Chào các bạn! Vì nhiều lý do từ nay Truyen2U chính thức đổi tên là Truyen247.Pro. Mong các bạn tiếp tục ủng hộ truy cập tên miền mới này nhé! Mãi yêu... ♥

Bölüm 20 - Andartlık

Bölüm şarkıları:
Aliye Mutlu - Göçmen Kızı
Zahter - Ey Güzel Kırım
Nikos Kourkolis - Paizeis Me Ti Floga

"Yüzün müdür acaba yolumu dolaştıran?
Acının bu solgun haritasında,
Kendime yeni duraklar bulduğum.

Ulaştığım ıssız dağ doruklarında
Yüzün müdür hep sorular sorduğum,
Bakışının titrek aydınlığında?"

-Metin Altıok

ALPARSLAN

Geri döndüm. Ve peşine düştüm.

Bu, Elena'nın beni gözüpek bir kararlılıkla çıktığım yoldan ilk döndürüşü değildi ve içimde bir yerlerde son olmayacağını da biliyordum. Ne zaman ondan uzaklaşmaya çalışsam ya özlem bir duvar gibi dikilecekti önüme, ya da kaybetme korkusu bir tokat gibi çarpacaktı yüzüme. Her seferinde başarısız olacak, aramıza acımasız ellerle koyduğum mesafeleri yorgun adımlarımla kapatacak, ve günün sonunda kendimi yine onun kıyılarında bulacaktım.

Nereye gittiğimin de, ne kadar direndiğimin de bir önemi yoktu. Henüz ayırdına varamamıştım fakat bir şekilde dönmemeyi başarsam bile sonuç değişmiyordu. Bu kızı terk ederken bile geride kalan ben oluyordum.

Tüm yolu geri dönüp abimlerin evine vardığımızda saat üçe geliyordu. Yengemin telefonunun üstünden yarım saat bile geçmemişti, gidiş yolunun da en az bir buçuk saat sürdüğünü düşünürsek sadece iki saatliğine Elif'i yalnız bırakmıştım. Üstelik ülkedeki en güvenli mekanlardan biri olarak gördüğüm yerde, nesillerdir bizim aileye ait olan yalıdaydı. Kapının önüne ve sokağın muhtelif yerlerine dağılmış onlarca korumayı geçtim, yengemle Zarife Hala da evde olacaktı ve bu ikisinin dış tehditlere yönelik caydırıcılık seviyesi korumaların hepsinden fazlaydı.

Ne olmuş olabilirdi ki? Yengem telefonda Elif'in iyi olmadığını ve hemen eve dönmemi söyleyince başta numara yaptığını düşünmüştüm. Fakat sonra Sena'ya vermişti telefonu, Elif'i kitap okurken bulduklarını ve kitabı elinden almak gibi bir aptallık yaptıklarını anlatmışlardı. Arka fondaki gürültülerin içinde Elif'in hıçkırarak ağlayan sesini ve korku yüklü nidasını duyunca aklım başımdan gitmişti, kavşağı falan siktir edip otobanda ters şeride dalarak abime birkaç yüz metre boyunca dehşet yaşatmıştım.

Şimdiyse belirsizliğin verdiği endişe etkisini yitirmeye başlamıştı. Evin önüne yığılmış tanıdık arabaları görünce bir anlığına rahatlar gibi oldum. Yalnızca kafamdaki felaket senaryolarının gerçekleşmemesinden kaynaklanan bir rahatlamaydı bu. Ortada bir dış tehdit ya da fiziksel yaralanma durumu olmadığını anlamanın verdiği rahatlama hissi... Derin bir nefes aldım.

Fakat durumu hazmetmem de, anlık rahatlama hissinin kaybolması da çok uzun sürmedi. Ciğerlerimdeki hava bedenimi terk ederken ardında kalan boşluklar öfkeyle dolmaya başladı, belirsizliğin yarattığı paniğin yerini öfkenin görece dingin mizacına bıraktığını hissettim. Elif'in o hale gelmesinin sebebi ortadaydı.

"Alparslan önce sakinleş biraz—" dediğini duydum abimin. Arabayı yolun ortasında durdurduğumda konuşması eylemsizlik yüzünden sekteye uğramıştı. "Hem daha Elif'in neden ağladığını bile bilmiyoruz-"

Başımla dışarıdaki arabaları işaret ettim. "Merak etme, ben biliyorum."

Sebep, benim ailemdi. Sebep; düşüncesiz ve bencil yengelerim, Nigar denen hadsiz yaratık ve abimin gereksiz yere çekinip saygı göstermesinden ötürü kendini bir bok sanan halamdı. Ve elbette sebep, bu kadınların Elif'i benimseyebileceğini umut ederek onu yalıya getirmek gibi bir aptallık yapmamdı.

"Alparslan dursana oğlum!" dedi abim peşimden koştururken. "Bana bak, sakın öfkeni içeridekilerden çıkarayım deme. Yengelerine ya da halana karşı en ufak bir saygısızlık—"

Onu dinlemedim bile. Aklımda Elif'in son on gün boyunca gözlerimin önünde yitip gittiği anlar vardı. Zaman zaman bir rüyadan uyanır gibi olduğu, gerçek dünyayla yüzleşmeye hazır değilmiş gibi bir tereddütle kendine gelmeye çalıştığı anlar... O kısacık zaman dilimlerinde vazgeçip geri gitmemesi için her yolu denemiştim. Artık güvende olduğunu, çiftlikten çıktığımızı, bundan sonra kimsenin ona zarar veremeyeceğini söylüyordum. Bazen alakasız şeylerden bahsederek ilgisini canlandırmaya çalışıyordum, bazense ellerini tutup gitmemesi için yalvarıyordum.

Sonra denizdeyken geri dönsün diye söylediğim boğuluyorum yalanı gelmişti aklıma. Geçmişte bu yalan sayesinde yanıma gelmesini sağlayabildiysem, şimdi de beni kurtarması için yardım isteyerek onu geri getirebilirim diye düşünmüştüm. Kendine gelir gibi olduğu anların birinde Elif'in ellerini tutup çok korktuğumu, yanımda olmasına ihtiyaç duyduğumu, eğer geri dönmezse ölüp gideceğimi falan söylemiştim. Dönmemişti. On gün boyunca kaç defa dönmeye niyetlenir gibi olsa da her seferinde korkusu baskın gelmişti. Kollarımın arasındayken bile gidişine engel olamıyordum.

Ve dün sabah gözlerindeki ifadesizliğin yerinde mutsuzluğun yoğun yansımasını görünce on gündür ilk kez rahat bir nefes almıştım. Eğer az sonra onu yine gözlerinde boş bakışlarla bulursam ne olacaktı? Kahretsin, onu buraya hiç getirmemeliydim!

