Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 21 - Hıdırellez

Selamlar, yine ben. (:

Çokça yoğunluğun ortasında, uykusuz bir gecenin sabahında -ki bu satırları siz ancak akşamüstüne okursunuz-, sınavlardan sonraya diye niyetlendiğim bu bölümü kolundan tuttum, Hıdırellez'in peşi sıra sizlere geldim.

Normalde özel günleri bölümle kutlamam, elimde değil, kutlayamam. Niyetlensem de yetişmez, boşuna yorulduğumla kalırım. Sanıyorum ki ilk kez umduğum vakitte, elimde eksiltili lakin içime sinen bir bölümle, varmak istediğim noktaya, yani sizlerin yanına ulaştım. 

Çünkü bugünün akşamında Hıdırellez başlıyor. Bugün bu hikayenin günü, öksüz göçmen kızlarının, yetimliğini bilmeyen haymatlosların, gecikmiş baharların ve göç yolundaki kervanların günü. Bugün Ederlezi günü, yarın akşama değin öyle olacak. Ben bu güzel günü tek başıma geçirdiğim bayramın ertesinde sizlerle kutlamaya geldim. Burada olun. Burada olun ki, birlikte nice Ederlezilerimiz, nice güzel günlerimiz olsun!

Sevgilerimle, Nilü.

-*-

Bölüm şarkıları: Dedublüman - Sakladığın Bir Şeyler Var
Vega - Uçları Kırık
Lizeta Kalimeri - Salomi

"Anne bak, hıdırellez geliyor.
Bana bir silkintiotu bul
Dizlerime derman diye sür, hülya diye gözlerime
Saçlarıma sür, yıllar var dönemedim evime.

Ne çok suyun içinden geçtim anne
senin önünden geçtiğimden daha fazla.
Sen bana dünya yalan diyorsun
Ben bir tek aşkı koydum gerçeğin tarafına.

Böyle, derine derine saklanmış kalmış.
Dünya yerinde bir uykuya yatırılmış, hiç uyumamış.
Kışlarda zor hatırası, yazlarda tahammül yorgunu
Anne benim gönlümün kimyası ne bu böyle?

Bir avuç sımsıkı harf, bir avuç sımsıkı kapalı
Eski bir mağara duvarına çizdiğin bir keçiyimdir
belki de ben anne.
Yıllarda taşlarda dillendiğime göre, oy!
Sen bana bu hıdırellezde adımı yeniden koy."

-Birhan Keskin - Hıdırellez

Bakışlarımız buluştuğu anda onu oyuna getirdiğimi anladığını anladım. Zira öldürecekmiş gibi bakıyordu bana. Anlık bir rahatlamanın ardından gözleri öfkeden kapkara kesilmiş, çenesindeki kemikler dişlerini sıktığını gösterircesine daha da belirgin hale gelmişti. Açıkçası ben de pek sakin sayılmazdım, beni kandırıp çatışmaya gittiğini düşündükçe öfkeden kuduruyordum fakat tam şu anda Ahıskalı ailesinin tüm kadınları ve İzzet abi dikkatle bizi izliyordu. Onların önünde kavga etmeye başlarsak durumu tipik bir nişanlı çift kavgası olarak lanse edebileceğimizi pek zannetmiyordum.

Alparslan'ın öldürmeye hazırlanır gibi bir gazapla bana doğru ilerlediğini görünce öfkemi yutmaktan başka şansım kalmadı. Yüzüme endişe ve panik yüklü bir ifade yerleştirip yaralı bileğimi umursamadan aşağı inmeye başladım telaşla. Son birkaç basamağa vardığımda o da tam merdivenin önüne ulaşmış olacaktı, tam o esnada boynuna atlarsam istese de beni itemezdi. O arada Nigar Hanım fark etmeden kulağına durumu çaktırmamasını fısıldayabilirdim, zira şu anda ailesinin varlığını unutmuş gibi görünüyordu.

Planladığım gibi, tam merdivene ulaştığı anda yüzüme endişe ve heyecan yüklü bir ifade yerleştirerek gelişini karşıladım. "Ah, şükürler olsun iyisin!" diye bir feveran kopardığımda duraksadı. Şaşkınlığını fırsata çevirip hız kesmeden boynuna atıldım. Beklediğim gibi refleksif bir şekilde kollarını belime dolayıp yaralı ayağım yere çarpmadan yakaladı beni. Ona sımsıkı sarılıp başımı boynuna gömerken "Çok korktum sen gidince!" diye ekledim. "Gelmeseydin endişeden ölecektim sevgilim!"

Bunları söyledikten sonra kulağına çaktırmamasını fısıldayıp, ardından tüm ailenin gözü önünde olduğunu hatırlayan utanmış bir yeni gelin gibi telaşla geri çekilmem gerekiyordu. Fakat kendimi onun kollarının arasında bulunca bir şeyler korkunç bir hızla değişti. Çatışmaya gittiğini öğrendiğim andan itibaren içimi kemiren şeyin, gerçek endişemin, bir sel baskını gibi üstüme hücum ettiğini hissettim. Geri çekilemedim, kulağına çaktırmamasını fısıldayamadım, başımı boynuna gömüp ona hasretle sarılmaktan başka bir şey yapamadım.

Bunları da rolümün bir parçası sanmış olacak ki büsbütün öfkelendi. Dışarıdan görenler muhtemelen farkına varamazdı fakat gazabını bedeninde hissetmiştim. Nitekim birkaç saniyeliğine oyunuma ayak uydurduktan sonra belimdeki kolları çözüldü. Beni yere indirirken sıcak nefesini saçlarımın arasında hissettim.

"Endişeden ölmene gerek yoktu." diye mırıldandı tenimi karıncalandıran bir sesle. "Ben seni zaten geberteceğim, sevgilim."

Ardından tepki vermemi beklemeden ailesine dönüp bizim baş başa konuşmamız gerektiğiyle ilgili bir şeyler söyledi. Zaten mantıklı bir tepki verebileceğimi pek zannetmiyordum. Ona sarıldığımda açığa çıkan endişemin korkunç boyutu, sıcak nefesini saçlarımın arasında hissetmenin huzuru, tenimi karıncalandıran ses tonu, yalandan da olsa bana sevgilim dediğini duymanın içimde yarattığı depremler allak bullak etmişti beni.

Şükürler olsun ki Alparslan'ın gözü beni pek görmüyordu. Durumu üstün rol kabiliyetime yorduğu için şimdi eskisinden de öfkeliydi. Bir kolunu belime sarıp beni üst kata çekiştirmeye başlayınca afallamış bir halde ona ayak uydurmak zorunda kaldım.

Yukarı çıkarken pek konuşmadık. Ağırlığımı büyük oranda yüklendiği için yaralı bileğimin acısını hissetmiyordum bile. Aramıza sıkışan sol kolumu kurtarıp sırtına uzatıp gömleğinin kumaşına tutunmuştum. Fakat çok geçmeden belinin yan tarafındaki köşeli, sert bir cisim dikkatimi çekti. İçgüdüsel bir merakla iyice yaslandım ona. Bir tabancanın namlusunu kendi tenimin üzerinde hissedince başımdan aşağı bir kova buzlu su dökülmüş gibi oldu.

Aslında buna şaşırmamam gerekirdi. Bir silahı olduğunu biliyordum, hatta ara sıra yanında taşıdığını da biliyordum. Ancak bugüne dek onun üzerinde hiç silah görmemiştim, çiftlikten ayrıldığımız gün sinir krizi geçirirken hayal meyal babama silah doğrulttuğunu anımsıyordum fakat yanında taşıyorsa bile ayırdına varmamıştım. Alparslan sadece taşıdığı silahı değil, eli silahlı biri olduğunu da kamufle edebilen adamlardandı.

İrkilerek uzaklaşmaya çalışırken neden kaçtığımı ben de bilmiyordum. Sahiden de çatışmaya gittiği gerçeğinden mi? Yoksa çiftlikteyken onu kanlar içinde bulduğum korkunç geceden mi? Her halükarda bir şeylerden kaçtığımı fark etti sanırım. Fakat aramıza mesafe koymama izin vermedi, onun yerine aniden durup beni kucağına alarak bedenime doğrulmuş namludan uzaklaştırdı.

Sebebini anlayınca dudaklarımdan kopan ufak gülüşe engel olamadım. Daha birkaç gün önce kendi kafama sıktığım silahtan korktuğumu zannediyordu.

"Sen bir de utanmadan gülüyor musun?" diye söylendi burnundan soluyarak. Birkaç saniye boyunca kendi içinden küfürler sıraladıktan sonra yeniden çıkıştı öfkeyle. "Açıklama bul Elif! O şeytan gibi zekanı kullan, odaya varana kadar mantıklı bir açıklama bul bana! Yoksa yemin ederim elimde kalacaksın!"

Tekrar güldüm. "Hesap soran tarafta olacağına eminsin yani?"

Ve böylelikle patladı.

"Kızım neyin kafasını yaşıyorsun şu an?! Sabır testi falan mı yapıyorsun? Bir de tutmuş hesap soracağım diyor... Ben seni bir—" Sustu, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. "Bak yemin ederim kendimi zor tutuyorum Elif, şu an sana küfür etmemek için çok zor tutuyorum kendimi!"

"Söversen söv be!" diye çıkıştım. "Çok da umurumdaydı senden küfür yemek... Ayrıca şunu da aklına yaz, sen benden hesap soramazsın!"

Gerizekalı... O kadar gerizekalıydı ki, bazen bu kadar gerizekalı birine aşık olduğum için kendime öfkeleniyordum. Hangi akla hizmet çatışmaya gitmesine izin vereceğimi düşünürdü ki? Bir de gitmeden önce dönünce kitaplardan konuşacağız bilmem ne diyerek hipnotize etmişti beni. Ticălos mincinos!

Odaya girdiğinde kapıyı tekmeleyerek kapattı. Muhtemelen alt kattakiler duymuştu fakat şu anda nişanlı pozları kesmek zerre umurumda değildi. Belli ki onun da değildi. "Yediğin haltı şaka falan mı sanıyorsun Elif?!" diye bağırdı öküz gibi. "SEN BUGÜN BENİ OYUNA GETİRDİN!"

Beni yine market poşetiymişim gibi pat diye yatağa bırakınca bir anlığına dengemi kaybedip arkaya doğru yalpaladım. Fakat bu kez reflekslerim onun öfkesinden daha hızlıydı. Sırt üstü devrilirken dirseklerimle yataktan destek alıp kendimi tekrar öne ittim hışımla. Tam geri çekileceği anda gömleğinin yakalarından tutup onu kendime çekince afalladı.

"Ama nasıl zevkliydi!" dedim kindar bir gülüşle. "Aklın sıra beni burada bırakıp gidecektin, öyle mi? Ben var ya, seni bu gidişle daha çok oyuna getiririm. Ben seni öyle bir oyuna getiririm ki tuzağa çekmeme bile gerek kalmaz, kaçayım derken kendin gelir düşersin!"

Göz göze geldiğimizde bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra dişlerini sıkıp gözlerini yumdu. Büsbütün öfkelendim. Nasıl savaşacaktım ben bu adamın sessizliğiyle? Henüz birlikte bir yola çıkışımızın ikinci günüydü fakat şimdiden aramızda mesafeler büyüyordu. Onu anlayamıyordum, bazen çok iyi anladığıma inanıyordum ama sonra öyle bir şey yapıyordu ki hiçbir mantığa oturtamıyordum. Yakalarına yapışsam bile kayıp gidiyordu ellerimin arasından. Allah kahretsin, henüz beni onu sevdiğim gibi sevip sevmediğini bile bilmiyordum!

"Tehlikeli oyunlar oynuyorsun Elif." dedi en sonunda. Ellerimi tutup yakasından sökerken karşı koyamadım, gözlerindeki mesafe biraz daha artmıştı. "Eline geçen her fırsatta beni zayıf noktamdan vurup tuzağa çekiyorsun. Eğer bunları yengemden aldığın akıllara dayanarak yapıyorsan, yapma. Çünkü ben abim değilim. Abimi bir zaafını kullanarak tehdit edebilirsin ama bende ters teper."

"Teptirme o zaman!" diye bağırdım öfkeyle. "Oyuna geliyorsan da, canını yakıyorsam da sebebi sensin! Hayır, ne sandın ki? Biraz aklını kullansan gitmene izin vermeyeceğimi bilirdin zaten!"

"Yahu ben senden habersiz mi gittim?! Gitmeden önce konuşmadık mı?! Madem bu kadar karşıydın öyleyse neden her söylediğime onay verdin?!"

"Çünkü endişelenecek bir şey yok dedin bana!" diye çıkıştım ona büsbütün çileden çıkarak. "Döndüğümde Harry Potter kitaplarından konuşacağız dedin! Ben de sakin sakin konuşmaya gidiyorsun sandım!"

Düşündükçe delirecek gibi oluyordum. O yobaz kadını ve akılsız yeğenlerini ciddiye alıp kendini boş yere tehlikeye atacaktı resmen. Gerçi çiftlikteyken baskına gelip onu vuran mafya bozuntularındansa Zeliha Teyze'nin kıt zekalı yeğenleriyle dalaşmasını tercih ederdim. Ama yalnızca ikisinden birini seçmem gerekirse... Mevcut şartlardaysa böyle bir ikilem yoktu.

"Saf mısın sen Elif?" dedi ters bir tavırla. "Evimize baskına gelmekle tehdit eden bir yığın eli silahlı adamdan bahsediyoruz! Gerçekten muhabbet etmeye gideceğimi mi sandın?"

"Hayır ama çatışmaya gideceğini de tahmin edemedim!"

Güldü. Neşesiz, bıkkınlık dolu bir gülüştü bu. "Çatışmaya gideceğimi kim söyledi ki?"

Şaşkınlıktan cevap veremedim. Ailedeki kadınlar onu geri getirmem için bilerek öyle konuşmuş olamazdı değil mi? Eğer öyleyse bu beni de oyuna getirdikleri anlamına gelirdi. Fakat yengelerinin kurduğu tuzağı ona söyleyemezdim. Daha az evvel ailesiyle ciddi bir kavganın eşiğinden dönmüştü. Eğer bunu da söylersem aşağı inip öfkesini onlardan çıkarmasından korkuyordum.

"Şimdi sen de söyledin ya... Muhabbet etmeye gidecek halim yok dedin... Hatta saf mısın dedin bana—"

"Evet, muhabbet etmeye gitmeyecektim." diye onayladı. "Ama çatışmaya gideceğimi de hiç söylemedim. Bunlar senin okumaların."

Bir süre sessiz kalarak bugün olanları gözden geçirdim. Eski sözlümün buraya geleceğini duyduğumuz andan beri yaşananları, insanlardan duyduklarımı ve Alp'in bana söylediği her kelimeyi... Haklıydı. Çatışmaya gitmek gibi bir niyeti olduğunu ne gitmeden önce, ne de geldikten sonra duymuştum ondan.

"Ben— kusura bakma..." diye geveledim en sonunda. "Mantıklı düşünemedim... Ama düşünmem gerekirdi! Cidden... Yani sen ne diye Zeliha Teyze'nin sülalesine savaş açasın ki?"

"Çünkü Yurterler senin sandığın gibi kendi halinde klasik iç anadolu insanı değiller." diyerek dumura uğrattı beni. "Onlar da yeraltı dünyasından, Elif. Eski sözlün sana ailesi hakkında yalan söylemiş."

Şaşkınlıkla ona baktım. "Pardon?"

"Bayraktar'a bağlılar." diye devam etti ağır adımlarla gelip yanıma otururken. "Üstelik sokak çetesi falan da değil bu herifler. Dündar Bayraktar'ın imparatorluğunda elli küsür şehir var, her birinin de Bayraktar tarafından atanmış sahipleri bulunur. Sivas şehri Yurterlere ait, bunu ben de bugün öğrendim."

"Sen ne dediğinin farkında mısın? Yani- emin misin bir yanlışlık olmadığına? Ben bu insanları tanıyorum Alparslan, sizin gibi güçlü bir aile olmadıklarına eminim—"

"Değiller çünkü." diyerek iç çekti. "Sadece Sivas'ı kontrol ediyorlar, yani tek bir şehirden sorumlular. İstanbul ise bir şehir değil, Bayraktar'ın imparatorluğunda burası başlı başına bir bölge demek. Yönetimi de abime ait... Anlayacağın Yurterler buraya baskına gelmekle kendi ölüm fermanlarını yazdılar. Bayraktar'ın böyle bir şeyi affetmeyeceğini herkes bilir."

Derin bir nefes aldım. Zihnim allak bullak olmuştu, Zeliha Teyze'nin sülalesinin yeraltı dünyasından olduğu bilgisini hazmetmekte zorlanıyordum. Üstelik Alparslan onların da Dündar Bayraktar'ın adamı olduğunu söylemişti. İçimi rahatlatan tek şey iki tarafın sahip olduğu güç dengesi arasındaki uçurumdu. O da bir yere kadar...

"Fakat hala anlamadığım bir şey var." diye devam etti sözlerine. "Madem o ailenin karanlık tipler olduğundan haberin yoktu, öyleyse neden eski sözlünün geleceğini duyduğunda korkudan bembeyaz kesildin?"

Nefesimi tuttum. Yaptığım onca laf kalabalığının içinde o kadar hassas bir detaya odaklanmıştı ki aklıma söyleyecek hiçbir şey gelmiyordu. Mecburen ufak, alaycı bir gülüşle birlikte ona attım topu. "Sence?"

"Benim yapacağım tahminin bir önemi var mı?" diye sordu dikkatle yüzümü incelerken. "Hayatının o döneminde yanında yoktum, bu sözlülük mevzusunun nasıl başladığını bile bilmiyorum. Cevabı senin vermen gerekir."

Eh, attığım top tekrar kucağıma düşmüştü.

Öte yandan ne cevap vereceğimi ben de bilmiyordum. Okan denen oğlanla sözlenmeme sebep olan olaylar zinciri abisi olacak Tufan şerefsiziyle başlamıştı. Önce bana iftira atıp babamı kasabadaki oğlanlarla düşüp kalktığıma inandırmış, sonra da adımızı temizlemek için benimle evleneceğini söyleyerek kendi uydurduğu yalanlara şövalyelik yapmıştı. Tanrı bana acımış olacak ki, ruh hastası sapık amacına ulaşamadan geberip gitmişti fakat babam verilen sözden geri adım atılmaz diye direttiği için Tufan'ın ölümünden sonra o dönemler askerde olan kardeşi Okan'la sözlenmiştim. Eğer iki kardeşle de sözlendiğim gerçeği ortaya çıkarsa Alparslan geçmişte Okan'la evlenmeyi kabullendiğime inanmazdı.

"Babam her halükarda okulum biter bitmez beni evlendirecekti." diyerek omuz silktim. "Zeliha Teyze'nin yeğeni Okan da benden hoşlanıyormuş. Babam bunu duymuş sanırım, köydeki bir düğün için Sivas'tan geldiklerinde onları çiftlikte ağırlamak istedi. Okan da askerden izne geldiği için bir iki hafta kadar çiftlikte kaldılar. O ara ikimiz konuşup kaynaştık ve anlaşabileceğimize kanaat getirdim. Sonra Okan gidip ailesiyle konuştu, onlar da çiftlikten gidecekleri gün beni oğullarına istediler. Babam beni evlendirmeye dünden razı olduğu için talibim çıkınca balıklama atladı ve böylelikle o akşam sözlenmiş oldum. Zaten bir gün sonra da siz çiftliğe geldiniz."

Gerçekteyse olaylar biraz farklı seyretmişti. Mesela kız istemeye damadın ablasıyla babası gelmişti sadece. Müstakbel kayınvalidem büyük oğlunun benim yüzümden öldüğüne emindi, sözleneceğim oğlan da askerden izne falan gelmemişti. Gerçi Mehtap oğlanın hapiste olduğunu, askerlik yalanını ailesinin uydurduğunu söylemişti ama gerçekse bile önemi yoktu. Zira Alparslan'a mümkün olduğunca basit ve aklını meşgul etmeyecek bir hikaye anlatmak zorundaydım. Aksi taktirde kurcalamaya devam edecekti.

Fakat bu hikayede eril rekabet güdülerini tetikleyecek bir unsur yoktu, koruma içgüdüsünü harekete geçirecek bir mağduriyet yoktu, mevzuyu daha fazla kurcalaması için hiçbir sebep yoktu. Düz, sıradan ve son derece basit bir izdivaç süreciydi anlattıklarım, gerçekleşseydi mutluluk getirmeyeceği bile açıktı.

"Ne konuştunuz?"

Başımı çevirip baktığımda yüzünde gördüğüm ifade hoşuma gitmedi. Bir şeylerden fena halde rahatsız olmuş gibiydi.

"Anlamadım?"

"Çiftliğe geldikleri zaman konuşup kaynaştık ve onunla evlenebileceğime kanaat getirdim dedin." diye tekrarladı sözlerimi. "Onunla yuva kurmayı istemene sebep olacak kadar ne konuşmuş olabilirsiniz ki?"

"Sen beni dinlediğine emin misin?" diye sordum şaşkınlıkla. "Anlatmaya çalıştığım şey bunun bir aşk evliliği olmayacağıydı. Ben her halükarda okulum biter bitmez evlenecektim zaten. Tek talibim de o olduğu için tamam dedim. Ayrıca bu neyin sorgusu ya? Gerçekten nişanlı olsaydık bile bu konuda bana hesap sormaya hakkın olmazdı, tamam mı? O zamanlar hayatımda yoktun, hatta farkındaysan sözlendiğimde tanışmıyorduk bile. Siz çiftliğe gelmeden bir gün önce beni istemeye geldiler—"

"Biliyorum!" diye çıkıştı bana birden. "Bir gün sonra geldim, biliyorum!"

Ağzım açık kaldı. Gerçekten derdinin ne olduğunu, kafasından ne geçtiğini anlayamıyordum. Bir gün sonra geldiği için pişmanlık duyuyor desem, bu saçmaydı. Zira önceden gelseydi de bir şey değişmeyecekti ki, hatta ben hiç sözlü olmasam bile Alparslan benimle evlenmek istemeyecekti. Tanrı aşkına, aynı yatakta basıldıktan sonra bile beni istemediğini haykırmıştı bu adam!

"Kaldı ki, ben zaten sana nasıl sözlendiğini sormamıştım. Ben sana eski sözlünün geleceğini duyduğunda neden paniklediğini sordum." Kendi kendine söylenir gibi ekledi. "Gerçi sözlenme hikayenin de cevabı almama faydası oldu. Sonuçta iki ihtimal vardı ve birincisi o oğlana aşık olmandı. Ortada bir aşk hikayesi olmadığına göre ikincisiymiş." 

Evet, görünüşe bakılırsa konuyu saptırma girişimim işe yaramamıştı.

"Neymiş o?"

Gözlerimin içine bakarak konuştu. "Sakladığın bir şeyler var."

Aniden, Alparslan'ın insanları okumaktan imtina eden biri olmasının benim açımdan son derece avantajlı olduğunu fark ettim. Çünkü bu konuda ürkütücü biçimde başarılıydı. Kahretsin...

"Ne gibi?" dedim sakin kalmaya çalışarak. "Ne geçiyor aklından, açıkça izah eder misin?"

"Eski sözlünün geleceğini duyunca paniklediğini gözlerimle gördüm." diyerek en başa döndü. "Başta benim için endişelendiğini sanmıştım ama Yurterlerin yeraltı dünyasıyla olan bağlantısından bile haberin yokmuş Elif! İki üç serseriyle çatışmaya girmemden niye korkasın ki?"

Ben senin belinde silah taşımandan bile korkuyorum! diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Üç kuruş ilginle sen bile benim için endişeleniyorsun, bir de bu denli severken beni düşün!

Bilhassa İstanbul'a geldikten sonra içine düştüğüm endişe korkunç bir hızla büyüyordu. Zira onun ne kadar tehlikeli bir hayat sürdüğünü giderek daha belirgin biçimde idrak etmeye başlamıştım. Üstelik anlam veremediğim bir şekilde abilerinin yolundan ayrılarak babalarının mirasını üstlenmeye kalkışmıştı Alparslan. Bu da kendi yolunu çizmek zorunda kalacağı anlamına geliyordu. Bir başkası tarafından çizilmiş yolları takip etmenin kendi yolunu çizmekten daha güvenli ve öngörülebilir olduğunu göremiyor muydu?

"Paniğe kapılman için iki ihtimal vardı." diye devam etti benden cevap alamayınca. "Ya eski sözlüne aşıksın ve benim ona zarar vermemden korktun. Ya da öğrenmemi istemediğin bir şeyler var ve onunla yüzleşirsem açığa çıkmasından korktun. Aşık olmadığını söylediğine göre—"

"Ya senin aklın başında mı?" diye çıkıştım ona öfkeyle. Tahminlerinin yüksek doğruluk payı karşısında paniğe kapılmıştım. "Birine zarar vermeni istememem için illa o kişiye aşık mı olmam gerekiyor? Tanıdığım, evlenmeyi düşünecek kadar güvendiğim, ortak bir gelecek planı yaptığım bir insan sonuçta. Neden zarar görmesini isteyeyim ki? Ayrıca senin de ona zarar vermen için hiçbir mantıklı sebep yok. Nişanlı mıyız biz gerçekten Alparslan? Aşık mıyız birbirimize? Bu neyin kıskançlığı?!"

Durup birkaç saniye gözlerine baktığımda tahmin ettiğim gibi sessiz kaldı. Sessizliğinde boğuluyorum, Alp.

"Bak, anlıyorum..." dedim çırpınıp tekrar yüzeye çıkarak. "Saçmasapan eril sahiplenme güdülerinin farkındayım. Ama hiç değilse baş başa kaldığımız zamanlarda kendini kandırmayı bırak, olur mu? İkimiz de gerçekleri biliyoruz. Tüm bu olaylar olmasaydı muhtemelen şu anda ben Okan'la evli olacaktım, sen de Mehtap'la... Sürekli bunu hatırlatmak zorunda bırakma beni."

Aramızda uzun bir sessizlik oldu. Aklından ne geçtiğini bilmiyordum ama söylediklerim onu ikna etmemiş, aksine rahatsız etmiş gibiydi. Halbuki kıskandırmak değildi amacım, sözlü masalımı bir kenara bırakıp durumu olabilecek en sorunsuz şekilde lanse etmek istemiştim. Daha fazla kurcalamasın istemiştim. Her fırsatta beni istemediğimi dile getirmiş bir adamın ona ne kadar ihtiyaç duyduğumu öğrenmesiyle nasıl baş edebilirdim ki?

"Hayır olmayacaktık."

"Ne?"

"Madem gerçeklerden konuşacağız, öyleyse al sana güncel gerçekler." dedi soğuk bir tavırla. "O ailenin sana yaptıklarından sonra o piç dünya iyisi de olsa evlenmenize izin vermezdim. Her halükarda seni çiftlikten kaçırırdım."

Güldüm. Mehtap'a evlenme teklifi etmemiş olsa belki ona inanırdım ama şu an en fazla gülebiliyordum bu dediklerine.

"Olur tabi, hatta yolda bir yerde durup Mehtap'la senin nikahını da kıydırırdık. Aa dur, yoksa önce beni kaçırıp Mehtap'ı sonra mı aldıracaktın yanımıza? Bu muydu planın?"

"Planım bu değildi ama bugün sayende o planı istesem de uygulayamayacağımı anlamış oldum!" dedi ayağa kalkıp odanın içinde volta atmaya başlarken. Kafası başka bir şeyle meşgulmuş gibi sorduğum sorulara odaklanmadan cevap veriyordu. "Seni zorla yurtdışına götürmeyi denesem bile rahat durmazdın, bugün çok daha net bir biçimde anladım bunu. Arkamı döndüğüm anda yine kendi bildiğini okuyacaktın. Ben de yine yaptığım planları boşverip dönmek zorunda kalacaktım. Ve biz yine o çiftlikten birlikte çıkacaktık!"

Gerçek miydi bu söyledikleri? Zira ona dair öfkemin büyük bir kısmını Alparslan'ın pişman olmayışı meydana getiriyordu. Geçmişe dönme şansımız olsaydı onun yine Mehtap'la evlenmek isteyeceğini, bizi bir araya getiren tek şeyin birilerinin kurduğu tuzak olduğunu bildiğim için şimdiki koşullarla yetinemiyordum.

"Ne yani, Mehtap'la evlenme planının yanlış olduğunu mu fark ettin? Geçmişe dönebilsen aynı şeyi yapmaz mıydın?"

"Yapardım ama verdiğim sözü tutamazdım." diyerek tekrar kırdı kanadımı. "Çünkü yaptığım plan yanlış değildi. Üstelik seni korumak için de en iyi yol oydu ama dediğim gibi, sen yine kafanın dikine gideceğin için bir noktada yoldan çıkardım. Sonra da mecburen ikimiz birlikte çiftlikten kaçardık."

Kaçamazdık. Bize kurulan tuzak olmasaydı ben o gün ölmüş olacaktım. Alparslan'ın yaptığı plandan ve Mehtap'la evlenmekten vazgeçmesi ben öldükten sonra yaşanabilecek şeylerdi. Zihninde geçmişe döndüğünde o yolu seçmeye devam ettiği sürece ben ölmeye mahkumdum.

"O zaman kendini bu kadar strese sokmanın bir anlamı yok bence." diye cevap verdim ona. "Sen de söylüyorsun işte, her halükarda çiftlikten birlikte çıkacakmışız. Ne değişecekti ki?"

"Çok şey değişirdi." dedi ağır adımlarla bana doğru ilerleyip yeniden yanıma otururken. "Böyle olmazdı güzelim. Böyle olmazdık... Yaptığım planı çöpe atsam bile mevcut şartlarda olabilecek en iyi yoldan giderdik. Fakat biz şu anda bir yolda yürümüyoruz, biz şu anda akıntıya kapılmış halde kargaşanın merkezine sürükleniyoruz."

Kollarını dizlerine yaslayıp bir elini çenesine dayamıştı. Yüzüme bakmıyordu, konuşurken gözlerini karşıda bir noktaya dikmiş kendisiyle tartışıyordu. İç çektiğini duyunca öfkem hızla erimeye başladı. Öne doğru eğilerek bir kolumu kendi dizime dayadım, ardından başımı ona doğru çevirip yüzümü avucuma yasladım. Ne yapacaktım ben bu adamla? Bana anlattığından çok daha büyük bir karmaşanın içinde olduğunu biliyordum. Üstelik İzzet abiden de yardım alamıyordu. Babasının mirası onu abisinden uzaklaştırıyordu sanki.

Ve bir de onca şeye rağmen eski sözlüme zarar vermeyeceğini söylemesi vardı. Bunu Yurterlerin oğluna değer verdiğimi sandığı için yaptığını biliyordum. Sandığı şey gerçek değildi fakat neticede benim için yapıyordu. O yoldan benim için dönüp gelmişti. Bu düşüncelerle birlikte içim sımsıcak oluverdi, pozisyonumu bozmadan oturduğum yerde yana doğru kayarak ona iyice yaklaştım.

"Alp?"

"Efendim Elif?"

"Çok mu kızdın bana?"

Ellerinden birini indirip başını bana doğru çevirdiğinde şaşkınlıkla duraksadı. Hemen ardından hafifçe gerileyerek mesafe koydu aramıza. Benden rahatsız olmuş olamazdı, değil mi? Başka bir kız olsa bu tepki karşısında utanıp iki kat daha uzağa gerilerdi. Eğer onu rahatsız ettiğime emin olsam muhtemelen ben de öyle yapardım ama emin olamamıştım ve merakım her zamanki gibi utancıma baskın geldi. Edepli bir kız gibi uzaklaşmak yerine benden rahatsız olup olmadığını anlamak için ona biraz daha yaklaştım. Dudaklarını birbirine bastırırken başını hafifçe iki yana salladı.

"Elena... Yapma şunu."

"Ne yaptım ki?"

Bakışları üzerimde gezinirken sessiz kaldı. Ne geçiyordu acaba aklından? Okuması öyle zor bir kitaptı ki Alparslan... Ah.

Gözlerinde beliren tereddütten destek alarak bir tahmin yürüttüm. Sonra yürüttüğüm tahmine cevaben "Haklısın, bilip bilmeden sana oyun oynamamam gerekiyordu." diye devam ettim konuşmaya. "Özür dilesem beni affeder misin?"

"Ha bir de özür dileyeceksin yani?" diye söylenerek omuzlarımdan tutup pat diye doğrulttu beni. Ne yaptığını anlamama fırsat kalmadan aramıza tekrar mesafe koymuştu. "Hem oyun oyna, hem de beni affeder misin diye sor! Sence affeder miyim?"

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Affetmez misin?"

Bakışlarında kahkaha parıltıları belirdi. Ardından diğer tarafa çevirdi başını. Güldüğünü görmeyeyim diye eliyle yüzünü sıvazlıyordu fakat ağzının yanaklarına doğru genişlediğini görmüştüm. Şaşırmadan edemedim. On saniye içerisinde hem öfkelenip hem de gülmemek için kendini zor tutacak hale gelmesine nasıl sebep olmuş olabilirdim ki? Şu an resmen ondan af diledim diye süründürüyordu beni!

"Affetmezsen affetme!" diye söylenerek uzaklaştım ondan. "Zaten niye bu kadar abarttığını da anlamadım. Altı üstü ağlama numarası yaptım ya! Geri dönmeni bile beklemiyordum, hatta Gülendam ablaya başka plan yapalım demiştim ama o ısrar etti. Bana kalsa Defne kaçırıldı diye yalan söyleyerek getirirdim seni eve!"

Hakikaten de benim aklıma ilk gelen plan bu olmuştu. Gülendam abla Defne'nin şu an burada olmadığını, birkaç günlüğüne anneanesiyle dedesinin yanında kalacağını söyleyince de önce onları arayıp işbirliği yapmaya ikna ederiz demiştim fakat ısrarla buna gerek olmadığını söylemişti. Eğer inandırıcı bir ağlama numarası yaparsam ve telefonda sesimin duyulmasını sağlarsak kendisi bir şekilde Alparslan'ı ikna edebileceğine emindi. Eh, etmişti de...

"Ağlama numarası mı?"

"Telefonda yaptığım numara işte." diye söylendim. "Yengelerinle kavga edip ağlıyormuş gibi yaptım, sen de o yüzden gelmedin mi eve?"

"Hayır, bu yüzden gelmedim." diyerek şaşırttı beni. "Yengem bana senin kitap okuduğunu, onları duymadığını söylemişti. Bu yüzden geldim."

'Tanrım lütfen düşündüğüm şey olmasın.' diye geçirdim içimden. 'Lütfen en aciz anlarımı görmüş olmasın.'

Kitaplara sığındığım anlar benim en aciz olduğum zaman dilimleriydi. Çiftliktekilerden bile mümkün mertebe gizlemeye çalışırdım, kriz anlarını önceden kestirebildiğim için kendimi kötü hissettiğimde odaya kapanıp bitene kadar çıkmazdım. Zira kriz esnasındayken olanları anımsamıyordum, orada ne kadar zaman geçirdiğimi bile bilmiyordum, uyku bilinçsizliğinden daha kötü bir şeydi bu. Uyurken en azından uyanabilme şansım oluyordu, krizdeyken ise bütünüyle savunmasızdım ve bildiğim kadarıyla Ayşe hariç kimsenin bana dokunmasına izin vermiyordum. Hatta söylediğine göre zaman zaman ona karşı bile saldırgan olabiliyordum. O anlarıma şahit olmasını en son isteyeceğim kişi Alparslan'dı.

Fakat anlaşılan o ki, çoktan şahit olmuştu.

"Yengem böyle söyleyince yine aynı şey oldu sandım, Elena." diye devam etti sözlerine. "Kaybolduğunu sandım."

ALPARSLAN

Sarışınlar baş belasıdır.

En yakın arkadaşlarımdan birinin kafayı bulduğumuz bir gece yaptığı bu tespitin değerini şimdi anlıyordum. Gerçi o bunu hakiki bir belaya söver gibi söylemişti, bense başımdaki beladan memnundum. Üstelik benim başımın belası şu an çok da sarışın gibi durmuyordu. Akşamüstü odanın içine çökerken gölgelerin altında kumrala bürünmüştü saçları. Belki de birdenbire uysallaşmasının sebebi buydu. Saçları kuruyup o kahrolası bal köpüğü rengine kavuşunca açacaktı baş belası modunu.

Bekleyemedim. Karanlıkta güzel yüzünü, örgüsünden saçılmış bal rengi tutamları görememek hoşuma gitmeyince volta atmaya niyetlenir gibi ayağa kalktım. Konuşurken bir ara durup ışıkları yaktığımı fark etmedi bile. Yeniden ona doğru döndüğümde en sarışın haliyle, yüzünde tapılası küstah gülüşüyle, sorduğu soruya bir cevap bekliyordu.

Ne değişirdi?

"Çok şey değişirdi." dedim ağır adımlarla ilerleyip yanına otururken. Saçlarına uzanmak için kıvranan ellerimi dirseklerimi dizime dayayıp bakışlarımı yeniden önüme çevirerek zaptettim. "Böyle olmazdı güzelim. Böyle olmazdık... Yaptığım planı çöpe atsam bile mevcut şartlarda olabilecek en iyi yoldan giderdik. Fakat biz şu anda bir yolda yürümüyoruz, biz şu anda akıntıya kapılmış halde kargaşanın merkezine sürükleniyoruz."

Doğruya doğru, gittiğimiz bir yol değildi. Birileri beni hiç bilmediğim bir savaşın ortasına fırlatmıştı. Daha da kötüsü, Elena'yı da benimle birlikte yollamışlardı. Acımasız olan da buydu zaten. Hayatının büyük bir bölümünde askerlik eğitimi almış bir adam olarak savaşın imkansızlığı beni çaresizliğe düşürmüyordu. Yanımda sevdiğim kadın varken istesem de savaşamayacak olmaktı asıl çaresizliğim. Birileri beni sadece savaşa sürüklememişti, birileri beni elim kolum bağlı biçimde savaşa sürüklemişti ve bunu yapanı bulduğum zaman merhamet etmeyecektim. 

"Alp?"

Elena'nın bana seslendiğini duyunca göğsümün içinde yine o tıkırtı sesi yükseldi. Bu kez iki kat daha yüksek çıkmıştı zira Alp diye hitap etmesi tam adımı söylemesinden daha samimi geliyordu. Aramızdaki samimiyet arttıkça da ondan daha çok etkileniyordum. Ben galiba bu kızdan etkilenmek için bahane arıyordum.

Tüm tanrılar bir araya gelse senin bela ihtiyacını karşılayamaz, Alparslan.

"Efendim Elif?" diye homurdandım hislerimi sesime yansıtmamayı başararak. Ardından memnuniyetsiz gir tavırla ona dönüp baktım.

Ve afalladım. İkinci kez. İlki bir saat öncede kalmıştı, yakalarıma yapışıp olağanca öfkesiyle kahkaha attığı anda... Onu kucağıma alıp öpmemek için hayatımın en büyük savaşlarından birini vermem gerekmişti.

Şimdiyse beklenmedik yakınlığıydı beni afallatan. Otururken yanıma yaklaştığını hissetmiştim ama bu kadar yakına geleceğini tahmin etmemiştim. Üstelik bu pozisyonda... Bana doğru dönerek dirseklerini sol dizine dayamış, gövdesini epeyce öne eğmişti. Tişörtünün derin yakasından açığa serilen manzara karşısında diyecek bir şey bulamadım.

Şükret Alparslan. Tüm bela dileklerin gerçekleşiyor işte.

"Çok mu kızdın bana?" diyerek biraz daha yakına geldi.

Tüm irademi kullanarak oturduğum yerde ondan uzaklaştım.

İnatçı bir tavırla yeniden bana yaklaştı.

"Elena..." dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. "Yapma şunu."

"Ne yaptım ki?"

Gülsem mi ağlasam mı bilememiştim. Muhtemelen bunun farkında bile değildi fakat yan yana olduğumuz zamanlarda vücutlarımız istemsiz bir şekilde birbirine göre konumlanıyordu. Gövdemi öne doğru eğdiğimde o da aynı şeyi yapıyordu, benden birkaç adım uzağa hareket ettiği zaman çok geçmeden kendimi birkaç adım ona doğru ilerlerken buluyordum. Tanıştığımız günden beri böyleydi.

Aramızda kahrolası bir cinsel çekim olduğu için bu son derece normaldi ve aslında birbirimizle empati kurmamıza da fayda sağlayabilirdi. Sorun şu ki, fiziksel senkronizasyon her zaman olumlu bir sonuç vermiyordu. Mesela benim öne eğilip kollarımı dizlerime dayamam düşüncelere daldığım anlamına gelebilirdi. Fakat aynı hareket açık yakalı tişört giydiğini unutarak dolgun memeleriyle öne eğilen bir hatun tarafından yapıldığında beden dilini okumak imkansız hale geliyordu. Dekolteden başka bir yere odaklanamıyordum.

"Sorgusuz sualsiz sana oyun oynadığım için kızdıysan haklısın." diye devam etti konuşmaya. "Özür dilesem beni affeder misin?"

Daha fazla dayanamadım. Yapay bir öfkeyle söylenerek "Ha bir de özür dileyeceksin yani?" diye omuzlarından tutup doğrulttum onu. Hemen ardından aramıza mesafe koyup uzaklaştım yeniden. "Hem oyun oyna, hem de beni affeder misin diye sor! Sence affeder miyim?"

Ne saçmalıyorsun Alparslan?

Mavi gözlerini kırpıştırarak yüzüme baktı. "Affetmez misin?"

Tanrım... O kadar sevimliydi ki, kahkaha atmamak için başımı diğer tarafa çevirdim. Bu kız benim sonum olacaktı yeminle. Yanındayken ruh halim sürekli yön değiştiriyordu. Bir anda öfkeleniyordum, on saniye sonra onu deliler gibi arzulamaya başlıyordum, hemen ardından dünyalar tatlısı bir hareket yapıp yanaklarını ısırma isteği uyandırıyordu bende. Kafayı yememe ramak kalmıştı.

"Affetmezsen affetme ya!" diye terslendi birden. "Zaten niye bu kadar abarttığını da anlamadım. Altı üstü ağlama numarası yaptım! Geri dönmeni bile beklemiyordum, hatta Gülendam ablaya başka plan yapalım demiştim ama o ısrar etti. Bana kalsa Defne kaçırıldı diye yalan söyleyerek getirirdim seni eve!"

Altı üstü ağlama numarası yaptım derken? Ruh halim yeniden yön değiştirdi. Şaşkınlıkla dönüp ona baktım.

"Ağlama numarası mı?"

"Telefonda yaptığım numara işte." diye söylendi. "Yengelerinle kavga edip ağlıyormuş gibi yaptım, sen de o yüzden gelmedin mi eve?"

Başımı iki yana salladım. Yüzünde beliren şaşkınlığı gördüğümde oyunun içinde oyun döndüğünü anlamıştım. Bu durum ona olan öfkemi haksız çıkarmıyordu elbette, her halükarda beni eve getirmek için yalan söylemişti. Fakat yengemlerle kavga ettiği yalanını söylemesiyle beni zayıf noktamdan vurması arasında büyük bir fark vardı. Bunu da inkar edemezdim.

"Hayır, bu yüzden gelmedim." diye cevap verdim ona. "Yengem bana senin kitap okuduğunu, onları duymadığını söylemişti. Ben de yine aynı şey oldu sandım, Elena. Senin kriz geçirdiğini sandım."

Şaşkınlıkla mırıldandı. "S-sen bunu nereden biliyorsun ki?"

Kahretsin, dokuz gün boyunca kendinde olmadığını bilmemesi mümkün müydü? Çiftlikteki krizi hatırlamadığının farkındaydım, açıkçası ilk geçirdiği krizde ben de durumun ciddiyetini pek idrak edememiştim. Defne'nin ağlama krizlerine benzer bir durum gibi gelmişti, uykuya daldığında sona eren türden bir şey... Fakat dağ evinde birlikte geçirdiğimiz günlerin ardından durumun o kadar basit olmadığını anlamıştım. Daha doğrusu, durumu anlamadığımı anlamıştım. Belki de iki kriz birbirinden farklıydı. Belki de dağ evindeki hali bir defaya mahsus, çiftlikte bizi bayıltmak için yaptıkları ilaçtan da kaynaklanan ve tekrar yaşanmayacak bir olaydı. Belki de kitap okuma krizinin şiddetli versiyonunu yaşamıştı ve günün birinde tekrar yaşama ihtimali vardı. Her hâlükârda artık hafife alınacak bir durum olmadığını biliyordum. İlk fırsatta onu bir terapiste gitmeye ikna etmem gerektiğini de...

"Nereden biliyorsun?" diye yineledi sorusunu. "Dağ evindeyken mi oldu?"

"Farkında değil miydin?" diye sordum çaresizce. "Dağ evindeyken dokuz gün boyunca yoktun, Elena. O günlere dair bir şey hatırlamıyor olmak sana garip gelmedi mi?"

Bu durum hem ürkütücü gelmişti, hem de fazlasıyla gerçekçiydi. Sonuçta hafıza ancak hatırlamaya çalışırsan açığa çıkardı, özellikle hatırlamaya çalışmadığın sürece geçmişin belirli bir aralığında yaşananlar zihninin içinde dönüp durmazdı. Haliyle hafızada bir boşluk varsa bile onu fark edebilmek için zihninde geriye dönmek gerekiyordu. Ben bile dokuz gün boyunca dağ evinde birlikte olduğumuzu biliyordum ama belirli bir günde, örneğin dördüncü günde, neler yaşadığımızı hatırlamak için hafızamı yoklamak zorundaydım. O günün silindiğini ancak bu şekilde fark edebilirdim.

"Hayır." diye mırıldandı parmaklarıyla tişörtünün eteklerini kavrarken. Başını öne eğince gevşemiş örgüsünden dökülen saçları yüzüyle arama girdi. "Ben uyuyorum sanıyordum, sanırım... Kitap okuduğumdan haberim yoktu."

"Kitap okumuyordun ki..." dedim o günleri tekrar anımsayarak. "Yoktun sadece. Kaybolup gitmiş gibiydin, ne yaptıysam geri getiremedim seni..."

"O zaman kriz anlarında kitap okuduğumu nereden biliyorsun?"

"Seni daha daha önce de öyle görmüştüm." diyerek iç çektim. "Çiftlikteyken... Buraya dönmeden önceki gece."

"İmkansız." dedi gülerek. "Ben o akşam babama teste gideceğimi söyledikten sonra evden çıkmadım ki!"

"Seni bulduğumda bahçedeydin." diyerek gözlerimi yumdum. O geceki hali zihnimde yeniden belirmişti. "Yağmur yağıyordu, üzerinde incecik gecelikle çardakta oturmuş kitap okuyordun. Ne olduğunu anlayamayınca babaannenin evine gittim, zaman zaman böyle olduğunu söyledi bana. Bir de sana dokunmamamı, yoksa bağıracağını..."

"Ben o gece evden çıkmadım." diye yineledi inatla. "Eğer evin dışındayken kriz geçirmiş olsaydım orada uyuyakalırdım, anlıyor musun? Ama sabah kendi yatağımda uyandım."

"Seni eve taşıdım güzelim." dedim gözlerimi aralarken. "O gece birlikte uyuduk."

Birden sessizleşti. Yitip gittiği anları hatırlamak, onun tüm bunları bildiğimi duydukça ne kadar sarsıldığını fark etmemi engellemişti. O nedenle başımı çevirip baktığımda yüzünde gördüğüm ifadeye hazırlıksız yakalandım. Buz gibi bir bakış vardı gözlerinde, bir yabancıya bakar gibi bakıyordu bana.

"Sen ciddi misin?" dedi anlamaya çalışır gibi. "Benimle uyuduğun gecenin sabahında gidip ablama evlenme teklifi mi ettin?"

Diyecek bir şey bulamadım. Evet, öyle yapmıştım. İlkinde durumun ciddiyetini anlamamıştım çünkü. Gerçi anlasaydım da fikrim değişmezdi, aksine onu çiftlikten kurtarmanın aciliyetini görmek kararlılığımı artırırdı.

"Elif sana o teklifin esas sebebini—"

"Biliyorum, tekrar açıklama yapmana gerek yok." diyerek sözümü kesti. "Sormadım say, olur mu? Zaten bu konuda senden hesap sormamam gerektiğinin de farkındayım. Neticede şartlarımız eşit. Eğer tuzağa gelmiş olmasaydık ben de bir başkasıyla evlenecektim."

Gururundan böyle konuştuğunu kendime hatırlatmaya çalıştım. Her defasında, onu teste göndermeye çalışmış bir şerefsizden bahsettiğini yüzüne vurmamak için kendimi zor tutuyordum fakat çok zorluyordu beni. Sözlülük hikayesinin aslını öğrenmek bile fazla ağır gelmişti. Muhtemelen bir başkası olsa ortada kıskanılacak bir şey olmadığını düşünürdü. Bir aşk hikayesi yoktu, kıskanılmaya değer bir geçmişleri yoktu, ailelerinin gözetiminde bir iki hafta konuşup kaynaştıklarını ve bu konuşmaların Elif'i o piçle evlenmeye ikna edebildiğini öğrenmiştim sadece.

Fakat en çok da bu yüzden kıskançlıktan kuduruyordum. Ne konuşmuş olabilirlerdi ki? O kadar iyi mi anlaşıyorlardı hakikaten? Biz de bir hafta boyunca sabahlara kadar konuşmuştuk. Benimleyken güldüğü kadar gülmüş müydü onunla konuşurken de? Birlikte gelecek planı yaptığım bir insan diye bahsetmişti eski sözlüsünden. Elif'i benimle evlenmeye mecbur bırakarak geleceğini elinden alıyor olabilir miydim? Kahretsin!

Neyse ki o esnada çalan telefon beni yersiz bir öfke patlamasının eşiğinden döndürdü. Kenan'dı arayan. Telefonu açtığımda konuşmamı bile beklemeden söze girdi.

"Abi bu piçler yalıya geliyor." dedi nefes nefese. "Sen buluşma yerine gitmeyince... Canlarına susamış bunlar abi!"

Korktuğum şey başıma gelmişti.

"Ne zaman?" diye sordum sakince. "Ne zaman burada olurlar?"

"Saral yalısının önünden yeni geçtiler." diye cevap verdi. "En fazla birkaç dakikaya yalının önüne varmış olurlar."

Öyleyse bu kez kaçınılmazdı.

-*-

Not: Aşağıda büro başkanı derken resmi MİT müsteşarından bahsediyorlar. İstihbaratçı jargonunda teşkilata büro denir. Barbaros Abas ise teşkilatın resmi bir mensubu değil. Dolayısıyla Abas'ın adamı diye bahsettiği adam da bir istihbaratçı değil, geçmiş bölümlerde ordu mensubu olduğunun bahsi geçmişti zaten.

-*-

"Alparslan bekle!"

Elif'in arkamdan geldiğini duyunca sabırla iç çektim. Odadan çıkmamasını söylememin üzerinden daha bir dakika bile geçmemişti. Vaktim olsaydı geri dönüp onu odaya götürür, kapıyı üstüne kilitledikten sonra aşağı inerdim fakat Kenan adamların yalıya varmak üzere olduğunu söylemişti. Ki bu da Barbaros Bey'in adamının, Mersin'deki Starbucks'ta buluştuğum Cesur denen gıcık herifin, haklı çıktığını gösteriyordu.

Zira yaklaşık bir buçuk saat önce telefonda konuşurken de "Yurter ailesi haddinden fazla gaza gelmiş durumda, Alparslan Bey." demişti bana. "Bayraktar'ın bizzat onlarla iletişime geçmesini gözlerinde fazla büyütüyorlar. Duyumlarımıza göre bu baskın da kendi kendilerine kalkıştıkları bir saçmalık. Bayraktar bile haberi yarım saat önce aldı."

"Öyleyse neden müdahale etmiyor?" diye sormuştum.

"Büro başkanımız adamlar buluşma yerini İstanbul sınırları dışında seçtikleri için Bayraktar'ın müdahale etmediği kanaatinde." demişti adam. Ki bu da başkanının kanaatine katılmadığını gösteriyordu. Askeri jargonda üstünün sözüne katılmadığını belirtmenin bir yolu olmadığı için muhalefet söylenen sözün amirin görüşü olduğu vurgulanarak yapılırdı. Gerçi büro başkanının askeri kökenli olduğunu pek sanmıyordum ama... "Biliyorsunuz, İstanbul sadece abinizin bölgesi değil, Bayraktar'ın payitahtı da burada. Yurterler habersiz baskınlarını İstanbul'a girmeyeceklerini deklare ettikleri için başkanımız Bayraktar'ın onları affettiğini düşünüyor."

İstihbaratçılar, emniyetçiler ya da bürokratlar; hepsinin ortak hatası, yeraltı dünyasını yukarının teamüllerine göre değerlendirmeleriydi. Babam bunun sebebini bu grupların bakış açılarının temelinde halihazırda var olan ve işler halde bir devlet doktrini yatmasına bağlardı. "Dahiliye ve Hariciye kafası sivil düşünür." derdi hep. "Fakat yeraltı dünyasındaki işleyiş yukarının kanunlarına ve yasalarına göre belirlenmez, Alparslan. Bunu Harbiye kafası daha iyi anlar çünkü ordudaki eğitimin amaçlarından biri askerleri kanunların olmadığı, devletin işlevselliğini yitirdiği, yeraltı dünyasından çok daha kontrolsüz anarşi ortamlarına hazırlamaktır. Eğer abin seni askeri okula göndermek isterse ona neden karşı çıkmaman gerektiğini anlıyor musun?"

Böyle düşünmemin sebebi babamın lafını dinleyip askeri okullara gitmiş olmam mıydı bilmiyorum. Fakat Abas'ın adamı gibi ben de büro başkanının yanıldığına emindim. Yurterler'in İstanbul sınırlarına girip girmemesinin hiçbir önemi yoktu, başkentinizin kapılarına dayanmış bir düşman içeri girmeyeceğini söyledi diye onu affetmezdiniz. Tehdit her zaman tehdit demekti ve tehditler, yok edilirdi. Bayraktar'ın da Yurterleri affetmeyeceğine emindim. Muhtemelen cezalarını çoktan kesmişti, infaz gerçekleştiğinde de bu onun emriyle yapılmış olacaktı. Çatışmaya gitmememin esas sebebi buydu işte. Eğer gitseydim Bayraktar'ın infaz subayı konumuna düşecektim ve sezgilerim bana bu durumun ona biat etmekle eşdeğer olacağını fısıldıyordu. Aşağıdaki piçleri gebertmeden yaptıklarının bedelini ödetmenin bir yolunu bulmalıydım.

Gerçi Bayraktar işin içinde olmasaydı da aşağı inip herifleri gebertemezdim amına koyayım. Ailenin tüm kadınları yalıdaydı, Deniz'le Direniş çoktan okuldan dönmüş olmalıydı. Ailemin yanıbaşında çatışma çıkarmaktansa yeraltı dünyasındaki beyinsiz magandalar arasında ödlek olarak nam salmayı yeğlerdim. Üstelik işin içinde Elif de vardı. O piçe aşık olmadığını nihayet itiraf etmişti ancak belli ki değer de veriyordu. Ve bir de sanırım benim daha önce hiç adam öldürmediğimi sanıyordu. Her halükarda onun gözünün önünde o iti öldüremezdim.

Bakışlarım dışarıdaki karanlığa takılınca telefonumu çıkarıp Serhat'a hızlıca bir mesaj yazdım. Aykut ve Kenan'la birlikte aşağıda beni bekliyorlardı, abimin onlarca adamının yanında üçünün ne yaptığıyla kimsenin ilgileneceğini zannetmiyordum. Şu an tüm korumalar evdeki kadınların ve çocukların güvenliğini sağlamaya çalışmakla meşgul olmalıydı.

Tabi, abim yine arkamdan iş çevirmiş olmasaydı...

Alt kata indiğimde yengemi endişeli bir ifadeyle beni beklerken buldum. Geldiğimi görünce dış kapının önüne geçerek "Alparslan çıkma dışarı." diye yalvardı. "Abinlerin dönmesini bekle, zaten en fazla on dakikaya—"

Duraksadım. "Abim nereye gitti ki?"

Oysa sorunun cevabını biliyordum. Abim beni eve bıraktıktan sonra en başından beri istediği şeyi yapıp Bayraktar'la konuşmaya gitmiş olmalıydı. Allah kahretsin!

"Dündar Bey'le konuşmaya gitmişti." diyerek malumu ilan etti yengem. "Ama az önce konuştuk telefonda. On dakikaya burada olacaklarını, onlar gelene kadar dışarı çıkmamanı söyledi."

"Yenge çekil önümden."

"Abinleri yolda pusuya düşürürler diye korumaların çoğunu peşlerinden yolladım." diye devam etti ısrarla. "Dışarıda dört beş adam var sadece, koruyamazlar seni!"

"Yenge çekil!"

Yüzünde yalvarır gibi bir ifadeyle önümden çekildi. "Elif'i sakın dışarı bırakmayın." dedim belimdeki silahı çıkarıp kapıya yürürken. "Siz de çıkmayın. Silah sesi duysanız bile sakın evden çıkmayın. Anladınız mı beni?"

Anladıklarını umut ederek bahçeye çıktığımda yalının önündeki korumaların çoğunun abimle gittiğini fark ettim. Geride Kenan, Aykut ve birkaç tane adam kalmıştı. Serhat'ın nerede olduğunu biliyordum, Kenan ve Aykut stratejik iki noktaya yerleşmiş vaziyetteydiler. Abimin koruması olan dört adam da bahçe kapısının önünde etten duvar örme çabası içindeydi.

Kapının diğer tarafındaysa yaklaşık yirmi kişi vardı, ellerinde namluları yere bakan silahlarla birlikte beni bekliyorlardı. Duruşlarından çatışmaya niyetli olmadıklarını anlamıştım fakat bir kişi ateş etmeye başlarsa diğerlerinin de onu izleyeceğine emindim. Bu da kapının önünde duran dört tane korumanın bütünüyle işlevsiz olduğunu gösteriyordu. Onlar olsa da olmasa da çatışma başlarsa sağ çıkamazdım. En azından bu konjonktürde...

"Siz dördünüz eve gidin," dedim yanlarına vardığımda. Bu esnada Kenan da bulunduğu yerden ayrılıp dibimde belirmişti. "Burada ne olursa olsun kadınların yanından ayrılmayacaksınız."

"Ama abi sen—"

"Bakın beyler, abim sizinle nasıl bir iletişim kuruyor bilmiyorum ama ben fikrinizi merak edince direkt sorarım. Eğer sormuyorsam fikirlerinizi kendinize saklayacaksınız."

Önce tereddüt etseler de dediğimi yaptılar, silahlarını indirip kenara çekilerek düşmanla aramda kalkan olmayı bıraktılar. Adamlar eve doğru ilerlerken "Endişelenmene lüzum yok Ahıskalı!" diye seslendi kapının diğer tarafındaki heriflerden biri. "Buraya sorun çıkarmaya değil, bizden çaldığını almaya geldik!"

Dişlerimi sıktım. Bahçedeki ışıl ışıl aydınlatmalar sayesinde hepsinin yüzünü net bir biçimde görebiliyordum. Elif'in eski sözlüsünü seçmem çok zor olmadı, geçmişte ufak bir araştırma yaparak neye benzediğini öğrenmiştim zaten. Tam da tahmin ettiğim gibi kendinden yaşça büyük kuzenlerinin arasına sıkışmıştı, yüzünde yirmi yaşındaki bir velede yakışacak cinsten cesur görünmeye çalışan bir ifade vardı. Kuzeninin iddialı sözlerine başını sallayarak onay verdiğini görünce başımı çevirip yanımda duran Kenan'a baktım. Hafifçe başını salladı. Güzel... Silahımın emniyet kilidini açarken ufak bir kahkahayla cevap verdim kapıdaki itlere.

"Beyler kusura bakmayın ama yarrağımı alırsınız!"

Fakat ateş etmeye fırsat bulamadım. Zira silahı kaldırmaya yeltendiğim anda evin bulunduğu yerden bir bağırtı koptu.

"ALLAH AŞKINA DURUN!"

Arkamda Duygu'nun sesini duyunca siktir çektim. Omzumun üzerinden baktığımda tam da korktuğum gibi korumaların arasından sıyrılıp bize doğru koşmaya başlamıştı. Onun firar etmesiyle birlikte diğer kadınların da ufak bir yaygara eşliğinde dışarı hücum ettiğini gördüm. Başlarına diktiğim korumalar Zarife Hala'nın tabancasıyla karşılaşınca ailenin kadınlarına silah doğrultmakla geri çekilmek arasında kararsız kalmıştı. Birkaç saniye sonra yanlış bir tercih yaparak kenara çekildiler ve baş belası yengemlerimin bahçeye akın etmesine izin verdiler. Elif'in de kalabalığın içinde olduğunu görünce kafayı yemek üzere olduğumu hissettim.

"İçeri geçin çabuk!" diye bağırdım beni dinlemeyeceklerini bile bile. Ardından dört salak korumaya seslendim. "Ulan götürsenize kadınları eve!"

"Okan baksana hepsi geliyor!" diye güldü kapıdaki piçlerden biri. Yeniden onlara döndüğümde aralarına sıkışmış pısırık velede seslendiğini fark ettim. Elif'in eski sözlüsü... Büyüklerinin ona laf verdiğini duyunca gerginliğini kahkaha atarak gizlemeye çalıştı.

"Bize sadece o lazım abi," dedi keyifle. "Zaten beni görünce dayanamayıp dışarı fırladı baksana, özlediyse demek ki!" Ardından önümüze siper olmaya çalışan kıza bakarak kendinden emin bir sırıtışla seslendi. "Elifim gel de kan dökülmeden gidelim buradan!"

Bahçedeki sesler bir anda kesiliverdi. Sadece ben değil, hemen yanımda duran Kenan, önümüze geçmeye yeltenen Duygu ve bahçeye doluşmuş kadınlar da kalakalmıştı. Omzumun üstünden arkaya, kıpkırmızı bir yüzle birlikte yengemle Zarife Hala'nın arasına saklanmış gerçek nişanlıma baktığımda üç şeyden emin oldum.

Birincisi, Yurterler hakikaten aile boyu salaktı. Herifler Elif'i tanımıyordu, bu nedenle yanıma koşan genç kızı o sanmışlardı. Düştükleri yanılgıda Duygu'nun esmer ve uzun boylu bir genç kız olarak diğer Baykar kızlarına Elif'ten çok daha fazla benzemesinin de etkisi vardı muhakkak, fakat bu salak oldukları gerçeğini değiştirmiyordu. Buraya baskına gelirken Elif'in nasıl göründüğünü soruşturmayı bile akıl edememişlerdi. Bunun hesabını onlardan bilahare soracaktım.

İkincisi, Duygu hala Kenan'a aşıktı. Önüne siper olmaya çalıştığı kişinin ben olmadığımı bilecek kadar tanıyordum bu aptalı. Şu keşmekeşin içinden çıkar çıkmaz ondan da hesap soracaktım.

Ve son olarak, üçüncüsü, Elena bana yine oyun oynamıştı. Bunun hesabını nasıl soracağımı bilmiyordum ama en şiddetlisi o olacaktı. Söylediği yalanları düşündükçe öfkeden kudurduğumu hissediyordum. Zira pek sevgili müstakbel karım anlata anlata bitiremediği, çiftlikte konuşup kaynaştığını, birlikte gelecek planları yaptığını ve evlenme hayalleri kurduğunu iddia ettiği uydurma eski sözlüsüyle aslında hiç tanışmamıştı.

Sarışınlar baş belasıdır diye yineledim içimden. Ama senin başının belası ben olacağım, sarışın.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro