bir romanı çekip çıkarırken içine düştüğüm panik tükenmişti. Artık korkmuyordum Elena'nın kitap okunmasından. Çünkü kitap okuyarak kriz geçirmiyordu, krizin yaklaştığını anladığında kendini bir kitabın içine saklanarak kendini koruyordu. Dağ evindeyken on gün boyunca uykularında ağlamasının sebebi de bu olmalıydı. Belki de ona bir kitap verseydim ikinci gün kendine gelecekti ama içine saklanabileceği bir kurgusal dünya olmayınca on gün boyunca acı çekmişti. Belki de ona kitap vermeyerek en doğrusunu yapmıştım, çünkü acısıyla yüzleşmemek için sonsuza dek gittiği yerde kalabilirdi. Fakat sonuç değişmiyordu. Onu kaybetme ihtimalini göze almakla, acı çekişine şahit olmak arasında bir seçim yapmak zorundaydım.

Elimde kitapla birlikte geri döndüm. Hala ağlıyordu, kollarını bacaklarına sarıp başını kendi kucağına gömmüştü. Yere eğilip onu kucağıma aldım sessizce. Yanağını boynuma yaslayınca gözyaşları tenime çarptı, tişörtümün sağ yanındaki ıslaklık biraz daha arttı. Külçe gibi ağırlaşmış adımlarımla odayı baştan sona aşıp kucağımdaki kızla birlikte yatağa oturdum. Sırtımı yatak başlığına yasladıktan sonra kitabı ona uzattım. Sorgulamadı bile, boğazından kopan son bir hıçkırıkla birlikte kitabı alıp kapağını açtı.

Sonra okumaya başladı.

"Nasıl olduğunu bilmiyorum ama oluyor." dedi Elena. Başını göğsüme yaslamıştı, sesi gecenin içinde kadifenin hiç keşfedilmemiş bir rengini andırıyordu. "Ruhla beden birbirinden ayrılıyor. İnsan ölü gibi oluyor, ama ölü değil. Varlık bir süre ruhta yaşamaya devam ediyor ve o an için kendine ait olmayan bedenin faaliyetini, sanki ölmüş gibi izleyebiliyor. Ruhla bedenin birbirinden ayrı olduğu sırada duygular kayboluyor. Acı çekilmiyor, utanç duyulmuyor, zevk alınmıyor. Basit bir şaşkınlık ya da eylemin sonuna ilişkin bir merak bile doğmuyor."

Duraksadı, bir anlığına umutlanır gibi oldum. Fakat sayfa hışırtısı kulağıma çalınınca boşa heveslendiğimi anladım. Okuduğu sayfa bitince diğerine geçmek için duraksamıştı, kendinde değildi hala. Eğer ruh diye bir şeyin varlığına inansaydım okuduğu kitapta söylenenleri yaşadığı durumla bağdaştırabilirdim fakat ruh sözcüğü bilince yönelik bir tanımlamadan ibaretti benim için. Bu da durumu daha karmaşık hale getiriyordu. Onun nereye gittiğini anlamıyor, anlayamıyor ve en çok da bu yüzden çaresiz kalıyordum.

Ağlarken söylediklerini hatırlayınca çaresizliğim katlanarak arttı. Özgür kalmak istiyordu bu kız, evine gitmek istiyordu. Bense onu çiftlikteki esaretten kurtarıp yeni bir esarete hapsediyordum. Şu saatten sonra evlilikten caymanın bir yolu yoktu. Evlendikten sonra bana zarar vermek isteyenlerin hedefi haline geleceğini bile bile onu özgür bırakmamın da bir yolu yoktu. Onu mahvetmeden sevebilmemin hiçbir yolu yoktu.

""İlle ölünecekse, beraber ölürüz," dedi." diye devam etti okumaya. "Hayatımda duyduğum en güzel cümleydi. Hayatımda gelmiş geçmiş her şeyden daha güzeldi. Bana bugüne kadar bundan daha güzel bir şey söyleyen olmamıştı. Yüzde biri kadar söyleyen bile olmamıştı."

Kitabın bir kadının ağzından yazıldığını anlamıştım. Erkekse bile bana hiç benzemeyen bir insan olduğu kesindi. Çünkü bir çözüm değildi sevgilisine sunduğu şey. Bir arzuhaldi. Koyun koyuna uyurken edilecek türden bir beylik laf, duyguların etkisi altında dile getirilen anlamsız sözler... Böyle dileklerin büyük yol ayrımlarında, ölümle yüz yüze gelinen anlarda, hislerin ve adrenalinin tavan yaptığı zamanlarda gerçekçi bir yanı oluyordu ama hayat ölümle kalım arasında yürümekten oluşmuyordu ki. Tekdüze günler vardı. Şartların kanıksandığı, tehditlerin önemini yitirdiği, imkansızlıkların gözardı edilebildiği bir günlük hayat vardı. Tam şu anda tüm ülkede bu gece büyük bir deprem olacağı anons edilse milyonlarca insan sokaklara dökülürdü ama ortada net bir tarih olmadığı için yirmi milyon insan 7.4'lük bir fay hattının üzerinde günlük işlerimize devam edebiliyorduk. Rutine kapılmak tam olarak böyle bir şeydi.

Elif'le yuva kurmak da böyle bir şey olacaktı. Onu dilediğimce sevebilirdim, onun beni özgürlüğüne yeğleyecek kadar çok sevmesi için uğraşıp belki başarılı olabilirdim, ama nereye kadar? Zamanla altımızdaki fay hattının varlığını kanıksayacaktık. Birlikte ölelim lafları unutulacak, çocuk sahibi olma tartışmaları açığa çıkacaktı. Elif hastanede hayat kurtacaktı, ben dışarıda birilerinin canını alacaktım. Akşamları aynı sofraya oturup yaşattıklarımızdan ve öldürdüklerimizden mi konuşacaktık?

Tüm bunların ötesinde, faylar kırıldığı zaman bununla nasıl başa çıkacaktık? Birilerinin onun canına kast etme ihtimali bile beni mahvediyordu. Eğer ölen ben olursam da onu geride bırakma düşüncesine dayanamıyordum. Zaten yaralıydı, bitkindi, kanadı kırıktı. Onu büsbütün mahvetmekten deliler gibi korkuyordum.

"Islak gözlerimi defalarca öptü. Her öpüşünde tıkanan göğsüm biraz daha açılıyor, ciğerlerime daha çok hava giriyor, içim ılık bir şeyle doluyordu. Bedenimi boş bir çuval gibi ona bırakmıştım. O gözlerimi, şakaklarımı yeşil mürekkeple lekelenmiş parmaklarımı öpüyordu. Beni acıyarak, yaşadığım dehşeti unutturmak isteyerek, üzülerek seviyordu. Yatıştırıyordu beni. Okşuyordu."