Eve ulaştığımda kapıyı çalmama bile gerek kalmadı. Sena gelişimi pencereden görmüş olmalıydı, zira yüzünde suçluluk dolu bir ifadeyle karşımda dikiliyordu. "Elif nerede?" dedim hışımla içeri girerken. Hızlı adımlarla salona yönelip içeri girdim. "Hemen bana neler olduğunu—"

Salonun girişine birikmiş kadınları görünce cümlem yarıda kaldı. Sadece birkaç tanesi değil, ailenin tüm kadınları buradaydı. Zarife hala, onun kızı ve ailenin belası Nigar abla, Atilla abimin karısı Nurcihan yenge, Asaf abimin karısı Gülşen yenge, onun kardeşi Duygu, hatta şehrin diğer ucunda oturduğu için çok sık görmediğim Handan yenge bile buradaydı. Resmen cümbür cemaat eve doluşmuştu hepsi!

"Alparslan hoş geld—"

"Hoş falan gelmedim!" diyerek susturdum Nigar ablayı. "Siz Elif'e iki saat bile sahip çıkamadığınız için geldim!"

Handan yengem güldü. "Rahat ol yengem, o kız havada karada korur kendini. Sen asıl kendin için endişelen."

Kahretsin, ilk günden bilenmişlerdi.

"O kızın bir adı var." dedim diğerini kendime saklayarak. "Ama artık bilmeseniz de olur yenge, nasılsa bir daha görüşmeyeceksiniz."

"O ne demek şimdi?"

"Nişanlımı buradan götürmeye geldim demek!" diye terslendim. "Şimdi yukarı çıkıp Elif'i alacağım, eğer biraz aklınız varsa biz giderken yolumuza çıkmaya kalkışmazsınız!"

"Ne gitmesi?" diye lafa karıştı Nurcihan yengem. "Ettiğin rezillik yetmedi, bir de düğünden önce kızı evine mi götüreceksin? İzzet abi Allah aşkına bir şey söyle şuna!"

Hemen ardımdan abimin sesi yükseldi. "Çocuk haksız mı Nurcihan? Daha geldiği günden hep birlikte çökmüşsünüz kızın üstüne. Ben size demedim mi birkaç gün gelmeyin, yavaş yavaş alıştırın diy—"

"İZZET!" diye kükreyerek asıl canavar ortaya çıktı. Halam. "Ulan sen bizi abimin evinden mi kovuyorsun puştavat?!"

Zarife halanın zerre ihtiyaç duymadığı ve bunu herkesin bildiği ikonik bastonuyla öne çıktığını görünce abimin desteğinden umudu kestim. Halamın bulunduğu bir ortamda abim ev kedisi gibi olurdu. İhtiyar cadının onun üzerinde babamızın bile kuramadığı gereksiz bir otoritesi vardı ve bu bile Elif'i burada bırakmamak için yeterli bir sebepti benim için. En başta salona girmekle hata etmiştim. Kimseye haber vermeden yukarı çıkıp, Elif'i alıp, sonra da düğüne kadar buraya gelmemem gerekiyordu. Hatta bunu şimdi hemen yapmam gerekiyordu.

Fakat çıkışa yöneldiğim anda omzuma sert bir baston darbesi yedim. "Höst bakem, sana daha sıra gelmedi!"

"Hala bak sana saygısızlık etmek istemiyorum ama—"

"Etmişin zaten edeceğini arsız gavır!" diye çıkıştı bana. "Bir de kızı alıp götürecekmiş buradan... Dışarsı olmuş andartlık, uçkur keyfine paldırdı gidersin!"

"Ne etmişim ben ya?!"

"Bak bir de bilmezden geliyor! Gidip de başı bağlı kızın ırzına göz koymuşun, ahlaksız yosma seni! Nigarım bize her şeyi anlattı, sakın inkar edeyim deme!"

Harika. Sadece Elif'le basıldığımızı değil, biz çiftlikteyken Elif'in başkasıyla sözlü olduğunu da öğrenmişlerdi anlaşılan. Sorun şu ki, olayların iç yüzünü bilmiyorlardı ve açıkçası benim de izahat vermeye pek niyetim yoktu. Sırf Elif'i kabullensinler diye çiftlikte gördüğü eziyeti, babasının emriyle sözlendiğini, çiftlikten ayrıldığımız gün yaşananları anlatacak değildim. Ona üzüldükleri ya da acıdıkları için kol kanat germelerini istemiyordum, zaten kimsenin koluna kanadına ihtiyacımız yoktu.

"Hala şimdi oraları açmasan mı acaba?" diyerek lafa karıştı abim. "Bak zaten bunun kafası yerinde değil—"

"Senden ötürü!" diye söylendi halam. "Üstüne titreye titreye yavan akıllı ettin bu kızanı! Sana da yazıklarım olsun Alparslan, abicağızım seni böyle yetiştirmediydi—"

"HALA!"

Abimin öfkeli sesi salonda çınlarken şaşırmadım. Halam onun hassas noktasını hedef almıştı, zaten ondan başkası da abimin yanında beni babamın yetiştirdiğini dile getirmeye cesaret edemezdi. Hatta diğerlerinin bu konuda bilgisi bile olmayabilirdi, içlerinde sadece Nigar Abla'nın o güne şahit olduğunu tahmin ediyordum ama onun da bu konudan bahsettiğini hiç duymamıştım. Ne yazık ki şu ana dek bu gariplik hiç dikkatimi çekmemişti.

Belki de bunun sebebi abimin hiçbir zaman babamı tabu edinmemesiydi. Çocukken yalıda geçirdiğim bir aylık tatillerimde Asaf abimle Baybars abimin babamıza o adam diye hitap ettiğini, Atilla abiminse ondan hiç bahsetmediğini fark etmiştim. Yusuf zaten o dönemlerde İzzet abime baba diye hitap ediyordu, ki bu normaldi çünkü annemiz beni doğururken öldüğünde ve İzzet abimle yengem ikimizi himayesi altına aldığında henüz üç dört yaşındaydı. Fakat İzzet abim babam hakkında konuşmaktan, onunla ilgili eğlenceli anılar anlatmaktan ve ona baba diye hitap etmekten gocunmazdı. Galiba buna aldanmıştım.

"Yeter!" dedim hala tartışan abimle halamı susturup. "Kimseye verilecek hesabım yok benim, tamam mı? Nişanlımı da alıp gidiyorum, gücü yeten durdursun!"

Gücü yeten biri vardı. Elena.

"Alparslan?"

Kalabalığın arasından sıyrılıp çıktığımda beni durduran şey onun sesi olmamıştı. Aksine sesini duyunca hızlanmıştı adımlarım, halamın laflarına maruz kalmaması için onu bir an evvel buradan götürmem gerekiyordu. Fakat salondan çıkıp da onu kendi gözlerimle görünce ilerlemeye devam edemedim. yanıldığımı anladım. Sevgili nişanlımın bana ihtiyacı yoktu ve dahası, en başından beri yoktu.

Elena'nın sesini duyunca sıyrılıp çıktım kalabalığın arasından. En kötü zamanda aşağı inmişti, onu alıp bir an önce buradan çıkmak zorundaydım.

Bakışlarımız buluştuğu anda beni yine oyuna getirdiğini anladım. Karşımda sapasağlam durması değildi bunun sebebi, gözlerinde gördüğüm son derece tanıdık bir ifadeydi. Çiftliğe gittiğimiz gün, elindeki kaynar çayı üzerime boşaltmadan hemen önce de böyle bakmıştı bana. Dağ evinden kaçıp ormanda beni oyuna getirdikten hemen sonra da...

Sayısız örneğin ardından biliyordum ki, Elena bana böyle meydan okuyan bir öfkeyle baktığı zaman bunun iki anlamı olabilirdi; ya bir oyuna getirilmek üzereydim, ya da zaten oyunun içindeydim.


ELENA

Eski sözlümün geleceğini duyduğumda hissettiğim ilk şey burukluk olmuştu. Gelecek kişiyi tanımıyordum bile, ona dair tüm bilgim isminden ve Zeliha Teyze'nin yeğeni oluşundan ibaretti. Fakat buraya neden geldiğini tahmin etmek çok zor değildi. Beni rezil etmek için geliyordu elbette, onu gönderen kişi de teyzesi olmalıydı.

Zeliha Teyze'nin bu tarz bir şey yapacağını zaten tahmin ediyordum, yeğeninin intikamını almadan bırakmazdı beni. Apar topar çiftlikten ayrıldığımı duyunca bu saatten sonra istese de hayatımda yer alamayacağını ve elini çabuk tutması gerektiğini anlamış olmalıydı. Giderayak son bir hamle yaparak yeni ailem olacağını sandığı insanları da bana karşı dolduruşa getirecekti. Fakat hiçbir sebebi olmasaydı bile, çiftlikten ayrılıp yeni ve temiz bir sayfa açmama izin vermeyeceğinin farkındaydım. Birkaç yıl önce tesadüfen kadının patolojik düzeyde bir antisosyal kişilik bozukluğu vakası olduğunu fark ettiğimden beri bana ve kendi kızına uyguladığı sistematik psikolojik şiddete de, fırsat buldukça diğer insanlara zarar vermesine de şaşırmıyordum.

Üstelik o yapmasa bile Mehtap yapardı. Hatta şimdiye dek İstanbul'a gelip olay çıkarmamış olmasına bile inanamıyordum. Köyden dönüp de benim Alparslan'la basıldığımı, nikahlandığımı, sonra da birlikte İstanbul'a gittiğimizi öğrendiğinde deliye dönmüş olmalıydı. Fakat nedense ona üzülemiyordum. Alparslan'la evlenirse Defne'ye zarar vereceğini ima ederek bendeki tüm merhamet kotasını tüketmişti.

Onlardan korkmuyordum. Elimden alabilecekleri hiçbir şey yoktu, kaybetmekten korkacağım bir gelecek beklentim bile kalmamıştı. Çiftlikten öylece, kafesten salıverilen bir kuş misali kanat çırparak ayrılmamıştım ben. Babaannemi kaybetmiştim, on beş senedir yoldaşım olan canlı gözlerimin önünde katledilmesini izlemiştim, kalbime bir iğne saplayıp yaşamaktan vazgeçmiştim. Çiftlik önce alabileceği her şeyi almış, ardından kapılarını açıp beni artık istemediğim bir dünyaya fırlatmıştı.

Eninde sonunda çiftliğin dışında kalan bu dünyaya da adapte olacağımı biliyordum ama bunu tek başıma yapacaktım. Ahıskalı ailesi tarafından benimsenmekle alakalı bir endişem yoktu, zira beni benimsemelerine dair bir beklentim yoktu. Burada da istenmeyen kişi olacağımı biliyordum, yabancı bir cismi içinden atmaya çalışan vücut gibi inflamasyon göstereceklerdi. Şimdi bile, Alparslan'ın yalıdaki eski odasında oturmuş endişeyle ondan bir haber beklerken aşağıdaki aile toplantısının gündemi olduğumu tahmin edebiliyordum.

Odanın içinde "Alparslan abiye bir şey olmaz." diyen sesi duyunca başımı çevirip sahibine baktım. Yaklaşık bir buçuk saat önce odaya dalıp Alp'in halasının geldiğini haber veren kızdı bu, yalının kahyası Zeliha Hanım'ın kızı Sena... Evet, o kadının adı da Zeliha'ydı ve bu bile beni kadından soğutmaya yetmişti. Kızıysa bana bekçilik yapmakla görevliydi. Gülendam Abla beni buraya getirip odadan çıkmamamı tembihleyerek aşağı indikten sonra bu kızı yollamıştı.

Eski Elena olsam kızın sevimli tavırlarına, yüzündeki anlayışlı görünen ifadeye ve yakınlık kurma çabasına coşkulu bir samimiyetle karşılık verirdim muhtemelen. Fakat Alparslan bu kızla kahyanın da ailelerinin bir parçası olduğunu söylemişti, bense Ahıskalı ailesinin hiçbir ferdiyle yakınlık kurmak istemiyordum. Bilhassa da başıma gardiyan olarak dikilmiş biriyle.

Onu duymadığımı düşünmüş olacak ki, "Tek başına gitse bile hepsinin hakkından gelir yani." diye hevesle devam etti. "Zaten İzzet Abi de Alparslan abimin başına bir şey gelir diye endişelenmedi ki. O asıl Alparslan abimin yapacaklarından endişeleniyor. Haksız mıyım ama yenge h—"

Başımı çevirip yüzüne soğuk bir bakış attığımda nihayet sesi kesildi. Verdiğim tepki karşısında afalladığını görmek canımı acıtmıştı fakat geri almak için bir girişimde bulunmadım. Başımda gardiyan olarak dikildiğini ikimiz de biliyorduk, durumu yumuşatmak için anlayışlı bir tavır takınıp yakınlık kurmaya çabalaması iki yüzlülüktü. Çiftlikteyken Sümeyra da yapardı bunu, Mehtap'ın bana iftira attığını bilse de babam sorduğu zaman bilmiyorum der; sonra da birkaç gün boyunca yaptığı kekten ikram etmek, cevabını merak etmediği bir şeyler sorarak fikrimi almak, bazen de sadece ayaküstü muhabbet etmek gibi jestlerle bana yakınlık gösterirdi. Son yıllarda aklım başıma gelse de geçmişte çok defa onun pişman olduğunu sanıp hemen affetmiş ve yakınlık kurma çabasına hevesle karşılık vermiştim. Onu affettiğimi görünce de kul hakkına girmediğine kanaat getirip varlığımı yok saymaya geri dönmüştü. Şimdiyse Sümeyra'nın yakınlığına tenezzül etmenin bile aptallık olduğunu görüyor, iki yüzlülüğüne nasıl tahammül ettiğimi anlayamıyordum.

"Sanırım ben yine çok konuştum..." diye mırıldandı kız. "Ama niyetim rahatsızlık vermek değildi yenge—"

"Verme öyleyse." dedim elimi kaldırıp onu susturarak. "Yapabiliyorsan beni yalnız bırak, illa bekçilik yapacaksan da sessizce yap. Ayrıca bana yenge diye hitap etmezsen sevinirim."

Yüzü kıpkırmızı kesildi fakat panikle yerinden kalkarken kırılmış veya öfkelenmiş gibi görünmüyordu. Telaşla kapıya seğirtirken "A-afedersiniz, ben sadece siz burada yalnız başınıza beklemeyin diye gelmek istemiştim..." diye geveledi. "Ama gidiyorum hemen aşağıya— kusuruma bakmayın, yenge hanım."

Bir şey dememe fırsat kalmadan kapıyı açıp odadan çıktı. Adımlarının uzaklaşmasını dinlerken midemin derin bir pişmanlıkla burulduğunu hissettim. Sena bana bekçilik etmek için gelmemişti buraya. Yalnız kalmayayım diye arkadaşlık etmek için gelmişti. Aksi olsaydı aşağı inmek yerine kapının dışında beklerdi, veya kapıyı üstüme kilitleyip öyle giderdi.

Öte yandan, aklım hala karışıktı. İzzet Abi Alp'in peşine düşmeden hemen önce karısına beni üst kata götürüp sonra hemen aşağı dönmesini söylemişti. Gülendam Abla da onun dediğini yapmış, beni buraya getirdikten sonra hiçbir şey için endişelenmememi, İzzet Abi'nin bir sorun çıkmasına izin vermeyeceğini, benimse kendisi almaya gelene dek bu odada kalacağımı ve ne olursa olsun yerimden kıpırdamamamı söyleyip gitmişti. Kapının dışına birilerini diktiklerini bildiğim için çıkmayı denememiştim bile.

En azından ben öyle sanıyordum.

Cevabı görmek için yataktan kalkıp ağırlığımı sağlam bacağıma vererek kapıya doğru ilerledim. Sena giderken kilitli olmadığını anlamıştım ama yine de kulpu çevirip açtığımda hiçbir engelle karşılaşmamak garip geldi. Ağzımda biriken acı tadı görmezden gelip kapıyı açtım, ve dışarı çıktım.

Kimse yoktu.

Gerçekle yüz yüze gelince bir an için dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Çiftlikteyken bir yerlere kapatılmaya ve kontrol altında tutulmaya öylesine alışmıştım ki, dışarı çıkmayı denememiştim bile. Bana odadan dışarı çıkmamamı söyledikten sonra kapıyı kilitlememeleri, yanıma gardiyan göndermemeleri, kapının önüne bekçi dikmemeleri mantıksız geliyordu. Onların lafını dinlemek yerine odadan çıkmaya karar versem buna nasıl engel olacaklardı ki?

Görünüşe bakılırsa, olmayacaklardı. Kimsenin beni esir almadığını, esareti kendi zihnimde yaşattığımı anlayınca bir şeyler genzimi yaktı. Ağır adımlarla merdivenlere yönelip aşağı inmeye başladım. Basamaklar birer birer azalırken karşıma kimse çıkmadı, kimse beni kolumdan tutup odaya götürmeye çalışmadı.

Bu insanlara haksızlık ediyor olabilir miydim? Dünden beri zihnimde bir iç savaşın ön hazırlıkları devam ediyordu, Ahıskalı ailesini ezeli düşmanlarım olarak belirlemekle kalmayıp hepsine karşı gardımı almıştım. Tüm bunlar bana arkadaşlık ederek destek olmaya çalışan bir kızcağızı kırmamla sonuçlanmıştı. Belki önce gidip onun gönlünü almalıydım. Belki de yukarı geri çıkıp uslu uslu oturmalıydım.

Fakat hiçbirini yapamadım, alt kata vardığımda antrenin boşluğuna sıkışıp kaldım sanki. Ailedeki tüm kadınların evin salonuna toplandığını biliyordum, normalde hep açık olduğunu tahmin ettiğim devasa kapıları kapalıydı. Birkaç metre ilerlesem konuşmalarını da duyardım ama kendimi her şeye öylesine yabancı hissediyordum ki birkaç dakikayı merdivenin önünde boş boş dikilerek harcadım.

Alparslan da yoktu... Durmadan kavga etsek de, kalbimi kırsa da, beni onu sevdiğim gibi sevmese de yanımdayken böyle yalnız hissetmiyordum. Döndüğünde aramız eskisi gibi olmazsa ne yapacaktım? Gidişinin üzerinden bir saat bile geçmeden yokluğu katlanılmaz hale gelmişti.

Tüm yabancılığımla merdivenin önünde dikilirken salonun kapıları aniden açılıverdi. İçeriden elinde boş çay bardaklarıyla dolu bir tepsi taşıyan orta yaşlı bir kadın çıkınca ne yaptığımı düşünmeden merdivenin kenarına geriledim. Neyse ki beni fark etmedi bile. Elinde tepsiye doğruca mutfağa seğirtip gözden kayboldu.

Ancak giderken salonun kapısını aralık bıraktığı için içerideki konuşmalar da duyulur hale gelmişti. Alparslan'ın isminin geçtiğini işitince dayanamadım, yaralı bacağıma ağırlık vermemeye çalışarak kapıya doğru ilerledim. Hararetli bir tartışmanın ortasında oldukları için konuşmalar fazlasıyla dışarı taşıyordu zaten.

"...yi de Gülendam Abla bize kızın babası okulu bitmeden evlenmesine izin vermeyince Alparslan kızı kaçırıp ortalığı birbirine kattı dememiş miydi? Hatta kaçtıkları gün kızın babaannesi vefat etti, geri de dönemediler, mecbur ikisini de alıp eve geldik diye anlattı. Gülşen ben yanlış mı hatırlıyorum, öyle demediler mi bize?"

Durduğum noktada içeridekileri görmem mümkün değildi fakat konuşan kadının kim olduğunu anlamıştım. Ailenin büyük geliniydi bu, ismi Nurcihan'dı sanırım. Kumral, uzun boylu, kırklı yaşlarda ve sert görünümlü bir kadındı. Gülendam Abla beni bir anda eve doluşan kalabalıkla kısaca tanıştırırken bir anlığına yüzüne bakmam hakkımdaki hislerini anlamama yetmişti. Buz mavisi gözlerinde yer alan bakışa çiftlikten aşinaydım.

"Yok Nurcihan Abla, ben de hatırlıyorum." diyerek onayladı Gülşen diye hitap ettiği kadın. Bu da ailenin en küçük geliniydi, Alparslan'ın deyimiyle ailenin kadınları arasında en saf olanı. "Gerçi Şevket Bey Elif'i evlendirmeye o kadar karşıysa bu gelen eski sözlüye kızı nasıl vermiş ki?"

Benden bahsederken ismimi kullandığına göre beni en az o dışlayacaktı. Gerçi pek inisiyatif alacak türden birine benzemiyordu. Belki de bu ailedeki Sümeyra benim için Sena değil, bu kadın olacaktı.

Kime ait olduğunu anlayamadığım başka bir sesten ufak bir gülüş yükseldi. "Belki kız eski sözlüsüne de kaçmıştır, bir aydır tanıdığı adama kaçtığına göre pek zorlanmıyor bu konuda."

"Duygu!" diyerek sesin sahibini azarladı küçük gelin. "Kaç kere diyeceğim sana, şu diline biraz hakim ol!"

Böylelikle sesin kime ait olduğunu çözmüştüm. Ailenin en küçük gelini olan Gülşen'in kız kardeşiydi bu. On gün önce bu eve ilk ayak bastığımız zaman da dikkatimi çekmişti. Alparslan'ın kucağında uykudan yeni uyanmanın verdiği şaşkınlıkla nerede olduğumu anlamaya çalışırken bizi izleyenler arasındaydı, kınayan bir tavırla yüzünü buruşturarak ablasına bir şeyler fısıldadığını görünce saçma bir şekilde ürküp Alp'in arkasına geçtiğimi anımsıyordum. Ahıskalı ailesinden aldığım orospuluk imalı ilk yaftanın sahibi olmasına pek şaşırtıcı değildi. Sanırım Mehtap'ı da bulmuştum.

"Üff ne kaçması be?!" diyerek lafa daldı başka bir ses. "Sizin dünyadan haberiniz yok!"

Konuştuğu anda tanımıştım zira içlerinde en geveze olan oydu. Nigar Yerebatmaz. İzzet Abi'nin kuzeniydi, hepsinin çekindiği büyük halaları olan Zarife Hanım'ın da kızı. Nigar Hanım'a dair ilk izlenimim hiperaktif tavırları ve meraklı bakışları olmuştu. Bu kadının çiftlikteki karşılığını bulamayacağımı ilk görüşte anlamıştım, Nigar Hanım nevi şahsına münhasır bir belaydı.

"Şimdi size işin aslını anlatacağım ama Gülendam abla bilmeyecek benden duyduğunuzu." diye devam etti hararetle. "Kız kaçırma mevzusu bildiğiniz gibi değilmiş. Okul işi falan hikaye... Bu kızı var ya, Alparslan'la birlikte basmışlar! Hem de ne basma!"

"Ay yok artık!" diye söylendi büyük gelin Nurcihan. "Kız başkasıyla sözlüyken mi olmuş bu dediklerin?"

Küçük gelin Gülşen itiraz etti. "Sanmıyorum ya, kesin o söz işinde bilmediğimiz bir durum vardır. Yoksa İzzet abim başkasıyla sözlü kızı gelin alıp getirmezdi."

"Büyük rezalet çıkmış Gülşencim, büyük rezalet!" diyerek ateşi harladı Nigar Hanım. "Zaten bu basılma olayından hemen önce Şevket Bey'in annesi vefat etmiş. Tüm çiftlik ahalisi köydeymiş o sırada, Şevket beylerle İzzet abimler cenaze gelmeden hazırlık yapmak için çiftliğe dönünce bu ikisini basmışlar işte. Şevket Bey az kalsın vuracakmış bizim deliyi."

Nigar Hanım sustuğunda içeride kısa bir uğultu koptu. Sonra daha önce hiç duymadığım bir ses yükseldi aralarından. Ki bu da konuşan kişinin uzak gelin Handan olduğu anlamına geliyordu, zira içerideki kalabalıkla tanışırken sesini duymadığım tek kişi oydu. Laf arasında kadının evinin buraya uzak olduğu için çok sık gelemediğini duyunca onu uzak gelin olarak kodlamıştım.

"Neyse, en azından bizim delinin akıllılığı tutmuş bu sefer." diye söylendi uzak gelin Handan. "Ya inadı tutsaydı da almam kızı diye diretseydi? Vallahi kan dökülürdü."

Nigar Hanım bilmiş bir tavırla iç çekti. "Zaten öyle olmuş Handancığım. Alparslan başta evlenmek istemem falan demiş ama kızın üvey annesi çarşafı atmış önlerine, anladınız siz..." Bu noktada bir uğultu kopunca gözlerimi devirmeden edemedim. Kızım Elena, ilk günden skandallar kraliçesi oldun. "Zaten bu basılma olayından hemen önce Şevket Bey'in vefat etmiş. Anlayacağınız kızcağızı buraya getirmekten başka çareleri kalmamış." 

"Peh!" diye homurdandı Zarife Hanım. "Deseyize galdı başımıza!"

Yutkundum. Hem kadının haklı oluşu, hem de bu aileyle ilgili tahminlerimin doğru çıkması biraz sarsıcı olmuştu. Sahiden de onlara yamandığımı düşünüyorlardı, küçük gelin dışında hiçbiri beni istemiyordu ve tam da düşündüğüm gibi, burada da dışlanacaktım.

Fakat insanın garip bir durum karşısında söyleyecek söz bulamaması gibi ben de bu gerçek karşısında hissedecek bir şey bulamamıştım. Üzüleyim desem üzülemiyordum, çünkü önceden bildiğim bir şeydi. Öfkeleneyim desem öfkelenemiyordum, neticede söyledikleri şeyler yalan değildi. Hayal kırıklığı desem, o hiç yoktu. Bu ailenin bir parçası olmayı hayal etmemiştim ki.

Kandır bakalım kendini, Elena.

Elimin tersiyle yanağıma süzülen yaşı sildim. Kimse beni fark etmeden yukarı çıkmam gerektiğini biliyordum ama garip bir şekilde güçsüz düşmüştüm. Onca basamağı yeniden nasıl çıkacaktım ki?

"Bak o konuda haklısın şekerim, ay parçası gibi kız." dediğini duydum Nigar Hanım'ın. Şimdi de dış görünüşümü yorumlamaya başlamışlardı. "Sen o gün yoktun burada, çiftlikten ilk geldiklerinde kızcağız uyuyormuş. Alparslan'ın kucağında girdi eve, bizim sesimize uyanınca etrafa bir bakışı var şaşkın ördekler gibi..." Şuh bir kahkaha attı. "Gerçi hepsi o kadar sürdü. Biz ne olduğunu bile anlayamadan Alparslan biz sonra geleceğiz diye kızı kucaklayıp kaçırdı. Daha bugün gelebildiler işte."

Takdir etmeliyim ki, bu ailede Zeliha Teyze'nin muadili yoktu. Çünkü o olsaydı bu lafı olsa olsa "hevesini almış demek ki" gibisinden çirkin bir imayla cevaplandırırdı. İçerideki kadınlarsa sessiz kalarak geçiştirmekle yetinmişlerdi fakat içten içe onların da benzer şeyi düşündüklerini biliyordum.

Manidar bir sessizliğin ardından "Orası üle, te böyle süt başa gibin..." diye lafa karıştı Zarife Hanım. Son konuşmaları duymazdan gelmeyi tercih etmişti. "Amma yavan akıllıdır, kızan giderkaydın bi sırıyı dikemedi! Zati bizimkini sözlüykene bağlamış, istemeyim ben."

Yavan akıllı falan değildim ben. Öte yandan, Alparslan giderken ona hangi konuda sözümü dinletmeme kızdığını da anlamamıştım. Gerçi zaten kadın benden hoşlanmamak için bahane arıyor gibiydi, asıl problemi sözlüyken Alparslan'ın ayarttığımı düşünmesiydi sanırım.

"Halacım elimizden bir şey gelmez ki." dedi küçük gelinin kız kardeşi Duygu. "Nigar'ın anlattıklarını duydun, şu saatten sonra biz bile ayıramayız bunları. Haksız mıyım Nurcihan Abla?"

Kendi ablası dururken Nurcihan Hanım'ı onay mercii olarak görmesi biraz garip gelmişti. Gülendam Abla'nın kadınlar arasındaki konumunu hala bilmediğim için net bir kanıya varamıyordum. Alparslan onun ailedeki diğer kadınları da idare ettiğini, sadece Zarife Hala'ya gücünün yetmediğini söylemişti ama ona bakılırsa Alparslan tüm yengelerinin özünde iyi insanlar olduğunu falan da söylüyordu. Bense bir avuç dedikoducu, kendini bilmez ve daha bugün öğrendikleri bir ilişkiyi bozma planları yapabilecek kadar art niyetli insan görüyordum.

"Ben hiç uğraşamam zaten," diyerek yaka silkti büyük gelin Nurcihan. "Yok yere Gülendam Abla'yla aramı bozamam valla. Madem getirmişler kızı, siz de elleşmeyin. Biraz aklı varsa o da yamandığı yere uyum sağlar."

Bir damla daha süzüldü yanağıma. Türkçede en sevmediğim kelimelerden biri buydu galiba; yamanmak. Normalde kelimelere niyet yüklemezdim, çünkü nerede ve ne şekilde kullanıldıklarına göre değişiyordu. Fakat yamanmak tek başınayken de kötü niyetli bir kelimeydi, bu sözcüğün iyi niyetli bir kullanımını hayal edemiyordum.

"Ay öyle deme Nurcihan Abla yaa." diye sızlandı küçük gelin Gülşen. Sanırım o da rahatsız olmuştu. "Görmedin mi, pek de ürkek bir şey... Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, bu ikisi basıldıysa olay kesin bizimkinin halt yemesidir. Alparslan'ı bilmiyoruz sanki... Ben üzüldüm kıza valla."

Komik olan şu ki, değildi. Alparslan bugüne dek bir kez olsun düşündükleri gibi bir niyetle yaklaşmamıştı bana. Benden etkilendiğini biliyordum, fakat kandırıp yatağa atmak gibi bir amaçla bana yaklaşmaya çalışmamıştı. Çiftlikteyken bir hafta boyunca her gece onun odasında, karanlıkta ve aynı yatakta sabaha kadar konuşmuştuk. Değil dokunmak, sanki görünmez bir duvar varmış gibi aramızdaki mesafeyi hep korumuştu. 

"İyi Gülşen, himayene alırsın artık." diye söylendi büyük gelin Nurcihan. "Zaten Alparslan getirdi bıraktı kızı, kim bilir ne zamana hatırlar? Hani demeyeyim diyorum da bunlar hep Gülendam ablamın inadından oluyor işte. Bizim serseri mayın yola gelecek diye elin kızını yakmak şart mıydı yani? Bir de Nigar bu kızı almak zorunda kaldılar diyor... Eğer bu doğruysa şu düğün işini tez tutun derim, bizimkini biraz tanıyorsam mecbur kaldı diye iki kat soğur kızdan."

Kadının söyledikleri o kadar doğruydu ki, bir süre hiçbirinden çıt çıkmadı. Tek problem, Alparslan'ın bana soğuyacak kadar yaklaşmamış olmasıydı. Gerçi dün gece öpüşürken fazlasıyla sıcaktı ama... Onda da adamı ben harlamıştım. Öfkeden kudurmuş olmasa ne denizdeyken, ne de dün gece beni öperdi. Gerizekalı...

"Te kızan dönsün, ben başka bişe istemem." diye homurdandı Zarife Hanım. "Körpeynen de mabbet dökmem gerekse. Üveyt zaten!"

Nigar Hanım kahkaha attı. "Ay anne merak etme, kız senin dilini öğrenene kadar düğün olur biter."

Ufak, acı bir tebessüm belirdi yüzümde. Dilini öğrenmeme gerek yoktu, yaşlı kadın ağzını açtığı anda Balkan Türkçesini tanımıştım. Batı Trakya ağzıyla konuşuyordu, büyük ihtimalle Gümülcine taraflarındandı. Alp çiftlikteyken bana sülalelerinin Ahıska sürgününden sonra farklı bölgelere yerleştiğinden bahsetmişti ama Balkanlarda köklerinin olacağını hiç tahmin etmezdim.

Gerçi bir önemi yoktu, zira yaşlı kadın beni istemediğini açıkça belli etmişti. Üveyt lafının o yörede yabancı anlamına geldiğini biliyordum. Gerekmedikçe muhatap olmak bile istemiyordu, ki bu konuda hislerimiz karşılıklıydı.

Gerçi bugünkü tanışma merasimi sırasında ağzımı bile açmayışım bilinçli bir tercih değildi, hiç tanımadığım bir sürü insanın bakışları üzerimde gezinirken arkamı dönüp kaçmamak için zor tutmuştum kendimi. Fakat bundan sonraki sessizliğim bilinçli olacaktı. Mecbur kalmadıkça odadan dışarı çıkmayacak, düğüne kadar hepsinin varlığını yok sayacak, sonra da tamamen çıkacaktım hayatlarından. Elimden gelse şimdi arkamı dönüp evden çıkar, bir daha da geri dönmezdim.

"Ne yapmayı düşünüyorsun Elif?"

Arkamda Gülendam Abla'nın sesini duyunca kararlılığım bir balyoz darbesiyle dağılıverdi. Omzumun üstünden baktığımda onu mutfak kapısının girişinde, yüzünde anlayışlı bir tebessümle beni izlerken buldum. Ne zamandır orada olduğunu bilmiyordum ama salondakileri dinlediğimi anlamıştı, içeri sesimiz gitmesin diye kısık bir tonla konuşuyordu.

Güçlü bir duruş sergileyip onu da görmezden gelebilmeyi isterdim. Fakat bakışlarında ışıldayan şefkatli ifade hiçbir meydan okumaya imkan vermiyordu. Alt dudağımın titrer gibi olduğunu hissedince tırnaklarım avuçlarıma gömüldü. Birdenbire odadan çıktığıma pişman olmuştum.

"Yukarı gideceğim." dedim kuru bir sesle. "Zaten inmeyecektim, başıma diktiğiniz bekçi gidince öylesine çıkayım demiştim..."

Ağlama sakın. Şimdi değil, Elena.

"Sena'yı benim yollamadığımı biliyorsun bence."

Hafifçe omuz silktim. "Özgür bırakıldığım için teşekkür etmemi bekliyorsanız, kusura bakmayın Gülendam Hanım."

Küçük bir çocuk gibi saçmaladığımın farkındaydım ama ona öfkelenmek için bir sebebe ihtiyacım vardı. Sanırım bunu da anladı.

"Teşekküre gerek yok, çünkü özgür değilsin Elif." dedi havadan sudan konuşur gibi. Ardından başıyla arkasında kalan dış kapıyı işaret etti. "Şimdi istesen çıkıp gidebilir misin oradan? Çünkü özgürlük böyle bir şey."

Ve birden gerçek yüzüme tokat gibi çarptı. Beni odalara kilitlemedikleri için özgür kaldığımı sanmıştım ama Gülendam Abla haklıydı. Özgürlük kimseye hesap vermeden bu evden çıkıp gidebilmekti, evin sınırları içinde gezebilmek değil...

Ne zaman özgür kalacaktım? Hiç kimseden icazet alma gereği bile duymadan, döndüğümde hesap vermek zorunda kalmayacağımı bilerek, sadece canım öyle istiyor diye ne zaman uzak bir yerlere gidebilecektim? Canımı yakan, dizlerimin bağını çaresizlikle çözen bu şey çekip gitme isteği değildi. Gitmenin ya da kalmanın bana ait bir karar olduğunu bilme isteğiydi. Gülendam abla en hassas noktamdan vurmuştu beni.

Fakat sarsıldığımı görsün istemiyordum. Zira amacı buydu, gerçekleri yüzüme vurarak beni henüz bilmediğim bir şeyleri yapmam için teşvik ediyordu. Artık bu kadının oyunlarına gelemezdim.

"Alparslan gelince burada kalmak istemediğimi söyleyeceğim zaten." diye diklendim umursamaz bir tavırla. "Özgürlük dersiniz için teşekkürler ama bu kapıdan çıkmak o kadar da zor değil."

"Eh, Alparslan sayesinde çıkabilmek de bir başarı değil." diye üsteledi. "Gerçi onun seni çıkarmasına gerek yok ki, bana kalırsa sen zaten kendini odalara kilitlemeye hazırsın. İçeridekileri duyunca düğüne kadar görünmez olup kimseyle muhatap olmamaya karar verdin, haksız mıyım?"

"Gülendam Hanım, yeter." dedim tane tane. "Ben sizin eğitebileceğiniz bir yavru köpek değilim!"

İçeriden gelen sesler kesildi birden. Birkaç saniye sonra salonun kapısının açıldığını duysam da umursamadım. Bu kadının kendini bilmezliği beni içeridekilerin tepkilerinden çok daha fazla öfkelendirmişti. Bugüne dek bir kez olsun özgür irademe saygı duymamışken hangi hakla bana özgürlük dersi verebiliyordu ya?!

"Silkelen de kendine gel öyleyse!" diye söylendi ters ters. "Alparslan giderken bir su dökmediğin kaldı arkasından. Çiftlikte herkesi atlatıp da çatışmanın ortasına gitmeye kalkışan kıza ne oldu Elif?"

Öfkeyle kahkaha attım. Bu kadın kafayı yemişti, başka açıklaması yoktu söylediklerinin. Zira bahsettiği gece atlatmak zorunda kaldığım insanlardan biri bizzat oydu. Alparslan bizi çiftliğe gönderip çatışmanın ortasında kalınca Defne'yi sağ salim çiftliğe götürmek için itiraz etmemiştim ama onu bıraktıktan sonra geri dönmeye çalışmıştım. Niyetim çatışmanın ortasına dalmak değildi elbette, fakat Alparslan'ın yaralanırsa çiftliğin kapıları kapalıyken içeri giremeyeceğini ve birinin dışarı çıkıp onu beklemesi gerektiğini anlamak zor değildi. Gülendam Abla'yı tıp öğrencisi olduğum için onun yerine gitmem gerektiğine ikna edemeyince Ayşe'nin taktiğini uygulayıp onları içeri kilitlemiş, sonra da tek başıma firar etmiştim. Bu yüzden Alp'le birlikte geri döndüğümüzde az kalsın beni Havva Ablalarla köye gönderecekti.

"Aklı başına geldi!" diye çıkıştım ona. "Kaldı ki o geceki durumla bunun ne alakası var? Zeliha Teyze'nin dili de zehirlidir ama merak etmeyin, iki üç iftira duymak Alparslan'ı öldürmez."

"Demek sana böyle söyledi giderken!" diyerek ellerini birbirine vurdu. "Yemin ederim, bu çocuk asla akıllanmıyor!" Bu noktada benimle konuşmayı bırakıp arkamda kalan, dönüp de yüzlerine bakmadığım kalabalığa hitap etti. "Duyuyorsun değil mi halacım? Senin ayarsız yeğenin çatışmaya gittiğini bile söylememiş kıza. Şu hani sana anlattığım Zeliha Yurter var ya, o şirretle buluşmaya gidiyorum demiş."

Donakaldım. Çatışma derken?

Alparslan neyin çatışmasına gidecekti ki? Zeliha Teyze'nin sülalesi onlar gibi ya da babam gibi değildi. Cahil, yobaz ve çekilmez insanlardı fakat kalkıp da ellerinde silahlarla Ahıskalı ailesine saldırmaya gelecek kadar şuursuz olamazlardı. Alparslan abisinin Dündar Bayraktar'ın adamı olduğunu söylemişti, üstelik en güçlü adamlarından biri... Zeliha Teyze'nin vasıfsız yeğenleri böyle bir aileyi karşısına alabilir miydi?

Gerçi Alparslan buluşmaya korumalarla gitmemişti ki... İzzet abiyi bile beklemeden tek başına arabaya atlayıp gaza basmıştı. Eğer Zeliha Teyze'nin yeğenleri toplu halde geldilerse ona pekala da zarar verebilirlerdi. Kahretsin ya!

Şaşkınlıkla duyduğum şeyi sindirmeye çalışırken Nigar Hanım'ın benim yerime lafa daldığını duydum. Fakat gündemi farklıydı onun, sanki en önemli mevzu buymuş gibi çiftlikten aldığı son haberleri aktarıyordu.

"Ayol saçmalamayın, çiftlikte onca olay dönerken o kadın hiç kalkıp da buraya gelir mi?" dedi kendine özgü heyecanlı üslubuyla. "Daha iki gün önce en büyük torunu skandal çıkarmış, ortancası babaannesinin cenazesinde görücü avına çıkıp başını bağlatmış, küçük olanı çiftlikten kaçıp sırra kadem basmış... Eh, en ufakları desen o da cenaze günü bizimkiyle basıldı zaten. Çiftlik dediğiniz yer şu an skandal cenneti gibi, düğüne bile zor gelirler!" Bu noktada bana dönüp işveli bir kahkaha patlattı. "Yalnız şekerim, düğünden önce bir de senin hamile olduğunu öğrensek ne şenlik olur ama! Ay hadi inşallah inşallah!"

Ablalarımla ilgili haberleri duyunca büsbütün afalladım. Mehtap ne skandalı çıkarmış olabilirdi ki? Sümeyra ne ara kendine koca bulmuştu? Ve en önemlisi, Ayşe neden çiftliğe dönmemişti? Bir anda o kadar çok şey üst üste geldi ki, beynimin durduğunu hissettim. Sakin ol dedim kendime. Sakin ol ve hepsini sıraya koy.

Öncelikle, yine ve yeniden Alparslan'dan hamile kalmakla itham ediliyordum.

Bunu geç, alıştın artık.

Mehtap bir skandal çıkarmıştı. Eğer skandal Alparslan'ın ona evlenme teklifi etmesi olsaydı Nigar Hanım bunu da muştulardı zaten. Büyük ihtimalle köy okulundaki müdürle olan ilişkisi ortaya çıkmıştı, eninde sonunda çıkacaktı zaten.

Bunu da geç, seni ilgilendirmiyor.

Sümeyra babaannemin cenazesinde görücü avına çıkmıştı. Dahası, bu kez eli boş dönmemişti. Kafayı koca bulmakla ve yuva kurma hayalleriyle bozmuş ortanca ablam cenazede bekar erkek annelerini kıstıracak kadar şuursuz davranabilir miydi? Normalde hayır. Fakat benim ani evlilik haberim onu tetiklemiş olabilirdi, eğer Mehtap'ın da böyle bir durumu varsa Sümeyra'nın evde kalma anksiyetesinin baş göstermesi çok olağandı.

Bunu da geç.

Ayşe çiftlikten kaçmıştı. Şükürler olsun ki bu zaten bildiğim bir şeydi, dün gece beni kurtarma girişiminde bulunmuştu zaten. Ama şimdiye çoktan çiftliğe dönmesi gerekmiyor muydu? Çünkü büyük firar planını harekete geçirmiş olamazdı, Ayşe bile babamın aramayı asla bırakmayacağını bilirdi. Muhtemelen beni kurtarmak için geçici olarak çiftlikten kaçmıştı ama dün gece yakalanınca...

Kahretsin, Ayşe hala Ufuk'un elindeydi! Veya Ufuk onun elindeydi! Hangisinin daha kötü olacağına karar veremiyordum ama her halükarda Alparslan dönünce Ayşe'nin yerini öğrenip onu kurtarmalıydım. Veya Ufuk'u ondan kurtarmalıydım...

Bunu ertele, şu an istesen de bir şey yapamazsın.

Ve son olarak, Alparslan. İki saat önce evin önünde beni Harry Potter masallarıyla ve hipnotize edici ikna lanetiyle ayakta uyutup Yurterlerle çatışmaya gitmişti.

Buna müdahale et. Acilen.

Yemin ederim, bu sefer inim inim inletecektim onu. Çiftliğe geldikleri gün yaptığım kaynar çay suikastini, sahilde kafasına fırlattığım kadehleri, hatta dün gece ense köküne indirdiğim kütüğü bile özlemle anacaktı. Zira bu yaptığı basit bir düşüncesizlik ya da karakterinin bir parçası olan hayvanlıklarından çok farklıydı. Bu yaptığı resmen beni yarı yolda bırakmaya teşebbüs etmekti.

Daha dün gece evlenmek zorunda olduğumuzu söyleyip beni ikna etmişti ya! Bir gün sonra sanki ardında bırakacağı hiç kimse yokmuş gibi pervasızca çatışmaya gitmeye nasıl cüret ederdi? Üstelik beni ayakta uyutarak!

"Elif iyi misin güzelim?"

Gülendam Abla'nın sesini duyunca başımı kaldırıp ona baktım. Öfkeden ellerim titremeye başlamıştı, içimde devasa okyanus dalgaları gibi büyüyen bir endişe vardı.

"Neredeyse bir saat geçti gidişinin üstünden." dedim sakin kalmaya çalışarak. "Hadi çoktan vardıysa?"

Hadi vurulduysa?

"Hayır, İzzet abin mesaj attı az önce." diyerek içime su serpti. "Yoldayken Alparslan'a yetişip arabasına binmiş ama onu geri dönmeye ikna edemiyormuş. Tuzak olduğunu bile bile çatışmaya gidiyor yazdı az önce—"

"Ne tuzağı?" diye sordum önce. Sonra vazgeçtim. "Ya da onu sonra anlatırsınız, benim acilen Alparslan'ı durdurmam lazım!"

Arkamı dönüp merdivenlere doğru yöneldim ancak bir iki adım bile gidemedim. Zarife Hanım dışarı çıkacağımı sanmış olacak ki, bastonunu önüme uzatarak beni durdurmuştu.

"Te şurdan öte gidemen!" diyerek önce beni payladı. Ardından Gülendam ablaya çıkıştı. "Sen de fişiktirme şunu, daklaşmasın kızanın ardına. Zaten dışarsı olmuş andartlık!" Duraksayıp kendi kendine söylendi. "Gerçi üveyt ne bilir andartlığı..."

Onu anlamadığıma öylesine emindi ki, dönüp yüzüme bakmadı bile. Diğer gelinlere beni işaret ederek sözlerini tercüme etmelerini istedi.

"Kız siz de avel avel bakcanıza sülesenize bu dediklerimi şuna!"

Ve daha fazla dayanamadım.

"Merak etmeyin, Alparslan'ın peşinden gitmek gibi bir niyetim yok zaten." dedim gelinlerin tercümesini beklemeden. "Ben evden çıkmadan da onu buraya getirmesini bilirim."

Benden böyle bir tepki beklemedikleri çok açıktı. Nigar Hanım'ın gözlerinin kaos aşkıyla ışıldadığını fark ettim. Büyük gelin Nurcihan ve Duygu teyakkuza geçmişti. Küçük gelin Gülşen ve uzak gelin Handan neler oluyor dercesine birbirlerine bakıyorlardı. Fakat içlerinde en gafil avlanan kişi Zarife Hanım olmuştu. Başını çevirip şaşkınlıkla bana baktığını görünce üveyt ne bilir andartlığı lafı yeniden yankılandı zihnimde.

"Ayrıca..." dedim kendime hakim olamayarak. "Andartlığı da sizden iyi bilirim!"

-*-

Not: Andart 1940'lı yıllarda Yunanistan iç savaşındaki Türk mücahitlere verilen isimdir. Fakat andartlık/andartlık yılları bundan daha genel bir deyiş... Balkanlar'daki Türk azınlıkların ve muhacirlerin çektiği zorlukları, yoksulluğu ve sürgünleri de içine alan bir tabir diyebilirim, yani andartlığı kargaşa dönemi gibi düşünebilirsiniz.

Not 2: Geçen bölümde mavi kelebeğin bir anlamı var mı diye soranlar olmuş. Elbette var, fakat burada anlatması uzun süreceği için onu sizlere bırakıyorum. Google'da Bosna Soykırımı ve mavi kelebekler yazıp aratırsanız epey sonuç çıkacaktır.

Sevgilerle, Tris.

Bạn đang đọc truyện trên: Truyen247.Pro