Gecenin kasveti büyürken başımı omzunun üstünden uzatıp yanağından kokulu bir öpücük aldım. Karnında kenetlenmiş ellerimi çözüp iki kolumu birden sarmaladım beline. Şu halimle Defne'yi andırdığımı biliyordum, o da böyle durup durup barbie bebeklerine sarılıyordu ve artık kendisiyle empati kurabiliyordum. Çünkü Elena hayatıma girdikten sonra benzer dürtü bende de baş göstermişti. Olur olmadık anlarda bu hatunu kucağıma alasım, kolumu omzuna atasım, beline sarılasım falan geliyordu. Tamam, bir kadın için bunları istemem alışılmadık bir şey değildi ama bu hatuna yönelik dokunma isteğim sevişme başlatmaya yönelik bir arzudan ibaret değildi. Vücudunun benimkine tastamam uyuyor olmasını seviyordum, kollarımın arasına alınca bir eksiklik tamamlanmış gibi hissettiriyordu.

"Daha başka neler almalıyım yanıma?" dedi bir başka sayfaya geçerken. "Hayat için, aşk için, sevilmek için, dayanmak, var olabilmek, unutmak için, ağrı-sancı-sızı için ve ağrıyı durdurmak için neler almalıyım yanıma? Ali için, Ali'ye olan bitmez tükenmez güzel aşkım için, geçmişe gömdüklerim için, geleceğe bıraktıklarım için, mevsimler, rüzgarlar, denizler için neler almalıyım yanıma?"

İç çekerek göğsümden karnıma dökülen saçlarını okşamaya başladım. Örgüsünü çözeli saatler olmuştu, ıslanınca koyulaşmış tutamlar da kurumuştu çok geçmeden. Şimdiyse bal rengi bir şelale gibi üzerime dağılıyordu. Normal şartlarda bu manzarayı kolay kolay göremeyeceğimin farkındaydım, bu kızın saçını açık bırakmamak gibi son derece ayar olduğum bir huyu vardı. Toka bulamasa bile saçını örüp ince bir tutamı örgünün ucuna dolayarak bağlıyordu. Gerçekten bir ilişkimiz olmadığı için saçını toplama da diyemiyordum, kendi kendime kurulduğumla kalıyordum.

"İnsan olmak için, kadın olmak için, onur için, haysiyet için, ölmemek, rüya görebilmek, esnemek, uyumak, uyuşmak, yürümek, gülebilmek, sevişmek..." diyerek devam etti. "Ve sonunda intihar etmek ya da etmemek için neler almalıyım yanıma?"

Yüzümdeki tebessüm silinip gitti. Böyle onunla kucak kucağa uzanıp bana binbir gece boyunca kitap okumasını isterdim, fakat her kitabı değil. Bazı cümleleri Elena'nın ağzından duymaya tahammül edemediğimi fark etmiştim. Söylediklerinin ona ait sözler olmadığını bilsem de hislerim değişmiyordu. Eğer kendinde olsaydı kitabı çoktan çekip almıştım elinden, şimdi bile bunu yapmamak için kendimi zor tutuyordum.

Neyse ki okuduğu kitaptaki kadının saçmaladığını anlaması uzun sürmedi. Kitaptaki karakter yaşamak istediğini fark edip intihar fikrinden cayınca derin bir nefes aldım. Zaten çok geçmeden Elena da uykuya yenik düştü. Kitabı elinden bırakıp hafifçe yan döndü, bir kolunu karnıma sararken tişörtümdeki taze kanın ıslaklığını hissetmiş olacak ki hafifçe irkildi fakat uyanmadı.

Odadaki karanlık yavaş yavaş ağaran gökyüzünün aydınlığıyla kırılırken burada daha fazla kalamayacağımı biliyordum. Abim eve dönmeden evvel gitmem gerekiyordu. Abas'ın adamıyla ve mümkünse kendisiyle görüşmeliydim, Bayraktar'ın ne haltlar çevirdiğini öğrenmeliydim, birkaç saat önce Ufuk'tan gelen acil bir mesaj vardı, onunla ilgilenmeliydim.

Fakat hepsinden önce Elena'nın avuçlarına ve koluna bulaşmış, okuduğu kitabın yapraklarını kızıla boyamış kanımı temizlemeliydim.

Odadan çıkmak için pek fazla uğraşmama gerek kalmadı. İçine düştüğüm delilik sona erince kapıyı kırmama gerek olmadığını idrak etmiştim. Evin diğer cephesinde nöbet tutan korumalara seslenebilirdim. Telefonumun akıbetini bilmesem de Elif'in telefonunundan yengemi arayabilirdim. Veya bir başka deliliğe kalkışıp pencereden aşağı inmeye çalışabilirdim. Yaralı halimle bu inişin düşüşe dönüşme ihtimali epey yüksekti ama en kötü ihtimalle hastanelik olup iyileşirdim.

Fakat bunların hiçbirine gerek kalmadı. Etrafı toplarken Elif'in çıkardığı giysilerinin arasına saklanmış anahtarı buldum. Harika... Görünüşe bakılırsa yengemin günahını almıştım. Bizi odaya onun kilitlediğini sanıyordum ama fail Elif'ti. Acaba ne halt etmeye kapıyı kilitlemişti? Omzumun üstünden ona bir bakış attım.

Saçları sıcak, bal rengi bir örtü gibi etrafına dağılmıştı. Dudaklarının kenarında göğsümü sızlatan ince bir tebessüm, çehresinde ömrümce yokluğunu çektiğim ve bulana dek aradığımı bile bilmediğim bir sükunet vardı. Ağır adımlarla odayı geçip yanına giderken günlerdir geçmeyen öfkemin adım adım dağıldığını hissettim.

Çiftlikteki gece buluşmalarımızda yaptığı gibi bir ucuna kıvrılmıştı yatağın. O zamanlar bunu yatağın diğer tarafında ben olduğum için yaptığını sanıyordum. Sonra denize gittiğimizde, otel odasındayken de yatağın bir köşesine kıvrıldığını fark etmiş ve bu kez de uyurken üstünü açtığı için üşüdüğüne kanaat getirmiştim. Fakat dağ kulübesinde geçirdiğimiz günlerin ardından bunun benim varlığımla da, üşümekle de alakası olmadığını biliyordum. İstenmeyen bir misafirin çekingenliğiydi bu, yabancı bir çatı altında uyumanın üslubuydu, kendi evini arayan birinin her daim yola koyulmaya hazır oluşuydu. Bir göçmen kızının yersiz yurtsuzluğuydu.

Başucuna oturduğumda varlığımı hissetmiş olacak ki kıpırdandı hafifçe. Yabancı dilde bir şeyler söylenerek bana doğru dönerken saçlarının bir kısmı yastıktan devrilip dizime dökülüverdi. Ne yaptığımı bile düşünmeden saçlarına uzattım elimi. Niyetim yatağın kenarından aşağı sarkan tutamları toplayıp yastığa bırakmaktı fakat dokununca bırakamadım. Saçlarını okşarken eğilip ufak bir öpücük bıraktım alnına.

"Seni evine götüreceğim." diye mırıldandım. "Hayatta yapacağım son şey olsa bile seni Alp dağlarının yamaçlarındaki o kulübeye götüreceğim. Söz veriyorum, Elena."

Uykusunda gülümsedi.

Ne var ki evden çıkmam o kadar kolay olmadı. Merdivenlerden aşağı inerken dış kapının açılma sesini duyup duraksadım. Abimdi gelen, içeri girerken çıkardığı homurdanma seslerinden o olduğunu anlamıştım. Üst kata diğer merdivenlerden çıkacağını bildiğim için biraz bekledim. Ayak sesleri epeyce uzaklaştıktan sonra yavaş adımlarla aşağı inip kapıya ulaştım ve sessizce dışarı çıktım.

Fakat beni yakaladı.

"Alparslan nereye?!"

Arkamdan yükselen kükremeyi duyunca ebenin amına diye cevap verme dürtüsüyle kıvrandım. Ne yazık ki yapamazdım, seslenen kişi abim olduğu için büyükannelerimiz ortaktı. Mecburen olgunluk gösterip onu duymazdan geldim.

"ALPARSLAN SANA DİYORUM!" diyerek tekrar şansını denedi. Bağırtısına eklenen koşuşturma sesine bakılırsa ayağına çağırmak yerine peşime düşmeye karar vermişti. "BEKLESENE DİNGİL!"

Dingil senin anandır diyecektim ama onu da diyemedim. Bu herifle olan akrabalık ilişkimin en büyük dezavantajlarından biri buydu zaten; küfür repertuarımı kısıtlıyordu. Kutsal Küfür Ansiklopedisi'nin neredeyse yarısına karşı dokunulmazlığı olmasını hazmedemiyordum.

"ULAN SEN DUYMUYOR MUSUN BENİ?!"

Pes edip durdum. Ardından arkamı dönüp ev terlikleriyle bahçede koşan abime sakin bir tebessüm eşliğinde cevap verdim.

"Ne var abi?"

"Ananın amı var eşşoğlueşek!"

"Abi senin benimle derdin ne ya?" diye samimi bir merakla sordum. "Bana laf saydırma uğruna tek cümlede hem anana hem babana sövmene sebep olabilecek ne yaşattım sana?"

"Sus ulan, uzun uzun konuşup da bulandırma kafamı." diyerek tespitimi buruşturup çöpe attı. "Sen önce böyle nereye gidiyorsun onu söyle bana."

"Evime."

"Lokasyon sormuyorum gerizekalı-" diye açıklamaya girişti önce. Sonra birden sabrı tükenmiş gibi derin bir nefes vererek sızlandı. "Alparslan uğraştırma beni ya, valla yoruldum artık sana öfkelenmekten. Ne sorduğumu biliyorsun, adam gibi konuş işte."

Başka zaman olsa sırf piçlik olsun diye inadına anlamazdan gelip onu çileden çıkarırdım ama bu kez benim de kimseyle uğraşacak halim yoktu. Vaktim de yoktu. Bir an evvel abimden kurtulup yapmam gereken diğer işleri halletmem gerekiyordu. Günün sonunda şanslıysam eve gidip uyuyabilirdim.

"Elif'le kavga ettik." dedim uzatmadan. "Biraz uzaklaşmam gerek abi, belki birkaç gün gelmem buraya."

Yüzündeki ifade birden çatırdar gibi oldu. Devamında tek kelime etmese bile bu ifade tek başına onu hayal kırıklığına uğrattığımı anlamam için yeterliydi.

"Oğlum yapma." dedi kıvranır gibi bir çabayla. "Başka zaman olsa gıkımı çıkarmam, hatta öfkelenince uzaklaşmanı takdir ederim ama şimdi yapma. Bak kız daha yeni geldi buraya, kimseyi tanımıyor. Şu an uzaklaşırsan yapayalnız kalmış olacak."

Elif'le aramızda abimin zannettiği türden bir ilişki yoktu ama zaten benim onu görme ihtiyacım aramızdaki ilişkiden bağımsızdı. Ben bu kızı başkasıyla sözlü olduğunu sanırken ve yüzüne her baktığımda bu gerçek yüzünden acı çekerken de her gün görmek istiyordum. Şimdiyse aylarca ağzıma sıçan gerçeğin aslında yalan olduğunu öğrenmiştim ve ona deliler gibi öfkeliydim ama hala yüzünü görmek istiyordum. Benim için evrensel sabit gibi bir şeydi onun yüzü, koordinat sistemlerinden bağımsız bir görme isteği duyuyordum. Fakat önümüzdeki birkaç günlük yokluğumu abime izah etmek için en mantıklı gerekçe buydu, aksi taktirde kuşkulanıp peşime düşebilirdi.

"Kalsın abi, belki bu sayede biraz aklı başına gelir." diye söylendim. "Ve senden son kez rica ediyorum, Elif'le arama girme. Yengem bile artık çekti elini üstümüzden ama sen hala maç yönetir gibi ilişkimizi yönetmeye çalışıyorsun. Nişanlıma nasıl davranmam gerektiğini senden mi öğreneceğim ya?!"

"Hayır gerizekalı, belli ki sen kıra döke öğreneceksin." dedi birden ciddileşerek. "Siktir git şimdi nereye gidiyorsan, nişana kadar da bu kapıya geleyim deme sakın!"

Abim arkasını dönüp eve yürürken siktir çekmemek için kendimi zor tuttum. Niyetim önümüzdeki üç gün boyunca abimin bizi barıştırmak için evime gitmeye kalkışmamasını garanti altına almaktı fakat hadsizliğin dozunu biraz fazla kaçırmıştım anlaşılan. Döndükten sonraki dört gün ne halt edecektim ki? Hayır gerçekten nişanlı olsak sorun değildi. Kapıdan bacadan gizlice girerdim bir şekilde, olmadı abimler uyurken kızı evden kaçırırdım ama kahretsin ki sevgili bile değildik. Hele yukarıdaki yalan makinesine kalsa düğüne kadar birbirimizi görmesek de olurdu. Hatun ciddi ciddi evlenince niye aynı evde yaşayalım ki diye sorgulamıştı ya. Belki de bunlar hep saçma sapan sorularına ciddiye alıp açıkladığımdan oluyordu, halbuki sağlam bir küfür yese kafası yerine gelirdi.

Söylene söylene bahçe kapısından çıkıp arabama yöneldim. Önce Yapay Zeka'nın yanına gidip oradaki duruma bakmam gerekiyordu. Sabahın beşinde mesaj atıp yardım istediğine göre Ayşe manyağı ciddi bir sıkıntı çıkarmıştı. Eğer kızı elinden kaçırdıysa ben de sağlam sıkıntı çıkaracaktım.

Ne var ki arabada da beni bekleyen bir sürpriz vardı.

Yabancı bir herifin arabanın yolcu koltuğunda sere serpe yayılmış horlayarak uyuduğunu görünce afalladım. Bir elim belimdeki silaha gitti hemen. Emniyet kilidini açıp silahı hedefe doğrulturken hızla geri çekildim. Herifin bana ateş etme ihtimaline karşılık posta kutusunun ardına mevzilendim.

Horlamaya devam etti.

Yemin ederim yukarıdakinin benimle bir derdi vardı. Başıma gelenlere başka bir açıklama bulamıyordum çünkü. Saat sabahın altısıydı, arabamın içinde yabancı bir herif vardı ve ben posta kutusunun arkasına saklanmış vaziyette horlayan adama nişan almıştım. Amına koyayım neden ya?!

Herifin uyanmadığını görünce kaderime söve söve doğrulup çıktım mevziden. Düşman olsa arabamın içinde iki seksen yatmazdı herhalde. Ama düşman değilse de ne halt etmeye arabama gizlice girsindi ki? Adamı uyandırmakla korumalara seslenmek arasında kararsız kalmıştım. Eğer bu bir tuzaksa dünyanın en salakça tuzağı olmalıydı.

Karar vermeye çalışarak adamı süzerken homurdanarak gözlerini araladığını gördüm. Koltukta hafifçe yan döndü, geviş getirir gibi esnedi ve nihayet beni fark etti. Fakat pek telaşlanmadı, göz göze geldiğimizde yüzünde sıkıntılı bir ifadeyle beni inceledi. Ardından bakışları ona doğrulttuğum silaha takıldı ve kafasını geriye atıp esnedi.

Sabrımın taşmak üzere olduğunu hissedince hızlı adımlarla ilerleyip yolcu kapısını açtım. Niyetim herifi yakasından tutup sürükleyerek dışarı çıkarmak, sonra da sabahın köründe gereksiz gizem yarattığı için eşek sudan gelinceye kadar dövmekti. Ya da dikişlerim patlayıncaya kadar...

Fakat kafamı eğip aracın içine baktığımda bir şeyler beni durdurdu. Adamın yüzünü yakından görünce zihnimde şimşek gibi anılar çakmaya başlamıştı. Tanıdık bir şeyler vardı bu çehrede, sanki puslu bir geçmişten kalma-

"Çek lan şu silahı burnumun dibinden." diye homurdandı. "Mal mısın Alparslan? Tanımadın mı beni?"

Siktir.

"Turan abi?" dedim dehşetle. "Senin burada ne işin var?"

Cevap vermek yerine tekrar esnedi. Bense hala şaşkınlık içerisindeydim, hayal görüp görmediğimi ve dahası neden Turan abinin hayalini gördüğümü anlamaya çalışıyordum. Zira kendisi amcamın oğlu olurdu. Babamın Selanik'te arkeoloji araştırmaları yaparken vefat eden gizemli kardeşinin gizemli oğlu... Anılarımda kendine bir yer edinmişti çünkü çocukken babamla birlikte Balkanlar'a gittiğimizde onu da görürdük. Şimdiyse arabamın ön koltuğunda oturmuş, yüzünde fazlasıyla babamı hatırlatan bir ifadeyle beni süzüyordu.

"Götünü toplamaya geldim." diye söylendi iç çekerek. "İstanbul'dan Balkanlar'a herkesin dilindesin lan, daha başa geçmeden bu kadar nam salmayı nasıl başardın oğlum?"

"Ne nam salması?"

Bana şaşkınlıkla baktı. Ardından gevrek bir kahkaha patlatı.

"Ne yani, Bayraktar'ın kapısına kafes yollarken niyetin nam salmak değil miydi?" dedi keyifle. İç çekti. "Bizim seninle çok işimiz var arslanım."

ELENA

"Elimi uzatsam tutamasam
Olanca sevgimi yalnızlığımı
Düşünsem hayır düşünmesem
Senin hiç haberin olmaz ki

Bir büyük oyun yaşamak dediğin,
Beni ya sevmeli ya öldürmeli!"

-Gülten Akın, Deli Kızın Türküsü

-*-

Sonraki gün Alparslan'ı görmedim. Sonraki gün, sonraki gün ve ondan sonraki günlerde de. Sahiden de Mehtap'la evlenmiş olsaydı yapacağı gibi beni ailesinin evine atıp gitmişti. Şükürler olsun ki onun yokluğunda ailesinin geri kalanıyla pek sorun yaşamıyordum. Çiftlikteki gibi denetim altında değildim, evden çıkıp gidemiyordum ama evin içindeyken kimse ne yaptığıma, nerede oturduğuma karışmıyordu.

Olaylı ilk günün ardından Zarife Hala torunlarıyla hasret gidermek istediğini söyleyerek kızı Nigar Hanım'ın evine geçmişti. Öteki gelinler, küçük gelinin kız kardeşi Duygu ve Nigar Hanım'ın kendisi de ilk üç gün yalıya hiç uğramamıştı. Benzer durum ailenin diğer erkekleri için de geçerliydi. Alparslan'ın en küçük abisinin - ki kendisi Defne'nin babası oluyordu - vefat ettiğini biliyordum, buraya geldikten sonra bir ablasının da olduğunu ama uzun yıllar önce vefat ettiğini öğrenmiştim.

Diğer dört abisine gelince, onlarla ilgili bilgim çiftlikteki gece sohbetlerimiz sırasında bana anlattıklarından ibaretti. Baybars abisi üniversitede Mimarlık okumuştu ama bu mesleği hiç icra etmemişti. Atilla abisinin tarihe ilgi duyduğunu ve Halil İnalcık fanı olduğunu anlatmıştı. Üniversitede Tarih okumasının ve 18 yaşında olan ikiz oğullarının isminin Yavuz ve Fatih olmasının sebebi buydu. 13 yaşındaki ikiz kızlarının isimleriyse Ela ile Eda'ydı.

Bir de Asaf abisi vardı, onun da av sporlarına merak duyduğunu ve dünyanın en kötü avcısı olduğunu anlatmıştı bana. "Abime sorsan dünyanın en iyi avcısı olduğunu iddia eder." diyerek gülmüştü. "Hayvan avlayamamasının sebebi işin sadece iz sürme kısmına heyecan duyuyor olmasıymış. Yersen... Avı yakaladıktan sonra öldürmeye kıyamıyor, olay bu. Zaten İzzet abimin iddialarına göre Asaf abim üniversite yıllarında çevreci eylemlere falan katılıyormuş. Derslere bile gitmezdi, boşa okudu gerizekalı der hep. Gerçi İzzet abime sorsan Yusuf abim hariç ailedeki tüm üniversite mezunları boşa okumuştur. Bence kendisi üniversiteyi bitiremediği için üniversite mezunlarını çekemiyor ama bunu sakın onun yanında söyleme."

Çiftlikte onun ailesi hakkında anlattıklarını dinlerken gülmekten karnıma ağrılar girmişti, işin kötü yanı ben güldüğümde o da gülmeye başlıyordu ve Gülendam abla sesimizi duymasın diye yüzümüzü yastıklara kapatmak zorunda kalıyorduk. Aslında anlattığı şeyler aile içi bağlarını yüceltecek türden anekdotlar değildi. Aksine aile fertlerinin durmadan birbiriyle uğraştığından, dünyanın en kaotik yengelerine ve baş belası yeğenlerine sahip olduğundan, babası öldükten sonra abilerinin kara bulut kümeleri gibi durmadan tepesinde gezdiğinden ve seçme şansı olsa bir çekirdek ailede doğmayı tercih edeceğinden bahsederdi ama söylenmelerinin gerçeği yansıtmadığını biliyordum. Büyük bir aileye dahil olmaktan mutluluk duyuyordu Alparslan, onları nasıl sevdiğini anlamak zor değildi.

Bir başka buluşmamızda Baybars abisiyle Atilla abisinin ikiz olduğunu söylemişti. Hatta Baybars, Atilla, Asaf ve İzzet abisinin de ikiz çocukları varmış. Bu noktada ona ikiz çocukların genetikle alakalı olduğunu ve büyük ihtimalle onun çocuklarının da ikiz olacağını söylemiştim. Susmuştu. Alparslan'ın bir başkasıyla evlenip çocuk sahibi olduğunu düşünürken ben de susmuştum.

Şimdiyse suskunluklarımızı bile özlüyordum.

"Alparslan Elif'e görür görmez vuruldu." diyerek gevrek bir kahkaha attı İzzet abi. "Tabi canım, siz onun o halini görmediniz ama biz yengenizle o dakika anladık. De mi Gül'üm?"

"Ay öyle valla. Arabadayken Elif'e bir bakışı vardı, görmeniz lazım... Yol boyunca kızdan gözünü alamadı sersem şey!"

"Ama ben pişmiş kelle gibi sırıtmasından anladıydım. Kız bir laf ediyor, bizimki gülmemek için ağzını ısırıyor. Kız susuyor, bizim it yine sırıtıyor." Duraksadı. Çehresi aniden bulutlanırken bir şey hatırlıyormuş gibi dalgınlıkla ekledi. "Ben Alparslan'ı aylar sonra ilk kez öyle hayat dolu gördüm."

Kapının eşiğinde elimde kahve tepsisiyle durmuş, karı kocanın uydurduğu masalları dinliyordum. Bunları benim için anlatmıyorlardı elbette. Küçük gelin Gülşen, kız kardeşi Duygu ve büyük gelin Nurcihan sabahtan evin kapısını çalmıştı, hafta sonu olduğu için Alparslan'ın yeğeni Deniz de evdeydi. Kahyanın kızı Sena'yla birlikte -anladığım kadarıyla ikisi yakın arkadaştı- İzzet abinin yamacına kurulmuş, yüzlerinde hülyalı bir ifadeyle uydurma aşk destanımızı dinliyorlardı. Küçük gelin Gülşen'in de yer yer onlara katıldığını fark etmiştim. Kız kardeşi Duygu ve büyük gelin Nurcihan ise her zamanki gibi nemrutlukla bezenmişlerdi, İzzet abiyle Gülendam ablanın coşkulu anlatılarına neredeyse benim kadar keyifsiz bir bıkkınlıkla yaklaşıyorlardı. Bu bakımdan bugün kendimi onlara daha yakın hissediyordum.

Gerçi onların kendini bana yakın hissetmediğine emindim. Alparslan'ın gidişinin dördüncü gününde tüm gelinler eve doluşmuştu, sonra da Sena'yı yollayıp beni yanlarına çağırmışlardı. Yolda öğrendiğime göre İzzet abi ailedeki kadınlara emir verip babaannemin vefatı için mevlit tertiplemelerini istemişti. O nedenle aşağı inip de hepsini başlarında tülbentlerle, ellerinde helva tabaklarıyla bulunca pek şaşırmamıştım.

Fakat aralarına da katılmamıştım. Kendimi aileden dışlatma planım için reddedilmez bir fırsattı bu. Ellerinde helvalarla, yüzlerinde normalden de soğuk bir ifadeyle beni süzen kadınlara teker teker bakmış; ardından "Eksik olmayın ama ben böyle toplu yas tutma etkinliklerinden hoşlanmıyorum." demiştim. "Babaannemin yasını çoktan tuttum. Size hayırlı mevlitler dilerim."

Sonra da arkamı dönüp yukarı çıkmıştım. Aslında bu yaptığım saygısızlığa epey tepki göstereceklerini tahmin ediyordum ama İzzet abi araya girmiş olmalıydı. Mevlit meselesi kapanıp gitmişti, ailenin huysuz halası bile bu mevzu üzerinden bana laf çarpmıyordu.

Gerçi Zarife Hanım daha çok Alparslan üzerinden laf çarpmayı tercih ediyordu. Bugün gelir gelmez küçük yeğeninin nerede olduğunu sormuş, Gülendam abladan 'Biraz işleri varmış.' cevabını alınca da bastonunu yere vurup "Hah!" demişti. "Ben size dediydim bu kızan kaçıp gider diye!"

Ötekilerse durumu normalize etme çabası içindeydi fakat normal olmadığını biliyordum. Bugün Alparslan'ın gidişinin altıncı günüydü. Sesli bir şekilde söylemeseler de herkesin aklından geçen şey belliydi: Alparslan evlenmekten vazgeçmişti.

"Aa kahvelerimiz de gelmiş!"

Gülendam ablanın hevesle beni çağırdığını görünce yüzümdeki mesafeli ifadeyi perçinleyerek onlara doğru ilerledim. İzzet abi çiftlikteyken o seviyor diye cezvede yaptığım bol köpüklü kahvelere alışmıştı, bugün odadan çıkıp yanlarına indiğimi görünce de güzel kızının elinden bir kahve içmek istediğini beyan etmişti. Bunun beni aileye gelin olarak kabul ettirme planlarının bir parçası olduğunu biliyordum. O nedenle itiraz etmeden mutfağa geçmiştim.

Şimdiyse elimde beş tanesi cezvede yapılmış köpüklü kahve, bir tanesi içine tükürülmüş ekstra köpüklü kahve, bir tane de makinede yapılıp kaşıkla üzerinden köpüklerini aldığım katran karası kahve vardı. Önce normal köpüklü kahveleri yaşça en küçük olanlarından başlayarak aile üyeleri arasında üleştirdim. Ekstra köpüklü olanı Duygu'ya ikram ettim. Katran karası makine kahvesini de İzzet abiye götürüp verdim.

"Ellerine sağlık güzel kızım." diyerek zehir gibi kahvesinden bir yudum aldı. "Özlemişim senin cezvede yaptığın kahveleri."

"Kahveyi makinede yaptım," dedim tatlı tatlı. "Afiyet olsun İzzet Bey."

Suratı ekşidi fakat bunun sebebinin zehir gibi kahvem olmadığını anlamıştım. Karısının aksine İzzet abi onlarla arama koyduğum mesafeye direnç gösteriyordu. Ona Bey diye hitap etmeme alışamamıştı mesela, her defasında hakaret etmişim gibi şaşırıp kalıyordu. Bir kez daha bozguna uğradığını görünce bu durumdan keyif almamak için çabaladım. Çünkü keyif alırsam vicdan azabı çekmeye başlardım, vicdan azabı çekince de dayanamayıp affederdim. Kötülük yapmaya devam edebilmek için yaptığım kötülüğe kayıtsız kalmam gerekiyordu.

"Elifcim gel otursana şöyle." diyerek yanını işaret etti Gülendam abla. "Hem kendine niye kahve yapmadın ki?"

Ona ikram ettiğim kahvenin mahcubiyetiyle boğuşan Sena fırsatı kaçırmadı. "Ben yapayım hemen." diyerek ayağa kalkmaya yeltendi. "Kahveyi nasıl içersiniz gelin hanım?"

"İçmeyeceğim." dedim kızı ufak bir el hareketiyle durdurarak. Ardından Gülendam ablaya dönüp gülümsedim. "İzninizle ben biraz bahçeye çıkmak istiyorum."

Gülendam ablanın cevap vermesine fırsat kalmadan ailenin büyük halası Zarife Hanım söze karıştı. Sesinde kinayeli bir tını vardı. "Evden çıkmayecen dediysek başına bir hal gelmesin diye gelin hanım. Bahçaya çıkarken adye çıkartmana da gerek yokdu."

"İzin kağıdı istemiyorum zaten." dedim yaşlı kadına dönerek. "Nezaketen sormuştum ama anlaşılan ona da gerek yokmuş."

Bastonunu öfkeyle yere vurdu. "Vre asevis!"

Ufak bir baş selamı verdim. "Efcharistò."

Küçük gelin Gülşen boğulur gibi bir ses çıkardı. İzzet abi ve Deniz kıkırdamaya başladı. Nigar Hanım şuh bir kahkaha attı.

"Ay anne bu kız senin dilinden anlıyor valla!"

Zarife Hanım öfkeli homurtularla kızına çıkışırken bu keşmekeşliğe daha fazla dayanamadım. Kalabalığa sırtımı dönüp bahçe kapısına ilerledim. Kapıdan çıkarken Sena'nın "Ben de biraz hava alayım." diyerek ayaklandığını işitmiştim ama durup kızı bekleme gereği duymadım. Her halükarda bana yetişecekti zaten.

Dışarı çıktığımda gün öğleden sonrasını tüketmek üzereydi. Büyük gelin Nurcihan'ın 12-13 yaşlarındaki ikiz kızları Eda ve Ela bahçedeki çardakta telefonlarına gömülmüştü. Kadının bir de üniversite çağında ikiz oğulları olduğunu duymuştum ama onlarla henüz tanışmamıştım. Küçük gelin Gülşen'in de ilkokul çağında, Esila isimli bir kızı ve ortaokul çağında Ali ile Kaan isimlerinde ikiz oğulları vardı. Uzak gelin Handan'ın ise teamüle aykırı biçimde tek çocuğu olduğunu duymuştum, benimle akran Atlas isimli bir oğlu vardı ve tıpkı annesi gibi o da pek ortalarda görünmeyen bir tipti.

Evet, ailenin içindeki bilgi kaynağım Sena'ydı ve bu da benim isteğim dışında gelişmiş bir durumdu. Geldiğim gün onu azarladıktan sonra kızın bana mesafeli davranacağını düşünmüştüm ancak öyle olmamıştı. İp yumağı kovalayan bir kedi yavrusu gibi her daim peşimde dolanıyordu. Nazikçe kovalamıştım, gitmemişti. Sertçe ikaz etmiştim, gitmemişti. Zaten kızın gerçekte beni rahatsız ettiği yoktu. Aksine hem ailenin geri kalanıyla aramda tampon görevi görüyor, hem de bana ufak tefek bilgiler vererek ortamı tanımamı sağlıyordu. Ben de en sonunda ondan kurtulma çabamı sonlandırıp bana yardım etmesine göz yummaya başlamıştım.

'Ah anne.' diyerek geçirdim içimden. 'Bak, ben artık insanları kullanmayı da öğrendim.'

Yalının arka bahçesi büyüktü. Çok büyük. Normalde evlerin ön bahçeleri geniş olur, arka bahçeler meyve ağaçlarına tevdi edilirdi. Fakat boğazın kıyısındaki bir yalıda işler değişiyordu. Görece ufak ve bitkisiz kalan ön bahçenin aksine evin boğaza bakan arka cephesinde bölümlere ayrılabilecek kadar büyük, dehşetengiz boyutlarda bir bahçe vardı.

Doğu bölümünde kalan çardakta kızlar oturduğu için o yöne hiç ilişmedim. Hercai menekşelerle, asterpatılarla ve çuha çiçekleriyle dolu rengarenk çiçek tarhlarını geçip yaseminlerin sarktığı çitlere doğru ilerledim. Orta kısmın bitiminde bahçeye mahremiyet sağlayan korkuluklar bulunuyordu, üzeri sarmaşıklarla bezeliydi bunların. Korkulukların ötesindeyse eve yalı özelliği kazandıran İstanbul Boğazı uzanıyordu. Fakat korkulukların hemen dibinden değil; sularla arasında beş on metre genişliğinde bir şerit oluşturan kayalıklar vardı. Kaldığım odanın penceresinden bakarken görmüştüm.

Zaten günümün büyük kısmı o pencerenin önünde kitap okuyarak geçiyordu. Zaman zaman dirseklerimi pervaza yaslayıp Boğaz'ı izliyordum, bazen de pencereden sarkıp bahçenin nerede sona erdiğini kestirmeye çalışıyordum. Burada olmadığı kesindi. Yalıdan bakan birinin görüş mesafesi yasemin çitlerinin şu noktasında sona eriyordu ama dün gece epeyce camdan sarkarak çitlerin ötesinde bir patika bulunduğunu keşfetmiştim. Etrafını sarmalayan kırmızı begonvillerle birlikte bir tüneli andırıyordu. Evden bakınca ötesinde ne olduğu görünmüyordu ama oraya yaklaştıkça dalga seslerinin artmasına bakılırsa kırmızı patika yalının rıhtımına açılıyordu.

"Alparslan abim de çok sever burayı."

Sena'nın sesini duyunca iç çekmemek için kendimi zor tuttum. Öte yandan, kıza ters davranmak için gerçekten bir sebebim yoktu. Sürekli peşimdeydi ama rahatsız etmiyordu beni, mesela şimdi onu duymazdan gelsem eve dönene kadar ses çıkarmazdı.

"Okula gidiyor musun?"

"Bana mı sordunuz gelin hanım?"

İç çektim. "Etrafta bizden başka kimse yok, Sena."

Ve, evet. Mersin'den tanıdıklarım hariç bu aileden birinin adını ilk kez ağzıma alıyordum.

"Gidiyorum gelin hanım, bu sene üniversiteye başladım."

"Hangi bölüm?"

"Siyasal Bilimler."

"Siyasetle ilgili misin peki?"

"Çok bir şey bildiğimi söyleyemem..." diye geveledi. "Ama ilgimi çekiyor sanırım. Yani, umarım çekiyordur çünkü ben ne olduğunu anlayamadan tercih dönemi bitti. Çok saçma değil mi ama? Sınava tüm sene çalışıyoruz, geleceğimizi belirleyecek tercihleri iki haftaya sıkıştırıyoruz. Başkaları nasıl yaptı bilmiyorum ama ben üniversite sınavlarına çalışırken hangi bölümü istediğime karar vermeyi unutmuşum."

O kadar dertli görünüyordu ki bölüm seçimini iki haftaya sıkıştırmanın yanlışlığından bahsetmek istemedim. Ona bakılırsa ben bölüm seçimi yapmamıştım bile. Doktor olmak istiyordum çünkü Mađio fahişe olmama izin vermemişti. Bir de babamın gözüne girmek istemiştim sanırım. Sadece babam değil, çiftlikteki herkes tıp okursam benimle gurur duyar diye düşünmüştüm. Bir prestiji vardı sonuçta, doktor olursam Zeliha Teyze kasabadaki herkesle adımı çıkaramazdı çünkü bence insanlar bir doktorun fırıncının çırağıyla, terzinin yamağıyla, köydeki it kopukla fingirdediğine inanmazdı. Hem insanların hayatını da kurtaracaktım, yaralıları tedavi edecektim, hastaları iyileştirecektim ve kimse sevmezse bile onlar sevecekti beni. Hangi insan onu iyileştiren birini sevmezdi ki?

Senelerce kendime bile itiraf edemesem de beni Tıp fakültesine götüren fikirler bunlar olmuştu. Şanslıydım ki, bölüme girdikten sonra gerçekten de ilgim olduğunu fark etmiştim. Daha da şanslıydım ki, orada Bahri Hoca'yla tanışmıştım ve doktorluk hakkindaki fikirlerimi idealist bir profesörün bakış açısından edinmiştim. Haliyle bu kadar şans bünyeme ağır gelmişti, çünkü Mersin'den çıkıp da buraya gelirken bu sene mezun olma imkanımı da yok etmiştim.

Hakikaten yoktu. Pencerenin pervazına yaslanıp uzun uzun Boğaz'ı izlediğim saatlerde sadece beni ailesinin evine atıp giden nişanlımı düşünmüyordum. Okulumu da düşünmüştüm. Saatlerce düşünüp tek tek tüm ihtimalleri değerlendirmiş; ve bu yıl sınıfta kalacağım gerçeğiyle yüzleşmiştim. Zira okula devam etmek için tek şansım buradaki bir okula geçiş yapmaktı. Üniversite sınav puanımla ortalamam Cerrahpaşa'ya Çapa'ya yetmezdi ama yine de burada bir okula girebilirdim. Tabi, yatay geçiş tarihleri çoktan sona ermiş olmasaydı. Ne zaman bittiğini bilmiyordum ama okulların açılmasına çok az kalmıştı, şimdiye dek ders kayıt tarihleri bile sona ermiş olm-

Birden nefesim kesildi. Ders kayıtları... Bu sene ders kaydı yapmamıştım ben. Ne zaman başladığından bile haberim yoktu, o dönemler intihar etmekle meşguldüm. Kayıtlar kapanmış mıydı acaba? Kapanmaması imkansızdı fakat ders kaydı yapmazsam...

"Gelin hanım?"

Olayın ciddiyetini idrak ettikçe dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Basit bir şey değildi bu, her yıl ders kaydı yapmak zorunluydu ve kayıt yapmayanların kaydı silinirdi. Tamamen. Eğer kayıt yaptırmayı başaramazsam sadece bu senemi kaybetmezdim, tıp fakültesiyle tamamen ilişiğim kesilirdi. Tanrım!

"Gelin hanım iyi misiniz?"

"B-benim biraz yalnız kalmam gerek." dedim panikle telefonumu çıkarırken. "İzin verir misin?"

"Elbette ama bir şeye ihtiyacınız varsa-"

"Sena lütfen git!"

Lafımı ikiletmedi, başını sallayıp koşar adımlarla yanımdan uzaklaştı. Sena giderken ben de internetten Öğrenci İşleri'nin numarasını buldum. İlk aramada açmadılar. Tekrar aradım. İkinci aramada telefon açıldı ama hemen sonra meşgule düştü. Tekrar aradım. Bir yandan da internetten bizim okulun akademik takvimine bakıyordum. Tahmin ettiğim gibi ders kayıtları çoktan sona ermişti. İşin komik yanı, kayıt tarihlerinin babaannemin öldüğü gün başlamış olmasıydı. Bir hafta sonra da sona ermişti.

Telaşla kayıt dondurma tarihlerine baktım. Eğer kaydımı dondurabilirsem gelecek yıl okula devam etme şansım olurdu. Böylelikle gelecek sene hangi şehirde olursam oraya geçiş yapıp devam edebilirdim. Ancak orada da hüsranla karşılaştım, kayıt dondurma tarihi de biz dağ evindeyken sona ermişti. Bu esnada hala Öğrenci İşleri'ni aramaya devam ediyordum, sanırım bu dokuzuncu arayışımdı. Gerçi açsalar bile ne diy-

"-niversitesi Öğrenci İşleri, buyurun."

"Merhaba b-ben Elif!" diye saçmalayarak lafa girdim. "Yani, ben Tıp son sınıf öğrencisiyim. İsmim Elif Baykar, öğrenci numaram-"

"Bekleyin, dahili numaraya bağlıyorum."

Telefon çat diye yüzüme kapandı. Birkaç dıtlama sesinin ardından tekrar açıldı, bu kez karşı tarafta bir erkek sesi belirdi.

"Buyurun, Tıp Fakültesi Öğrenci İşleri Birimi."

"Merhabalar, ben Tıp son sınıf öğrencisiyim." dedim gerginlikten kısılan sesimle. "Bir konuda yardımınıza ihtiyacım var."

"Elbette, dinliyorum."

"Ders kaydı." diye daldım lafa. "Ben ders kayıt tarihlerini kaçırdım da."

"Tamam, mazeret dilekçenizi yarına kadar dekanlığa ulaştırın."

"Mazeret dilekçesi derken-"

"Kayıt tarihlerini kaçıranlar için Mazeret Kayıtları yarın sona erecek. Belgenizi yarın iş saati bitimine dek dekanlığa elden veya faksla ulaştırmanız gerekiyor. Aksi taktirde kaydınızı yenileyemezsiniz. Bir mazeretiniz var, değil mi?"

"B-babaannem..." diye geveledim. "Babaannem vefat etmişti ama belgesi-"

"Yalnızca birinci derece akraba vefatı mazeret sayılıyor." diyerek lafımı kesti adam. "Başınız sağ olsun ama belgeyi ulaştırsanız bile kabul edilmez."

Zaten belgeyi edinmem de imkansızdı. Babamı arayıp babaannemin ölüm raporunu bana fakslamasını istediğimi hayal bile edemiyordum.

"Peki ne kabul edilir?"

"Doğal afet, birinci derece akraba vefatı, trafik kazası gibi çeşitli kazalar, milli sporcu olup yurtdışı müsabakaya katılma durumu, ameliyat veya hastaneye yatış gerektiren bir sağlık probleminden ötürü verilen rapor. Yalnız raporun heyet raporu olması zorunludur. Eğer elinizde bunlardan birine ait üç günden eski olmamak şartıyla ve ders kayıt tarihleri sona ermeden önce alınmış belge varsa kayıt yaptırabilirsiniz."

Yoktu. Hiçbiri yoktu. İşin kötü tarafı, bu belgelerin kayıt tarihleri sona ermeden önce alınmış olması gerekiyordu. Şu anda bir tıbbi belge ayarlamaya çalışsam bile geçmişe dönük rapor alıp sisteme kaydettirmem olanaksızdı. Göz göre göre beş senelik tıp eğitimim yanacaktı.

"Bakın ben çok zor durumdayım." dedim ağlamamak için ellerimi yumruk yaparken. "Zaten bu sene derslere girme şansım yok, her halükarda sınıfta kalacağım ama ders kaydı yapmama izin vermezseniz beş senelik emeğim ziyan olacak!"

"Hanımefendi, emeğinizin ziyan olmasının sorumlusu Öğrenci İşleri değil. Rektörlüğün yönetmelikleri çok açık. Ders kayıt tarihleri de önceden duyuruldu ve öğrencilere bir hafta zaman tanındı. Tüm bu süreçte kayıt yaptırmadıysanız ve bunun için geçerli bir mazeretiniz yoksa-"

"İntihar ediyordum!" diye patladım birden. "Ders kayıt haftasının birinci gününde, dördüncü gününde ve altıncı gününde ölmeye çalışmakla meşguldüm. Kendimin kaçıncı dereceden akrabası olduğumu bilmiyorum ama beni mazeret kabul edemez misiniz? Olmadı düğün hediyesi niyetine yardım edin, eğer nişanlım kaçıp gitmediyse önümüzdeki ay evleniyorum da!"

Kısa süreli bir sessizlik oldu. Ben bile ne saçmaladığımı anlayamamıştım, adamın çok olduğunu tahmin etmek çok zor değildi. Titreyen ellerimle bahçe duvarına tutunmaya çalışırken karşı taraftan ufak bir iç çekiş duydum.

"Hanımefendi durumunuz için gerçekten üzgünüm." diye cevap verdi görevli. Ses tonu gergindi. "Fakat burası üniversite, kayıtlar sistem üzerinden yapılıyor ve Öğrenci İşleri personelinin kişilere imtiyaz sağlaması kesinlikle mümkün değil. Size çok geçmiş olsun. Hayatta başarılar dilerim."

Telefon suratıma kapandı.

Birkaç saniye boş boş dalgalara baktım. İçimde korkunç bir his vardı, korkunç bir gazap... Gırtlağımdan bastıramadığım öfkeli bir ses yükselirken telefonu yumruğumla birlikte duvara çarpmamak için zor dayandım. Dayanamadım. Yere çöküp öfkemden ve hırsımdan hıçkırarak ağlamaya başladım.

Koskoca beş yıl... Tekrar okuyamazdım. Kim okuturdu ki beni? Seneye bu zamanlar nerede ne halde olacağım, hangi çatının altına sığınacağım bile meçhuldü. Olur da Alparslan dönmezse beni sonsuza kadar gelin hanım diye bu evde tutmayacaklarını biliyordum. Onlar tutsa bile babam bırakmazdı ama çiftliğe de götürmezdi bu saatten sonra. Zaten gitsem bile okula devam edemezdim, yarın mazeret kayıtları da sonra erdikten sonra sistemden kaydım silinecekti ve tüm geleceğim ellerimden kayıp gidecekti. Devam etmeye çalıştıkça dibe sürükleniyordum.

"Elif?"

Arkamda duyduğum sesle birlikte damarlarımdaki kan buz kesti. Başımı yavaşça kucağımdan kaldırdı. Omzumun üstünden geriye doğru bir bakış attım. Gülendam Abla bir iki metre ötede durmuş, yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla birlikte beni izliyordu.

Söylediğim her şeyi duymuştu.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro